Bir çeşit sanal birikinti alanı

Peyami Safa

“İRRASYONEL” ÇIKTI

Pek az kişiye en sevdiği kitabı çevirmek kısmet olur. Ben de bu pek az kişiden birisi oldum.

2009 yılında okuduğum, hayatımın yönünü büyük ölçüde değiştiren, düşünme biçimime çekil veren, Stuart Sutherland’in “İrrasyonel” adlı kitabının çeşitli nedenlerden ötürü yeniden tercüme edilmesi gerekti. Kitabın

İrrasyonel, 5. Baskı.
İrrasyonel, 5. Baskı.

yayımcısı Domingo Yayınevi ile İrrasyonel‘i tercüme etmek üzere 2014 Kasım’ında TÜYAP kitap fuarında anlaştım. Nihayet geçtiğimiz ay teslim ettiğim çeviri, İrrasyonel’in 5. baskısı olarak raflarda ve e-kitap satış sitelerinde yerini aldı.

Kitap 360 sayfa. Stuart Sutherland ise bir Peyami Safa gibi, dili incelikli kullanıyor ve bolca mecaza yer veriyor. Bu yüzden akademik ilgi alanımdan olsa bile kitabı hakkıyla tercüme etmek pek kolay olmadı. Çeviri yaptığım günler boyunca kendi kendime “bir daha kitap çevirirsem ne olayım” diye hayıflanıp durdum. Lakin bitirdiğimde öyle büyük bir haz duydum ki, yeni bir çeviriye başlamak için gözlerimi Temmuz ayına çevirdim.

Kitaptan biraz bahsedeyim: Sutherland bu kitabında bize zihnimizin içerisindeki düşmanı tanıtıyor. İnsan olmanın ne kadar kusurlu olduğu, rasyonel düşünmenin çaba gerektirdiğini söylüyor. Öte yandan rasyonel olmanın illa ki arzu edilir bir şey olup olmadığını da sorguluyor. Sutherland’in ne anlattığından ziyade okurun ne anladığı önemliyse eğer, okur, aslında o kadar da yetkin düşünmediğini anlıyor İrrasyonel‘i okuyunca. Kendi düşünme kusurlarının farkına varıyor; ve dolayısıyla da başkalarınınkinin…

Bu kitabı çevirmenin bana büyük katkısı oldu. Bir defa çevirmek demek derinlemesine okumak demek. Cümleler üzerinde kafa patlattığınız için de “öyle kolay kolay unutmamanız” demek. Derslerimde deney yapmak ya da yapılmış çarpıcı deneyler anlatmak sıklıkla başvurduğum bir yöntemdir. İrrasyonel‘de -ve dolayısıyla zihnimde- 200’den fazla deney var diyebilirim artık.

Kitap hakkında bilgi için:
http://www.domingo.com.tr/?products=irrasyonel

Örnek sayfalar görmek isteyenler için:
https://dl.dropboxusercontent.com/u/30792243/irrasyonel_ornek_sayfalar.pdf

 

NASIL YAZILIR? – AHKÂM-I ŞAHSİYE

Edebiyat haberleri yayımlayan portallar için büyük nimetlerden birisi, “Hüdaverdi Çokşemsettin’e göre yazmanın 10 kuralı”. Ya da kimi yazarlar yazım atölyesi düzenliyorlar, kimisi ücretli, kimisi ücretsiz. Kuşkusuz birileri için faydalı oluyordur hem bu haberler, hem de bu tarz atölyeler.

Ne bu haberlere, ne de atölyelere karşıyım ancak içeriğine göre değişiyor bu tavrım. Zira yazardan yazara değişiyor bu içerik. Kimisi -bilhassa da merak edenleri için- yazarın dünyasını anlatıyor. Nasıl yazdığını, eserlerine nasıl yaklaştığını, yazma işini nasıl tanımladığını. Fakat bir kısmı ahkâm-ı şahsiyeden başka bir şey değil: Yani ancak yazarın kendisini ilgilendiren kurallar ve çalışma biçimleri oluyor bunlar.

Bu nedenle ben de merak ederim: Leguin bir öyküyü nasıl tanımlamış? Peyami Safa günün hangi saatleri yazardı? Asimov daktilo mu kullanırdı, elle mi kaleme alırdı? Trevenian önce karakterleri mi yaratırdı, yoksa olay örgüsünü mü? Bir oturmada rastgele yazılır mı? Yoksa öncesinde saatlerce düşünülür mü? Bir yazarın yaratma sürecini anlatması bu gibi soruların yanıtlarını merak eden okurlarının merakını doyurmak, varsa başka yazarlar / yazar adayları onlara ilham veya yöntem vermek açısından oldukça faydalı, ama şu “yazı illa ki şöyle yazılır!” diyenler yok mu?

Sevgili insanlık… Bu dünyadan nice yazarlar geçti. Hepsi yoğurdu farklı farklı yiyen yiğitlerdi muhtemelen. “Kendinize yazı odası hazırlayın”, “Önce karakterlerinizi tek tek tanımlayın”, “Romanın sonuna doğru giden yolu çizin”, “Yemek yemeden başlayın” vs. hepsi fasa fiso. İlham perisine yol buyurulmaz, yaratıcılığa şerit çizilmez. Sabah kalkıp yürüyüş yapıp yazan da yazar, geceleyin kafası güzelken oturup yazan da. Kimisi küçücük bir köşe yapar yazar evinde, kimisi illa ki kalabalık yerleri tercih eder. Kimisi daha yazarken kendi yazacaklarının nere varacağını, öyküsü / romanı nasıl bitecek bilmez, ki böylece heyeacanla ve merakla yazar…

Bir de şu “yazmak için illa ki çok okumak gerek” diyenler yok mu? “Okutmak” gerek dese anlayacağım, zira okutacaksın, geri bildirim alacaksın, eksik yönünü göreceksin, ama illa ki çok okumak gerek niye olsun? Aşık Veysel çok mu müzik dinledi çalmadan evvel? Dostoyevski çok mu okudu acaba? Leonardo Da Vinci çok mu resim gördü ve sergi gezdi? Okumak insana elbette fayda sağlar, bir defa dili iyi öğretir, ama yazmanın şartı bu mudur şimdi?

Özetle, ayar oluyorum yazacak kişinin olayı nasıl kuracağından, yazıyı hangi saatler yazacağına, yemeği önce mi sonra mı yiyeceğine kadar söyleyip, bunları yazmanın kuralı olarak sunanlara. “Bana ilham böyle geliyor” deyip anlatsa bir şey demeyecek, bir başkasının yoğurt yiyişini de öğrenebiliyoruz diye mutlu olacağım. Ki kesinlikle çok da faydalı olacaktır bu gibi içerikler. Fakat bunları yazmanın gerek ve şart kuralları, iyi yazmanın yegâne tekniği olarak sunanlarahkâm-ı şahsiyelerini genelleştiriyorlar kanımca.

O yüzden yazmak isteyenlere tavsiyem: Bu fikirleri okuyun, ama yazmanın gerek-şart koşulları olarak görmeyin. Herkes yoğurdu en iyi nasıl yiyeceğini önünde sonunda bulacaktır.

Büyükada ne güzelsin…

13-14 Ağustos’ta Bizim Kitaplar ve Adalar Belediyesi işbirliğiyle gerçekleştirilen Bizim Kitaplar Kitap Etkinliği kapsamında Büyükada’da idim.

Her imza günü etkinliğinde olduğu gibi bu imza günü etkinliğinde de beni ilgilendiren kısım tanıdığım, tanıştığım yerler ve kişiler oldu.

Daha önce bir defa resmi bir iş, bir defa da gezmek için uğradığım Büyükada’yı o zamanlar sadece bu yönleriyle, belki bisikletle turlanan sokakları ve yoran yokuşları ile biliyordum. Bu defa öyle olmadı. Bu defa adayı benimsedim, özümsedim, hatta içinde kaldım bir gece. Kaldığım o konaktan bozma, müthiş şirinlikteki butik otel, ona ulaşan sokaklar, motorsuz, egzossuz, sakin hava, martıların, böceklerin belki de bu doğal ortam dolayısıyla yaşam mücadelesinden dolayı yaşam sevgisi taşıdığı o halleri… Anlatmakla bitmez.

Zaten anlatacak kelime bulamıyorum. Peyami Safa’nın da o sokaklarda gezdiğini bilmek, Matmazel Noraliya’yı burada tanıyıp, “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu” kitabında yazdığı o fikir denizini burada düşündüğünü bilmek ne güzeldi.

İmza günü dolayısıyla orada yer almanın da yarattığı bir havadan mıdır nedir, gezdiğim her yerde aklımdan kelimeler, cümleler fişkırdı. Zira otelin şirin lobisinde gece oturup bir kaç cümle ağladım, küçük, kısa bir durum öyküsü yazdım. Pek az zaman sonra burada da paylaşacağım. (Gala Otel, Büyükada)

İmza gününe gelince,

İmza günü gözlemlerim bana Türkiye’nin okur profili hakkında tekrar bilgi verdi elbet.Yalnız ben özellikle tespit ettiğim bir kaç meseleden bahsetmek istiyorum:

Ben kendi kitabını pazarlamaktan utananlardanım. Çok az defa insanlara kitabın konusunu anlattım, ancak her anlattığımda da kişiler merak edip aldılar. Türkiye’de insanların metafizik öğelere ilgisinin fazla olduğunu söylemeye gerek yok, ancak tüm bu olayların bilimsel bir gerçeklik tabanında açıklanmaya çalıştığı söylendiğinde ilgi daha da büyük oluyor. Kitabımı alan ada sakini ve ada turistlerinin geri dönüşlerini merakla bekliyorum.

Diğer bir konu da Türkiye’deki azınlıklardı. Orhan Sakin’in yazarımız olması ve Ekim Yayınları’nın da Bizim Kitaplar bünyesinde katılması sebebiyle Türkiye’de azınlıklar ve Osmanlı’da gayrimüslim tebaa ile ilgili harikulade kitaplarımız var. Azınlıklardan oluşan Ada halkı bu kitaplarla kesin olarak ilgilendiler ve almasalar bile kitapları epey incelediler. Kendilerinin, kendileri hakkındaki yayınlara entellektüel bir ilgi beslediklerini görmek mutlu ediciydi. Birlik ve bütünlüğümüzün yayınlar yoluyla sağlanabileceğinden kuşkum yok. Ülkemizdeki azınlık kardeşlerimiz kendileri hakkında ne düşündüğümüzü yoğun bir ilgi ile takip ediyorlar.

Öte yandan çocuk kitaplarına gösterilen ilgi muazzamdı. Sevgi Tanrısever ve Pekcen Türkeş bizim yazarımız ve çocuklar için yazdıkları güzel kitaplar da standımızdaydı. Artık anne ve babalar okumanın önemi konusunda çok bilinçliler ve çocuklarının okumaları için her kesimden insan, güzel bir kitap bulmak için çaba içerisindeydi. Standımıza yanında anne-babası olmadan uğrayan, kendileri için kitap seçen, yazarlarla tanışan çocukları saymıyorum bile. İşte Türkiye’nin geleceği, bu cesaret, girişimcilik ve okuma sevgisine sahip bu çocuklarla inşa edilecek.

Komik bir anıdan da bahsedeyim: Kendisi benim yazarlık kariyerimdeki ilk uluslararası başarımdır (!).

Standımızı ziyaret eden Portekizli bir aileyle o kadar güzel bir sohbette bulunduk ki, hiç Türkçe bilmemelerine rağmen kitabımdan aldılar ve imzalattılar :)

Sevgi Tanrısever ve Pekcan Türkeş’ten bahsetmek gerekirse:

Sevgi Hanım, her yaşa inebilen, zerafet ve nezaketi ile örnek, çok saygıdeğer bir insan. Kendisiyle uzun uzun sohbet etme şansımız olmadı, zira itiraf ediyorum: Bu kadar değerli, nazik ve kibar bir büyüğümüzün yanında yanlış bir cümle kurmamak için kendimi o kadar kasıyorum ki, uzun süre sohbet etmek benim için zorlaşıyor.

Öte yandan Pekcan Türkeş ile çok fazla sohbet etme şansımız oldu. Kendisi hem tiyatrocu, hem de avukat. Fox TV’deki Su Gibi programındaki hukuki yorumculuğuyla tanınan, ünlü bir yüz. Olacak O Kadar’daki hallerini hepimiz sevmiştik zaten. Çocuklar için tiyatro oyunları yazıyor. Ne şans ki aynı yayınevinin yazarları olduğumuz için bu tip etkinliklerde bir araya gelebiliyoruz. Sevimli, iyi niyetli, kalbinde hiç kötü niyet olmayan bir ağabeyimiz.

İmza günleri boyunca yanımdan ayrılmayarak destek veren Ayşe’ye ise ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Kendisi olmasa zaman zaman yalnızlıktan gamlanabilirdim belki de. Hep yanımda oldu ve bir an bile desteğini esirgemedi.

İmza günü sayesinde uzun bir süredir görmediğim sevgili arkadaşım Selena’yı görmek ise ayrı bir mutluluk kaynağıydı. “Eskimeyen Dost” denen şey bu olsa gerek.

Son günün son saatleri dahi olsa beni orada ziyaret eden sevgili dostlarım Onur ve Oğuz’a da ayrıca teşekkür ediyorum.

Son teşekkür de, yayınevi müdürümüz, şair ve yazar D. Ali Gültekin’e… Bize bu imkanı tanıdığı için…

[nggallery id=19]

Yalnız Alıntılar – 2

“- Kaç defa yalvardım sana, Meral, beni yalanın mevzuundan, sebeplerinden ve neticelerinden ziyade kendisinin çıldırtabileceğini sana kaç defa anlattım. Aşkta masum yalanların suçlularından daha tehlikeli olduklarını, daha doğrusu, en iyi niyetli, fakat gizli tertiplere dayanan yalanın, masum veya suçlu hiç bir çeşidine aşkın tahammülü olmadığını anlattım. Bu gizliliklerin, ileride, samimî taraf lehine bir ayrılık hazırladıklarını, çünkü onun mahrum olduğu bir huzur ve emniyeti kaybetmekten pervası olmadığını, fakat aldatan tarafın emin olduğu bir sevginin bütün hazlarından ve gururundan mahrum kalmak işkencesine uğrayacağını anlattım sana.”

Peyami Safa, Yalnızız, Sf. 249.

Yalnız Alıntılar – 1

“Meral beni ümit verici bir dikkatle dinlemişti. Şimdi hatırlıyorum. Ve kendi kendime soruyorum: Buna rağmen son buluşmamızda ikincilerimize* ihtiyacımız olduğunu niçin söyledi? Bu ısrarı şimdi bana endişe veriyor. Korkuyorum. Onu kıskacı içinde çırpındığı akrebin zehirlerinden kurtaramazsam bir sevgiliyi kaybedeceğim için de, isabetsiz tercihimin cezasını çekeceğim için de değil; onu insan tarihi boyunca devam eden bir ruh destanının muzafferleri arasında görmek imkanı varken, sırf dejenere muhitinin ve örneklerinin tesiri altında ışığını kaybeden zekasının ve yıkılan iradesinin, sayısız kurbanlar ve mahkûmlar kafilesi içinde, onu da azaptan azaba sürüklemekten alıkoymamış olmasına yanacağım.”

Peyami Safa, “Yalnızız”, Sf. 196.

* nefis olarak da tarif edilebilecek, heyecan arayan sorumsuz ve koyveren ikinci kişiliklerimiz.

Peyami’ye yanıt

Yalnız değiliz. Nereden çıkardın ilahi Peyami.

Bak etrafımızda bir sürü kuru kalabalık var. Soluğumuzdan alacakları varsa seninle soluklanan, yoksa bir soluk göçüp giden. Bak mesela; içimizde kocaman bir boşluk var. Çin halkını al desen alır. Almazsa yalan de! Diyemezsin. Çin işi, japon işi de değil. Öz be öz kendimizin işi, kendimizin ürünü, yerli malı boşluk. Kendimiz adımımızı atabilecek olsak, düşeceğiz uçuruma, ama hayat sıkı sıkı tutuyor hepimizi. Hayat sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Hayat gözlerimizi gözlerine hapsetmiş. Aslında tüm şarkıları hayat yazıyor bize… Çözümsüzüz biz. Anlamıyoruz.

Bak mesela; hepimizin bastığı bir yer var. Bizi içine alacak kadar seviyor bu kara toprak. O değil, hepimiz de aynı yere gidiyoruz üstelik. Nasıl yalnız olalım? Sağına selam versen, onun da aynı yere bileti var. Soluna selam versen öyle. Git dünyanın öteki ucuna, al karşına bir hintliyi. Bileti farklı yereyse namerdim. Toprağın çocuklarıyız hepimiz. Ondan geldik, ona gideceğiz. Bir de diyorsun ki yalnızız.

Oysa yalnız değiliz. Bak koskoca arayışımız var. Vücuda gelmiş, deli divane dolanıyor. Ümidimiz var, bizi her gün yaşatıyor. Arada bir de kayboluyor; bak oyun oynayanımız var. Nazlı bir yâr gibi kaçıyor bazen ümitler. Tutamıyoruz. Sarı saçlarını gönlümüze bağlayamıyoruz. Gözlerini gözlerimize hapsedemiyoruz. Çözümsüzüz biz, yakalayamıyoruz.

Hatta çeşit çeşit sigaramız var. Envayi çeşit içkimiz. Tanju Okan’ı parası olmadığı için terketmişler ama bizim kredi kartlarımız var! Hatta kiminin daha “derinden” dostları var. Buluştuklarında gözlerini devirip, bir yarin kucağında uyuyakalıyorlar. Bağımlısı olup, fazla uyuyunca, ölüveriyorlar.

Oysa yalnız değiliz. Bak hepimizin bir derdi var. Kimimizin memleketle, kimimizin düzenle, kimimizin kendiyle, ama hiç yalnız bırakmayan, sıkı bir derdi var. Silkinip de atamıyoruz üstelik. Kovamıyoruz mahremimizden. Sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Gözlerimizi esir almış bir hüzünlü bakış. Çaresiziz biz… Atamıyoruz.

Bak mesela; bir türlü bulamadığımız kendimiz var. Bir sürü de maskemiz. Aynanın karşısına geçsek, karşımızda onlarcamızdan var. Kimisi onun dostu, kimisi bunun. Sakladığımız bir yüzümüz var yüz görümlüğü istemez yeni gelin gibi… Aç duvağı istediğin zaman. Tükür kendi suratına. Bir de diyorsun ki yalnızız…

Bir de kelimelerimiz var bak. Gece yaşayışlılar. Çıkarlar en mahrem saatlerde, soğuktan sertleşmiş bir topraktan. Dibine kadar vururlar. Sivrisinekler gibi. İstiladalar.

Yalnız değiliz Peyami. Her şeyden önce yalnızlığımız var, bizi yalnız bırakmayan.

http://www.dailymotion.com/video/x1rfv_depeche-mode-enjoy-the-silence_music
Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google