Articles Tagged with: Gezi

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

AĞAÇ ÖLÜRSE HERKES ÖLÜR

Toprağa su yürür…
Toprağa yalın ayak.
Ve insan elbet bir gün anlayacak:
Toprak insanın.
Toprak da yalın ayak.

Tevfik Uyar

 

Tarih: 2250, Yer: Zamonia’da Bir Okul

Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. “Varkalım Tarihi” dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: “Bilgi Çağı Çöküşleri”.

Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve “İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından  bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın.” diyerek bir girizgah gerçekleştirdi.

Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı.

Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı’nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkân vermişlerdi.

Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi.

Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu.

Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu “sorunuz var mı?” bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı.

“Buyrun hanımefendi?”

“Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar?”

***

ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu “nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar?” benim için çok acıklı bir soruydu.

21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu “Mayalar” pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor (gerçi biz şu yazımızda biraz bahsetmiştik). Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş.

Jared Diamond’un Timaş Yayınları’ndan çıkmış olan “Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır” adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız “İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz.

BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM!

Paskalya Adası

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti.  Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti. Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası. “Dünya’nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası” olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili’ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir.

18. yüzyılda Avrupa’lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi.  Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya’nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu?

Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik’teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km’lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının –biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor.

Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak  için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi.

Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500’lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler.  Bu “ormansızlık” şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! (O tarihlerde bir Paskalyalının diğerine edebileceği en ağır küfür şuymuş: “Annenin eti dişlerimin arasında kaldı”).

1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774’te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook’tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından “köle devşirme” modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru’nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111’di.

Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması temelde Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor:  Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması (spesifik olarak: adadaki protein kaynaklarının tükenmesi) sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu.

Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn’de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı.

Anasaziler

anasazi

1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi Anasazi uygarlığıydı.

İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD’nin Güney Batısı’ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu’nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır.  Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920’de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır.

İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler (kemirgenlerin fosilleşmiş gübreleri kemirgenin çevrede yediği her şey hakkında muazzam bilgiler içerir ve pek çok teknikle bölge hakkında bilgi elde edilebilir) MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması.

Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco’ya yardım yağıyordu.  Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100’lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130’da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco’lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği  ve yardımların kesilmesinde rahiplerin “yağmur yağdıramamasının” etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak “eski halk” anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir.

Mayalar

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık.

Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti.

Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları

Gröndland'daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

Gröndland’daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

MS 8 Haziran 793’te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb’un keşfinden çok önce Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan (Vinland) bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland’da kalıcı oldular.

Vikingler İzlanda’ya geldiklerinde İzlanda’nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80’i ilk birkaç on yılda, %96’sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda’nın sadece %1’i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda’nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda’ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz.

Grönland’a gelince… Anakara Norveç’ten çok daha uzak olan Grönland’a MS 980’de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo’larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Grönlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300’lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur.

SONUÇ

İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus’a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki –ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır.

Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus’un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus’un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar.

Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul’a üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus’un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge’in deyimiyle, “dünün çözümleri, bugünün sorunları”dır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır.

Malthus’u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda “çökmüş medeniyetler” arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız.

Yeşil bir gelecek ümidiyle…

İlk Yayın:

Bu yazı Açık Bilim dergisinin Temmuz 2013 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

ZİHNİYET DEVRİMİ ÜZERİNE NOTLAR

Bir zihniyet devrimi olduğu aşikar.

Bugüne kadar –başta hoşgörüsüzlük olmak üzere- özeleştiri yaptığımız her sahada ani bir gelişme kaydediliyor. Sadece politik bir hoşgörü olarak düşünülmesin: Hakikaten de insanlar sokaklarda daha kibar, trafikte insanlar daha sabırlı, birbirlerine yol veriyorlar; yol vermeyene de daha çok tahammül gösteriyorlar, yaya geçitlerinde duruyorlar. Birbirimize asansör önünde, kapı geçişlerinde selam verir hale geldik. Uzun süredir ihmal ettikleri eski arkadaşlarını arayıp hal hatır soranlar var.

Bunların tamamını gezi olaylarına bağlamak mantıklı değil elbet ama şu sahne ile de paralel ilerleyince doğal olarak bu sanrıya kapılıyor olabilirim:

Garip bir biçimde daha dün söylemleri kafatası milliyetçiliği düzeyinde olan bir takım tanıdıklarım kültürel milliyetçilik çizgisine yaklaşıp anadilin özgürce konuşulabilirliği üzerine söylemlerde bulunuyorlar.

Eylem sırasında kontrolsüz hareketler sonucunda ortaya çıkan vandalizmi “vatan hainliği” olarak değerlendiren orta yaşın üstündeki ağabeyler –bu kadar şiddet karşısında insanın kontrolden çıkabileceğini anladıklarını dile getiriyorlar.

“Sermaye” dediğin zaman tüyleri diken diken olan arkadaşlarım liberalizmin “özgürlük” tezi üzerinde daha çok kafa yorar hale geldiler. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” üzerinde daha tarafsız tartıştıklarını gördüm; ölsem de gam yemem.

Gezi parkı olayları, eylemleri, direnişi… Adı her ne olursa olsun, ne isim verilirse verilsin, belki lidersiz, ideolojisiz ya da örgütsüz olduğu için somut siyasal bir çıktı yaratmadı ama yarattığı sosyal dönüşüm “Türkiye 2013 Zihniyet Devrimi” olarak tarihe geçmeye aday.

Fakat…

Lidersizlik iyiydi. İdeolojisizlik iyiydi. Örgütsüzlük de bir yere kadar iyiydi. Parklarda çeşitli forumlar düzenlenerek bir örgütlülük sağlanmaya çalışıyor olunsa da Z kuşağının kendi kendine yarattığı bir çelişki var:

Olayların merkezinde yer alan Z kuşağı -1990 sonrasında doğan teknoloji/iletişim gençliği olarak özetleyebilirim- kabına sığmıyor, otorite kabul etmiyor, hatta otoriteye bir allerjileri var. Lakin herhangi bir fikri hareketin örgütlü olabilmesi için sistem yaklaşımı gösterilme/uygulanma gereksinimi de var.

Z kuşağı ağ toplumu olarak yapılanan kuşaktır. Ağ toplumunu da kısaca özetlersek: Nasıl ki yerleşim birimleri ast-üst ekseninde bulunmaz, çeşitli merkezler oluşturup birbirleriyle karayolu ile bağlanırsa, ağ toplumunda da çeşitli arkadaşlık / iletişim merkezleri vardır ve bunlar bir ağ oluştururlar. Karayollarında giden araçlar gibi, bilgi de bu yollardan ağlara ulaşır, merkezlerce değerlendirilir ve yayılır. Z kuşağının geçerli yapılanması olan ağ toplumu yapılanması belli düğümler üzerinden bilgi akışını sağlasa da ağ toplumu verimli bir şekilde ortak bir karar alma zaafiyetine sahiptir. Söz konusu sağduyu ve vicdansa kamu vicdanı böyle bir yapılanmada da işe yarar ama sistematik bilgi oluşturma işi biraz farklı (pek çok yalan/yanlış bilginin hızlı yayılması da bundan).

Şu an bu yapılanma etkilere karşı iyi tepki verme ve kendini korumada işe yarasa da sistemli olmaya alışkın eski kuşakların içerisindeki boşluk hissini gidermiyor. Bu da forum örgütlenmesinin en başta onu destekleyenlerce marjinalize edilmesi riskini barındırıyor. Bir başka risk de ayrılma. Forum toplantılarında gerçekleştiğini gördüğüm ya da arkadaşlarımın aktarımı sayesinde duyduğum şeyler polisin orantısız şiddetine karşı gelişen birleşme refleksinin sükunet zamanında ayrışmaya kolay evrilebileceği yönünde.

Eylemi “ideolojisizlik” temelinde birleştiren bireyler, Türkiye’nin örgütlü en kalabalık muhalefetini temsil eden ulusalcılığa da, ABD’de de böyle isimlendirilmese de şeklen görülen ve sezilen “liberal temelli solculuk” olmayan her tür sol görüşe karşı da mesafeliler. Bu yüzden bir zihniyet devrimi yaşamış olsak da kolayca kamplaşabilme alışkanlıklarımızı tamamen terk edememiş olma ihtimali göz önünde bulundurularak evvela mevcut ortamın “sesini duyuramayan herkesin sesini duyurduğu bir ortam” olarak bellenmesinin ve tüm seslerin farklılıklarına odaklanan değil, ortak yanlarını hedefleyen ve aktaran belli bir iletişim stratejisi güdülmesinin elzem olduğunu ileri sürebilirim.

Forumlarda konuşulan pek çok konu var; bunlarda herkesin –ya da çoğunluğun- üzerinde mutabakata varacağı başlıklar karşıt görüşleriyle birlikte yazılmalı, gruplanmalı (çevresel, siyasi, ekonomik vb.), bir havuzda toplanmalı.  “Sonra ne yapmalı?” diye sorulursa verebileceğim az yanıt var:

Birincisi yaşanan zihniyet devriminin ortaya demokratik şartlarda mücadele edebilecek örgütlü bir hareket çıkartması. (Türk demokrasisinde maalesef bunun tek bir adı var: Siyasi parti.) Ancak bu allerjik hal, kamplaşma ve dışlama eğilimi, stratejisiz iletişim şartlarında bu olabilir mi? Ya da olursa bile Türkiye’nin merkez sağ ağırlıklı siyasi hareketlenmesinde merkez çizgisinin diğer tarafına giden oyların daha çok bölünmesine mi yol açar?  Tartışılır. Ancak forum havuzunda sınıflanmış konuların tamamı bu siyasi hareketin parti programı haline gelecektir.

Bu tartışılırken de şu sonuca varılır; ki bu da ikinci yanıtımdır: Seçim sistemi yeniden düzenlenmelidir. Seçim sistemi değişmedikçe, baraj yasası kalkmadıkça ya da baraj düşürülmedikçe demokratikleşme hareketini tamamlayamayız. Bu da yeni siyasi hareketin meclisye yer bulmasının teminatıdır.

Naçizane önerdiğim iki husus iç barış ve huzurun da teminatıdır.

Mutlu ve sağlıklı günler.

 

Not: Bu yazıyı kaleme almaya başladığımda 06.07.2013 tarihli olaylar henüz vuku bulmamıştı. Ne kadar da iyimsermişim.

TEKERRÜR

Gayrinizami bir harbin vazifesi belli olmayan neferleri, yorgun ve düşkünler nöbet icra etmekten.

Görünen o ki kimi meydanda, kimiyse haberleşmeyi sağlamakta “baş belaları” üzerinden, amma ve lakin, hiçbir şeyini harcamıyorsa herkes dikkatini ve konsantrasyonunu harcıyor. Gördüğüm o ki kimse işini gücünü yapamıyor, gördüğüm o ki insanlar ümit ve ümitsizliğin girdabında yutuluyor, gördüğüm o ki kamu malının zararını aşıyor bu gizli destek ve gördüğüm o ki tek aşk memleket aslında.

Meğer ne çok seviyormuş insanlar birbirlerini, meğer ne güzel insanlar varmış, —meğer ne çirkin insanlar varmış, meğer ne çok nefret ediyorlarmış bazıları bazılarından ve bazılarının arzularından—.

Bu defa bir postal gemisine binip gelmesin özgürlük diye, ardına ekmek bırakanın da olmadığı sırlı yolun tuhaf sakinleri birbirlerinin hiç tutmadıkları ellerinden tutuyor,  dönüşüyor, muhakkak içinde bir şeyler biriktirmişler ve varsa bir faiz bu işin içinde o da bu birikmişliğin dışa vuran “bu daha başlangıç”ı. Kimse bu çocukların “mücadeleye devamını” görmedi daha belki de, çünkü mücadele iki rakibin önce birbirini tanıması, var sayması. Yok sayılıyor mucizeler, ki normaldir, her peygamberin başına gelir.

Zamanında mahpuslukta karıştırılıp barıştırılanlar bu defa dört yanı açık yerlerde karışıp barışıyorlar, ki diyorlar “pis kokuyor”, ve o da olur bazı kimyasal reaksiyonlarda… Olsun. Dört duvar arasındaki barışıklık kader yoldaşlığıydı -zamanında-, şimdi kader birlikteliğine dönüşüyor ve yol biter öküz ölür, öküz ölür ortaklık bozulur, birliktelik başka bir şeydir, bozulsa da anısı kalır, anısı saygısını barındırır. Ne de olsa “acı” yiyip, “tatlı” konuşanlar, bak bu ezberi de bozuyorlar.

Neyse ki evren tarihi de tekerrürden ibaret. Hani her şey bir zamanlar toz ve gaz bulutuymuş, bu buluttan evren, dünya, hayat ve insan doğmuş ya…

Bu gaz bulutunun o gaz bulutundan farkı yoktur belki de.

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google