Articles Tagged with: Yaz

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

Afet Fırsatçılığı…

Bir kaç saat önce AHL’de Türkiye tarihinin en büyük terör eylemlerinden biri gerçekleşti. Artık diyecek bir şey bulamıyoruz… (Gerçekten bu kısmı yazıp yazıp sildim. Ne diyeceğiz ki? Bir şey değişmiyor.)

Ancak bu saldırının daha öncekilerden bazı farkları vardı. Elbette başlıca fark havalimanı gibi uluslararası bir mekânda gerçekleştirilmesi. Havalimanları, bir ülkenin sınır kapısıdır. Bir aktarma merkezidir. Şehiriçi araçlarla gelinir, uçakla gidilir; ve de tersi: Uçakla gelinir ve şehiriçi araçlarla şehre dağılınır. Yani, havalimanındaki faaliyetlerin durması, kısa bir süre içerisinde çok fazla insan yığılmasına neden olur. Hele ki AHL gibi kalabalık bir havalimanında.

Nitekim dünkü saldırıda da, öncelikle seferlerin durdurulması nedeniyle gideceği yere gidemeyen yolcular, daha sonra da inişi gerçekleşen uçakların bekletilen yolcuları yığıldılar.

Yerli veya yabancı, bu yolculardan pek çoğu gideceği yere taksi kullanarak gitmeyi düşünüyordu. Lakin gecenin ilerleyen saatlerinde Twitter’de aşağıdaki tarzda haberler uçuşmaya başladı:

Hemen inanmak istemediğimden teyit etmek için Twitter’da benzer mesajlar olup olmadığına baktım. Görünüşe göre gerçekti… İlginçtir, pek şaşırmadım.

Afet Fırsatçılığı, Fiyat Patlaması ve Yağma

Bu davranışa afet fırsatçılığı denir. Ürün, mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki roket gibi artışa ise fiyat patlaması. Genelde klasik iktisadın prensibi geçerlidir: Talep yüksek, arz düşük… O halde fiyat yükselir. Devlet -ya da örgütlü siviller- müdahale edene kadar da sürer.

Afet fırsatçılığının daha kötü türleri de var: Mesela yağma. 1999’da gerçekleşen Marmara Depremi’nde enkaz altında kalan cesetlerin takılarını soyacak kadar şerefini yitirenler vardı mesela. Fiyat patlaması oralarda da yaşandı elbet: Hatırlayanlar olacaktır: Gıda fiyatları on misli artmıştı deprem bölgelerinde. Benzerini de ben yaşadım: 2004’te geçirdiğim tren kazasında iyileştikten sonra jandarmaya çantamı almaya gittim. Üzerinde kocaman bıçak kesiği vardı. Nedenini sordum, “yağmacılar bilgisayar var mı diye kesip bakarlar” dediler. Pek çok kazada olabiliyormuş!

2009’daki İstanbul sel felaketinde neler olduğunu da pek çoğumuz hatırlıyor olmalıyız. Selin İstanbul’un sanayi bölgesinde gerçekleşmesi nedeniyle pek çok fabrikanın malları caddelere, sokaklara saçılmıştı. Yağmacılar, kamyonlara yükleyerek götürdüler malları. Birbirleriyle kavga ettiler. Kameralara takılan bir tanesinin ne söylediğini hiçbir zaman unutmayacağım. Adam bir yandan sel suyunun sürüklediği malları toplarken, diğer yandan “oruç tutmuyorlar ondan oluyor” demişti.

Sorun ne? Çözüm nerede?

Bu olanlardan toplum hakkında bir genelleme yapmak mümkün değil. Bu yüzden sorunu yağmacının kendisinde, kültürde ya da toplumda aramak, çözüm bulmaya katkı sağlamaz. Öte yandan bir gerçeği de görmek lazım: O çok bahsedilen birlik, beraberlik filan var ya… İşte o “siyasi birlik, siyasi beraberlik” oluyor Türkiye’de hep. İş insanî dayanışmaya gelince fıs… Ve işte görüyorsunuz afet fırsatçılarını. Tam bu noktada susmak istiyorum. Sonra ağzım bozuluyor.

Esas mesele ise “acil eylem planı” eksikliği…

Türkiye bir deprem ülkesi. Türkiye terör tehdidiyle yaşayan bir ülke. Türkiye alt yapı eksiklikleri dolayısıyla sel felaketleriyle karşılaşan bir ülke. Yani her türlü felaket için kaydadeğer bir risk taşıyoruz. Daha bir kaç ay önce Brüksel havalimanında saldırı olmuşken “havalimanına saldırı riski” öyle yabana atılacak risk değil.

Güvenlik zaafiyetinden filan bahsetmiyorum, hayır… Kontrol noktasında gerçekleşmiş bir saldırı bu zaten. Noktayı nereye koyarsanız, saldırı da orada olur. Engellemenin tek yolu istihbarat. Zaten söylemeye çalıştığım şey başka:
İstanbul Atatürk Havalimanı gibi aşırı yoğun bir meydanda, uçuş faaliyetleri sadece terörle değil, herhangi bir nedenle dursa (pistte kaza yaparak pisti kapatan bir uçak da olabilirdi bu), orada insanların yığılacağı belli. Nasıl olur da böyle bir yığılma için acil eylem planı olmaz?

İnsanları taksicilerin insafına bırakamazsınız! Birincisi, herkesin taksi parası olmayabilir. İkincisi, kime yetecek o kadar taksi? Dünya’nın en yoğun 11. havalimanından bahsediyoruz. Böyle zamanlarda oraya derhal 40–50 adet otobüs sevkedecek bir planın her an uygulanmak üzere kenarda bekletilmesi gerekmez mi?

Neyse ki, sorun iyice ayyuka çıkıp da insanlar İBB Beyaz Masa’ya mesaj göndermeye başladıktan bir süre sonra otobüslerin gönderildiğini duyduk. Twitter’den bu taleplerini iletenlere mesajla yanıt da verdiler.

Kurumsal anlamda, afet yönetimi bağlamında gereken derslerin çıkartıldığına inanmak istiyorum.

Son bir not: Afet fırsatçılığı denen şey insanlığa karşı suç filan ilan edilmeli. Böyle kepazelik olmaz… Ayıp bir şey.

Ölenlerin yakınlarına sabır dilerim. Yaralananlara şifa dilerim. Hepimize geçmiş olsun.Teröre lanet olsun.

SIK KULLANILAN SAFSATA: Peki şunun hakkındacılık…

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da çok basit bir soru sordum. Esasında bir bilgi sorusu değildi… Kendi hafızamın zayıflığı karşısında, Twitter ahalisine yönelttiği bir yardım talebiydi.

https://twitter.com/tevfik_uyar/status/713873966956294145

Bu sorunun yanıtını bulmakta gerçekten de zorlandık. Son saniye basketleri, futbol başarıları gibi, toplumsal birlikteliğimize katkıda bulunmayan anlık sevinçler dışında, dişe dokunur tek aday Aziz Sancar’ın nobel ödülü almasıydı ki, ödül aldıktan sonra Aziz Sancar’ın bir çok kesim tarafından ayrı ayrı lince tabi tutulması sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Sevinç, derin ve kalıcı bir duygu değildir; ama üzüntü öyledir. Peki ortak olarak neye üzüldük? Bu konuda bir yanıt geldi mi dersiniz? HAYIR! Maalesef… Patlayan bombaları bile, bombayı kimin patlattığına, ölenlerin kim olduğuna göre değerlendiren çeşitli kesimlerden müteşekkil bir toplum haline gelmişiz meğer. Özgecan’ın başına gelen tecavüz ve cinayet vahşetini dahi, kendi ahlâkî değerlerine uymadığı gerekçesiyle (ya da sözde iddiasıyla) kimi kesimler “müstahak” gördü.  Çocuk istismarı konusu dahi bu ayrışmadan nasibini aldı.

Görünen o ki hiçbir konuda kesin ve net değerlerimiz yok: FİİLİ FAİLE GÖRE DEĞERLENDİRİYORUZ! Daha açığı: İnsanlar bir fiil hakkındaki tepkilerini faillerin kim olduklarına göre ayarlıyorlar. Hatta ve hatta, daha da vahimi “Bu olaya X’ler üzüldüğüne / sevindiğine göre demek ki bu iyidir / kötüdür” tarzında bir yaklaşım bile sözkonusu. Hiç utanmadan bir olay hakkındaki yargısını buna göre oluşturduğunu açıkça beyan eden var, matah bir şeymiş gibi.

Bu tabloya biraz dikkatli bakan bir insan, artık Türkiye’nin birbirinden nefret eden ama bir şekilde bir arada yaşamak zorunda kalan, hayatları, kültürleri, dünya görüşleri birbirinden ziyadesiyle farklı -ya da aynı olsa dahi münferit olaylar için farklılaşan- çeşitli gruplardan meydana gelmiş olduğunu görebilir. Kutuplaşma o kadar belirginleşmiş ki, gruplar birbirleriyle aynı coğrafyayı, mahalleyi ve hâttâ havayı paylaşmak istemez hale gelmiş görünüyorlar.

cemresoysalSık kullanılan safsata: “Whataboutism”

Uzunca bir süredir bu vahim durumu, grupların sosyal medya üzerindeki atışmaları aracılığıyla izleyip analiz etmeye çalışıyorum. Safsatalar, bu kutuplaşmada, insanların birbirlerinden nefret etmelerini kolaylaştırıcı bir rol oynuyor: Çünkü karşı tarafın “kötü” olduğuna dair mesnetsiz bir gerekçe / bahane veriyor zihne… Ve akıllarımız, özellikle eğitilmedikleri zaman, eksiksiz değil, tutarlı bilgiyi doğru kabûl ederler. Aşağıda örneğini vereceğim safsatalar, “düşünme tembelliği” içerisinde bulunan zihne “tutarlı” geliverir.

Ve işte, bir X hadisesine tepki verdiğinizde, ya da bu hadiseyi kınadığınızda veyahut X için eylem yaptığınızda yöneltilen, hepinize tanıdık gelecek o safsata türünün örnekleri (Bağlantılara tıklayın… Görüklerinize şaşırabilirsiniz.):

Whataboutism, kaynaklarda bir safsata olarak değil, Sovyet propaganda tekniği olarak geçiyor. Türkçesi yok; bu yazı vesilesiyle “Peki şunun hakkındacılık” diye önermiş olayım. Benim safsata olarak anmamın nedeni, bu tür argümanların şu aşağıdakilerin en az ikisini içermesi:

  1. X ile Y’nin birlike savunulamayacağını / kınanamayacağını,
  2. Kişinin Y’yi savunduğu için X’i savunmayacak kadar ikilik içerisinde olduğunu
  3. Kişinin bunu siyaseten yaptığını ve “gizli niyetleri” olduğunu (Bir başka safsata olan “Ad Hominem” saldırısını içermesi)
  4. Kişiyi her konuda eşit düzeyde tepki vermekle mükellef kılması

Mesela soldaki örnek… Yanıtı yazan şahsiyet, tecavüzle ilgilenen şahsın, şehit çocuklarıyla ilgilenmediği, tecavüze karşı olduğu ama askerlerin çatışmalarda ölmesine karşı olmadığı, kullandığı “zahmet olmazsa…” türünden imalı sözlere bakılırsa da, Cemre Sosyal’ın bunu siyaseten veya tutarsızca gerçekleştirdiği varsayımları içeriyor. Tecavüze uğramış çocukla ilgilenmenin ve çocuk istismarına karşı çıkmanın önşartı, şehit çocuklarıyla ilgilenmek değildir. Bu tweet, akılcı bir sorgulama değil, nefret içerikli bir saldırıdır.

Dördüncü maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum: Kimse her konuda tepki vermekle mükellef değildir. Aşağıdaki video, bu ön kabûlü iyi anlatıyor ve yıllardır hemen her konuda (Neşet Ertaş’ın vefatına üzülenlere bile) yöneltilen klasik soruyu içeriyor: “Şehitlere niye tepki vermediniz?”

https://www.youtube.com/watch?v=0jx8tJbpMNU

 

Bu eyleme katılan kızların şehitler için de eylem yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz; belki yaptılar. Belki kendilerine tekme atan, bağıran, söylenenlerden daha fazlasını yaptılar. Ancak yapmamış olsalar dahi, kadınlar gününde böyle bir eylem yapmasına engel değildir; zira kadına şiddet eylemine katılmanın ön şartı, şehitlere tepki vermek değildir. İki konu birbiriyle ilgisiz olduğu gibi, ilgili olması da bir şey değiştirmez. Üstelik “toplumsal konulara tepki veren grup” şeklinde tanımlanmış bir grup yoktur. Orada o kızlar eylem yaparken, bir kenarda da siz eylem yapabilirsiniz. Hatta her gün eylem yapabilir, imza toplayabilir, destek masaları kurabilirsiniz. Buna engel olan nedir? Yoksa ortaya “birilerinin bir konuda tepki verme niyeti varsa o da benim istediğim konuda olmalı” gibi bir hastalıklı düşünceye varır ucu.

Her tutarlılık arayışı safsata değildir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle bir çekince de koymam gerekir: Her tutarlılık arayışı safsata değildir. Mesela aynı konuda farklı fikirler beyan edenlerde tutarlılık arayışı bir safsata teşkil etmeyecektir (mesela bombayı kimin patlattığına göre ağız değiştirenler veyahut liderlerinin ifadelerine göre söylediklerinden hızla çark edenler) . Konular yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konular olmadığı gibi, birbiriyle zıt ve mantıken çelişkili iki açık beyan söz konusu olabilir.

Ancak her durumda nazik olmayı elden bırakmamak da kanımca önemlidir (ben de bazen zıvanadan çıksam da). “O batmadı da bu mu battı”, “Zahmet olmazsa”, “O zaman neredeydiniz?” gibi ifadeler yazılanı bir saldırıya dönüştürür. Çelişki olduğunu düşündüğünüz bir noktada “sizce bu bir çelişki değil mi?” gibi bir soru daha uygun. En azından gerçekten kendi fikirlerini beyan edenler için söylüyorum. Tek bir merkezden çıkmış mesajları iletenleri değil.

 

 

YENİ ÖYKÜ KİTABIM İÇİN DUYURU LİSTESİ

Henüz adını koymadığım öykü kitabım 2 ay içerisinde Kırmızı Kedi’den yayımlanmış olacak. On iki adet öykümü barındıran kitap bugüne dek ödül almış öykülerimin yanısıra hiç yayımlanmamış bazı öykülerimi de içeriyor.

Konuyu Twitter’dan paylaştığımda Ersen Tekin’in aşağıda gördüğünüz gibi bir önerisi oldu. Bu nedenle ben de böyle bir duyuru listesi formu hazırlamaya karar verdim. Sayfanın sonunda yer alan forma e-posta adresini girenlere kitapla ilgili her türlü gelişmeyi duyurmayı düşünüyorum. E-posta ve diğer iletişim kanallarıyla yerli yersiz rahatsız edilmenin karşısında duran biri olarak kesinlikle başka bir amaçla rahatsız edilmeyeceğinizi temin ederim :)

https://twitter.com/ersentekin/status/701903393804185602

Tarafımdan kitap ve öykülerle ilgili duyuru almak istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi yazınız:

[contact-form][contact-field label=’E-Posta’ type=’email’ required=’1’/][/contact-form]

NİHAYET VAKİT VAR (ÇEVİRİ)

Alacakaranlık Kuşağı, 8. Bölüm (1959) - Henry Bemis

Alacakaranlık Kuşağı, 8. Bölüm (1959) – Henry Bemis

Yaklaşık bir buçuk yıl önce tercüme ettiğim bir öykü bu. Uzun süredir kenarda bekliyordu çünkü Özgün Muti ile birlikte gerçekleştirmek istediğimiz bir projeydi bu. Ve eğer başka çevirenler de bulabilseydik, başta Ray Bradbury editörlüğünde çıkan Futuria Fantasia adlı dergideki öyküler olmak üzere pek çok telifi düşmüş öyküyü tercüme edip Türkçe’ye bir kitap olarak kazandıracaktık. Ne yazık ki bu kapsamlı projeyi geçen süre zarfında gerçekleştirme imkanı bulamadık.

Aşağıdaki öykü Lyn Venable‘a ait. IF Worlds of Science Fiction dergisinin 1953 yılı Ocak sayısında yayımlanmış (Gutenberg Project). Sonradan öğrendiğime göre 1959 yılında Alacakaranlık Kuşağı dizisinin 8. bölümü bu hikayeden uyarlanmış (Kaynak: Wikipedia).

Bu arada; bugüne dek iki kurgu-dışı eser çevirdim ama bu benim ilk kurgu tercümem. Kurgu çevirmenleri aksini iddia etse de, bence kurguyu çevirmek daha zor. Yazarın üslubu ile kendi üslubunuz arasındaki çatışmaları gidermek gerekiyor. Bunu hakkıyla yapabilmek de zor.

Umarım beğenilir. Sevgiler.

Tevfik Uyar.

 

 


 

Atom bombası pek çok insan için bir son demekti. Henry Bemis içinse biraz daha farklı bir anlama geliyordu- minnet duyulası, keyiflenilesi bir şey…

Nihayet Vakit Var!

Uzun bir süredir Henry Bemis’in şöyle bir hâyâli vardı: Bir kitabı okumak. Ama öyle başlığını, sunuşunu ya da ortalardan bir sayfasını değil. Başından sonuna dek, ilk sayfasından son sayfasına bütün bir kitabı okumak. Birçoğu için büyük bir hayal değildi bu elbette ama bu hayalin içeriği Henry Bemis’in bedbaht hayatı için bir tür imkânsızlığa karşılık geliyordu.

Henry’nin kendine zaman ayırmak gibi bir lüksü yoktu. Zamanının bir kısmını patronu olacak Bay Carsville’e maaşı karşılığında satmıştı. Kalanı ise eşine, Agnes’e aitti. Agnes’in tüm haklarına kayıtsız şartsız el koyduğu bu zaman diliminde Henry’nin yapmasına izin verdiği tek şey işine gitmesi ve işten dönmesiydi.

İşin kötüsü felek de Henry’e sillesini vurmuş ve ona ıslah olmaz bir çift miyop göz vermişti. Zavallı adam o kadar miyoptu ki burnunun ucunu bile göremiyordu. İlk başta ana-babası onu zeka özürlü sanmıştı. Bir süre sonra meselenin Henry’nin gözleri olduğunu anlayınca ona bir gözlük aldılar ama kayıp zamanın telafisi yoktu işte.  Gözlüklü Henry kalan zamanda okuyamadan geçirdiği o yılların acısını çıkarma şansı bulamadı. Aslında şimdi de öyle bir şansı yoktu zaten… Ama bir gün, tüm bunları değiştirecek bir şey oldu.

Hadise gerçekleştiğinde Henry, Eastside Bank & Trust’ın bodrum katındaydı. Bir kafese tıkılıp da geçirdiği mesaisinden kaytarabildiği bir kaç dakikayı o sabah satın aldığı derginin bir kaç sayfasını okumaya ayırmıştı. Bay Carsville’e müşterilerden birine ait tüm fatura koçanlarına bakması gerektiğini bahane ederek bodruma inmiş, bodurumun loş ışığında paltosundan çıkardığı cep dergisini okumaya başlamıştı.

“Yeni Silahlar ve Size Yapabilecekleri” adlı makaleyi büyük bir keyifle okumaya başlamıştı ki bir anda kulaklarına duyup duyabileceği en yüksek gürültü doluverdi. Gürültü öylesine şiddetliydi ki, sanki aynı anda hem dışarıdan hem de kendi içinden geliyordu. Derken asfalt beton onunla birlikte yükselmeye, tavansa üzerine doğru eğilip çökmeye başladı. Henry’nin aklına bir an için daha geçenlerde okuduğu “Kuyu ve Sarkaç” adlı öykü geldi. O hikâyeyi bitiremediği ve sonunu asla öğrenemediği için üzüldüğü sırada ortama karanlık, sessizlik ve bilinçsizlik hakim oldu.

Kendine geldiğinde Eastside Bank & Trust’ın o bildik manzarasında ciddi derecede bir yanlışlık olduğunun farkına vardı: Bodrumun ağır çelik kapısı burulup bükülmüş, taban kafa karışıklığı yaratacak şekilde yerinden kalkmış, tavan da çılgınca onun üzerine çöreklenmişti. Henry ihtiyatla ayaklarını oynattı, kollarını ve bacaklarını hareket ettirmeye çalıştı. Bi’yerinin kırılmadığından emin olduktan sonra bir an için panikle ellerini gözlüklerine götürdü: Tanrıya şükür gözlükleri sağ salim yerindeydi! Yoksa darmadağın olmuş bu bodrumdan hayatta yukarı çıkamazdı.

Aklının bir kenarına yazdı hemen: Dr. Torrance’a kendisine yedek gözlük göndermesi için mektup yollayacaktı. Allah’ın belası doktorlar kolay kolay reçete yazmazdı ama şişedibi gözlük camlarını reçeteye uydurmada Dr. Torrance’tan başkasına güvenemezdi. Henry, ağır gözlüğünü çıkarınca odanın görüntüsü aniden bulandı. Pembe bir leke –kendi eliydi bu pembelik- beyaz bir baloncukla –o da cebinden çıkardığı mendildi- buluştu ve gözlük camlarını itinayla sildi. Gözlüğü yeniden takınca burun köprüsünden aşağıya bir miktar kayıverdi. Yakın zamanda vidaları sıktırması gerektiği anlamına geliyordu bu.

Bilincine henüz kavuştuğunun farkında olmadan, aslında az önce bir şeyler olduğunu, bu şeyin bir kazan patlamasından, bir gaz hattının infilak etmesinden hatta bugüne dek olmuş her şeyden daha kötü bir şey olduğunu fark etti. Fark etti; çünkü ortam olağanüstü sessizdi. Olan şey her neyse yukarıdan ne bir siren vızıldaması, ne bir çığlık, ne de bir koşuşturma duyuluyordu. Hiç de hayra yorulamayacak, insanın içine işleyen bir sessizlikti bu.

Henry eğilmiş tabanın üzerinden yürüdü. Arada bir kayarak ve sendeleyerek de olsa yamuk zemin üzerinden asansöre ulaştı. Asansör kabini şaftın üzerine düşmüş, resmen bir tür akordeona dönüşmüştü. İçerisinde Henry’nin bakamayacağı türden bir şeyler vardı; böyle hani sanki bir zamanlar insanmış ve hatta insan grubuymuş da şimdi ne olduğunu söyleyebilmenin pek de mümkün olmadığı bir bulamaca dönmüş bir şey…

Henry gördüğü manzara yüzünden sersemledi biraz ve pek de iyi hissetmez bir halde merdivenlere yürüdü. Basamaklar hâlâ oradaydı ama hepsi allak bullak olmuş, bazıları diğerlerinin üzerine binmiş gibiydi. Çaresiz devam etti ve bir merdivenden çıkıyor olmaktan daha çok bir dağa tırmanırcasına yukarı kata erişti: Bir zamanlar bankanın lobisi olan yer büyük ve sessiz bir salona dönmüştü resmen. Eskiden tavanın olduğu yerde asılı kalan kirişlerin arasından sızan güneş nedeniyle tuhaf bir şekilde neşeli görünüyordu aslında. Parçalı ışık sessiz lobide ışıldıyor ve az önce Henry’nin sersemlemesine neden olan türden başka görüntüleri, birbiri içine geçmiş biçimsiz yığınları aydınlatıyordu.

“Bay Carsville” diye seslendi. Bir yanıt alamadı. Hâlbuki bir şeyler yapılmalıydı şu an. Pazartesi gününün ortasında korkunç bir şeyler olmuştu ve Bay Carsville burada olsa ne yapılması gerektiğini bilirdi. Tekrar ve daha şiddetli bir şekilde “Bay Carsville” diye seslenirken sesi çatladı. Bu sırada yere düşmüş büyük bir mermer bloğunun altından dışarıya uzanan kol ve omuza takıldı gözü. Ceketin düğme iliğinde bu sabah Bay Carsville’in takmış olduğu beyaz bir karanfil seçiliyor ve elin orta parmağındaysa yine Bay Carsville’e ait olan mühür yüzüğü görünüyordu. Henry, Bay Carsville’in vücudunun geri kalanının büyük mermer blok altında kaldığını anladığında hemen soğukkanlılığını yitirmedi. Ancak biraz sonra büyük bir ıstırap duydu: Mr. Carsville ölmüştü. Kalan tüm personel de öyle: Bay Wilkinson, Bay Emory, Bay Prithard, ve tabi ki Pete, Ralph, Jenkins, Hunter, güvenlik görevlisi Pay ve kapı görevlisi Willie. Henry Bemis haricinde Eastside Bank & Trust’a ne olduğu hakkında bir şeyler söyleyebilecek tek bir kimse mevcut değildi. Banka azıcık bile olsa umurunda değildi zaten ama elinden hiçbir şey gelmemesinden rahatsızlık duyuyordu.

Devrilmiş duvarın tuğla yığınları üzerinden itinayla tırmandı. Caddeye adım atarken gıcırdayan, ezilmiş bir şeyin üzerine bastı ve kendini kusmaktan zar zor alıkoydu. Caddenin manzarası da içeridekinden çok farklı değildi: Günışığının yarattığı aydınlık, üzerinden emeklenerek aşılması gereken moloz yığınları ve maalesef şu tatsız manzara… Hem de çok daha fazla, çok daha kötüydü burada.

Birden Agnes geldi aklına. Normalde Agnes’e ulaşmak için çabalaması gerekmiyor muydu? Daha önce gördüğü bir afişi hatırladı: “Acil durumlarda telefonları meşgul etmeyin. Sevdikleriniz de sizin gibi emniyette olacaklardır”. Otomobillerin ölü hayvanlar gibi nalları diktiği şu saatte artık Agnes’e ulaşmanın mümkün olmadığını anladı. Eğer şu an sağsa zaten sağdır, değilse… Tabii ki de değildi! Hatta belki de uzun bir yol boyunca görüp görebileceği hiç kimse, belki eyaletin, belki ülkenin ve hatta belki dünyanın tamamı sağ ve salim değildi şu an. Hayır, bu değildi Henry’nin şu an düşünmek istediği… Bu yüzden zihnini ve düşüncelerini tekrar Agnes’e yöneltti.

Kim ne derse desin aslında iyi bir eşti Agnes. Eğer bugünlerde okumaya hiç vakti olmuyorsa bu Agnes’in suçu değildi ki? Ev vardı, banka vardı, bir de komşuları vardı: Briç için Jones’lar, pişpirik için Graysons’lar ve sessiz sinema oynamak için Bryant’lar. Ve tabii bir de televizyon -ki Agnes izlemeyi çok sever ve nedense de asla yalnız izlemek istemezdi. İşte bunlar yüzünden bir gazete okumaya dahi vakti olmazdı Henry’nin. Gazete deyince önceki gece geldi hatrına…

Henry, koltuğuna yerleşmişti yerleşmesine ama bunu yavaşça yapmaya çalışmıştı, çünkü koltuğun yayları gıcırdayarak Agnes’in dikkatini çekebilir ve Henry’nin o an işi olmadığını haber edebilirdi. Gazetesini yerinden alıp yavaşça açtı, zira sayfaların çıkardığı o keskin ses Agnes için bir savaş borusu mahiyetindeydi. Manşetlere göz attı: “Müzakerelerin Çökmesi Yakındır”. Bu makaleyi okumaya vakit ayıramadı. İkinci sayfaya geçti: “Solon’a Göre Savaşın Eli Kulağında”. Sayfaları daha hızlı çevirmeye başladı, tek bir haber için gereğinden fazla vakit harcamamak için oradan buradan bir kaç satır okudu. Arka sayfalardan birinde kısacık bir makale gördü: “Yucatan’da Tarih Öncesinden Kalma Yapılar Ortaya Çıktı”.

Henry kendi kendine tebessüm ederken gazeteyi itinayla dörde katladı. Tamamını okuyabilseydi ne ilginç olurdu hakikaten. Derken Agnes’in önce “Henrrreeee!” diyen sesi, sonra da kendisi geldi içeriye. Gazeteyi usulca Henry’nin elinden aldı ve şömineye fırlattı. Alevler okuyamadığı o güzel son sayfa haberinin etrafını yalarken gazete haberin çevresinde büküldü. Agnes, “Henry bu gece Jones’ların briç gecesi. 30 dakika içerisinde burada olurlar ve ben daha giyinemedim bile. Sen de tutmuş… bir şeyler okuyorsun”. Gazete okumak çok pis, iğrenç bir işmiş gibi yüzünü ekşitmişti. “Kalk da bir an önce traş ol. Bak Jasper Jones’a? Daima filinta gibi geziyor adam. Bak biraz da örnek al. Sonra da biraz buraları toparla, hadi!” dedi kadın. Şömineye bakarken yüzüne bir pişmanlık ifadesi yerleşti: “Tüh yaa… Yayın akışı da yandı… Gerçi Jones’lar geç gider epey ama ne bileyim, yine de belki gece iyi bir film… Henry! Şuna bak hâlâ oturuyor! Acele etsene, kime diyorum ben!”

***

Bugün Henry acele ediyordu ama fazla acele zarar verdi ona. Bir zamanlar araba çamurluğu olan burulmuş bir metal parçasına bacağını kestirmişti az önce. Yaranın çevresini cebindeki mendille sararken eli titriyor, aklına tetanos veya kangren gibi illetler geliyordu. Tahayyülünde dün gece alevler tarafından gazetenin son sayfasının nasıl da yutulduğu canlandı yeniden. Artık istediği tüm gazeteleri okuyacak kadar vakti olacaktı, ama yeni gazete çıkmayacaktı artık: Zira caddenin karşısındaki moloz yığını Gazette Binası olmalıydı ve yerinde resmen yeller esiyordu. Yeni tarihli bir gazetenin olmayacağını düşünmek de ziyadesiyle korkunçtu bu arada. Yeni yayın akışı olmayacağı için Agnes de üzülürdü herhalde ve tabi artık hiç televizyon yayını olmayacağına da. Gülmek istedi ama beceremedi. Yakışmıyordu şu ortama…

Yoluna devam etti. Aradığı binayı buldu ama binanin silüeti epey bir değişmişti. Koca kubbesi artık bir daire değil, yarı daireydi. Kanatlarından birisi ise kendi üstüne çökmüştü. Henry Bemis’i ani bir panik havası sardı: Ya dünya üzerindeki bu tür binaların her biri mahvolmuş, tamamen ortadan kalkmışsa? Ya bu binalardan bir tane bile kalmamışsa? Çaresizliğin gözyaşları göz pınarlarına yürürken o da binanın çarpık manzarasına doğru yürüdü.

Binanın eksiksiz olduğu zamanları düşündü. Pek çok geceler geniş ve davetkâr kapısının önünde durup beklediğini hatırladı. Havanın sıcak olduğu gecelerde kapıların ardına kadar açık olduğu, içerideki insanların ahşap masalarda yanlarında bir yığın kitapla oturduğunu gördüğü zamanları… Halk kütüphanelerinin ne kadar muhteşem yerler olduğunu düşünürdü. Öylesine muhteşem ki, herkesin, istisnasız herkesin girebildiği ve bir şeyler okuyabildiği yerler…

Bir kaç defa içeriye girmeye yeltenmiş, kapıdan diğer insanları izlemişti. Bilhassa da kapıya yakın oturan, yağ lekeli bir tulum giymiş, muhtemelen anlamakta zorlandığı teknik bir dergi üzerinde gecelerce çalışan, bu haliyle parlak bir gelecek vaat eden o adamı. Bir de kapının diğer tarafında yaşlı ama bilge bir adam, sakin sakin sayfaları çevirdikçe dudaklarını da hafif hafif oynatıyor, şu yalan dünyada pek fazla kalmamış olan vaktini değerlendiriyordu -ki yine de ne yapmak istiyorsa onu yapabildiği için aslında vakit bakımından zengin sayılırdı…

Henry hiç bir zaman içeriye girmemişti. Bir kaç basamak ilerlemiş, neredeyse kapıya kadar erişmişti ama sonra aklına gürültülü sesiyle Agnes düşmüştü hep. O da arkasını dönüp eve gitmişti her seferinde.

Gerçi şimdi neredeyse sürünerek de olsa içeri giriyordu işte; nefesi bıçak gibi göğsünü acıtırken, avuçları yırtılmış, kanıyor halde. Kanı kızıla bulanmış mendilinden sızmış ve pantalonunu da aynı renge bulamıştı artık. Fena halde zonkluyordu bacağı ama Henry aldırmadı. Hedefinin önündeydi şimdi.

Kütüphaneye ait kitabe artık kapısız olan girişin üzerindeki yerindeydi. H-A-L- K- – -Ü-P-H- – -E- -İ. Kalanı kırılıp gitmiş, içerisi de harabeye dönmüştü resmen. Rafların kimisi yana yatmış, kimisi devrilmiş, kırılmış, parçalara ayrılmış, yapının nadide eşyaları olan kitaplar etrafa saçılmışlardı. Henry pek çoğunun hâlâ yekpare kaldığını, kullanılabilir ve okunabilir halde olduklarını sevinçle fark etti. Dizlerine kadar yükselen kitap yığının arasına dalıp çamurda yuvarlanır gibi yuvarlanmaya başladı. Bir tanesini aldı eline: “William Shakespeare’den Seçme Eserler”. Evet, bir ara bunu okumalıydı. İtinayla kenara ayırdı. Bir başkasını aldı eline: Spinoza. Onu da başka bir kenara ayırdı. Bir başkasını daha aldı. Bir başkasını daha… Bir daha.. Bir daha… Hangisinden başlayacaktı? Bir ton kitap vardı burada.

Kıtlıktan çıkmış da açık büfe akşam yemeğine uğramışçasına, sanki elinde koca bir tabak tutuyor ve biraz ondan, biraz bundan diyerek çeşit çeşit yemeği yığıyordu tabağına.

Bir süre sonra sakinleşti. Seçtiği kitaplardan oluşan yığından bir cildi eline aldı ve ters dönmüş bir kitaplığın üzerine kıçını rahatça yerleştirdikten sonra kitabı açtı. Ağzı kulaklarına varıyordu.

Bu sırada çatlamak üzere olan bir molozun inceden gürültüsü ulaştı kulağına. Ses Henry’nin üzerine oturduğu kitaplığın diğer köşesinden gelmişti.

Derken moloz kırıldı ve kitaplığın bir köşesi boşluğa düşerken Herny’nin de dengesini bozdu. Bu sırada gözlüğü kaydı ve yere düştüğünde bir çınlamaya neden oldu.

Henry hemen eğildi, eliyle yoklayarak gözlüğün düştüğü yeri buldu bulmasına ama eline tuzla buzdan başka bir şey gelmiyordu.

İşte şimdi ani ve bir şehri tamamen ortadan kaldıran o felaket Henry için de gerçekleşmiş oldu. Önüne açtığı sayfanın bulanık görüntüsüne bir müddet bakakaldıktan sonra haykırarak ağlamaya başladı.

——SON——

 

Orijinal Eser: Time Enough at Last, IF Worlds of Science Fiction dergisi Ocak 1953 sayısı.

Yazan: Lyn Venable, Çeviri: Tevfik Uyar

 

KİM MİLYONER (VE OLASILIKÇI) OLMAK İSTER?

Geçtiğimiz günlerde TV’de denk geldikçe severek izlediğim “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasına başvurdum. Başvurduğumdan beri de “ben olsam ne yaparım?” diye düşünüyorum. Ezelden beridir yarışmacıların -her nedense- 60.000 sorusuna takıldıklarında doğru stratejinin ne olduğunu hesaplamaya niyetliydim, başvurunca da oturup hesaplayayım dedim.

Olasılıksal problemlerde strateji belirlemek için yapılan hesaplamalar çok basittir. Bu hesaplamalarla amaçladığımız şey “oyun değerini” bulmaktır. Daha evvel oyun değerinden şu yazımda bahsetmiştim. Burada da kısaca bahsedeyim: Bir oyunun değeri, o oyunu getirisiyle olasılığının çarpımıdır. Basitçe örneklemek gerekirse: Yazı Tura oyunu oynuyorsanız ve kazanınca size 50 TL vaat ediliyorsa, kazanma olasılığınız 0,50, dolayısıyla da oyunun değeri 25 TL’dir. Klasik iktisat teorisine göre böyle bir oyuna giriş parası 25 TL’den azsa girilir. Değilse girilmez.

Peki bu soruya gelindiğinde yanıt kesin olarak bilinmiyorsa ne yapmalı? Hangi hareket mantıklı olur? Bilmediğimiz bir soruda şansımızı denemek mantıklı mıdır?

Önce doğru stratejinin ne olduğunu üç senaryoya göre belirlemeye çalıştım. Senaryolar şöyleydi:

  1. Yarı yarıya joker hakkımızın bulunduğu (veya iki seçeneğin olmadığından kesin olarak emin olduğumuz)
  2. Tek bir seçeneği kesinlikle eleyebildiğimiz (yani üç seçenek üzerinde düşündüğümüz)
  3. Hiçbir seçeneği eleyemediğimiz

Bunu yaparken de sadece mevcut soruya odaklanarak yapmıştım ilk önce. Oysa bir soru bilinirse, devamında daha büyük değerli sorular için yarışmaya devam ediliyordu. Bunu da hesaba katınca karşıma ilginç bir sonuç çıktı: Bu yarışmada neredeyse her durumda cevabı sallayarak ilerlemek mantıklı. Evet yanlış duymadınız. Olasılık teorisine göre CEVABI BİLMİYORSANIZ DA SALLAMANIZ GEREKİR!

Öncelikle hiçbir joker olmadığı kabulüyle tüm soruları sallayarak ilerlemenin değerlerini bir tablo halinde çıkardım:

tablo1

Tabloyu açıklamak gerekirse:

Tüm sorular sallandığında mevcut sorudan ve sonraki sorulardan gelenler (DOĞRU TUTARSA 1/4) satırında bulunuyor (kavun içi).

Yanlışsa (Ki bunun olasılığı 3/4) son barajın değeri elde ediliyor. İki baraj olduğundan 3. sorudan itibaren bu değer 750 TL, 8. sorudan itibarense 11.250 TL.

Bu ikisini toplayarak TOPLAM BEKLEN DEĞER’i buluruz. Bu değer ÇEKİLME DEĞERİ’nden büyükse yarışmaya devam edilir. Sadece 5. ve 6. sorularda küçük bir farkla ÇEKİLME DEĞERİ daha yüksek. Eğer elimizde jokerler bulunduğu düşünülürse bu sorularda da devam etmek mantıklı olacaktır.

Şimdi söylediklerimi daha iyi anlatabilmek için 60.000 değerli soruyla karşılaşınca strateji belirleme hesaplarını detaylı olarak göstereyim. Birinci senaryomuz: Şıklar hakkında hiçbir fikrimiz yok.

s1

İki seçenek vardır: Devam etme ya da Çekilme. Bu soruda çekilirseniz eğer 30.000 TL’lik çekinizi alır gidersiniz. Rasgele bir cevapla devam ederseniz ve bu doğru tutarsa (1/4 olasılık) 60.000 kazanırsınız. Bu ihtimain değeri 15.000 TL’dir. Eğer bilemezseniz (3/4), baraj olan 15.000 TL’ye dönersiniz. Bu ihtimal de bize 11.250 TL kazandırır. İkisi toplandığında oyunun BEKLENEN Değeri bulunur. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) > Devam (26.250) olacaktı. Ne var ki yarışmaya devam edebilmek de önemli bir avantaj olduğundan sonraki soruları da hesaba katmalıyız. En kötü ihtimalle (hiçbirini bilemediğimiz ve sallamak zorunda kalacağımız ihtimali) yaptığım hesaplamları bir önceki tabloda vermiştim. Gördülüğü üzere, sonraki soruları da hesaba kattığımız için Devam değeri kesinlikle Çekilme değerinden yüksek oldu. Strateji şüphesiz DEVAM’dır.

Diğer senaryolar şöyle:

s2

Eğer tek seçeneği eleyebiliyorsanız (“Ankara’da olmadığından eminim” gibi…) artık 3 seçenek arasından seçim yapıyorsunuz demektir. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) = Devam (30.000) eşitliği olurdu. Devam ettiğinizde kazancınızı artırma şansınız olduğu için (ki bu şans 15.625 TL’ye karşılık geliyor) her halükarda devam etmenin karlı olduğu bu örnekte daha iyi anlaşılır.

s3

Jokeriniz varsa zaten soru tadından yenmez! İşte yukarıdaki de iki seçenekli hareket senaryosu. Sonraki soruları hesaba katmsaydık bile 37.5000 > 30.000 eşitsizliğinden ötürü kesinlikle devam edilmesi gerektiği sonucuna varırdık. Katınca zaten fark devasa hale geldi.

Sonuç ve Azalan Marjinal Fayda

Elbette bu türden bir hesaplama “marjinal fayda” kavramını dışarıda bırakır. Örneğin: 250.000 TL cepte ve 1.000.000’luk soruya geldiniz. Yanıt ve seçenekler hakkında da hiçbir fikriniz yok. Tablomuza göre çekilme değeri 250.000. Oysa devam etmenin değeri 261.250 TL. Buradaki ekstra 11.250 TL’nin (ya da kazanmanız halinde alacağınız 750.000 TL’nin) sizin için hiç yoktan 250.000 kazanmaktan daha az değeri olabilir. Yani 250.000 TL’yi 1.000.000 TL yaparak dört katına çıkarmak, bu kazancın sizin için olan faydasını da 4 katına çıkaracak diye bir kaide yok. Muhtemelen son iki soruda ben de riske atmazdım.

Az önceki senaryoyu da bu bağlamda ele alırsak: Bazılarımız için 15.000 TL’lik barajla 30.000 TL’lik çekilme arasındaki marjinal fayda farkı çok yüksek olabilir (Birisi 15 aylık kazancınıza, birisi 30 aylık kazancınıza denk geliyor olabilir). Bu nedenle GARANTİ bir 15.000 TL’ye doğal olarak sıcak bakabilir. Ancak ayda 15.000 TL kazanan birisi için bu marjinal fayda farkı o kadar önemli olmayabilir.

Yani önünde sonunda nasıl davranacağımızı “azalan marjinal fayda” kavramı belirler. Ancak bunu da tayin edebilmek için yine de hesap yapabilme, veyahut “finansal okur yazarlık” kavramının önemli olduğunu düşünüyorum.

KAZIKLANMA RUTİNİ

Dünya değerler araştırmasının 2014 raporuna göre kişilerarası güvende Türkiye dibi boylamış durumda. İnsanlarımızın sadece %8’i “çoğu insana güvenebilirim” diyor.

Elbette bu durumun demokrasimizin işleyişinden, farklı fikirlere olan hoşgörümüze, kültürel değerlerimizden başarıya güdülenme şeklimize kadar pek çok şeyle ilgisi var. Ancak ben daha çok tüketim dünyasındaki nedenleriyle ilgilenmeye çalışacağım bugün. Aslında bu bir iç dökme, çünkü beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, 3–4 gündür bir araç alım ve satım işiyle ilgilenirken karşılaştıklarım yüzünden verem olmaya yaklaşmam. Her yerde yolunacak tavuk muamelesi görmek -ve ne kadar dikkatli olsanız da yolunmak- çok acı (bazılarının bir süre sonra göstermeye başladığım hassasiyet ya da paranoyadan kaynaklanabileceğini kabul ediyorum).

Türkiye’de, bilhassa da İstanbul’da yaşamanın bizleri ne hale getirdiği, bu güvensizlik sarmalına nasıl düştüğümüzü ilk defa Yunanistan’da anlamıştım. Araba kiralamak gibi “basit” bir işte hem de. Araç kiraladıysanız bilirsiniz: Ülkemizde “arabayı kiralayan bir yerini sürter, kaza yapar ya da ceza yer de ödemez” korkusuyla kira ücretinin iki katı kadar kredi kartınıza bloke koyarlar. Size verirken neresinde çizik olduğunu ellerindeki rapora iyice işaretlerler. Siz de “ben çizmem ama benden bilirler” korkusuyla “doğru işaretlemişler mi” diye rapora iyice bakar, hatta fotoğraf çekersiniz. Bu yüzden Yunanistan’da araç kiraladığım şirket, pasaportumun fotokopisini almadığında, kartıma bloke koymadığında, depozito istemediğinde, hatta ve hatta adamda bozuk çıkmadığı için 68 Euro olan tutarı “döndüğünüzde alırız” dediğinde afalladım. Çizikleri filan da işaretlemedi adam. Benzer duyguları bir arkadaş görüp oturduğumuz masaya “canınız çekmiştir” diye karpuz getirdiklerinde ya da herhangi bir yerde kahve ikram ettiklerinde derinlemesine yaşadık… Hatta ben kaldığımız günler boyunca otelde içtiğimiz kahveleri sayısını fazla ya da eksik ödemeyelim diye tutmuştum (Türkiye’de olsa oteldeki dandik hazır kahvelere iyi para ödersiniz). Türkiye’ye döneceğimiz gün gelip de -bırak hazır kahveyi- adam günde üç-dört kere bizim için özel olarak hazırladığı türk kahvesi ve filtre kahveler için “kahveye para mı alınır?” diye sorduğunda kendimden utandım.

(Bu arada yemek yiyene çay ikram etmek gibi gelenek haline gelmiş bir lütfun giderek yok olmaya başladığını da fark etmişsinizdir)

Kazıklanma sarmalı içerisinde kendi anılarımdan yola çıkarak bir tür kategorizasyona gittim. Bunlardan en az birini “ömrüm boyunca hiç yaşamadım” diyen de yoktur herhalde. (Şu an Twitter’de yürüttüğüm ankete göre katılımcıların %67’si son bir ayda bizzat kazıklanmış ya da yakınlarının kazıklandığına şahit olmuş).

Eminim bu kategorizasyon eksiktir de; zira aklıma gelmeyen daha pek çok yolu, yordamı vardır tüketiciyi kazıklamanın. Veya bazısına itiraz da edilebilir ve itirazları memnuniyetle yanıtlarım, tartışırım. Ama şunu da peşinen söyleyeyim: yüksek kâr marjını kazıklama olarak görmem. Benim dikkat çekmek istediğim temel ayrım dürüstlük.

  1. “Nasılsa bir daha görmeyeceğim” usülü kazıklama

Bu türden kazıklanma yazı sonunda kısaca değindiğim üzere “işlemsel pazarlama” odaklı olanların eseridir. Yani bu zihniyete kavuşmuş satıcının derdi sizinle iyi ilişkiler sürdürmek, tesis etmek değil, o anki işlemdir. Sürekli ilişkide olduğunuz satıcılardan da yiyebilirsiniz bu kazığı.

Yıllardır müşterisi olduğum, piyasaya göre pahalı kesen ama “komşum kazansın” mantığıyla yine de sürekli gittiğim berber, dükkanı kapatmaya karar verdiği için sağolsun her zamankinin iki katı ücret aldı (ne de olsa bir daha gitmeyeceğim ona).

Üç yıl önce başka bir yerde önemli bir işim varken mecburen gittiğim başka bir berberde de başıma şu iş geldi: Saçımı tıraş eden arkadaş, 3mm yerine 1mm’lik bıçak taktı (saçımı bire vurmaya başladı yani). Dedim, “Ne yapıyorsun? Saç gitti? Biz sana üç dedik?”. Makineye baktı. Bariz “1mm” yazıyor orada. “Abi bıçak 1mm. 2 mm de makina. 3 yapar” dedi. Dedim ki “1 mm’ye vur deyince, 2mm makinede olduğuna göre kafa derimi mi yüzeceksin?”. Ve ne oldu tahmin edin? Nasılsa kendisine bir daha gelmeyeceğimi bildiği için piyasanın iki katı ücret aldı.

Bu kazıklama türünü “keklik avlama” olarak da adlandırabiliriz.

2. “Eli mecbur ödeyecek” usülü kazıklama

Bu kazıklama türünde sizin ya beyefendiliğiniz veya hanımefendiliğiniz istismar edilir ya da o anki zor durumunuzdan faydalanılır. Ürün veya hizmet mevcut haliyle teoride kendi isteğinizle, pratikte zorla verilmiş olabilir. Genelde iyi niyetinizden vazgeçmezsiniz.

Bunun için de herkesin yaşayabileceği türden bir anım var.

Evdeki ayarlı kaloriferin ayar vanası bozuldu. Bir de banyodaki klozet musluğunun mekanizması ara sıra gürültü yapıyor, sistemdeki basınç değişikliklerinde kaçırma yapıyordu. Gelmişken onu da değiştirsin dedik. Sitemizin “herkesten akıllı” tesisatçısını çağırdık. Geldi öğlen sağolsun. Mesaiden sonra yapacağım dedi. Miktarlarıyla vereyim: Kalorimetre vanası 65 TL imiş, musluk tesisatı da özelmiş, o da 35 TL imiş. İşçilik de dahil 120 TL dedi. İyi dedik, akşam gel yap.

Herkesten akıllı kardeşimiz geldi. Elindeki kalorimetrenin çıkma olduğuna adım gibi eminim ama ses etmedim. O da iki parçalık bir mekanizma (A ve B diyelim) ve A parçası yok. Sadece B’yi değiştirdi. Biz de mühendisiz, boru değil. Sorunun A da olduğuna eminim. Zaten yeni ve orijinalmiş gibi kakaladığı B parçası sorunu çözmedi. “Önce bir bunu deneyeyim dedim, ddur gidip yenisini getireyim” dedi. Getirdiği yeni parça orjinalinden daha özelliksiz görünen başka bir vanaydı (şudur — 30 TL). Ve klozet musluğunun özel mekanizmasını da değiştirdi sağolsun arkadaş. Özel mekanizmalı dediği musluk yerine şu bildiğimiz şeyi taktı (azami 15 TL). Bu herkesten akıllı arkadaş, ya bir kişiyi birden fazla kazıklayabileceğini sanıyor, ya da 2–3 ay içinde yolcu, “gitmeden ne kadar söğüşlersem o kadar iyi” diye düşünüyor. Başka bir açıklaması olamaz. Salonda soğuktan titrediğimiz için, akşam vakti de elimiz mecbur olduğu için itiraz etmeyeceğimizi biliyor.

Bu türden kazıklamalara en çok satın alınan ürünün tamamlayıcı hizmeti olan sevkiyatta rastlanıyor. Size bir günde teslim edileceği söylenen ürünler günlerce gelmez, gelirse kırık gelir, günlerce iade almazlar, evde saatlerce oturup beklersiniz. Karşınızdaki kimse “nasılsa satın aldı, eli mecbur bekleyecek” diye düşünür ve sizi evde beklemeye mecbur eder. Sevkiyatı getirecek olanlar size “daha oraya 2 saat mesafedeyiz, siz bence işinizi halledin, biz anca geliriz” demezler. Nedense ya 20 dakika mesafededirler, ya da “son bir teslim kaldı, ondan sonra siz varsınız”dır. Ama o araç size bir türlü gelmez.

Kısacası bu kazıklama türüne, bir ürün hakkında vaat edilen özelliklerin aslında size verilmediğini anladığınızda geri dönmenin artık zor ya da imkansız olduğu yerlerde sıklıkla rastlarsınız.

3. “Hallederiz abi” usülü kazıklama

Bir ürün alırken o sırada ürünün bir özelliğinin eksik olduğunu fark edersiniz. Bunu satış görevlisine söylersiniz ve o an size ürünü aldırması gerektiği için “sorun yok hallederiz / arkadaşlar şimdi hallederler” filan gibi cümlelerle satın almanızı sağlarlar. Sonra o eksik parçanın olmadığını, ürünü de iade alamadıklarını veyahut ancak ücretli yapabileceklerini öğrenirsiniz. Hele aldığınız şey hizmetse, onun iadesi de yoktur.

“Hallederiz abi” usülü kazıklamaya bilhassa emlak kiralarken maruz kalırsınız. Tutacağınız ya da satın alacağınız evin eksiklikleri vardır. “Haftaya hallolacak” olan bu eksiklikler ya aylarca hallolmaz ya da vaat edilen kalitede halledilmez.

Ücretli yapma olayına da en çok Dijital TV hizmetlerinde rastlandığını duyuyorum. Adamlar ürünü size satarken pek çok şey vaat ediyorlar. Daha sonra bu vaatleri yerine getirmelerini istediğinizde ya teknik servisin ücretli olduğunu öğreniyorsunuz, ya da bizzat vaadin kendisinin.

Benim başıma ise şöyle bir şey geldi. Bir gün müşterisi olduğum bankalardan birisi aradı. “ÜCRETSİZ OLARAK” Gold karta geçebileceğimi ve Gold kart ile birlikte A, B, C … K imkânlarına ulaşabileceğim söylendi. Yer mi Anadolu çocuğu? Cümle yapısına bakarsanız size şunu söylüyor: Gold karta ücretsiz geçme hakkına sahip özel müşteriyim. Güzel… Gold Kart ile de A, B, C … K hizmetlerine sahip olabiliyorum. O da güzel. Diyorum ki “yani bu A, B, C … K hizmetlerinden ücretsiz faydalanabileceğim. Doğru mu?”. Bu küçük dikkatim beni kazıklanmaktan koruyor, çünkü kelime oyunu var: Gold karta geçmek ücretsiz (hangi kredi kartı parayla satılıyor ki?). Fakat A, B, C … K hizmetleri ücretli. Aferim, güzel taktik.

Yine bankaların “krediniz 10 dakikada hazır” diyip dört günde çıkardığı krediler de bu türden kazıklamaya örnek olarak verilebilir.

Sonuç

Bir gün “çağdaş yönetim yaklaşımları” adlı doktora dersi hocamız Doç. Dr. Sera Özbaşar, “Türkiye’den neden global firma çıkmıyor?” diye sorup yanıtlarını düşünmemizi istemişti.

İşte bu örneklerin her biri birer yanıttır. Biraz işletme terimleriyle konuşacak olursak, nedenleri şöyledir:

  1. İlişkisel pazarlama (müşteriyle uzun vadeli ilişkiler kurmak, onunla birlikte kâr etmek) yerine işlemsel pazarlama (satış işlemine odaklanmak, müşteriye zarar vermek yoluyla azami kar elde etmek)
  2. Başarıyı pazar payını, markayı ve satış hacmini büyütmede değil mümkün olduğunca kârla satmada görmek
  3. Maliyetleri düşürmeyi 5 liralık şeyi 3 liraya kapatabilmek, kâr marjını arttırmayıysa onu 7 liraya değil 9 liraya satabilmek sanmak

Ve gelelim güven meselesine…

Sosyal hayatı bir kenara bırakıp da tüketici satıcı ilişkilerine bakacak olursak: Bu ortamda birbirimize nasıl güvenelim?

2015’in ARDINDAN

Her yıl bir önceki yılın nasıl geçtiğini yazmak adet olmuş. 2013‘te yapmıştım. Geçen yıl da öyle.

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Eserler ve Çeviriler

2015’in Ağustos ayında Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabım çıktı. Kitap fazlasıyla ilgi gördü ve pek çok günlük gazetede ve haftasonu ekinde kitap hakkındaki röportajlarım yayımlandı. Mirgün Cabas’ın programına konuk oldum.

Mayıs’ta yayımlanan İrrasyonel ilk çevirim oldu ve Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi de Aralık’ta yayımlanarak 2015 yılına yetişti. Her ikisi de Domingo’dan yayımlandı. Entropol Kitap olarak 2015 yılında düzenlediğimiz mikro bilimkurgu öykü yarışması da meyvesini CCLXXX olarak verdi. Türk edebiyatında bir ilk olan bu kitabın organizasyonunu da editörlüğünü de Özgün Muti ile birlikte yaptık.

Yazın anlamında da yoğun geçen yılın en kötü haberi dört yıllık bir yolculuğun sonunda Açık Bilim dergisinin faaliyetlerini durdurmamız oldu. 2015 yılında Açık Bilim’e 4 yazı yazdım. Yalansavar’a ise 2 yazı. 2015’te matbu yayınlarda da çeşitli yazılar kaleme aldım. Istanbul Art News‘in Eylül sayısında IAN CHRONICLES ekinde davranışsal iktisada ilişkin bir yazım çıktı. ODTÜLÜ Dergisinin 56. ve 57. sayılarında bilimkurgu-sosyoloji ve enerji hakkında birer yazı kaleme aldım.

Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasına son defa katılma kararı almıştım. Jübilem güzel oldu ve yüz elli adlı öykümle (üçüncü defa) ikincilik ödülü kazandım.

2016’da neler olacak?

Muhabbet Teorisi‘ne yeniden dönüyoruz. Açık Bilim’den açığa çıkan zamanı yazarak değil, konuşarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak gibi görünüyor. Bu yıl ekibe yıllar yıllar önce Türkiye’nin ilk çevrimiçi dergilerinden birini (Sankidergi’yi) birlikte yaptığımız Osman Ender Kalender de katıldı. Vakti oldukça Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın ve Ömer Cansızoğlu da iştirak edecek. Zaman zaman da konuk almayı planıyorum.

2016 akademik alana ağırlık vermek istediğim yıllardan birisi. Her şeyden önce doktora tezimi bitirmeliyim. Biri felsefe diğeri kısmen sosyoloji alanına giren iki adet akademik makalem için gönderdiğim hakemli dergilerden yanıt bekliyorum. Konu: Sözdebilimler.

Öykü kitabım için de bir yayınevinden yanıt beklediğimi yeri gelmişken ekleyeyim.

Bu bloğa dair

Bu yıl önceki iki seneden çok daha fazla ziyaretçi almış emektar blogumda 39 yazı yayımlamışım ve 83.000 kez ziyaret edilmiş. En çok okunan yazılar şöyle:

  1. Marcih Wichary’nin yazdığı ve onun müsadesiyle Türkçe’ye çevirdiğim, F klavyeler hakkındaki oldukça popüler yazı.
  2. Banka uygulamalarının haddinden fazla istekte bulunduğuna dikkat çektiğim ve her birinin hangi isteklerde bulunduğunu derlediğim yazı.
  3. Mart’ta gerçekleşen F4 kazalarının ardından medyadaki hatalara dikkat çektiğim şu eleştiri yazısı: Uçan Tabut F4’e Linç Kampanyası

 

Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

MİLYAR MİLYAR YIL SONRA…

Sıçramadan sonra pekala Arz’ın güneşi olabilecek yıldız hâlâ onda bir parsek mesafedeydi. Gökyüzündeki açık ara en parlak nesneydi, fakat hâlâ bir yıldızdan ibaretti.

Isaac Asimov, “Vakıf ve Dünya”

Kozmos belgeselinin bir bölümünde Neil deGrasse Tyson, evrenin büyük patlamadan bu yana olan ömrünü bir yıla, yani 365 güne ölçekleyerek insanın bu yılın sadece son dakikasında yaşadığını söylüyordu.

Hakikaten de kainat tarihi için ne kadar da önemsiz, kısa bir alanı işgal etmekte olduğumuzu anlamamıza yarayan bir örnek bu. Düşünün ki insan denen varlık, yaklaşık 14 milyar yıllık bir tarihin neredeyse sadece son bir milyon yılında yaşamış, son derece yeni ve kainatın geri kalanı için etkisiz bir eleman. Üstelik geliştirmekle övündüğü medeniyet bin yıldan daha yaşlı değil. İnsan hakları fikri doğalı beş yüz yıl olmamış, uzaya iyi kötü anlamlı radyo dalgaları göndermeye başladığından beri bir buçuk asır dolmamış. Bir de kendi ömürlerimizi düşünelim: Kozmos yılı içerisindeki bir salise bile değil.

Eğer evren tarihini bir kasede benzetirsek, şu an kasetimiz üzerinde ama keyifli ama keyifsiz bulduğumuz bir şarkıyı dinlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Aslında biz var olduğumuzdan bu yana sadece bu şarkıyı biliyoruz. Astronomlar, astrobiyologlar ve jeologlar önceki şarkıların nasıl olabileceğine dair bir şeyler elde etmek için bugüne dek pek çok izin peşinden gitmişlerdir. Onların çabaları sayesinde kainatın nasıl ortaya çıktığı, güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini, Dünya’mızın hangi süreçlerden geçtiği, Ay’ın nasıl var olduğu gibi sorulara yanıt olan senfonileri bulmuş görünüyoruz. Peki sıradaki şarkılar nasıl olacaklar? Şimdikine benzer mi? Yoksa bambaşka mı? Hızlı mı? Yavaş mı? Sert mi yoksa yumuşak mı?

Ömrümüz kozmosun tarihi içerisinde  minicik bir an olunca gelecek dediğimizde de  ilk bakışta kendimiz kadar minicik bir bakış fırlatmamız son derece doğal. Öyle ya: Gelecekten bahsedeceksek o gelecek olsa olsa önümüzdeki 50-100 yıl olmalı… O 50-100 yılda da robotlar, nanoteknoloji, yakın gezegenlerin keşfi olmalı. Ne de olsa bu sırada Dünya yine bildiğimiz Dünya olacak, Samanyolu Galaksisi’nin içerisinde Güneş’in de yer aldığı o dış kolu karanlık bir gecede yine o tüm ihtişamıyla uzanacak. Hakikaten de küresel ısınma, iklim değişikliği, artan nüfusun yarattığı tehdit, kirlilik vb. gibi bilinen tehditleri bir kenara bırakır, olası bir göktaşı çarpması, robotların isyanı, alt edemeyeceğimiz bir virüs ya da uzaylı istilası gibi “terminal global riskleri (soncul küresel riskler)”  yok sayarsak, en azından 50 milyon yıl için Dünya’nın bildiğimiz Dünya’dan çok farklı olmayacağını söyleyebiliriz.

Fakat daha ileriki tarihlerden bahsediyorsak gezegenimizin bekâsı bir mesele haline geliveriyor… İnsanların birbirlerine zulmetmeyi ne kadar sevdiğini göz ardı edersek 50 milyon yıl sonra türümüzün varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmez; ama büyükten başlarsak galaksimizin, güneş sistemimizin ya da gezegenimizin bize sunduğu ortam pek öyle kararlı ve sakin bir ortam olacakmış gibi görünmüyor.

İşte milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra bizi bekleyen “bilinen” hadiseler…

100-250 milyon yıl sonra: Yeni bir süper kıta

Dünya’nın bir zamanlar tek kıtadan müteşekkil olduğunu pek çoğunuz duymuşsunuzdur. (Henüz bu konuyu bilmeyenler ya da detay isteyenler için şu yazıda bir şeyler var: LEVHA TEKTONİĞİ VE EVRİM).

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi.

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi. (Kaynak: Wikimedia Commons)

Aslında bu bir döngüdür: Yani evet, bugün bildiğimiz kıtalar bir zamanlar bir aradaydılar, şimdi ise ayrılar; ama bu ayrılık da geçici. Gün gelecek yeniden bir araya gelecekler. (Var olan 3 adet süper kıta modelini görmek için şu taraftan lütfen…)

Örneğin 50 milyon yıl sonra Afrika ve Avrupa birbirine geçtiği için Akdeniz diye bir deniz olmayacak. (Her şey bildiğimiz gibi sürseydi GSMH içerisinde turizmin büyük bir pay sahibi olduğu Türkiye için epey kötü bir haber olurdu bu). Yaklaşık 100 milyon sonra kıtalar birbirlerine çok yakın bir biçimde bir araya toplanmış olacaklar. Antarktika ve Grönland’ın eriyen buzulları nedeniyle su seviyesi 90 metre kadar yükselecek. Bugün beğenmediğimiz dağlardaki kayalık arazilerden arsa satın almaya başlarsanız iyi olacak gibi görünüyor.

250 milyon yıl kadar sonra ise tamamının tek bir kıta oluşturacak şekilde çarpışacağını söyleyebiliriz. Elbette bu çarpışmalar öyle sükûn içerisinde olmayacak: Olabilecek en şiddetli depremler eşliğinde yeni volkanik dağlara merhaba diyeceğiz. Süper kıtanın oluşumu ilk önce küresel sıcaklığı düşürecek, zira hem genel rakım yükseldiği hem de dağlar rüzgârları yönlendirdiği için küresel iklimin bir miktar soğuyacağı düşünülüyor. Yeni buzul oluşumları nedeniyle hem bir buz devrinin başlaması hem de deniz seviyesinin azalması muhtemel.  Ne var ki bu buz devrine müteakip mantodan yüzeye teşrif eden lavlar yeni bir ısınma dönemini başlatacak. Yani anlayacağınız birleşmeden sonraki bir kaç milyon yıl içerisinde ince giyinsek de olmayacak, kalın giyinsek de.

250 milyon yıl sonra: Uzayan günler, geceler…

Kıtalar kardeş olmuşken Dünya’nın eksen eğikliğinin bugün olduğu 23 derece 27 dakikadan bir 0,5 derece (30 dakika) daha fazla eğik olacağını ve bir günün 25,5 saate uzayacağını söylesem?

Ay’ın Dünya’nın dönüşünü yavaşlatma yönünde bir etkisi olduğundan ve gittikçe Dünya’dan uzaklaştığından Ay’ın nasıl meydana geldiğini açıkladığım şu yazıda bahsetmiştim. Ay Dünya’dan her yıl 3.82 ± 0.07 cm uzaklaşmaktadır ve Dünya’nın dönüş hızını her yüzyılda 1,7 milisaniye yavaşlatmaktadır. Yani aslına bakarsanız Dünya her yıl bir miktar daha yavaşlamaktadır. Ne var ki bizim mini minnacık ömrümüz içerisinde bu yavaşlamanın bir önemi yoktur. Öyle ki dedenizin dedenizin dedenizin dedesinden 3-4 milisaniye daha uzun yaşıyorsunuz günü, o kadar. Fakat “astronomik rakamlar” deyimi boşuna değildir. Söz konusu kainat ise sayılar her zaman çok büyüktür. Bahsettiğimiz küçük eksen eğilmesi farkları çok uzun bir zaman diliminde Dünya için oldukça köklü bir değişime neden olabilecek şekilde birikir. Sözgelimi 1,5 ila 4,5 milyar yıl içerisinde Dünya’nın eksen eğikliğinin 90 derece artacağı tahmin ediliyor. Yani bugün kutuplar diye bildiğimiz yer artık ekvator olacak. İyi haber: Hâlâ var olursak ve tüm şartlar aynı kalırsa Türkiye’de 4 mevsimi yine de yaşayabilecek olmamız… Kötü haber: İlkokul duvarlarındaki mevsimlerin sırasını değiştirmemiz gerekeceği için sınıf öğretmenlerine ekstra iş çıkacak.

750 milyon yıl sonra: “Tekrar Merhaba Yay Cüce Galaksisi!”

Yay Cüce Galaksisi (İng: Sagittarius Dwarf Spherical Galaxy) Samanyolu’nun uydu galaksisidir. İlki 1,9 milyar yıl önce, sonuncusu 900 milyon yıl önce olmak üzere daha önce Samanyolu ile iki kez çarpışmıştır kendileri. Hatta ve hatta Samanyolu’nun estetik spiral yapısını son çarpışmaya borçlu olduğunu düşünüyor bilim insanları. Bu müthiş çarpışmayı kaçıranlar üzülmesin, çünkü 750 milyon yıl kadar sonra kendisi bir kez daha Samanyolu’nu yoklayacak.

(Samanyolu’nun spirallerini bu cüce galaksiye borçlu olduğu yönündeki tahminlerin dayandığı simülasyon görüntüsünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. İlgili makale ise şurada.)

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=pig-uqRehNM]

10 bin ışık yılı çapındaki cüce galaksinin bize şu anki uzaklığı 70 bin ışık yılı. Bizim güneşimiz Samanyolu’nun dış kollarından birinde yer aldığından, cüce galaksi Samanyolu’nun merkezine bize olduğundan daha yakın: 50 bin ışık yılı kadar. Ve gün geçtikçe de yaklaşmakta…

70 yıldır bilinen bu gerçek 70 bin ışık yılı uzaklıktaki bu galaksiyi gözümüzde bir tehdit haline getirmiyor elbet ve Güneş Sistemi ile etkileşiminin ne olacağı konusunda da pek bir tahmin yok, ancak o tarihte hâlâ hayatta olursanız yay cüce galaksisinin bir kaç nesil boyunca Dünya’nın bulutsuz bir geceye sahip her yerinden görüneceğinden emin olabilirsiniz.

1 milyar yıl sonra: Güneşe iyi bakın, çünkü böyle kalmayacak

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya'daki sıvı su %100 kaybolacak!

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya’daki sıvı su %100 kaybolacak! (Kaynak: Flickr, Matt and Kim Rudge, Bağlantı: Tıklandığında açılır.)

 

Bilindiği üzere güneş hidrojen yakıtı yakar. Yakar derken oksitlenme ile karışmasın: Hidrojenleri birleştirerek Helyum yapan bir füzyon reaksiyonu gerçekleştirir.  Güneş bu işe ilk başladığında kendisi bu kadar parlak değildi. Yakın gelecekte de bu kadar sönük olmayacak. Bu durumu bir kömürün yanışına benzetebiliriz. Kömür ilk ateşlendiğinde belli bir ısı verecektir ve verdiği ısı peyder peye artacaktır. Parlaklığı da öyle. İşte güneşin parlaklığı –ve dolayısıyla verdiği ısı- her 1,1 milyar yılda bir %10 artmaktadır. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık bir milyar yıl sonra güneş bugünkünden %10 daha parlak olacak.

Güneş’in daha parlak olması daha güneşli günler ve daha keyifli kumsal etkinlikleri anlamına gelmiyor: Güneş’in yaşanabilir kuşağının ötelenmesi anlamına geliyor. Bir yıldızın yaşanabilir kuşağı, kendisinin çevresinde dönüp duran gezegeni için sıcaklık anlamında bildiğimiz anlamdaki canlılığın var olabileceği koşulları yarattığı alan demek. Güneş’in daha da parlak olması halinde Dünya bu yaşanabilir kuşağın dışında kalacak, zira 1 milyar yıl sonra Dünya’nın güneşten aldığı pay yükselmiş ve gezegenimiz suyun sıvı halde barınamayacağı bir sıcaklığa kavuşmuş olacak. Bu da okyanusların, denizlerin, kısacası yüzeydeki tüm suların kuruması, su döngüsünün bozulması demek.

Böyle bir ortamda nasıl yaşayacağımızı belirlemek güç ama bir şekilde Dünya’daki su kaynaklarından elde edilmiş bir damla suya muhtaç olmayacağımız bir medeniyet geliştirmek ya da evrilmek zorunda olduğumuz da açık.

3 milyar yıl sonra: Aaaa, Andromeda Hanımlar da gelmişler!

Andromeda_Collides_Milky_Way

İnsan bu manzarayı görebilmeyi kesinlikle istiyor…

2 milyar yıldır su için savaşan Dünya canlılarına müjde: Sonunda hayatınızda eğlenceli bir şeyler olacak, çünkü en yakın galaksi komşumuz Andromeda, Samanyolu ile buluşacak. Başka bir deyişle, “çarpışacak”.

İki galaksinin çarpışması dendiğinde insanın aklına müthiş bir olaylar silsilesi geliyor olabilir ve insan öncelikle kendi güneş sisteminin akibetini merak edebilir. Hemen söyleyeyim: Bu çarpışmada bizim güneş sistemimize ne olacağı henüz meçhul. Güneşimiz ya da herhangi bir gezegeni başka bir yıldızla ya da gezegenle çarpışabilir, sistemce yeni oluşacak galaksi formasyonu içerisinde kendimize yeni bir yer bulabiliriz, ya da galaksilerden dışarıya savrulup yapayanlız bir yıldız sistemi olarak varlığımızı sürdürebiliriz.

Aslında bir önceki paragrafta bir olasılık olarak telaffuz etmiş olsam da güneşimizin başka bir yıldızla çarpışma ihtimali son derece düşüktür. Her ne kadar Samanyolu 300 milyar kadar, Andromeda ise 1 trilyon kadar yıldız içerse de yıldızlar arasındaki mesafenin yüksekliği çarpışma olasılıklarını ihmal edilebilir düzeye çekmektedir. Sayısal olarak ifade edecek olursak, bize en yakın yıldız olan Alfa Centauri 4,2 ışık yılı uzaklıktadır. Bu mesafe güneşin çapının 30 milyon katına karşılık gelmektedir. Küçük bir benzetmeyle 20 cm çapındaki basket toplarının aralarında 6000 km’lik mesafelerle bulunduğu bir ortam tarif edebiliriz. Böylesine dağılmış iki top topluluğu birbirine girse idi çarpışan toplara rastgelmek son derece olasılık dışı olurdu.

Diğerleri için de olasılık verelim: Bilgisayarlarda gerçekleştirilen simülasyonlar gösteriyor ki, güneş sistemimiz yeni galaktik sistem içerisinde %50 olasılıkla bir miktar yer değiştirecek ve merkezinden şimdiki uzaklığından 3 kat daha fazla uzaklıkta kalacak. Sistem tarafından dışarıya atılma olasılığı ise %12. Elbette bu rakamlar gerçekleştirilen simülasyonun ne kadar başarılı olduğuna bağlı olarak gerçeğe de o kadar yakın. Sahip olduğumuz veriler zamanla arttıkça, güneş sistemimizin geleceği hakkında gerçeğe daha yakın şeyler söyleyebileceğiz.

5,4 milyar yıl sonra: Kızıl Dev

Bir anakol yıldızı olan güneşimizin güneş olmaktan çıktığı an, onun bir kızıl deve dönüştüğü an olacak.

Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi, güneş yakıt olarak hidrojen kullanmakta, onları Helyuma dönüştüren bir çekirdek reaksiyonu sayesinde ışıklarını bize göndermektedir. Bu reaksiyon onun sadece parlamasını sağlamaz; aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütlenin kendi içine çökmesini engeller. Bir yandan kütle merkezi güneşin tüm malzemesini kendine çekmeye çalışırken, güneşteki reaksiyonların yarattığı basınç ise bunu dengeler.

Yıldızlar homojen bir şekilde yanmazlar. Merkezlerindeki bölgelerde bulunan hidrojeni tükettiklerinde (yani onları Helyum’a dönüştürdüklerinde) reaksiyonlar çekirdekte sona ererken dışarıda gerçekleşmeye devam ederler. Dolayısıyla “reaktör” dış yüzeye kaymaya başlar. Merkezden çevreye doğru gerçekleşen bu kayma yıldızın çapında bir genişlemeye neden olur. Ama ne genişleme!

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de "devleşecek". (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de “devleşecek”. (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneşimiz kızıl deve döndüğünde çapı giderek büyümeye başlayacak ve yaklaşık 7,5 milyar yıl sonra ise bugünkü çapının 256 katına ulaşacak. Bunca milyonlu, milyarlı sayıdan sonra 256 sayısı gözümüze küçük gelmiş olabilir ama o kadar da küçük değil. Yandaki resim bu büyümenin boyutunu gözler önüne sermekte işe yarayacaktır. Üstelik Merkür ve Venüs’ün Güneş tarafından kesin olarak yutulacağını, Dünya’nın ve Mars’ın akıbetinin ise henüz bir miktar belirsiz olduğunu da ekleyelim ki büyümenin boyutu daha iyi anlaşılsın.

Sözün kısası aşağı yukarı 5,5 milyar yıl sonra Güneş bildiğimiz Güneş olmaktan çıkacak. Bu durum yine de Dünya ve Güneş tarafından içe alınan diğer kardeşleri için acı bir son anlamına gelmeyebilir, zira daha önce kızıl devinin içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilen gezegen keşfedildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu gezegenlerde canlılığın idame edebileceğini söylemek artık imkânsızlaşıyor.

Milyar milyar yıl sonra

Merkezdeki helyumun karbona dönüştürüleceği yeni bir süreci de atlatan güneşimiz artık bir Beyaz Cüce’ye dönüştüğünde, kadim yaşam kaynağımızın çevresinde yeni bir gezegen bulutsusu bırakacak. Akıbeti ise bir süre sonra kahverengi cüceye dönüşmek. Yani bir demir yığınına.

Yukarıda saydığımız bunca süreci biraz da espiri katmak amacıyla zaman zaman günümüz insanı varlığını sürdürecekmiş gibi ele aldık, ama gerçekte mevcut halimizle Dünya gezegeni dışındaki tüm bilinen evren ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi hariç hiçbir yer ve zaman hayatta kalmamıza uygun görünmüyor.

Dünya’da bildiğimiz anlamdaki canlılığın çok hücreli yaşam formları olarak 800 milyon yıl kadar, prokaryotlar olarak ise 1,3 milyar yıl kadar daha süreceği tahmin ediliyor ama özellikle vurgulamak istediğim gibi, “bildiğimiz anlamdaki canlılık” için söylüyoruz bunu. Zira evrim yerinde durmayacak elbette ve belki de uç koşullara dayanıklı yeni canlı türleri ortaya çıkaracak. Bunu şimdiden ön görmek mümkün değil. Öte yandan biz karbon temelli ve protein yapılı bir canlılıktan bahsediyoruz. Başka türlü bir canlı yaşamını şimdilik tutarlı bir biçimde hâyâl edemiyor olabiliriz. Ya da yaratacağımız bir makina uygarlığının hayatta kalma olasılığı mevcut, zira onlar çetrefilli şartlardan bizler kadar etkilenmiyor olacaklar. Bir önceki ayki yazımda bahsettiğim gibi, onların canlı olmadığını kim söyleyebilir?

Yazımızın girişinde bahsettiğimiz kasedi ileri sarınca oldukça sert, hatta son derece gürültülü bir müzikle karşılaşıyoruz gibi görünüyor.

… ama yeni nesiller(!) de bir garip; tuhaf tuhaf müzikler dinliyorlar.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Haziran 2014 – http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/milyar-milyar-yil-sonra.html

Kaynaklar:

 

SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM (Çeviri)

Kendi ülkenizi tanımanın en iyi yolu başka bir ülkede yaşamak ya da bir yabancının gözünden kendi ülkenizin nasıl olduğunu dinlemektir. Dilimizi tanımanın yolu da belki bir yabancının gözüyle nasıl göründüğünü öğrenmek olabilir.

Aşağıda eline geçen Türkçe bir daktiloyu inceleyerek Türkçe ve diğer diller hakkında pek çok şey öğrenen Marcin Wichary’nin medium.com’da yayımlanan yazısınun türkçe tercümesi var. Yazının ingilizce bilmeyen vatandaşlarımız için de okunabilir olmasını arzu ettiğimdem kendisinden tercümesini yapmak için izin istedim. Sağolsun o da kırmadı. Afiyetle okuyunuz efem. (Yazının orijinali: What I learned about languages just by looking at a Turkish typewriter)


SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM

Daktilolar sevilesi şeyler. Aksini iddia edenlere kanmayın. Öyle ki Medium’daki her konferans salonuna bir daktilo şirketinin adı verilmiştir. Neyse… Bir gün ingilizce yerine türkçe düzene sahip bir daktilomuz olması gerektiğini düşündüm ve bir tane elde ettim.

Ben Türkçe konuşamıyorum. Hatta okuyamıyorum da. Daha önce hiç Türkiye’de bulunmadım. Dürüst olmak gerekirse Türkiye hakkında pek bir şey de bilmiyorum. O halde neden Türkçe daktilo istediğimi öğrenmek istiyorsunuzdur tabi. Söyeyeyim: Bence dünyada var olan daktilolar arasında en büyüleyici tuş düzenlerinden birine sahip!

Bu etkileyici daktiloyu incelyerek ve hakkında araştırma yaparak öğrendiğim 5 bilgiyi tüm okurlarla paylaşmak istiyorum.

1.
Q·W·E·R·T·Y’ye mahkûm değiliz

Q·W·E·R·T·Y düzeni kâtipler çok hızlı yazabildiklerinde şeride vuran harfler üstüste binerek makineyi tıkadığından, onları yavaşlatmak amacıyla tasarlanmıştı. Çok sık birlikte kullanılan harfler klavyenin etrafına dağıtılmış, öğrenme ve zihin ergonomisi açısından uygunsuz olan bu çözüm en azından malum teknolojik zorluğu aşmaya yetmişti. Pek çok Avrupa ülkesi küçük değişikliklerle de olsa QWERTY’nin izinden gitti. Almanlar ve Polonyalılar Q·W·E·R·T·Z kullanırken Fransızlar A·Z·E·R·T·Y’e çevirdi. Kalanlardan pek çoğu harfi harfine Q·W·E·R·T·Y düzenini kabul ederken dillerinde bulunan diğer özel harfleri Q·W·E·R·T·Y düzeninin kenarlarına tıkıştırdı.

Farklı bir dil konuşup başka bir klavye düzenini kullanmanın aslında ne kadar korkunç olduğunu hayal etmek mümkün. Bir düşünün: İki farklı dil aynı alfabeyle yazılıyor olsa bile dillerin kelime yapıları, popüler harf kombinasyonları ve harflerin kullanım sıklıkları birbirinden çok farklı. Bu farkı anlamak için her bir harfa farklı puan değerlerinin atandığı Scrabble’a bakmak yeter. Avrupa’nın büyük çoğunluğunun hala İngilizce’ye dayanan daktilo düzeni kullanmasıyla Rumence Scrable’da ingiliz puanları kullanmak arasında bir fark yok: İkisi de aynı derecede anlamsız aslında.

(Üstte) İngilizce Scrabble taşları. (Altta) British Columbia’da (Kanada) konuşulan Carrier diline ait Scrabble taşları. Fotoğraflar: Leo Reynolds.

Ne var ki Türkiye, zamanında farklı bir yol tutmaya karar verdi ve 1955’te parmak kası röntgenlerinden de faydalanılan on yıllık bir çalışma sonucunda F klavye düzenini ortaya çıkardı ve geçtiğimiz yüzyıl bitmeden kısa bir süre önce F klavyeyi binbir zorluk ve maliyetine karşın ulusal bir standart haline getirmeye çalıştı.

Bu yeni düzenin Q·W·E·R·T·Y ile uzaktan yakından alakası yoktu. Ergonomik açıdan muazzamdı ve yapılan ölçümler F klavyeyle yazmanın diğerine göre iki kat hızlı olduğunu ortaya koyuyordu. (Nitekim geçtiğimiz yüzyılda gerçekleştirilen daktilo şampiyonalarında Türkiye rekor üstüne rekor kırarak bunu ispat etmişti.)

Şimdi yukarıdaki İngilizce Q·W·E·R·T·Y düzenine bakın. Gözünüze harfler tamamen rasgele dağılmış gibi gelecek. Fakat hemen altındaki daktiloya bakarsanız Türkçe hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Mesela ben şimdi bu makaleyi yazarken sağ elimin işaret parmağı ingilizcede nadiren kullanılan j harfi üzerinde duruyor (Tüm ingilice kelimelerin sadece % 0,5’i “j” harfi içerir) ama Türkçe klavyede böyle bir müsriflik yapılmış değil ve j’nin yerinde sıklıkla kullanılan harfler bulunuyor.

2.
Noktalı harfler her zaman ikinci sınıf vatandaş yerine konmaz

Türkçe’nin az çok nasıl bir dil olduğunu anlamak için aşağıdaki popüler pangram yeterince iyidir:

Pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi.

(Pangram‘lar bir dildeki tüm harfleri içeren, kısa, gerçekçi olmayan cümlelerdir. En bilinen ingilizce pangram The quick brown fox jumps over the lazy dog cümlesidir ve İngilizce’deki 26 harfin tamamını içerir.)

Yuncanca ve Rusça gibi bazı istisnalar hariç Avrupa alfabeleri Roman/Latin alfabesinden türemiştir. Genelde İngilizce’den noktalı harfleriyle ayrılırlar. Bu harflerin karşılık geldiği sesler İngilizce’de yer alıyor olsa da orijinal dillerinde süslü gösterime sahiptirler. Sayıları çeşitlilik gösterebilir: Mesela İspanyolca’da sadece ñ vardır ama Çekçe gibileri bu sesleri ifade edebilmek için bir dolu yeni harf   — á č ď é ě í ň ó ř š ť ú ů ž —  türetilmiştir.

Bu ekstra harfleri önemsiz addetmek ve onları ikinci plana atmak kolay ve mümkündür. Daktilo ve bilgisayar klavyelerinde bu geri plana itme işi bu harfleri bir takım yardımcı tuşlara (Mesela bilgisayarda Alt + A ile å yapmak) ya da ölü tuşlara (önce ` sonra da a’ya basarak à elde etmek) mahkûm ederek yapılır. Sık kullanılan bir harf olup ortalamanın üstünde bir öneme haiz olsalar bile genelde yapılan budur.

Ancak Türkçe’de durum farklı. Mesela ü ve ş harfleri c, v ve p harflerinden daha yaygındır.  Bu klavye düzenini mucitleri bunu dikkate aldıklarından bu harfler yaygın Latin harflerinin hemen yanıbaşında yer alırlar. Zaten Q·W·E·R·T·Y’yi reddetmeleri ve özgün harfleri ön plana çıkarmaları Türkçe düzenin en kuvvetli yanını oluşturuyor. Bana göre bu klavyenin bağıra bağıra verdiği mesaj şu: “Dilimizle gurur duyuyoruz ve ona hakettiği saygıyı göstermeliyiz”.

3.
Her dilin çılgın bir sırrı vardır.

İngilizce ve benzer pek çok dilde i harfi büyüdüğü zaman I’ya dönüşür. Ancak Türkçe’de i harfi büyüdüğü zaman yine İ olur; bu arada I diye bir harf de kendi varlığını sürdürür. Ve onun küçük harfi ne dersiniz? Evet tahmin ettiğiniz gibi: ı. Noktalı i ve noktasız ı bir ahenk içerisinde aynı anda var olur ve bu iki harfe klavyede iki ayrı tuş tahsis edilmiştir.

Çılgınca değil mi? Bana karşı yöndeki şeride girip orada araba sürmek ya da sıcaklığı ölçmenin farklı bir yolunu kullanmak kadar çılgınca geliyor bu durum – muhtemelen bugüne dek alışık olduğumuzdan çok çok farklı olduğu için. Çılgınca olsa da Türkçe’deki bu yaklaşım diğer Latin dillerininkinden daha mantıklı görünüyor.

Ancak diğer dillerde de küçük büyüleyici noktalara rastlayabiliyoruz elbet. Mesela Flemenkçe’de ij  kombinasyonu ayrı bir harf gibi muamele görüyor. İngilizler kesme işareti kullanmak yoluyla ain’t gibi kaynaşmış sözcükler yaratabiliyor. Almanlar kısa bir süre önce, büyütüldüğü zaman SS’e dönüşen küçük ß harfiyle bir yüzyıl yaşadıktan sonra, matbaacıların henüz tam olarak ne yapacaklarını bilmedikleri bir büyük  harfine kavuştular.

4.
Bazen başka dillerin de düzene uydurulması gerekir.

Ezilen taraf olmak her zaman zordur ama o kadar da kötü değil. İngiliz klavyesi sadece ingilizceye dayanıyor olabilir, ama diğer dillere ait daktilolar ingilizceyi ya da kendi dillerini etkisi altına alan popüler dilleri es geçemezler.

Türk daktilosuna tekrar bakalım: Pek alışık olmadığımız bir yerde, üst sırada ve rakamların sağında bir mevkiide w, x, and q mevcut.

Türk alfabesinde — a b c ç d e f g ğ h ı i j k l m n o ö p r s ş t u ü v y z — bu harfler yok ancak gerek İngilizce yazmak için gerekse de İngilizce’den Türkçe’ye doğrudan geçmiş kelimeleri yazabilmek için bu tuşlara ihtiyaç var. Bu harfler uzak ve erişilmesi zor bir köşeye atılmış olsalar da yine de varlar. ` ve ^ simgelerini veren ölü tuşları da görmüşsünüzdür (Farsça ve Arapça’dan Türkçe’ye geçmiş kelimelerin telaffuzdaki farkları için kullanılıyor) ve 2‘nin üzerinde yalnız bırakılmış bir é bulunuyor (Osmanlı İmparatorluğunun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk zamanlarında Türkçe’yi etkisi altına alan batı dili Fransızca idi).

Görüldüğü üzere, eğer doğru bakmayı becerirseniz, tuşlar ve klavyeler size tarih dersi verebilir.

5.
İlk önce şişmanlar ve “noktalamalar” ölür

Türk daktilosunun ebatları İngiliz daktilosuyla aynı. İlave bir satır veya sütun yok. Bu da demek oluyor ki alfabedeki fazladan karakterleri koyabilmek için bazılarını iptal etmek zorunda kalmışlar. Görünen o ki iptal edilenler daha çok noktalama işaretleri olmuş.

Soldaki İngiliz daktilosuyla sağdaki Türk daktilosunu mukayese edin. Ampersand (&), pound (£) ve dolar ($) tuşları yok. keys. = ve + işareti de görünürlerde değil. Ayrıca noktalı virgülün yerinde de yeller esiyor (;).

Tamam; bazısı Türkiye’de o kadar da popüler değil ve yerlerine harfler konabilir; fakat dikkatle bakarsanız ünlem işaretinin de orada olmadığını görürsünüz. Hatta ve hatta “1” sayısının sırra kadem bastığını da! Bu nasıl olabilir?

Tarnıya şükür daktiloların bilgisayarların sahip olmadığı bir özelliği bulunuyor: Bir sütun geriye gidip “eskisinin üstüne yazmak”. Yani noktali virgülü yapmak önce bir yapıp, sonra geri dönüp üzerine bir de , basmak kadar basit. Peki ya ünlem? Bir noktanın üzerine basılacak bir kesme işaretinden ibaret değil mi? Biraz kaba ama olsun; işe yarıyor. 1 sayısı nasıl yapılıyor dersiniz? Elbette iki işareti birbirine ulayarak değil ama küçük l harfi ne güne duruyor? İşte size l…

(Şaka değil. Eskiden 0 (sıfır) olmayan daktilolar vardı. 0 yerine büyük O harfi basınca tüm dertler bitiyordu. Tamam; bu bir tipografik katliam ama şartlar bunu gerektiriyorsa yine de bu bir çözümdür.)

Geri tuşuyla bir sütun geriye gitmeyi zahmetli bulan daktilocular makineyi kandırmanın yolunu bulmuşlardı: Boşluk tuşuna basılı tut, basabildiğin kadar tuşa bas, sonra boşluk tuşunu bırak ve işleme devam et. Mekanik olarak bir tuşu bırakmadan sıradaki sütuna ilerlenemeyeceğinden bu yöntem kesinlikle işe yarar. Konami şifresini biliyorum diye kibirlenmeyin; Türk daktilocular on yıllardır bunu yapıyor. Tabi ki her şeyin beteri var: Tamil dili gibi alfabesinde yüzlerce harf barındıran dilleri ya da Çince gibi alfabetik olmayan dilleri daktiloyla yazmaya çalışanların çektiği azabı hayal bile edemiyorum.


Eminim bu daktiloda daha farkında varmadığım pek çok şey vardır; üstelik burada sadece bir dilden bahsediyoruz. Her daktilo düzeni ayrı bir yazı konusu olabilir: Rus daktilocuları üst satırdaki rakamları neden Shift’e bağladılar, Almanlar için Z neden bu kadar önemliydi de Q·W·E·R·T·Y ‘i tutup Q·W·E·R·T·Z’e dönüştürdüler, Flemenk daktilolarında görülen fonksiyon benzeri ƒ’nin ardındaki gizem nedir? Latin olmayan dillerden ya da alfabetik olmayanlardan daha bahsetmedim bile (ki Çinli daktilocular ve geliştirdikleri yazma yöntemlerinden değil makale, kitaplar çıkar).

Çevrenizde kolaylıkla erişebileceğiniz daktilolar bulunmayabilir ama her bilgisayar bir sanal daktilo müzesidir. Telefonunuzda veya bilgisayarınızda klavye ayarlarına gidip bu müze içerisinde gezintiye çıkabilirsiniz.

Bu sırada ilginç bir şey bulursanız mutlaka paylaşın!

Ve şimdi, müsaadeniz olursa daktilonun üstüne yatıp, San Francisco’nun bu sıcak günleri için son derece manidar olan, en sevdiğim Türk atasözünü yazmaya çalışacağım.

Aaa… Bu arada, İngilizce olduğunu söylediğim şu diğer yeşil daktilo aslında “İngiliz” değil. Hangi dile ait olduğunu bulabilecek misiniz bakalım? Yazdıklarım arasında gerekli tüm ipuçları mevcut.


Türk dili ve kültürü hakkında bir ton bilgi sağlayan Ahmet Özkale‘ye, çeşitli daktilolardan güzel kareler çekmek için birlikte uğraş verdiğimiz Joy Chen ve Madeline Bermes‘e teşekkür ederim. (Evet bildiniz; ufukta daha başka daktilo öyküleri görünüyor).

İngilizce’den Türkçe’ye Çeviri: Tevfik Uyar

Yazar Marcin Wichary’nin izniyle çevrilmitir.

ÖYKÜ: FIRILDAK

Türkiye Bilişim Derneği’nin 2013 yılında düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen öyküm Fırıldak’ı blogumda yayımlamaya karar verdim.

Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımda da yer alan Fırıldak adlı öykü, TBD jürisinin yorumuyla “bir uzaylı istilasını arka planına alan, aşk ve dostluk gibi insani halleri etkili bir biçimde kullanan, bir grup insan arasındaki karmaşık ilişkiyi tekinsiz, post-apokaliptik bir atmosfere ustalıkla yerleştiriyor.”

Bakalım sizce de öyle mi…


 

FIRILDAK

Fakülte binasının hiç kullanmadığımız odalarından birinde Hasan ile kaç saattir oturuyorduk bilmiyorum. Hasan’da epeydir bir haller vardı. Ketumdur, duygularını hiç belli etmez ve hiç söylemez; o yüzden epey zorlandım aşık olduğunu öğrenene kadar. Platonik olarak tanımladı. Birkaç kez de görüşmüş. Kim olduğunu inatla söylemiyor ama tahmin etmek mümkün. Hepi topu otuz kişiyiz ve eşcinsel değilse potansiyel üç kişi var elde. Tahmin etmek de istemiyorum aslında. Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli.

“Kendini çok kaptırma…” dedim.

“Olur. Öğüdün çok klişe. Annemi hatırlatacak kadar klişe hatta, fakat yerinde bir öneri.” dedi. Her zamanki Hasan… Bir fikri tamamen onaylarsa taviz vermiş gibi hisseder, o yüzden ille de eleştiriyor. Kuyruğu dik tutma çabası hep… Ama çok sıkı çocuktu. İki kez ölümden aldı beni.

Öğüdüm onu sessizleştirmişti, çünkü hakkım vardı: Aşk çok verimli bir duygu değildi yaşadığımız günlerde. O yüzden kafası da karışıktı. Daha çok sessizleşmesin diye artık konuşmuyordum ki kapı aniden açıldı ve Aysu daldı içeriye. Minik kız kanter içindeydi ve heyecanlıydı. Soluk soluğa, tıkanmış, konuşamıyor. Avucumun içiyle sakin olmasını işaret ettim. Durmadı; bir çırpıda “Kedi gördüm ben…” deyiverdi.

Kaşlarımı kaldırıp bakakaldım; çünkü kedi görmek heyecanlı ve büyük bir olaydı, benim şu an onun sözlerinin doğruluğundan şüphe edebileceğim kadar.

“Nerede gördün?”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğundan eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum”

İnanmakta tereddüt ettiğim için Hasan’a dönüp baktım. Manalıca gülümsedi. Ben bu gülümseyişi tanıyordum. Çatışmalar henüz sıcaktı ve bir binada mahsur kalmıştık. Kurtulmaktan hiç ümidim kalmadığından “buraya kadarmış” demiştim ve o yine böyle gülümsemişti. Ne yapıp edip bizi sağ çıkarmıştı oradan. Onun ümidi ve çabası benim ümitsizliğimi dövmüştü.

“Bir bakalım” dedim. Yemek saati yaklaşıyordu. “Ama yemekten sonra… Olur mu?”

Çok sevindi… Çocuklar heyecanlanınca hareketleri tetikleşiyor. Aysu küçük adımlarıyla önümüzde koşarken, biz de takip ederek yemekhaneye indik. Bulgur pilavı güzel kokuyor, sürpriz ise yoğurt. İnekler yeniden süt vermeye başladığından bu yana beklenen an. Masalar da birleşmiş, demek doğumgünü falan var.

Ona buna laf atıp şakalaşarak masaya vardık. Sırtımı pencereye verdim. Bu hafta mutfakta görevli olan Leyla’yı izlemek istiyordum. Saçları yemeklere düşmesin diye beyaz bir tülbent bağlamıştı başına. Beni görünce çekidüzen verdi kendine ama gözlerini kaçırıyordu hep. Şefika Abla’dan çekiniyordu herhalde.

Az sonra herkes susuverdi. Bu susuşların sebebi bellidir. Arkamı dönüp pencereden dışarıya baktım: Kol uçuşundaki üç fırıldak Etiler tarafında bir yere süzülüyorlardı. Üçü de eş zamanlı olarak mühimmatlarını attılar. Tam yükselip giderlerken içlerinden birisi geri dönüp tekrar saldırdı. Sonra o da diğerleriyle aynı yöne ışıklarını saçarak yükseldi, hepsi birden buluta girip kayboldular. Bunlara fırıldak adını vermemizin sebebi yükselirlerken karınlarından saçtıkları alacalı beleceli döner ışıklar. Herhalde yer çekimine bu ışıkları saçan mekanizma ile karşı koyuyorlardı.

Remzi pencerenin önünde ayakta izledi bombardımanı. Yine ağız dolusu küfürler ediyorken göz göze geldik. Yanımdaki sandalyeyi işaret ettim; küfürlerin dozunu arttırarak geldi.

“Arkadaş, bir türlü anlamıyorum. Ne yere iniyorlar ne de s..tir olup gidiyorlar.”

Remzi haklıydı. Anlaması güç bir durumdu. İlk geldiklerinde her yeri havadan bombaladılar. Sonra kara birliklerini indirip savaştılar. Ordularımız varlık bile gösteremedi. Kara birlikleri çekildi ve geriye sadece bu cılız hava saldırıları kaldı.

“Vardır bir hesapları, sivrisinek mevzuu gibi işte…”

Belki yüz defa verdiğim örneği yine verdim: “Mahallendeki sivrisineklerin kökünü kurutmazsın ama yakınına konarsa da affetmezsin.”

Sivrisinek benzetmem yine hoşuna gitmemişti. Küfürlerinden benim de nasibimi aldığımdan emindim. “Aysu kedi görmüş” dedim. İlgilenmedi. “Hasan’la aramaya gideceğiz” dedim, Leyla’ya bakarken. Göz göze geldik bu sefer, kaçıramadı bakışlarını ve gülümsedi. Suçlu, tuhaf bir gülümsemeydi bu defa. Ah Şefika Abla ah…

Remzi böldü: “Bulsan n’apacaksın?”

Soruya yanıt vermeden önce sohbete ilgisiz kalan Hasan’a baktım. Kime baktığını kestirmeye çalışıyordum. Aksi gibi kafamdaki üç isim de birlikte oturmuşlardı yemeğe. Hasan da arada bir oraya göz atıyor ama tam olarak kimi gözlediğini anlamam mümkün değil. Çok da ilgi göstermiyor sanki.

“İlk önce kediler öldü biliyorsun. Bu itler gelmeden üç dört yıl önce. Sonra bir daha hiç kedi gören olmadı. Belki bir anlamı vardır.”

Tatmin olmadı. “Kediyi yakalarsak doktorlara götürürüz. Belki bir şey bulurlar” dedim.

Doktorlar, bildiğimiz altı komşumuzdan bize en yakın olanlardı. Onlar da kampüsteydiler ve başka bir fakülte binasında yaşıyorlardı. Çoğunluğu bilim insanı, mühendis falan olduğundan onlara bu ismi vermiştik. Karşılaştığımız sıkıntılara kafaları ve ellerindeki malzemelerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Beyin takımı gibi… Sadece onlarla bir kablo üzerinden iletişim kurabiliyoruz -kablosuz her türlü iletişim işgalle birlikte felç olmuştu -. Diğer komşularımızla ulaklar kullanıyoruz.

Şefika Abla “yemek hazır” diye bağırdı. Nizami bir şekilde sıraya geçtik. Yoğurt kazanının başında Leyla var. Biraz bakışalım ve gülümsediğinde gamzesini yakından göreyim diye önünde durdum. O yüzüme bakmadı, elime bir kağıt tutuşturuverdi. Bakmadan cebime attım. Hep utangaçtı böyle… Deli kız…

Yerlerimize döndük ve yemeklerimizi yemeye koyulduk. Aysu’nun babası da tıp doktorumuzdur, yanımıza oturdu. Son eczane yağmasından beri aramız limoni.

“Benim kız biraz hayalperesttir” dedi.

Ağzım doluyken “Biliyorum” dedim yüzüne bakmadan.

“Kedi gördüğünü sanmıyorum” dedi. “Kitaplardan okuduklarını çok içselleştiriyor ve hayal kuruyor.“

Hiç konuşmayacaktım ama dayanamadım: “Ya gerçekten kedi gördüyse?”

“Öyleyse bile kızım için tehlikeye atılmanı istemem”

Aslında kıza güvendiğim söylenemez. Hasan’ın davasını sahipleniyordum yine. Ona can borcum olduğundan özellikle onun bu merakı gidermek istediğini anlamış ve düşünmeden “bakarız” demiştim.

“Kedilerin anlamı olduğuna inanıyorum. Her ne olduysa, şu işler başımıza gelmeden birkaç yıl önce hepsi topluca öldüler. Denemeye değer. Aysu için değil kendimiz için yapacağız” dedim. Söylediklerim açık ve netti. Doktor kalktı gitti. Fırıldaklar Etiler’i bir sorti daha bombalıyorken yemekhanede çınlayan tek gürültü yine metal tabldotlarla çarpışan çatal sesleri idi. Sessizce yemeğimizi yedik ve çıktık.

Dışarının kurşuni havası boğuktu. Bu havalardan nefret ediyordum: Kalın giyinsen terliyor, ince giyinsen üşüyordun. Lanet bir şey.

Kütüphane tarafına gitmek için her zaman kullandığımız patikayı kısmen kullanacaktık. Bu iyiydi; çünkü her yüz metrede bir fırıldakların ortaya çıkması halinde altına gizlenmemiz için önceden hazırladığımız yalıtkan korunaklar vardı. Fakat ana kantin binasının önündeki ayrımdan sonrası için aynı şeyi söyleyemezdik.

Yürürken düşünüyordum: Ne kadar bodoslama dalmıştık bu işe. Mesela ikindinleyin doktorlardan gelen kafileden başkalarıyla da görüşüp kedi olayını doğrulamamıştım. Aysu’ya “senden başka gören oldu mu?” diye sormak da aklıma gelmemişti. Görev dönüşü, özellikle de kötü bir şey olursa, Hasan’ın bunu yüzüme vurması garantiydi. Başa kakmayı çok sever. “Hani en önemli şey bilgi idi?” diyecek. Biliyorum, diyecek, kesin diyecek…

Yanımızda birer tabanca var sadece. Fırıldakları uçarken vurmak mümkün değil ama kaçırma vakalarına karşı tabancalar kullanışlı olabiliyor; çünkü hedefi almak için inerken savunmasız kalıyorlar. Göbekten vurulurlarsa nakavt! Fakat yanımıza silah almamızın sebebi peynir kokan yaratıklardan ziyade insanlardı. Kaynakların kısıtlı olması ölümcül bir rekabet doğuruyordu. Anarşiden bir oyunmuşçasına keyif alan tehlikeli eşkıya grupları vardı. Bizimse korumamız gereken ve hayatta kalmak için direnen çocuklar, kadınlar ve onları hayatta tutmak için gereken kısıtlı bir gıda ve ilaç stoğumuz, doktorlar sayesinde kurduğumuz bir de küçük çiftliğimiz vardı. Yiyecekleri stoklardan ve seradan temin etsek de yağmalar hala önemli bir kaynak olduğu için zaman zaman biz de yağmaya çıkıyorduk.

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi” dedi Hasan. Hemen ardımdan geliyordu, tek sıra yürüyorduk. “Fırıldaklar buluttan çıkana dek göremeyeceğiz.”

“Avantajları da var” dedim. “Onlar da bizi izleyemiyorlar”.

“Çok mühim sanki. İsteseler hepimizi anında yok edebilirler. Bunu bilerek yapmıyorlar bence” dedi. Bu şüphe herkeste müşterekti.

“Onlara zarar veremeyecek bir kitle için daha fazla mühimmat harcama lüksleri yok demek ki. Onlara da bir hesap soran vardır belki” dedim.

“Mümkün” dedi Hasan.

Ana kantine gelmiştik. Sol tarafa, inşaat fakültesine gidecek olsak güvenli hattımız devam ediyor olurdu. Oysa biz sağa yönelecektik şimdi.

“Aracı alsaydık keşke” dedi.

Elimizde korunaklarımız gibi yalıttığımız için fırıldakların göremediği özel bir araç vardı ama tek tehlike fırıldaklar değildi. Çalışan bir motorlu araç o kadar kıymetliydi ki eşkıyalığa kurban gitmesi pek mümkündü. Bu yüzden mecburi bir yağma olmadıkça sadece kampüs içinde kullanıyorduk. İkindi kafilesi doktorlardan yoğurt ve süt getirebilmek için aracı kullanmıştı; Aysu’nun kedi görme hikayesi de bundandı.

“Meçhul kedi için kısıtlı yakıtımızı harcayamayız. Ben inanmamıştım zaten bu arada, sen inandın. Bir gidip bakmak istediğini farkettim; her zamanki gibi sana ve hislerine güvendiğim için düştüm yola.”

“Sen yine de bana o kadar güvenme.”

“Aklımda bulunsun. Hadi sen geç öne madem. Arkamdan falan vurursun şimdi.”

Gülerek ve rahat söyledim bunu. Birincisi, böyle bir şeyi cidden söylemeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. İkincisi, iki can borçluydum adama. Hasan demek benim için “güven” demekti.

Yolu takip edersek hızlı olacaktık ama güvende olmayacaktık. Ağaçlığı takip edersek saklanması kolay olacaktı, ama bu defa da yürümekte zorlanacaktık. İnsanın bakımından yoksun kalan tüm alanlar balta girmemiş ormana dönmüştü iki senede. Hasan yolu tercih etti. On dakika kadar sessizce ve dikkatle yürüyüp kütüphane bahçesine ulaştık.

“Eee… Pisi pisi mi diyeceğiz şimdi?”

Öyle ya. Bir kedi varsa dahi nasıl çağıracaktık? “Pisi pisi” deyince gelecek miydi yoksa korkacak mıydı? Kedi bir insanoğluyla karşılaşmayalı epey vakit geçmiş olabilirdi. Elimle Fen-Edebiyat fakültesini göstererek “bekleyelim” dedim. Kapıdan içeriye bir iki adım girip dışarıyı gözlemeye başladık. Beklemekten başka bir şey gelmiyordu aklımıza.

Hasan “Aynı yeri gözlemek son derece anlamsız. Buranın bir arka çıkışı olmalı. Sen burada kal, ben o tarafa gideyim” dedi. Kafamla onaylayınca –nedense sessiz olmamız gerektiğini düşünüyordum- gitti ve yalnız kaldım.

Az sonra boğaz taraflarından bir yerlerden sonda gürültüleri gelmeye başladı. Altı yedi kilometre uzaklıktaydı boğaz. Yaratıklar yine su çekiyor olmalıydılar. Su çektiklerini ilk gördüğümde onların buraya yerleşmeye gelmediklerini düşünmüştüm. Gezegeni sömürecekler, tükettikten sonra gideceklerdi. Biz de geriye kalan bir avuç insan olarak susuz kalacaktık. Aslında türümüzün sayılı yılları olduğuna da emindim. Su olmadan medeniyet mümkün mü? Nasıl mağlup edilir ki bu haydutlar?

Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız… Güzel kadın… Uğruna yaşadığım şey.

Leyla’nın notunu hatırladım. Elimi cebime attım: Terden nemlenmiş, çıkarmaya çalışırken yırtıyordum az daha.

O da ne? Aha! Biri “miyav” mı dedi?

Önümdeki alanın bitiminden aşağıya uzanan merdivende bir kedi kafası görüyordum. Sonda seslerinden ürktüğü belli, küçücük bir yavru kedi. Nasıl yavru olabilir? Altı yıldır ortalıkta yoktu kediler. Bu bir yavru ise anası danası falan da olmalıydı.

Telsizimiz olmadığı için Hasan’a haber veremezdim. Kediyi kaçırmadan almalıydım ama nasıl? “Pisi pisi” diye seslendim. Kulaklarını dikip baktı bana. Seslenmeye biraz daha devam ettim. Basamağı çıktı, insan görmemiş olmasının avantajıydı herhalde; ürkmeden yaklaşmaya başladı. Hatta ben ürküyordum ve elim silahımdaydı. Ufacık bir ses olsa kediyi çekip vurabilirdim.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Çömelip başını, boynunu sevdim. Mırlıyordu hergele. Çantamdaki kuru ekmeği ıslatıp verdim. Hayvan mutlulukla yemeye başladı. Hasan’ı bekleme zamanıydı şimdi.

Elimi tekrar cebime attım ve notu yırtılmaması için dikkatlice çıkardım. Nemlendiği için tükenmez kalem biraz dağılmış, yazılar kağıdın arkasına geçmişti. Tersten yazılmış “dikkat et” kelimesini seçebiliyordum. Sayfaları birbirinden itinayla ayırmaya çalışıyordum ki önce arkamda hafiften bir rüzgar ve hemen ardından da ince, mekanik bir ses işittim.

“Bammm!”

Ses, hayalet bir kente dönüşmüş olan kampüste şiddetle yankılandı. Kedi kaçmıştır diye endişelendim, ama aksine donup kalmış bana bakıyordu.

“Bakma öyle. Hiç mi silah arkadaşını vuran bir asker görmedin?” dedim ona. Doğal olarak tepki vermedi.

Hasan’ı tam kalbinden vurmuştum.

Yanına gidip bir bakacaktım ama bana bir kelime dahi söylemesini istemiyordum. Kıt olan mermilerimizden bir tane daha harcamak israftı, üstelik gürültü yapmak da mantıklı değildi. Yine de kaçmasın diye önce kediyi kucağıma aldım –meğer o kadar korkmuş ki ben dokununca sıçradı- ve Hasan’ın bir el de kafasına ateş ettim. Üzerinde “Dikkat et! Hasan seni öldürmeyi planlıyor” yazan nemli kağıdı buruşturup Hasan’ın cesedinin yanına attım. Elim sadece kana değil, mürekkebe de bulanmıştı.

Sığınağa döndüm. Kimse bana bir şey sormadı ve ben de olanları sadece Leyla’ya anlattım. Leyla, Hasan ona duygularını açtığında hemen benle paylaşmadığından dolayı kendini suçladı. İlgisi olmadığına ikna edemedim.

Ertesi gün alana yeniden gittim. Tahmin ettiğim gibi kedinin sülalesi de oralardaymış ve hepsini bir çırpıda getirdim. Kolay oldu çünkü Hasan’ın cesedine üşüşmüşlerdi. Zor oldu çünkü Hasan’ı orada öylece kedilere öğün olurken görmek üzücüydü.

Bana daha sonra da hiçbir şey sorulmadı. Leyla olan biteni herkese en uygun şekilde anlatmıştı veya insanlar artık ölümü normalleştirmişti. Ya da insan artık bildiğimiz insan değildi. Bildiğimiz insan neydi ki? Ben bildiğim ben miydim mesela?

Kedilere gelince… Doktorlar yaratıkların kedilere has bir mikroptan çekindikleri için önce onları katlettiklerini düşünüyorlar. Bir kedi çiftliği projesine başladılar. Bu projeyi destekleyenler de var, sınırlı yiyeceğimizi kedilerle paylaşmak istemeyenler de.

Bu konudaki kendi fikrimin ne olduğunu bilmiyorum. Hasan olsa idi ona sorardım. Hasan’a, hislerine ve fikirlerine değer veriyordum. Hasan demek, “güven” demekti benim için.

Ama aşk yaratıklardan da, eşkıyalardan da tehlikeliydi.

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google