Articles Tagged with: Bilim

HABER KATLİAMI: “AH ŞU UZAYDAKİ YALNIZLIĞIMIZ”

İki gündür NASA’nın “olay yaratan” açıklamalarına dair bir takım haberler okuyorum. Bugün de Facebook’ta severek takip ettiğim “Ben Bugün Bir Şey Öğrendim” adlı grupta paylaşılınca, oradaki üyelerden birinin paylaştığı haberin ingilizce sürümlerinden birisi ile NTVMSNBC sürümlerini karşılaştırma olanağı buldum.

Bilim haberciliğinin öneminin ne kadar yüksek olduğuna Yalansavar‘da fırsat buldukça vurgu yapıyoruz. TEDxReset 2014 etkinliğinde yapmış olduğum konuşma neredeyse tamamıyla bu konu üzerineydi: Eğer bir çocuksanız, iyi bir futbolcu olmak için spor haberlerinin ne kadar doğru, güncel ya da doğru olduğu sizin için önemli değildir, ama iyi bir bilim insanı olmak için bilimi, dünyayı doğru anlamalı, onu doğru biçimde takip edebilmelisiniz…

Her neyse. Gelelim şu “olay yaratan” açıklamaya.

Aslında olan şu: NASA 2017’de fırlatılacak olan Transiting Exoplanet Surveying Satellite (Dış Gezegen Geçiş Tespit Uydusu) için basın açıklaması yaptı. Geçişlerin tespiti yoluyla gezegenlerin nasıl keşfedildiğine şu yazımda yer vermiştim. Dolayısıyla bu uydu, geçiş yoluyla dış gezegenler hakkında insanlığa bugüne kadar elde edilebilenlerden çok ama çok daha fazlasını sağlayacak. Bu uydunun sağlayacağı yetenekler gerçekten de dış gezegenlerde bir hayat barınıyorsa bu hayatın izlerini tespit edebilme husunda muazzam bir imkân sağlayacak.

Fakat bu imkân editörlere doğmamış çocuğa don biçme hakkı vermemeli.

Haber 7 olayı çok ters bir yerden görmüş ve şöyle demiş: NASA’dan flaş açıklama: Yalnız Değiliz

Hani sanırsın NASA kanıt bulmuş ya da yıllardır kanıtları saklamış da şimdi itiraf ediyor. Fakat haberin içeriği öyle değil.

NTVMSNBC ise Haber 7’ye göre daha itidalli, ama yine manüplatif bir başlık atmış: Yanız Olmadığımız 20 yıl içinde Kanıtlanacak

Potential, may, possible…

Oysa NASA yetkililerin açıklamaları böyle değil. Onlar sadece bir kaç paragraf öncesinde anlatmaya çalıştığım şeyi söylüyorlar:

Just imagine the moment, when we find potential signatures of life. Imagine the moment when the world wakes up and the human race realizes that its long loneliness in time and space may be overthe possibility we’re no longer alone in the universe.

İngilizce bilmeyenler için küçük bir açıklama yapacak olursam, kalın punto ile işaretlediğim kelimeler itidalli davranmayı sağlar. Metin bize tam olarak şunu söylüyor:

Hayatın olası izlerini bulduğumuz ânı hayal edin. Dünya’nın uyandığı ve insanlık türünün uzun yalnızlığının belki de sona erdiğini – kainatta artık daha fazla yalnız olmamamız ihtimalini.

 

Özetle: Sakin olun şampiyonlar… Bir şey kanıtlandığı yok. Kanıtlanacağı değil, “veri elde edileceği” düşünülüyor… Umarım kanıtlanır, o ayrı mesele.

 

MUTLU ÇİFTLER NEDEN KİLO ALIYORLAR?

Mutlu çiftler kilo alır derler. Bu yaygın bir deyiştir ve muhtemelen tecrübe edenlerimiz de vardır.

Hipotezin görgül kanıtlarına da rastlandığını okudum bir kaç yerde. Bir adet boylamsal çalışmayı Meltzer ve ekibi yapmış. Araştırma kapsamında 169 evli çift 4 yıl boyunca izlenmiş ve anlamlı bir şekilde kilo aldıkları tespit edilmiş. Üstelik her yıl yapılan iki ölçme işleminde ilişkiden duyulan memnuniyet de ölçülmüş ve ortaya çiftlerin mutlu olduğu sürece kilo aldıklarına yönelik önemli görgül bulgular konmuş.

Meltzer’in açıklaması insanların mutlu bir ilişki içerisinde dış görünümlerine verdikleri önemden vazgeçtikleri, bu yüzden de yediklerine dikkat etmedikleri üzerine. Akla yatkın geliyor; ancak geçenlerde Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil’in hazırladığı Bilim Kazanı adlı programın şu bölümüne konuk olarak katılan Dr. Deniz Ertürk‘ten dinlediklerim bana çok başka bir sebep daha düşündürttü.

Öğrendiğime göre mikrobiyotamız zenginleştikçe sindirim verimimiz artıyormuş. Biraz açmak gerekirse şunları söyleyebilirim: Vücudumuzda hücre sayımızdan çok daha fazla mikrop taşıyoruz. Bunların hepsi patolojik yani hastalığa neden olan mikroplar değiller. Hatta kimisi faydalı da, özellikle sindirimimize yardımcı olanlar. İşte vücudumuzdaki bakteri yerleşiminin tamamına mikrobiyota diyoruz ve bu sindirim sistemimizdeki mikrobiyotanın çeşitliliği arttıkça besinleri daha iyi, daha verimli sindiriyor ve birim besinden aldığımız kalori miktarı artıyormuş.

Hâl durum böyle olunca aklıma şu soru düşmedi değil:

Çiftler birlikteliklerine başladıklarında birbiriyle pek haşır neşir oluyorlar doğal olarak. Dolayısıyla derimizde, terimizde, diğer vücut sıvılarımızda yer alan mikroplar çiftin üyeleri tarafından paylaşılıyor, birbirlerinin mikrobiyotalarına dahil oluyor. Bu durum çiftimizin sindirim verimlerini, dolayısıyla yediklerinden elde ettikleri net kaloriyi arttırıyor ve bu da kilo alımına bir katkıda bulunuyor olabilir mi?

Merak ettim.

TEDxReset 2014 Sona Erdi

TEDxReset 2014 sona erdi.
Küratör Ali Üstündağ’a, Açık Bilim’e erişerek bizleri davet eden Burcu Çakıroğlu’na, tüm TEDxReset Organizasyon ekibine bu güzel deneyim için şahsım adına, TEDxReset’in ilk konuşmacılığını bizlere sunarak, bu güzel etkinliğin bilimle açılması ve  bilimsel düşünüşün yaygınlaşmasın adına katkı sağladıkları için tüm Açık Bilim ve Yalansavar yazarları adına teşekkür ederim.
Yakında videoların da hazırlanarak internette yayınlanacağını ümit ediyorum. (Kapak Fotoğrafı: Twitter – @spektrumus)

TEDxReset’teyim.

TED Konferanslarının lisansı ile bağımsız olarak İstanbul’da gerçekleştirilen TEDxReset etkinliğinde ben de bu yıl konuşmacı olarak yer alacağım.

18-19 Nisan 2014 tarihlerinde gerçekleşecek etkinliğin ilk gününde, ilk konuşmacı olarak saat 14:00’te sahnede olacağım. “Bilim Haberciliği ve Sözdebilim” konulu konuşmamda Türkiye’de bilim haberciliğinin trajikomik durumu ve sözdebilimle olan iç içeliğini ortaya koymaya gayret edeceğim. Tüm dostları beklerim.

TEDxReset Anasayfa: http://www.tedxreset.com

TEDxReset Programı: http://www.tedxreset.com/programs/show/2014

TEDxReset Hakkında (Web sitesinden):

TED, kendilerini en fazla heyecanlandıran fikirleri paylaşmak üzere dünyanin önde gelen düşünürlerinin katıldığı yıllık bir konferanstır.

“TED” geleceğimizi şekillendiren üç kapsamlı konunun – Teknoloji, Eğlence, Tasarım’ın (Technology, Entertainment, Design) ilk harflerinden oluşur. Etkinliğin kapsamı herhangi bir disiplinle ilişkisi bulunan bütün fikirlerin ortaya konulmasını teşvik eder.Katılımcılara göre “en iyi beyin SPA’sı” ve “bir gelecek gezisi”dir.

TED, farklı alanlara ait önemli düşünce biçimlerini keşfedip kendi yaşamımıza ve iş hayatımıza uyarlayabileceğimizin örnekleriyle aktarıldığı bir merkez olarak hizmet veriyor. Çoğu katılımcı için sonuç: enfes, beklenmedik bağlantılar, olağandışı görüşler ve güçlü bir ilham kaynağı…

Etkinlikte CEO’lardan bilim adamlarına, yaratıcılardan, hayırseverlere çeşitli katılımcılar yer alır. Bill Clinton, Bill Gates, Jane Goodall, Frank Gehry, Paul Simon, Sir Richard Branson, Philippe Starck ve Bono gibi isimlerin konuşmacıların yeraldığı etkinlikte katılıcımlar da bir o kadar sıradışıdır.

Ayrıca henüz tam anlamıyla ünlü olmayan, yeni tanınan sanatçı, bilim adami ve düşünürleri bulup TED topluluğuyla tanıştırmak da TED’in genel felsefesinin bir parçası. Hepsinin ätesinde TED ünlü isimlerden çok daha fazlası…Dünyayi değiştirebilecek güce sahip fikirler, tutku, kahkaha, güzellik ve beceri…

Devamı: http://www.tedxreset.com/about

Karamsar Kötümser Körümser

Havalar güzel. Güzel olması kötü. Çirkin bir şey kışın yaz yaşamak. Bugün çirkin olmasa da yarının çirkinliğini şimdiden iyi anlatıyor bizlere. “Gelecekten kimse haber veremez” yalan.

Gayet de veriyor. Uzun yıllardır da verdi zaten; bilim insanları gayet de güzel anlattılar. Onları bir kenara bıraktım: Gelecekten haber veren bizzat geçmişin kendisidir: Anasaziler, Paskalya adalılar, Mayalar… Önce ağaçlarını yok ettiler, sonra kuşlar yok oldu ve hayvanlar da, onlar yok olunca yağmur zaten yok oldu, sonra hepsi yandı bitti kül oldu… Su nerde?

“İnek içti!”

Şimdi inek gibi içiyorlar memleketi. Tıpkı Mayalı krallar, Paskalyalı despotlar, Anasazili liderler gibi heykel dikme, anıt yaptırma, görkemli binalar inşa ettirme yarışına girdiler ve o sırada kalanlar da tıpkı mayalı, paskalyalı, anasazili halklar gibi bölündüler: “kraldan çok kralcılar” ve “açtan çok açlar” olarak.

Ama ne kral olmak, ne kralcı olmak, ne aç olmak kaderleri değiştirir; örgütlü bir cehaletin, kararlı bir tahribatın, açgözlülüğün ve zulmün hüküm sürdüğü bir toprakta. Paskalyalılar yamyam oldu, Mayalar başka milletlerin hizmetine girdiler, Anasaziler toz oldular. Nihayetinde öldüler hepsi.

Yine olacak. Tarih tekerrür edecek. Tarihin tekerrür etmesi tarihin bir özelliği değil, doğa kanunlarının kesinliğinden, insanın aptallığındandır.

Unutulmasın diye demiştik daha önce:

Ağaç ölürse herkes ölür!

2013 Yılı Nasıl Geçti?

İnternetin yaygınlaşması yeni adetleri beraberinde getiriyor. Gördüğüm bu yeni adetlerden birisi de her bloğun kendi 2013 yılı değerlendirmesini yayınlamasıydı. Ben de 2013 yılının benim ve neredeyse 2001’den beri yayında olan kişisel sitem / blogum açısından nasıl geçtiğini tüm dostlarla paylaşayım istedim:

2013 içinde blogum yaklaşık 31.000 kez görüntülendi. Toplamda 49 adet olmak üzere yazdığım / paylaştığım yazılardan en çok okunan beş adedi şu şekilde sıralandılar:

  1. Bir takım popüler gıdaların kalorisi başına ne kadar ödediğimizi eğlencelik olsun diye yazdığım NEYİN KALORİSİ NE KADAR? GERÇEL FİYATLAR
  2. Birsen Tezer’in yeni albümü çıkar çıkmaz paylaştığım şarkısı ŞARKICININ ŞARKISI (Kendisi tarafından da RT’lendiği için ilk 5’e girdi bu paylaşım…)
  3. Olgunlaştıramadığım Twitter analiz çalışmam SAHTE TWITTER GÜNDEMİ VE BİR YÖNTEM
  4. Lacivert Dergisi’nde de yayınlanan Kısa Öyküm: HÂD
  5. Bir sabah Ankara’ya giderken… RÜYA DİLİ

2013 yılı içerisinde 14 adet Açık Bilim Yazısı ve 4 Adet Yalansavar Yazısı yazdım.

Blog dışında, kendi hayatımda da gerçekleşen önemli gelişmelerden bir kısmına değinmek isterim:

“Türk İş Havacılığı Sektörü Teknisyenlerinde İş Tatmini” adlı makalem İşletme Araştırmaları Dergisi 5. Cilt, 3. sayısında yayınlandı. Geçtiğimiz yıl da ikincilik ödülünü aldığım Türkiye Bilişim Derneği’nin bu yıl düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü yarışmasında “Fırıldak” adlı öyküm ile yine 2.lik ödülüne layık görüldüm.

“Bir bilgi çağı şirketi” olarak nitelendirebileceğim ve hayallerimi, bilgimi ve tecrübemi kurumlarla ve kişilerle paylaşmak üzere ENTROPOL adlı şirketi hayata geçirdim. ENTROPOL de Mağazaloji‘yi doğurdu.

Her şey olumlu olmadı tabi bu süreçte. 2010 yılı başından bu yana Kalite & Emniyet Müdürü olarak görev yaptığım Kaya Havacılık’tan 2013 yılı sonunda ayrılmak durumunda kaldım. 2012 yılında başlattığımız ve hazırlamaktan büyük keyif aldığımız AÇIK BİLİM RADYO PROGRAMI da 2013 yılı Ocak ayı itibariyle son buldu.

Hayat kaotik bir biçimde ilerliyor. Klişe olacak ama; değişmeyen şey değişimin kendisi. Mühim olan bu değişimin yönü, şiddeti ve topluma ve insanlığa ne kadar fayda sağladığı.

Bakalım 2014 neler getirecek…

YOLDAN ÇIKAN PSİKOLOJİ DENEYLERİ

Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün.

Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz:

1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, (“Kaş yaparken göz çıkarmak…”)
2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi (“Zafer yolunda her şey mübahtır”)
3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. (“El elin eşeğini türkü yakarak ararmış”)

Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz.

“Canavar” Çalışması (1939)

Wendell Johnson (F.W. Kent Fotoğraf Kolleksiyonu, Iowa Üniversitesi Kütüphanesi)

Iowa Üniversitesi’nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan [1] Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir [2].

10’u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir.

Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı.

Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson’ı savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite’nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor [3].

Milgram Deneyi (1963)

1963 yılında Yale Üniversitesi’nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında anonimleşerek kendi kimliklerinden sıyrılacağını ortaya koymayı amaçlıyordu. Denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundular ve 20 ila 50 yaşlar arasında toplumun her kesiminden erkekler seçildiler [4].

İşbirlikçi “öğrenci”.

Katılımcılara grubun “öğretici” ve “öğrenci” olarak iki gruba bölündüğü bilgisi verildi. Oysa öğrenci tekti ve tüm katılımcılar öğretici olarak görev yapacaktı; tabi ki deneklerin bundan haberleri yoktu. Zira öğrenci bir işbirlikçi idi, ve iyi rol yapabilen bir muhasebeciydi. Denekler, rastgele verilen kağıtlardan “öğretmen” yazanın şans eseri kendilerine geldiğine inandırıldıktan sonra “öğretmen” ve “öğrenci” birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deney gözlemcisi -yine işbirlikçi-, gri bir laboratuvar önlüğü giyen, sert ve hissiz bir biyoloji öğretmeni rolünde idi.

Deney başlamadan önce “öğretmen”e 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak “öğrenci”ye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu. Cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu – aslında elektrik verildikçe çığlık atılan, önceden kaydedilmiş bir kaset aracılığıyla öyle olduğu sanısı veriliyordu-. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra işbirlikçi, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ettiler. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başladı, ama bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam etti.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sırasıyla aşağıdaki sözlü uyarılarda bulunuluyordu:

1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Sizce deneklerden ne kadarı 450 volta kadar çıkmış ve öğrenciyi öldürmeyi, öldürmese bile onu çok büyük acılara maruz bırakmayı göze almıştır? %5? %10? Hatta yarısı?

Milgram, deneyini gerçekleştirmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yapmış ve katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünmüştü. Psikiyatristler ise sadece onbinde 12’sinin (%0,12) 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüşlerdi [5]. Oysa sonuçlar dehşet vericiydi: Bu ilk deneyde 40 denekten 26’sı, yani %65’i deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu -her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da- uygulamışlardı. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi, ancak bir çoğu bunu yapmamıştı. Hatta katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmemişti.

Üçüncü Dalga (1967)

Milgram Deneyi’yle benzer özellikler taşıyan bu deney, California, Palo Alto’da bulunan Cubberley Lisesi’nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirilmiştir. “Nazi Almanyası” konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlamış, ve aslında deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtlamıştır da.

Jones ilk gün bir kaç basit kural getirmiştir: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu “Bay Jones” diye bitireceklerdir.

İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştır. Onlara “Üçüncü Dalga” adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırmıştır. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uymuşlardır.

Tarih öğretmeni Jones’un talimatıyla üçüncü günden itibaren “Üçüncü Dalga” üyeleri birbirlerini nazi selamı ile selamlamaya başlamışlardır.

Üçüncü gün Jones deneyin kapsamını büyüterek okula yaymıştır. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43’e yükselmiştir. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başlamış, katılımlarında artış olmuştur. Ron Jones’un konuyla ilgili kendisinin kaleme almış olduğu makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler “İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini” beyan etmişler ve hatta “Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz?” şeklinde sitem etmişlerdir [6].

Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaşmışlardır ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmamışlardır. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200’ü bulmuştur. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başlamışlardır.

Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurmuştur ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yapmıştır. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıklamış, bunun Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtmiş, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğrulamıştır.

Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçtir: Bir haham (konu Nazi Almanyası olduğunda yahudi olan ABD vatandaşları daha hassastırlar) velilerin kaygılarını iletmek için Jones’u aramışlardır. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü vermiş hatta deneyin bir parçası olmuştur [6].

En nihayetinde deney sonlanmış ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovulmuştur ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmemiştir [7].

Ron Jones’un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı “Die Welle” adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarılmıştır.

Zimbardo Hapishane Deneyi (1971)

Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alır. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deneyi kabaca özetlersek, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu incelemiştir. Asıl amaç kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir ancak çok başka sonuçlar doğurmuştur.

2001 yılı Alman yapımı “Das Experiment” filmi Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananları konu almaktaydı. Ancak yukarıdaki fotoğraflar gerçek deneyden… (12)

Stanford Üniversitesi’ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkûmlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağlamışlardır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir.

Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma gelmiştir. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrılmışlardır. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri “gerçek” sadistik eğilim sergilemekten yargılanmıştır.

Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir [8].

David Reimer Vakası (1966)

Tarihte bir vaka daha var ki, yukarıda saydığımız deneylerden bir çok yönüyle ayrılmaktadır, fakat yine de bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca söz konusu deney, on iki yıl kadar uzun sürmüş, psikoloji sınırlarını aşmış ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içermiştir.

“Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve ikiz kardeşi Brian Reimer için her şey sütlimanken zamanla durum değişmiştir.” [9]

22 Ağustos 1965 yılında Kanada’da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya’ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştür. Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore’daki John Hopkins Hastanesi’ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money’e başvurmuşlardır. Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirmiş ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söylemiştir. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer’ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etmemiştir.

David’in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alınmıştır ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmemiştir. Ona yeni bir isim verilmiştir: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulunmuştur. Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara sokmuş, hatta bir kısmını fotoğraflamıştır. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istemiştir[10].

Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişmiştir. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramamış, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmemiştir. 22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore’a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesilmiştir. 13 yaşında iken, endokrinoloğu (salgı sistemi/hormonal sistem uzmanı) ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda’ya gerçekleri açıklamıştır. Brenda, tekrar David adını almış, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrilmiştir. Ayrıca 1990 yılında Jane Fontain ile evlenmiş, onun üç çocuğuna babalık yapmıştır.

David intihar etmeden önce evliydi ve eşinin üç çocuğuna babalık yapıyordu.

Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir.

Money’nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002’de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir [11]. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004’te bir de karısı Jane’in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004’te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir [10],[11].

Brian’ın sahip olduğu şizofreninin ve David’in intiharının sebebinin kesin olarak Money’nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur. Ancak burada doktorun hastasını taraftarı olduğu bir teori uğruna denek olarak kullanması, David Reimer’ı yazımızın konusu haline getirmiştir.

Kaynaklar:

[1] Gretchen Reynolds, The Stuttering Doctor’s ‘Monster Study’ http://www.nytimes.com/2003/03/16/magazine/the-stuttering-doctor-s-monster-study.html
[2]* 10 Psychological Experiments That Went Horribly Wrong, http://brainz.org/10-psychological-experiments-went-horribly-wrong/
[3] Robert Goldfarb, ETICS, The Case Study from Fluency, http://www.nicholasjohnson.org/wjohnson/hsr/njhsr512.pdf
[4] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Milgram_experiment
[5] Thomas Blass, Obedience to Authority. (Taylor & Francis, 2000)
[6] Ron Jones’un kendi kaleminden “The Third Wave”, http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones
[7] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/The_Third_Wave
[8] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Stanford_prison_experiment
[9] Resim kaynağı: http://unknownmisandry.blogspot.fr/2012/07/gender-is-hoax.html
[10] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/David_Reimer
[11] BBC yapımı olan ve David Reimer’ın hayatını konu alan bir belgesel bulunmaktadır: http://documentarystorm.com/dr-money-and-the-boy-with-no-penis/
[12] Resim kaynağı: http://www.manoneileen.com/2011/04/18/dyk-14-abu-ghraib-stanford-prison-experiment/

* Tüm başlıklar için bu kaynağa başvurulmuştur.

22 ARALIK’TA GÖRÜŞÜRÜZ: SÖZDE MAYA KIYAMETİ

Bir Aralık akşamı dersaneden çıkmış, yeni tanıştığım ve aynı mahallede oturuyor olduğumuzu öğrendiğim bir arkadaşla beraber evlerimize yürüyorduk. 1999 yılıydı. On beş dakikalık mesafe süresince kişisel konularımızı konuşabileceğimiz kadar samimiyetimiz olmadığından gündemdeki bir konuyu seçmek akıllıcaydı. Birlikte yürüdüğüm genç kız, 2000 yılının girmesi ile birlikte kıyametin kopacağına inandığını söylüyordu. “Kıyamet kopmasa dahi, kesin bir şeyler olacak, eminim…” diye de devam ediyordu.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Basın, tüm kıyamet senaryolarına olduğu gibi 2K yani 2000 kıyamet senaryosuna da haddinden fazla ilgi gösteriyor, astrologlar, sayı bilimciler başımıza gelebilecek türlü felaketlerden ya da insanoğlunun yaşayacağı değişimlerden bahsediyorlardı. Felaket senaryoları arasında akla en yatkın olanı eski bilgisayar teknolojilerinin 31.12.1999’dan sonra tekrar 01.01.1900’e dönecek olmasının yaratacağı sorundu. Ona da “dijital kıyamet” dendiğinden diğer sözde kıyametlerden kolaylıkla ayrılıyordu ve en azından mantıklıydı.

Bildiğiniz üzere 2000 yılbaşında ne dijital ne de küresel bir kıyamet gerçekleşti. 5 Mayıs 2005 yılında gezegenlerin bir hizaya dizilmesinden kaynaklanacak olan kıyamet de kopmadı. 2006 yılında çarpması beklenen göktaşından iz yok. 2012’ye geldik ve şimdi de Maya kıyametini bekliyoruz.

Maya kıyameti ya da doğru tabirle Mayalılara ait olduğu iddia edilen kıyamet kehaneti, pek çok bilgi kirliliği ile birlikte sulandırılmış, magazinleştirilmiş bir konu. Maalesef Dünya’da pek çok inananı var. Bu kuvvetli inancın arkasında tabi ki her zaman olduğu gibi bilgisizlik, araştırma eksikliği ve duyulana sorgusuzca inanma eğilimleri yer alıyor.

Aşağıdaki satırlarda Maya’lıların kim olduğunu, bu takvimin aslında ne olduğu ve kıyamet senaryosunun hangi olmayan varsayımlara dayandırıldığını ortaya koyduğumuzda, konunun varmış olduğu noktayı hayretle karşılayabilirsiniz.

Maya Medeniyeti

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Guatemala-1595 - Temple of the Great Jaguar

Mayalılar metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlarından yoksundular ama ahşap ve taş araç gereçlerle kalıcı ve görkemli yapılar inşa edebildiker. (Creative Commons License, Dennis Jarvis via Compfight)

Mayalıların kentlerini İspanyollar işgal etmişlerdi ama Mayalıların kalıntıları 1839 yılında John Stephens ve Frederick Catherwood tarafından “yeniden” keşfedilene dek Mayalılar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde mayalıların başkentleri Azteklerinki gibi modern binalarla kaplanmadığından, balta girmemiş ormanlar arasındaki kalıntıları arkeologlar için paha biçilmez bilgiler sundu, ancak yine de kalıntıların biz modern insanlara anlattıkları çok yeterli değil. Kuşkusuz 1549-1578 yıllarında Maya eyaletlerini ele geçirmeye çalışan İspanyollar putperestliği yok etmek adına tüm Maya el yazmalarını yakmasa idi onlar hakkında daha çok şey bilirdik. Neyse ki bu kararı veren ve bir tarihi küle dönüştüren Piskopos Diego de Landa bir yandan Maya el yazmalarını yakarken onlar hakkında detaylı bir eseri de kaleme almış ve bu sayede yüzyıllar sonra Maya metinlerinin çözülmesine katkıda bulunmuştur.

 

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır.

Ancak Mayalar, bırakın astronomik ya da jeolojik bir kıyametin tarihini tayin etmeyi, pek çok teknolojiyi icat edecek kadar ilerleyememişlerdir. Çömlekçilik, köyleşme, şehirleşme, yazı, ilk devletler, 365 günlük güneş takvimi ve ay takvimi diğer Orta Amerika toplumlarınca bulunmuş, Mayalılar tüm bunları bir ya da birkaç yüzyıl gecikmeyle ithal etmişlerdir. Tabi tüm bu teknik ve teknolojiler Maya toprakları dışında gelişse de Mayalıların bunları ilerlettikleri inkâr edilemez, lakin Mayalılar her yok olmuş topluluk gibi kendi sonlarını getirecek tehlikelere karşı tedbir alamayan, sıradan bir topluluktur.

Mayalılardan korunarak kalan ve yaklaşık 15 bin yazıttan oluşmuş mevcut Maya külliyatının tamamı taş ve çömlek üzerine yazılmış olup sadece krallar ve soylulardan bahsetmiş, halk hakkında tek bir kelime etmemiştir. El yazması eserlerden Piskopos Landa’nın kıyımından kurtulanlar ise sadece 4 kitaptır ve bunlar da astronomi ve takvimle ilgilidir.

Uzun Sayım Takvimi

Mayalıların astronomi ve takvim ile ilgili el yazmalarından anlaşılmaktadır ki, Mayalılar için takvimin özel bir anlamı vardır. Krallar astronomik ve takvimsel ayinlere bir rahip olarak katılmak zorundadır. Kralın katılımı yağmur ve bereket getirir, çünkü krallar ve aileleri ilahlarla ilişkilere sahiptir ve bu sayede doğaüstü güçleri bulunmaktadır. Bu inanç o kadar geçerlidir ki, yağmur yağmadığı kuraklık zamanlarında kralla halkın araları bozulmaktadır.

Mayalıların 20’lik sisteme dayalı sayı gösterimleri. Bu sistem onlara toplama ve çıkarmada büyük kolaylık sağlamaktadır. İki sayıyı birbiriden çıkarmaya çalışarak görsel kolaylığı hissedin. (Kaynak: Wikimedia Commons)

İşte bu özel takvimlerden birisi Maya Uzun Sayım Takvimi’dir. İlk olarak Maya Bölgesi’ndeki bir anıt üzerinde M.S. 197 yılında işlenmiş olduğu görünen bu takvim çözüldüğünde M. Ö. 355 civarında kullanılmaya başlandığı anlaşılmıştır. Takvimde geriye gidildiğinde M. Ö. 11 Ağustos 3114’te 0.0.0.0.0 tarihini başlangıç aldığı anlaşılmaktadır.

Beş haneli bu takvim karmaşık görünse de çalışma prensibi basit. En sağdaki hane günleri gösteriyor. Bugün 0.0.0.0.2 olsa idi, yarın 0.0.0.0.3 olacaktır. Bir hafta sonra ise 0.0.0.0.9. Tıpkı bizim takvimizde olduğu gibi. Ancak Mayalılar takvimlerinde 20’lik tabana dayalı bir sistem kullanmışlardır. Yani takvim 0.0.0.0.19’u gösterdiğinde, ertesi gün 0.0.0.1.0’a karşılık gelir.

Bu hanelere karşılık gelen zaman birimlerini sıralayarak takvim sistemi için şu genelleştirmeye ulaşırız:

BAKTUN.KATUNN.TUN.UINAL.KİN

(400YILLIK-20YILLIK-YILLIK-YİRMİLİK-GÜNLÜK)

KİN, gün demektir. UINAL ise 20’lik gün. Yani 20 KİN, bir UINAL yapar.

Bir TUN ise 360 güne denk gelir.

Bir KATUNN 7200 gün, yani 20 TUN yapar.

Bir BAKTUN ise 20 KATUNN, yani 400 yıl, başka bir deyişle 144 bin gün yapar.

1.2.2.5.8 gibi bir tarihi çözümleyecek olursak bu 1 BAKTUN, 2 KATUN, 2 TUN, 5 UINAL ve 8 KİN’e karşılık geldiğini buluruz.

(Benzetim yoluyla bizimkini YIL.AY.GÜN olarak sıralasa idik, miladı 0.0.0 olarak almak üzere, 21 Aralık 2012 tarihini 2012.12.21 olarak yazardık. Bizde de GÜN, bir gün demekken, AY 30 gün, YIL ise 365 güne ya da 12 AY’a denk gelir. Bu kadar basit.)

21 Aralık 2012 günü, Maya takvimleri 13.0.0.0.0 tarihini gösterecek ve 0.0.0.0.0 tarihinden bu yana 5126 yıl geçmiş olacak. Ancak Mayalılardan kalan kitaplardan ya da çömleklerden hiçbirisi bu tarihte Dünya’nın yüzleşeceği herhangi bir kıyametten haber vermez.

8.5.16.9.7 tarihini gösteren bir Maya anıtı (M.Ö. 156)

Kıyamet senaryosu nasıl doğdu: 13. Baktun…

Mayalıların uzun sayım takviminin miladı kendilerinin yaşadığı bir döneme rastgelmemektedir. Uzun sayım takvimini ilk kez kullanmaya başladıkları günün özelliği nedir ve o gün rakamları nasıl ve neden böyle seçmişlerdir bilinmez ama tüm Maya medeniyeti 8, 9 ve 10. Baktun’da yaşanmıştır. Bu süre zarfında takvim bir sona ulaşmadığından –ki 5126 yıllık bir takvimin sonlanıp başa dönmesi çok zordur- Mayalıların kendi takvimlerinin sonu hakkında ne düşündüğü kesin olarak bilinmiyor.

Kendi takvimimize bakalım: 365 günlük miladi takvimin her bir yılı 31 Aralık’ta sona eriyor ve bu tarihte herhangi bir kıyamet kopmuyor. Yıl sayısını bir arttırarak tekrar 1 Ocak’tan başlatıyoruz.

Eğer Maya takvimini kullansa idik ve gerçekten de 13.0.0.0.0 tarihinde sonlansa idi tıpkı yılbaşlarında 31 Aralık tarihinden sonra 1 Ocak ile yeniden başladığımız gibi 0.0.0.0.0 tarihi ile takvime yeniden başlayabilirdik. Gerçi 14’e devam ettirmek, ya da aşağıda bahsettiğimiz bulgulardan birinin de işaret ettiği gibi olsa olsa sola bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 yapmak da mümkün olabilirdi.

Zaten 13.0.0.0.0 tarihinin önemi de oldukça şaibelidir. Sadece tek bir Maya anıtında, Tortuguero bölgesindeki bir anıtta yer alan ifadeler 13. Baktun başının önemine işaret etmektedir ve hakkında yazılan kralın hakimiyetiyle ilgilidir. Muhtemelen bu ifadelerin kısa sürede bir kıyamet senaryosunda dönüşmesinde batı ülkelerinin 13 sayısı konusundaki mevcut inançlarının payı bulunmaktadır.

Kıyamet senaryosu sayesinde kitap yazarak epey bir para kazanan spekülatörlerin atladığı ve kıyamet senaryosunu körükleyen basının görmek istemediği başka bulgular da var: Bu bulgular 13.0.0.0.0 tarihinden sonralarına işaret ediyorlar. “E hani Maya takvimi 13.0.0.0.0’da bitiyordu” sorusunu sormamamız için bizlerle paylaşılmayan kehanetlerden birisi 21 Ekim 4772 tarihine işaret ediyor.

Bir diğeri ise Maya takvim sisteminin başka bir özelliğini ortaya çıkarması açısından manidar. Çünkü bu bulgu şöyle bir tarihi referans veriyor: 13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.0.0.0.0

Buradan anlıyoruz ki, Mayalılara göre her 13 Baktun solda yeni bir birim (adı Tevfik olsun…), her 13 Tevfik de bir başka yeni birimi devreye sokacak ve 41 oktilyon yıl sonra takvim yukarıdaki hali olacak (evrenin mevcut ömrünün tahminen 3 oktilyona karşılık geldiğini düşünürsek Mayalıların astronomi bilgisinin iddia edildiği kadar ileride olmadığını da çıkarabiliriz.). O halde sözde kıyametten bir gün sonrasını, yani 22 Aralık tarihini, Maya takvimini soldan bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 olarak kaydedebiliriz.

Zaten araştırmaların hala sürdüğünü de eklemek gerek. Bu araştırmalar, 13. baktundan sonrasından bahseden yeni kanıtlar ortaya çıkarıyorlar. 2012 yılında Guatemela’da yapılan kazılar sırasında 17. Baktuna işaret eden yeni yazıtlar ortaya çıkarıldı. Dünya’nın 21 Aralık’ta sona ereceğini ifade eden hayali yazıt hala ortada yok! Görünen o ki, Maya takviminin 13. Baktunda sona erdiği, Mayalıların 13. Baktun’da Dünya’nın yok olacağına inandıkları koca bir yalandır.

Ve Mayalıların Sonu

Yaptıkları müthiş astronomik ölçümlerle Dünya’yı bekleyen bir tehlikeyi farkedip, bunu takvim sistemlerine yansıttıkları düşünülen bu medeniyet maalesef kendi sonunu göremedi ve gerekli önlemler alamadı. Peki Mayalılar nasıl yok oldu?

Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak kuraklık, kıtlık ve savaşlarla birlikte epey bir kan kaybettiler. İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında açlıktan ölmek üzere olan nüfus 30 bin kadardı. Peten’de işgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu medeniyetten sadece üç bin kişi kaldı.

Mayalıların kendi çöküşlerinin kabaca beş nedene dayandığı düşünülüyor: Hızlı nüfus artışı, orman katliamları ve erozyon, artan savaşlar, su kaynaklarının azalması ve kralların bu sorunları çözmedeki başarısızlığı. Zira krallar genelde birbirleriyle mücadele etmiş, kendi ceplerini doldurmuş, ağır vergilerle kendilerini zenginleştirirken diğer yandan anıt diktirme yarışına girmişler. Kısacası Maya medeniyetinin sahipleri, bırakın Dünya’nın sonunu, kendi sonlarını dahi ön görememişlerdir.

Bu da yazının sonu

Takvimlere, sayılara ve bunların oluşturduğu anlamlı gibi görünen rakamlara iyi ya da kötü mesajlar yüklemek insanoğlunun adeti gibi geliyor. Bugüne dek Dünya’nın sonunun geleceğinin iddia edildiği ve kayda değer sayıda ya da nitelikte insanın da inandığı 242 adet muhtemel kıyamet tarihi ortaya atıldı. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bunların hiçbirisi gerçekleşmedi.

Bu arada, 21 Aralık’ta gerçekten de kıyamet kopacağına inanan, kitaplar yazan ve bunu basında bas bas bağıranların kredi kartı hesaplarını inceleyebilsek ne güzel olurdu değil mi? Zira bu kehanetten bu kadar emin olduklarına göre, nasılsa ödemeyeceklerine güvenerek sonuna kadar harcamış ve son günlerinde epey eğlenmiş olmalılar, ama eminim öyle değildir.

Sözdebilimcilerin kitap yazması, basın-yayın organlarında görünüp büyük laflar etmesi için illa ki kıyamet senaryosu var olmasına da gerek yok. Kullandığımız takvimin 10.10.10 ya da 11.11.11 gibi tarihlere denk gelmesi de çeşitli senaryoların ortaya atılmasına sebep olabiliyor (bu konuda daha önce kaleme almış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın). Bu yıl 12.12.12 tarihi 21 Aralık senaryosunun gölgesinde kalmış gibi görünüyor.

Her neyse… 22 Aralık sabahında bu yazıyı hala okuyorsanız Maya kehaneti de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olacak. Yok eğer okuyamıyorsanız ve bu kehanet gerçekleşmiş ise en azından “yaaa, ne oldu, çok güveniyordun kendine?” diyecek kimsenin de kalmayacak olması beni rahatlatıyor. Benim tuzum kuru, ötekiler düşünsün.

Kaynaklar:

– Dr Karl, “Mayan Apocalypse“, ABC.Net
– Jared Diamond, “Çöküş”, Timaş Yayınları, 2006 / Çeviren: Elif Kıral.
Jeffrey MacDonald, “Does Maya Calendar Predict 2012 Apocalypse“, USA Today
– Eric Vance, “Unprecedented Maya Mural Found, Contradicts 2012 “Doomsday” Myth“, National Geographic
– Wikipedia, “2012 phenomenon” makalesi.

[box]Açık Bilim Radyo Programı

“2012, Kıyametler ve Kriz” konulu Açık Bilim Radyo Programı bölümü
http://www.acikbilim.com/2012/01/radyo-programi/acik-bilim-radyo-programi-11-bolum-2012-kiyametler-ve-kriz.html[/box]

SAHTE TÜRKİYE TWITTER GÜNDEMİ VE BİR YÖNTEM

Bir süredir Twitter gündem maddelerine takığım… Dünya’nın pek çok yerinde Twitter gündemi “gerçek gündem” ölçümü olarak kullanılmaya başlanııyor. Hatta ve hatta bilim insanları deprem şiddetleri ile Twitter’daki tweet sayıları arasında korelasyon olduğunu ortaya koyan çalışmalar yapıyor. Ancak medyanın, yargının, STK’ların işlevlerini yitirdiği güzel ülkemde Twitter gündemi de işlevini tamamen yitirmiş halde.

Ben de bir süredir ülkemiz gündemini yapısal olarak incelemeye, ölçmeye ve ölçmede kullanabileceğim bir yöntem geliştirmeye çalışıyordum. Türkiye’deki gündemin yapay olarak üretilmesi ihtimalini dikkate almayan araştırmam aşağıda referans verdiğim yazıyı okumam ve böyle bir ihtimalin bulunduğunu öğrenmemle birlikte sona ermiş (ya da aslında yön değiştirmiş) oldu…

Twitter’da “takipçi kazan!” kampanyaları ile kişileri avlayan, avlanan profillerle sahte gündem yaratan ve daha sonra bunu maddi ya da kişisel çıkarları için kullanan bir takım kötü niyetli profil sahiplerinin var olduğunu ve bu kimselerin bu işi nasıl başardıklarına yönelik güzel ve öz bir açıklamayı Murat Eren yaptı.

Murat Eren’e göre hadise şöyle gerçekleşiyor (Metinler şaşırtmasın; birinci ağızdan kurgulanmıştır.) :

Elbette insanları tanımadıkları bir web sitesine gidip yazarını bilmedikleri bir uygulamaya hesaplarına erişim izni vermeye ikna etmek kolay değil. Fakat imkansız da değil. Ben şöyle bir yöntem izliyorum:

(1) İçinde trending topic listesindeki kelimelerin rasgele geçtiği bir twiti kendi hesabımdan gönderiyor, ve daha önce bana hesaplarını kullanma izni vermiş olan kullanıcılara bu twit’i RT ettiriyorum. Böylece TT listesindeki kelimelere tıklayanlar en tepede benim twit’imi görüyor (http://i.imgur.com/GFnJ3sg.png).

(2) Genellikle bu twit içinde insanlara takipçi kazanma vaadi veren bir web sitesi adresi oluyor. İnsanlar heyecanla bu adrese gittiklerinde öğreniyorlar ki eğer bu sayfadaki uygulamaya Twitter hesaplarına erişim izin verirlerse “binlerce” takpçi kazanacaklar (http://i.imgur.com/tmWCBxX.png).

(3) Uygulamaya hesaplarına erişim izni vererek giriş yapanların Twitter hesapları, daha önce uygulamaya izin vermiş kişilerin hesapları tarafından otomatik olarak takip edilmeye başlıyor. Durumdan memnun kişiler ne kaybettiklerinin farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar.

(4) İlk üç adımı defalarca tekrarlıyorum. Daha fazla takipçi kazanma aşkı ile yanan insanlar birbirini takip ediyor. Herkes takipçilerine odaklı olduğu için kimse takip ettiklerinin ne yazdığını okumuyor. Hiç kimseye faydası olmayan sosyal bağlar inşa ediliyor.

Devamı için tıklayın…

Açığa çıkan bu durum aslında beni hayal kırıklığına uğrattı çünkü bu sahtekarlığı dikkate almadığım ve düşünmediğim için epey vakit kaybetmiş oldum. Zira gündem yapay olduğuna ve kolaylıkla korsan hesaplarca belirlenebildiğine göre bu araştırma suya düşmüş oluyor :) Ama buna da şükür: Henüz başında olduğumu ve günlerimin sadece veri toplamakla geçtiğini söyleyebilirim.

Yine de ölçme amacıyla kullandığım yöntem ile hesapladığım bazı verileri iki tablo aracılığıyla sizlerle paylaşmak isterim:

tablo1

25.04.2013 – 08.05.2013 Ardışık 14 gün – günlük bazda değerlendirme

1 Mayıs 2012 - 30 Nisan 2013 arasındaki aylık bazda değerlendirme

1 Mayıs 2012 – 30 Nisan 2013 arasındaki aylık bazda değerlendirme

Açıklamalar:

t: Dikkate alınan tarih aralığındaki bölüm sayısı (Örnek: Yıl için 12, ay için 30, iki hafta için 14…)

Örneğin 2 haftalık tablomuz için konuşalım:

Var olan gün (VG): Dikkate alınan aralıkta ilgili kategoride en az bir konunun bulunduğu gün sayısı. Örneğin bir kategori, incelenen 14 günün 10 gününde var olduysa bu değer 10’dur.

Tadet: Aralık boyunca ilgili kategoride karşılaşılan toplam gündem maddesi sayısı.

GBVO: İlgili kategoriye düşen günlük ortalama gündem maddesi sayısı.

Tpuan: Aralık boyunca ilgili kategoride karşılaşılan gündem maddelerinin toplam puanları

GBPO: İlgili kategoriye düşen günlük ortalama puan.

Popülerlik(P): Toplam puan / (t*55) – [Bir günde yer alan tüm maddelerin puanları toplamı 55’tir.]

Süreklilik(S): VG / t  olmak üzere,

Etkinlik(E): P * S

* P, S ve E birer indeks olarak tasarlanmıştır ve değerleri asgari 0, azami 1 olabilir.

Tablolardan görülebileceği üzere etkinlik bakımından 2012 Mayıs başından dan 2013 Nisan sonuna bir yıl boyunca Twitter gündemini kelime oyunları ve futbol işgal etmiş. Örnek olarak ele aldığımız iki haftalık süreçte de değerleri açısından olmasa da sonuçları açısından benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Siyasi gündemi hiç hareketsiz kalmayan bir ülkede kelime oyunları ve futbolun bu kadar öncelikli olması iki şeye işaret ediyor: Ya gündem yapay, ya da Türkiye’deki Twitter kullanıcıları siyasi olaylara karşı çok duyarsızlar. Yüksek ihtimalle her ikisi de…

Gelelim çözüme

Yapay gündem üreten korsan sistemlerden kurtulmanın tek yolu var:

Profilleri ele geçiren o spam uygulamaları kaldırmak. Bir farkındalık yaratmak adına başlattığımız #GündemiKendinBelirle etiketi ile kişileri Twitter ayarları‘ndan spam uygulamaları kaldırmaya davet ediyoruz. Böylece pek çok kişinin toplumsal olaylar hakkında sosyal medya aracılığıyla haber aldığı Türkiye’de saçma sapan gündem maddelerinin değil, hakiki toplumsal gündemin oluşmasına katkıda bulunuyoruz.

Tevfik Uyar

 

NTVMSNBC’de yer alan röportajım

Türkiye’deki rezil bilim haberciliği yapan portallar arasında elle tutulur haberler yaptığını düşündüğümüz tek haber portalı NTVMSNBC’yi uzun bir süredir izliyoruz. Zaman zaman radyo programlarında ve yazılarımızda çokça eleştirdiğimiz de oldu.

Tam tarihini biz de bilmiyoruz, ancak bir süre önce bilim haberleri editörü değişmiş olduğunu düşünmeye başlamıştık: Zira belli bir tarihten sonra haberlere kaynaklar eklenmeye başladı, eskiden tutturulan “başlık haberin satıcısıdır” ilkesinden bir nebze uzaklaşılmaya, içerikde de sözdebilimden ayrılınmaya başladı. Mükemmel olduğu söylenemezdi ama Türkiye’deki genel ortalamanın çok üzerine haber üretmek için bir çaba olduğu belliydi. Zaten bir süre sonra bizim eleştirilerimize yanıt da gelmeye başladı ve yeni editörü tanımış olduk: Müfit Yılmaz Gökmen.

NTVMSNBC’nin bilim haberciliği kalitesini yükseltme hedefine doğru ilerleyen Gökmen, bir süre önce benimle bilim ve teknoloji haberciliği üzerine de bir röportaj gerçekleştirdi. Açık Bilim’den de bahsetme şansı bulduğumuz röportaj 10.04.2013 tarihinde NTVMSNBC’de Teknoloji->İnternet kategorisinde yayınlandı.

Aşağıda biraz uzunca olan röportajın adresi yer alıyor.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25434732/

ŞURADAN İKİ NEPTÜN UZATIR MISINIZ?

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Read More

Bir bilene danışmak

(09.08.2012’de Gazeteport’ta yayınlanmıştır.)

Bilim yazarlığı sıkıntılı bir şey…

“Bilim yazarı” derken, böyle bir kavram da yok aslında. Hani daha çok bilimsel, teknik gelişmeler üzerinde yazan, bilim politikalarını ele alan yazılara ağırlık vermekle böyle bir sıfata sahip olunduğunu varsayalım…

Siyaset üzerine yazmak kolay. Türkiye’de her gün ayrı bir skandal, ayrı bir perde. Gaflardan çatışmalara, adaletsizliklerden yolsuzluklara… Hangi birini sayalım? Siyaset yazarlarının Türkiye hakkında yazmak konusunda hiçbir sıkıntı çekeceklerini sanmıyorum. Siyasete bağlı daha pek çok konu da öyle. Mesela ekonomi. Bir şekilde o fırlıyor, bu azalıyor, onda tavan, bunda taban derken iyi kötü insanın fikirlerini ifade edebileceği yeni şeyler daima var. Bir gidişat var ve çoğunluğu da ilgilendiriyor.

Bilim ve teknikte yok mu? Türkiye’de çok az, olan da bir garip, hatta bir ucundan siyasete bulaşıyor… Gerçi yönümüzü gelişmiş ülkelere çevirirsek her gün bir hayli fazla gelişmeler bulabiliyoruz fakat bunlar bir fikir, bir köşe yazısı değil, önce haber olmalı. Haber olup kitlelere ulaşmalı, soru işaretleri oluşmalı ki yorum yapma şansımız da olsun.

Pek az habere bakınca da kötü bir manzara ile karşılaşıyoruz:

İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilen ‘Yaşambilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’na bilimin magazini adlı bir konuşma ile katıldım. Bu konuşmayı hazırlarken Türkiye’de yayınlanan pek çok bilim haberini inceleme ve kategorize etme fırsatını yakalamış oldum. Bilim haberciliğimiz bir facia: Dikkatsizlik, bilgisizlik, abartıcılık ve hatta çarpıtma hâkim.

Bu kategorilerden ilki ve en masumu “bilgi bakımından eksik haber”. Haber, onu hazırlayanın bilgisizliğine kurban gittiği için bir şekilde hatalı ya da önemli noktalarda boşluklu oluyor.

Sıradaki kategori abartılı haber. Bu tip haberler ilgi çekmesi için ya da bir şekilde onu hazırlayanın kasıtsız olarak kattığı heyecan ile ucu çok başka yerlere giden bir hal alıyor. Gerçekten uzaklaşılıyor ama yine de üçüncü kategori gibi değil.

Üçüncü kategori, en tehlikelisi: Bilimselmiş gibi görünen hurafe ve saçmalıklar. Okurlara bilim haberi adı altında ve bilimsel bir anlatımla saçma sapan iddialar sunuluyor. Evrene mesaj göndermenin yollarından, sağ beynin 100 atom bombası gücünde olmasına, ağaçlardaki titreşimlerin insana iyi gelmesinden, “11.11.11” gibi tarihlerin yeni boyutlar açacağına kadar bir dolu hurafe, bir dolu anlamsız, temelsiz bilgi. Tamamen magazinsel.

İnsan merak ediyor: Hukukla ilgili konularda hukukçulara danışıp görüşlerine yer veren basının bilim konusunda kendine güveniyor olması neden? Bu özgüven hukuk ve fizik ya da hukuk ve astronominin hangi farkından kaynaklanıyor?

Elbette “Ne zararı var?” diye de sorulabilir. Zira ilk bakışta yokmuş gibi görünüyor. “Kim takıyor ki?” diye de sorulabilir; zaten “sen gazetelere ne bakıyorsun!” gibi bir deyim dilinize aşina gelecektir. Ama öyle değil!

Pratikte Türkiye’de ilköğretim öğrencilerinin tümünün ingilizce dil bilgisi hiç olmadığından ya da yabancı kaynakları takip edemeyecek kadar zayıf olduğundan,  bilimle ilgilenmeye başlamış genç arkadaşlarımız doğal olarak yabancı kaynaklara değil Türkçe kaynaklara yöneliyorlar. Türkçe haber kaynaklarının pek çoğunun hatalı, abartılı ya da sözdebilimsel olması onların bilgilenmelerinde önemli gedikler oluşturuyor ve neticede onları yanlış yönlendiriyor.

Eğitim sistemimizin bilimsel düşünmeye yönelik bir politikası da olmadığından gerçekten bilimsel ve kritik düşünebilmek için kendini geliştirmek zorunda olan, eleştirel düşünüşü doğal yollarla değil de hasbelkader elde edebilmiş bir azınlık oluşuyor. Hem de her söylenene inanan, araştırma zorunluluğu hissetmeyen, kolaylıkla gaza gelebilen ve yönlendirilebilen, tarot, astroloji gibi modern sözdebilimlere ve komplo teorilerine inanmaya meyilli bir çoğunluğa karşılık.

Ne idüğü belirsiz kişilerin tıbbi önerilerine, densiz aşı karşıtı kampanyalara (evet, hatırı sayılır sayıda “ben çocuğuma aşı vurdurmam” diyen vatandaşımız var bu ülkede) ve garip gurüp tedavi yöntemlerine gösterilen prim de yine bundan. İşin kötüsü, yetkili mercilerdekilerin bir kısmı aynı tornadan çıktığı için çoğu zaman bu zararlı akımların tehlikesinin farkına varamıyor olsa gerek ki bir önlem de alınmıyor.

Öncelikli olarak yapılması gerekenleri düşününce akla “bir bilene danışmak” geliyor:

Ulusal basına çağrımız, bilim haberciliğinde her zaman danışılabilecek bir uzman kadro yaratarak bu kadrodan faydalanmalarıdır. Bunda herhangi bir yanlış yok. Anayasa hukukçusuna ya da deprem profesörüne danışmak ayıp olmadığı gibi, bir teorik fizikçiye, bir mühendise, bir sinirbilimcisine de danışmak da ayıp değil.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google