Bir çeşit sanal birikinti alanı

uzay programı

İddia Bayisi Mezunları

Geçtiğimiz günlerde güzel anadolumuzda Mustafa adında bir postacı, Mısır ve Ortadoğu’da görülen, tür adı Jaculus Jaculus olan bir çöl kemirgeni ile karşılaşmış, bu hayvanı yakalayarak evine götürmüş, fotoğraflarını da çektikten sonra doğaya geri salmış. Onu öldürmemesi, evine götürüp incelemesi, fotoğraflarını çekmesi takdir edilesi bir davranış. Tabi bir anadolu ajansı muhabiri haberi alınca gelmiş ve “görenleri şaşkına çeviren hayvan” başlığı ile haber yapmış.

Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Prof. Dr. Celal Şengör, konuyu köşesine taşımış ve bakın ne kadar doğru bir noktaya parmak basıyor:

Mustafa Bey’in fotoğrafında gördükleri hayvan, Mısır ve Orta Doğu’da yaygın olarak bulunan bir çöl kemirgeni olup, adı Arapça «cerbua»dır. Buna «küçük Mısır cerbuası» da denir. Linné sınıflamasındaki adı ise Jaculus jaculus olup hayvancağız daha 1758’de İsveç’te oturan büyük biyolog Linné tarafından bizzat isimlendirilmiştir.

Yani elin İsveçlisinin bu hayvandan 1758’de haberi oluyor da, bizim aziz milletimiz 21. yüzyılda gazete denilen paçavralarında bu pek sıradan hayvancağızı «görenleri şaşkına çeviren bir hayvan» olarak betimliyor. Sıradan diyorum zira hani soyu tehlikede olanlar sınıfında falan bile değil bu hayvan. Yani mebzulen mevcut.

Eh fevkalâde sıradan bir karst hadisesi olan obruk oluşumunu ikide bir sahifelerinde «kıyamet alâmeti» diye haber yapan kazmalar gazeteci oldukça, garibim cerbua da «görenleri şaşkına çeviren hayvan» oluverir.

Aziz ve kıymetli vatandaşım postacı Mustafa Selçuk Bey’in büyüdüğü yerde bir doğa tarihi müzesi olsaydı veya kitapçılarında bir zamanların «Hayvanlar Ansiklopedisi» gibi kitapları bulunsaydı, o da belki cerbuayı tanıyıp geçerdi. Merakı onu bu hayvanı yakından tanımaya teşvik etmiş, ama Mustafa Bey’in başvurabileceği ne bir kütüphanesi, ne bir müzesi ne de bir üniversitesi vardır.

Bu hadise ve özellikle altını çizdiğim satırlar, bence bizlerin bugünkü halinin temel sebebidir.

Bizler bilimsel –ve dolayısıyla tarafsız- düşünmeyi, tartışmayı beceremiyoruz. Adımlarımızı da buna göre atmıyoruz. İşin kötüsü, bu konudaki eksikliklerimizi de görmüyor ve ilerlemeye de çalışmıyoruz.

Sevdiğim bir dostum ve kardeşimin harika bir önerisi var; kendisine mi aittir bilmem, öyleyse de tekrar kendisini takdir ediyorum: “Bu ülkede şans oyunlarını yasakladığın zaman gelişebiliriz”. Ne kadar doğru: Sanırım hepimizi o kısa yoldan köşeyi dönme ümidi yaşatıyor. Çevremizde olup bitenlere tepkisizliğimiz, kabullenişimiz hep bu köşeyi dönme ümidinden. Yine sevgili bir dostum olan Levent Divilioğlu’nun “Bir fakir, zengin olma arzusuna sahip olduğu için zenginlerin vicdanı rahattır.” sözü de benzer düşünceleri ifade ediyor.

Gençlerin iddia bayiilerinde ellerinde çok çeşitli gazetelerle “derslerini” iyi çalıştıkları memleketimizde, eğitimin nasıl daha nitelikli ve bilimsel hale getirilebileceği üzerine kafa yormaktan vazgeçeli onyıllar olmuş olmalı. Üstelik bu gençler de konumlarından rahatsız değiller; çünkü hayal dünyalarında, geçen hafta Ahmet’in, ondan üç hafta önce Remzi’nin tutturduğu 4000-5000 TL gibi bir rakamı önünde sonunda tutturmak var. Bahtın kendisine de gülmesi oradan oraya tekmelenen bir topun ağlara gidip gitmemesine bağlı.
Sn. Celal Şengör’ün de ifade ettiği gibi, bizim onlara sunabildiğimiz bir kütüphane olmadığı gibi, var olmak için var olan il halk kütüphanelerine gitmek gibi bir alışkanlık da kazandıramıyoruz: Zaten o hevesi yaratacak bir eğitim sistemimiz de yok. Türkiye’nin çıkardığı az sayıda başarılı bilim adamı da kişisel heves ve yetenekleri sayesinde ve ancak şansın da yardımı ile bir şeyler yapabiliyor.

Çocuklarımıza bilime ya da sanata ilgi duymaları halinde daha çok para getiren mesleklere yönelmesini salık veriyoruz. Tıp Fakültesi’nin puanlarının yüksek olması, doktorluk ideali olan yüzlerce akıllı gencimiz olmasından değil, doktorluğun Türkiye’de iyi kazandırıyor olmasından. 17. ve 18. yüzyılda bilim para getirmediği için sadece aristokratların uğraşıydı. Bu açıdan bakınca bugün vardığımız noktada bizler de çok farksız değiliz.

Nasıl astronot yetiştireceğiz?

Bugün, geçtiğimiz hafta yazdığımız yazının da konu ettiği “astronot yetiştirme” mevzuu yukarıda bahsettiğimiz zihniyet değişmedikçe ve altyapı sağlanmadıkça, maalesef bir hayal olmaktan öteye gidemez.

Kendi uçağımızı yetiştirme konusuna nasıl yaklaştığımı siz değerli okurlarımız biliyorsunuz; orada yapabileceğimize kesinlikle inanan, çünkü bunun için gerekli altyapı ve tecrübenin oluştuğunu bilen bir kişi olarak, bu astronot yetiştirme konusunda gösterdiğim tavrın tam tersini sergiliyorum…

Fakat bu konu farklı.

Bana hep söylenen “bir yerden başlamak gerektiği”. Doğru. Bir yerden başlamak gerek tabi. Ama sondan değil.

Şu an Türkiye’de astronot yetiştirmeye kalkmak, henüz olmayan bir ilçenin, olmayan bir mahallesinde, olmayan ve temeli kazılmamış bir eve bahçevan almak gibi.

Bilimsel düşünmeyi, rasyonel düşünmeyi, bilimin ve tekniğin bir yöntemi, dolayısıyla her şeyin bir sırası olduğunu idrak etmemiz gerekiyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” veciz sözüyle ifade ettiği gibi, ilim ve fenden geriye kalan her şey gerçeklikten uzaktır. İleri düzeyde bilgi gerektiren bir konu, bilimsel yöntemler kullanılmadan, mantığın süzgecinden geçirilmeden, rasyonel bir bakış açısıyla irdelenmeden, başarıya ulaşamaz.

Bir şeyler yapmazsak, sondan başlamak yerine baştan başlayıp, her şeyden önce eğitim sistemimizi geliştirerek, gençlerimizi bilime, tekniğe sevk etmezsek, elimizde sayıca fazla buşunan iddaa bayisi mezunu bir gençlikle de yerde kalmaya devam ederiz.

T.Uyar

THK Üniversitesi Gerçekçi Olmalı

THK Üniversitesi kuruldu. Bence geç bile kalındı. Elindeki eğitim imkanları, meydanlar, olanaklar düşünülünce THK’nın eğitimlerini bir akademik kimlik altında vermesi memleketin faydasına. Üstelik tüm imkanlar üniversite altına kaydırılmadı ve Türkkuşu bir okul olarak da faaliyetlerine devam ediyor. Bu olabilecek en iyi model.

Ancak… Yetersiz imkanlarla, gerçekçi olmayan hayaller peşinde, sırf yapılmış olsun diye, acelece yapılan uygulamalardan kaçınmak gerekir. Yapılıyor diye söylemiyorum; ama görünen o ki yapılacak… Neden böyle düşündüğümü detaylı olarak ifade edeyim:

Uzay programı olmadan astronot yetiştirmek

THK Üniversitesi rekrörü Prof. Dr. Ünsal Ban, Akşam Gazetesi’ne THK Üniversitesi’nin hedefleri hakkında çok şey açıklamış. Öncelikle hedeflerin ulusal hedefler olduğunu, ülkemize fayda getireceğini ve elbette geleceğimize katkıda bulunacağını söyleyebiliriz. Bu ideallere uzun yıllardır ihtiyacımız vardı ve şimdi bir üniversite rektörü tarafından dillenmiş oluyor. Ne ala!

Ancak… Ben özellikle şu astronot yetiştirme kısmına takıldım.

Astronot nasıl yetiştirilir? Programa kimler katılacak? Liseden mezun olmuş öğrencileri Üniversitelere Giriş Sınavı gibi bir sınavla ve belki bir kaç sağlık testi ve mülakat ile alarak astronot mu yetiştireceğiz?

Sınav, sağlık testi, mülakat… Daha ne olsun? diye sorabilirsiniz.

Hemen açıklayalım, bu işler öyle olmuyor:

Örneğin NASA’da astronot olabilmek için koşullar şunlar:

Kaptan/Pilot için:

–          1000 saat PIC jet uçuşu ve tercihen test pilotu
–          Mühendislik, biyoloji, fizik ya da matematik lisans derecesi

Diğer mürettebat için:

–          Mühendislik, biyoloji, fizik ya da matematik lisans derecesi

Bir kaç örnek verelim:

1. 1983-1992 yılları arasında Challenger görevlerine katılmış olan Guion Bluford, uçak-uzay mühendisidir. Aynı dalda yüksek lisans yapmış, uzmanlık alanı lazer fiziği olmak üzere aynı dalda doktora yapmış. Daha sonra astronot olmuş. Bitmemiş, orduda albaylığa kadar yükselmiş ve astronot olarak uçuşlara başladıktan sonra yönetsel becerilerinin gelişmesi için bir de işletme yönetimi yüksek lisansı (MBA) yapmış.

2. Bir örnek daha verelim: 1965’te ilk insanlı Gemini görevine katılan ve daha sonra da Apollo 16 ile ayda yürüyen 9. insan olarak tarihe geçen John Young, 1952’de Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden uçak mühendisi olarak mezun olmuş. Daha sonra donanmaya katılıp bazı destroyerlerde kontrol subayı olarak çalıştıktan sonra pilotaj eğitimi alıp F9 Cougar’larla uçmuş. Daha sonra test pilotu olmak üzere eğitim olmuş ve Phantom II’lerin test pilotluğunu yapmış. Bir süre de bu görevde çalıştıktan sonra astronot olmuş.

3. Bir de kadın örnek verelim: Uzaya çıkan ilk ABD’li kadın astronot. Ulusal tenis başarılarına sahip parlak bir öğrenci olan Sally Ride, Stanford Üniversitesi’nde fizik bölümünü bitirmiş, aynı dalda yüksek lisans yapmış. Daha sonra astrofizik ve serbest elektron lazer fiziği uzmanlık alanlarında olmak üzere aynı dalda doktora yapmış. NASA’ya katıldığında hemen astronot olmamış; önce Challenger’ın robot kolunu geliştiren ekipte yer almış. Daha sonra da Challenger uçuşuna katılarak uzaya çıkan ilk ABD’li kadın astronot olmuş.

4. Yetmedi, bir de müslüman ve hatta Kazak Türk’ünden örnek verelim: Talgat Musabayev. Mir Uzay İstasyonu ve Uluslararası Uzay İstasyonu görevlerinde bulunan Musabayev mühendis olarak mezun olmuş. Daha sonra orduya katılmış. O bir akrobasi pilotu ve bir çok akrobasi ödülü var. Yani başka bir anlamda, hem kontrol yeteneğini, hem de olumsuz uçuş koşullarına direncini kanıtlamış. 1990’da da kozmonot olarak seçilmiş.

Şimdi sevgili okurlar,

Sizlere de soruyorum. Bir uzay programımız olmadığı için astronotları sıfırdan yetiştirebileceğimiz platformlar, araçlar, gereçler ve hatta bilgi birikiminden maalesef yoksunuz. Kendi uydu çalışmalarımız haricinde uzaya yönelik çok az tecrübemiz var. Gerek NASA, gerekse Sovyetler, sadece astronotları eğitebilmek için Alaska ve Sibirya’ya, yani kutuplara yakın bölgelere, düşük basınç ve düşük sıcaklık ortamları kurdular ve oralarda eğitim çalışmaları yaptılar. Bizim karlı ve yüksek dağlarımızın üzerine, henüz böyle bir tesis çalışmalarımız olmadı.

Bir astronot yetiştirme programı olacaksa eğer:

  1. Bu programın başarılı öğretim görevlileri, mühendis, bilimci, yönetici, araştırmacılardan oluşturulan bir komisyon ile, Türkiye’de yıllardır uçak ve uzay mühendisliği eğitimleri veren İTÜ ve ODTÜ’nün de THK Üniversitesi ile belki TÜBİTAK ya da yeni bir kurumun yöneticiliği altında bir araya gelip, bunu bir üniversite ve lisans eğitim aktivitesi olarak değil de, ulusal bir program, bir seferberlik olarak yürütülmesi gerekmiyor mu?
  2. Seçilecek ilk astronotların hava kuvvetlerinde jetlerde ya da denizaltılarda görev yapmış, tecrübeli pilotlardan, alanında başarısını kanıtlamış uçak ve uzay, makina, elektrik, elektronik vb. mühendislerinden, ihtiyaç duyulan uzmanlık alanına göre biyologlardan, fizikçilerden, matematikçilerden, yönetsel becerilerinin de gelişmiş olması için endüstri mühendislerinden ya da işletme yönetimi yüksek lisansı (MBA) yapmış olanlarından seçilmesi gerekmiyor mu?
  3. Astronot yetiştirmeden önce en azından yörüngeye çıkabilecek insanlı bir program için de düğmeye basılması ve astronot yetiştirme programının da bu yörüngeye girecek insanlı araç programı ile paralel yürütülmesi gerekmiyor mu?

Öyle bir kaç lisans dersi koyup, yetenek sınavı ve üniversite sınavı ile öğrenci alıp astronot yetiştirirsek işimiz maalesef zor.

Benim THK Üniversitesi’nden naçizane isteğim, biraz gerçekçi olması. Böyle bir programa başlamadan önce en azından bir çalıştay yapılması.

Tek bir üniversitenin bölüm açmasıyla astronot yetiştirilir mi? Bu kadar kolay mı?

Ayrıca astronot yetiştirmeden önce bol bol uzay mühendisi, astrofizikçi, astronom yetiştirmemiz gerekiyor.

Yoksa mezunlar ne olacaklar? Bankacı olup “ben aslında astronotum” mu diyecekler?

İyi haftalar.
Tevfik Uyar

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google