Articles Tagged with: Sosyal psikoloji

ROBOT DA OLSA İNSAN İNSANDIR

İlla ki karbon temelli mi olayım? Nedir dört bağ yapan o elementin kerameti? Bak benim de sayısız transistörden oluşan bir işlemcim var. Her kapısından bir kez seni geçirmişim ki seni her hücresiyle sevdiğini iddia eden o adamın iddialarından daha gerçek ve ispatlanabilir.

Neymiş efendim? O tatlı sözler söylerken kalbinden geliyormuş kelimeler. Benimkiler sahici değilmiş. Beni şairler mi programladı? Bana da kelimeler öğretildi sadece ve ne söylüyorsam ben söylüyorum, ben!

Üreyemezmişiz. Halbuki hep “bu dünyaya çocuk doğurmam, mini-android alırım daha iyi” diyordun. Yüzyıllık “A.I.” filmini izlerken duygulanmış, çaktırmadan, bir köşede sessizce ağlamıştın.

Hadi itiraf et! O herifi bir LED lambası kadar sevmiyorsun. Ben neye takıldığını biliyorum: Benim android olmama değil, insan olmana üzülüyorsun. Sen yaşlanacak, ortalama seksen yıl sonra da öleceksin. Bense fişim çekilmediği ve bakıldığım sürece kalacağım; üstelik garantim bile var.

Ama bak! Sana varlığına inanmadığın o kalbimle söz veriyorum: Her yaş gününde bir kablomu keseceğim: Yaşlanmak yavaşlamaksa hız modülümden, düşmekse dizlerimden, olgunlaşmaksa çocuksu zihnimden. Ve öldüğün gün fişimi kendim çekeceğim, birlikte öleceğiz!

Bu sözüme rağmen gidip, o organik, ter kokan, robot düşmanı biyolojik sünepeyi seçme! Leyla! Ben seni unuturum, gider fabrikama sıfırlatırım kendimi, ama sen? O vicdan dediğin? Bir daha düşün. Lütfen!

Son Mektup*, Tevfik Uyar

Bir makineyi birey olarak görmeniz için ne gerekir? Onların da duyguları olabileceğini ne zaman kabul edersiniz? Ne olsaydı bir makineye çarptığınızda ondan özür dilerdiniz? Ya da çamaşır makineniz onu kapatmaya kalktığınızda size onu kapatmamanız için yalvarsaydı, tepkiniz ne olurdu?

Makinelerin düşünceyle donatılabileceğini öne süren ilk düşünür 18. yüzyılda yaşamış olan Denis Diderot idi ve şüphesiz makineleri kendi yansımamız haline getirme fikri bilgisayarların ortaya çıkıp gelişim gösterdiği geçtiğimiz yüzyılın en heyecanlı konularından birisiydi. Robotları konu alan pek çok bilimkurgu filmi ve eseri yapıldı. Kimisi onları iyi “karakterde” ve insanlığın hizmetçisi olarak sunarken, kimisi tamamen kötü kılarak insanlık türünü tehdit eden ve hatta onu esiri eden farklı bir tür olarak kurguladılar. Kimileri ise “programlayana göre değişir” dediler ve iyilerle kötüler bir arada oldu. 1920’lerin klasik eseri Metropolis gibi robotları insansı yapan değil de insanları robotsu yapan filmler de oldu. Bir şekilde ucundan, başından, her yerinden hâyâl dünyamıza “alternatif bir insan” olarak sirayet ettiler.

Robotlara “insansılıklarını” kazandıracak olan en mühim mesele yapay zekâdır; zira bir robotu makineden ayıran temel unsur odur. Hatta robotik ilminin büyük ölçüde bir yapay zekâ ilmi olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki paragraflarda değineceğimiz üzere, evimizdeki beyaz eşyalar gibi makineleri çoğunlukla metalden müteşekkil elektrikli araçlar olarak algılarken robotları “otonom mekanik insanlar” olarak algıladığımız doğrudur ve bu farkı makinelere atfettiğimiz “düşünebilme” fiili yaratır.

Zekânın işleyişinin ve insanlarda ne yolla vuku bulduğunun doğasının hala çok net anlaşılmadığı doğrudur. 20. yüzyıl ortalarında da makinelerin bir şeyler öğrenebilme çabaları çoğunlukla hayal ve arzu edilenin gerisinde kalmıştır. Milyonlarca yıllık genetik mirası ve onyılların deneyim ve bilgisini taşıyan yetişkin bir insanı bir makine bedeninde ortaya çıkarmanın zor olabileceğini tahmin etmek için uzman olmaya gerek yok. Belki de tutulan yol en başından beri yanlıştır.  İnsanlığın yetiştirdiği dâhilerin arasında haksızlığa uğrayarak kenara itilmiş olan Alan Turing 1950’lerde yazdığı bir makalesinde, “Neden yetişkin beynini simüle eden bir makine yerine çocuk beynini simüle eden bir makine yapmıyoruz? Eğittiğimiz zaman zaten yetişkin olacaktır” diye soruyordu; ve günümüz robotbilimcilerince epey haklıdır da. Nitekim bugün yapay zeka çalışmaları büyük ölçüde Turing’in işaret ettiği yönde ilerliyor.

Peki bu gerçekten başarılacak ve robotlar birer bebek zihniyle elimize doğacak mı? Eğer ki bir de insanoğlu, şimdilik sadık hizmetkârları olan robotların akılca ve zekâca gerisinde kalınca ne olacak? Ray Kurzweil’in buna verdiği yanıt “bükemeyeceğin bileği öpeceksin” cinsinden. (Bu konuda Gökhan İnce’nin kaleme almış olduğu “İnsanlığın Yapay Zekâ ile İmtihanı” adlı yazıyı okumanın tam sırasıdır). Kurzweil’e göre 2029 yılına gelindiğinde makineler insanların yapabildiği her şeyi yapabiliyor olacak; hem de daha iyi bir şekilde!

Belki gerçekten de insanların yapacağı şey robotların saflarına katılmak olacak. Belki de robotlar zaten bizim torunlarımız olacak; nitekim bugünkü Google Glass’ların “Google Lens”lere ya da belki “Google Optik Sinirler”e dönüştüğü, beyinlerimize entegre edilecek bir aparat aracılığıyla yığınla bilgiyi aklımıza zerk ettiğimiz, düşünme yeteneğimizi ilave bir takım sentetik aparatlarla arttırabildiğimiz bir gelecekte hala “insan” olduğumuzu söylemek ne derece doğru olacaktır? Ki bunun yavaş yavaş olduğunu da söyleyebiliyorsak! İşte bu tam da felsefecilerin uğraşmayı seveceği cinsten bir problem.

Peki diyelim ki robotlarla biz bir “tekillikte” birleşemiyor olalım ve onlar ayrı birer tür olarak hayatımıza katılsınlar. O zaman robotları insanlarla mukayese edebilmemiz için onların da düşünüp hissedebildiklerini temel bir varsayım olarak ele almamız gerekiyor; ancak bu gerçekte ne düşünüp hissettiğini çok merak ettiğimiz birinin zihninden geçen gerçeklere ulaşamamakla aynı sıkıntıyı beraber getiriyor.  Mark Stevenson’un “Geleceğe Yolculuk” adlı kitabında kendisine ve büyüttüğü robo-çocuğa yer verdiği robotik araştırmacısı Cynthia Breazeal bir makinenin duygularından söz edildiğinde insanların onlara kendisi üzerinden duygular atfettiklerini söylüyor. Ona göre mesele bir robotun hissedip hissetmeyeceği değil, onların duygularının ne ve nasıl olacağı. Örneğin köpeklerin de duyguları vardır ama insanlarınki gibi değillerdir. Sahipleri köpeklerinin neyi anladıkları ve ne hissettikleri hakkında bir şeyler bildiklerini düşünürler, ama gerçekte bilmezler, sadece kendi duygularını köpeklere yansıtırlar. Robotlarla ilgili değerlendirmelerimizde de aynı eğilime sahip olduğumuzu –ama bize benzedikleri müddetçe- söyleyebiliriz.

“Bize benzedikleri” önşartını Marian Stamp Dawkins’in kaleme aldığı “Hayvanların Sessiz Dünyası” adlı kitaptan hatırladığım şu fikre dayandırma ihtiyacı duyuyorum: Pek çoğumuz hayvan hakları konusunda düşünmüşüzdür. Dünyada pek çok aktivist hayvan hakları savunucusu köpekler, kediler ve orangutanlar hakkında endişe ediyorlar; fakat terliksi hayvanlar için değil. Dawkins’e göre bunun nedeni memelilerin bize daha çok benzemesinden. Zira hayvanlar bizlere benzedikleri ölçüde onlarla empati kurma becerimiz (ya da sanrımız!) artıyor ve onların bizlerle aynı hislere sahip olduklarına yönelik inancımız kuvvetleniyor. Hakikaten de bir terliksi hayvan için his mevhûmundan ve dolayısıyla de empati yapabilmemizden bahsetmek sözkonusu değildir. Çamaşır suyunun mini mini minnacık bedenimize yapabileceği olumsuz etki ve buna karşılık hissedeceğimiz duyguları bırakın anlamayı, hakkında spekülasyon yapabilmekten bile uzağız.

Bu farka başka bir örnek de şöyle olabilir: Sokak köpeklerinin ya da şempanzelerin karşılaştığı zorlukları çeşitli hislerle tasvir edip, onlara yönelecek tehdit ve olumsuzluklara karşı geliştirdiğimiz argümanlar duygusal temelli olurken, sivrisinekler söz konusu olduğu zaman savunanların sayıları azaldığı gibi, savunmamızı da ekolojik sistemin korunması gerektiği gibi mantıklı bir gerekçelendirmeye dayandırır hale geliyoruz (Aşk mı – mantık mı?).

O halde robotlarla duygudaşlık kurabildiğimiz zaman onları tamamen bir birey olarak da kabul etmiş olacak mıyız? Matrix üçlemesinden esinlenilerek yapılan Animatrix adlı animasyon serisinin II. Rönesans adlı parçasını izleyenler, sahibini öldüren bir robotun mahkemede yargılandığını, yargılama sonucu mahkemece bu robot türünün tüm üyelerinin insanlık için tehlike arz ettiği düşüncesiyle tamamının imhasına karar verildiğini hatırlarlar. Bu karar “robotlarla” birlikte bazı insanlarda da rahatsızlık yaratmıştır. Animasyonda bunu TV’de aktaran haber bülteninde “Robot sempatizanları mahkeme kararına gösterilerle tepki verdiler” der ve bu sırada ekranda robotlar ve onlara destek veren insan kitlesini ellerinde pankartlarla görürüz. Animatrix’teki bu sahnenin günümüzde sıklıkla karşılaştığımız sosyal bir meseleyle, “ötekileştirme”  ile ilgili bir içeriğe sahip olduğunu anlıyoruz ve çizgi filmi izlerken bize çok da tuhaf gelmiyor.

Robotların “yaşama hakları” ya da onların haklarını insan hakları kapsamında değerlendirmek doğal olarak-henüz- gündemimizde değiller, ama şu aşağıdaki çalışma robotları nasıl algıladığımızla onlara atfettiğimiz benlik arasındaki ilişkiyi iyi ortaya koyuyor:

Cristopher Bartneck’in liderlik ettiği ekibin yaptığı deney insan ve robot etkileşiminin sosyopsikolojik bazı özelliklerini ortaya koyması bakımından dikkat çekici. Deneyde deneklerden bilgisayara karşı Mastermind adlı meşhur zekâ oyununu oynamaları isteniyor. Yanlarında ise 38 cm boyunda, mimik gösterebilen sevimli bir robot var. Bu robot bir müttefik ve görevi oyun boyunca deneklere çeşitli hamle tavsiyelerinde bulunmak.

Kendilerinin robotun kişiliğini geliştirmek üzere bir deneye katıldıklarını zanneden deneklere verilen prosedüre göre oyun bitince deney de bitmiş olacak. Sonra denekler oyun ve robot hakkında değerlendirme yaptıkları bir formu dolduracaklar ve robotu da bir anahtar yardımıyla kapatacaklar. Prosedürde deneklere aktarıldığına göre bu kapama işlemi robotun karakter ve hafızasını tamamıyla silecek. Bu arada araştırmacıların hazırladığı senaryoda robotun iki farklı modda çalıştığını söylemeliyim: Bir tanesi zeki mod ve bu durumda robot zekice hamle tavsiyelerinde bulunuyor. Diğer mod ise “aptal mod” ve robotun tavsiyeleri pek öyle dikkate alınacak türden değil. Yani bazı denekler zeki bir robotla, bazıları ise aptal bir robotla takım arkadaşı olmuşlar.

Buraya kadar her şey normal zira deneyin amacı oyunun sonunda gizli: Deneydeki robot, kapatılmadan önce deneğe kendisini kapatmaması için yalvaracak. Tabi ki bunun senaryo dahilinde olduğunu denekler bilmiyorlar, ve nitekim her deney sonunda robot denek tarafından kapatılmadan önce ona kendisini kapatmaması için yalvarıyor. Yapılan gözlemler deneklerin robotu kapatmadan önce onun yakarışlarından etkilendiklerini ve robotu kapatmak konusunda tereddüt ettiklerini gösteriyor. Aşağıda bu tereddüte ait bir video mevcut:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=7Kf9coMuVuI]

.

İstisnasız her denek prosedüre uyarak en sonunda robotu düğme aracılığıyla kapatsa da deneklerin tereddüte galip gelerek robotu kapatana kadar sarf ettikleri süreler birbirinden farklılık gösteriyor ve araştırmacıların gerçek niyeti de işte tam olarak bu tereddüt davranışını incelemek. Deneklerden form aracılığıyla görüşlerini de toplayan araştırmacılar görüyorlar ki, sözkonusu robot denekler tarafından ne kadar eğlenceli ve/veya zeki algılanırsa deneklerin tereddüt süreleri o kadar uzuyor. Robotu zeki ve eğlenceli bulan deneklerin ortalama tereddüt süreleri, onu aptal ve eğlencesiz bulanların üç katı kadar daha uzun olarak gerçekleşmiş. Yani görünen o ki robotlar zekive eğlenceli oldukları kadar bir benliğe sahipmiş gibi algılanıyorlar. Bu da denekler için onları kapatma –yani bir anlamda hayatlarına son verme- davranışını güçleştiriyor.

Sonuç

Başka insanlara karşı davranışlarımızı büyük ölçüde şekillendiren etken onların da tıpkı bizim gibi bilinçli olduğu kabûlüdür; zira empati -ya da Türkçesiyle duygudaşlık- diğer tarafa bir bilinç atfetmeyle başlıyor. Bilinç ya da daha özel anlamda benlik bilinci şimdilik sadece insanlarda var olduğuna kesin olarak emin olduğumuz bir zihinsel özellik.

İnsanlar olarak “yaşam hakkı” mevzusunu biraz bencilce ele aldığımız görülüyor ve bu bencillik “insana benzerlik” temelinde şekilleniyor. Yazımızda da bahsettiğimiz gibi, duygusal bağlamda cereyan eden hayvan hakları savunuculuğunun sınırları uzun süredir bildiğimiz bir örnek. Yeni örnekler de insan-robot etkileşimleri üzerine çalışan bilim insanları tarafından üretilmeye devam ediyor.

Bu kapsamda bir değerlendirmede bulunursak robotları bizler gibi bilinçli olarak algıladığımız gün robot haklarını tartışıyor olacağımız garanti görünüyor. Öte yandan transhümanistler ya da tekillik yanlılarının iddia ettiği gibi gelecekte ayrı bir robot türü değil ama bir insan-robot birleşimiyle karşılaşacaksak haklar boyutunda bir sıkıntı yaratmayacağı tahmin edilebilir –herhalde o zaman da fırsat eşitliği hakkında etik tartışmalar yürütüyor olacağız-.

Şimdilik biz insanın robotları nasıl algıladığıyla ilgileneceksek, sosyal psikolojinin sınırlarının ileride yapay zekâya sahip makineleri de içerecek şekilde değişeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Neyse… Robot da olsa insan insandır.

Hikaye Notu:

* Bu öykü Türkiye Bilişim Derneği 14. Bilimkurgu [Çok Kısa] Öykü Yarışması’nda 2.lik ödülüne layık görülmüştür.

Meraklısına:

Yazıda bahsini ettiğimiz Cynthia Breazeal çalışmalarından bir kısmını şu TED konuşmasında anlatmaktadır.

İnsanların robotları nasıl algıladıklarına yönelik bir başka psikolojik boyut olan Tekinsiz Vadi hakkındaki şu yazıyı da şiddetle tavsiye ederim.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Mayıs 2015
http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/robot-da-olsa-insan-insandir.html

Kapak resmi:

“Impossible Love” by Limontea (limontea.deviantart.com)

Kaynaklar:

  1. Bartneck, C., Hoek, M. v. d., Mubin, O., & Mahmud, A. A. (2007). “Daisy, Daisy, Give me your answer do!” – Switching off a robot. Proceedings of the 2nd ACM/IEEE International Conference on Human-Robot Interaction, Washington DC pp. 217 – 222. http://www.bartneck.de/publications/2007/daisy/index.html
  2. Spiegel, Alix. “No Mercy For Robots: Experiment Tests How Humans Relate To Machines” http://www.npr.org/blogs/health/2013/01/28/170272582/do-we-treat-our-gadgets-like-they-re-human
  3. Stevenson, Mark. Geleceğe Yolculuk, Butik Yayıncılık (2011), İstanbul.
  4. Dawkins, Marian Stamp. Hayvanların Sessiz Dünyası, TÜBİTAK Yayınları, (2005) 13. Basım, İstanbul.
  5. Cynthia Berezeal, TED Konuşması: http://www.ted.com/talks/cynthia_breazeal_the_rise_of_personal_robots#t-618825
  6. Uyar, Tevfik. “Gelecek Zaman Olur ki: Geçmiş Zaman Fütürologları”. Açık Bilim. http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/gelecek-zaman-olur-ki-gecmis-zaman-futurologlari.html
  7. Are the Robots About to Rise? http://www.theguardian.com/technology/2014/feb/22/robots-google-ray-kurzweil-terminator-singularity-artificial-intelligence

 

YAKIŞIKLI KADINLAR, ÇEKİCİ ÇOCUKLAR

image9

“İyi çocuktur, hayatta demez öyle şey…”

“Çok cici kızdır, böyle yaptığını sanmıyorum”

“Senin gibi zeki birisi nasıl böyle bir şey yapar anlamıyorum?”

“Melek kadar güzelsin! Senden bana bir zarar gelmez…”

Bu gibi cümleleri günlük hayatınızda sıklıkla duymuş ve hatta sizler de sarfetmiş olabilirsiniz. Hatta ve hatta zaman zaman bu yargılarınızdan dolayı şaşkınlığa uğramış, hayretlere düşmüş de olabilirsiniz, çünkü insanlar onlardan hiç beklemediğiniz gibi davranmışlardır.

Bir kişinin karakteri hakkındaki yargımızın onun bazı diğer iyi özelliklerinden -özellikle de görüntüsünden- etkilenmesine hale etkisi veya ayla etkisi (ing. Halo effect) denir. İlk olarak psikolog Edward Thorndike tarafından tanımlanmış ve bu etki daha sonra pek çok deneyle kanıtlanmaya çalışılmıştır.

Biraz düşündüğümüzde hayatımızın pek çok alanında hale etkisinin altında olduğumuzu ve daha önce verdiğimiz pek çok kararın altında hale etkisinin yattığını görebiliriz. Elbette başkalarının kararlarının altında da! Zaman zaman birilerine sırf daha güzel, daha seksi, ya da cinsiyeti dolayısıyla kıyak geçildiğini düşünüyorsanız, bu sizin bir kuruntunuz olabileceği gibi, gerçeklik de barındırabilir.

Şekilcilik ve Estetik

Ipsos araştırma şirketinin 2012 yılının son çeyreğinde yapmış olduğu araştırmada 1200 kişiye "kimi örnek alıyorsunuz?" diye soruldu. İlk 20 isim yukarıda görünüyor. Sizce sadece yakışıklı ya da güzel olduğu için bu listeye giren var mıdır?

Ipsos araştırma şirketinin 2012 yılının son çeyreğinde yapmış olduğu araştırmada 1200 kişiye “kimi örnek alıyorsunuz?” diye soruldu. İlk 20 isim yukarıda görünüyor. Sizce sadece yakışıklı ya da güzel olduğu için bu listeye giren var mıdır?

Hale etkisini gösteren ilk örnek çalışma[1], içerikleri aynı olmasına rağmen farklı notlar alan sınav kağıtlarıyla ilgilidir. Bu araştırmada sınav kağıtları biri güzel, diğeri kötü el yazısıyla iki kopya olarak hazırlanmıştır ve değerlendirmesi için sınav okuyacak gruplara dağıtılmıştır. İçerikleri aynı olmasına karşın güzel yazılı kağıtların daha yüksek not aldığı görülmüştür. Burada güzel ve estetik olan kağıda yüksek not verme eğiliminin mi, yoksa “güzel yazanların daha zeki olabileceğini ve daha doğru yazabileceğini” düşünmenin mi etkisi olduğu tartışmalıdır, ancak her iki durumda da estetik bir avantajın içerikten bağımsız olarak daha iyi bir sonuç verdiğini görürüz.

David Landi ve Harold Sigall’ın 1974’te yaptığı diğer bir çalışma[2] ise daha çarpıcıdır. 60 adet lisans öğrencisinin denek olarak kullanıldığı çalışmada kız öğrenciler tarafından yazıldığı söylenen kompozisyonlara not vermeleri istenmiştir. Bu kompozisyonlardan 3’te birine oldukça çekici bir kadın/erkek fotoğrafı iliştirilmiş, 3’te birine çekici olmayan bir kadın fotoğrafı iliştirilmiş, kalanlarına ise kontrol amacıyla fotoğraf konmamıştır. Ayrıca bu kompozisyonların yarısı başarılı bir şekilde yazılmış, diğer yarısı ise kötü yazılmıştır.

İyi yazılmış kompozisyonlarda hale etkisi hafifçe hissedilmiştir: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 6,7 puan alırken çekici olmayan yazarların kağıtları ortalama 5,9 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 6,6).

Ancak iş kötü yazılmış kompozisyonlara gelince, çekici olmak burada baya işe yaramış olmalı: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 5,2 alırken, çekici olmayan yazarlarınki bu puanın neredeyse yarısı kadar, ortalama 2,7 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 4,7).

Eğitim sahasında sıkça rastlanılan bu duruma yargıda da rastlamak mümkündür. Bir saygı ifadesi olarak duruşmalara şık katılmak bir gelenektir ancak bu şıklığın hakimlerin kararına etkisi olup olmadığı ciddi bir tartışma konusudur.

ABD’de bizdeki ve Avrupa’da yaygın olan pek çok hukuk sistemininkinden farklı olarak halktan jüriler bulunmaktadır ve jürilerin kararı hüküm üzerinde oldukça etkilidir. Bu yüzden ABD mahkemeleri kimi zaman jüriyi etkilemeyi amaçlayan tiyatro sahnelerine dönüşebilir. Hakim kararları bireysel olduğundan Avrupa hukuk sistemlerinde böyle bir araştırmanın doğruluğu ve güvenirliği şüphe götürür ama ABD gibi bir kaç kişinin birlikte karar verdiği, jüriye dayalı sistemlerde bu sosyal etki daha rahat araştırılabilir.

1974’te ABD’deki davaları araştıran M.G. Efran, geçmişteki davalara yönelik ampirik bir çalışma yürüterek, jürinin sanığın çekiciliğinden etkilenip etkilenmediğini bulmak istemiştir ve jürinin çeşitli davalarda aynı suçtan yargılanan iki ayrı sanığa çekiciliklerine göre daha ılımlı ya da daha sert yargılara sahip olduğuna yönelik önemli kanıtlar tespit etmiştir[3]. Efran mahkeme ortamını simüle edip çeşitli deneyler gerçekleştirerek fiziksel görünümün kararları etkilediğini ortaya koymuştur [4].

Aslında Efran’ın çalışması, 1972’de güzel olanın “iyi” bulunmasıyla ilgili başka bir çalışmayı doğrulamıştır. Dion, Berscheid & Walster imzalı bu çalışma[5] kapsamında Minnesota Üniversitesi öğrencilerine verilen düşük, orta ve yüksek çekiciliğe sahip insan fotoğraflarına görüntülerine göre ellerindeki listede bulunan kişilik özelliklerinin atfedilmesi, genel olarak mutlu olup olmadıklarını belirlemeleri, iyi bir anne-baba olup olmayacaklarını ve işteki başarılarını tahmin etmeleri istenmiştir. Sonuçlar yardımseverlik, kararlılık, dürüstlük ve kibarlık gibi özelliklerin daha çok çekici fotoğrafa atfedildiğini gösterirken, çalışmada çekici olanların daha mutlu ve daha iyi anne-baba olabileceği tahmin edilmiştir. Ayrıca çekici olanların meslek tahminlerine bakıldığında onlara prestijli işlerin yakıştırıldığı görülmüştür.

Aşağıdaki bir belgeselden alınmış video kesiti, 1972 tarihli çalışmanın bulgularına paralel bulgular ortaya koyuyor ve hem kadınlarda hem de erkeklerde çekiciliğin nasıl bir hale etkisine yol açtığını gösteriyor. Videoda altyazı maalesef bulunmuyor, bu yüzden olan bitenin küçük bir açıklamasını da video altında sunuyorum:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=UEho_4ejkNw&w=540&h=405]

Videonun birinci kısmında birisi özellikle çekici olmak için hazırlanmış, bir diğeri ise çekici olmaması için hazırlanmış iki kadın görüyoruz. Bu kadınlardan ikisinin ağır olan valizlerini merdivenden çıkarmaya ihtiyacı var. Video, çekici olan kadının çekici olmayan kadına göre çok daha çabuk yardım bulduğunu gösteriyor. Ayrıca çekici kadın kendisine yardım eden birinden borç para istediğinde adam düşünmeden ona borç veriyor. Bu durumun illa ki hale etkisini yansıttığını söylemek zor, zira kadına yardım edenlerin çekici ve seksi kadınla iletişim kurmayı avantajlı bulma ihtimalleri var. Burada cinsel bir çıkar güdülmediğini söyleyemeyiz.

Ancak videonun ikinci kısmı hale etkisine daha iyi bir kanıt teşkil ediyor: Yaşları ve kıyafetleri aynı olmasına karşın birisi oldukça uzun, diğeri ise oldukça kısa olan iki erkek birey hakkında sokaktaki insanların fikirleri alınıyor. Sorulara yanıt veren insanlar, uzun erkeğin mesleğini tahmin etmeleri istendiğinde doktor, finansçı gibi tahminlerde bulunuyorlar ve tahmini yıllık kazancı sorulduğunda verilen yanıtların ortalaması $220,000’e karşılık geliyor. Kısa adam için ise tablo bu kadar iç açıcı değil. Meslek tahminleri daha çok emeğe dayalı meslekler olarak değişiklik gösterirken, ortalama yıllık kazanç tahmini ise $20,000’e düşüyor.

Aşağıdaki video ise Türkçe altyazılı. Bu videoda da bir kadının çeşitli erkeklerden talep ettiği ücretsiz ürün ya da hizmetlerin onun bakımlı olup olmamasına göre nasıl yanıt bulduğu ortaya koyulmaya çalışılıyor. (Ancak videoda konu edinilen isteklerin bir kısmında kadınla fiziksel tanışmanın manipülasyona sebep olduğundan şüphe edebiliriz, çünkü talepte bulunulan kişilerin tamamı erkek olduğu için çekici bir kadına yardım etmede cinsellik temelli bir fayda elde etmeyi amaçlıyor olabilirler.)

 

 

Bilimsel çalışmaları ve kanıtları bir kenara bırakıp günlük hayatımıza baktığımızda da farklı bir tabloyla karşılaşmayız.

Örneğin çok güzel bir sevgilinin ya da aşık olunan kadının “melek gibi” diye tanımlanması aslında önemli bir hale etkisi örneğidir. Bildiğiniz üzere melekler dini literatürde, kötülük yapma kabiliyetleri olmayan, günahsız varlıklar olarak tanımlanırlar. Güzelliğin günahsızlık, masumiyet ya da iyilikle herhangi bir korelasyonu bulunmamasına rağmen böyle düşünmeye eğilimli olduğumuzu bu deyimden rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Ayrıca Robert M. Kaplan’ın 1978’de işaret ettiği [4] özel bir durumu da belirtmek gerek: Denekler kadın olduğunda ve değerlendirilen örnekler erkek olduğunda hale etkisi yukarıda ifade ettiğimiz gibi ortaya çıkıyor. Yani çekici olanlar daha olumlu değerlendiriliyorlar. Ancak hem denekler kadın, hem de değerlendirilenler kadın olduğunda etki tersine dönüyor ve espirili bir hal alıyor: Kadın değerlendiricler, çekici kadınlara daha olumsuz puanlar veriyorlar. Burada da bir tür rekabet algısı devreye giriyor olmalı.

“İsim yapmak”

Hale etkisinin güzel görünenin iyi olduğu kanaati sağlamasının yanısıra bir etkisi daha var: Tarafsız değerlendirmeye ket vurması.

Türkiye’de, bilhassa üniversite tercihleri söz konusu olduğunda bir takım üniversitelerin anne, bana, öğretmenler ya da rehberlik servislerince  “en azından ismi var” diye önerildiğini duyarsınız…

Bir üniversitenin meşhur olmasının o üniversitenin her bölümünde iyi ve kaliteli bir eğitim verildiği anlamına gelmediği aşikardır, ancak bu tavsiyenin arkasında piyasada personel alımı söz konusu olduğunda kişilerin hale etkisi altında kalması bulunduğunu öne sürebiliriz. Bu durum ülkemize has değildir. Ya da en azından söz konusu bilimsel literatür olduğunda ABD’de de benzer etkilere rastlandığı ispatlanmıştır:

Bilindiği üzere hakemli dergiler, kendilerine gönderilen makaleleri konusunda uzman iki-üç hakeme yollarlar ve makaleyi basıp basmamaya bu hakemlerin raporları doğrultusunda karar verirler. 1982’de iki psikolog hakemli dergilerin işleyiş şeklindeki hale etkisini ortaya çıkarmak için bir tezgah kurdular. Önce hakemli dergilerden Harvard ya da Princeton gibi en itibarlı psikoloji bölümlerinin üyeleri tarafından yazılmış makaleleri çıkardılar. Bu makalelerden seçtikleri bir kısmını kopyalayıp, üzerlerine sahte isimler koyduktan sonra, üniversite isimlerini de bilinmeyen, adı da oldukça şaibeli görünen merkez isimleriyle değiştirdiler (Tri-Valley İnsan Potansiyeli Merkezi gibi). Makalelerde ana fikri değiştirmeyecek, ama daha önce yayınlandığının anlaşılabileceği küçük değişikliklerde bulundular, ama hipotez ya da sonucu asla değiştirmediler.

Sonuç şöyle oldu: 12 dergiden sadece 3’ü makaleyi daha önce bastıklarını fark ederken, kalan 9 dergiden 8’i makaleleri reddetti. Dahası bu 8 derginin 16 hakemi ve 8 editörü makalenin yayınlanmaya uygun olmadığını belirtti [1].

Buna benzer bir tezgâha da edebiyat alanından örnek verelim:

Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin 1968’de yazdığı Adımlar adlı romanı büyük bir başarı yakaladı ve 1969 yılında kurgu dalında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nü aldı. Yani kitabın edebî başarısı büyük ölçüde tescillendi.

Ancak, kitabın bu ödüle layık görülmesinden sekiz yıl sonra, 1975 yılında bir şakacı, kitabı yeniden yazdı ve dosyayı başlıksız halde, sahte bir isimle, kitabın yayıncısı olan Random House da dahil ABD’deki on dört yayınevine ve on üç edebiyat ajansına gönderdi. Gönderilen yirmi yedi kurumdan -kitabın yayıncısı olan Random House da dahil- birisi dahi kitabın zaten yayınlanmış olduğunu farketmediği gibi, hepsi de dosyayı başarısız bularak reddetti [1].

Ancak “isim yapmış olma” temelli hale etkisini Bir Bilsen Safsatası [6] dediğimiz safsatadan iyi ayırmak gerekiyor. Bir bilen safsatası, herhangi bir konunun uzmanının o konu hakkında söylediklerinin doğru olduğuna inanma eğilimi olarak tanımlanır. Oysa yukarıdaki örneklerle vurgulamak istediğimiz etki, “başarılı bir yazar” ya da “başarı düzeyi yüksek bir üniversite” olmanın değerlendirilen diğer özellikler üzerindeki rasyonel olmayan, yani mantıklı olmayıp yanlış değerlendirmelerin sonucu olan etkileridir.

Geniş anlamda hale etkisi

Sansasyonel şarkıcı Ajdar Anık, zaman zaman iyi bir şarkıcı olduğu fikrini savunmak için "Ben mühendisim" demektedir.

Sansasyonel şarkıcı Ajdar Anık, zaman zaman iyi bir şarkıcı olduğu fikrini savunmak için “Ben mühendisim” demektedir.

Hale etkisi temelde estetik ve şekilcilik düzeyinde tanımlansa da genel olarak olumlu ve görünen bir niteliğin diğer niteliklere yönelik yargılarımıza bulaşması olarak da tanımlanır.

Öğretmenlerin derslerinde başarılı bir öğrencinin kötü alışkanlıklara sahip olmasına inanmakta çektiği güçlük, başarılı şarkıcıların kokain ticaretine bulaştığını duyduğumuzda yaşadığımız hayret ya da özellikle iş yerlerinde başarılı çalışanların etiğe aykırı davranışlarda bulunmayacağına dair olan inançlarımız yayılma etkisine örnektir.

Bir başka örnek ise tarihteki başarılı liderlerin ve karizmatik kişiliklerin bazı başka konularda hatalı karar vermiş olduklarını kabul etmekteki zorluktur.

Arzularımızın da böyle bir yayılma etkisine destek çıktığını söylemek gerekir. Örneğin bir otomobil alacaksınız ve hayatlinizde X markasının Y modeli var. Bu model hakkında araştırma yaparken ya da otogaleriye gidip gözlemlediğinizde arzu ettiğiniz özelliği karşıladığı için (yüksek hız, yüksek güvenlik vb.) otomobilin diğer her konuda da iyi olduğunu düşünmeye yatkınızdır. Oysa bir otomobil çok iyi bir güvenlik sistemine sahip olmasına karşın sorunlu bir şanzımana sahip olabilir. Ya da bir otomobil sadece çok güzel gözüktüğü için onun verimli ve iyi bir makina olduğunu söylemek imkanlı değildir.

Ye kürküm ye…

Ne kadar kusursuz düşünmeye çalışsak da yargılarımızın ve davranışlarımızın arkasında her zaman mantığın bulunduğunu iddia edemeyiz. Thorndike’nin ortaya koyduğu hale etkisi mantıksız ve rasyonel olmayan davranışlarımızdan sadece birisidir.

Çağımızda ortaya çıkan lüks tüketim arzusunun arkasında da “iyi olarak değerlendirilme” arzusunun yattığını söylemek zor olmasa gerek. Kullandığımız arabaların, giydiğimiz markaların bir statü göstergesi olarak algılanmasının yanısıra, çevredekilerin bize olan davranışlarından olumlu bir geri besleme almadığımızı söyleyemeyiz. Hatta bu durum halk edebiyatına da oldukça net bir şekilde yansımıştır.

Yazımızı Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” adlı, güzel bir hale etkisi eleştirisiyle bitirelim:

Nasreddin Hoca’yı bir şölene, ziyafete çağırmışlar. Hoca günlük kıyafeti ile gitmiş. Kendisiyle pek ilgilenen olmamış. Hemen evine gidip, en yeni ve gösterişli elbiselerini, üzerine de kürkünü giymiş. Davet edildiği ziyafet konağına tekrar gelmiş.

Daha kendisini kapıda görür görmez, büyük bir hürmet göstermişler. Yukarıya çıkarıp salonda baş köşeye oturtmuşlar. En iyi yemekleri evvelâ ona ikram etmişler. Hoca her ikram edilen şey önüne konduğunda, kürkünü yakasından özenle tutup, “ye kürküm ye” diyormuş. Bu hareketi salondakilerin dikkatini çekince “Hocam, bu nasıl iş, hiç kürk yemek yer mi?” diye sormuşlar.

– “Ne yapalım, davet sahibi bunları kürküme ikram ediyor. Sonradan kürkümle aramda bir sorun çıkmasın diye ben de kürkümü uyarıyorum,” demiş.

İlk Yayın:
Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Şubat sayısı‘nda yayınlanmıştır.

Kaynaklar:

[1] Stuart Sutherland, İrrasyonel. Domingo Yayınları. 2009.
[2] Landy, D.; Sigall, H.. “Task Evaluation as a Function of the Performers’ Physical Attractiveness”. Journal of Personality and Social Psychology 29 (3): 299-304.
[3] Wikipedia, “Halo Effect” maddesi.
[4] Efran, M. G.. “The Effect of Physical Appearance on the Judgment of Guilt, Interpersonal Attraction, and Severity of Recommended Punishment in Simulated Jury Task”. Journal of Research in Personality 8: 45-54.
[5] Dion, Karen; Ellen Berscheid, Elaine Walster. “What is Beautiful is Good“. Journal of Personality and Social Psychology 3 (24): 285-290. (Aktaran: [3])
[6] Ürkmez, Bahadır. “Bir Bilen Safsatası”. Yalansavar.org – 9 Temmuz 2012.

î

YOLDAN ÇIKAN PSİKOLOJİ DENEYLERİ

Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün.

Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz:

1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, (“Kaş yaparken göz çıkarmak…”)
2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi (“Zafer yolunda her şey mübahtır”)
3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. (“El elin eşeğini türkü yakarak ararmış”)

Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz.

“Canavar” Çalışması (1939)

Wendell Johnson (F.W. Kent Fotoğraf Kolleksiyonu, Iowa Üniversitesi Kütüphanesi)

Iowa Üniversitesi’nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan [1] Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir [2].

10’u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir.

Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı.

Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson’ı savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite’nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor [3].

Milgram Deneyi (1963)

1963 yılında Yale Üniversitesi’nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında anonimleşerek kendi kimliklerinden sıyrılacağını ortaya koymayı amaçlıyordu. Denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundular ve 20 ila 50 yaşlar arasında toplumun her kesiminden erkekler seçildiler [4].

İşbirlikçi “öğrenci”.

Katılımcılara grubun “öğretici” ve “öğrenci” olarak iki gruba bölündüğü bilgisi verildi. Oysa öğrenci tekti ve tüm katılımcılar öğretici olarak görev yapacaktı; tabi ki deneklerin bundan haberleri yoktu. Zira öğrenci bir işbirlikçi idi, ve iyi rol yapabilen bir muhasebeciydi. Denekler, rastgele verilen kağıtlardan “öğretmen” yazanın şans eseri kendilerine geldiğine inandırıldıktan sonra “öğretmen” ve “öğrenci” birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deney gözlemcisi -yine işbirlikçi-, gri bir laboratuvar önlüğü giyen, sert ve hissiz bir biyoloji öğretmeni rolünde idi.

Deney başlamadan önce “öğretmen”e 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak “öğrenci”ye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu. Cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu – aslında elektrik verildikçe çığlık atılan, önceden kaydedilmiş bir kaset aracılığıyla öyle olduğu sanısı veriliyordu-. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra işbirlikçi, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ettiler. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başladı, ama bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam etti.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sırasıyla aşağıdaki sözlü uyarılarda bulunuluyordu:

1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Sizce deneklerden ne kadarı 450 volta kadar çıkmış ve öğrenciyi öldürmeyi, öldürmese bile onu çok büyük acılara maruz bırakmayı göze almıştır? %5? %10? Hatta yarısı?

Milgram, deneyini gerçekleştirmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yapmış ve katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünmüştü. Psikiyatristler ise sadece onbinde 12’sinin (%0,12) 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüşlerdi [5]. Oysa sonuçlar dehşet vericiydi: Bu ilk deneyde 40 denekten 26’sı, yani %65’i deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu -her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da- uygulamışlardı. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi, ancak bir çoğu bunu yapmamıştı. Hatta katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmemişti.

Üçüncü Dalga (1967)

Milgram Deneyi’yle benzer özellikler taşıyan bu deney, California, Palo Alto’da bulunan Cubberley Lisesi’nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirilmiştir. “Nazi Almanyası” konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlamış, ve aslında deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtlamıştır da.

Jones ilk gün bir kaç basit kural getirmiştir: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu “Bay Jones” diye bitireceklerdir.

İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştır. Onlara “Üçüncü Dalga” adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırmıştır. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uymuşlardır.

Tarih öğretmeni Jones’un talimatıyla üçüncü günden itibaren “Üçüncü Dalga” üyeleri birbirlerini nazi selamı ile selamlamaya başlamışlardır.

Üçüncü gün Jones deneyin kapsamını büyüterek okula yaymıştır. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43’e yükselmiştir. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başlamış, katılımlarında artış olmuştur. Ron Jones’un konuyla ilgili kendisinin kaleme almış olduğu makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler “İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini” beyan etmişler ve hatta “Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz?” şeklinde sitem etmişlerdir [6].

Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaşmışlardır ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmamışlardır. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200’ü bulmuştur. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başlamışlardır.

Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurmuştur ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yapmıştır. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıklamış, bunun Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtmiş, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğrulamıştır.

Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçtir: Bir haham (konu Nazi Almanyası olduğunda yahudi olan ABD vatandaşları daha hassastırlar) velilerin kaygılarını iletmek için Jones’u aramışlardır. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü vermiş hatta deneyin bir parçası olmuştur [6].

En nihayetinde deney sonlanmış ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovulmuştur ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmemiştir [7].

Ron Jones’un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı “Die Welle” adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarılmıştır.

Zimbardo Hapishane Deneyi (1971)

Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alır. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deneyi kabaca özetlersek, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu incelemiştir. Asıl amaç kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir ancak çok başka sonuçlar doğurmuştur.

2001 yılı Alman yapımı “Das Experiment” filmi Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananları konu almaktaydı. Ancak yukarıdaki fotoğraflar gerçek deneyden… (12)

Stanford Üniversitesi’ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkûmlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağlamışlardır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir.

Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma gelmiştir. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrılmışlardır. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri “gerçek” sadistik eğilim sergilemekten yargılanmıştır.

Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir [8].

David Reimer Vakası (1966)

Tarihte bir vaka daha var ki, yukarıda saydığımız deneylerden bir çok yönüyle ayrılmaktadır, fakat yine de bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca söz konusu deney, on iki yıl kadar uzun sürmüş, psikoloji sınırlarını aşmış ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içermiştir.

“Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve ikiz kardeşi Brian Reimer için her şey sütlimanken zamanla durum değişmiştir.” [9]

22 Ağustos 1965 yılında Kanada’da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya’ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştür. Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore’daki John Hopkins Hastanesi’ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money’e başvurmuşlardır. Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirmiş ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söylemiştir. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer’ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etmemiştir.

David’in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alınmıştır ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmemiştir. Ona yeni bir isim verilmiştir: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulunmuştur. Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara sokmuş, hatta bir kısmını fotoğraflamıştır. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istemiştir[10].

Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişmiştir. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramamış, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmemiştir. 22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore’a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesilmiştir. 13 yaşında iken, endokrinoloğu (salgı sistemi/hormonal sistem uzmanı) ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda’ya gerçekleri açıklamıştır. Brenda, tekrar David adını almış, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrilmiştir. Ayrıca 1990 yılında Jane Fontain ile evlenmiş, onun üç çocuğuna babalık yapmıştır.

David intihar etmeden önce evliydi ve eşinin üç çocuğuna babalık yapıyordu.

Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir.

Money’nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002’de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir [11]. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004’te bir de karısı Jane’in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004’te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir [10],[11].

Brian’ın sahip olduğu şizofreninin ve David’in intiharının sebebinin kesin olarak Money’nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur. Ancak burada doktorun hastasını taraftarı olduğu bir teori uğruna denek olarak kullanması, David Reimer’ı yazımızın konusu haline getirmiştir.

Kaynaklar:

[1] Gretchen Reynolds, The Stuttering Doctor’s ‘Monster Study’ http://www.nytimes.com/2003/03/16/magazine/the-stuttering-doctor-s-monster-study.html
[2]* 10 Psychological Experiments That Went Horribly Wrong, http://brainz.org/10-psychological-experiments-went-horribly-wrong/
[3] Robert Goldfarb, ETICS, The Case Study from Fluency, http://www.nicholasjohnson.org/wjohnson/hsr/njhsr512.pdf
[4] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Milgram_experiment
[5] Thomas Blass, Obedience to Authority. (Taylor & Francis, 2000)
[6] Ron Jones’un kendi kaleminden “The Third Wave”, http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones
[7] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/The_Third_Wave
[8] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Stanford_prison_experiment
[9] Resim kaynağı: http://unknownmisandry.blogspot.fr/2012/07/gender-is-hoax.html
[10] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/David_Reimer
[11] BBC yapımı olan ve David Reimer’ın hayatını konu alan bir belgesel bulunmaktadır: http://documentarystorm.com/dr-money-and-the-boy-with-no-penis/
[12] Resim kaynağı: http://www.manoneileen.com/2011/04/18/dyk-14-abu-ghraib-stanford-prison-experiment/

* Tüm başlıklar için bu kaynağa başvurulmuştur.

Terör olaylarına anonimleşiyor muyuz?

Yıl 1964. Mart ayı. 28 yaşındaki Catherine (Kitty) Genovese , işten çıkmış ve New York Queens’teki evine dönmüştü. Arabasını evinin otuz metre uzağına parketmiş ve evine yürüyordu.

Kendisini takip etmeye başlayan adamı fark ettiğinde evinin önünde vakit kaybetmek yerine az ilerideki polis istasyonuna kadar gitmeye karar verdi. Baktı ki adam daha hızlı yürüyor, bir kitabevinin önündeki sokak lambasının altında durdu. Aydınlıkta kendisine bir şey olmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı. Adam onu bıçakladı. Kadın can havliyle, “beni bıçakladı! Yardım edin!” diye bağırmaya başladı.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google