Articles Tagged with: İstanbul

TRAFİKTEKİ TOPLUM DÜŞMANLARI

İstanbul’da yaşayan herkesin İstanbul’a dair bir sevgisi vardır. Bu sevginin kaynakları çeşitlilik gösterebilir. Ne oldukları mühim değil. Ancak İstanbul’dan nefret edilen zaman dilimleri genelde müşterektir: Trafikte olunan zamanlar.

Trafikte olmanın yarattığı bu nefretin -ya da olumsuz tutumun- ardında sıkışıp kalma, gecikme, sıkılma gibi bireysel nedenleri olduğu kadar, “enayi yerine koyulma”, “hakkının gasp edilmesi”, “hakkını koruma çabası” gibi sosyal nedenleri de var. Sebepleri de toplum düşmanları… Toplum düşmanları; zira toplumda huzurla yaşamanın güvencesi trafik kuralları gibi kurallardır. Bu insanlar kurallara uymadıkları gibi, zannedersem bunu “daha akıllı” oldukları için -ve bizler de enayi olduğumuz için- yapıyorlar; ve bu toplum düşmanları üzerimizde trafiğin kendisinden çok daha fazla stres yaratıyor. (Şehir hayatının insan üzerinde yarattığı strese Erdem Erikçi şu yazısında değinmişti).

Araç kullananların hemen hemen her gün karşılaştığı, insanı 150 kişilik bir pasifik adasına göç etmeyi hayal ettirecek kadar çileden çıkartan bir kaç çeşit toplum düşmanını tarif etmeye çalışacağım. Bu tarifleri yaparken, gerçek bir acelesi olduğu için (hastası, zayisi olanları) kapsam dışı tuttuğumu hatırlatmak isterim. Öte yandan kimi zaman bu gibi hareketler hayatımıza tehdit yarattığı için, düşüncesizce davrananlara hakaret etmiş bulunabilirim. Affola.

Toplum Düşmanı 1: Ağır tahrikçiler

td1

Şeridin hızına razı olamayanlar…

Bir yol vardır ve bu yol üç şeritlidir, üstelik de kalabalıktır. Her şeridin ortalama bir hızı bulunur. Siz de o hıza uygun olarak akar gidersiniz. Böyle hallerde trafiğin bir boru içerisinde akan akışkandan farkı yoktur. Her akışkan elemanı (otomobil) kendi akış çizgisi üzerine hareket eder.

Ne var ki bazı arkadaşlar mevcut imkânlara razı olamayan arkadaşlardır. Sol şeridin ortalama hızı o yol için belirlenmiş olan azami hızdan yüksek olsa dahi (mesela E-5 için bu 80 km/sa’tir. Yarı yoğun zamanlarda genelde sol şeridin ortalama hızı 90 ila 100 arasında değişir) sırf sizden daha hızlı gitmek istediği için YA DA siz takip mesafesini koruyorsunuz diye sizin yavaş gittiğiniz “algılayarak” şöyle yaparlar:

1. Arkanıza geçerek selektörle yol isterler.

2. Yol vermek istemeyebilirsiniz. Ben adamın acelesi olabileceği düşüncesiyle yine de yol vermek isterim. Yeter ki ısrarcı olmasın. Ancak yol yoğun olduğu için sağ şerit hemen geçebileceğiniz müsaitlikte olmayabilir. Bu yüzden gecikirsiniz.

3. Arkadaki arkadaş daha ısrarlı selektöre başlar.

4. Baktı ki yol vermiyorsunuz:

a) Kıçınızın dibine kadar girerek tahrik etmeye başlar. Bunun stresi kaza yapmayacak adama kaza yaptırır. Aslınca canınıza kast ediyordur. Bu arkadaş insanlıktan çıkmış öküzlüğe terfi etmiştir. Hoşgeldin yeni öküz.

b) Sağ tarafta bir boşluk bulup sizi tehlikeli bir şekilde “sağlama” çabasına girer. Oysa yanda alan olsa siz geçeceksiniz zaten.

Bu öküzlük silsilesi son derece sinir bozucudur. Pek çoğu bunca sinir bozmaya, küfür yemeye rağmen de bir, bilemediniz iki arabalık mesafe kazanır. O mesafe Formula’daki gibi süreyle ölçülecek olsa 1 veya 2 saniye çıkar. Değer mi bunca stres yarattığına? (Bu arada bu hareketin daha önce verildiğini duymadığım 1 yıllık bir hapis cezası var. Başınıza gelirse kaydedebiliyorsanız kaydedin.)

Toplum Düşmanı 2: Kaynakçılar

td2

Kaynakçı adamı hayattan soğutur.

Yanyollardan E-5 gibi geniş yollara girişte rastlayabileceğiniz bu toplum düşmanları aslında ana caddeden dönüş gerektiren her sapak da tezahür edebilirler.

Bu arkadaşlar hepimizden akıllı arkadaşlardır. Dönüş (ya da anayola katılım) sırasına neden girsinler? Bir defa onun bir beyni, iki gözü ve bir de burnu var. O halde yanda ikinci bir şerit oluşturarak, sizin gibi sıra beklemek yerine, yandan yandan gidip, tam katılımdaki o dar ağızda burnunu sokarak sizden daha evvel katılabilirler. Siz bir kaç dakika daha bekleyin. Ne de olsa salaksınız…

Hemen hemen her sapakta rastlayabileceğimiz bu davranışı minibüsler, midibüs şeklindeki halk otobüsleri ve taksiler daha sistematik bir biçimde gösterirler bu arada. Sanırım onların sürücülüğü meslek olarak yapmaları, böyle bir davranışı gerçekleştirmeyi “verimlilik ve etkinliği arttırmak için” kendilerince mübah saymalarına neden oluyor.

(Pazar değerleri ve sosyal değerlerin nasıl farklı sonuçlar yarattığını, söz konusu paraysa etiğin ya da vicdanın devreden çıkabileceğini şu yazımda anlatmıştım.)

Toplum Düşmanı 3: Emniyet Şeritçileri

td3

Dünyanın en zeki insanlarından…

Bu arkadaşların toplum hayatına nasıl kastettiklerini detaylı anlatmaya lüzum yok aslında. Kendileri tıpkı kaynakçılar gibi, dünyanın en zeki insanlarıdır ve sizin salaklığınıza 80 km/sa bir hızla giderken bakarlar. Diğerlerine göre yaptıkları toplum düşmanlığı karşısında en çok fayda elde edenler bunlardır. Aynı şekilde, bir kazaya uğramaları halinde, ambulans ya da itfaiyenin geçişini engelleme potansiyelleri yüzünden topluma en çok düşmanlık edenler de yine bunlardır. Başka bir deyişle bence “yatacak yerleri olmayanlar”dır kendileri.

Ayrıntı vermeyim dedim ama yine de aklıma gelen bir detaydan bahsetmek isterim: Önüne mavi kırmızı alacalı beleceli ışıklar takmış siyah arabalar bunu daha çok yaptığı için şeridin “emniyetçi şeridi” olarak adlandırıldığı olur. Öyle ki bu ayrıcalığı elde etmek için arabasına bu ışıklardan ve “dodododorttttt” diye öten tuhaf polis kornasından taktıranlar olduğunu duydum. Demek ki kurallar normal vatandaşlar için.

Toplum Düşmanı 4: Boşluk bulunca yürüyenler

td4

Bir Ankaralı’nın bana bir gün dediği gibi: “Yol verilmez, yol alınır!”

Hayvanlar bilişsel davranış göstermezler. Bizler gibi düşünerek karar vermezler. Daha basit kurallar zihinlerinde yer alır ve karmaşık gibi görünen hareketler dahi bu basit kuralların bileşkeleridir. Temple Grandin filmini izlediyseniz öküzlerin ve ineklerin yürüme mekanizmalarının anlatıldığını görmüşsünüzdür. Bu konuda daha detaylı okuma isteyenlere Tübitak yayınlarından çıkmış olan, Gould’lar tarafından kaleme alınmış “Hayvan Zihni”ni öneririm.

“Yok ben okumak istemiyorum, illa gözlemle öğreneceğim” diyorsanız o da mümkün. Özellikle şerit sayılarının düştüğü yerlerde, başka deyişle, iki şeritte yer alan arabaların tek şeritte birleşmek zorunda olduğu hallerde, önünde boşluk gördükçe yürümeye çalışan arkadaşları gözleyebilirsiniz. Bu arkadaşlar, “bir o şeritten, bir bu şeritten birleşelim, sırayla girelim; bak adam bu şeride yol verdi, ben de ona vereyim” demezler. Boşluk buldukça yürümek isterler. Sağda iseniz bariyerlere sıkışmamak için adamın hegamonyasına boyun eğersiniz. Yok eğer solda iseniz, “adama çarpmayayım” diye kaygılanan yine siz olursunuz. O da aradan sıvışıp önüne geçer, böylece kazandığı 3-4 metre ile mutlu olur, dopamin, seratonin falan salgılar. Gülümser.

 

Sonuç

Yaya geçidinde durmayanlar, şeridi kapatmak uğruna arabasını gireceği dükkanın önünde bırakarak yolu tıkayanlar, görme engelli yollarına park edenler, engelli parklarını işgal edenler, garaj girişini kapatanlar gibi daha pek çoğunu saymadığımın farkındasınızdır.

Trafikte haklar kurallarla kesin olarak belirlenmiştir, ancak yukarıda bahsettiğimiz hakların hiçbirisi, “kavşakta karşılaşınca önceliğin kimin olduğu” gibi, belirsiz bir duruma düzen kazandıran kurallardan gelmez. Öncelik hakkı (önce gelenin konumunu önce olarak sürdürmesi hakkı) en doğal haklardan birisidir. Banka ya da ekmek kuyruğunda, veyahut metrobüse binerken boş koltukların doldurulmasında da aynı hak söz konusudur.

Abartılı olacak ama bir milletin kalkınmaya ne kadar müsait olduğunu, demokrasiyi ne kadar benimseyebileceğini, hoşgörü kültürünü ne kadar yeşertebileceğini trafikteki davranışlarına bakarak anlamanın mümkün olduğunu iddia edeceğim. Zira trafik, biraz da arabanın sağladığı anonimlikle, kalabalıklar içinde topluma sevimli gözükmek için taktığımız maskeleri pek takmadığımız bir yerdir. Yani bir banka kuyruğunda olduklarından daha anonimdir insanlar, gerçekte oldukları gibi davranmak konusunda daha rahattırlar. Tartışmaya kalkarsanız da “kusura bakma” diyeni pek görmedim; bu yüzden tartışmaya girmek ve hatta kızgınlıkla korna çalmak bile yersiz. Hatırlatmak isterim ki Türkiye’de trafikte çıkan kavgalarda insanlar birbirlerini vuruyorlar, bıçaklıyorlar.

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

FİLMLER NEDEN CUMA GÜNLERİ VİZYONA GİRER?

Yıl 1995. Soyadıyla piyasaya çıkmaya karar veren Fergan Mirkelam, İskender Paydaş’ın düzenlediği Her Gece şarkısıyla Türk pop müzik listelerine bomba gibi girer(1).

Sadece müzik piyasasına girmekle kalmaz; Umur Turagay’ın yönettiği klipte bir cadde boyunca önce yürüyen, sonra koşan –ve bu yüzden Koşan Adam olarak anılmaya başlayan- Mirkelam’ın pantolonu da meşhur olur. Bir süre sonra “Erkek adam renkli pantolon giymez” inancının yaygın olduğu toplumumuzda her yerde renkli renkli, çeşit çeşit “Mirkelam Pantolonları” türemeye başlar. Türkiye’de gelişmiş bir sektör olan tekstil sektörü –ve onu besleyen kanallardan birisi olan işporta- bu eğilimi iyi yakalamıştır.

Peki ne olmuştur da, bu pantolon bu kadar hızlı yayılmış, kadın ve erkek giyimleri konusunda katı kalıp düşünceleri olan bir toplumda böylesine bir moda haline gelebilmiştir?

Pantolonlar mı çok güzel? Yoksa taktik mi doğru? Ya da çok mu ucuzdu acaba? Giyen neden giydi? Giymeyen neden giymedi? Ya da kimler hemen giydiler? Kimler, “dur bakalım” deyip beklediler…

Gelin hep beraber modaya, pazarlamaya, sosyal ilişkilere “modelli” bir bakış yapalım ve pantolondan filme şöyle bir uzanalım…

Ayrışma ve Benzeşme

Dünya nüfusu yedi milyar mertebesinde, binlerce farklı kültür içerisinde yaşamlarını sürdürüyor. İki insanı karşılaştırdığımızda daha ilk bakışta pek çok benzer ya da farklı özelliklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman aynı çağda yaşamış insanları karşılaştırabilirsiniz, kimi zaman ise aynı coğrafyada yaşayanları. Gerek coğrafya, gerek zaman, gerek ise de ait olduğu kültüre göre grupların bir takım benzer özelliklere sahip olduğu göze çarpabilir.

Özellikle aynı mekanda bulunan insanlara bakıyorsanız benzerliğin iki sebebi vardır:

Birincisi ayrışma. Yani benzer özellikler gösteren insanların aynı yerde toplanması. Önceki sayımızda da yer verdiğimiz ayrışma modeline göre, insanlar çevrelerinde kendilerinden daha yabancı kalabalıklar gördüğü zaman, kendilerine daha benzer olanları bulmak için harekete geçerler. Bu etkinin özelliklerini özellikle kentleşmede görürüz: Çin mahalleleri, İtalyan mahalleleri, Karadenizli taksiciler, doktorlar sitesi vb…

Bir diğeri ise benzeşme ya da başka bir deyişle gruba uyma davranışıdır. Burada da insanlar bulundukları gruba uyarlar (grupların normları vardır ve içinde barınmanın koşulu budur), ya da bazen bir miktar çoğunluğa uyarlar. Yani bir X eylemini gerçekleştirmek için çevrelerindeki Y kadar insanın da X eylemini gerçekleştirmesini beklerler ve istenen koşul oluştuğunda da gerçekleştirirler.

Dikkat edilirse ayrışma ve benzeşme birbirlerinden farklıdırlar ve bu ince çizgi önemlidir: Çin mahallelerini oraya taşınanların giderek bir Çinliye dönüşmelerinden değil, Çinlilerin genelde o mahalleye taşınmalarından kaynaklanır. Bu durum ayrışmadır. Öte yandan bir şehirde insanların genelde kırmızı renk giyindiklerine rastlıyorsanız, bu durum da kırmızı giymeyi sevenlerin o şehre taşınmalarından değil kırmızı giyinmenin moda olmasından, insanların birbirlerinde kırmızı kıyafetler gördükçe bunu yapmaya artan meyillerindendir. Bu durumsa benzeşmedir.

Geçtiğimiz sayımızda ayrışmayı anlatan modellerden birine yer vermiştik… Bu sayımızda da benzeşme modelinden biraz bahsedeceğiz ve başlıkta da yer vermiş olduğumuz “Filmler niçin Cuma günü vizyona girer?” sorusuna yanıt arayacağız.

Ayakta alkış!

Diyelim ki bir tiyatroya gittiniz. Bir buçuk saatlik, iki perdelik oyun sona erdi. Oyuncuların performansını çok beğendiniz. Her şey gerçekten de harikuladeydi. Şimdi oyuncular sizi, yani seyircileri selamlamak için sahneye geliyorlar. Ayakta alkışlar mısınız?

Pek çoğumuz takdirimizi ifade etmek için ilave yollar ararız tabii ki. Sahne sanatları ya da sahnede icra edilen eylemlerin pek çoğunda takdiri daha güçlü ifade etmenin yolu ayakta alkışlamaktır. Fakat bir oyunu herkesin eşit derecede takdir etmesi ne kadar mümkündür? Elbette mümkün değildir. Herkesin oyundan beklentisi, oyuncudan beklentisi, beğenisi, geçmiş deneyimleri (mukayese aracı olarak) ve oyunun içeriği ile ilgili duyguları ayağa kalkma kararını etkileyecektir.

Aşağıdaki model “Ayakta Alkış” modeli olarak geçiyor ve bize ayağa kalkma etkisinin nasıl yayılabileceğine dair matematiksel bir model sunuyor(2):

T: Ayağa kalkma eşiği
K: Oyunun kalitesi
Ç: Çeşitlilik (Ayağa kalkma eşiği birbirinden farklı olan insanların yarattığı çeşitlilik) ve
S: Sinyal (K + Ç)

Olmak üzere:

S > T ise, yani sinyal eşikten büyük ise, ayakta alkış durumu gerçekleşir.

Dikkat edilirse S, oyunun kalitesi ve seyirci çeşitliliğinin bir toplamı. Yani oyunun kalitesi yeteri kadar yüksek ise ve salonda da kalite beklentisi çok çeşitli seyirciler bulunuyorsa, şartlarımız ayakta alkış için gerek olgunluğa sahip demektir.

İlk bakışta karmaşık görünebilecek bu hesaplamayı birkaç şekil yardımıyla anlatmaya çalışalım:

"Ayakta Alkış" modeli.

“Ayakta Alkış” modeli.

Şekilde de görüldüğü gibi ayakta alkışı belirleyen faktör kalite, başka bir deyişle modaya konu olan ürün, nesne ya da hâlin kabul edilebilirlik düzeyi, bunun “belirli sınırlar içerisinde” gerçekleşme koşulu ise eşiği bu kabul edilebilirlik düzeyi altında olan insanlar bulunması. Daha basit kelimelerle ifade edecek olursak, bir ürünü kullanmak, ya da bir konuda harekete geçmek için o şeyin sunduklarının sizin beğeninizin üstünde olması gerekiyor.

Ancak bu basit modelde ihmal edilen önemli bir unsur var: Diğerlerinin ayağa kalkması.

Evet! Sadece beğeni ve kalite yetmiyor; çünkü seyirci takdirini bu kadar göstere göstere ifade edeceğinden burada sosyal cesaret ve kişiliğin de önemi devreye giriyor. Bazı insanlar oyunu beğendilerse kimse ayağa kalkmadan ayakta alkışlamayı tercih edebilir. Bir kısmı ancak salonun %5’i ayağa kalkarsa kalkar, bir kısmı ise %10’u. Herkes ayağa kalksa da kalkmamayı tercih edecekler bile olabilir.

Eminim “Sürü psikolojisi” deyimini çok duymuşsunuzdur. Sürü psikolojisi, başka bir deyişle sosyal grup davranışları daha ana bir başlıkta toplanırsa “sosyal etki” olarak adlandırılır. Kaba tanımı bireylerin kendi davranışlarında içerisinde bulundukları grubtan etkilenerek karar vermeleridir. Özellikle çevremizi inceleyerek neyin doğru olduğuna karar veriyorsak, bu kararımızın arkasında “bilgilendirici sosyal etki” vardır. Çevremizdeki insanların davranışlarını inceleyerek doğru hareketin ne olduğuna dair bilgi elde etmeye çalışır ve o hareketin doğru olduğunu düşünerek uygulamaya geçeriz.

Aşağıdaki videoda sosyal etki altındaki davranışa ait bir deney görülüyor, ve bir kamera şakasından da farksız. Asansöre binen deneklerin asansördeki diğer kişilerin hareketi karşısında nasıl tepki verdiklerini izlemek eğlenceli olabilir:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=uuvGh_n3I_M]

Şimdi dilerseniz bir toplum modelleyelim. Bu toplumun bireylerinin eşiklerini de yüzdeler olarak değil, sayılar olarak verelim. Mesela bu toplumun yedi üyesi olsun ve Mirkelam Pantolunu giyme eşikleri 0, 1, 2, 2, 3, 6, 6 olarak sıralansın. Yani bu üyeler hiç kimse giymese de bu pantalonu giyeceklerden “6 kişi giyerse ben de giyerim” diyenlere kadar sıralanıyor.

Önce yanıtı düşünün: Bu toplumun her üyesi Mirkelam pantolonu giyecek midir?

Yanıt “ikisi hariç evet”. Çünkü bu akım şöyle ilerliyor:

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Şekildeki durumu biraz açıklamak gerekirse şunları söyleyebiliriz: Bu toplumda 0 eşiği olan kişi, herhangi bir başkasından görmeye gerek duymadan bu ürünü satın alır. Artık bu bir kişinin varlığı, eşiği bir olan üyeyi harekete geçirir. Şu durumda artık elimizde 2 adet Mirkelam Pantolonu kullanıcısı olur. Bu durumda eşiği 2 olan iki üye de diğer gün harekete geçecektir. Eşiği üç olanın canına  minnet, çünkü hal-i hazırda dört kişi ürünü satın almış bile. En nihayetinde beş kişi Mirkelam Pantolonu giymiş oluyor. Bu pantolonu giymeyen iki üyemiz kalacak en sonunda, çünkü onların eşikleri 6.

Kabûl-Karar Eğrisi

Bir ürüne, hizmete ya da akıma karşı eşiklerimizin çeşitli olması bizi birbirimizden farklı kılıyor ve bu farklarımızla herhangi bir etkiye karşı, yine bir “normal eğrisi” üzerinde diziliyoruz. Bu normal eğrisine kabul karar eğrisi deniyor.

Örneğin, iPhone 5’in piyasaya sürüleceği haber veriliyor. İlk olarak da ABD’deki mağazalarda satışa çıkacağı bildiriliyor. Bir bakıyorsunuz ki, insanlar geceden dükkanın önüne birikiyorlar ve kapının önünde kuyruk oluyorlar. Amaç: iPhone 5’i çıkar çıkmaz almak! Benzer sahnelere çok kült filmlerin devam serilerinde, kullanmanın bir ayrıcalık olarak sayıldığı motorsikletlerde, ya da bir kitabın ilk imza gününde rastlayabiliyoruz(3). İşte bu kuyrukta bulunanlar eşiği 0 (sıfır) olanlardır. Ancak kabul karar eğrisi üzerinde farklı bir isme sahip oluyorlar: Öncüler!

Star Wars'ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz.

Star Wars’ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz (4).

Pazarlamacıların doğru olduğunu varsaydığı bu teoriye göre yeni bir ürün ya da hizmete öncelikle öncüler sahip olur. Örneğin Matrix devam filmini daha vizyona girdiği ilk gün izlemek isteyenler bu gruba girer. Daha sonra ilk dalga, yani ürünü bekleyen, ama öncüler gibi heyecanlı olmayan (yukarıdaki örneğimizde eşiği 1 olanlar bu grupta sayılabilirler) kimseler gelir. Matrix’i ilk hafta içinde izleyecek olanlar yani. Erken çoğunluk ürünün yaygın kullanıcılarıdır ve çok beklemeden ürüne sahip olurlar. Aynı örnekten gidecek olursak, ilk iki haftada izlemek isteyenleri bu gruptan sayabiliriz. En sonunda geç çoğunluk gelir. Bu kullanıcılar biraz beklemiş olanlardır. Heyecanlı olanlar artık gitmiştir, “film gitmeden bir gidelim” diyen çoğunluk geç çoğunluktur. Ve nihayet, filmin gösterimden kalkacağı sıralarda, herkesten filmin adını duymuş olup, “e hadi biz de gidelim” diyenler filme gidecektir. Pantolon örneğimizde eşiği 5 olan bir üye olsa idi onu bu gruba örnek verebilirdik. Peki eşiği 6 olan bu eğride nerede yer alıyor? Hiçbir yerde. O üye ürüne ilgi göstermemiş oluyor…

Peki filmler neden Cuma günü gösterime girer?

Şu halde artık başlıkta sorduğumuz soruyu artık yanıtlayabiliriz:

Toplumlar örneğimizdeki gibi “altı” kişiden ibaret değildirler, ama içlerinde altı kişilik pek çok alt grup barındırabilirler ve hepimizin herhangi bir yeni ürün, hizmet ya da akıma karşı çeşitli eşikleri vardır. Bazılarımız bir filme iki ayrı arkadaşımızın, bazılarımız beş ayrı arkadaşımızın tavsiyesiyle gideriz. Gittikten sonra biz de tavsiye edebiliriz. Bir kısmımız ise o filmi zaten bekliyordur –ya da tesadüfen görmüştür- ve tavsiye eden pozisyonda başlarız. İşte sinema endüstrisi ilk seferde daha çok kişiye izletmek, başka bir deyişle öncü nüfusunu arttırmak için haftasonu tatilini kullanmak ister. Cuma akşamı vizyona giren film, Cumartesi ve Pazar günü olabildiğince insana ulaşmış olur. Daha gösterimin ilk günlerinde fazla izleyiciye ulaşma şansı bulan film böylece birkaç eşiği birden devirmiş olur.

Ayrıca pazarlamacıların esas aldığı kabul-karar eğrisinin gerçeği yansıttığı varsayılırsa, öncülerin nüfusunun artması doğal olarak eğrinin yukarı ötelenmesine ve böylece çok daha fazla insan tarafından seyredilmesine yol açar.

Tabi bu durum sadece eşik ile ilişkin değildir: Ayakta alkış modelinde gördüğümüz gibi, temelde filmin kalitesi belirleyici olacaktır.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Mayıs 2013 Sayısı

http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/filmler-neden-cuma-gunleri-vizyona-girer.html

Kaynaklar:

1. Wikipedia – “Mirkelam” maddesi
2. Scott E Page, Michigan Üniversitesi – “Model Thinking” dersi ders notları.
3. Doç. Dr. Cenk Arsun Yüksel, İstanbul Kültür Üniversitesi – Pazarlama Kuramları ve Uygulamaları Ders Notları
4. Marketing Theory: A Student Text, Michael J. Baker

TÜYAP KİTAP FUARI VE İTHAKİ ANTOLOJİSİ’NDEKİ ÖYKÜM

3 Kasım 2013 Pazar günü “imza günü” kapsamında İstanbul Beylükdüzü’nde TÜYAP kitap fuarında olacağım.

Bildiğiniz üzere daha çok internette yazıyorum. Bugüne dek basılmış tek kitabım var. Geçtiğimiz TÜYAP fuarında ön anlaşmaya vardığım yayınevinin sahibi biz anlaşmaya vardıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle işten elini eteğini çekti (kendisine tekrar tekrar acil şifalar…). Hal durum böyle olunca biri astroloji (skeptik açıdan) hakkında, diğeri ise öykü seçkimden oluşan iki kitap projesi yattı / ertelendi, artık her ne ise…

Şimdilik tek kitabım olan “İz Odası” benim acemilik eserim. Bundan beş yıl önce yazdığım kısa bir hikaye iken, biraz daha uzatıp üç buçuk, dört yıl kadar önce uzun öyküye devşirdim. Bu süre zarfında çok değişmiş olacağım ki, kitaba bakınca kendim yazmışım gibi gelmiyor :) Yine de -benim söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama- dostlar ve tanımadığım okurlar çabuk okunması, akıcı olması ve sürüklemesi ile eğlenceli bir kitap olduğunu söylerler. Pek çok öykümde olduğu gibi, bilimkurgusal bir çerçevede yaşanan bir aşk hikayesi.

Yine benzer konseptteki “Galaktik Tiyatro” adlı öyküm, yakında İthaki yayınlarından çıkacak olan bir bilimkurgu öykü seçkisi içerisinde yer alacak. Bu haberi de bu yazı aracılığıyla ilk kez duyurmuş olayım.

3 Kasım 2013’te tüm dostları TÜYAP kitap fuarına beklerim. Sadece artık bayatlamış olan kitabımı imzalamak için değil elbet, sohbet, muhabbet ve tanışma için.

Herkese sevgiler.

MEDENİYETLER NASIL ÇÖKER / AYAKTA KALIR?

Daha önceki yazılarımda pek çok kez överek bahsettiğim “Tüfek Mikrop ve Çelik” adlı kitabın yazarı Jared Diamond’ın Timaş yayınlarından çıkan “Çöküş” adlı kitabı tarihin ilginç bir sahnesine dikkat çekiyor:  Çöken medeniyetler, çöküş sebepleri ve şekilleri.

Bir kaç örnek vereyim:
Mayalar… Orta Amerika’da kurdukları muhteşem ve dikkat çekici medeniyet, tarım alanlarına döndürmek için ormanların hesapsızca tüketilmesi sonucunda önce kıtlığa düştü, bir süre sonra da çöktü.

Paskalya Adası. Tek başına kendine yeten ada üzerinde muazzam bir uygarlık geliştirdikten sonra liderlerin heykel yapma ve arazi kapma yarışı süresince tüm ormanlarını kaybetti. Ormanlar kaybedildikten sonra adanın yağmurları kesildi. Yağmurlar kesilince tarım sekte uğradı. Kabileler birbirine düştüler ve uygarlık çöktü.

Pitcairn adaları. Bu adalar büyük bir uygarlık geliştirecek kadar büyük değildiler ama üzerlerinde mutlu mesut yaşayan halklar vardı. Bir zaman sonra kano yapımı, ev yapımı için ve yakacak olarak kullandıkları ağaçlar tükendi. Ağaçlar tükenince adaya kuşlar uğramaz oldu. Kuşlar adanın en büyük protein kaynaklarından biriydi. Yağmurlar da tükenince kabileler birbirine düştü.

Önce sadece ölülerini yemeye başlayan halk zaman içinde biribirine düştü. Yamyamlık baş gösterdi. Bir yüz yıl sonra adanın bütün sakinleri hayatını kaybetti, bir uygarlık daha çöktü.

Daha modern bir örnek: ABD’nin Montana eyaleti. 1950’lerde “kendine yeten eyalet” idi. Bugün zengin Amerikalıların yazlık evlerini ve villalarını inşa ettikleri bir bölgeye dönüştü. Tek kaynağı olan tarımı yitirdiği için ekonomisi federal hükümetten yardımla ayakta tutuluyor.

Kitabı okuduğumuzda çok iyi bir şekilde anlıyoruz ki tarih, kaynaklarını düşünmeden kullandıkları için çöken, çökmese dahi zayıflayıp doğal olarak daha gelişmiş olan uygarlıkların kölesi haline gelen ya da onlar arasında kültürel olarak eriyip giden örneklerle doludur. Bu yüzden milletler ya da egemenliklerinin bulunduğu coğrafyalar, yani ülkeler için başta doğal kaynaklar olmak üzere kaynak planlaması ve uzun vadeli projeksiyon önemlidir.

İstanbul’a mevcut havalimanlarının yetmediği ortadadır. Bu zaten yıllardır tartışılıyor ama artık sona gelindi: 3 Mayıs 2013’te proje için ihaleye çıkılacak. Gelen haberlere göre 17 şirket şartnameyi almış.

Gerçek şu ki; İstanbul’da daha fazla kapasiteye ihtiyaç vardır ve bugüne kadar Türkiye’de havaalanı yatırımı yapan eski yönetimleri hep kısa vadeli düşündükleri için suçlamışızdır. Zamanında kısa vadeli çözümlerin bugünkü yeni sorunları doğurduğunu görüyoruz, bu yüzden böyle bir kapasiteye yönelik uzun vadeli ihtiyaç planlamasının olması gereken yaklaşım olduğunun farkındayız.

Evet… Daima daha uzun vadeli planlara ihtiyaç var ve bu yüzden de İstanbul’un ihtiyaç duyduğu kapasite artışının uzun vadeli planlanması önemlidir ancak ÇED raporu bu ihtiyacı bu yolla gidermenin önemli risklerine dikkat çekiyor. Bu risklerin başında bölgedeki ormanların, gölün ve dolayısıyla ekosistemin bozulması geliyor, ki bu da başka bir uzun vadeli planlamanın başka bir kalemi.

ÇED raporuna göre %90’ı orman ve göl olan alan proje sonrasında %90’ı beton alana dönüşecek. Ayrıca havalimanı yapıldığı zaman bölgedeki inşaatın havalimanı ile sınırlı kalmayacağını da tahmin edebiliriz: Bir süre sonra liman çevresinde ticari bölgeler, iskan alanları oluşacak. Şehri kuzeye doğru büyütmeye yönelik başka planlar da var.

Buna karşılık bakanlık yetkilileriyse ÇED raporu sonrasında projenin uygulama aşaması bilinmediği için bu tip spekülasyonların ortaya çıktığını söylüyor. Bu cümleden proje dahilinde çevreye verilecek zararın telafi edilmesine yönelik uygulamalar olduğunu çıkartıyoruz; ancak bu uygulamanın çevreyi ilgilendiren kısmı henüz kamuyla paylaşılmış değil.

Daha spekülatif bir şeyi ben söyleyeyim: Kısa vadeli planların dezavantajları olduğu gibi çok uzun vadeli planların da gerçekçiliğini yitirme riski mevcut. 100 yıl önce ticari havayolu taşımacılığı yoktu, bugün var. 100 yılda uçakların nasıl ortaya çıktığı, zaman içinde önce uçakların, sonra taşıma sisteminin nasıl geliştiği hepimizin malumu. Bir 100 yıl daha sonra havacılığın ne hale geleceğini bilmiyoruz: Belki mevcut haliyle artarak devam edecek, belki dikey inen kalkan uçaklar sayesinde hava trafiği farklı bir hale dönüşecek, belki ülkeden ülkeye inşa edilmiş vakumlu tünellerle farklı ulaşım yolları ortaya çıkacak, ve biraz fantastik ama; ışınlama icat edilip halkın kullanımına sunulacak. Bunu da bilmiyoruz.

O yüzden çok çok uzun vadeli planlamada kefenin taraflarını yanlış ayarlıyor olabiliriz.

Herkese iyi haftalar.

Kaynak: (1) Jared Diamond. Çöküş: Medeniyetler Nasıl Yıkılır ve Ayakta Kalır? Timaş Yayınları, 2006.

YAŞAM BİLİMLERİNDE MULTİDİSİPLİNER AR-GE VE İNOVASYON SEMPOZYUMU

15-17 Haziran’da İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Yaşam Bilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’nun son gününde “Bilimin Magazini” adlı bir konuşma gerçekleştireceğim ve akabinde Ömer Cansızoğlu’nun da katılımı ile Açık Bilim Radyo Programı hakkında bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

Konuşma ve söyleşi, 17:45-18:30 saatleri arasında olacak. Tüm dostları bekliyoruz.

Kayıt ve bilgi almak için http://www.istanbul.edu.tr/iugen/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ SÖYLEŞİMİZ (SHÖB)

15-17 Haziran tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Yaşam Bilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’nda “Bilimin Magazini” adlı bir konuşma yapacağım. Bu konuşmadan sonra da Ömer Cansızoğlu’nun katılımı ile de birlikte Açık Bilim Radyo Programı hakkında bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

Bu konuşma öncesinde daha önce Kocaeli Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu’nda gerçekleştirdiğimiz söyleşiden bir kesit paylaşmak istiyorum. Söyleşinin üzerinden uzun süre geçmesine rağmen henüz paylaşmamın sebebi, öncelikle arkadaşlarımızın web sitelerinin ziyaret edilerek tanıtımının sağlanması idi.Sivil Havacılık Yüksek Okulu Öğrenciler Birliği’nin diğer faaliyetleri hakkında bilgi almak için www.shobmedya.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=zVfpHyeuXLo&w=360&h=240]

Büyük Camlı bir Evin Günbatımına Bakması

 

Güneş her şehirde olduğu gibi İstanbul’da da batıdan kaçıyor şehirden ve kıyamet öncesinde kadar da öyle olacağı söylenir genelde. Bu saatler insanlığın en ortak hüznüdür. Bu saatler gece yaşayışlılarla, gündüz yaşayışlıların da kesiştiği yerdir. Bu saatler bir şehrin karanlığa gömüldüğü andır ve siyahtan önce kızıla bulanması da çok ironiktir aslında.

Bir kaç bulut daha var yukarıda, güneşin kalan kırıntılarını da yer yüzüne aktarmakla vazifeli. Oysa bir uçak geçiyor ki yukarıdan, onlarla aynı dikmedeymişiz gibi olsa da akşam olmamış onlara henüz. Pencereden dışarıyı görmeye çalışan çocuğun titreyen kanadın altındaki güneşe bakışını duyar, görür, tadar gibiyim. Ona akşam olmadı zira zaman uçanlara kıyak geçiyor, gece kaçanlara kıyak geçiyor ve güneş her şehirde olduğu gibi İstanbul’da da batıdan kaçıyor şehirden.

Ben yine bu satırları yazarken şehrin uzakta görünen parçacıkları birer birer ışıklarını yakıyorlar. Her yarısı kızıl ufkun. Her yolu gece karası. Her yol Ankara. Sonra sol yarısında deniz var, o da genelde lacivert ile kızılı nasıl karıştıracağını bulamaz güneş batana dek. Saflığı ya da salaklığından değil. Günün en duygulu anına layık olamamaktan korktuğuna.

Şehrin tek tük hareketleri arabaların yakamozları taklit edişinden geliyor ve ben bir an için marsı andıran dünyadan bazen korkuyorum. Zaman bahara kıyak geçiyor ve gündüzler uzuyor. Gündüzler kaçana kıyak geçiyor ve güneş her şehirde olduğu gibi İstanbul’da da batıdan kaçıyor şehirden.

Büyük camlı evim güneşe veda ediyor işte ama güeş oralı bile değil. Yüz vermiyor. kıyamet öncesinde kadar da yüz vermeyeceği söylenir genelde.

Öncesi:
Büyük Camlı Bir Evin Fırtınaya Bakması

İstanbul Mutsuzluğu

Bir defa bu şehir çok kalabalık ve her semti ayrı bir şehir gibi. İnsan akıl sır erdiremiyor; bir otobüsün geçtiği her bir semtin ayrı bir karakteri var ve bunların bir kısmında gözünüze çalınan herkes mutluymuş gibi görünüyor. Bir defa mutluluğun ne olduğunu sorgulamaya kalktın mı, işin bitmiştir zaten. Bir yanıt bulamazsın ve bunun bir kabiliyet olduğunu düşünmeye başlarsın. O insanlar kabil ve yeteneklidirler mutlu olmaya. Sense sakatsındır, engellisindir. Bir defa senin ruhun yetmez mutlu olmaya.

Fakat tüm bunların ötesinde özellikle istanbul’a ait olabilecek mutsuzluk durumları var.

Mesela çok kişi belediye otobüsünde ağlamak nedir bilir belki. Öyle ya, bu şehirde belediye otobüsünde 2 saat vakit geçirebilir insan. “On dakika dayanayım, ayıp herkesin içinde” demezsin. On dakika değil ki yol. Bir de senin canın burnundayken trafik ilerlemez; eve varıp yalnız kalmayı arzularsın ama nafile. Yol seni tutmuştur, hapsetmiştir, inip yürüsen yürünmez. Diyelim çok paran var, ya da kıydın paraya taksiye bineceksin: Bu trafikte o da gitmez.

Bir de vapuru var mesela bu şehrin. Eskiden sigara içmek de serbestti başaçık mevkii’lerde. O kenara oturup yazsa sıcağa, kışsa yüzünü dağlayan soğua aldırmadan sigara içmezsen mutsuz değilsindir. martılara bakıp da onlar kadar özgür ve tasasız olmayı istedin mi bir kere, işin bitmiştir zaten. Zehir vardır kanında. Kolunu keseceksin ki akacak. Birileri martılara ekmek atacak, simit atacak ve sen izleyeceksin. Kimi zaman o ekmek atan da sen olacaksın. Vapur kıyıya yanaşırken sen kalkmayacaksın. Acelesi olanları, iskele verilmeden atlamaya çalışanları izleyeceksin. Mutsuz olursan böyle olur, kaçınılmaz.

Eminönü’ndeki altgeçitlerde ruhun bunalacak, yeni camiyi gören bir yere oturacaksın. Güvercilere bakarken mutsuzluğunun sebebi her ne ise kafanda dönüp duracak. Etrafında oturan diğer kişileri hiç tanımadığını farkedeceksin. “Ne olur şimdi gidip onlara anlatsam derdimi” diye düşündün mü, işin bitmiştir zaten. Konuştun, konuştun… Konuşmadın sıradaki yapacağın iş deniz kıyısında bir yere gitmek ve Galata kulesine uzaktan bakmaktır. Zaten az sonra “köprüden karşıya yürüyeyim, ne olacak lan, yakın zaten” diyip rahatlamaya çalışacaksın.

İşte buna benzer İstanbul mutsuzluğu… Böyle bir şey olmalı.

Matbaa sosyalliği azaltıyor…

Başlık garip. Biliyorum. Aslında bu başlığı ben bundan bir kaç yüzyıl önceki bir gazetenin manşeti olarak düşünmüştüm, ancak gazete olabilmesi için matbaanın da yaygınlaşmış olması gerekirdi. Bu yüzden kendi içinde de bir kısır döngü oluşturuyor. Bu yazıyı okurken varsayımlara ihtiyacınız var.

Nesiller arasındaki algı ve bakış açısı farklılığını objektif bir şekilde mukayese etmek ve her ikisini de gerçek hislerle yaşamak isterdim. Her zamanki sorgularımdan biridir:

Cep telefonlu bir dünyaya doğmak ile cep telefonsuz bir dünyaya doğmak arasındaki farkı düşünün!

Cep telefonu icadı beraberinde onlarca eylemi aldı götürdü: Arkadaşını evinden çağırmak, hatta mümkünse zile basmadan önce balkondan bağırmak. Şehir dışından gelen akrabaya gerçek anlamda “neler yaptın” diye sormak ve onu da gerçek anlamda hiç haberinizin olmadığı olan bitenlerden bahsetmesi vb…

Bu sebeple her yeni nesil, eski neslin uzak ve eleştirel yaklaştıklarına alışkın, bildik ve aşina doğmuş oluyorlar. Read More

Cehalet ürünü sorular…

Bilmek, sormaktan önce gelir. Okumayan, bilmeyen birinin okumadığı, bilmediği konuda abesle iştigal sorular sormasından daha normal hiçbir şey yoktur. 

Bildiğini sananın sorusu daha bir bedbaht, daha bir saçmadır… İşte internette çeşitli sitelerde “Atatürk” karşıtlarının açmış olduğu gruplarda yer alan sorular. Bu kişiler Osmanlı Torunu olduğunu iddia ediyorlar. Nacizane bendeniz dilimin döndüğünce cevapladım. Buyrun:

1-Atatürk’ün 1919 yılında İstanbul’a gelerek Saray çevresinde Harbiye Nezaretini alabilmek için lobi yaptığı doğru mudur?

Evet doğrudur. Bu gizli bir bilgi değildir zaten. Atatürk bizzat kendisi anlatmaktadır. Ancak bunu bilmeyenler için her şeyi baştan yazalım:Read More

Kahraman Türk Kadını Hiç Kimseye Benzemez

Milliyet gazetesinden

Milliyet gazetesi internet sitesi “Savaşın Gizli Kahramanları” adı altında istiklal savaşımızda canla başla çalışan kadınlarımızla, sömürü Avrupası’nın silah sanayiinde emperyalizm hizmetinde çalışan fabrika işçilerini aynı kefeye koymuş. 

Uzun süredir internet sitesinde fotoğraf galerilerine yer veren Milliyet Gazetesi’nin bugün yayınladığı galerilerden birisi de aşağıdaki adreste yer alıyor:

Galeri

Üstteki resimde de görüldüğü gibi bu galeriyi, manşetten “Savaşın Gizli Kahramanları” adıyla vermiş. Fazla mı ciddiye alıyorum bilmiyorum, ancak ben bu yayını doğru bulmuyorum. Bu sebeple bu galeriyi her kim arkadaş hazırlıyorsa unuttuklarını ona hatırlatmayı nacizane kendime görev bildim. İşte gerekçelerim:Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google