Articles Tagged with: Deprem

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

Afet Fırsatçılığı…

Bir kaç saat önce AHL’de Türkiye tarihinin en büyük terör eylemlerinden biri gerçekleşti. Artık diyecek bir şey bulamıyoruz… (Gerçekten bu kısmı yazıp yazıp sildim. Ne diyeceğiz ki? Bir şey değişmiyor.)

Ancak bu saldırının daha öncekilerden bazı farkları vardı. Elbette başlıca fark havalimanı gibi uluslararası bir mekânda gerçekleştirilmesi. Havalimanları, bir ülkenin sınır kapısıdır. Bir aktarma merkezidir. Şehiriçi araçlarla gelinir, uçakla gidilir; ve de tersi: Uçakla gelinir ve şehiriçi araçlarla şehre dağılınır. Yani, havalimanındaki faaliyetlerin durması, kısa bir süre içerisinde çok fazla insan yığılmasına neden olur. Hele ki AHL gibi kalabalık bir havalimanında.

Nitekim dünkü saldırıda da, öncelikle seferlerin durdurulması nedeniyle gideceği yere gidemeyen yolcular, daha sonra da inişi gerçekleşen uçakların bekletilen yolcuları yığıldılar.

Yerli veya yabancı, bu yolculardan pek çoğu gideceği yere taksi kullanarak gitmeyi düşünüyordu. Lakin gecenin ilerleyen saatlerinde Twitter’de aşağıdaki tarzda haberler uçuşmaya başladı:

Hemen inanmak istemediğimden teyit etmek için Twitter’da benzer mesajlar olup olmadığına baktım. Görünüşe göre gerçekti… İlginçtir, pek şaşırmadım.

Afet Fırsatçılığı, Fiyat Patlaması ve Yağma

Bu davranışa afet fırsatçılığı denir. Ürün, mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki roket gibi artışa ise fiyat patlaması. Genelde klasik iktisadın prensibi geçerlidir: Talep yüksek, arz düşük… O halde fiyat yükselir. Devlet -ya da örgütlü siviller- müdahale edene kadar da sürer.

Afet fırsatçılığının daha kötü türleri de var: Mesela yağma. 1999’da gerçekleşen Marmara Depremi’nde enkaz altında kalan cesetlerin takılarını soyacak kadar şerefini yitirenler vardı mesela. Fiyat patlaması oralarda da yaşandı elbet: Hatırlayanlar olacaktır: Gıda fiyatları on misli artmıştı deprem bölgelerinde. Benzerini de ben yaşadım: 2004’te geçirdiğim tren kazasında iyileştikten sonra jandarmaya çantamı almaya gittim. Üzerinde kocaman bıçak kesiği vardı. Nedenini sordum, “yağmacılar bilgisayar var mı diye kesip bakarlar” dediler. Pek çok kazada olabiliyormuş!

2009’daki İstanbul sel felaketinde neler olduğunu da pek çoğumuz hatırlıyor olmalıyız. Selin İstanbul’un sanayi bölgesinde gerçekleşmesi nedeniyle pek çok fabrikanın malları caddelere, sokaklara saçılmıştı. Yağmacılar, kamyonlara yükleyerek götürdüler malları. Birbirleriyle kavga ettiler. Kameralara takılan bir tanesinin ne söylediğini hiçbir zaman unutmayacağım. Adam bir yandan sel suyunun sürüklediği malları toplarken, diğer yandan “oruç tutmuyorlar ondan oluyor” demişti.

Sorun ne? Çözüm nerede?

Bu olanlardan toplum hakkında bir genelleme yapmak mümkün değil. Bu yüzden sorunu yağmacının kendisinde, kültürde ya da toplumda aramak, çözüm bulmaya katkı sağlamaz. Öte yandan bir gerçeği de görmek lazım: O çok bahsedilen birlik, beraberlik filan var ya… İşte o “siyasi birlik, siyasi beraberlik” oluyor Türkiye’de hep. İş insanî dayanışmaya gelince fıs… Ve işte görüyorsunuz afet fırsatçılarını. Tam bu noktada susmak istiyorum. Sonra ağzım bozuluyor.

Esas mesele ise “acil eylem planı” eksikliği…

Türkiye bir deprem ülkesi. Türkiye terör tehdidiyle yaşayan bir ülke. Türkiye alt yapı eksiklikleri dolayısıyla sel felaketleriyle karşılaşan bir ülke. Yani her türlü felaket için kaydadeğer bir risk taşıyoruz. Daha bir kaç ay önce Brüksel havalimanında saldırı olmuşken “havalimanına saldırı riski” öyle yabana atılacak risk değil.

Güvenlik zaafiyetinden filan bahsetmiyorum, hayır… Kontrol noktasında gerçekleşmiş bir saldırı bu zaten. Noktayı nereye koyarsanız, saldırı da orada olur. Engellemenin tek yolu istihbarat. Zaten söylemeye çalıştığım şey başka:
İstanbul Atatürk Havalimanı gibi aşırı yoğun bir meydanda, uçuş faaliyetleri sadece terörle değil, herhangi bir nedenle dursa (pistte kaza yaparak pisti kapatan bir uçak da olabilirdi bu), orada insanların yığılacağı belli. Nasıl olur da böyle bir yığılma için acil eylem planı olmaz?

İnsanları taksicilerin insafına bırakamazsınız! Birincisi, herkesin taksi parası olmayabilir. İkincisi, kime yetecek o kadar taksi? Dünya’nın en yoğun 11. havalimanından bahsediyoruz. Böyle zamanlarda oraya derhal 40–50 adet otobüs sevkedecek bir planın her an uygulanmak üzere kenarda bekletilmesi gerekmez mi?

Neyse ki, sorun iyice ayyuka çıkıp da insanlar İBB Beyaz Masa’ya mesaj göndermeye başladıktan bir süre sonra otobüslerin gönderildiğini duyduk. Twitter’den bu taleplerini iletenlere mesajla yanıt da verdiler.

Kurumsal anlamda, afet yönetimi bağlamında gereken derslerin çıkartıldığına inanmak istiyorum.

Son bir not: Afet fırsatçılığı denen şey insanlığa karşı suç filan ilan edilmeli. Böyle kepazelik olmaz… Ayıp bir şey.

Ölenlerin yakınlarına sabır dilerim. Yaralananlara şifa dilerim. Hepimize geçmiş olsun.Teröre lanet olsun.

BİR KESİM NEDEN MUTSUZ?

Türkiye’de rasyonel ve insancıl bir siyaset yorumu yapmanın imkânsız olduğunu defalarca kez anlamış bulunuyorum. Bu hislerim nedeniyle geçtiğimiz günlerde siyasete ilişkin düşünüp yazma eylemimi asgari düzeye indirmeye karar vermiştim. Bu kararıma da sadık kalmayı düşünüyorum.

Lakin siyaseti hayatımızdan çıkarsak dahi, toplum her zaman gözümüzün önünde duruyor. İster istemez her bir düşünce kırıntısında dahi gözlemlediğiniz olguların nedenlerini sorguluyorsunuz. Bu da sizi tespit yapma ukalalığına sürüklüyor ister istemez.

Kendimizi ne kadar gözlemci yerine koysak da toplumun bir parçası olmaktan tam manasıyla sıyrılmak zor. “Toplum neden mutsuz?” sorusundan “ben neden mutsuzum?” sorusuna geçmeniz doğal… Eğer bu iki sorunun yanıtı arasında bir kesişim kümesi keşfedebiliyorsanız, bunu şu an yaptığım gibi bir tespit ukalalığına dönüştürmek de mümkün. Bu zor sorunun yanıtını bulduğumu iddia ederken gösterdiğim cesaretimi bağışlayın. Bakalım sizi ikna edebilecek miyim…

İnsanın motivasyonu büyük ölçüde yaptığı işin dişe dokunacağına olan inancından kaynaklanır. İş olsun, aile olsun, karnınızı doyurmak için girişeceğiniz basit bir eylem olsun… Tüm bunlardaki motivasyon –gerçekten mümkün olsun ya da olmasın- sonuç alacağınıza olan inancınızdan ileri gelir.

İnsanın iş ve hayat tatminin en önemli bileşenlerinden birisi başarılı olmak ve bu başarıdan ötürü takdir görmektir. Başarı güdüsü, sosyal bir güdü olarak tanımlanır. Toplumda kendine bir rol biçip, o rolü hakkıyla yerine getirmek için uğraş verme güdüsüdür aynı zamanda. Bu yüzden toplumsallaşmanın başat öğelerinden birisidir de.

Karmaşık cümleleri bir kenara bırakıp basitçe ifade edeyim: Eğer bir ülkede insanlar kendilerini mesleklerine adadıkları zaman hak ettikleri karşılığı alacaklarına inanıyorsa, adamaktan hiç vazgeçmezler. Çok çalışmak, yenilik üretmek, kendini adamak ve bununla da başarılı olacağına inanmak, bir insanı işini iyi ve hakkıyla yapması, kendini aşması için motive eder. Ancak geçer akçe bunlar değil de, iyi ilişkiler kurmak, basamakları emmi, dayı, ağabey, parti bağlantılarıyla tırmanmaksa, mesleği iyi icra etmeye yönelik güdülenme ortadan kalkar. Bunlar yerine “neye sahip olduğun değil, kimi tanıdığın önemli” gibi bir anlayış yerleşir. Dolayısıyla gerçekten yetenekli, hevesli ve kendini işine, sanatına adamaya hazır kimselerin sayısı giderek azalırken, şişirilmiş, pohpohlanmış, birilerine konsomasyon yaparak beceriksizliklerini beceri diye satabilenler ortama hakim olurlar. Böyle bir ortamda işin ehillerinin motive olmalarını beklemek fazlasıyla iyimser bir beklenti olur.

Daha büyük resme bakarsak, liyakat sisteminin bulunmadığı ekolojilerde insanların herhangi bir mesleğe sahip olmaları için de gerçek ve geçerli bir neden yoktur. Bu da rahmetli Çetin Altan’ın “mesleksizlik” diye tarif ettiği duruma yol açar: İnsanlar bir meslek sahibi olup, onu sevip, kendilerini ona adamak yerine, bir kaç parça gayrimenkul elde edip kalan ömürlerinde onun kirasını yiyerek geleceklerini nasıl garanti altına almayı arzu ederler. Türkiye’de bir iki gayrimenkul elde ettiğinde artık tamamen rahata ereceğini düşünmeyen ve bunu istemeyen çok az insan vardır. Kendinizi mesleğinize adasanız, somut bir ilerleme kaydetseniz bile karşılığını alamama riskiniz çok yüksek olduğu için ömrünüzü sigortalamak istersiniz. Bundan doğal bir şey yok… Deprem sigortasını da bu nedenle yaptırıyoruz.

Belki de bu nedenle bir sanatçının, bir bilim insanının böyle bir ekolojide motive olma şansı çok düşüktür. Yabancı dil bilmeyenleri, ülkeleriyle sınırlı coğrafya içerisinde sıkışıp kalacaklarını düşündüklerinden , sadece çalışarak ve iyi başarılı olamayacaklarına dair –bence haklı- bir ümitsizlik taşırlar. Övündüğümüz bilim insanlarının gelişmiş ülkelerin üniversitelerinden çıkması sadece imkan meselesi değildir. Sanatçılarımızın da hayallerinde başka ülkelere gitmek olması da, başarılı olanlarınsa zaten bir şekilde çoktan başka ülkelerde yaşamanın yollarını bulmuş olanlardan çıkması da hepimiz tarafından olağan karşılanmıyor mu? (ki zaten henüz gitmeyenleri de sevmediğimiz laflar ettikleri için kovmakta bir beis de görmüyoruz, anladığım kadarıyla).

Sadece sanat ve bilim gibi, salt motivasyonel faktörlerle icra edilen mesleklerden örnek vermeyeyim: Benzer şekilde, bir mühendisin ya da bir iktisatçının yerli bir şirkette değil de “uluslararası şirkette” kendini daha güvende hissetmesinin esas nedeni muhtemelen budur, zira o uluslararası şirkette yeterince çalışır ve başarı gösterirse ödüllendirileceğine dair pek kuşkusu olmaz. Sadece kendisinin değil, tüm çevresinin de kanaati bu yöndedir. Bunun “uluslararası şirketlerin sağlam finansal yapıları sayesinde daha güvenilir olduğu” ile açıklanabileceğine dayanarak itiraz edebilirsiz; ancak çok büyümüş ve globalleşmiş olarak addettiğimiz yerli sermayeli şirketlerimizde dahi dönem dönem konjonktürel “eleman alımları” ya da “temizlikler” olduğunu hepimiz biliriz ve böyle şirketlere torpilsiz adım atmanın zor olduğunu sadece ben değil, sokaktaki herhangi birine sorsanız o da söyler.

Özetlemek gerekirse; ne ekonomik potansiyelimiz, ne entelektüel sermayemiz, ne de bizim insanımızın daha gelişmiş toplumlardan önemli bir farkı yoktur. Fark sistemin kendisinde, motivasyon yaratma başarısında yatıyor. Başta da söylediğim gibi; insanlar çalıştıkları zaman meyvelerini toplayacağına inanmazlarsa çalışmaya motive olmazlar. Bu da kendini ancak çalışarak ortaya koyabilen türden insanlar için derin bir depresyona, bunalıma karşılık gelir ve bu türden insanlar için “iş tatmini = hayat tatmini” olduğundan derin bir mutsuzluk hissi kaçınılmazdır.

Heves öldüren, yetenekleri körelten bu durum sürdüğü müddetçe çukura yuvarlanmak olağandır.

SAHTE TÜRKİYE TWITTER GÜNDEMİ VE BİR YÖNTEM

Bir süredir Twitter gündem maddelerine takığım… Dünya’nın pek çok yerinde Twitter gündemi “gerçek gündem” ölçümü olarak kullanılmaya başlanııyor. Hatta ve hatta bilim insanları deprem şiddetleri ile Twitter’daki tweet sayıları arasında korelasyon olduğunu ortaya koyan çalışmalar yapıyor. Ancak medyanın, yargının, STK’ların işlevlerini yitirdiği güzel ülkemde Twitter gündemi de işlevini tamamen yitirmiş halde.

Ben de bir süredir ülkemiz gündemini yapısal olarak incelemeye, ölçmeye ve ölçmede kullanabileceğim bir yöntem geliştirmeye çalışıyordum. Türkiye’deki gündemin yapay olarak üretilmesi ihtimalini dikkate almayan araştırmam aşağıda referans verdiğim yazıyı okumam ve böyle bir ihtimalin bulunduğunu öğrenmemle birlikte sona ermiş (ya da aslında yön değiştirmiş) oldu…

Twitter’da “takipçi kazan!” kampanyaları ile kişileri avlayan, avlanan profillerle sahte gündem yaratan ve daha sonra bunu maddi ya da kişisel çıkarları için kullanan bir takım kötü niyetli profil sahiplerinin var olduğunu ve bu kimselerin bu işi nasıl başardıklarına yönelik güzel ve öz bir açıklamayı Murat Eren yaptı.

Murat Eren’e göre hadise şöyle gerçekleşiyor (Metinler şaşırtmasın; birinci ağızdan kurgulanmıştır.) :

Elbette insanları tanımadıkları bir web sitesine gidip yazarını bilmedikleri bir uygulamaya hesaplarına erişim izni vermeye ikna etmek kolay değil. Fakat imkansız da değil. Ben şöyle bir yöntem izliyorum:

(1) İçinde trending topic listesindeki kelimelerin rasgele geçtiği bir twiti kendi hesabımdan gönderiyor, ve daha önce bana hesaplarını kullanma izni vermiş olan kullanıcılara bu twit’i RT ettiriyorum. Böylece TT listesindeki kelimelere tıklayanlar en tepede benim twit’imi görüyor (http://i.imgur.com/GFnJ3sg.png).

(2) Genellikle bu twit içinde insanlara takipçi kazanma vaadi veren bir web sitesi adresi oluyor. İnsanlar heyecanla bu adrese gittiklerinde öğreniyorlar ki eğer bu sayfadaki uygulamaya Twitter hesaplarına erişim izin verirlerse “binlerce” takpçi kazanacaklar (http://i.imgur.com/tmWCBxX.png).

(3) Uygulamaya hesaplarına erişim izni vererek giriş yapanların Twitter hesapları, daha önce uygulamaya izin vermiş kişilerin hesapları tarafından otomatik olarak takip edilmeye başlıyor. Durumdan memnun kişiler ne kaybettiklerinin farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar.

(4) İlk üç adımı defalarca tekrarlıyorum. Daha fazla takipçi kazanma aşkı ile yanan insanlar birbirini takip ediyor. Herkes takipçilerine odaklı olduğu için kimse takip ettiklerinin ne yazdığını okumuyor. Hiç kimseye faydası olmayan sosyal bağlar inşa ediliyor.

Devamı için tıklayın…

Açığa çıkan bu durum aslında beni hayal kırıklığına uğrattı çünkü bu sahtekarlığı dikkate almadığım ve düşünmediğim için epey vakit kaybetmiş oldum. Zira gündem yapay olduğuna ve kolaylıkla korsan hesaplarca belirlenebildiğine göre bu araştırma suya düşmüş oluyor :) Ama buna da şükür: Henüz başında olduğumu ve günlerimin sadece veri toplamakla geçtiğini söyleyebilirim.

Yine de ölçme amacıyla kullandığım yöntem ile hesapladığım bazı verileri iki tablo aracılığıyla sizlerle paylaşmak isterim:

tablo1

25.04.2013 – 08.05.2013 Ardışık 14 gün – günlük bazda değerlendirme

1 Mayıs 2012 - 30 Nisan 2013 arasındaki aylık bazda değerlendirme

1 Mayıs 2012 – 30 Nisan 2013 arasındaki aylık bazda değerlendirme

Açıklamalar:

t: Dikkate alınan tarih aralığındaki bölüm sayısı (Örnek: Yıl için 12, ay için 30, iki hafta için 14…)

Örneğin 2 haftalık tablomuz için konuşalım:

Var olan gün (VG): Dikkate alınan aralıkta ilgili kategoride en az bir konunun bulunduğu gün sayısı. Örneğin bir kategori, incelenen 14 günün 10 gününde var olduysa bu değer 10’dur.

Tadet: Aralık boyunca ilgili kategoride karşılaşılan toplam gündem maddesi sayısı.

GBVO: İlgili kategoriye düşen günlük ortalama gündem maddesi sayısı.

Tpuan: Aralık boyunca ilgili kategoride karşılaşılan gündem maddelerinin toplam puanları

GBPO: İlgili kategoriye düşen günlük ortalama puan.

Popülerlik(P): Toplam puan / (t*55) – [Bir günde yer alan tüm maddelerin puanları toplamı 55’tir.]

Süreklilik(S): VG / t  olmak üzere,

Etkinlik(E): P * S

* P, S ve E birer indeks olarak tasarlanmıştır ve değerleri asgari 0, azami 1 olabilir.

Tablolardan görülebileceği üzere etkinlik bakımından 2012 Mayıs başından dan 2013 Nisan sonuna bir yıl boyunca Twitter gündemini kelime oyunları ve futbol işgal etmiş. Örnek olarak ele aldığımız iki haftalık süreçte de değerleri açısından olmasa da sonuçları açısından benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Siyasi gündemi hiç hareketsiz kalmayan bir ülkede kelime oyunları ve futbolun bu kadar öncelikli olması iki şeye işaret ediyor: Ya gündem yapay, ya da Türkiye’deki Twitter kullanıcıları siyasi olaylara karşı çok duyarsızlar. Yüksek ihtimalle her ikisi de…

Gelelim çözüme

Yapay gündem üreten korsan sistemlerden kurtulmanın tek yolu var:

Profilleri ele geçiren o spam uygulamaları kaldırmak. Bir farkındalık yaratmak adına başlattığımız #GündemiKendinBelirle etiketi ile kişileri Twitter ayarları‘ndan spam uygulamaları kaldırmaya davet ediyoruz. Böylece pek çok kişinin toplumsal olaylar hakkında sosyal medya aracılığıyla haber aldığı Türkiye’de saçma sapan gündem maddelerinin değil, hakiki toplumsal gündemin oluşmasına katkıda bulunuyoruz.

Tevfik Uyar

 

MÜHENDİSNAME’DE MİKDAT KADIOĞLU RÖPORTAJI

Mezunu olduğum İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi öğretim üyelerinden, değerli hocam Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun İTÜ Mezunları Derneği yayını olan Mühendisname’nin son sayısında (Ocak 2013) çıkan röportajı hem keyifli, hem de haz içeren bir rasyonellikle çok ciddi eleştirilere sahip!

Hürriyet’teki yazılarından da tanıdığınız Kadıoğlu’nun espirili üslubuna vakıfsınızdır. Kendisinin adı anıldığında benim aklıma hep Airport TV’de Sefa İnan’ın sunduğu ve hocamla müştereken katıldığımız bir programda anlattığı anısı gelir:

Mikdat Hoca yetkin olduğu afet yönetimi hususunda bir mülki idari amirine düşüncelerini aktarmaktadır ve yanlış hatırlamıyorsam yeni tebliğ edilen bir yasadaki yanlış ve eksik bir hususa dikkat çekilmektedir. En sonunda kendisine şöyle derler: “Siz kural koyuculardan daha mı iyi bileceksiniz?”

E tabi… Kural koyucu > Afet Uzmanı Profesör. Kural koyucu bir kere o…

İşte bu anının işaret ettiği, liyakat, ehliyet, siyasetin bilimin ve bilginin üstüne nasıl bastığı hususlarında açıklamaların da yer aldığı, keyifli röportajın yer aldığı dergi adresini bir takım alıntılarla birlikte aşağıda sunuyorum:

Ne anlama geldiğini bilmediğimiz “Subasma” kavramı.

Mesela TOKI’nin Samsun’daki evleri dere yatagında. Alt katları su bastı. Simdi TOKI buraya bina yaparken su basma seviyesi nedir diye hesaplamıyor. Zaten su basma seviyesi diye bir kavram var. O kavramın da içini bosaltmıslar, komik bir kavram olmus o; su basmasıyla hiç ilgisi yok, adı öyle sadece. Adam gidiyor derenin dibinde çukur bir yerde su basma seviyesi 60 cm, gidiyorsun tepe bir yere, orada da 60 cm. Nasıl bir sey bu? Su araziyi mi takip ediyor yani? Mantık dısı her sey. Heyelan bölgesi aynı, çıg bölgesi aynı.

Fay hattının yerini değiştiren belediyeler:

Türkiye’de kimin sesi daha çok çıkarsa, Afet Yönetimi’nde onun dedigi oluyor. Fay hatçılar diyor ki, 3 oradan 5 buradan geçiyor. Allah, sabah-aksam fayları konusuyoruz! Faylar nereden geçiyorsa geçiyor, tamam, artık biliyoruz kaç parça. Simdi Afet Yönetimi’nde en kötü senaryoya göre hazırlık yapmak vardır. Deprem siddeti tartısılmaz. En fazla kaç olması bekleniyorsa ona göre hazırlanacaksın. Millet simdi faylara dolanmıs. Bazı yerlerde fay hatlarının yerlerini degistiren ilçeler bile var. Belediye Meclisi toplanıyor, fay hattının yerini degistiriyor kagıt üzerinden orayı imara açmak için.  Saçma sapan islerle ugrasıyoruz.

“Her fikrin bir karşıtını bulmaya çalışıyorlar, horoz dövüşü gibi!”

Dünyanın en büyük 3 problemi küresel iklim degisikligi, terör ve kalkınmamıs ülkelerde nüfus artısı. Bazen çıkıyorlar, ben inanmıyorum, diyor. Bu inanç meselesi degil ki! Belgeye bulguya dayalı. Eh, bana göre yok, diyor. Bu bana göre-sana göre bir sey de degil. Eger bilgi ve belgen varsa bilimsel olarak ve bunu uluslararası bir dergide yayınlarsan tamam. Mesela biz TV’ye çıkıp konustugumuzda o bilimsel degil, filmsel bir sey. TV’deki konusmalara göre bilim olmaz yani.  Bizim medya da bir acayip. Her fikrin bir karsıtını bulmaya çalısıyor. Horoz dövüsü gibi. 2×2=4 eder. 5 diyen biri varsa yanlıs. Mikrofonu herkese de tutuyorlar. Prof. ve dr. unvanım var ama kalp operasyonu fikrim var benim de. Dinlerler mi dersin?

“Rantoloji aklı geçiyor!”

Mesela Ihlamur Kasrı’nı yapan mühendisler, diplomasız, iPhone’suz, bilgisayarsız. Bu mühendisler Ihlamur Deresi’ne Ihlamur Kasrı’nı yaparken girisini bir kat yukarıdan yapmıslar. Su basma seviyesini yukarıda tutmuslar. Simdiki  iPhone’lu, bilgisayarlı, diplomalı mühendisler, Ihlamur Kasrı’nın etrafına sıfır giris bina yapıyor. Yani su basma ihtimalini düsünmüyor, araya bir kat yapmıyor. Rantoloji aklı geçiyor!

Ve işte röportajın tamamı (sayfa 79):

http://www.itumd.org.tr/i/uploads/731869muhendisname-39.sayi.pdf

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google