Category: HAVACILIK

HÜRKUŞ İÇİN BİR HİKAYE

Bu hafta az yazalım; öz yazalım. Size benim de yakınlarda duyduğum, doğruluğundan, kahramanlarından emin olmadığım, ama ana fikri pek güzel bir hikaye anlatayım sevgili okurlar…

Hindistan’da Ranga Guru adında çok ünlü bir ressam varmış. Bu üstad bittabi öğrenci de yetiştirirmiş. Raciçi adlı öğrencisi de bir süredir onun yanında çırakmış. Yine yaptığı resimlerden birini ustasına götürünce ustası da ona “Sen artık ressam oldum Raciçi. Artık resimlerini ben değil, halk değerlendirecek” demiş ve ona yaptığı son resmi şehir meydanına götürmesini, yanına da kırmızı boya ile fırçaları koymasını, oraya da “Beğenmediğiniz yerleri kırmızı ile boyayın” yazılı bir not bırakmasını istemiş. Raciçi hemen denileni yapmış. Meydana gitmiş, resmini koymuş, yanına da kırmızı boya ve fırça… Bir de not tabi.

Aradan birkaç gün geçmiş ve Raciçi meydana gidince bir de ne görsün? Tablo olduğu gibi kırmızı renge bürünmüş. Gözleri dolu dolu ustasına dönmüş ve tabloyu ona göstermiş. Ustada hiçbir tepki yok. “Sen yine de resim yapmaya devam et” demiş.

Raciçi sıradaki resmini daha bir çekinerek getirmiş ustasına. Ranga Guru benzer bir istekte bulunmuş ve resmi meydana götürmesini istemiş. Ancak bu defa, “Yanına büyün boyalarını, bütün fırçalarını koy. Oraya da beğenmeyenlerin dilediği yeri düzeltebileceğini yaz” demiş.

Raciçi yine denileni yapmış. Heyecanlı birkaç gün sonrasında resmini almaya gittiğinde bir de görmüş ki, boyalar olduğu gibi duruyor, fırçalar temiz, resme dokunan olmamış. Büyük bir sevinçle ustasına gitmiş. Usta Raciçi’nin anlattıklarını, sevinç naralarını bitirmesine fırsat vermiş ve konuşmuş:

“Sevgili Raciçi, sen ilk önce insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış, eline fırça almamış, bu konuda belki de hiç düşünmemiş olan insanlar dahi gelip senin resmini karaladılar”

“Fakat sonra onlardan hatalarını düzeltmelerini, iş ve emek harcamalarını istedin. Kimse bilmedikleri bir konuda bir şey yapmaya cesaret edemedi.”

“Unutma! Emeğinin karşılığını ne yaptığından, nasıl yaptığından ve bu duruma nasıl geldiğinden haberi olmayan insanlardan alamazsın…”

*

Bu hikaye, kendi lisansımız altında, tasarımı bize ait olan bir uçağın önemini anlamayan, elinde kendi sanayimiz, kendi kabiliyetlerimiz ve mühendislerimiz için daima kırmızı boya tutan o zihniyete gelsin.

HAVAALANLARINDA ELEKTRİKLİ ARAÇLAR

Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün (SHGM) vizyoner davranarak 2009 yılında başlattığı “Yeşil Havaalanı” ve akabinde “Yeşil Kuruluş” projeleri bir çok alanda amaca ulaştı ve şirketler başta atık yönetimi olmak üzere pek çok alanda çevreyi ve geleceği koruyan önlemler alarak gezegenimize katkıda bulundular.

Havaalanları’nda çevre yönetimi bu işin ilk ayağını oluşturduğundan oradan başlayan ve havaalanı işleticileri ağırlıklı ilerleyen projenin yer ve yolcu hizmetleri veren kuruluşları ve havayollarını da kapsaması sevindirici. 2012 yılı içerisinde Antalya havalimanında Sunexpress, Havaş ve TGS yeşil kuruluş ünvanlarını alırken, Sabiha Gökçen’de işletici firma olan ISG ve Dalaman’da da yine HAVAŞ’ın “Yeşil Kuruluş” ünvanını almasıyla bu  ünvanı alan firma sayısı 16’ye yükselmiş oldu.

Ancak…

Arzulanan ve uygulanan “Atık Yönetimi” konusu kontrol edilebilir atıklar açısından büyük önem taşısa da, apron içinde yoğun olarak araç kullanan bu firmaların bir de kontrol edemediği atıklar var: Egsoz. Fosil yakıtlarla çalışan standart araçlar kullanan bu araçlar şirketin tamamının üreteceği zararlı ve kontrol edilebilir atıktan daha fazlasını üretiyor olabilir. Çaresi ise hibrit ya da tamamen elektrikli araçlar…

Küçük bir fizibilite çalışması gösterecektir ki elektrikli araçlar ilk yatırım maliyetleri yüksek olsa da, şirketin büyüklüğü ve araç kullanım miktarlarına göre, uzun vadede oldukça akıllıca bir yatırım olabilir. Bana kalırsa elektrikli araçlar yolcu ve yer hizmetleri veren kuruluşların apron içi kullanımlarına yönelik en ideal çözümdür. Çünkü:

– Elektrik motorlarının içerisinde bir elin parmakları kadar hareketli parça varken benzinli bir motorda yüzlerce, ve hatta düşük maliyetli olduğu için kullanılan bir dizel motorunda çok daha fazla hareketli parça bulunmaktadır ve içten yanmalı bu motorların bakım maliyetleri elektrikli motora göre kat kat fazladır.

– Apron içerisinde 25 km/sa hızdan daha fazla hız yapmak yasaktır. İstenen azami hızın düşük olması daha düşük maliyetli elektrikli araçlar, daha uzun süreli batarya kullanımı demektir.

– Elektrikli araçların en pahalı ünitesi bataryalardır. Dışarıda görev yapmayan bu araçların araç başına ortalama km’leri düşüktür. Bataryalar her şarj edildiğinde ömürleri biraz daha kısalmaktadır. Ancak daha uzun periyotlarda batarya şarjı demek, sıradan bir şirkete göre daha düşük batarya yenileme maliyeti demektir.

– Apron içerisinde fosil yakıt muhafaza etmenin maliyeti, prizden alınabilecek bir elektiğin stok maliyetine göre daha yüksektir.

– Bu durum aynı zamanda yedek parça stok maliyetini de oldukça fazla düşürmektedir.

– ABD standartlarına göre bir hesap yapıldığında içten yanmalı motorlu standart bir aracın km. başına maliyeti, elektrikli aracın km. başına maliyetinin 40 katıdır. Türkiye’de yakıtın daha pahalı olduğu gerçeği göz önünde bulundurulursa tasarruf miktarı daha da yükselecektir.

Elektrik motorunun daha gürültüsüz, daha temiz olduğu ve pek çok gizli maliyeti ortadan kaldırdığı gibi gerçekleri saymıyorum.

Petroldeki ithalat oranı ile elektrikteki ithalat oranı karşılaştırıldığında ortaya çıkan tablodan elektrikli araç kullanmanın ülke ekonomimize olan katkıları ise önemli bir getiridir ki, petrole olan bağımlılıktan kurtulmanın başlıca yollarından birisinin içten yanmalı motorlu araçların kullanım sıklığındaki azalma olduğunu hatırlatmama da gerek yok.

Dünya’da pek çok havaalanı tamamen elektrikli araçlara geçti, geçmekle de kalmadı, havaalanları içerisinde oluşturdukları güneş parkları ile, elektrikli araçların elektrik teminlerini güneş enerjisi ile gerçekleştirmeye başladı.
Şu halde öncelikle şirketlere naçizane tavsiyemiz, yukarıdaki özellikleri de dikkate alarak bir yatırım planı oluşturarak, elektrikli araçlara geçişin kendileri için yarattığı maliyeti sözkonusu tasarruflar ile ne kadar sürede bertaraf edeceklerini de hesaplayarak mantıklı olması halinde vakit kaybetmeden bu planı gerçekleştirmeleridir.

Daha sonra da havaalanları yönetimine, elektrikli araçların kullanımına teşvik edecek ve Dünya’daki diğer muadillerinin gerçekleştirdiği gibi gerektiğinde güneş ya da rüzgar parkları açarak araç şarjlarını daha temiz enerjiyle gerçekleştirecek tesislerin temellerini atmalarıdır.

Öte taraftan, SHGM’nin yeşil kuruluşlara bazı harçlarda indirim teşviki yaptığı gibi, gerekli bakanlıkların elektrikli araçlarla ilgili ÖTV ve MTV düzenlemelerinde fosil yakıtlı araçlara göre belirgin bir rekabet avantajı yaratmaları gerekmektedir.

İyi haftalar.

ŞİRKETLERİN VİCDANI

Bir önceki hafta THY’ye konuyu aile içi bir mesele gibi halletmesini tavsiye ettik. Olmadı. Şirket vicdanlı davranmadı.

“Ama bu bir şirket… Şirket için vicdan ne ola ki?” diyenlere iktisadın felsefi bir yanından bahsedeyim:

Vicdan.

Evet… Ciddi ciddi, iktisadın felsefi sahasında vicdan tartışılır. Neden? Bizler özel kişiyiz. Vicdani davranma sorumluluğumuz, daha da önemlisi vicdanımız var.

Peki tüzel kişiler? Tüzel kişiler, özel kişiler gibi ada, ünvana, varlığa, daha pek çok şeye –ve tabi ki de hakka- sahip olurlarken bu özellikleri sayesinde özek kişi gibi davranabiliyorkar, ancak onların vicdanını belirleyen nedir?  Tüzel kişiler, doğaları gereği “kârlılık” amacı güderler ve yatırımcı da ondan onu bekler. Peki ortada vicdan da olmadığına göre, gerçekten de kâr için gerçekleştirilen ya da zarara karşı gösterilen tüm “şirket” davranışları mübah mıdır?

Değildir… Yasalar bu yüzden var. İş kanunu mesela; tüzel kişilerin işçiler konusundaki vicdanlarının sınırlarını belirler. Özellikle THY gibi borsaya kote olan firmalar için SPK’nın da ayrı kuralları vardır. Daha pek çok yasa, yönetmelik, sistem vb. şeyler tüzel kişilerin vicdanlarının ve yapabileceklerinin sınırlarını belirler.

Sözgelimi, kimyasal madde üretimi yaparken çevreyi de kirleten bir şirketin sınırları nerede çizilecektir? Bu şirketin “kârlılığa” dayalı çıkarları ona büyümesi, gerekli filtreleri kullanmaması vb. çıkış yolları sağlayabilir, ama öte yandan çevrede yaşayanların sağlığı bozulup, gezegenin o köşesi kirlenecekse burada bir çıkar çatışması vardır. Şirketin yüzlerce, binlerce ortağından pek çoğu evlerinde geri dönüşümlü ürünleri ayıracak, yolda gördüğü çöpü alacak kadar çevreci olabilir, ama onların belli dönemlerin sonunda baktıkları tek şey, hisse senetlerinin değeri, ya da yılda bir veya birkaç kez dağıtılan temettünün miktarı olacaktır.

İktisadın ağa babası Marx’a göre sermaye ve emeğin çıkarları daima çatışır. Bu tek yönlü değildir. Teorik olarak sermayenin çıkarları emeği tehdit ettiği gibi, emeğin çıkarları da sermayeyi tehdit eder. Grev ve lokavt ile ilgili yasa da bu yüzden vardı.

Bu yasa ortadan kalktığına göre vicdan yükünü artık tamamen şirketin yönetim kurulunun omuzları üzerinde kalıyor. İşte bu noktada “şirketin metaneti” bu yönetim kurulunun ortak bir kararı haline geliyor. O karar da vicdanlı olmadı.

Atla deveyi karıştırmak

Önceki yazımızda da tavsiye ettiğimiz üzere, THY bu işi bir aile meselesi gibi çözmeli. Bize göre hala THY “Aile içinde kavga olur, kol kırılır yen içinde kaldır” diyerek ilişiğini kestiği personeli geri almalı.

Ancak yönetim, personel ve sendika taraflarının dışında bir taraf daha var:

Eylemler başladığı günden bu yana eylemle ilgili haberlerin altına “o kadar maaş almasını biliyordunuz…”, “asgari ücretle o kadar çalışan var, siz çıkın işi onlar yapar, ne grevi?” minvalinde yorumlar görüyorum.

Bu oldukça üzücü bir yaklaşım; hem de ne üzücü…

Birincisi yorumu yapanlar haklarının –ve belki de onurlarının- gerektiğinde satılık olduğunu itiraf etmiş oluyorlar–ve üstelik bunun farkında da değiller- buna üzülüyorum.

İkincisi ise empati eksikliği ve kopmuşluk. Bahsedilen o asgari ücret, işsizlik vs… Bunların sorumlusu işten çıkarılan THY personeli değil… Ama vatandaş birbirine söyleniyor.

İyi haftalar.

 

GELECEĞİN ASTRONOTLARI

Bir süre önce bir Avrupa gezisine çıktım. Bu gezim sırasında kimi zaman planlı, kimi zaman da vakit buldukça bazı müzeleri ve çocuklar için kurulmuş deney merkezlerini gezdim. Öncelikle kendi meraklarımı gidermek için gezmiş olduğum bu yerlerde çocukların fen ve teknoloji konularındaki eğitimi problemine yönelik bir bakış açısı geliştirebilmek ve devletlerin bu konularda yürüttüğü politikaları görmek için özellikle bazı konulara dikkat ettim.

Sözgelimi, Viyana’daki Doğa Tarihi Müzesi, Sofya’daki Dünya ve İnsan Müzesi özellikle çocuklara yönelik müzeler olmasa da, minik arkadaşlarımız unutulmamış ve onların merakını cezbedebilecek pek çok uygulamaya yer verilmişti. Frankfurt’ta ise EXPERIMINTA adlı bir bilim deney merkezi ise tamamıyla çocuklara yönelik hazırlanmıştı. Hatta öyle ki, tek başına bir yetişkin olarak içeriye girmek istediğim zaman resepsiyonda bana sırtı dönük olan kadın buna gülmüştü.

Her müzeyi, her merkezi gezerken aklımda tek bir soru vardı: Türkiye’de bu tip merkezler nerelerde var? Onların nitelikleri nasıl?

Ve nihayet geçtiğimiz haftasonu Eskişehir’deki Bilim Deney Merkezi ile Uzay Evi’ni, bugün de Şişli’deki bilim merkezini gezdim. Gezerken elbette bir çok konuyu karşılaştırma imkanı da buldum. Bu hususlardan kısaca bahsedeceğim. Detaylı bir değerlendirmeyi ise bir dosya yazısı olarak daha sonrasınra bırakmayı düşünüyorum.

Türkiye’deki bilim deney merkezleri

Her şeyden önce 1998 yılından bu yana Şişli’de faaliyet gösteren Şişli Belediyesi Bilim Merkezi’ni harikulade buldum. Bir deney merkezi olarak yapılanmış olan ana binadaki gezim etkinliklerinin yanısıra, bir çok atölye çalışması ile de çocuklar için muazzam bir bilim etkinlikleri yelpazesi sunuluyor. Fizik konu ve deneylerinin ağır bastığı merkezde özel olarak bir cam içerisine saklanmış birkaç türü de görmek mümkün. (Daha fazla bilgi için: www.bilimmerkezi.org.tr)

Eskişehir’de Nisan 2012’de faaliyete başlayan Bilim Deney Merkezi’nde ise yine fizik deneyleri ağırlıklı olmak üzere çok çeşitli aletler, rehberler eşliğinde gezilen salonda çocuklara sunulmuş. İlk etapta Ali Kuşçu, Albert Einstein, Marie Curie gibi bilim insanlarının sesli animasyonlarıyla karşılandıktan sonra hareketli dinozor modellerinin sergilendiği bir oda geziliyor. eski Türk bilim insanlarının yapmış olduğu makinaların gösteriminden sonra fizik deneylerinin izlenmesine geçiliyor. (Daha fazla bilgi için: http://www.eskisehirbilimdeneymerkezi.com/)

Her iki bilim deney merkezinde de rehberler size eşlik ediyor ve aletleri tanıtıyorlar… Ancak…

Frankfurt’taki EXPERIMINTA’DA çocukların serbestçe gezmesi ve istedikleri aletle istedikleri kadar istedikleri şekilde oynaması mümkün ve öğenciler, kendi öğretmenleri aracılığıyla geziyorlar. Özellikle istenmedikçe bir rehber eşlik etmiyor.

Şişli’deki Bilim Merkezi’nde ise, eğer merkez kalabalık değilse çocuklar EXPERIMINTUM’daki özgürlüğe sahipler. Fakat kimi zaman günde 800 kişiyi bulan ziyaretçi sebebiyle hafta içi yoğun zamanlarda çocuklara yine rehberler eşlik ediyor ve belli bir program dahilinde göreceklerini görüp çıkıyorlar.

Eskişehir’deki bilim deney merkezinde ise gezimler saatli. Çocuklar, saat başı başlayan gezi süresince rehberi takip etmek zorundalar. Programdan kopmamaları gerektiği için rehber müsaade etmedikçe aletleri deneme şansı bulamıyorlar. Bir aletle fazlasıyla ilgilendikleri kimi zaman ise kalabalıktan kopabiliyorlar.

Lakin merkezin yeni açılması dolayısıyla ilgi yoğun ve her seans, velileriyle beraber gelmiş kalabalık bir çocuk grubu tüm biletleri tüketiyorlar. Bu durum, şartlar sebebiyle gerçekleştirilen zorunlu bir uygulama ise, bu anlaşılır bir şey. Fakat bence tüm deney merkezlerinin Frankfurt’taki muadilleriyle aynı sistemi uygulaması, çocukların deneyleri ve sergi ürünlerini serbestçe, özümseyerek anlayabilmeleri için bence önem teşkil ediyor.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; bir deprem ülkesi olduğumuz için her iki merkezde de yurtdışındaki muadillerinden farklı olarak birer deprem simülatörü vardı. Eşyaların sabitlenmesinin, panik yapmadan yere, doğru pozisyonda uzanmanın öneminin anlatıldığı simülatörler, hareketli bir platform üzerine inşa edilmiş gerçek odalar halindeler. Bu konunun unutulmaması ve çocukların bu konuda özellikle bilinçlendirilmesi takdire şayan.

Sabancı Uzay PEvi

Eskişehir’de, hemen bilim deney merkezinin yanında konuşlanmış olan uzay parkı tahminimin çok ötesinde bir seyir keyfi sunuyordu. Planetaryum şeklinde düzenlenmiş özel salonda, koltuklarınıza yatıp, tavana bakıyorsunuz. Az sonra ışıklar kapatılıyor ve kısaca uzay tarihine değinen, görsel olarak çok zengin kısa bir film oynatıldıktan sonra, gerçek zamanlı olarak gezegen ve yıldızların konumunu sağlayan üç boyutlu bir program aracılığıyla evrende ne kadar küçük bir yer teşkil ettiğimiz oradaki görevlilerce anlatılıyor.

Sadece Bilim & Teknik dergisinin verdiği yıldız haritasına bakarak, gökyüzündeki yıldızların konumunu bulmaya çalışan ve bundan heyecanlanarak astronom ya da astronot olmayı kafaya takmış bir çocuk olduğumu hatırlayınca düşünüyorum ki, bu imkanlara sahip olup bu görüntüleri izleyen çocuklar kimbilir ne hayallere kapılıyorlar!

Giderek bir bilim, kültür ve sanat şehri olan Eskişehir’in Türkiye’nin nitelikli, yetişmiş ve kendi alanlarında önemli işler başarmış müstakbel sanatçılarını, mühendislerini, astronotlarını vb. yetiştireceğini söyleyebiliriz.

Vakit kaybetmeyin…

Tüm bu imkanları sağladıkları ve görevlerini en iyi şekilde yerine getirdikleri için Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ne, Şişli Belediyesi’ne ve orada Türkiye’nin ilk bilim merkezini kuran Türkiye Bilim Merkezleri Vakfı’na da özellikle teşekkür ederim.

Göreve geldiği günden bu yana Eskişehir’e karakter kazandıran ve üç seçimdir belediye başkanlığı koltuğunu hakeden Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşan sahip olduğu vizyonu için -naçizane- takdiri ve övgüyü hakediyor.

Her üç merkeze de finansal olarak destek olan sponsorlar da alkışı hakediyor.

Okurlarıma naçizane tavsiyem ise, çocuklarını bir an önce bu merkezlere götürmeleri ve onlara vizyon kazandırmalarıdır. Bir bilim merkezini gezip, görüp anlamış bir çocukla görmemiş bir çocuğun aynı bakış açısına olabileceğini söylemek çok zor.

Bu arada; Gaziantep’te de bir adet bilim merkezi ve gezegenevi bulunuyor. Kısmetse orayı da uygun bir zamanda ziyaret ettiğimde, seriyi tamamlamış olacağım.

Herkese iyi haftalar.

ADIN ÇIKMIŞ RUSYA

Havacılık çevrelerinde geçtiğimiz hafta (9 Mayıs) 37 yolcu ve 8 mürettebat ile gerçekleştirdiği gösterim uçuşunda düşen Sukhoi Superjet 100’ün akıbeti tartışılıyor…

Sukhoi Superjet projesinin bittiği, iptal edilebileceği, bu kazadan sağ çıkamayacağı yönünde yorumlar var.

Sebep? Yeni uçak… Üstelik bir de Rus uçağı.Read More

Türk Havacılığının Ekosistemi

Geçtiğimiz günlerde Borajet’in de kullanıcısı olduğu ATR-72 tipi uçağın binincisi Air Nostrum’a teslim edildi.

Türkiye’de kaç adet var? 5 adet.Read More

Uçaklarımızda yetim hakkı

İki anımı anlatacağım…

Birincisi şöyle:

Yıl 2005. Eskişehir’deki 1nci Hava İkmal Bakım Merkezi’nde stajyerim ve birinci gün oryantasyondayız. Başımızda sivil şeflerden birisi var. Park halinde F-5 ve F-4’ler dizili ve yanlarından geçiyoruz. Durup bakma isteğimizi anlamış olmalı, “gelin” dedi götürdü bizi. Uçakların yanına gittik.

Mühendis olup yerli uçaklarımızı yapma idealiyle yetişmiş gençler olarak uçaklara gıpta ile bakıyoruz. ABD’den satın alınmış, maliyeti çok yüksek sistemlerdi bunlar. Konu bir şekilde uçakların fiyatına geldi. Sivil şef yüklü silahlara göre fiyatının değişkenlik gösterdiğini vs. anlattıktan sonra, “Düşünün, bunda kaç yetimin hakkı var… Memlekete dönecek para, oralara gitti bunlar için. Kaç yetimin boğazıncan geçecek lokma bu uçakta şimdi.” dedi ve devam etti: “Biz uçaklara burada bu gözle bakıyoruz. Her ne olduysa olmuş, bir şekilde bunu biz yapamamış, elin adamına etek etek para dökmüşüz. Şimdi ona iyi bakarsak, yarın kendi uçaklarımıza daha iyi bakarız.”

Diğeri de şöyle:

Aynı yıl; yine aynı yerdeki staj görevimdeyim. Stajın son günleri. Görevli yüzbaşılardan birisi bize geçmişteki kazalarla ilgili bazı kayıtlar gösteriyor. Asker okurlarımız iyi bilirler. Çiğli’de 2002 yılında gerçekleşmiş F-16 kazasıydı ve uçağın gaz kollarıyla ilgili bir arıza var. Yani pilot motorun takatini kesmek istese de kesemiyor. Kendisinin atlaması için tüm yeter ve gerek koşullar sağlanmış ancak Şehit Pilot Oğuz Yenen atlamak istemiyor ve uçağı kurtarmayı deneyeceğini ifade ediyor. Şehadeti göze alarak, memleketin uçağını kurtarmak için canını tehlikeye atıyor. Nitekim gerçekleştirdiği üç denemeden sonuncusunda uçak pistte durmuyor, toprağa çıkıyor ve pilotumuz şehit oluyor.

Tüm kule konuşmalarını bizzat duydum, kazayı izledim. O dönemde basında haberler aynen olayın olduğu şekliyle de yer aldı ve kahraman pilotun hakkı verildi.

*

Bu tip olaylarda rasyonel düşünmek gerekirse, elbette atlamak mantıklıdır; ancak kendine ve bilgisine güvenen bir pilot uçağı kurtarma konusunda elbette her ihtimali değerlendirmek ister. Bir defa, bir arıza sonrasında iniş yapabilme ihtimali öyle hemen hesaplanabilir bir şey değildir. Karşınızdaki bir ekran size düşme ihtimalinizi göstermez.

Sivil uçaklarda atlama şansı hiç yoktur ona bakarsanız ve sivil pilotlar, hayati bir arıza karşısında elinden gelenin en iyisini yaparak uçağı kurtarmak isterler.

Askeri uçaklarda size atlama şansı verilmiş olması, elinizden gelenin en iyisini yaparak kendinizi ve uçağınızı kurtarmaktan vazgeçmeyi zaruri bir karar haline getirmez. Prosedürler belli başlı arızalarda size atlama yetkisi verse de, karar sizindir.

Bu konuya değinmemizin sebebi, F-16 kazasının gerçekleştiği 2002 yılından bugüne, zihniyetimizde meydana gelen korkunç değişimdir.

Konya’da eğitim uçuşu yaparken şehit düşen Şehit Pilot Yüzbaşı Ümit Özer’in kule ile konuşmalarını ihtiva eden haber, atlama tavsiyesine rağmen şehit pilotun “bunda yetim hakkı var, kurtarmayı deneyeceğim” dediğini iddia ediyordu. Resmi bir ses kaydı dinlemedik. Doğru ya da yanlış mühim değil.

Ancak bazı mecralarda yapılan yorumlar utanç verici.

2002 yılında “kahraman” olarak gördüğümüz pilotu nasıl oldu da şimdi göremiyoruz?

Onun bu davranışının hata olup olmadığını rasyonel bir çizgide değerlendirmek başka, “pilot böyle şey söylemez, kendi canını hiçe saymaz, yalandır” diyerek bir askerin, hem de gözüpek bir askerin onurunu çiğnemek başka, üstelik bir de garip detaylardan, ilginç mali hesaplamalardan yola çıkarak, haberin mantıksız olduğunu iddia ederek, haber kaynağını yalanlamak, cahillikle suçlamak başka.

Meğer oradan buradan okuduğu, kaynağı bile belli olmayan politik haberlere fazla itibar ederek askerimiz hakkında bu denli yanlış düşünen pek çok insan varmış.

Her iki anlattığım örnekte de yerleşik mantık bellidir. Ben yıllar önce izlediğim kayıtta o F-16 pilotunun bu mantıkla uçağı kurtarmayı denediğini gözlerimle gördüm. Olumsuz düşünerek rahmetliye çamur atanlar hangi bilgilerine dayanarak bunu söylerler bilemem… Ama bilin ki Türk askeri o yetimin hakkını düşünür!

Şehidimize Allah’tan rahmet, yakınlarına da baş sağlığı diliyorum.

Y. Doç. Dr. Hacı İbrahim Keser’in anısına…

İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Uzay Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Y. Doç. Dr. Hacı İbrahim Keser, bugün (18.03.2012 Pazar) tedavi gördüğü hastanede vefat etti.

Hacı İbrahim Hoca oldukça sessiz ve mütevazı bir insandı. Kendisine soru sorduğumuzda önce bizi düşünmeye zorlamak için “sence?” diye sorardı. Belki de hazır yanıtlarla yetinmemek ya da onun vereceği yanıtları anlayabilmemiz için temel bir düşünüşe sahip olmak için yapardı bunu. İlk duyduğumuzda belki de sorduğumuz sorunun yanıtını bilmediğini düşünürdük ama sonrasında derste ya da başka bir zaman bir şekilde sorumuzu yanıtladığını gördüğümüzde böyle düşündüğümüzden utanırdık.

Bir arkadaşımla birlikte kendisini pek ilginç bulduğumuz için seçmeli olarak Hesaplamalı Aerodinamik dersini ondan almıştık. Biraz öğrencilik muzurluğu payının da olduğunu itiraf etmem gerek. Hacı İbrahim Hoca her hafta mutlaka kısa sınav yapardı; hem devamlılığı sağlamak için, hem de bilgilerimizi sık tekrar edelim diye. Bu sınavlara katılındığı müddetçe ders geçilirdi.

İlk başlarda pek hevesli görünmüş olmalıyız ki ödev olarak bize kar, buz gibi partiküllerin bulunduğu bir akış ortamında cisimler üzerindeki birikimi konu alan –muhtemelen doktora teziydi- bir çalışmasının başka bir sürümünü ödev olarak vermişti. Yapmaktan kaçındık; zira doktora tezi olabilecek bir konuyu ödev olarak yapmamız mümkün değildi. Ama sonradan anladık ki aslında yapacağımızı bekleyerek değil, aynı şekilde “sence?” sorusuyla hedeflediği gibi, araştırmamızı, yapamasak da zorlamamızı bekliyormuş. Baktı ki biz hevessiziz, ikimize de ayrı konular verererek daha basit bir proje çalışması vermiş oldu.

Ölümün zamanlısı yoktur derler. Hocamız 1966 doğumluydu. Biz onu en genç hocalardan biri olarak gördüğümüzden olsa gerek, bugün haberi aldığımda konduramadım.

Kendisine rahmet, yakınlarına da sabır diliyorum.

Ruhunuz şad olsun hocam.

TUSAŞ’ın halka arzı

Halka arz, şirketlerin sermayelerini arttırmada önem teşkil eder. Şirketlerin mali yapılarını güçlendirmek ve aktif finansmanını sağlamak açısından da tercih edilen bir yoldur.

Borçlanmak yerine bir kısım hissenin ihracı, şirket hisselerinin defter üzerindeki değerinden çok daha yüksek miktarlara satışı anlamına geldiğinden, daha avantajlı olduğu bir gerçek. Bir de artık borsaya kote bir firma olarak Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ilkelerine tabi olmanın ve bağımsız firmalarca denetleniyor olmanın doğru, dikkatli ve çok daha nitelikli yönetilme zorunluluğunu getirmesi gibi bir yan etki daha var.Read More

İşi kolay kılalım…

Tunç Başaran’ın yönettiği “Piano Piano Bacaksız” adlı filmi geçtiğimiz günlerde yeniden seyrettim. Ben bu filmi her seyrettiğimde farklı bir yönünü keşfediyorum. Kemal Demirel’in “Evimizin İnsanları” adlı romanından uyarlanan filmi bence Türk Sineması’nın en iyi uyarlamalarından, masal gibi bir film.

Film başlarken Yunus Emre’nin meşhur dörtlüğüne yer verir…

Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim,
Bu dünya kimseye kalmaz.Read More

İnternet Medyası ve Açık Açık Bilim

Ekim’de yazmış olduğum “Havacılıkta Kamuya Açık Eğitim” adlı yazıda değinmiştim: ABD’nin çeşitli kurumları, internette erişilebilir ve anlaşılabilir bilgi sunmaya özellikle dikkat ediyor, çocuk ve gençlerin ulaşabilmesi için internette sayfalar hazırlıyor diye…Read More

THY’ye çağrı

Teknolojik dönüşümler sinsidir. Genelde teknoloji ilerler, yeni ürünler eskilerini ikame eder ve bizlere de “bir zamanlar şunlar, bunlar vardı” diye yad etmek düşer.

Bundan elli yıl sonrasına şimdiden bakmaya çalışırsak orada petrolü yaygın olarak göremeyeceğimizden eminiz. Yerine ne gelebileceğini bilmiyoruz. Belki teknoloji kökten değişecek ve kimyasal yakıtlara ihtiyaç duymayacağız. Ama duyarsak petrol büyük ihtimalle olmayacak; olsa da ekonomik olmayacak.Read More

Babadağ’da İnsan Faktörü

Babadağ’da 1 Eylül 2011’de gerçekleşen talihsiz olayın davası sürüyor. Geçmişte gerçekleşmiş, tüm delilleri toplanmış olan bu olayda bundan sonra yeni bir bilgi olmadığından süreci büyük ölçüde bilirkişi raporu ve hakim kararı belirleyecek.

Sonuçlanmamış bir dava için, davanın seyriyle ilgili bir yorum ya da ihmal olup olmadığıyla alakalı bir şey söylemem elbette mümkün değil. Zaten amacım ortada ihmal vardır ya da yoktur demek değil. Sadece konu bu kadar sıcakken Babadağ’da temel problemin ne olduğuna dair yapmış olduğum bireysel bir araştırma sonucunda orada mevcut ve/veya muhtemel ne gibi bazı tehditler bulunduğuna dair bir kaç yorum yapabilirim sanıyorum.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google