Category: HAVACILIK

HAVALİMANLARINDA RETİNA TARAMASI VE KİŞİSEL HAKLAR

Demokrasi sadece bir yönetim biçimi değildir. Aynı zamanda bireysel hak ve özgürlüklerimiz için bir hak paketidir. Demokratik, otoriter ya da totaliter rejimleri birbirinden ayrıran en önemli kısım, vatandaşlara sağlanan hak ve özgürlükler kısmıdır.

İngiltere’de doğan Westminster tipi demokrasi parlamenter demokrasi olarak birer birer modern ülkelerin yönetim biçimi haline gelirken, dünyanın paralel olarak birinci ve ikinci dünya savaşlarına, faşizme, nasyonal sosyalizme ve komünizme şahit olması dönem yazarlarının geleceğe yönelik karamsar dünyalar yaratmasına sebep oldu.

Şüphesiz bu korku ütopyalarından, yani distopyalardan en meşhurları George Orwell’a ait “1984” ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz bilimkurgu üstadı Ray Bradbury’e ait olan “Fahrenheit 451”dir. Modern sinemanın gelişmesi ve yaygınlaşması da bu tipteki eserlerin sayısı ve yayılımındaki artışı körükledi.

Bu korku ütopyalarının ortak özelliklerinden birisi otoritenin kişiler üzerindeki sınırsız denetimi… Kanımca bu özgür bir bireyin sahip olduğu doğal bir korku. Bu eserlerin her birinde bugün “Totaliter Rejim” olarak anlandırdığımız, dolayısı ile demokrasiyle çelişen sistemler, her vatandaşı ayrı ayrı takip eder ve kendisi için tehdit yarattığı noktada vatandaşın ceza hükmü neyse uygulanır.

Konu bireysel hak ve özgürlüklerimiz olunca kulaklara korkunç gelen bu durum suç ve suçlu takibi söz konusu olduğunda biraz hoşgörülebiliyor, çünkü vicdanlarımız bir buçuk saatlik bir filmde bile zalim karakterin filmin sonuna kadar, yani çabucak cezasını bulmak istiyor. Bu yüzden havaalanlarındaki sıkı güvenlik önlemlerinin bahanesi daima bizim güvenliğimizdir. Pek çok kez ikinci, hatta üçüncü kez taramadan geçmeye, ya da kemerimizi, inciğimizi, cıncığımızı çıkarmaya itirazımızın olmamasının sebebi bunun bir bakıma gerekli olduğudur. Aslında bu sadece emek gerektiren bir husus ve bize külfeti o kadar da fazla değil.

Ancak Honeywell’in, ABD’nin ülke güvenliğini sağlama ile yükümlü kurumu Department of Homeland Security ile imzaladığı protokolün öngördüğü yeni teknoloji bu denetim ve takip işinin cılkını çıkaracak gibi görünüyor, çünkü bu teknoloji şartnamedeki özellikleri sağlarsa bir havaalanına girip çıkan herkesin her saniye nerede olduğu bilinecek ve takip edilebilecek.

Geliştirilmesi düşünülen teknoloji havaalanında bulunan kişilerin retina taramalarını gerçekleştirecek. Bunu yapabilmesi için kurulu ve yayılı cihazlardan herhangi birisine 2 saniye bakmanız yeterli. Gözünüze gönderilen kızılötesi ışınlar retinanızın bir kopyasını alırken bu kopya azami 30 saniye içerisinde retina veritabanı ile karşılaştırılacak ve böylece orada olduğunuz belgelenecek. Bu cihaz şüphesiz önce ABD’de kullanılacak, ancak ticarileşip Dünya’ya açılmaması için hiçbir sebep yok. Böylece sadece güvenlik nedeniyle tüm vatandaşların havaalanında otomatik olarak fişlenmesi sözkonusu olacak ve bu bana biraz hak ihlali gibi geliyor.

Bu gibi teknolojiler geliştikçe, özgürlük ve haklarımızın ihlali ile suçun, suçlunun takibi, ya da olası bir güvenlik ihlalini birbirinden ayıran noktanın tam olarak ne olduğu ve bu ikisinin birbirine karışmamasının, hakkımızda sahip olunan bilgilerin kötüye kullanılmamasının güvencesinin nerede olduğu sorusu gündeme geliyor. Şüphesiz bu iki sorunun yanıtı da “hukuk”tur. Tabi ki adil, hak ve özgürlükleri esas alan bir hukuk. Yoksa zalimin de bir hukuku var.

Lakin şu da bir gerçek ki, bu hukukun otorite, yani devlet ile vatandaş arasındaki bu “bilgi” ilişkisini düzenlemekten daha kapsamlı olmasına da ihtiyaç var: Zira akıllı cihazlar artık her daim nerede olduğumuzu biliyorlar. Hatta neyi sevdiğimizi, neyi aradığımızı, hangi reklamlara tıklayabileceğimizi bile. E hepimizin fotoğrafları, arkadaşlarının adları ve bilgileri internette var. Bize eğlenceli bir platform sunan herhangi bir yerle bunları paylaşmaktan sakınmıyoruz.

Önümüzdeki yirmii yılın en büyük sorunlarından birinin kimliğimize dair bilgilerin özel ve resmi kaynaklarca bulundurulması ve ortaya çıkacak skandalların bu bilgilerin pazarlanması üzerine olabileceğini tahmin edersem, çok da uçmuş olmam herhalde değil mi?

Not: 7 Ocak’ta yayınlanacak olan Açık Bilim dergisinin 15. Sayısında “Kişisel Verileri Koruma Bilmecesi: Koruyalım ama nasıl?” başlığıyla Merve Gözüküçük’ün bilgilendirici bir yazısı yayınlanacak. Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenlere ilgili yazıyı okumalarını tavsiye ederim.

 

SIRTIMIZI KAŞIYAN TEKNOLOJİ

Çok değil, yaşı yirminin üzerinde olan herkes bilir ki, eskiden her şey bu kadar kolay değildi ve teknoloji çok hızlı ilerledi…

Teknolojinin hayatımıza çok şey kattığı yadsınamaz. Hele ki şu ceplerimizdeki aletler yaşam tarzlarımızı epey değiştirdi. Bu kadar çok işlevi bir arada barındırmaları harikulade ve şaşırtıcı. Hatta öyle ki, iPhone ilk çıktığında da espri konusu olmuş, ABD ve İngiltere’de bizdeki  “Olacak o kadar” benzeri programlar duş telefonu olarak kullanılmaktan, sırtı kaşımaya kadar pek çok işlevi barındıran iPhone skeçleri oynamışlardı.

Teknolojinin getirdiklerinin yanında götürdükleri de var… İyiler ve kötüler saatlerce tartışılabilir, haklarında sayfalarca, ciltlerce de yazılabilir… Ama bu yazıda bunu tartışmayı amaçlamıyoruz, bu yazıda “zurnanın zırt dediği” yeri göstermeyi amaçlıyoruz:

Dün Sabah Gazetesi’nde bir haber çıktı. Haber oldukça kısa. Diyor ki:

Katar Havayolları’nın jet-lag’i önleyen Boing 787 Dreamliner uçağı Londra’ya indi. Uçakta zaman dilimleri geçilirken insan vücudunun değişime adapte olamama durumunu önleyen teknoloji bulunduğu belirtildi. Doğa dostu uçakta azaltılmış emisyon, daha az kabin sesi ve daha temiz kabin havası sunulduğu kaydedildi. Tavanı diğer uçaklardan daha yüksek olan 787’nin pencereleri de daha geniş.

Yok artık… Uçakta zaman dilimleri geçirilirken insan vücudunun değişime adapte olamama durumunu önleyen teknoloji…

İnsanın gözünün önüne bilimkurgu romanlarından çıkma şeyler geliyor:

İçeride bir uzay-zaman bükücü var, uzay zamanı hızlandırıyor, bu sayede vücut saati tüm yolculuğu on dakika sürmüş gibi algılattırıyor, ve böylece jet-lag’e uğramıyoruz… Bu mudur?

Yoksa içeride insanların bağlandıkları modüller var ve bu modüller insanın kendi vücut saatine has olmak üzere, düzenleyici hormonlar ya da ilaçlar mı zerkediyor?

Olanı söyleyelim… Olan aslında sadece: “Boeing 787 konforlu bir uçuş sağlıyor”

Jet-lag etkisi aslında biri direkt, biri dolaylı iki etkinin bireşimi.

Birincisi haberde de bahsedilen “zaman dilimleri geçme”den kaynaklanan etki. Sözgelimi, İstanbul’dan gündüz biniyor, 10 saat ABD’ye yolculuk ediyorsunuz, bir iniyorsunuz ki, yine gündüz. Geceye de daha çok var. Oysa vücut alıştığı zaman dilimine bağlı olarak yaşamak ve davranmak istiyor, fakat vardığınız yerde zaman öyle işlemiyor. Tıpkı zaman yolculuğu yaşanmış gibi… İşte bu farkın insanda yarattığı fizyolojik ve psikolojik etkiler direkt olarak Jet-lag’i tanımlıyor.

İkincisi ise şu: Jet-lag’in direkt etkisine maruz kalacak kadar uçmuşsanız, epey uçmuşsunuz demektir. Yani uçaktaki düşük basınçlı, düşük nemli ortamda uzun saatler kalmışsınız, muhtemelen pek hareket edememişsiniz, aynı zamanda canınız da sıkılmıştır. İşte bu durumun yarattığı psikolojik ve fizyolojik etkiler de Jet-lag’e dahil ediliyor. Bence dahil edilmemeli, o ayrı…

Boeing 787’de var olduğu söylenen, 2007 yılından bu yana reklamı yapılan konforlu uçuş teknolojisi, kanımca biraz kelime oyunuyla başarısız bir pazarlama stratejisinin konusu oluyor ve “Jet-lag’i önleyen teknoloji” olarak anılıyor. Fakat bu önleyici sistem, ilave nemlendirme, oksijen takviyesi ve LED lambaların zaman dilimine göre zayıflatılması gibi ilaveler içeren ve jet-lag’in değil ama jet-lag yaşayacak kadar uzun uçmanın sıkıntılarını bertarafa çalışıyor. Dolayısıyla aslında jet-lag’i önlemiyor…

Aslına bakarsanız bildiğimiz teknolojilerden hiçbirisi, zaman algınızı değiştirerek, sizi zamanda yolculuk yapmışçasına rahatsız eden jet-lag hissini engelleyebilirmiş gibi görünmüyor.

Görünen o ki, Boeing ve Boeing 787 kullanıcıları müşteri sayılarını arttırmak için burada kelime oyunu yapıyor. Yabancı ajanslarda ve basın bültenlerinde başlıklar “jet-lag’i önleyen uçak” olarak atılsa da altında tıpkı benim burada yazdığım gibi, aslında ne kastedildiği anlatılıyor. Ama bu haberler Türkiye’ye ithal edilirken aynı özen gösterilmiyor ve sadece başlığa bakıp, bundan da iki cümle haber yazmaya kalkınca konu epey bir şekil değiştiriyor.

Neyse… Darısı sırtımızı kaşıyan uçakların başına…

İyi haftalar.

MUHTEŞEM YÜZYIL VE THY

Beni tanıyanlar TV izlemediğimi bilirler. Gerçekten de “Muhteşem Yüzyıl” dizisi nedir, nasıldır bilmem. Tek bildiğim Kanuni dönemini anlattığı, tarihi gerçeklerden faydalanılarak bir dizi kurgulandığı, bu kurgunun zaman zaman siyasilerde ya da hassas insanlarda rahatsızlık yarattığı.

Önce kendi fikrimi açıklayayım: Bu dizi bir tarihi belge ya da belgesel değildir. Zaten bir diziyi salt gerçeklere dayanarak yapamazsınız. Padişahın eşlerinden biriyle yatak odalarında aralarında geçen diyaloğu zapta geçiren biri olmadığına göre, bir noktadan sonra hayal gücünüzü kullanmanız gerekir.

Bu bir dizi değil, sinema filmi olsaydı, sadece tarihi belgelerde yer alan olay ve diyaloglarla 120 dakikayı bulan tarihi belgesel bir film yapabilirdiniz ama neredeyse her hafta 60 dakikadan fazla içeriği olan bir diziye el attığınız zaman bu belgesel nitelikli olamaz ve olamayacağı gibi, elbette ki reyting kaygısıyla bir takım olaylar da yaratılabilir. Bir dizinin birebir tarihi yansıtma zaruriyeti de bulunmuyor, yeter ki başlarken gerçeklere dayandığını iddia etmesin.

Zaten, Osmanlı İmparatorluğu’nun Harem kurumu, hakkında hiçbir bilgi olmaması ve bu mahremiyetin çok başarılı bir şekilde korunmasıyla da enteresan bir kurumdur. Hakikaten de Harem’in teşkilat yapısı haricinde içinde ne olup bittiğine dair hiçbir belge yoktur. Dolayısıyla bu dönemi kurgulayabilmek için hayal gücüne muhtaçsınız…

Eğer bu bir kurguysa, eleştirilebilir de. Bu eleştiri gerçekçiliği, üslubu, içeriği veya bizzat kurgunun kendisi üzerine olabilir. Bu kurgu bir sanat ya da düşünce eseri ise, eleştiri kaçınılmazdır. Dizinin eleştirilmesine karşı çıkılmasını anlayamıyorum, elbette eleştirilecek. Fakat bu dizinin eleştirilmesine karşı çıkılmasını anlayamadığım kadar, siyasilerin konuya müdahil olmasını hatta bizzat yasal işlem başlatmasını da anlayamıyorum.

Gelelim konumuza: Türk Hava Yolları’nın uçak içi eğlence sistemi Planet’ten “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin çıkardığına yönelik söylentiler dolaşıyor. Pek çok haber organı bu durumu haberleştirdi. Üstelik CHP İstanbul Milletvekili, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkan Vekili Sezgin Tanrıkulu da Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi vererek konuyu “Başbakan’ın eleştirileri dolayısıyla mı çıkarıldı?” zemininde meclise taşıdı.

Ben soru önergesinde sorulduğu üzere, dizinin Planet’ten sadece Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eleştirmesi üzerinde çıkarıldığını düşünmüyorum. Bu olayda uçak için eğlence sistemlerinin içeriği ile ilgili yetkili ve yetkililerin kişisel görüşleri etkili olmalı… Eğer bu konuda birileri yetkili kılındı ise ve THY’nin de konuyla ilgili prosedürü buna uygunsa bu durumda uygunsuz bir taraf yok. Sistem buna müsaade ediyor demektir.

Ancak eğer bu kurumsal bir kararsa ve kurum politikaları ile ilgili ise THY bir açıklama yapmalı. Kurumun uçak içi eğlence sistemi ile ilgili politikası nedir? Bu sisteme seçilecek içerik hangi prosedür aracılığıyla yürütülmektedir? Konunun ahlaki, moral ya da etik sebeplerle ilişkisi var mıdır? (Aynı durum THY uçaklarına alınmayan gazeteler için de geçerli: Kurumun bu konudaki politikası nedir?)

Bildiğiniz üzere Kobe Bryant’ın yer aldığı reklamlar 80 ülkede oynamaya başladı. Eğer gerçekten Muhteşem Yüzyıl konusu ahlaki, moral ve/veya etik sebeplerle ilişkili ise “Kobe Bryant” sponsorluğunu başka bir açıdan ele almak istiyorum:

Bryant, 2003 yazında 19 yaşındaki otel görevlisine tecavüzden yargılandı. Kobe Bryant tutuklanmadı ve davası 2004’te düştü ancak iddiayı kısmen kabul etti ve Kobe Bryant otel görevlisinden özür dilemek zorunda kaldı.

O dönem Bryant’ın prestijini sarsan bu olaydan sonra olaydan hemen önce 5 yıllık sponsorlu anlaşması imzalayna Nike hariç, Bryant’ın sponsorları sponsorluk anlaşmalarını feshetmişti (McDonalds ve Nutella gibi dev şirketler de dahil).

THY gerçekten de ahlaki ve moral değerlere bu derece sıkı sıkıya bağlı ise daha önce tecavüzden yargılanmış olan Kobe Bryant ile ilgili de bir takım kaygılara sahip olması gerekmez miydi?

İyi haftalar.

RUS OLTACILARA DİKKAT

Bir havayolu işletmesi müthiş bir organizasyondur. Müthiş bir şirket olmak zorunda değildir, ya da müthiş bir kâra sahip olmak zorunda da değildir, ancak müthiş bir organizasyona sahip olmak zorundadır. Bir uçuşun hem emniyetli, hem de zamanında gerçekleşmesi için bu süreçlerin hızlı ve doğru işlemesi gerekmektedir. Zira öyle olmasa sadece 2000’li yıllar boyunca defalarca havayolu iflasları ile karşılaşmazdık. Yakın tarih, havayolu işletmesi kurmak için iki uçak almanın yeterli olmadığını gösterdi.

Ancak… Bir havayolu işletmesi işin doğası gereği pek çok ülkeden pek çok ticari tarafla muhataptır. Uçuş fiilinin gerçekleştirilmesindeki karmaşıklığın yanı sıra, eminim muhasebe tarafında da büyük bir organizasyon mevcuttur ve dönen evrakın, vesaikin ve ödeme yapılan kalemin haddi hesabı yoktur. Dolayısıyla aynı profesyonel örgütlenmeye muhasebede de rastlamak zorunda olduğumuzu kabul edebiliriz. İster istemez bu kadar farklı ülkeye yapılan bu kadar seferin yarattığı ödemeleri takip etmek güçlük yaratıyordur.

Peki sizce kötü niyetli insanların bu güçlükten faydalanması mümkün müdür?

Geçtiğimiz hafta FAA, havayolu işletmeleri için değil ama havaalanı işletmecileri için bir uyarıda bulundu. Uyarı, Rusya’da bulunduğu tahmin edilen bir dolandırıcının bir havaalanı işletmecisini neredeyse dolandırması üzerine gerçekleştirildi.

İşletmede çalışan personel FAA’den gelmiş gibi görünen ve işletmenin banka hesap bilgilerini isteyen bir yazıya kanarak cevaben bu bilgileri vermiş. Ancak kısa bir süre sonra ABD’nin sisteminin imkân verdiği ölçüde, işletmenin bankasına St. Petersburg, Rusya’da bulunan bir bankaya yapılmak üzere bir para transferi isteğinde bulunulmuş. Boş bulunmayan çalışan kendisine gelen yazı ve transfer isteğini birbiri ile ilişkilendirerek durumu fark etmiş ve ödeme yapılmasını engellemiş.

Bu tip siber dolandırıcılığa bilgisayar dünyasında “fishing” yani “oltalama” deniyor.

Muhtemelen ilgili e-posta tıpkı göle ya da denize atılan bir olta gibi yüzlerce, binlerce işletmeye gönderilmiş olabilir. “Elbette bu binlerce işletme arasından oltaya gelen bir iki tanesi olacaktır” mantığı ile kurulan ve bu yüzden adı “oltalama” olan tezgâh gerçekten de düşük bir olasılıkla da olsa başarılı olabiliyor.

Dünya’nın en ünlü bilgisayar korsanlarından Kevin Mitnick, hiçbir bilgisayar donanımına ya da bilgisine sahip olmadan nasıl korsanlık yapılabileceği üzerine bir kitap yazdı. “Sosyal Mühendislik” olarak tanımlanan bu durum, çalışanların kafa karışıklığı, iş tatminsizliği, iş yoğunluğu gibi olguları kullanarak bir dolandırıcılığın ya da korsanlığın nasıl gerçekleştirilebildiğini anlatıyor.

Daha önce korsanlıktan tutuklanan, bilgisayardan uzak durma cezası verilen, hapisten çıktıktan sonra şirketlere güvenlik eğitimi ve danışmanlığı vermeye başlayan Mitnick, “Aldatma Sanatı” adını verdiği kitabında kendisinin yaptığı dolandırıcılıklardan da örnekler vererek insanların nasıl kolaylıkla aldanabileceğini ortaya koyuyor.

Rusya henüz batı ile tam bir entegrasyon sağlamadığından oradaki bir dolandırıcılığı Avrupa merkezli kurumlar yardımıyla takip etmek ve paranın izini sürmek zor. Belki de bu yüzden Ruslar gerek uluslar arası bilgisayar korsanlığı gerekse de uluslar arası dolandırıcılıkta başı çekebiliyor.

FAA’in uyarısıyla birlikte havacılık sektörünün de oltalamadan zarar görebileceğini düşündüğümden, Mitnick’in anılarını dikkate alarak, ben de havacılık işletmelerinde ödemelere bakan çalışan ve yöneticilere naçizane aşağıdaki uyarılarda bulunmak istiyorum:

–          Sıklıkla ödeme yaptığınız kurumlardan e-posta olarak gelen “Banka Hesap No Değişikliği” bilgilerini mutlaka telefonla da teyit edin.

–          PDF olarak gönderilen faturalar üzerindeki hesap numaralarını daha önceki ödemelerle karşılaştırın.

–          Faturalardaki yazım hatalarını ve ingilizce yanlışlarını dikkate alın. Özellikle havacılığa ait terimlerde, kısaltmalarda ya da IATA/ICAO’ya ait meydan kodlamalarındaki hatalar onların ehil olmayan ellerce hazırlanmış sahte evrak olduğuna delalet edebilir.

–          Kredi kartı ile yapacağınız ödemelerde sizi bir şirket yetkilisiymiş gibi arayarak ödeme için kredi kartı numaranızı öğrenmek isteyenlerden sakının. Teyit almadan mail-order ödemesi gerçekleştirmeyin.

–          Geçtiğimiz günlerde bir yakınımın başın geldi: Kredi kartı bilgilerinizi güncellemek istediklerini söyleyen kişiler numaranızı isterken güveninizi kazanmak için kredi kartlarının başındaki 6 haneyi söylüyorlar. Buna kanmayın, çünkü Türkiye’deki VISA ve Master Card’ların ilk altı hanesi kart markası ve banka bilgisini içerir. Hangi bankaya ait kredi kartı kullandığınızı bilen ya da destekli bir şekilde sallayan/tahmin eden birisi size bu 6 haneyi kolaylıkla söyleyebilir.

İyi haftalar.

(Airporthaber’de yayınlanmıştır / Resim Kaynağ: Howstuffworks.com)

YUMRUKTAN TASARRUF

Argoda bir laf vardır, “sana bir vuracağım, yarısı boşa gidecek…” diye.

Burada anlatılmak istenen herhalde bir anlamda yumruktan tasarruftur. İlla ki boks ile tasarruf arasında bağlantı arayacaksanız eğer bu deyim yeter. (Hani, bu bağlantı böyle herhangi bir an başımızda gelip de aranacak bir şey değildir de, ola ki Kelimatör yarışmasında yarışmacı olursunuz ve dolaylı soru olarak karşınıza çıkıverir…)

3-9 Ekim tarihleri arasında Polonya’nın Wladyslawowo kentinde gerçekleşen Avrupa Genç ve Yıldız Bayanlar Boks Şampiyonası’na sporcularımızın otobüsle 38 saatte gönderildiğini geçen hafta duyduğumuzdan beri yeni bir bağlantımız daha var artık: Boks Federasyonu.

-Allah’tan- 10 adet madalya ile dönerek Avrupa’da ülkemizi en iyi şekilde temsil eden sporcularımızı otobüsle gönderme gerekçesini de Boks Federasyonu Başkanı Eyüp Gözgeç açıklamış: “40 kişilik kafile ile bu şampiyonaya katıldık. Uçak parası 28 bin Euro tutuyordu. Biz bu nedenle sporcularımızı 6 bin Euro’ya otobüsle gönderdik. Biz devletin parasını harcayan federasyonlarız. Ekonomik olarak otobüs daha uygundu ve bu yolu seçtik. Bu devlet hepimizin devleti. Para, bu milletin parası. Uçak parası ortada, otobüs parası ortada. Tasarruf olsun diye bu yolu seçtik. 28 bin ile 6 bin Euro arasındaki fark ortadadır.”

Sporcularımızı toplamda 38 saat kara yolculuğuna göndermenin sebebi olarak yapılan bu açıklamayı direkt olarak kabul edebilirsiniz. Ya da biraz kuşkucu davranarak, en azından bir fikir sahibi olmak için doğrulayabilirsiniz de… Ben doğrulama yolunu seçtim:

Örneğin 40 kişilik kafileyi bir uçağa bindireyim dedim,

THY ile 26 Aralık 2012’de gönderdim, 4 Ocak 2012’de de döndürdüm. Tüm vergiler dahil gidiş dönüş 23933 TL tuttu. Hemen hemen 10 bin 500 avro yani. Yine THY ile 28 Ocak 2012’de gönderdim ve 4 Şubat 2012’de de döndürdüm, aynı fiyat çıktı.

Tabi THY web sitesi azami 7 yolcu için hesap yapmaya müsaade ediyor. Belki 40’a çıkılmaya kalkınca fiyat kademeli olarak artıyordur, ama THY’nin 10 kişi ve fazlasını grup kabul ederek indirim yapmaya yönelik prosedürleri bulunuyor. İstense herhalde 10 bin avroya denk getirilebilir gibi görünüyor. Milli sporcu kafilesi olduğundan alınabilecek ilave indirimler varsa onları bilmiyorum bile. İlla THY olacak değil. Zürih ya da Frankfurt aktarmalı gidip dönmek üzere Swissair ya da LCC’leri içerecek bir çözüm aradım ve onu da otobüs fiyatına buldum: 6 bin 500 avro.

Bu turnuvanın hangi tarihlerde nerede yapılacağı aylar öncesinden bellidir herhalde, böylelikle 1-2 ay öncesinden bu kafile için gereken biletleri iyi bir fiyata almak mümkün olsa gerek. Ben yine de “belki ben tarih değişimlerinden dolayı hata yapıyorumdur ve Ekim’de daha pahalıdır” diyerek önümüzdeki yılın aynı tarihlerine bakayım dedim, fiyat yine aynı çıktı.

Yetinmedim. Bir de böyle bir durumda acil hareket etmek zorunda kalayım dedim: Aynı biletleri önümüzdeki hafta için almaya kalktığımda 55 bin TL’yi aşıyor. Hımmm… Demek ki almakta geç kalınca fiyatlar 20 bin avroyu buluyormuş. 40 kişiyi düşünüp kademeli artışı hesaba katarsak 28 bini bulur, doğrudur.

Acep diyorum, bu 40 kişinin kim olacağından turnuvaya kimin katılacağına kadar büyük bir muamma vardı da bu bilet son dakikaya mı kaldı diyorum?

(Bu arada ben olsam “sporcularımızın direncini arttırmak için onları olumsuz koşullarda 38 saatlik antrenmana tabi tuttuk” derdim.)

NOT: Bildiğiniz üzere edebiyata, bilhassa bilimkurgu edebiyatına ilgim var. Sevinçle paylaşmak isterim: Her yıl düzenlenen ve Türkiye’nin en uzun soluklu bilimkurgu öykü yarışması olan Türkiye Bilişim Derneği Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın 2012’de gerçekleşen 14’ncüsünün sonuçları 9 Kasım’da açıklandı. Yarışmaya gönderdiğim “Son Mektup” adlı eserim ikinciliğe layık görüldü.

ALKOLE KARŞI EMNİYET YÖNETİMİ

7 Aralık’ta Türkiye’de de gösterime girecek olan, Robert Zemeckis’in yönettiği ve Denzel Washington’un başrolünü oynadığı “Flight” (Uçuş) adlı film önce bir kazayı başarılı bir şekilde yöneterek uçaktaki tüm yolcuları yüksek olasılıklı bir ölümden kurtardığı için kahraman ilan edilen, ancak daha sonra uçuş öncesinde alkol kullandığı ortaya çıkan bir pilotun bu süreçte yaşadıklarını konu ediniyor.

Fragmanlarına ve konusuna bakılırsa film bence başarılı bir film. Bu yüzden 7 Aralık için gün sayanlardanım ve filmi gelir gelmez de izlemeyi planlıyorum.

Havacılıkta emniyet ve kalite yönetimi üzerine çalıştığımdan film benim için ayrıca ilgi çekici, zira aslında film, oldukça gerçekçi bir şekilde, olası bir riski bir hayat üzerinden anlatmaya çalışıyor.

Bir süre önce yer hizmetleri veren şirketleri denetlerken kullandığım kontrol listelerine yeni bir soru ekledim:

“Herhangi bir şikayete ya da olaya bağlı olmadan, önleyici ya da sadece kontrol amaçlı periyodik alkol muayenesi içeren bir prosedürünüz mevcut mu?”

Çoğunlukla yanıt “hayır” oluyor ama devamında da “bir kaza ya da kırım gerçekleştiği zaman ya da şikayet olduğu zaman kesinlikle gerçekleştirildiği” oluyor.

Kaza-kırım araştırmalarında böyle bir muayenenin mevcut olması önemli, fakat bu daha çok suçluyu belirlemeye yönelik bir uygulama. Olası bir kaza ya da kırım için bir engel oluşturmuyor. Şikayet üzerine olması da, elbette böyle bir şikayete kayıtsız kalınamayacak olmasından.

Oysa emniyet yönetimi, olası riskleri önceden tespit edip bertaraf etmeye yarayan proaktif ve önleyici süreçleri kapsar. Şikayet, bu tip bir riskin şans eseri ya da bu riski yaratan kişinin dikkatsizliği sonucunda kendini teşhir etmesiyle vuku bulan reaktif bir ihbar… Peki ya şikayet edecek kimse olmazsa?

Havayollarına bakıldığında mevcut durum şöyle görünüyor: Ülkemizde operasyon usül ve talimatlarını içeren ve SHGM tarafından yayınlanan SHT OPS-1 talimatına göre uçuştan sekiz saat öncesine kadar alkol tüketilmemeli ve uçuştan önce kandaki alkol seviyesi 0,2 promili aşmamalıdır. Bildiğiniz üzere şirketler bu kuralları daraltabilirler, ama esnetemezler. Pek çok operatör de bu sekiz saati on iki saate çıkartmak suretiyle bu kuralı sıkılaştırmışlardır (hatta kural olarak yer almasa da alkolün metabolik olarak parçalanmasının yavaş olması dolayısıyla 24 saat öncesinden itibaren alkol tüketilmemesi tavsiye edilir). Bu kural hem şirketlerin işletme ya da kabin ekibi el kitaplarında yer aldığı gibi çalışanların sözleşmelerinde de yer alır ve iş akdinin feshedilmesi için geçerli bir sebeptir.

Kural koymak iyidir… Ancak Emniyet Yönetim Sistemi gereği olarak bu kuralın yerine getirilip getirilmediğine yönelik bir önleyici prosedür oluşturmak zorunlu olmasa da gereklidir (bu zorunluluk şirketin söz konusu riski kabul edilebilri / kabul edilemez kabul edip etmemesine bağlı. Geçmişe dönük olay raporlamalarından elde edilen “olayın yaşanma sıklığı” değeri burada belirleyicidir).

Bu yüzden zaman zaman tüm şirketlerin ilgili personellerine (pilot, kabin memuru, yer hizmetleri görevlisi, PAT sahaları araç sürücüsü) şikayete ya da olaya bağlı olmadan rastgele örnekleme yoluyla alkol kontrolü yapması uygundur.

Bu tip bir kontrol prosedürlerde yer alsa dahi –ki yer almadığına da çok kez şahit oluyorum- bu yazıyı yazmadan önce konuştuğum, sektörümüzde çeşitli sahalarda görev yapan pek çok kimse böyle bir kontrole rastgelmediğini söyledi.

Demek ki bu kurala uymak tamamıyla kişilerin görev bilinç ve sorumluluğuna bırakılmış. İnsan faktörleri konusunda biraz bilgi sahibi olan birisi küçük bir yüzde de olsa bir grup insanın içerisinde kuralları ihlal eden bireylerin olduğunu ya da bireylerin hayatlarının çok küçük bir yüzdesinde kuralları ihlal edebilecek özel şart ve durumlara sahip olduğunu bilir.

O halde böyle bir kontrolün eksikliği, tüm kaza ve kırım modellerine bahsedilen “örtük sebeplerin” başında geliyor diyebiliriz.

Elbette rastgele yöntem böyle bir kuralın ihlalilini kesinlikle engellemeyecektir, ancak herhangi bir sebepten ötürü bu kuralı ihlal ederek uçuş ve görev emniyetine risk oluşturabilecek kimseyi caydırıcı bir özelliğe sahip olmakla birlikte rastgele kontroller sayesinde uygunsuzluklar tespit edilebilir.

Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun.

Herkese iyi haftalar.

TV’DE BİLİM VE HAVACILIĞIN KATLİ

Dün Felix Baumgartner serbest düşme ile ses hızını aştı ve üçü rekor olmak üzere dört kalemde tarihe geçti (İlk kez araç olmadan ses hızını aşmak, en uzun süren serbest düşüş, en yüksek balon uçuşu ve en yüksek atlayış).

Felix Baumgartner atlayışından önce…

Felix kendi adına, ülkesi olan Avusturya adına ve insanlık adına bu üç rekora imza atarak elbette güzel katkılarda bulundu. Kendisini naçizane, buralardan tebrik ediyoruz etmesine… Ammavelakin dün TV’de bir bilim ve havacılık katli yaşandığını da söylemeden geçemiyoruz.

Atlayış NTV ekranlarındaydı. Birinci bombayı NTV’nin kendisi patlattı ve alt taraftaki bilgi hanesinde “BAUMGARTNER SERBEST DÜŞMEYLE IŞIK HIZINI GEÇECEK” yazdı. Evet, yanlış görmediniz. Işık hızını… Işık hızının geçilemeyeceği bir yana, -hadi diyelim Einstein yanılıyordu- bunu serbest düşme ile bir insanın gerçekleştirecek olmasını düşünmek gafletten başkası değil. Bunu Baumgartner’la ilgili haberler ilk olarak ajanslara düştüğünda Anadolu Ajansı da yapmıştı. Bütün gazetelere “ışık hızı geçme çabası” olarak servis edilen haber kanımca Türk basın tarihi adına bilimsel bir kara lekedir.

NTV’nin hatası, “hata hata doğurur” sözünün ispatı idi. Daha önceleri Anadolu Ajansı’nın yanlış geçtiği haber, en nihayetinde bu hataya sebep olmuş görünüyor (Kaynak: @sbasegmez).

Geçelim…

NTV, bu muhteşem hatasının üzerine bilirkişi olarak binlerce uçuş saati olduğunu ifade eden bir Öğretmen Kaptan Pilota bağlandı.

NTV’nin uzman bir bilirkişi olarak bir öğretmen kaptan pilota başvurması elbette yerinde bir davranış. Zira daha önceki yazılarımızda basınımızın hukuk için hukukçulara, deprem için ilgili bilim adamlarına başvururken, niçin diğer konularda bilirkişilere başvurmadığını sorgulamış ve eleştirmiştik.

Kaptan pilotun havacılık konusunda epey bir tecrübesi ve bilgisi olduğuna eminim ama kendisine konuyu araştırması için vakit verilmemiş olmalı. Biraz da heyecanlı olduğunu düşünebiliriz, zira dün orada, spiker ile bilirkişi arasındaki diyalogta pek çok yanlış dile getirildi. Düzeltmesi bize kalsın:

Evvela spikerin sorusu da bilirkişimizin sorudan pası alarak devam edişi de hatalıydı. Spiker “Ses hızının aşılmış olması ne ifade ediyor acaba?” diye sordu. Bu soru yanlıştı. Hadi diyelim maddi hata… Zira ses hızı geçileli yarım asırı geçti, ama bilirkişimizin cevabı “Ses hızının aşılmış olması…” şeklinde aynen devam etti ve “daha önce pek çok kez aşılmaya çalışılan bu hızın aşılması” şeklinde de çeşitlendi. Dinleyenlerin ses hızı ilk defa aşılıyor zannına kapıldığına eminim. Neyse ki sonradan “önemli ses hızının aşılması serbest düşmeyle…” şeklinde düzeltildi.

Baumgartner’ın ses hızını aşmasının havacılık sanayii açısından çok önemli olduğu ve önümüzdeki yıllarda bazı atılımlar olabileceği dile getirildi. Baumgartner’ın bu atlayışı teknoloji açısından bir adım değildir. Sadece bir cesaret işidir ve havacılık tarihinin yanısıra spor tarihi için de bir rekordur. Bu yüzden Boeing, NASA, Lockheed Martin falan değil, Redbull sponsor olmuştur. Zira bu bir paraşüt atlayışıdır. (Hakkını yemeyelim, bu kadar yüksek irtifaya çıkan bir balonla insanlı uçuş yapılmamıştı…) Bu aşımın teknolojiye olan kazanımları arasında bir ara ilaç sanayii de geçti. Ses hızının aşılması ile ilaç sanayiinin bir alakası olduğunu düşünmüyorum. Yanılıyorsam siz söyleyiniz.

Bilirkişi insan vücudunun böyle bir atlayışta nasıl tepki verdiğini açıklarken kokpitte kapatılan şişe örneğini verdi. Ben kendisinin irtifa ile basınç arasındaki ilişkiyi anlatmak için böyle bir örneği tercih ettiğini düşünüyorum. Biz konuyu açalım: Bahse konu eğitim uçaklarının kabinleri tazyikli değildir. Eğer yolcu uçağı kastediliyorsa, 8-10 bin feet gibi bir irtifada basınçlandırma başlar ve o irtifa altında yine tazyikleme söz konusu değildir. Yani basınçlandırılmamış bir uçak ortamıyla Baumgartner’ın özel kıyafet ortamı arasında ciddi bir fark var. Baumgartner’ın bulunduğu kıyafet ortamı kıyasa konu edilen kokpite eşdeğer olsa idi yukarıda oksijensizlikten kısa sürede mefta olur, bir süre sonra da donardı.

Bu kıyafetten bir yenilik gibi bahsedilmiş olması da hatalıdır. Özel basınç ve sıcaklık koşullarında insan vücudunu koruyan kostümlerin Yuri Gagarin’de ve Neil Armstrong’ta da vardı benzeri. (Yine hakkını yemeyelim Baumgartner bu atlayışıyla yeni nesil tam basınç kostümlerine katkıda bulunacak veriler sağlamıştır.)

Gelelim spikerin esaslı sorusuna: “Bu teknoloji sayesinde astronotların kapsülsüz dönüşü mümkün olur mu?”

Şimdi efendim, sağolsun Kazım Bey konuya tereddütlü yaklaşarak kesin yanıt vermeyi tercih etmedi ve kapsülden çıkış yollarına bir alternatif olabileceğini söyledi. Bu konuda haklı olabilir. Uygun bir yanıt ben vereyim: Baumgartner’ın atladığı irtifa 39 km. Yani “uzayın” u’su sayılmaz. Uzay, 100. Km’de var olduğu düşünülen “Karman Sınırı” ile başlar. Kapsülle dönüşün temel amacı, atmosfere girişte ulaşılan çok yüksek sıcaklıktır. Göktaşlarının bile bu sıcaklıkta eriyip bittiğini biliyoruz, fakat balonumuzun da tırmanabildiği 39. Km’de atmosfer hala vardır ve az çok yoğundur da. Bu yüzden kapsülsüz dönüş biraz daha farklı bir konu. Bu uçuş yörünge altı olarak kabul edilen, uzaya çıkılmayan bir uçuştur.

Bu arada Baumgartner üzerindeki vericilerin takdir edilmesi gerektiğini söylendi. Baumgartner’ın sağlık durumunu ve uçuş durumunu yer istasyonlarına telemetrik olarak ileten bu vericiler sayesinde şu an Mars’tan haber aldığımızı hatırlatayım. Ses hızını aşıp giden balistik füzeler üzerinde yıllardır kullanılıyor.

Ah be NTV… Biraz daha dikkat etseydiniz keşke.

İlgili video: http://video.ntvmsnbc.com/insanlik-tarihi-icin-onemli.html

BİR AIREX DAHA BİTTİ

Bugün sevdiğim bir ağabeyim bulunduğum standı ziyaret etti. Standımızda da  çocuğu ile gelen başka bir arkadaşı daha vardı. Çocuğa fuarın ne kadar önemli olduğunu anlatmak için şöyle dedi:

“Bak düşün. Bu fuar 2 yılda bir oluyor. Bugün bitecek ve iki yıl boyunca böyle bir şey olmayacak…”

Söylediği cümle oldukça fantastik geldi bana. Sanki bir gök olayından bahsediyor gibi: Güneş tutulması, Jüpiter ile Mars kavuşumu gibi… Çocukların hayatlarına

Bir çok açıdan bakıldığında fuarlar yapıldıkları sektörler için yukarıda saydığım kavuşumlar / tutulumlar kadar mühimdir.

En basitinden, her fuarda görmesem yoğunluktan unutacağım ya da kendimi unutturacağım pek çok dosta ya da sektörümüzün değerli temsilcilerinden birine rastlıyorum.  Pek çok firma kendilerini tedarikçi ya da müşterilerine teşhir ediyor… Bunlar bilinen ve görünen faydalar.

Görünmeyen, arka planda kalmış bir faydası daha var ki, bu faydanın muhattapları çocuklar. Havacılık fuarları sektör çalışanları için ticari bir faaliyet olsa da çocuklar için çok farklı bir Dünya.

Batı Apronu’ndaki güvenlik uygulamaları ile çocuklarını işyerlerine getiremeyen pek çok dostumu çocuklarıyla birlikte gördüm: Nasıl bir iş yaptıklarını göstermek, uçakları ve aprondaki o havayı solutmak için ne kadar da heveslilerdi. Fuarın her gününde ama her günün gelen çocuklar vardı ki, anne ve babalarının nasıl bir Dünya içerisinde çalıştıklarını heyecanla merak ettiklerini buradan bile anlamak mümkündü: Bir dakika dahi sıkıldıklarını düşünmedim. (Çocuklar o uç heyecanlarıyla akıllara daha çok gelse de bence eşler de aynı eğlenceden paylarını aldılar.)

Çocukların meraklarının görsel olarak somutlaşması çok mühim. Öğrenmede ve heves duymada görmenin, hayallerin somutlaşmasının büyük önemi var. Mekaniğin babası Newton’un çocukken iş makinalarını izlediğini –ve bir süre sonra kendi kendine bunların modellerini yaptığını-, çağını aşan Einstein’in ise çocukluğunda matematiksel bazi ifadelerin doğadaki dışavurumunu keşfederek bundan heyecan duyduğunu akıllardan çıkarmamak gerek. Bu örnekler çeşitlendirilebilir.

Hakikaten de değerli ağabeyimin dediği gibi: Bu fuar iki yılda bir oluyor. Bu önemli. Sonra orada sergilenen şeylere bir defa daha dokunmak, birebir soru sorarak öğrenmek mümkün olmayabilir.

Fuar hakkında

Bu köşenin yazarı olarak naçizane birkaç cümle de organizasyon ve organizasyona katılan firmalar hakkında söylemek adettendir şimdi.

Geçtiğimiz yıllardaki otopark problemini halletmeleri büyük kolaylık olmuş. Demek ki geçmiş hatalardan ders çıkarılabiliyor, ancak dileğimiz bu yıl gerçekleşen havalandırma probleminden de ders çıkarılmasıdır.

Özellikle fuarın ilk gününde içerisi cehennemden farksızdı. Ziyaret ettiğim yabancı menşeili bakım firmasındaki temsilcilerden birisi “Kimse içeride bir şeyler konuşmak istemiyor açıkçası. Burada başka bir ofise görüyoruz” demişti. O böyle söyledikten sonra ziyaretçilere de dikkat ettim: İnsanların standlar önünde geçirdikleri ortalama süre fazlasıyla kısaydı. Herkeste bir acele… Çok ilgi çekici olmadıkça durmak, sohbet etmek, sormak yok. İnsanlar şöyle bir bakıp yürüyor. Bir tanıdık görünce de ayak üstü selam… (Zira alınlardan terler damlıyor.) Herkesin gözü nefes almak için kendini dışarıya atmada.

Zaten dışarısı sergilenen uçaklar sebebiyle daima daha çok ilgi görmüştür. Emirates ve Airbus, insanlara A380’i görme fırsatını ikinci kez tanıdı. Ayrıca Emirates hakkında da pek çok soruya cevap bulma imkanı doğmuş oldu.

İş jetleri tarafına bakınca gözüme çarpan en önemli şey Hawker Beechcraft’ın yaşadığı finansal problemler oldu, çünkü bu durum fuara da yansıdı. Muhtemelen kısılan pazarlama bütçesi sebebiyle zayıf bir katılım gösteren Hawker Beechcraft’ın bu fuarda Hawker 4000 sergilemesini arzu ederdim açıkçası. Türkiye’den Hawker 4000 için ümidi kestiklerini sanıyorum.

Yine de her zamankinden farklı, rutinimizin dışına çıkmış birkaç gün geçirmenin keyfini yaşadık. Nice fuarlara diyelim.

İyi haftalar.

ŞİRKETLERE SİBER SALDIRI

TV’yi hayatımdan çıkaralı çok uzun bir süre oldu. Arkadaşlar sağolsunlar onları ziyarete gittiğimde benim televizyonu hayatımdan çıkarma sebeplerinden birisini icra etmekte devam ederler: TV açık olur. Sohbetin muhabbetin yerini alır. Üstelik normalde izlemediğimden gördüğüm her şey bana pek yeni gelir ve benim de gözüm takılır. Sıkıntılı bir durum. Dünya’yı, yeni çıkan şarkıları, filmleri, haberleri nasıl takip edeceğimi soracak olursanız, yanıt basit. İnternet. İnternetin pek çok alışkanlığımızı değiştirdiği aşikar.

Nasıl ki bir zamanlar havacılık sınırları fiilen büyük ölçüde kaldırdı ve uzak mesafeleri kat etme şansı sağladı ise, bu ortadan kalkışı ve avantajı tamamlayan diğer icat internet oldu.  İletişimin ucuzlaması ana fayda kalemlerinden birisi, ama konuya bireysel olarak değil de kurumsal olarak bakacak olursak, internet içerisinde kullanıldığı her pazarı büyütmüştür.

İnternetin sağladığı bireysel ve kurumsal pek çok avantajın yanısıra yeni bir kültür yarattığını inkar edemeyiz.

Bilimkurgucular ve eserlerini inceleme şansı bulduğum bazı fütürologlar 80 ve 90’larda yazdıkları eserlerde internet ile ilgili pek çok şeyi öngördülerse de kültür konusunda pek çok şeyi hesaba katamadılar. Bugün olan biteni kehanet derecesinde yazanların bu öngörüleri arasında şirketlerin internet korsanlığı yolu ile sabote edilmesi de vardı. Örneğin Matrix fikrinin de yaratıcısı olan William Gibson’un 80’lerde yazdığı bütün romanlarında şirketler ağ teknolojileri aracılığıyla savaşırlar. Bu teknolojiler sayesinde büyük avantajlara sahip olup devleşebildikleri gibi bir hata ya da sabotaj sonucu batabilirler de. Sadece şirketler değil, devletler korsan timleri kullanarak yasadışı işler yaptırır.

Eserler güzel ve ileri görüşlü ancak bu eserlerde sosyal medya öngörülemediğinden olayın toplumsal destek tarafı hep es geçilmiştir…

Geçmişteki bu tip romanlara bir bakın: Genelde şirketler toplum adına değil, başka bir şirket ya da devlet tarafından sabote edilir. Olan biten büyük bir gizlilik içerisinde olur, zaten gizli olmasa da toplum artık bu tip dengeleri gözetmemektedir.

Basit bir analiz

THY’ye geçtiğimiz günlerde yapılan siber saldırılar bana bu konuda pek çok şeyi düşünme fırsatı sundu:

Şirketlere karşı yapılan eski eylemleri düşünün. Gözünüzün önüne kabaca bir grup eylemcinin ilgili işletmeye ait bir şubenin camlarına taş attığı bir görüntü gelecektir. Dün böyleydi…  ama bugünün dünden önemli bir farkı var gibi görünüyor:

Birincisi, kapitalizmin ve küreselleşmenin asli unsuru olan global şirketler için anti kapitalist grupların yarattığı tehdit eskiden sadece sokakta idi. Artık böyle değil.

İkincisi, şirkete ait mala, personele fiili zarar getiren eylemler toplumsal destek görmezken bu tip korsanlık eylemleri geniş halk kitlelerince destekleniyor. Üstelik haber, sosyal medya aracılığıyla çok daha kısa bir sürede Dünya’ya yayılıyor.

Üçüncüsü, eylemleri gerçekleştirenler kimliklerini gizlemekte başarı sağlıyor ve eylemlerin uluslararası boyut kazanması sebebiyle adli ya da fiili takip zorlaşıyor. Ayrıca eylemciler yakalanmadıkça toplum nezdindeki imajlar güçleniyor. Buna karşılık olarak şirketler önce saldırıya maruz kalma sebeplerinden dolayı toplum ya da belirli bir kitle nezdinde imaj kaybederken, korsan grupların faaliyetleri karşısındaki savunmasızlık sebebiyle imaj kayıplarını tazeliyorlar.

Görüldüğü üzere şirketlerin ve kurumların bir kısmı siber saldırılara karşı savunmasız.

Faaliyetlerini büyük ölçüde internete bağlayan, internetin etkin kullanımı sayesinde pazarını büyüten ve müşterisine ulaşan kurumlarda risk çok büyük. Yeni durum, yeni bir risk yönetimi anlayışı gerektiriyor. (Belki de bu yüzden pek yakında SPK  -Sermaye Piyasası Kurulu- ilkeleri arasında “siber güvenlik” başlığı yer alacaktır.)

Öte yandan bu durum yönetim anlayışında bir değişiklik yaratmaya da muktedir:

Mesela artık şirket faaliyetlerinin ne derece etik olduğu ya da etik algılandığının çok önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

TERCİH DÖNEMİ İÇİN TAVSİYELER

Haftasonu otizmli bir çocuğun başarı öyküsü olan yarı otobiyografik sinema filmi, “Temple Grandin”’i izledim.

Filmin adı aynı zamanda bahsi geçen şahsın adı: Bugün Colorado Eyalet Üniversitesi’nde görev yapan hayvan bilimi profesörü Temple Grandin.

Filmi izlemeyenlere filmi şiddetle önermekle birlikte için de konusu –ya da Grandin’in hayatı hakkında- kısa bir açıklama yapayım: Temple Grandin otizmli bir çocuktur. Ancak annesinin verdiği mücadele ile “konuşamayan” bir insan olmaktan kurtulmuş ve akabinde öğrenimine devam edebilmiştir. Lise yıllarında karşılaştığı eski bir NASA çalışanı olan fen öğretmeninin de olumlu etkisi ile eğitim hayatında ilerlemiş, fotografik hafızası sayesinde, yönelmiş olduğu hayvan davranışları alanında çığır açan çalışmalara imza atmıştır.

Filmden sonra araştırmaktan kendimi alıkoyamadım ve az önce de Temple Grandin’in 2010 yılında TED Konferansları kapsamında yaptığı bir konuşmaya rastgeldim. Grandin, farklı düşünen çocuklar ve çocukların kabiliyetlerine göre yönlendirilebilmesi hakkında olan konuşmasında, aynen filmde de yansıtıldığı gibi, fen öğretmeninin kendisi için ne kadar belirleyici olduğunu tekrar ediyor (meraklısı için yazı sonunda bağlantı mevcut).

Söylenenlerden ve izlediklerimden anladığım kadarıyla fen öğretmeninin Grandin’de yarattığı davranış değişiminin başlıca iki nedeni vardı:

Birincisi her şeyden önce ona güvenmesi ve daha da mühimi ona güvendiğini hissettirebilmesi idi.

İkincisi ise onun yeteneklerini ve ilgi alanını algılayıp, tam olarak da onun dikkatini cezbedecek ve özgüvenini arttıracak bir ödev vermesi idi.

Grandin’in görsel hafıza ve düşünme kabiliyetlerini keşfeden Bill Carlock, “Ames Odası” olarak adlandırılan ve tek göz ile bakıldığında insanın görme algısını yanıltan bir perspektif algısına dayalı odayı ona gösterdikten sonra, bunun sırrını çözmesini ve bir tane de onun inşa etmesini söylemişti.

Bu ödevi başaran Temple Grandin’in kendi tabiriyle hayatı değişti ve “serseri” bir öğrenci olmaktan, hayatta ilginç şeyler olduğunu ve derslerine çalışarak bunları öğrenmesi gerektiğini anladı. İşte Grandin, devam ettiği yükseköğrenim hayatı boyunca hep sahip olduğu fotografik hafızanın ve duygusal zekanın imkan tanıdığı alanlarda çalışarak oldukça başarılı bir bilim insanı ve uygulamacı haline geldi.

Şimdi… Zurnanın son deliği tam da burada.

2012 ÖSYS tercih dönemi devam ediyor ve 3 Ağustos’ta sona erecek. Hepimizin ailesinde ve çevresinde üniversitelerini, dolayısıyla da çoğunlukla geleceklerini tercih edecek kişiler var. Hatta bu kişi biz de olabiliriz; nitekim bu yazıyı okuyan genç arkadaşlarımız da mutlaka vardır.

Kabul… Türkiye gibi ülkelerde iş olanakları ve ilgi alanı arasında bir denge kurulmak zorunda olunduğunu anlıyor ve biliyorum.

Nereden mi? En başta kendimden. Ben de hep astronom olmak istemiştim… Ancak öncelikle ülkemizin bu alandaki yetersizlikleri sebebiyle eğitim hayatım boyunca da buna yönelik hiçbir uygulama ya da destek ile karşılaşmamış olmam, ve sonrasında da daha işlevsel meslek ve ilgi alanlarına yönelmem sebebiyle bu hayalimi gerçekleştirmemiştim. (Gariptir ama ben de uzaya olan ilgim sebebiyle uçak mühendisliğinin benim için iyi olabileceğini düşünen matematik öğretmenlerimden birisi sayesinde bugünkü mesleğimi tercih ettim.)

Şimdi eminim gençlerin iş bulma ve geçiş sağlama olanakları ile ilgi alanları arasında doğru bir tercih yapmaları için onlara daha iyi olanakları olduğu için tıp, diş hekimliği gibi bölümlere, hiç ilgi duymadığı mühendislik alanlarına, öğretmen olabileceği için popüler olan fen ya da sosyal bilim dallarına girmelerini tavsiye ediyoruz.

Fakat Temple Grandin’in hayatını da örnek göstererek dikkat çekmek istiyorum ki:

İnsanın ilgi duyduğu, sevdiği ve daha da önemlisi becerikli olduğu bir sahada iş yapıyor olması otizmli olsa dahi onu hayata tutundurmakta, hatta ve hatta “iyi”leştirebilmekte.

O halde hiçbir ilgi ve alaka duymuyor olmasına rağmen sadece ilerideki potansiyel çalışma olanakları daha iyi diye onları istemedikleri bir bölüme yönlendirmenin onlar üzerindeki etkisi ne kadar olumlu olabilir?

Tüm genç arkadaşlarımızın gönlündeki, fikrindeki ve hayalindeki mesleğe kavuşması dileğiyle.

İyi haftalar.

Temple Grandin: Dünya’nın her türlü zekaya ihtiyacı vardır.
http://www.ted.com/talks/temple_grandin_the_world_needs_all_kinds_of_minds.html

 

GALİBA FAZLA MERAKLIYIM

Okul tercih dönemleri başladığından THK Üniversitesi hakkında öğrencileri bilgilendirmek için medya destekli bir kampanya yürütülüyor.Read More

SESTEN HIZLI OLMAK

Eğitim ya da iş için Dünya’nın bir ucunda iken sevdiklerinize “bir saate oradayım” demek ister miydiniz?

(Bu yazı Açık Bilim Dergisi, 2012 yılı Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

Öyle ya… İnsanoğlu yürüyerek başladığı yolculuğuna, binek hayvanlarla devam etti. Rüzgarın yardımıyla yelkenleri, kimi zaman esirlerin kol gücünü kullandı. Gün geldi, motoru icat etti, ama hep hızlandı. O halde bir gün o ya da bu şekilde böyle bir şey de mümkün olacak.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google