Category: İNCELEME

AŞIRI ZENGİNLER HAKKINDAKİ 8 EFSANE

CNBC’den Katie Holiday, “8 myths about the super rich debunked” adlı yazısında aşırı zenginler hakkındaki 8 efsaneyi bazı araştırmalara referans vererek çürütüyor. Ben de bu yazıyı özetleyerek tercüme edeyim dedim.

Öncelikle “aşırı zengin” tanımından başlayalım. Bu kavram (İng. ultra-high-net-worth – UHNW), Wealth X enstitüsü tarafından serveti en az 30 Milyon USD olanlar için kullanılıyor. Aşağıda bahsi geçen araştırmalar da bu kitleyi içeriyor. Peki neymiş bu sekiz efsane? Görelim:

  1. Efsane: “Alın teri değil, miras!” – Aşırı zenginlerin varlıklarının genelde onlara miras kaldığı düşünülür. Oysa aşırı zenginlerin sadece %19’unun zenginlikleri tamamen miras olarak kazanılmış. %65’i tüm varlığını kendileri elde etmiş. %16’sı ise kısmen mirasyedi. Yani: “Miras değil, alın teri!”.
  2. Efsane: “İşte bunlar hep faiz lobisi” – Aşırı zenginlerin büyük kısmı zenginliklerini finans, bankacılık ve yatırım endüstrisinden kazansa da sadece %19’u esas olarak bu sektörde yer alıyor.
  3. Efsane: “Ivy Leauge’de eğitim şart!” – Aşırı zenginlerin genelde ABD’deki meşhur sekiz vakıf üniversitesinden (Sarmaşık Birliği) mezunu olduğu öne sürülür. Oysa sadece %3.5’u oradan mezunken %13.6’sı üniversite mezunu bile değil.
  4. Efsane: “Teknogirişimciysen üniversiteyi terk et, genç yaşta zengin ol”: Muhtemelen Mark Zuckerberg’in neden olduğu bu kalıpyargının aksine, teknoloji sektöründeki aşırı zenginlerin yaş ortalaması 54 ve pek çoğu yüksek tahsilli.
  5. Efsane: “Zengin krizden etkilenmez arkadaş”: 2008-2009 krizlerinde aşırı zenginlerin sayısı %20 düşerken, ortalama servetleri %22 azalmış (Ç.N: Aşağıda bu maddeyle ilgili bir not yazdım…).
  6. Efsane: “Çinliler geliyor kaçın!”: Eksponansiyel büyüyen, Dünya’nın 2 numaralı ekonomisi Çin’in darphanede milyarder bastığı inanışının aksine, Çin’de geçen yıl hem aşırı zengin sayısı hem de kollektif servetleri azaldı. ABD’li milyarderlerin sayısı hâlâ Çin’dekilerin üç katı.
  7. Efsane: “Zengin malını paylaşır mı hiç?”: Ortalama aşırı zenginlerin yıllık bağış ortalaması 25 Milyon USD iken milyarderlerinki 100 milyon USD. Ayrıca istihdam yaratmak, mikro sermaye desteği sağlamak vb. başka yollarla da topluma katkı sağlıyorlar.
  8. Efsane: “Zenginlerin özel uçağı ve yatı var”: Aşırı zenginlerin sadece %20’si 30 metrelik bir yat ya da özel bir uçağa sahip. (Ç.N: Zira o kadar kolay değil bu iş… Bunun için de bir notum var). Çoğu hâlâ kiralamayı tercih ediyor.

 

Gelelim “Çevirmen Notlarına”…

Beşinci madde için söyleyeceğim şey, zenginlerin ekonomik krizden etkilenmesiyle orta direk insanlarının ya da yoksulların krizden etkilenmelerinin aynı olmadığıdır. Bir zenginin krizden etkilenmesi yaşamını etkilemez, gıda, sağlık gibi temel hizmetlere ulaşımını sekteye uğratmaz. Sadece sermaye birikimi azalır; bu da kaderin cilvesidir ve genellikle sadece fırsat maliyeti yaratır. Zengin olmayanlar için gelirlerinde ya da servetlerinde %20’lik bir azalma gıda, sağlık, eğitim gibi imkânlara ulaşımda aksaklığa neden olabilir. Bu madde “doğru bir argüman” olsa da, etkilenmeye yüklediğimiz anlam açısından hatalıdır.

Sekizinci madde içinse yıllardır özel jet sektöründe çalışan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Uçak işletmek çok ama çok masraflıdır. Eğer kiralama için yaptığınız harcama işletmenin maliyetini aşmıyorsa uçak almanıza gerek yok demektir. Mantıklı olan kiralamaktır.

TÜRKİYE SÜPER LİGİ KURALLARI FARKLI OLSAYDI?

Başta spor olmak üzere pek çok alanda alışageldiğimiz ve sorgulamadığımız kuralların pek çoğu uzun yıllar önce oluşturulmuştur. Genellikle bu tip oturmuş kurallar bize zaten en mantıklısıymış gibi gelir.

Çoğunlukla da öyle olduğunu söyleyebiliriz, zira zaman içerisinde denenerek düzeltilmiş olabilirler. Örneğin futbolda ofsaytın olmadığı zamanlar var. Bu zamanlarda kale önünde hep bir “beleşçi” beklermiş. Oyunun yegane amacı bu beleşçiye top ulaştırabilmekmiş. Bu haliyle futbolun bir takım oyunu olmadığını düşündüklerinden bu beleşçiliğe son vermek adına ofsayt kuralı getirilmiş. Çok geçmiş tarihlerde değil, daha 1992 yılında “geri pas kuralı” getirilmiştir. Yani günümüzde futbolcu ayağıyla topu kaleciye pasladığı zaman, kaleci onu eliyle tutamaz. Fakat 1992 yılından önce tutabiliyordu.

Oyun içi kurallar olduğu kadar, oyun dışı kurallar, örneğin puanlama sistemleri de geçmişte oturmuş ve süregiden, standardize olmuş sistemlerdir. Geçtiğimiz günlerde kendi kendime düşünürken, “acaba beraberliğe 2 puan verilse idi, sonuçlar çok değişir miydi?” diye merak ettim. Dün Açık Bilim’i de çıkardıktan sonra boşa çıkan vaktimi değerlendirerek son 10 yılın puan durumu tablolarını Excel’e aktardım. Sonrası hesap kitap…

İki ayrı kural değişikliği

Türkiye Süper Ligi’nin son 10 yılını aşağıdaki kural değişiklikleriyle yeniden yorumladım:

#1 Beraberlik halinde 1 değil 2 puan verilseydi ne olurdu?

#2 Deplasmanda alınan galibiyetlere 3 değil 4 puan verilseydi ne olurdu?

Aşağıda detaylı -ve sıkıcı- tablolarına yer verdiğim sonuçların özetlerini paylaşayım öncelikle.

Genelde şampiyon değişmiyor!

Her iki kural değişikliğinde de genelde şampiyonun değişmediğini söyleyebiliriz, çünkü sadece 2010-2011 sezonunda Fenerbahçe yerine Trabzonspor şampiyon oluyor. Onun dışında her şampiyon yerli yerinde.

Sezon Takım #1 Beraberlik 2 Puan #2 Deplasman Gal. 4 Puan
2013-2014 Fenerbahçe Fenerbahçe Fenerbahçe
2012-2013 Galatasaray Galatasaray Galatasaray
2011-2012 Galatasaray Galatasaray Galatasaray
2010-2011 Fenerbahçe Trabzonspor Trabzonspor
2009-2010 Bursaspor Bursaspor Bursaspor
2008-2009 Beşiktaş Beşiktaş Beşiktaş
2007-2008 Galatasaray Galatasaray Galatasaray
2006-2007 Fenerbahçe Fenerbahçe Fenerbahçe
2005-2006 Galatasaray Galatasaray Galatasaray
2004-2005 Fenerbahçe Fenerbahçe Fenerbahçe

O sezonun detaylarına baktığımızda Fenerbahçe ile Trabzonspor’un 82’şer puanla birinci sırayı paylaştıklarını, ancak averaj farkıyla Fenerbahçe’nin şampiyon olduğunu görüyoruz. Küçük bir kural değişikliğinin şampiyonu değiştirmesi doğal.

 İlk beş pozisyondaki değişiklikler

Peki ilk beşte yer alan takımlarda ciddi bir değişiklik var mıydı diye analiz edersek nasıl bir yanıtla karşılaşırız?

Sezon #1 Beraberlik 2 Puan #2 Deplasman Gal. 4 Puan
2013-2014 1 2
2012-2013 1 0
2011-2012 1 1
2010-2011 2 2
2009-2010 2 1
2008-2009 0 4
2007-2008 2 3
2006-2007 1 0
2005-2006 2 0
2004-2005 0 0

Tablodan da görülebileceği üzere #1 kuralıyla (beraberliğe 2 puan verildiğinde) 2 sezonda hiçbir sıralama değişikliği olmazken sezonların %80’inde mutlaka bir oynama görülüyor. #2 kuralıyla ise (deplasman galibiyetine 4 puan verildiğinde) 4 sezonda hiçbir değişiklik olmuyor. 2008-2009 sezonunda takımların yerleri epey bir değişmiş. Bu sezonun tablosuna özellikle bakalım:

Asıl S. Takım Asıl P. #1 Beraberlik 2 Puan P #2 Deplasman Gal. 4 Puan P
1 Beşiktaş 71 Beşiktaş 79 Beşiktaş 80
2 Sivasspor 66 Sivasspor 75 Trabzonspor 75
3 Trabzonspor 65 Trabzonspor 73 Sivasspor 72
4 Fenerbahçe 61 Fenerbahçe 68 Galatasaray 68
5 Galatasaray 61 Galatasaray 68 Fenerbahçe 67
16 Konyaspor 38 Denizlispor 43 Denizlispor 40
17 Kocaelispor 29 Kocaelispor 34 Kocaelispor 31
18 Hacettepe 22 Hacettepe 29 Hacettepe 22

Düşmekten kurtulan takımlar

Küme düşen takımlara neler oldu diye sormaya başlayacak olursak eğer, aşağıda “keşke senin kurallar geçerli olsaymış” diyecek takımların sayıları var. Ne var ki sayıları fazla değiller.

Sezon #1 Düşmeyen T. #2 Düşmeyen T.
2013-2014 1 0
2012-2013 0 0
2011-2012 0 0
2010-2011 0 0
2009-2010 0 0
2008-2009 1 1
2007-2008 0 0
2006-2007 1 0
2005-2006 0 0
2004-2005 0 0

Görüldüğü üzere #1 kural değişikliğinde sadece 3 sezonda düşmekten kurtulan 1’er takım olurken, #2 halinde sadece 1 tane takım küme düşmekten kurtuluyor.

#1 halinde 2013-2014 sezonunda Antalyaspor yerine Gaziantepspor, 2008-2009 sezonunda Konyaspor yerine Denizlispor (#2 halindeki tek durumda da aynısı oluyor), 2006-2007 sezonunda ise Antalyaspor yerine Çaykur Rize Spor düşecekti. Görünen o ki “beraberliğe 2 puan verilsin” kampanyası yapsa idim Antalyaspor beni desteklermiş.

Bu tablolar bize ne anlatıyor?

Başka bir ülkenin sonuçlarıyla karşılaştırmadıkça bir şey anlatmaz aslında. Birileri başka bir ülkenin ligine aynı çalışmayı yaparsa ama çok şey de anlatabilir. #1, takımlara berabere kalma sayıları kadar puan ekleyen bir kural. Sıralamalar çok değişmediğine göre büyük takımlar birbirlerine yakın sayıda berabere kalıyorlar. Şampiyonların berabere kalma sayılarının 10 yıllık ortalamasının 6,3 olduğu düşünülürse, takımların puanları büyük ölçüde galibiyetlerden geliyor. Bu ligdeki tüm takımlar arasında bariz bir güç dengesizliğinin bir ölçüsü olabilir. Mesela belki başka ülkelerin liglerinde puanlar beraberlik ve galibiyetlerin karması şeklinde oluşuyordur. Böyle bir durumda #1 kural değişikliği daha farklı sonuçlar yaratabilir. Dediğim gibi; karşılaştırmadan bilemeyiz.

Öte yandan #2’nin çok şey değiştirmesi takımların deplasmanda, yani kendi seyircisi olmadığında ne kadar zorlandıklarının bir ölçüsü olabilir. Belki Türk takımları seyircilerinden ya da kendi sahalarında oynuyor olmaktan çok etkilenmiyorlardır. Öte yandan başka ülkelerde deplasmanlar birer cehennem olabilir. Ya da Türkiye gibi doğu-batı uzanımlı bir ülke değil de, geniş bir coğrafyaya yayılmış kuzey-güney uzanımlı bir ülkede, deplasman şartları iklim şartlarını çok değiştireceğinden #2 kural değişikliği daha kritik farklılıklar yaratabilir. Bu da karşılaştırmadan bilemeyeceğimiz sonuçlardan birisi.

Tüm özet tablolar:

Anlatacaklarımızı bitirdiğimize göre tabloların tamamını paylaşmaya geçebiliriz. Aşağıda analizimin toplu sonuçları mevcut. Dilediğiniz sezondaki dilediğiniz değişim özet tablosuna bakabilirsiniz:

Soldaki iki sütun tahmin ettiğiniz üzere asıl sırayı gösteriyor. Hemen yanındaki iki sütun #1 kuralıyla neler olduğu, onun yanındaki iki sütunsa #2 halinde neler olduğunu anlatıyor.

Ben futbolla pek ilgilenmiyorum. İlgilenenlere selam olsun! İyi seyirler.

2013-2014
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Fenerbahçe 74 Fenerbahçe 79 Fenerbahçe 83
2 Galatasaray 65 Galatasaray 76 Galatasaray 70
3 Beşiktaş 62 Beşiktaş 73 Beşiktaş 69
4 Trabzonspor 53 Trabzonspor 64 Kasımpaşa 57
5 Sivasspor 53 Kasımpaşa 63 Trabzonspor 57
16 Elazığspor 34 Gaziantepspor 44 Elazığspor 38
17 MP Antalyaspor 31 Elazığspor 38 MP Antalyaspor 35
18 Kayserispor 29 Kayserispor 37 Kayserispor 32

2012-2013
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Galatasaray 71 Galatasaray 79 Galatasaray 79
2 Fenerbahçe 61 Fenerbahçe 68 Fenerbahçe 67
3 Beşiktaş 58 Beşiktaş 68 Beşiktaş 66
4 Bursaspor 55 Bursaspor 68 Bursaspor 61
5 Kayserispor 52 Gençlerbirliği 60 Kayserispor 58
16 İstanbul BBSK 36 İstanbul BBSK 45 İstanbul BBSK 40
17 Orduspor 29 Orduspor 40 Orduspor 29
18 Mersin İdman Yurdu 22 Mersin İdman Yurdu 32 Mersin İdman Yurdu 22

2011-2012
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Galatasaray 77 Galatasaray 85 Galatasaray 87
2 Fenerbahçe 68 Fenerbahçe 76 Fenerbahçe 74
3 Trabzonspor 56 Trabzonspor 67 Trabzonspor 61
4 Beşiktaş 55 Beşiktaş 65 Beşiktaş 60
5 Eskişehirspor 50 Sivasspor 61 Sivasspor 56
16 Samsunspor 36 Samsunspor 45 Samsunspor 39
17 Manisaspor 32 Manisaspor 40 Manisaspor 35
18 Ankaragücü 11 Ankaragücü 16 Ankaragücü 12

 

2010-2011
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Fenerbahçe 82 Trabzonspor 89 Trabzonspor 95
2 Trabzonspor 82 Fenerbahçe 86 Fenerbahçe 94
3 Bursaspor 61 Bursaspor 71 Bursaspor 69
4 Gaziantepspor 59 Gaziantepspor 67 Gaziantepspor 66
5 Beşiktaş 54 Beşiktaş 63 Beşiktaş 61
16 Bucaspor 26 Konyaspor 36 Konyaspor 26
17 Konyaspor 24 Bucaspor 34 Bucaspor 26
18 Kasımpaşa 23 Kasımpaşa 31 Kasımpaşa 25

 

2009-2010
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Bursaspor 75 Bursaspor 81 Bursaspor 84
2 Fenerbahçe 74 Fenerbahçe 79 Fenerbahçe 84
3 Galatasaray 64 Beşiktaş 74 Galatasaray 72
4 Beşiktaş 64 Galatasaray 71 Beşiktaş 72
5 Trabzonspor 57 Trabzonspor 66 Büyükşehir Bld. 63
16 Diyarbakırspor 27 Diyarbakırspor 36 Diyarbakırspor 30
17 Denizlispor 26 Denizlispor 34 Denizlispor 28
18 Ankaraspor 0 Ankaraspor 0 Ankaraspor 0

2008-2009
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Beşiktaş 71 Beşiktaş 79 Beşiktaş 80
2 Sivasspor 66 Sivasspor 75 Trabzonspor 75
3 Trabzonspor 65 Trabzonspor 73 Sivasspor 72
4 Fenerbahçe 61 Fenerbahçe 68 Galatasaray 68
5 Galatasaray 61 Galatasaray 68 Fenerbahçe 67
16 Konyaspor 38 Denizlispor 43 Denizlispor 40
17 Kocaelispor 29 Kocaelispor 34 Kocaelispor 31
18 Hacettepe 22 Hacettepe 29 Hacettepe 22

2007-2008
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Galatasaray 79 Galatasaray 86 Galatasaray 90
2 Fenerbahçe 73 Fenerbahçe 80 Beşiktaş 85
3 Beşiktaş 73 Sivasspor 77 Sivasspor 83
4 Sivasspor 73 Beşiktaş 77 Fenerbahçe 81
5 Kayserispor 55 Kayserispor 65 Kayserispor 59
16 Vestel Manisaspor 29 Vestel Manisaspor 37 Kasımpaşa 33
17 Çaykur Rizespor 29 Çaykur Rizespor 37 Vestel Manisaspor 31
18 Kasımpaşa 29 Kasımpaşa 34 Çaykur Rizespor 31

2006-2007
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Fenerbahçe 70 Fenerbahçe 80 Fenerbahçe 79
2 Beşiktaş 61 Beşiktaş 68 Beşiktaş 66
3 Galatasaray 56 Galatasaray 67 Galatasaray 61
4 Trabzonspor 52 Ankaraspor 64 Trabzonspor 57
5 Kayserispor 51 Kayserispor 63 Kayserispor 55
16 MP Antalyaspor 39 Çaykur Rizespor 47 Erciyesspor 41
17 Erciyesspor 37 Erciyesspor 47 MP Antalyaspor 40
18 Sakaryaspor 22 Sakaryaspor 32 Sakaryaspor 24

2005-2006
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Galatasaray 83 Galatasaray 88 Galatasaray 94
2 Fenerbahçe 81 Fenerbahçe 87 Fenerbahçe 93
3 Beşiktaş 54 Beşiktaş 63 Beşiktaş 63
4 Trabzonspor 52 Gençlerbirliği 60 Trabzonspor 59
5 Kayserispor 51 Trabzonspor 59 Kayserispor 56
16 Malatyaspor 36 Malatyaspor 45 Samsunspor 41
17 Samsunspor 36 Samsunspor 45 Malatyaspor 40
18 Diyarbakırspor 29 Diyarbakırspor 34 Diyarbakırspor 32

 

 

2004-2005
Asıl Sıra Takım P #1 Ber 2 Pn P#1 #2 Dep 4 Pn P#2
1 Fenerbahçe 80 Fenerbahçe 82 Fenerbahçe 90
2 Trabzonspor 77 Trabzonspor 82 Trabzonspor 89
3 Galatasaray 76 Galatasaray 80 Galatasaray 86
4 Beşiktaş 69 Beşiktaş 78 Beşiktaş 77
5 Gençlerbirliği 51 Gençlerbirliği 60 Gençlerbirliği 57
16 Sakaryaspor 32 İstanbulspor 39 Sakaryaspor 34
17 İstanbulspor 27 Sakaryaspor 37 İstanbulspor 29
18 Akçaabat Sebatspor 19 Akçaabat Sebatspor 29 Akçaabat Sebatspor 19

EMİRDAĞ AĞITLARI-2: “ALAKÖPEK CANLARIMIN YARISI”

Geçtiğimiz günlerde EMİRDAĞ AĞITLARI VE İKİ AVŞAR AĞIDI adlı yazımda değindiğim, notlarımı kaybettiğim için detaylarına erişemediğim bilgisiyle birlikte sunduğum bir ağıt mevcuttu.

Sonunda ağıdın sırrı çözüldü. 2001 yılında yaptığımı söylediğim Emirdağ ilçesine ait web sitesinde ziyaretçilere bildikleri ağıtları ve manileri gönderme çağrısı yapmışım. Alaköpek ağıdı da bana şu notla birlikte gelmiş:

Merhaba.Ben Hasan Kağan Yayla.Kelüsüklerden Mustafa Yürük’ün torunuyum.Emirdağı anlatan bir site hazırladığın için seni ne kadar tebrik etsem azdır.Gittikçe kaybolan büyük bir kültüre sahip çıktığın için seni kutlarım. Anneannem Zeliha Yürük’ün köpeğine yaktığı bir ağıt var… Annemin hatırlayabildiği bu kadar.Ağıt 1955-60 yıllarına ait olmalı. görüşmek üzere…

Ve işte Alaköpek ağıdının bana aktarılmış olan orijinal hâli:

Danına garşı uzanmış yatmış

Kötü Mağser buna ağı mı atmış?

Ala köpeğim de toprağa batmış,

Köpeğim köpeğim ala köpeğim,

Issız galdı gapımınan sokağım.

Nüzül insin gaymakamın garısı.

Ala köpek canlarımın yarısı.

Kemik getirirdi Orhan dayısı

Köpeğim köpeğim ala köpeğim

Issız galdı gapımınan sokağım.

Sözlük:

Dan: Ters, arka…

Kötü: Sıska, cılız, kısa anlamında, genelde unvan olarak kullanılan sıfat

Ağı: Zehir

Nüzül: Felç (Bu kelimenin geçtiği dizede köpeği sevmediğini tahmin ettiğimiz kaymakamın karısına beddua ediliyor.)

Canlarımın yarısı: Tahmin de edebileceğiniz üzere, sevgilerin en derinini ifade etmek üzere kullanılan bir sevgi deyimi.

EMİRDAĞ AĞITLARI VE İKİ AVŞAR AĞIDI

Bizim memlekette (Emirdağ/Afyon) başta ölüm olmak üzere her türlü ayrılığın ardından muhakkak ağıt yakılırdı.

“Yakılırdı” diyorum çünkü bu adetin artık sürdüğü söylenemez; fakat daha ben çocukken canlı canlı onlarcasına şahit olduğumu hatırlarım. Bir akrabamız “bütün ilaçları tek seferde alıp daha hızlı iyileşeyim” diyerek cehaletten hayatını yitiren ablasının kızını büyütmüştü. Bu öksüz kız evlenip de gurbet ele giderken düğün günü ağıt yaktığını, ağıdında ölen ablasından, kızın öksüzlüğünden, gurbete gidişinden bahsettiğini hatırlarım. Henüz yedi sekiz yaşlarımda iken düğün günü ağıt görmek çok garibime gitmişti. Kaydını soracak olursanız tabii ki yok.

2001 yıllarında web sitesi yapma işine ilk heves ettiğimde Geocities’ten bir alan adı alıp, başta kendi ninem ve dedem olmak üzere yaşlılardan öğrendiğim bir takım ağıtları toparlamış ve internete koymuştum. Ne acı ki bugün Geocities kapalı, o dönemde yaptığım basit web sitesine ben bile erişemiyorum. Bir yerlerde arşivlediğime eminim ve bir ara evde ne var ne yok eşeleyip deşelediğimde ortaya çıkacaklarını ümit ediyorum.

Bu işi biraz daha sistemli yapan -ve kültür araştırmaları literatürüne katan- saygıdeğer kimse Ömer Faruk Yaldızkaya‘dır. Kendisi Emirdağ’daki Türkmen Ağıtları’nı derlemiş ve kitap haline getirmiş, bu konudaki çalışmalarını kongrelerde tebliğ olarak sunmuştur. Bazı tebliğlerine kendisinin web sitesinden de ulaşılabilir. Ne yazık ki benim bulduğum ağıtlar kendisinin derledikleri arasında yoktu. Bu yüzden evde girişeceğim araştırma benim açımdan mühim. Ayrıca bu işi tekrar yapmak istediğimi hissediyorum bir süredir: Yani Emirdağ’a gidip, belki de ev ev dolaşıp, bilinen, hatırlanan bütün ağıtları hikâyeleri ile birlikte toplamak…

Aklımdaki bölük pörçük ağıtların yitmiş, ve yiten kısımlarının belki de tekrar toparlanamayacak olması çok acı.  Misal annemin babası, yani dedem öldüğünde rahmetli teyzemin yaktığı ağıt sülalede kimse tarafından bilinmiyor şu an. Annemse belli belirsiz hatırlıyor. O da sadece üç dizesini:

Açın gardolapta nesi var,
Asbabın gömleğin hası var,
Ağa babam, has babam…

Yine internette arayıp tarayıp bulamadığım, benim daha önce derlediğim için kaybettiğim notlarım arasında yer aldığını tahmin ettiğim bir ağıt daha var ki, bir insana değil, bir köpeğe olmasıyla ve ağıdın sadece insana duyulan sevgi ve özlemle yakılmadığına iyi bir örnektir: Hatırladığım kadarını da notlarımı bir gün bulduğumda tamamlamak üzere buradan aktarayım:

Danına garşı uzanmış yatmış,
Kötü* Maser** buna ağı mı atmış?
Alaköpeğim de çamura batmış (Bu kısımdan tam emin değilim)

Köpeğim köpeğim ala köpeğim
Issız galdı gapımınan sokağım

Ala köpek canlarımın yarısı,
Kemik getirirdi Orhan Dayısı
(Bu kısmını hatırlamıyorum)

Köpeğim köpeğim ala köpeğim
Issız galdı gapımınan sokağım

* Kötü: Sıska, cılız anlamında… Ağı da “zehir” demek.
** Maser bizim oralarda sık kullanılan bir isimdir.

 

 

Daha fazlasına şu adresten ulaşılabilir:
http://www.omerfarukyaldizkaya.com/emirdag_yoresi_agitlari.htm

 

Gül Ahmet Yiğit ve Avşar Ağıtları

Aslında sadece aşağıdaki iki ağıdı paylaşacakken satırlar çoğaldı gitti ve yukarıda yazdıklarımı da yazmış bulundum. Halbuki asıl amacım iki avşar (afşar) ağıdına değinmekti.

Babamın eski kaset kolleksiyonu içerisinden adını bildiğim Gül Ahmet Yiğit bir avşar yörüğüdür, ozandır. Hikâyeli türküleri meşhurdur. Şivesiyle, söyleme biçimiyle Anadolu’yu hissettirir -ya da bir tarafımız yörük olduğu için belki de ben öyle hissederim bilemem-. Benim yaşlı teyzelerim de, uzak akrabalarım da aynı şiveyle konuştuklarındandır belki.

Aşağıdaki ağıtlardan birincisi Avşar Gelini’nin ağıdı. İkincisi ise bir Avşar Anası’nın ağıdı. Hikayelerini Gül Ahmet Yiğit anlattığı için benim ekstra bir şey söylememe gerek yok. Ağıtlarda dikkat edilirse “bir evin bir oğlu”na duyulan sevgi fazla ön plana çıkıyor. O yüzden söylenenler biraz tuhaf gelebilir; fakat yörüklerde kadına Anadolu’nun pek çok diğer boyunda olduğundan daha fazla değer verildiğini hatırlatmak isterim. Yüksek ihtimalle tek oğlunu kaybeden annelerin çektikleri acılar yüzünden taknıdıkları tutumlar ağıtlara yansımış. Belki avşarlara has bir durumdur: Avşar kültürü hakkında daha çok şey bilse idim daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilirdim, ama bildiğim söylenemez.

 

Gül Ahmet Yiğit – Avşar Gelinin Ağıdı

 

Bu da diğeri:

Avşar Ağıdı – http://www.zapkolik.com/video/gul-ahmet-yigit-avsar-agidi-hikayeli-839009

NEYİN KALORİSİ NE KADAR? GERÇEL FİYATLAR…

Geçtiğimiz günlerde Anadolu Üniversitesi Yayınları’ndan “Sosyal Politika” adlı ders kitabını incelerken “yoksulluk” hakkında çok şey okuma şansı buldum. Yoksulluğun çeşitli tanımları var, bu tanımlardan birisi de “mutlak yoksulluk”. Mutlak yoksulluk, tanımı içerisinde bir birey ya da bir hane için asgari bir kalori edinimini esas alıyor(1).

Aslında insanlık tarihinin avcı/toplayıcı dönemlerine bakıldığında, kalori konusunun çok önemli olduğunu görüyoruz. Öyle ki, çift sıralı buğdayın Avrasya topraklarında bulunması medeniyetin neden burada geliştiğini açıklamaya yeten nedenlerden birisi. Hatta ve hatta kıtaların gelişmişlikleri ile (tabiki de yeni dünyanın keşfinden önce) o kıtada yer alan besinlerin kalori değerleri arasında güçlü bağlantılar var. Medeniyetlerin ilerlemesinin sahip oldukları yüksek kalorili besin kaynaklarıyla ilişkisi ve hatta medeniyetlerin varlıklarını dayandırdıkları ayaklardan birinin de bu olduğu antropoloji bilimince sürekli dikkate alınan gerçeklerden birisidir(2).

Ders kitabını okurken aklıma şu an piyasada satılan besinlerin fiyatları ve kalorilerini karşılaştırmak, böylelikle hangisinin avcı toplayıcı atalarımıza daha pahalı gelebileceğini saptamak geldi. Bunun için bir tablo oluşturdum.

Birim Kalori Fiyatlarına Göre Ürünler

Tabloda sadece popüler ya da sadece aklıma gelen bir kaç ürün, bu ürünlerin kalori değerleri ve fiyatları var. Her birinin fiyatını sağladığı kalori miktarına bölerek birim kalori fiyatlarını elde ettim. Daha sonra en ucuzdan en pahalıya sıraladım.

Ürün Kalori Fiyat Birim Kilokalori Fiyatı (TL/Kcal)
  Sofra Ekmeği (300 gr.) 960 kcal 0,70 TL 0,00073
  Snickers (Standart Paket, 57 gr.) 504 kcal 1,00 TL 0,00198
  Eti Form Kepekli Bisküvi 169 kcal 0,40 TL 0,00237
  Nutella (Kavonoz, 400 gr.) 2160 kcal 5,90 TL 0,00273
  Pınar Yoğurt (1500 gr.) 1425 kcal 4,35 TL 0,00305
  Eti Browni Gold Mini (1 Paket) 704 kcal 2,50 TL 0,00355
  Pringles Normal Boy (165 gr) 845 kcal 4,65 TL 0,00550
  1 kg. Kangal Sucuk 4520 kcal 36,00 TL 0,00796
  Burger King Whooper menü 646 kcal 11,75 TL 0,01819
  Starbucks Venti boy (20oz) Karamel Macciahto 340 kcal 8,50 TL 0,02500
  Dominos Vegi Pizza Büyük Boy 960 kcal 28,90 TL 0,03010

 

Bu tablo bize, en azından bu ürün grubu içerisinde ekmeğin neden temel gıda ürünü olduğunu açıklıyor, ancak tabloda görülen bir diğer enteresan sonucun da Snickers’ın da temel gıda ürünü olabilecek kadar ucuz kalori sağlaması.

Snickers bu kalori değerini içerdiği fıstık ve karamele borçlu. Bu tabloya bakmasam da bu bilgiyi bir şekilde mantık yürütme yoluyla çıkardığım için ben de trenle yaptığım Avrupa gezim sırasında tren garlarındaki otomatlardan Snickers alıp yiyordum… İşe yarar bir şey yapıyormuşum.

Öte yandan bir diyet ürünü olan Eti Form da içerdiği yoğun karbonhidrattan dolayı yine de az maliyetle çok kalori alma yollarından birisi. Nutella’yı de ilk beşte gördüğümüze şaşırmamak gerek. Pek çok kadın Nutella’yı kilo almalarından sorumlu tutar, zira Nutella da kalori açısından oldukça zengin, ve Türkiye’de eskisinden daha ucuz. Nutella büyük bir indirime girse ve 3 TL olsaydı listede Snickers’ın üstünde yer alacaktı.

Pringles da kalori açısından zengin olmasına karşın Türkiye’de uyguladığı fiyat politikasından dolayı listenin ikinci yarısına giriyor. Pringles satıldığının yarı fiyatına olsaydı Nutella ile kafa kafaya gelecekti.

Görüldüğü üzere kalorisi en maliyetli besin ise Dominos Büyük Boy Vegi Pizza. Zira pizza bu haliyle çok pahalı. Zaten bu fiyatıyla bu pizzay genelde kimse tercih etmiyor. Pizza markalarının sunduğu 1+1 kampanyaları ya da büyük boy pizza yanında verilen promosyonlarla bu rakam dengeleniyor olmalı.

Her şey kalori değil

Hatırlatmak gerek ki her şey kalori değil. Dengeli beslenmenin içeriğinde karbonhidrat, yağ ve proteinlerin yanısıra çeşitli vitaminler ve minerallerden de ihtiyacımız kadar almak var. Bu yüzden bir besinin iyi ya da kötü olduğunu, veya zararlı ya da faydalı olduğunu kalori değerlerine bakarak söyleyemeyiz.

Ben burada sadece, eğer ihtiyacımız olan şey sadece kalori ise neyin daha ucuza geldiğini göstermeye çalıştım. Eğlenceden başka bir amacım yok yani :)

Afiyet olsun. (Yemek bloğu yazısı gibi oldu resmen…)

Kaynaklar:

(1) Eyüp Bedir vd. Sosyal Politika, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2012.

(2) Jared Diamond. Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Yayınları, 2008.[/box]

[box]

Açık Bilim Radyo Programı

Bu konuya da şöyle bir değindiğimiz Açık Bilim Radyo Programı

Açık Bilim Radyo Programı, 31. Bölüm: Ekolojik İktisat, Kalkınma ve Çevre

 

[/box]

Sagan, Kozmos ve Altın Kitaplar

Dünya’nın en çok satanlar listesine girebilmiş çok az sayıdaki popüler bilim kitaplarından birisi olan, Carl Sagan’ın en önemli eserlerinden Kozmos’un, Türkiye’de Altın Kitaplar tarafından yayınlanan 2009 tarihli 5. basımını okudum.

İlk kez ABD’de 1980 yılında basılan ve 1998 yılında Türkçe’ye çevrilen kitap, Sagan’ın aynı isimli belgesel dizisinin bir kitabı. Kendisi bilimsel dizilerin kitaplaşması halinde amaçlarına ve kitlelere daha iyi ulaşıp, dizileri de kalıcı hale getirdiğini düşünerek, diziden daha da detaylı olmak üzere 13 dizi bölümüne karşılık gelen 13 kitap bölümünü kaleme almış. Elbette kitabın arkasındaki bir kaç fotoğraf dizideki görselliği ve dolayısıyla görsel iletişim araçlarının anlatım kabiliyetini içermiyor ancak yazı ile çok daha fazla ayrıntı ve bilgi de aktarılabildiği kesin; zira dizide zaman bir sınır olarak karşımızda dururken, aynı şeyin kitapta olduğunu söylemek mümkün değil.Read More

İnceleme: War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) – 2005

Hiç bazı filmlerin kabuslarınıza benzemesi dolayısıyla sizi etkilediği olmuş mudur? Kabuslarınıza benzemese bile bu film kabus olmaya aday…

19. yüzyılın sonunda H.G.Wells tarafından aynı isimde yazılmış bir kitap olan “Dünyalar Savaşı”, ilk olarak 1938’de Orson Welles tarafından radyda canlandırılmış ve ABD’de büyük paniğe sebep olmuş. 1953 yılında ilk filmi yapılan kitap, 2005 yılında Steven Spielberg tarafından yeniden çekilmiş.

Gerçek anlamda bir film incelemesi yapmak istemiyorum ama bu filmin ciddi derecede fanatiği olduğumu, bu yüzden bu yazıda filmi övüp, filme yöneltilen bazı eleştirileri yanıtlamak istediğimi peşinen söyleyeyim. Bu yüzden bu yazı boyunca yazdıklarım filmi izlememiş olanları üzebilir. İzlemeyi planlayanlar bu satırdan sonrasını okumasınlar.

Read More

İnceleme: THX 1138

Star Wars ile efsaneleşen George Lucas üniversiteye kabul edilmek için çektiği kısa filmi 1971’de uzun metrajlı bir filme dönüştürmüş ve ilk uzun metrajlı filmini de böylelikle çekmiş. Bu film THX 1138.

İsmi oldukça karışık görünebilir. Film de isim kadar karışık. Filmin konusunu ilk görüp de THX 1138’in bir insan olduğunu ilk anladığımda çok büyük hayal kırıklığına uğradım. Hayat tesadüfleri sever herhalde –ya da zihin zamandan bağımsız- ki 2005 yılında yazmış olduğum bir distopya da ben de benzer öğeler kullanmış ve kahramanıma ASTR38 demiştim. George Lucas’ın ve benim distopyamın benzer yanları var, ancak George Lucas’ın önemli bir soru işareti bırakarak hikayeyi sürdürmesi daha orijinal olmuş. Bu kısmı filmi henüz izlemeyenler için sakıncalı olan kısımda anlatacağım.Read More

İnceleme: Metropolis (1927)

Geçtiğimiz günlerde siberpunk filmlerle ilgili bir bloğu gezerken bir film hakkında “Siberpunk 1960’larda ABD’de değil, 1920’lerde Almanya’da başlamış olabilir” gibi bir ifadeye rastladım. Bahsi geçen film Metropolis’ti. İfade tabi ki bir eğretileme… Ama böyle bir bilimkurgu kültünü izlememiş olmamı yüzüme vurduğu için gayet faydalı oldu.

Metropolis Almanya’nın Weimar dönemi’nde yapılan ve tabir-i caizse bugünün parasıyla 200 milyon dolara (Kaynak: Vikipedi) mâl olan bir film. Zamanın büyük bütçeli filmlerinden olduğunu filmi izlerken tahmin edebiliyorsunuz. Bir defa o kadar fazla figüran kullanılmış ki, bu konuda ciddi anlamda insan kaynağı kullanıldığı, dolayısıyla zaman ve para harcandığı belli oluyor.Read More

Siberpunk Akımı ve William Gibson Kızları

Siberpunk geleceğin karanlığını gözler önüne sererek sizi rahatsız edebilir ancak genelde rahatsız eden karanlık değil, onun gerçek olma ihtimalidir. Kadınların hayatta kalmasının tek yolu ise erkekleşebilmesidir.

Teknolojinin bugün hayatlarımıza olan katkıları yadsınamaz bir gerçek. Evden alışveriş yapmanın keyfini yaşamayan yoktur. Ellerimize aldığımız yetenekli, işlevsel ve giderek ucuzlaşan aletlere olan bağımlılığımız günden güne artsa da, bundan kaynaklanan memnuniyetimiz de tatminsiz biçimde artıyor. Herkes pul kolleksiyonu yapmıyor belki ama hepimiz farkında olmadan teknoloji kolleksiyonu yapıyoruz. Bu da onu hobi ve ilgi alanı olmaktan çıkarıp yaşamsal ihtiyaca dönüştürüyor.Read More

Johnny Mnemonic

Sonunda William Gibson serimi tamamladım… Siberpunk’un babası Gibson’un insanlığa kattığı bir eser daha. William Gibson’u bilmeyenler, onun yarattığı siberpunk dünyasında hiç yaşamayanlar başarısız bulacaktır. Zira öyledir de… Ancak öykünün detaylarına inildiğinde bu filmi izleyenlerin aldığı tat çok farklı.

Johnny Mnemonic, William Gibson’un mevcut uyarlamalarından en başarısızı değil. The New Rose Hotel başarısızlık konusunda kuşkusuz başı çekiyor. Gerçi bunda kafa avcılığı hariç Gibson icadı siberpunk öğelerinin yokluğunun büyük etkisi var. En başarılısının ise Ralph Fiennes’ın oyunculuğu ve içerdiği “anılar” ile Gibsonvari en sağlam öğeleri içeren, ayrıca hem oyunculuk hem de genel olarak yapım kalitesi açısından en tepede duran “Strange Days” olduğunu söylemek de yanlış olmaz. (Neuromancer’ı merakla bekliyoruz efem.)Read More

Yol verin ağalar, beyler…

Barış Abi vefat ettiğinde kahvaltı ediyordum. Sıradan bir tepki verdim önce. Hatta belki de tepki vermedim. Değerli bir sanatçının vefat ettiğini duyduğumuzdaki şaşkınlık ve “vay be” deyip geçmekti o an için…

Oysa bu dünyadan bir Barış gelip geçmişti…

Aklıma sadece “Adam Olacak Çocuk” gelmişti ve peşisıra-beni de göndermeyi düşünüyorlardı- ve herkesin bildiği şarkıları geldi aklıma. Barış Manço nesli olmama rağmen benim doğumumdan ve küçüklüğümden öncesini kaçırmıştım. 7’den 77’yeden sonra çıkan kliplerden: Dönence, Hala kızı zehra, Delikanlı gibi vs. Çok fazla dağarcığım da yoktu. Son albümlerinden Ayı, Müsadenizle Çocuklar… Onlar zaten bilindik idi.

Hala şarkı sözlerinin internetten aranmadığı, insanların birbirlerinden yazmalarını rica ettikleri, 2 dakikada bir albüm değil, çevirmeli bağlantı ile bir saatte bir şarkı indirildiği, ancak Mp3 denen formatın çıkmasıyla birlikte insanlar arasında bir CD  trafiğinin başgösterdiği zamanlardan sevgili dostum Mehmet Öner Yalçın’dan Barış Manço’ya ait tüm MP3’leri içeren bir CD aldım. Kendisi görüp göreceğim en büyük Barış Manço hayranıydı.

Gerçekten de Dünya’dan bir Barış gelip geçmişti…

Hiç tanımadığım birini özleyebileceğimi, keşke yaşasaydı diyeceğimi hiç düşünmezdim mesela. Ya da hiç sanmıyorum bugün, “aşk” teması dışında bir şarkı yazıp da milyonlara dinletebilmiş bir sanatçı / şarkıcı çıkabilsin.

Barış Abi, Ahmet Bey’in Ceketiyle alçakgönüllülüğü, Halil İbrahim Sofrası ile gözütokluğu, Süleyman ile görgüsüzlüğü, Osman ile ateşli bir aşığın neler yapabileceğini, Sakız Hanım ve Mahur Bey ile yaşlı bir çiftin yaşamlarının mutlu sonlarını vb. daha bir çok şarkıya benzeri bir çok iyiliği, güzelliği, aşk ve aşk acısı dışında bir şeyi, sevgiliye söylenmemiş sözleri anlatmış, sevdirmiş ve dinletebilmişti… Hatta şifayı kapanlara “nane ve limon kabuğundan” tarif vermişti.

Şöyle bir şarkı sözü var mı Allah aşkına?

“Babannem dedemi ilk gördüğü gün vurulmuş,
Dedem de şöyle bir çapkınca bakıp hafifçe bıyığını burmuş,
O zamanın erkeği pek bi ağırmış, kızları ise pek bir hoşmuş!”

Öte yandan, Barış Abi’nin bir ozanlığı da vardır… Bazı şarkılarını dinlerken “pop müziği” dinlemezsiniz aslında. Dinlerken, bir ozanın namesini duyarsınız.

Anadolu’nun acı ezgisini, toprağının kokusunu pop müziğine yedirebilmiştir. Çalgılar ne kadar alafranga olsa da…

Bu yazıyı yazmama sebep olan, yazının başlığına da adını veren bir şarkısı var Barış Abi’nin. “Yol Verin Ağalar Beyler”.

Bu şarkıyı dinlerken insanı hüzün kaplamaması için başıboş bırakılmış herhangi bir imkan yoktur. Hüzün bu şarkıda Barış Manço’nun sesiyle şahsiyet bulur. Hepimizin içindeki Anadolu ve belki de genlerimize işlenmiş kavuşamama, ayrılık, savaş vs. ortaya çıkar. Sözleri şöyledir:

Selam olsun ağalar beyler,
Mor sümbüllü alaca dağlar,
Yol verin, hele bir yol geçeyim,
Yol verin, yare kavuşayım,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.
Bekledim, tam yedi iklim geçti,
Bekledim, bağ bahçe bozuldu,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.

Seherde eser ılık rüzgar,
Hasretliği çekenler anlar,
Yol verin, hele bir yol geçeyim,
Yol verin, yare kavuşayım,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.

Bu şarkı girişi, birinci kısmı, nakaratı ile temposu ve tınısı değişen, çok ama çok kaliteli bir parça. Müzikten anlayanlar direk olarak notunu verecektir: 10/10. Onu bir tarafa bırakalım.

Şarkıdaki “Anadolu”, şarkının yüreğe batan iğneleri.

Mor sümbüllü dağ, hasret duyulan memleket metaforu olarak geçmiş görünüyor edebiyatımıza. Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere / Şimdi dağlarında mor sümbül vardır” şiirini hatırlayanlarınız vardır mesela… Hayatımızda mor sümbül görmesek bile bu dağı, bu hasreti, bu özlemi hissetmemek mümkün müdür mesela? Uzunca bir yolda “Yalçın ve alaca dağlara selam vermek” tatbik ettiğimiz bir duygu olmasa da “genetik bir empati” yapmamız mümkün değil midir? “Selam Olsun”, “Hele bir yol geçeyim” ifadeleri unuttuğumuz Türkçe’de kalmış görünüyor. Bu cümleler yine de aşina gelmiyor mu? Seher dendiği zaman, o seherin rüzgarı, güneşten önceki o alaca karanlık, gözümüzde canlanmıyor mu? Anadolu’nun “zaman skalasında” yer alan “bağ bozumu”, yaklaşan kışın hüznünü, bir şeyleri yapmak için artık imkanın kalmadığını anlatmıyor mu?

Sadece ben hissetmemişim bunları. Mesela ekşisözlük’ten bu şarkı ile ilgili başlıktan da bir iki alıntı yapayım:

“hüzünlü mü hüzünlü, içten mi içten, kaliteli mi kaliteli (barış manço yapar da kalitesiz mi olur !! ), sevimli mi sevimli, böyle insanın içine hüzün dolu, dolu dolu bir huzur veren, serinlik veren barış manço şarkısı. bir kere daha yüceltiyor onu gözümde, bir kez daha kaptırıyor beni onun eşsiz,uçsuz bucaksız enginliğine…”

“ister yalnızca müziği dinleyin ister yalnızca barış manço’nun sesini… içiniz burkulur, boğazınız düğümlenir, hüzün ne demek anlarsınız. şarkı bitince barış abiye özleminiz katmerlenir. isyan edesiniz gelir.”

Yeri gelmişken benzer karakterdeki bir şarkıdan da bahsetmek isterim aslında: Ne ola Yar ola,

Barış Manço’nun bu pek bilinmeyen şarkısı, Michel Palnaroff’a ait  “Le bal des laze” şarkısından esinlenmedir. Ancak Barış Manço sürümünde harika bir soloya, derin ve gizemli bir tınıya, yankılı söyleyişte hüznün korkutucu boşluğuna ve sözlerinde Anadolu’nun Bağrı ve “Yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola” ile muhteşem bir felsefeye rastlarsınız.

Göklerden daha mavi
Denizlerden daha derin
Topraktan güzel kokan ne ola?

Rüzgardan daha serin
Başaklardan daha nazlı
Ay ışığından ılık ne ola?

Ahu gibi gözleri baktıkça yürek yakan yar ola
Cennet bahçesi kokan, göğsünde çiçek açan yar ola

Damla damla yağmurdan
Boynu bükük çiçeklerden
Daha hüzün verici ne ola?

Sonbahar yaprağından
Hele akşam güneşinden
Daha içini burkan ne ola?

Buğulu gözleriyle yollarımı bekleyen yar ola
Islak dudaklarında bir garip türküsüyle yar ola

Göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım,
Umudun ötesinde ne ola?

Nefesimde yaşayan, sıcaklığımı paylaşan yar ola
Yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola

Hemen göze çarpıyor değil mi? Islak dudaklardaki “garip türküsü”, buğulu gözlerle yolları beklemek, sıcaklığını paylaşmak, bakışların yürek yakması… İnce duygunun insanıymış Barış Abi. “Pop müziğinin ozanı” imiş. Zira bu şarkı 1970’lerde, Barış Manço’nun pelerin ile çıktığı ve yadsındığı dönemde, klibi de çekilmiş bir parça olup, “Yol Verin Ağalar Beyler” ile aynı döneme gelir. (Şarkıya şu adresten ulaşılabilir: http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/19952/baris-manco—ne-ola-yar-ola)

Ekşi sözlükten kojiro diyor ki:

“barış manço’nun vefatından sonra her dinlediğimde gözlerimi dolduran hatta ağlatan bir şarkıydı bu. ama böyle ağlatmasının asıl sebebi diğer şarkılarını dinlerken de ortaya çıkan böylesi güzel şarkıların sahibinin artık olmayışının hüznünden daha çok, bu şarkının kendi kişiliğinin, içindeki duygu karmaşasının bir sonucuydu.

evet bir kişiliği vardır şarkının, bildiğin canlı gibidir sanki. çünkü dinlerken kişinin bilincinin ne kadar açık olduğundan bağımsız olarak hayal gördürür insana, bitene kadar geçenki sürede bi bakıma soyutlar insanı dünyadan, müziğin başlamasıyla sanki hüzünlü melekler yeryüzüne inmiş, gri kelebekler havada matem tutuyorcasına uçuyormuş sanırsınız, evet siyah değil gridir bu kelebekler çünkü bu şarkının rengi gridir, puslu bir hava hakimdir ortamda ve eğer hazırlıklı değilseniz arada duyduğunuz rüzgar sesi üşütebilir sizi. algılarınızın daha açık olabildiği tek yer flüt solosunun girdiği zamanlardır ancak o zamanda o melodi kendinize gelmenize izin vermez pek. dediğim gibi şarkı bitene kadar sürer bu duygu.

bir şarkının böyle etkiler yaratabilmesi garip gelebilir, çoğu kimse için de bir şey ifade etmeyebilir, hatta buradaki yorumları okuyana kadar bu duyguların bana özel olduğunu sanardım. öyledir de aslında, hissettirdiği duygular yakın olsa da herkes için farklıdır bu şarkının anlamı ve duygu yoğunluğu. ama bir kez onu hissetmişseniz sonra her duyduğunuzda o anı hatırlatır bu şarkı. yıllar sonra tüyleri diken diken olarak dinleyebilmenin nedeni budur…”

Kısacası…

Barış Abi geldi geçti bu dünyadan. Şanslı bir milletsek eğer, bu da sebeplerinden birisi… İleride her ne olursa olsun, eğer bir çocuğum olursa, onu Barış Manço şarkılarıyla büyüteceğim.

Tevfik Uyar,
Ağustos’10.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google