Category: SİYASİ VE TOPLUMSAL

Ceza Turizmi

İran’da gümrük sırası. Alabildiğine uzanan bir sıra. Ufka kadar. Elinizde kağıtlar gümrük memuru önündesiniz. Öğlenin hangi saati olursa olsun, ya da mesai bitişine kaç saat kalırsa kalsın, memurun tek cümlesi ömrünüzden bir gün çalabilir:

“Cet cörüyüm seherde gel”Read More

Öğrenci Kredi Müşterisi mi?

Bankaların kredi kartı ya da kredi müşterisi kazanmak adına buldukları dahice yollara her gün şahit oluyoruz ancak bunun bir üniversite kanalıyla yapıldığına ilk kez şahit olduk.Read More

Afet ve Ahlak

İnternette bazı haber mecralarında aşırı radikal düşüncelere sahip bazı kimselerin ortalık yerde küçük mitingler yaparak “depremin sebebi fuhuş” demiş olduklarına dair haberler yer aldı. Konu doğal olarak büyük bir hızla sosyal medyada kısmen “kuşku” ile yer aldı.Read More

Terör olaylarına anonimleşiyor muyuz?

Yıl 1964. Mart ayı. 28 yaşındaki Catherine (Kitty) Genovese , işten çıkmış ve New York Queens’teki evine dönmüştü. Arabasını evinin otuz metre uzağına parketmiş ve evine yürüyordu.

Kendisini takip etmeye başlayan adamı fark ettiğinde evinin önünde vakit kaybetmek yerine az ilerideki polis istasyonuna kadar gitmeye karar verdi. Baktı ki adam daha hızlı yürüyor, bir kitabevinin önündeki sokak lambasının altında durdu. Aydınlıkta kendisine bir şey olmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı. Adam onu bıçakladı. Kadın can havliyle, “beni bıçakladı! Yardım edin!” diye bağırmaya başladı.Read More

Anne, Baba, Rol ve Kutsiyet

Bugün bağlandığım bir radyo programında doğada “baba” kurumunun bir geçerliliği olmadığından bahsettim.

Genelde sosyal problemlerde ikilemde kaldığımda ya da işin içinden çıkamadığımda doğaya bakıyorum. Bu konu da bir gün Miret Çölek ile yapmış olduğumuz bir sohbette gündeme geldi. Dağınık düşüncelerimi “Doğada baba diye bir kurum yok” diye toplayan odur.  Read More

Böcek diyeti

Ezelden beridir böceklerin tüketiliyor olmasının besin piramidi açısından avantajı bilim adamlarınca dile getiriliyordu ancak kırmızı et fiyatlarının artması ile bugün konu bir çözüm olarak ortaya atılmaya başlandı.

Evet, maalesef böyle gidersek fazla değil yirmi yıl içerisinde afiyetle böcek yiyor olacağız. Sebebi ise çok zengin ve verimli bir besin kaynağı olmaları.Read More

Araban Batsın!

Bir papağan gibi aynı söylemleri tekrarlayıp duran bir zihniyet var. Bu zihniyete sahip kişiler birbirlerinin fotokopisi gibi; ve nasıl oluyor anlamıyorum aynı cümleleri aynı kalıpla tekrar ediyorlar.

Hani sanırsınız bu yorumun sahibi aynı kişi ve işi gücü internette dolaşarak hep aynı yorumu yapmak: “Araba bile yapamıyoruz”

Vallahi de billahi da aratın bu cümleyi internetten. Bu söyleme çok yerde rastlayacaksınız. Ülkemize ait iyi bir haber görün, hemen altında bu yorum sizi karşılayacak.

Ben çok kızgınım bu arkadaşa. Devrim arabalarına karşı çıkan zihniyetin devamı çünkü bu arkadaş. Üstelik de son derece cahil… Eli kolu her yere ulaştığı için başkalarını da yanlış yola sürüklüyor. Bu arkadaşın yazdıklarını okuyan umutsuz vatandaş ister istemez bize değil de ona inanıyor.

Ama siz kendisine kızmayın. Kuyunun dibinde oturanlar gökyüzünü yalnız kuyu kadar sanarlar. Kendisi cahildir ve ufku dardır. Ufukta onun için sadece Mercedes vardır. Arkadaşın hayatta görüp görebileceği, hayal edebileceği en teknolojik varlık araba olduğu için çok farklı alanlardaki çok farklı endüstrileri sadece otomotiv endüstrisiyle karşılaştırır. Bu arkadaşa biraz para verin, gidip arabasının modelini yükseltir. Girdiği meclislerde arabasıyla hava atar. Ferrari’ye binen adama saygı duyar, fakat düşük modelli bir araba kullanan kişiyi adamdan saymaz.

Arabanın da neticede bir mühendislik ürünü olduğunu, atla deve bir teknolojiye sahip olmadığını, bugün araba üretmiyor olmamızın yerleşik bir pazara yeni bir ürün sokmanın zorluklarından kaynaklandığını ve sadece bir maliyet problemi olduğunu bilmez, bilemez. Arabaların hiçbirinde kimsenin bilmediği, muhteşem teknolojiler olmadığını, uygulamanın pahalı olmasından başka hiçbir sorun olmadığını hiç bilmez.

Yabancı menşeili firmaların Türkiye’de üretilen araçlarını da burada yabancı mühendisler yapıyor zanneder. Mesela bir Ford Transit Connect’in buradaki Ford fabrikasının ürünü olduğunu ve ABD’ye bile buradan ihraç edildiğini bilmez. Otomotiv endüstrisini de arabadan ibaret sandığı için otobüs ve kamyon kanadında (ki fonkisyonel açıdan bakıldığında otomotivden daha gelişmiş ve zordur) neler olup bitiyor bu arkadaşı ilgilendirmez. Mesela Frauhauf dorselerinin Koç’a ait olduğunu, TEMSA’nın Mitsubishi ile çalışırken kazandığı tecrübeyle artık yerli otobüsümüzü ürettiğini, üstelik bunu sadece Türkiye’de değil, Mısır’da da yaptığını hiç ama hiç bilmez. Güleryüz marka otobüs ve minibüslerin kendi garajlarında kazalı araçlara kaporta yaparken, bunu dev bir endüstriye dönüştüren bir baba ve üç oğulun ürünü olduğunu nereden bilsin?

Binek otomobilin sadece bir pazar olduğunu, girip girmemenin herhangi bir gösterge olmadığını, mesela bugün her çeşit uçak yapan Brezilya’nın hiç kendi araba markası olmadığını zaten bilmesini de beklemiyoruz.

Kendi otomobil markana sahip olmaktan ziyade ülkende otomotiv endüstrisinin gelişmiş olmasının daha önemli olduğunu, mesela şu meşhur Land Rover cipleri ile, Jaguar araçlarının aslında TATA’ya ait olduğunu, yani Hindistanlı bir firmaya ait olduğunu, olayın basit bir “bizim otomobil markamız var” demekten farklı bir şey olduğunu anlatmaya ihtiyaç duymuyoruz. Dişe dokunur bir otomobil markası olmayan ve genelde otomobilleri dökülen Rusya’nın geçen ay Fransa’dan Mistral gemisi alana dek hiç yabancı askeri silah ya da araç kullanmadığını ve hatta iyi bir otomobili olmasa bile bir zamanlar uzay yarışında ABD’yi geçtiğini, bugünse beşinci nesil ve üstü üç beş savaş uçağından birinin üreticisi olduğunu hatırlatsak da nafile olduğunu düşünüyoruz.

Bu arkadaşa şu gibi bilgiler de vererek cehaleti hususunda bir kez daha düşünmeye davet ediyoruz:

Türkiye kendisine ait bir “binek otomobil” markasına sahip olamasa da –ait olmak denen şeyin de bir önemi kaldıysa tabi- otomotiv/motorlu araç sektöründe şu aşağıdaki başarı ve özelliklere sahiptir:

-Sivil otomotiv sektöründe: Avrupa’nın 7. büyük taşıt aracı üreticisi olan Türkiye, AB ülkeleri içinde hafif ticari araç üretiminde birinci, otobüs üretiminde ise ikinci sıradadır.
-Askeri otomotiv sektöründe: Dünya’daki nadir zırhlı muharebe aracı, zırhlı personel taşıyıcı, hafif zırhlı personel taşıyıcı, mayına dirençli zırhlı taktik araç ve obüs üreticilerinden ve hatta ihracatçılarından birisidir. (PARS, COBRA, AKREP, KAYA, T-155 FIRTINA vb.)
-Traktör üretimi yapan 5 adet firma mevcuttur. Türkiye’deki traktör firmalarının toplam kurulu kapasiteleri 2008 yılı itibarıyla 70.500 adet/yıl’dır.

Bu arkadaş cahil olduğu için bu kadar yazıdan bir şey anlamamış olabilir. O yüzden üç maddeye indirgeyerek – belki tekrar etmek gerekecek ama- tekrar söyleyelim:

-Otomotiv/Motorlu araç sektörü binek araçtan ibaret değildir ve “binek araç” dışındaki diğer sahalarda da Türk menşeili markalara sahibiz.
-Kendi markamıza sahip olmasak bile Türkiye’de ciddi bir otomotiv ana sanayi ve yan sanayi bulunmaktadır. Üstelik burada yapılan AR&GE çalışmaları, geliştirilen ürünler büyük ölçüde Türk mühendislerine aittir.
-Bir ülkenin kendi markasına sahip olması çok da bir şey ifade etmemektedir. İngiliz olarak kurulan Land Rover ve Jaguar Hintli TATA’ya, bir zamanlar Romanya’nın sanılan Dacia Fransız Renault’a, İsveç’in olduğu düşünülen SAAB Hollandalı bir gruba aittir. Demek ki neymiş? Bir otomobil markasının üretimi ve istihdamıyla hangi ülkeye katkı sağladığına bakmak gerekmiş. Zaten sahipleri her kimse paralarını global hesaplarda tutuyorlar ve “paranın da milleti yok” bildiğiniz gibi.

Zira bugün Türkiye’de çok büyük bir grup ya da konsorsiyum tutup da -örnek veriyorum-; Hyundai’nin Türkiye’deki tesislerini satın alsa ve artık Hyundai Accent’i Türk markası olarak üretsek ona da “Evet, otomobil yapıyoruz Türkler olarak ama zaten onu da Hyundai’den aldık” diye hor görecekler. Yani bu adamlara ne söyleseniz fayda etmez. Aşağılık kompleksine esir olmuşlardır.

Şu halde; artık gerçeklerle yüzleşelim.

“Biz araba bile yapamayız” diyen bu arkadaşı nerede görürsek, hemen şu yukarıda üç madde ile özetlediğimiz şeyleri anlatalım…

Bu kişiyi çocuklarımızdan uzak tutalım ki onlara ümitsizlik aşılamasınlar. Çocuklarımızın ideallerini koruyabilmesi için kesinlikle bu tiplerden uzak durması gerekir.

Eskaza bu insanların yakınları iseniz onları siyasetten uzak tutmaya çalışalım. Bu kişiler yabancı devlerin, akıl hocalarının “Türkiye beceremez, yapamaz, bu projeye hiç girişmeyin” gibi söylemlerinden etkilenmeye çok yatkındır. Devrim Arabaları tarihinde de olduğu gibi, buna inanan başka liderler, sanayiciler ve siyasetçiler olursa onları da yolundan geri döndürmek için elinden geldiğini yapabilir.

Daha da kötüsü bu insanlar “peki madem yapamayız: yapamamaya devam mı edelim? Bir yerden başlamayalım mı?” sorunun cevabına hiçbir yanıt veremeyerek sizi de büyük bir mantıksızlık örneğinin içine çekebilirler. Akıl sağlığına da zararlıdır yani.

Bu kişiye tane tane, fazla ürkütmeden şu yukarıda bahsettiğimiz üç maddeyi anlatmaya çalışın. Fayda eder mi? Bilemem. Biraz düşünmeyi biliyorsa fayda eder. Düşünmeyi bilmiyorsa da “gölge etmesin, başka ihsan istemez.”

Eksiklerimiz yok mu? Tabi ki var.
Türkiye olarak geri kaldığımız bir gerçek değil mi? Elbette gerçek.
Bir şeyleri bir yerinden yakalamamız gerekmiyor mu? Tabi ki gerekiyor. Zaten biz de bunu söylemeye çalışıyoruz.

Fakat bunu kendimize, mühendisimize, girişimcimize, vizyonumuza güvenerek yapmalıyız.

“Araba bile yapamıyoruz” gibi saçma bir söylemle bir yere varamayız.

Uçak yapmak istesek: “araba bile yapamıyoruz” (ANKA’da böyle olmadı mı?)
Mikroçip yapmak istesek: “araba bile yapamıyoruz” (Bu da oldu bu arada. TÜBİTAK mikroçip yapmak istediğinde de bu tipler aynen bu söylemi ortaya koydular. Dünya’da sayılı ülke yapıyormuş da, biz nasıl yapacakmışız… Yaptık. 15 ülkeden birisiyiz şu an ve ihracat yapıyoruz.)
Uydu yapmak istesek: “araba bile yapamıyoruz”. (Bir zamanlar buna benzer bir yazıyı İTÜ pSAT fırlatıldığında yazmıştım. Bugün o uyduyu yapan arkadaşlar Roketsan, TAI, Aselsan gibi kuruluşlarda uydu üzerine çalışıyorlar.)

Yeter yahu! Araban batsın…
(Yorumlar ve tartışmalar için:  SavunmaSanayi.NET – Araban Batsın)

Sen yapma Banu Avar!

Zaytung sitesini bilen bilir. “Dürüst, tarafsız, ahlaksız haber” sloganı altında asparagas haber yapar. Kasıtlı ve yanıtlma amaçlı yapmaz. Bilerek yapar. Yani Formula’da LPG kullanılmaya başlanmasından, alacaklı doğan bebeğe kadar… Bir hiciv portalıdır aslında. Çok da ciddi yapıyorlar kimler yapıyorsa… Belli yani: ya aslında da gazeteciler zaten –çünkü çok iyi biliyorlar haber formatı nedir-, ya da çok sıkı haber okurları… Çözmüşler işi…

Geçtiğimiz haftalarda yine “geyik” amacıyla bir haber çıkarmıştı Zaytung. Habere göre Siera Leone adlı küçük Afrika ülkesindeki büyükelçimiz, 12 senedir orada unutulmuş. Bakmış ki Ermeni Tasarısı’nın meclisinden geçtiği ülkedeki Büyükelçiler Ankara’ya çağırılıyor, kendisi de çağırılmak için lobi faaliyetlerinde bulunmuş ve meclisten tasarıyı geçirtmiş.

Harika bir mizahla hazırlanan bu haberi önce Taşnak Partisi yayın organı gerçek zannederek üstüne yayınlar yaptı. Komik duruma düştü. Zor kıvırdı…

Ya sen Banu Avar?

Gözünü seveyim etme…

Biz senin ülkene kendini adamışlığını severiz, seni örnek alır, örnek gösteririz. Ancak sen böyle bir bilginin doğruluğunu teyit etmeden nasıl inanırsın ve TV kanalında “Bir de Siera Leone örneği var… Böyle böyle olmuş” dersin. Etme eyleme…

Lütfen konuyla ilgili mantıklı bir açıklama yap da…

Biz sevenlerin üzülmesin.

Eski Osmanlı Coğrafyası’nda Ulaşım Ağları

Türkiye, bölgesindeki liderlik rolünü pekiştirmek için ulaştırma alanını ve THY’nin gücünü kullanmayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Bildiğiniz üzere havacılık alanındaki en büyük ciddi yatırım TAV’ın Makedonya’daki iki büyük havalimanının işletmeciliğini, bir diğerinin ise inşaatını üstlenmesiyle yapılmıştı.

Eylül ayında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın Makedonya ve hemen arkasından gerçekleştirdiği Kosova ziyaretleri de hesaba katıldığında, aşağıda söyleyeceklerimiz biraz daha anlam kazanıyor.

Air Bosna’yı satın alan, Makedonya ile ilişkilerini kuvvetlendirmeye hazırlanan THY’yi, sadece Türkiye’nin değil, bulunduğu bölgenin güçlü ve yönlendirici bir şirketi olmaya adaylığı açısından ele almadan önce, Makedonya’nın Türkiye ve bölge için olan stratejik önemi ve içinde bulunduğu durumu iyi analiz etmek gerekiyor.

Şimdi, hep beraber Eurovision yarışmalarına upuzun bir isme sahip olan ancak bizim sadece “Makedonya” diye andığımız ülkeyi bir ele alalım.

İsim konusu Yunanistan’ı rahatsız ediyor.

Kuzey ve Batı Yunanistan’da, kendilerini Makedon kökenli olarak tanımlayan, diğer rum çoğunluktan daha farklı bir kökene sahip olduğu için azınlık teşkil ettiklerini savunan bir topluluk bulunuyor. Yunanistan’ın yanıbaşında kendilerini yine Makedon olarak tanımlayan Makedonya adında bir ülke olması ise, Makedonların Yunanistan’dan koparak Makedonya’ya katılmak arzusunda olması endişesi ciddi bir tehdit algılaması yaratıyor.

Zira Yunan devleti, bölgenin de adı olan Makedonya’yı ve Makedonları hep inkar etmiş ve bu topluluk üzerinde asimilasyon politikası uygulamıştır.

İşte bu yüzden Türkiye’nin, Avrupa’da özellikle “Former Yugoslav Republic of Macedonia” olarak anılan ülkeyi “Makedonya” olarak anması Yunanistan’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü Yunanistan, Balkanların bu küçük ülkesi Makedonya’nın kendi ülkesini bu şekilde anmasını gizli bir iddia olarak görüyor.

Makedon Anayasası, yürürlüğe girdiği ilk tarih olan 17 Kasım 1991’de 49. maddesinde “Makedonya Cumhuriyeti, komşu ülkelerde yaşayan Makedon milletine mensup kişilerin ve Makedon sürgünlerin statü ve haklarını korur, kültürel gelişimlerini destekler, onlarla ilişkileri teşvik eder” şeklinde bir madde barındırarak bu iddiayı somutlaştırmıştı da. 27 Haziran 1992’de Yunanistan Makedonya’dan anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti” ismini değiştirmesini talep etti. Nisan 1993’te ise Birleşmiş Milletler, bağımsızlığını tanıdığı bu ülkeyi, Yunanistan’ın da baskıları sonrasında “The Former Yugoslav Rebuplic of Macedonia: Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” geçici ismi ile kabul etti (Bugün Avrupa Birliği de bu ismi kabul ediyor). Yunanistan açısından sakıncalı olan maddeler 1995’te imzalanan interim antlaşma ile kaldırılsa da, Yunanistan hala ismi sorun olarak görüyor ve Makedonya isminin anılması konusunda saplantılı bir tavır izlemeye devam etti.

Yunanistan iddiasında zayıflıyor

Bugün ise BM ve AB uzun ismi kullansa da, bugün Çin, ABD ve Rusya da dahil olmak üzere 110 ülke Makedonya’yı “Makedonya Cumhuriyeti” olarak anıyor. Yunanistan ise Makedonya’yı “Üsküp” diye anıyor. Makedonlar ise “Makedonya” ismi dışında bir alternatif konusuna razı değil ve hukuki hakkı olan kendi kendini dilediği gibi tanımlama hakkından vazgeçmek istemiyor.

2005 yılında AB üyesi olma hakkını elde eden ve şu an AB ile müzakere masasına oturmaya hazırlanan Makedonya’nın müzakere sürecine de aynı sebeple sekte vurulmaya çalışılıyor. Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini her seferinde veto etmekle tehdit eden Yunanistan, geçtiğimiz günlerde Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Droustas aracılığıyla, isim konusu çözülmeden 7 Aralık’taki AB oturumunda görüşmelerin başlamasının mümkün olmadığı mesajını verdi.

Sadece bizim meselemiz değil

Yukarıdaki bilgilerden de görülebileceği gibi Türkiye ile Makedonya arasındaki ilişkilerin ilerlemesi başka herhangi bir ülkeyi birinci dereceden ilgilendirmeyen bir konu değil.

Zira Makedonya’da Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı duyulan müthiş bir sevgi var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Makedonya’yı ziyaret ettiğinde gerçekleştirilen sevgi gösterilerini hatırlayınız. Geçtiğimiz hafta Vatan gazetesindeki köşesinden yazmış olduğu Makedonya’daki Türkiye Modeli’ni de bir gözden geçiriniz.

Bosna Hersek’teki yatırımın da benzer şekilde temellendiğini ve vücuda geldiğini de dikkate alınız. THY’nin, önce Air Bosna’yı satın aldığını, şimdi de Makedonya Havayolları ile ilişkilerini güçlendirmeye yöneldiğini –ve muhtemelen hemen ardından da önemli yatırımların gelebileceğini- düşünününz.

Acaba diyorum; THY eski Osmanlı Coğrafya’sında bir havacılık ağı kurmaya doğru gidiyor diyebilir miyiz?

Tevfik Uyar

Aynştayn’ın Atatürk’e mektubu

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bu satırlarda daha müreffeh ve teknolojik olarak daha ilerlemiş bir Türkiye’nin hayal olmadığını, geçtiğimiz hafta tanımladığımız 3K ile (Kararlılık, Kendine Güven ve Kabiliyet) her şeyin mümkün olabileceğini söyledik.

Güncel örneklerin dışında bilhassa tarihin kaydettiği bazı konuları da anlatmak yerli yerinde olacaktır düşüncesiyle, bu hafta da geçmişte yaşanmış önemli bir olaydan bahsedeceğim.

“Kendi uçağımızı yapabilir miyiz? Yoksa yapamaz mıyız?” tartışmasında bir sahne de geçtiğimiz hafta adını Eclipse’in Türk sermayedarlar tarafından kurtarılma planı ile duyduğumuz Sn. Alphan Manas’ın katıldığı, Sn. Ali Kıdık’ın sunmuş olduğu “Sorun Cevaplasın” adlı programda yaşandı. Benim de canlı yayına bağlandığım ancak vakit kısıtı yüzünden içimdekileri tamamıyla döktüğümün söylenemeyeceği programda Manas, üç K’mıza bir de “S” ekledi: Sabır.

Manas’ın dem vurduğu konu Türkiye’de bu gibi uzun bir süreçte sabırlı davranabilecek yatırımcıların ve siyasetçilerin olmadığı idi. Bir bakıma haklı. Hatta ve hatta “Siyasi Kararlılık” olarak açıkladığımız ilk K ile de doğrudan bağlantılı. Yalnız programda da söylediğim gibi, bu sabırsızlığı örnek göstererek “yapamayız” demek de bir 2. K problemidir. Yani “Kendine Güven”.

Kendimize olan güveni biraz daha arttırmak için, az önce de söylediğim gibi, bu hafta tarihten bir iki örnek vereceğim. Aslına bakarsanız doğrudan doğruya iki haftadır işlediğim konuyla ilgili olduğu söylenemez. Zira ben bu konuyu bağımsız olarak bir yazı haline getirmek ve siz değerli okurlarımla paylaşmak niyetinde idim. Ancak şimdiye kısmet oldu.

Read More

Yağma Endüstrisi

“Enkaz altındayım, elim kolum dışarda, kafam dışarıda… Birileri geldi ve yardım edecek sandım. Az ileride kolunda bilezikler olan enkaz altındaki bir kadının kolu görünüyor. Bana yardım edecekleri yerde gözümün önünde kadının kolunu testere ile kestiler. Ben o sırada bağırırken bana küfür ederek “bağırıp durmasana lan” diye bağırdırlar…”

***

IMF’nin tuzağına düşen Arjantin birden başlayan yağmalama olaylarıyla yüzleştiğinde biz “Türkiye ne kadar aç kalsa da Arjantin’e benzemez”demiştik…

Yanlış demişiz.

Zaten yanlışlığı yıllar öncesinden kanıtlanmıştı ama herhalde boş yere gururlanmak istemişiz. IMF’yi korumak isteyenlerin empoze ettiği bir fikir de olabilirdi… Her neyse… Konumuz bu değil.Read More

Matbaa sosyalliği azaltıyor…

Başlık garip. Biliyorum. Aslında bu başlığı ben bundan bir kaç yüzyıl önceki bir gazetenin manşeti olarak düşünmüştüm, ancak gazete olabilmesi için matbaanın da yaygınlaşmış olması gerekirdi. Bu yüzden kendi içinde de bir kısır döngü oluşturuyor. Bu yazıyı okurken varsayımlara ihtiyacınız var.

Nesiller arasındaki algı ve bakış açısı farklılığını objektif bir şekilde mukayese etmek ve her ikisini de gerçek hislerle yaşamak isterdim. Her zamanki sorgularımdan biridir:

Cep telefonlu bir dünyaya doğmak ile cep telefonsuz bir dünyaya doğmak arasındaki farkı düşünün!

Cep telefonu icadı beraberinde onlarca eylemi aldı götürdü: Arkadaşını evinden çağırmak, hatta mümkünse zile basmadan önce balkondan bağırmak. Şehir dışından gelen akrabaya gerçek anlamda “neler yaptın” diye sormak ve onu da gerçek anlamda hiç haberinizin olmadığı olan bitenlerden bahsetmesi vb…

Bu sebeple her yeni nesil, eski neslin uzak ve eleştirel yaklaştıklarına alışkın, bildik ve aşina doğmuş oluyorlar. Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google