Category: SİYASİ VE TOPLUMSAL

HERKES İÇİN DEMOKRASİ NOTLARI

Geçtiğimiz yıl yolum Bulgaristan’a düştü. Asen otogarındaydım ve Sofya’ya gitmeye çalışıyordum. Önümdeki otobüsün tabelasındaki kiril alfabesinden okuyabildiğim kadarıyla, otobüs Sofya’ya gidiyordu. Orta yaşlarda birine “Sofya’ya mı gider?” diye sordum. “Hayır” anlamında kafasını salladı. Yabancılığın verdiği hisle yanlışlık payını kendime çıkardım ve emin olmak için az ileride başka birine sordum. Hoppalaaaa! O da bana az önce önünde durduğum otobüsü gösterdi. Yine otobüsün yanına gelip, sırf emin olmak adına bir başkasına sordum. O da İngilizce bilmediğinden sadece “Hayır” anlamında kafasını salladı. Türkçe bilen bir Bulgar Türkü buladan dek epey bir kafam karışacaktı. Sonradan anlayacaktım ki, bizim “hayır” anlamında yaptığımız kafa hareketi balkanlarda “Evet” anlamına geliyor. Yani soruyu sorduğum herkes aynı şeyi söylemişti, sadece mimiklerde anlaşamamıştık.

Bugünlerde herkes demokrasiden bahsediyor. Başbakan “demokrasi sandıktır” diyor. Cumhurbaşkanı “demokrasi sandık değildir” diyor. Alandakiler “demokratik hakları” için alandalar. AKP yönetimi “tepki vereceksen bunu demokratik şekilde var, sandığa gel” diyor. Bu tartışmaları izlerken gözümün önüne Aziz Nesin’in sinemaya da aktarılan efsane eseri Zübük’ten bir sahne geliyor: “Demokrasi ne demek sayın hemşerilerim? Demokrasi öyle bir şeydir ki, tadından yenmez”

Demokrasi bir doğa yasası değildir, o yüzden “demokrasi nedir?” sorusuna yanıt ararken onu tanımlayanların, şekillendirenlerin, icat edenlerin ne yazdıklarına bakmak gerek. İcat edenler şöyle söylüyor:

Demokrasi, başka bir deyişle ve ideal haliyle poliarşi sadece sandığa gidip oy vermekle vücut bulan bir yönetim biçimi değildir. Demokrasi çeşitli unsurlardan oluşur. En gereklileri şunlardır:

– Adil Seçim: Her partinin eşit propoganda hakkı olması, güçlerinin kendi üyelerine ve imkanlarına dayanması.
– Tarafsız Basın: Başka bir deyişle cesur gazeteciler.
– Baskı Grupları: STK’lar, lobiler vb. Aslında faiz lobisi bile demokrasinin bir unsurudur.
– Kuvvetler Ayrılığı: Yani yürütmenin, yasamanın ve yargının ayrı kuvvetler olup birbirlerini denetleyebilmeleri.

Tabiri caizse; demokrasinin yukarıda saydığımız asli unsurlarını tesis etmeden “Sandıkta görüşürüz” demek, hakemin satın alındığı, bir tarafın taraftarının bağırmasının yasaklandığı, kuralların her iki takım için farklı işlediği bir müsabakada, “madem iyi oynuyorsunuz, rövanşta siz kazanın” demeye benzer ve bu da gerçekçi değildir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Demokrasi sadece sandık değildir” derken yüksek ihtimalle bu açıkladıklarımızı ifade etmeye çalışmıştır. Zira demokrasinin seçim aracı söz konusu olup diğer araçları söz konusu olmadığında buna “seçim ile meşruiyetini yeniden sağlayan otokrasi” denir. Yoksa yönetimin meşruiyeti tanınmak istenmeyen Suriye’de de seçimler oluyor.

Tabii şu da var: Demokrasi bir idealleştirmedir.

Her şeyden önce baraj sistemi diye bir şey varsa, herkes barajı geçemeyeceği düşüncesiyle, oyunun da boşa gitmemesi için gerçekten kendini temsil eden partiye oy vermeyebilir. Bu gibi etkiler “insentif” (teşvik) diye adlandırılır ve halk iradesinin seçim sonuçlarına birebir yansımasına engeldir.

Nitekim Türkiye’de baraj sistemi yüzünden oyların hatırı sayılır bir çoğunluğu sistem dışında kalıyor, TBMM’de milletvekiline dönüşemiyor, ağırlığına göre meclise girebilen partilere dağıtılıyor. Bu bakımdan %50 oranı zaten doğru bir oran değil.  Doğru dahi olsa demokrasi hakkında bir yanlış anlama daha söz konusu: İsviçre gibi ideal sistemlerde dahi temsili demokrasi çelişkilidir ve temsil krizi yaratır. Bir ülkenin %99 oyunu da alsanız, attığınız her adımın %99 tarafından desteklendiği anlamına gelmez. Bu mantıkî olarak mümkün değildir.

Zira demokrasinin yukarıda bahisini ettiğimiz diğer unsurları ideal demokrasiye biraz daha yaklaşabilmek için vardır: %99 oy da alsanız, attığınız adımlar hakkında baskı grupları karşı çıkabilir ya da onların da görüşünüz alırsınız, yanlış adımları ya da kötü niyetleri tarafsız basın ifşa eder, yapılanlar hukuka aykırılık teşkil ediyorsa kuvvetler ayrılığı sayesinde hukuka takılır. Günü gelip adil seçimler gerçekleştirildiğinde de bu attığınız adımlar neticesinde ibra edilir, yani aklanırsınız.

Şu halde Gezi Eylemleri’ni verdiğiniz bilgiler ışığında incelersek:

–          Protestocuların bağımsız birer baskı grubu oldukları,

–          Açıkça taraf tutan basını tarafsız hale gelmeye zorladıkları ve Twitter’ı da toplumsal işlevini kaybeden medyayı ikame etmekte kullandıkları

–          Hukuka aykırı olan bir yıkımı engelledikleri,

Dolayısıyla DEMOKRASİ’yi tesis etmede pay sahibi oldukları sonucuna ulaşırız.

Ama dikkat!

Gezi parkı eylemcilerinin homojen bir kitle olduğunu da söylemek mümkün değil. İçlerinde kötü niyetliler olabilir, hatta vardır da. Ölçüyü kaçırarak çevreye, kamu malına zarar vermek yukarıda sayabileceklerimizin içerisinde olan ve hoşgörülen eylemler değildirler. Yine de sapla samanı birbirine karıştırmamak, meydanı doğru okumak gerek. Meydanları doğru okuyabilmek için içlerindeki kötü örneklere de takılmamalı, zaten provokasyonları ortaya  çıkarıp provokatörlere meydan bırakan da meydandaki masum, demokratik taleplerde bulunan halkı dikkate almama davranışıdır. Rahatlıkla söyleyebilirim ki kitlenin çoğunluğu herhangi bir örgütün üyesi değildirler.

Tek talepleri demokrasinin her unsuruyla yeniden tesis edilmesi.

 

DAĞLAR KIZI “REYHANLI”

“Türkiye’nin mikrofonla imtihanı” sloganıyla ortaya çıkan Sokakroportajlari.com adlı sitenin varlığını bugün öğrendim. “Reyhanlı deyince aklınıza ne geliyor?” sorusunun sorulduğunu görünce merak ettim ve izledim. Buyrun siz de izleyin:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=tWQJR2XBf-g&h=360&w=480]

.

Evvela bir eleştiri yapmak ve öneride bulunmak istiyorum:

Zannedersem bu tip sokak röportajlarında videoyu daha çarpıcı hale getirmek için ilgi çeken yanıtlar özellikle cımbızlanıyor; zira insanların “Geçtiğimiz günlerde yüzün üzerinde vatandaşımızı yitirdiğimiz bombalama olayının geçtiği ilçe” yanıtlarını verdiği bir video ilgi çekici olmayacaktır. Fakat ben merak ediyorum: Kaç kişi ile röportaj yapıldı? Kaç kişinin Türkiye’de olan bitenden haberi yok? Yani yukarıdaki videoda yer alanlar örneklemin yüzde kaçını temsil ediyor? Bence bu tip videolarla birlikte mutlaka bir istatistik de yayınlanmalı…

Yayınlanmalı çünkü eğer bu yüzde yüksekse oturup ağlamak istiyorum. Eğer düşükse toplumun çok küçük bir yüzdesinin gündemi takip etmeme özgürlüğünü kullanmasını normal karşılayabilirim. Kanımca gündemi takip etmemek de bir seçimdir; kimseye zorla oturup gündemi takip ettiremezsin. Bu vatandaşlarımızın ölümü ile sonuçlanan vahim bir olay için dahi olsa böyledir: Haber alma özgürlüğünün yanısıra, kendi iradenle “haber almama özgürlüğü” de savunulabilir.

Ancak… Bu özgürlüğü savunmakla beraber, bu özgürlüğün bir şeyleri değiştirmesi gerektiğine inanıyorum. Kulaklara pek demokratik(!) gelmeyecek ama, “haber almama özgürlüğü”nün başladığı yerde “oy verme özgürlüğü”nün bitmesi ya da kısıtlanması gerektiğini düşünüyorum. “Moralim bozuluyor, o yüzden ben haber falan izlemiyorum” diyen kimsenin eleştirilemeyeceğini tekrar vurgulamakla birlikte, bu kimselerin oy kullanma ve ilgili toplumun geleceğine karar verme ehliyetine sahip olduğunu düşünmüyorum. (Ayrıca Reyhanlı olayı standart bir gündem değildir. Her kimseler, 100’den fazla vatandaşımızın kanını bulamıştır birileri eline.)

Nitekim “Gündemi takip etmeyen kimseler sandık başında neye göre oy verecek?” sorusuna verilebilecek yanıtlar bulanık. En keskin yanıtlardan birisi “propoganda” (ilave olarak kömür, makarna, buzdolabı eklenebilir…) ki bu da partileri ortaya koyduğu programlara göre değil, propoganda gücüne ya da ekonomik imkanlarına göre seçmek haline geliyor ve bu zaten demokrasi açısından kabul edilebilir bir durum değildir. (Ülkemizde partizanlık ve parti fanatizmi de yaygın tabi… Es geçmemek gerek…)

Hatalı düşünme payım her zaman var, bu yüzden daha önce yaptığım gibi, “kendi kendime muhalefet” yöntemi ile bir iç ses muhakemesi yapmak istiyorum:

1. Ses: Manken Aysun Kayacı bir ara “dağdaki çoban ile benim oyum bir olmamalı” demişti. Bu cümle demokrasi adına kabul edilemez bir şey. Zira kendisi o dönemde çok eleştirildi, fikren linç edildi, yerden yere vuruldu. Ama yukarıdaki videoyu izlediğim, kendisinin sözlerinin en azından “ülkesine ilgisizler” için revize edilirse haklı olduğunu görüyorum.

2. Ses: Niçin? Herkes gündemi takip etmek zorunda mı?

1. Ses: Değil elbet, ama oy verme kişilerin hür iradesi ile gerçekleştirdiği bir eylemdir ve bireylerin partilere yönelik tutumunu yansıtır. Tutumun bir bilişsel öğesi vardır. İktidardaki yönetimin icraatlarının başarılı olup olmadığını bilmezsen tutumunu neye göre takınacaksın?

2. Ses: Doğru, ama oy verme işlemi aynı zamanda partileri programlarına göre seçmek değil midir? Bir önceki dönem başarılı olup olmadığından bağımsız olarak sıradaki dönemde seni kimin yöneteceğini seçebilirsin.

1. Ses: Sen de haklısın; fakat ülkede ne olup bittiğine bu kadar ilgisiz bir tutum sergileyen vatandaşın, partilerin programlarına bakarak bilinçli bir tercih yapacağına inanıyor musun?

2. Ses: Hayır, ama mühim değil. Oy vermek bir hak değil mi sonuçta?

1. Ses: Evet, kesinlikle bir hak… Ama bir hakkı kullanmak için yetkinlik gerekmez mi? Ehliyet almak da bir haktır ama bunu almadan önce otomobil kullandığını ispat etmiyor musun?

2. Ses: Ehliyet adı üzerinde “ehil” olmak demek. Bir şeye ehil olmak için kabiliyeti kazanmak gerekir.

1. Ses: İşte bence seçmek de bir kabiliyettir. Bu bir kabiliyet olduğu için 18 yaşına dek oy verme hakkı elde edilmez ya da akıl sağlığı yerinde olmayanlar oy veremezler.

2. Ses: Bu insanların oy verememe sebepleri manüplasyona açık olmaları değil mi? Yani başkaları tarafından zorlanabilirler diye iradeye sahip olmaları bekleniyor sadece diye biliyorum.

1. Ses: Haklı olabilirsin, ama bence irade seçme iradesi değil “değerlendirme” iradesidir. 50 kişilik bir derneğin üyesisin diyelim. Bugün 300 kişinin derneğe üye olup, bir önceki yönetim hakkında hiçbir fikir sahibi olmadan o gün seçimlere katılmalarını ve sadece propogandalara bakarak seçim yapmalarını ister misin?

2. Ses: İstemem. Yani uygun olmaz.

1. Ses: Böyle bir sistemde toplam iradenin en iyiyi seçebileceğini iddia edebilir misin?

2. Ses: Edemem.

1. Ses: İşte anlatmaya çalıştığım şey bu.

2. Ses: Anlıyorum, ama yine de herkesin kendi temsilcisini seçme hakkı vardır. Bilerek ya da bilmeyerek…

1. Ses: Peki öyle olsun. Anlaşamadık sanırım.

2. Ses: Cıks… Anlaşamadık.

 

Ve okuyanlara da soruyorum: Sizce gerçekten de herkesin oyu bir midir?

SAHTE TÜRKİYE TWITTER GÜNDEMİ VE BİR YÖNTEM

Bir süredir Twitter gündem maddelerine takığım… Dünya’nın pek çok yerinde Twitter gündemi “gerçek gündem” ölçümü olarak kullanılmaya başlanııyor. Hatta ve hatta bilim insanları deprem şiddetleri ile Twitter’daki tweet sayıları arasında korelasyon olduğunu ortaya koyan çalışmalar yapıyor. Ancak medyanın, yargının, STK’ların işlevlerini yitirdiği güzel ülkemde Twitter gündemi de işlevini tamamen yitirmiş halde.

Ben de bir süredir ülkemiz gündemini yapısal olarak incelemeye, ölçmeye ve ölçmede kullanabileceğim bir yöntem geliştirmeye çalışıyordum. Türkiye’deki gündemin yapay olarak üretilmesi ihtimalini dikkate almayan araştırmam aşağıda referans verdiğim yazıyı okumam ve böyle bir ihtimalin bulunduğunu öğrenmemle birlikte sona ermiş (ya da aslında yön değiştirmiş) oldu…

Twitter’da “takipçi kazan!” kampanyaları ile kişileri avlayan, avlanan profillerle sahte gündem yaratan ve daha sonra bunu maddi ya da kişisel çıkarları için kullanan bir takım kötü niyetli profil sahiplerinin var olduğunu ve bu kimselerin bu işi nasıl başardıklarına yönelik güzel ve öz bir açıklamayı Murat Eren yaptı.

Murat Eren’e göre hadise şöyle gerçekleşiyor (Metinler şaşırtmasın; birinci ağızdan kurgulanmıştır.) :

Elbette insanları tanımadıkları bir web sitesine gidip yazarını bilmedikleri bir uygulamaya hesaplarına erişim izni vermeye ikna etmek kolay değil. Fakat imkansız da değil. Ben şöyle bir yöntem izliyorum:

(1) İçinde trending topic listesindeki kelimelerin rasgele geçtiği bir twiti kendi hesabımdan gönderiyor, ve daha önce bana hesaplarını kullanma izni vermiş olan kullanıcılara bu twit’i RT ettiriyorum. Böylece TT listesindeki kelimelere tıklayanlar en tepede benim twit’imi görüyor (http://i.imgur.com/GFnJ3sg.png).

(2) Genellikle bu twit içinde insanlara takipçi kazanma vaadi veren bir web sitesi adresi oluyor. İnsanlar heyecanla bu adrese gittiklerinde öğreniyorlar ki eğer bu sayfadaki uygulamaya Twitter hesaplarına erişim izin verirlerse “binlerce” takpçi kazanacaklar (http://i.imgur.com/tmWCBxX.png).

(3) Uygulamaya hesaplarına erişim izni vererek giriş yapanların Twitter hesapları, daha önce uygulamaya izin vermiş kişilerin hesapları tarafından otomatik olarak takip edilmeye başlıyor. Durumdan memnun kişiler ne kaybettiklerinin farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar.

(4) İlk üç adımı defalarca tekrarlıyorum. Daha fazla takipçi kazanma aşkı ile yanan insanlar birbirini takip ediyor. Herkes takipçilerine odaklı olduğu için kimse takip ettiklerinin ne yazdığını okumuyor. Hiç kimseye faydası olmayan sosyal bağlar inşa ediliyor.

Devamı için tıklayın…

Açığa çıkan bu durum aslında beni hayal kırıklığına uğrattı çünkü bu sahtekarlığı dikkate almadığım ve düşünmediğim için epey vakit kaybetmiş oldum. Zira gündem yapay olduğuna ve kolaylıkla korsan hesaplarca belirlenebildiğine göre bu araştırma suya düşmüş oluyor :) Ama buna da şükür: Henüz başında olduğumu ve günlerimin sadece veri toplamakla geçtiğini söyleyebilirim.

Yine de ölçme amacıyla kullandığım yöntem ile hesapladığım bazı verileri iki tablo aracılığıyla sizlerle paylaşmak isterim:

tablo1

25.04.2013 – 08.05.2013 Ardışık 14 gün – günlük bazda değerlendirme

1 Mayıs 2012 - 30 Nisan 2013 arasındaki aylık bazda değerlendirme

1 Mayıs 2012 – 30 Nisan 2013 arasındaki aylık bazda değerlendirme

Açıklamalar:

t: Dikkate alınan tarih aralığındaki bölüm sayısı (Örnek: Yıl için 12, ay için 30, iki hafta için 14…)

Örneğin 2 haftalık tablomuz için konuşalım:

Var olan gün (VG): Dikkate alınan aralıkta ilgili kategoride en az bir konunun bulunduğu gün sayısı. Örneğin bir kategori, incelenen 14 günün 10 gününde var olduysa bu değer 10’dur.

Tadet: Aralık boyunca ilgili kategoride karşılaşılan toplam gündem maddesi sayısı.

GBVO: İlgili kategoriye düşen günlük ortalama gündem maddesi sayısı.

Tpuan: Aralık boyunca ilgili kategoride karşılaşılan gündem maddelerinin toplam puanları

GBPO: İlgili kategoriye düşen günlük ortalama puan.

Popülerlik(P): Toplam puan / (t*55) – [Bir günde yer alan tüm maddelerin puanları toplamı 55’tir.]

Süreklilik(S): VG / t  olmak üzere,

Etkinlik(E): P * S

* P, S ve E birer indeks olarak tasarlanmıştır ve değerleri asgari 0, azami 1 olabilir.

Tablolardan görülebileceği üzere etkinlik bakımından 2012 Mayıs başından dan 2013 Nisan sonuna bir yıl boyunca Twitter gündemini kelime oyunları ve futbol işgal etmiş. Örnek olarak ele aldığımız iki haftalık süreçte de değerleri açısından olmasa da sonuçları açısından benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Siyasi gündemi hiç hareketsiz kalmayan bir ülkede kelime oyunları ve futbolun bu kadar öncelikli olması iki şeye işaret ediyor: Ya gündem yapay, ya da Türkiye’deki Twitter kullanıcıları siyasi olaylara karşı çok duyarsızlar. Yüksek ihtimalle her ikisi de…

Gelelim çözüme

Yapay gündem üreten korsan sistemlerden kurtulmanın tek yolu var:

Profilleri ele geçiren o spam uygulamaları kaldırmak. Bir farkındalık yaratmak adına başlattığımız #GündemiKendinBelirle etiketi ile kişileri Twitter ayarları‘ndan spam uygulamaları kaldırmaya davet ediyoruz. Böylece pek çok kişinin toplumsal olaylar hakkında sosyal medya aracılığıyla haber aldığı Türkiye’de saçma sapan gündem maddelerinin değil, hakiki toplumsal gündemin oluşmasına katkıda bulunuyoruz.

Tevfik Uyar

 

ŞABAN’LIK KÖTÜ DEĞİL…

Emekli bir vatandaşımız Kemal Sunal ile özdeşleşen Şaban ismi ve “İnek Şaban” tiplemesi ve buna ilaveten Recep İvedik ve Tatar Ramazan karakterleri nedeniyle hicri takvimde art arda gelen ve islam dinince mübarek sayılan Recep, Şaban, Ramazan aylarının itibarının azaltılmaya çalışıldığı yönünde suç duyurusunda bulunmuş. Kendisi “İnek Şaban’ı tarihe gömmeliyiz” diyor.

Öncelikle suç duyurusunda bulunmak tabii bir haktır, buna bir lafımız yok. Suç duyurusu dediğimiz şey bir şikayet dilekçesidir. Orhan Erezkaya elbette yanlış olduğunu düşündüğü bir hususta hukuktan yardım isteyebilir. Gerçekten de Şaban isminin olumsuz anlamlarda kullanıldığı zamanlar vardır. Orhan Bey gerçekten de çocuğuna ya da torununa Şaban ismini koymak istiyor, ancak çekiniyor olabilir. Bu durumu yaratanlar vatandaşımızın bakış açısına göre suçlu olabilir. Bu durumun ortaya çıkmasına neden olan sorumluların da cezalandırılmasını istiyor olabilir. Kendisini eleştirmenin bir lüzumu yok. Önemli olan suç duyurusunun devamında ne olacağı. İlgili şikayet dilekçesine dayanarak dava açacak bir savcı bulunacak mı? Bulunacaksa davanın konusu ne olacak? İnek Şaban, Recep İvedik ve Tatar Ramazan karakterlerinin yaratıcıları dini değerleri aşağılamaktan yargılanmaya mı başlayacaklar? Yoksa bunları yayınlayan kanallar mı aynı suçtan yargılanacak? Göreceğiz. Burası Türkiye, her şey olabilir.

Şikayetin mantıklı bir yanı olmadığı malum: Bir edebi eser kaleme alırsınız, ya da bir senaryo yazarsınız. Kurgunuz gereği bu eserin içerisinde alık, avanak, tecavüzcü, sapık, kısacası toplumda olumsuz bir imaja sahip olan ya da sahip olduğu vasıfların hakarete konu olabilecek nitelik taşıdığı kimseler olabilir. İlgili eser ya da senaryonun popüler olması halinde bu bir sembol haline dönüşebilir. Kültür demek zaten sembol üretmek demektir. O halde ben “ola ki popüler olur ve sembole dönüşür” diye bu karakterlere rastgele harflerden oluşan anlamsız isimler mi vermeliyim? Ya da en azından “kutsal” kabul edilen isimleri vermekten mi kaçınmalıyım? Peki kimin kutsalı? Zaten hangi ismi verirsem vereyim, bir isim o ismin sahibince değerli değil mi? Adı Nuri olanlar ya da adı Coşkun olanlar Nuri Alço, Tecavüzcü Coşkun karakterleri sebebiyle rahatsız olmalılar mı?

Neyse… Burasını da geçelim. Ben hukukçu değilim, sadece “kamu vicdanı”nın bir bileşeniyim.

Benim vicdanım “Şaban” karakteriyle ilgili suçlamayı zaten kabul etmiyor. Zaten “Şaban” ve Kemal Sunal dendiğinde imaj o kadar da kötü değil. Rahmetli Sunal’ın oynadığı Şaban karakterlerine bakınca iddia edildiği gibi aptal, seviyesiz, patavatsız karakterler değil, mert, dürüst, haksızlığın karşısında karakterler görüyorum. Örneğin:

Şaban dürüsttür. Örneğin “Yüz Numaralı Adam” Şaban, girdiği işlerde tutunamazken birden reklam dünyası tarafından keşfedilen bir garibandır. Pazarlama etiğinin henüz var olmadığı 70’lerde aldatıcı reklamlar yaygındır. Şaban, bir süre sonra oynadığı reklamlarda satılan ürünlerin kalitesiz olduğunu, endüstrinin halkı kandırdığını farkeder ve bu duruma karşı mücadele eder.

Şaban bir halk kahramanıdır. Ya da “Bekçiler Kralı” Şaban, “dayı” adlı köpeğinin isim benzerliği dolayısıyla yükseklerde bir “dayı” sanılması ile birlikte bir anda bir bekçiden çok daha fazla yaptırım gücüne sahip oluverir. Şaban, dönemin koşullarının elvereceği biçimde bu yaptırımı kişisel rant için değil, kara borsayla, çevre düşmanlarıyla mücadelede kullanacak, yaşadığı mahallenin sorunlarını çözmeye çalışacaktır.

Aynı halk kahramanını “Umudumuz Şaban”da görürüz. Western filmleri hayranı olan Ringo Şaban mahalli siyasete atılır, arazi rantçılarına karşı mücadele verir, mahalleye okul yaptırır.

Şaban müteşebbistir ve zekidir. “Gurbetçi Şaban” ise Almanya’ya göç eden binlerce Türk’ten biridir. Ancak sebatı, çalışkanlığı ve zekası sayesinde kısa sürede güçlenir, zenginleşir. Şımarıp alemden aleme akmaz, ailesiyle mütevazı bir yaşam sürmeye devam eder. Bir süre sonra işçisi olduğu fabrikayı dahi satın alır, başarı öyküsü haline gelir. İddia edildiği gibi “milli ya da dini değerlerin aşağılandığı” değil, bilakis yüceltildiği bir filmdir ve nazilere bir ders verir.

Şaban cesurdur sevdiği kızı kurtarır, Şaban hapiste koğuş ağası iken toplanan haracı fakire fukaraya dağıtır, Şaban sadıktır, çoğu zaman başlık parası toplamak için gittiği büyük şehirde çok meşhur ve zengin olmasına rağmen filmin sonunda köyüne döner, sevdiği kızı alır.

Şikayede konu olacak bir durumu yoktur yani Şaban’lığın.

Ama benim de bir şikayetim var!

Kemal Sunal’ın oynadığı Zübük gibilerinin ısrarla ve uslanmadan hala başımızda, çevremizde ya da aramızda olmaları. Bence bu daha vahim.

MEDENİYETLER NASIL ÇÖKER / AYAKTA KALIR?

Daha önceki yazılarımda pek çok kez överek bahsettiğim “Tüfek Mikrop ve Çelik” adlı kitabın yazarı Jared Diamond’ın Timaş yayınlarından çıkan “Çöküş” adlı kitabı tarihin ilginç bir sahnesine dikkat çekiyor:  Çöken medeniyetler, çöküş sebepleri ve şekilleri.

Bir kaç örnek vereyim:
Mayalar… Orta Amerika’da kurdukları muhteşem ve dikkat çekici medeniyet, tarım alanlarına döndürmek için ormanların hesapsızca tüketilmesi sonucunda önce kıtlığa düştü, bir süre sonra da çöktü.

Paskalya Adası. Tek başına kendine yeten ada üzerinde muazzam bir uygarlık geliştirdikten sonra liderlerin heykel yapma ve arazi kapma yarışı süresince tüm ormanlarını kaybetti. Ormanlar kaybedildikten sonra adanın yağmurları kesildi. Yağmurlar kesilince tarım sekte uğradı. Kabileler birbirine düştüler ve uygarlık çöktü.

Pitcairn adaları. Bu adalar büyük bir uygarlık geliştirecek kadar büyük değildiler ama üzerlerinde mutlu mesut yaşayan halklar vardı. Bir zaman sonra kano yapımı, ev yapımı için ve yakacak olarak kullandıkları ağaçlar tükendi. Ağaçlar tükenince adaya kuşlar uğramaz oldu. Kuşlar adanın en büyük protein kaynaklarından biriydi. Yağmurlar da tükenince kabileler birbirine düştü.

Önce sadece ölülerini yemeye başlayan halk zaman içinde biribirine düştü. Yamyamlık baş gösterdi. Bir yüz yıl sonra adanın bütün sakinleri hayatını kaybetti, bir uygarlık daha çöktü.

Daha modern bir örnek: ABD’nin Montana eyaleti. 1950’lerde “kendine yeten eyalet” idi. Bugün zengin Amerikalıların yazlık evlerini ve villalarını inşa ettikleri bir bölgeye dönüştü. Tek kaynağı olan tarımı yitirdiği için ekonomisi federal hükümetten yardımla ayakta tutuluyor.

Kitabı okuduğumuzda çok iyi bir şekilde anlıyoruz ki tarih, kaynaklarını düşünmeden kullandıkları için çöken, çökmese dahi zayıflayıp doğal olarak daha gelişmiş olan uygarlıkların kölesi haline gelen ya da onlar arasında kültürel olarak eriyip giden örneklerle doludur. Bu yüzden milletler ya da egemenliklerinin bulunduğu coğrafyalar, yani ülkeler için başta doğal kaynaklar olmak üzere kaynak planlaması ve uzun vadeli projeksiyon önemlidir.

İstanbul’a mevcut havalimanlarının yetmediği ortadadır. Bu zaten yıllardır tartışılıyor ama artık sona gelindi: 3 Mayıs 2013’te proje için ihaleye çıkılacak. Gelen haberlere göre 17 şirket şartnameyi almış.

Gerçek şu ki; İstanbul’da daha fazla kapasiteye ihtiyaç vardır ve bugüne kadar Türkiye’de havaalanı yatırımı yapan eski yönetimleri hep kısa vadeli düşündükleri için suçlamışızdır. Zamanında kısa vadeli çözümlerin bugünkü yeni sorunları doğurduğunu görüyoruz, bu yüzden böyle bir kapasiteye yönelik uzun vadeli ihtiyaç planlamasının olması gereken yaklaşım olduğunun farkındayız.

Evet… Daima daha uzun vadeli planlara ihtiyaç var ve bu yüzden de İstanbul’un ihtiyaç duyduğu kapasite artışının uzun vadeli planlanması önemlidir ancak ÇED raporu bu ihtiyacı bu yolla gidermenin önemli risklerine dikkat çekiyor. Bu risklerin başında bölgedeki ormanların, gölün ve dolayısıyla ekosistemin bozulması geliyor, ki bu da başka bir uzun vadeli planlamanın başka bir kalemi.

ÇED raporuna göre %90’ı orman ve göl olan alan proje sonrasında %90’ı beton alana dönüşecek. Ayrıca havalimanı yapıldığı zaman bölgedeki inşaatın havalimanı ile sınırlı kalmayacağını da tahmin edebiliriz: Bir süre sonra liman çevresinde ticari bölgeler, iskan alanları oluşacak. Şehri kuzeye doğru büyütmeye yönelik başka planlar da var.

Buna karşılık bakanlık yetkilileriyse ÇED raporu sonrasında projenin uygulama aşaması bilinmediği için bu tip spekülasyonların ortaya çıktığını söylüyor. Bu cümleden proje dahilinde çevreye verilecek zararın telafi edilmesine yönelik uygulamalar olduğunu çıkartıyoruz; ancak bu uygulamanın çevreyi ilgilendiren kısmı henüz kamuyla paylaşılmış değil.

Daha spekülatif bir şeyi ben söyleyeyim: Kısa vadeli planların dezavantajları olduğu gibi çok uzun vadeli planların da gerçekçiliğini yitirme riski mevcut. 100 yıl önce ticari havayolu taşımacılığı yoktu, bugün var. 100 yılda uçakların nasıl ortaya çıktığı, zaman içinde önce uçakların, sonra taşıma sisteminin nasıl geliştiği hepimizin malumu. Bir 100 yıl daha sonra havacılığın ne hale geleceğini bilmiyoruz: Belki mevcut haliyle artarak devam edecek, belki dikey inen kalkan uçaklar sayesinde hava trafiği farklı bir hale dönüşecek, belki ülkeden ülkeye inşa edilmiş vakumlu tünellerle farklı ulaşım yolları ortaya çıkacak, ve biraz fantastik ama; ışınlama icat edilip halkın kullanımına sunulacak. Bunu da bilmiyoruz.

O yüzden çok çok uzun vadeli planlamada kefenin taraflarını yanlış ayarlıyor olabiliriz.

Herkese iyi haftalar.

Kaynak: (1) Jared Diamond. Çöküş: Medeniyetler Nasıl Yıkılır ve Ayakta Kalır? Timaş Yayınları, 2006.

HAVACILIK SES GETİRİR: HAVACILIĞIN SOSYAL VASIFLARI

Dün THY’nin İstanbul-Cidde seferini yapacak olan uçakta kargo bölümünden gelen sesler üzerine kargo kısmında davetsiz bir misafir olabileceği üzerine uçak geri döndü.

Kargo bölümü, iniş takımı yuvaları… Bu alanlar gerçekten de kimi zaman davetsiz misafirlere mekan olabilirler. O kısımda unutulmuş, uyuyakalmış bir kimse olabileceği gibi tehlikeli bir kaçak yolculuğa çıkmış birisi de olabilir.

Dünkü vaka bana bu hususu tekrar hatırlattı. İniş takımına ya da kargo kompartmanlarına saklanma vakalarını 2010 yılının Şubat ayında gerçekleşen iki kaçak yolcu vakasından sonra yazmış, örneklerden de bahsetmiştim (ulaşmak için tıklayın).

Ancak bu defa, aynı şeyleri tekrar etmemeye özen göstererek konuyu yeni bir açıdan, havacılığın toplumsal vasıfları açısından değerlendirmek istiyorum: Havacılığın Sosyal ve Toplumsal Vasıfları.

İnsanoğlunun taşımacılık ve seyahat kabiliyetleri bakımından ulaştığı son noktayı temsil eden havacılığın, küreselleşmenin hızlanmasına katkısının yanısıra, sosyal açıdan çok daha başka önemlere haiz olma durumu vardır: çünkü havacılık ses getirir.

Günümüzde son derece sık gerçekleşen, alelade bir taşımacılık operasyonu olmasına karşın, uçak kazaları ya da kaçırmalarının uluslararası medyada kendine epey bir yer bulma durumu vardır. Teknoloji ilerlediği için sıklığı oldukça azalan uçak kaza ve kırımlarının gerçekleşmeleri halinde de eskisi kadar katastrofik, yani yıkıcı sonuçlar doğurmadığı da ortadadır. Uçak kazalarından çok daha sık gerçekleşen ve hatta daha fazla can kaybına sebep olan pek çok husus küresel medyada kendine yer bulmaz, ama uçak olayları bulur. Havacılığın doğası gereği uluslararası bir vasfı olduğu da gerçektir. 40 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir otobüs kazası “yerel” olarak görülürken, 30 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir uçak kazası “global” bir olay olarak nitelendirilir. Muhtemelen bir havacılık faaliyetinin, kullanılan donanımdan, uygulanan kurallara, tabi olunan otoriteden ve içinde gidilen rotadan, üzerinden geçilen ülke sayısına kadar, onu yerel olmaktan çıkaran etkenlerin varlığı bu anlayışı doğurmaktadır. Fakat yine de bu durumun bir basın geleneği olduğundan şüphe edenler varsa onlar da haklıdırlar.

Havacılık olaylarının küresel ilgi görmesinin bir zamanların moda eylemi olan uçak kaçırmalarına sebep olduğunu biliyoruz. Yerel davalarına küresel dikkati çekmek isteyen bazı terör örgütleri ya da baskı grupları, davalarını dünyaya anlatabilmek için uçak kaçırma yolunu tercih etmişlerdir. Hiç başarı sağlamadıkları söylenemez, ama kazaya sebebiyet vererek sempati toplamak yerine antipati topladıkları da olmuştur.

Ancak havacılığın kaçırmalar kadar ilgi görmeyen diğer bir toplumsal vasfı daha var:  Coğrafyaları birbirine direkt olarak bağlamasından kaynaklı, bir kaçış umudu, bir yaşama ümidi olması.

Normal şartlarda bir Afrikalının kara sınırından Fransa’ya erişebilmesi çok zahmet gerektirir. Geçmesi gereken onlarca sınır olduğu gibi, bunu başarabilmek aylar alacaktır, ama bir uçağa kendini atabilirse, “hayalleri ile arasında bir gün bile olmayacaktır”. Uçağın basınçlandırılmamış ve ısıtılmamış bir bölgesinde hayatta kalamayacağını bilmeyen pek çok kişi bu yolu denemeye kalkmıştır.

Otoriter ve totaliter rejimlerin hakim olduğu ya da gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkelerde yaşayan halkların ümitlerini törpülediği, temiz su kaynaklarına ulaşamadığı ya da savaş ve ölüm tehdidi altında yaşadığı gibi bir gerçek var. Bu halklar yaşadıkları hali o kadar içselleştirmiş olmalılar ki, terör örgütleri gibi bir uçak kaçırıp durumlarını gösterip Dünya’dan yardım istemek yerine, öncelikle kendilerini daha güvenli(!) bir ülkeye atma derdindeler demek ki. Bu yüzden iniş takımına saklanma vakalarında Asya ya da Afrika ülkelerine gitmeye çalışan maceraperest batılılara değil Afrika, Güney Amerika ya da Asyalılara rastlıyoruz. Tabi bu durumu bir “cesaret” ya da “imkan” meselesi olarak da görebiliriz.

Bu vakalar arasında, daha önce başka bir yazımda paylaştığım, ve çevirisini bu yazının sonuna da koyduğum bir mektupla, uçak kaçırma eylemlerinde olduğu gibi Dünya’ya mesaj verme işlevine de sahip olabilmiş tek bir vaka var. Bir sonuç yarattığı söylenemez, ama bir dram olarak havacılık tarihine geçmiştir.

Havacılık bu vasıflarını yitirmedikçe kaçırılma ve saklanma vakalarına hala sahne olacağını unutmamak gerekir. Bu yüzden operasyonel yönetmeliklerde hala işletmelere bu tip vakalara karşı önlem alma zorunluluğu yükleniyor. Yetkisiz Taşıma ve Uçuş Güvenliği (Dikkat! Emniyet değil, güvenlik…) hususları dahilinde geliştirilen standart güvenlik önemlerini hepimiz biliyoruz. Her uçuş öncesinde ya da sonrasında gerçekleştirilen kontrollerin ihmali umulmadık sonuçlara sebep olabilir.

(Alkollü yolcular için hala etkin, ama daha da önemlisi eşitliği ve eşitlikçiliği zedelemeyecek bir çözüm geliştiremiyor olmamız acı. Geçtiğimiz hafta İstanbul-İzmir seferinde ve devamında Adnan Menderes Havalimanı’nda cereyan eden istenmeyen olaylar bu gerekliliği de kanıtlıyor.)

Herkese iyi haftalar.

İki genç

Gine’li iki genç iniş takımı yuvasında donarak öldüler.

EK: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara’nın mektubu.

1999 yılının Temmuz ayında Gine’den kalkan ve Belçika’ya gitmekte olan uçağın iniş takımı yuvalarına saklanan iki Gine’li genç günler sonda donmuş halde bulunduklarında, yanlarındaki plastik çantaları içinde doğum belgeleri, okul karneleri, aile fotoğrafları ve bir de Avrupa halklarına yazılmış mektup olduğu görüldü. Çatpat bir Fransızca ile yazılmış bu mektubun İngilizce’sinden, aynı çatpatlıkla yaptığım çevirisini aşağıda sunuyorum:

Saygıdeğer Ekselansları, Avrupalı beyleri, insanları ve yetkilileri,

Yolculuğumuzun amacını ve Afrika’nın çocukları ve genç insanları olarak çektiğimiz acıları size bu mektupla aktarmaktan büyük onur duyarız.

Ancak her şeyden önce size hayatın en nefis, en büyüleyici ve en saygıdeğer selamlarını sunarız. Bizim desteğimiz ve yardımcımız olun. Sizler biz Afrikalılar için biraz refah isteyebileceğimiz kimselersiniz. Size kıtanıza, insanlarınıza, özellikle tüm ömür boyu sevgi duyduğunuz çocuklarınız adına yalvarıyoruz. Kıtanızı en güzel ve en hayranlık duyulacak hale getiren zenginlik, kabiliyet ve iyi deneyimleri size sunan Tanrı adına yalvarıyoruz.

Avrupalı beyler, insanlar ve yetkilileri, sizlere Afrika’nın refahı için dayanışma ve iyiliğiniz için sesleniyoruz. Bize yardım edin, biz Afrika’da hat safhada acı çekiyoruz, problemlerimiz var ve çocuk hakları konusunda ihlaller var.

Problemleriz ise savaş, hastalık ve kıtlık vb. şeyler. Özellikle Gine’de olmak üzere, Afrika’da çok fazla okul olsa da hiç eğitim ya da öğretim yok. Sadece özel okullarda eğitim var ancak o da ciddi miktarda para gerektiriyor. Bizlerin aileleri ise fakir ve paraya ancak bizi beslemek için ihtiyaçları var. Buna ilave olarak, futbol, basketbol ya da tenis oynayabileceğimiz bir spor okulu da yok.

Bu nedendendir ki, biz, Afrikalı çocuklar ve gençler sizden, bizlere faydalı olmak için büyük ve etkili bir organizasyon gerçekleştirmenizi rica ediyoruz.

İşte bu yüzden hayatımızı riske atıyor ve kendimizi kurban ediyoruz, çünkü Afrika’da da acı çekiyoruz ve sizin Afrika’daki yoksulluğu ve savaşı sonlandırmanıza ihtiyaç duyuyoruz. Sizin gibi nasıl olunur öğrenmek istiyoruz ve sizden bunu öğretmenizi rica ediyoruz.

Son olarak size, bizim saygı duyduğumuz saygıdeğer kişiliklerinize bu mektubu yazma cürretinde bulunduğumuz için çok çok özür diliyoruz. Afrika’daki zayıflığımız ve yetersizliğimiz konusunda yas tutabilecek, dert anlatabilecek kimselerin sizler olduğunuz unutmayınız.

İki Gine’li çocuk tarafından yazılmıştır: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara.

 

ULAŞILAMAMA HAKKI

Günde ortalama bir arama, beş de mesaj alıyorum.

Bu mesajlar içerisinde bilindik markaların kampanya uygulamaları olduğu gibi, kredi kartı borçlarını muvazaalı bir şekilde ödeyerek sizi kendine borçlandıran neo-tefecilerin ilanları da var.

Artık anlaşılıyor ki cep telefonu numaralarımız isimlerimizle birlikte elden ele geziyor. Buna nasıl bir önlem alabileceğimizi nereye sorduysam yanıt yok.

Operatörümü arayıp her tür reklam içerikli mesaj ve arama alımını kapattıralı epey zaman geçti, ancak operatörler sadece kendileri ile anlaşmalı olan şirket ya da merkezlerin mesajlarına karşı önlem alabiliyor. Fakat bakteri gibi üreyen çağrı merkezlerinin kaçak telefonları için yapılabilecek hiçbir şey yok.

Aramalar geldiğinde davranışımı standartlaştırdım. Bu yüzden diyaloglar da standartlaştı. Genelde şöyle gerçekleşiyor:

–          “Tevfik Bey ile mi görüşüyorum?”

–          “Evet buyrun?”

–          “Sizi bilmemne bilmemne hakkında bilgilendirmek için aradım. Müsait misiniz?”

–          “Öncelikle ben bir soru sorayım: Numaramı nereden aldınız?”

–          “Bu bilgiyi sizinle paylaşamam…”

Süper… Yani siz beni arayacaksınız, benim ben olduğumu bileceksiniz, hatta atıyorum ev telefonu hizmet sağlayıcımla sözleşmemin bittiğini bileceksiniz, ama ben numaramı nereden aldığınızı öğrenmek isteyeceğim, ama bunu söylemeyeceksiniz? Bu düşüncelerimi aynen ifade etmeye çalışıyorum:

–          “Nasıl yani? Beni aradınız. Benim Tevfik olduğumu biliyorsunuz… Ben de sizden bu bilgiyi nereden aldığınızı öğrenmek istiyorum. Bunu bana söylemeyecek misiniz?”

–          “Bakın beyefendi, burası bir çağrı merkezi. Biz numaraların nereden alındığını göremiyoruz.”

–          “Hangi çağrı merkezi?”

–          “Onu da paylaşamayız…”

Haydaaa… Görgü kuralıdır bir kere. Birini aradıysanız kendinizi tanıtmak zorundasınız değil mi? Hadi tamam, numaramı nereden aldığını bilmiyorsun, bari kim olduğunu söyle?

–          “Bana yetkili birini bağlar mısınız?” diyorum en sonunda.

Bu noktada “yetkili yok benim” diyen de var, bana gerçekten bir yetkili bağlayan da. Burada yeni bir savaş başlıyor.

–          “Beyefendi/Hanımefendi merhaba. Ben numaramı nereden öğrendiğinizi merak ediyorum.”

–          “Birisi referans olarak paylaşmıştır. Gizlilik gereği bu bilgiyi sizinle paylaşamıyorum.”

–          “Beyefendi. Ben bu saatte uyuyor muyum, uyumuyor muyum, müsait miyim, değil miyim diye düşünmeden beni tanımadığım bir numaradan arıyorsunuz, adımı biliyorsunuz [varsa spesifik başka bir bilgi onu da söylüyorum burada] ama ben numaramı kimden aldığınızı sorunca “gizli bilgi” diyorsunuz öyle mi?”

–          “Evet öyle…”

–          “Güzel. O halde bana beni aradığınız çağrı merkez her neyse onun ticari ünvanını verin lütfen…”

Yasal olarak yapabileceğim hiçbir şey yok evet… Ama varmış gibi ünvanını öğrenmek istiyorum… Bana yetkili olarak bağladıkları kişinin ticari ünvanın ne olduğu konusunda hiçbir fikri yok. “XYZ Ltd. Şti” ya da “XYZ A.Ş.” dedirtene kadar canım çıkıyor. Ya salağa yatıyor, ya da sonuna kadar gizlemeye çalışıyor, ya da gerçekten bilmiyor…

Bu sırada ben sinirlendiğim için suratıma kapatan da var. Suratıma kapatıldığında bana verilen numarayı arıyorum: Bazen birisi çıkıyor ve aynı saçmalıkları onunla da yaşıyorum, bazense bant kaydına alınmış bir kampanya metniyle karşılaşıyorum.

Ben bir vatandaşım. Her şeyden önce de insanım, bireyim… Gece vardiyasında çalışıyor olabilirim ve bu yüzden gündüz uyuyor olabilirim, hastam olabilir, bebeğim uyuyor olabilir, hiç aranmak istemediğim, havamda olmadığım bir anda olabilirim. Ben cep telefonunu sadece yakınlarım beni arayabilsin diye kullanıyor olabilirim…

Ama es kaza cep telefonumuzu kime verdiysek –bu bir mağazada alıveriş sırasında kart çıkarttırmak için olabilir, belki de bankadır bilemiyorum- ya da birisi her ne için referans verdi ise numaralarımız öbek öbek, paket paket çağrı merkezleri arasında satılıyor olabilir.

Hiç unutmuyorum, evde dijital TV hizmeti veren bir firma –adını vermeyeceğim- 20-30 çağrı merkezi ile anlaşmış sanırım, her gün birisi Hatay’dan, birisi Bursa’dan telefon almaktan bıkmış, sinir hastası olmaya doğru yol almıştım.

Tüketici koruma derneklerinin yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını da geçen hafta bu derneklerden birinin şubesini arayarak öğrendim: Evet bu numaralar hakkında suç duyurusunda bulunabiliyoruz ama bu numaralar zaten gün aşırı değiştiriliyor olabilir.

Hukukçulara bu köşe aracılığıyla sesleniyorum: Bundan kurtulmanın bir yolu olmalı! Kişilerin özel cep telefonlarını pazarlama amacıyla her önüne gelen yerden aramasınlar! Cep telefonu numaralarının ticari değer taşıyan bir ürün olarak satışları ya da elden ele dolaşması engellensin.

Yazılımcı arkadaşlara da sesleniyorum: Bu numaraların toplandığı merkezler olsun. Telefonumuza bir program yükleyelim. Yasaklı numaradansa engellesin, mesajını bana göstermesin. E-posta’lardaki “gereksiz e-posta” kontrolü gibi yani…

Zaten olmadı bir imza kampanyası falan bizzat ben başlatmayı düşünüyorum.

Herkese iyi haftalar. Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun!

(29.10.2012’de Gazeteport‘ta yayınlanmıştır.)

İZLEYİCİ ETKİSİ VE MARS FOSİLİ

(Gazeteport’ta yayınlanmıştır.)

Daha önce bu köşede “Genovese Sendromu” olarak anılan bir olgudan bahsettik.

Kısaca hatırlayalım: ABD’de bir kadın sokaktaki feryatlarına rağmen 1 saat içinde 3 ayrı saldırıya uğrayıp öldürüldü. Olayı pencereden gören –ve birbirlerini de gören- 35’e yakın kişiden birisi dahi polisi aramadı. Neden? Muhtemelen bir başkası aramıştır diye.

Bu enteresan olay sosyopsikolojik olarak teorileştirildikten sonra literatürde basitçe şu soru-yanıtla ifade edilmeye başlanmıştır:

Bir katilin saldırısına uğruyorsunuz. Kaç kişi buna şahitse kurtulma oranınız yüksektir?

Şıklar şöyle: 1, 10 ve 100.

Genovese olayı ile aktarılan ve “izleyici etkisi” olarak anılan varsayıma göre yanıt “bir”dir. Yani on kişi ve yüz kişi muhtemelen bir başkasının müdahalesini bekleyerek seyredecektir.

Gerçekten de Dünya’daki pek çok hazin ya da dramatik olaylar incelendiğinde görülür ki izleyici etkisi genel olarak doğrudur ve kişilerin müdahale olasılığı ile izleyici sayısı arasında ters orantı vardır.

Bir süredir “izleyici etkisi” ülkemizde de vücut buluyor: Başta PKK terörü ile kaybettiğimiz şehitler ve kalan gaziler olmak üzere kronikleşen toplumsal infialler için geliştirilebilen, tartışılabilen hiçbir çözüm olmadığı gibi Twitter ve Facebook düzeyini aşmayan saman alevi tepkiler geliyor ve geçiyor. Herkes de çözümü birbirinden bekliyor.

Buraya kadar her şey yukarıdaki teoriye uygun.  Görünen o ki “İzleyici etkisi” burada da geçerli olmalı ve bu kadar büyük bir nüfusu ilgilendiren bir meselede herkesin anonimleşerek tepkiyi ve çözümü bir başkasından bekliyor olmalı.

Ancak ülkemize özgü olduğunu düşündüğüm ve hiçbir mantık çerçevesinde açıklayamadığım bir tür tepki daha var:

Kadın hakları adına bir şeylere tepki gösterilir, “Şehitlerimiz için de yürüseydiniz ya…”
Hayvan hakları için yürünür, “Hayvanlar için yürüyorsunuz, şehitlerimiz için neredeydiniz?”
Rahmetli Neşet Ertaş’ın vefatı üzerine kendisi anılır, şarkıları paylaşılır, “o kadar şehit verilirken bu kadar paylaşmıyordunuz, ne oldu da vs. vs. vs.”

Yanlış anlıyorsam düzeltin lütfen:

Bu tip bir tepkiyi veren vatandaşlarımız şöyle düşünüyor olmalı:

“Ülkemizde toplumsal olaylara tepki vermekle yükümlü bir grup var. Bu grup 10 bin kadar kişiden oluşuyor. Bu arkadaşların vazifesi yürümek, protesto etmek vs. Ve bu arkadaşlar utanmadan konular,  davalar arasında ayrım yapıyorlar. X konusu için yürürken Y konusu için yürümüyorlar.”

Eğer gerçekten böyle ise haklılar. Bu yürümekle mükellef 10 bin kişi, hayvan hakları için yürürken, şehitlerimiz için yürümemişlerdir (Bak sen şunlara!). Bu 10 bin kişi Neşet Ertaş için ortalığı ayağa kaldırıyorlar, ama konu şehitlerimiz olunca tepkileri yok. (Yuuuuuuuuh!)

Ama böyle mi? Elbette değil.

Demokratik ülkelerde tepki ve protesto onu göstermesini becerebilen cesur kişilerce değil, hangi konuda tepki gösterilecekse o konudan muzdarip olanlar ya da rahatsızlık duyanlarca gerçekleştirilir.

Dolayısıyla mevcut hal ülkemiz için ikinci ve spesifik bir “izleyici etkisi” durumu oluşturuyor gibi.

İzleyici etkisinin tanımı, “Olumsuz bir hadiseyi izleyenlerin sayısı arttıkça izleyicilerin hissettiği tepki verme sorumluluğunun azalması” idi.  Şimdi bu yeni ve spesifik izleyici etkimiz “Olumsuz bir hadiseyi izleyenlerin sayısı arttıkça izleyicilerin hissettiği tepki verme sorumluluğunun azalması ve izleyicilerin kendileri de tepki vermiyor olmalarına rağmen tepki vermeyen diğerlerine bozuk atması” olarak tanımlanmış oluyor.

Güzel ülkem sosyal teorileri bile alt üst ediyor.

Mars’ta fosil bulunursa

Yayına yeni başlayan Bilim Kurgu Haber (www.bilimkurguhaber.com) haftasonu Twitter’da #marstafosilbulunursa etiketli bir gündem hareketi başlattı.

Bu hareket sonucunda ister istemez tekrar düşünme gereği hissettim: Hakikaten evrende yalnız olmadığımızı kesin olarak anlarsak ne değişecektir?

Aslında önceleri Mars’ta herhangi bir yaşam belirtisi bulunmasının biz insan türü için oldukça sarsıcı bir gelişme olacağını düşünüyordum, fakat daha sonra düşündüğümde bir şeyi fark ettim:

Sahte UFO ve uzaylı fotoğrafları yüzünden zaten insanların pek çoğu evrende yalnız olmadığımıza ve dünyamızın zaman zaman ileri teknolojiye sahip uzaylılar tarafından ziyaret edildiğine inanıyor. Kainattaki herhangi bir başka türle bir şekilde etkileşime girildiğine ya da ziyaret edildiğimize dair bugüne kadar bilimsel olarak kanıtlanabilmiş bir tane bile veri olmamasına rağmen.

Dolayısıyla evrende yalnız olmadığımızın yaratacağı fikri devrimin çok sınırlı bir insan kitlesi tarafından hissedileceğini düşünüyorum.

Ancak bir gün fosil değil de, bizden daha zeki ve ileri düzeyde canlıların varlığı ile karşılaşırsak belki gereksiz burnu büyüklüğümüzü bir kenara bırakabiliriz. Hatta kişisel inancımdan da bahsedeyim: Dünya’da mutlak barışı temin etmenin tek yolu sanırım bizden ileri ve farklı bir uygarlığın tüm Dünya’yı tehdit etmesiyle olacaktır.

(Mars Fosili ile ilgili düşüncelerin bilimkurghaber’de yayınlanmasından sonraki bir tartışmaya da burada yer vermek isterim)

Okur: Müsaadenizle yuh diyorum. Barışı savaş tehdidi ile sağlamak barış demek değildir elime fırsat geçerse ebeni … demektir. Nüfusun çoğunluğu sahte ufo bilgi ve belgeleri ile değil daha çok birer sanat ve edebiyat eseri olan sinema, roman ve çizgi film gibi bilimkurgu eserleri ile uzaylıların varlığını benimsemiştir (inanmıştır değil o farklı). Fosil düzeyinde de olsa bir somut örnek insanların yıllarca inandığı tanrıyı şahsen gördüğünde yaşayacağı duygularla eşdeğer bir etki yaratacaktır… Uzayda dünya dışı hayatın resmi ve bilimsel olarak kabulü belirttiğiniz kitleden çok daha fazlasını sandığınızdan fazla etkileyecektir. Bu sadece bir haber değil bilişimden eğitime kadar, felsefeden dinsel kavramlara kadar herkesin dünya görüşünü mecburen tekrar düzenleyeceği bir olay olacaktır…

Ben: Size ben “yuh” diyemeyeceğim. Bu da sizin görüşünüzdür zira. Henüz gerçekleşmemiş bir şeyin olası etkileri için herkes pek çok şey düşünebilir. Ancak ben de yorumunuzu şu şekilde eleştirmek istiyorum:

Fosil bulunması halinde neler olabileceğini geçmişe bakarak bir kestirim yapmaya çalışıyorum:

Zannedersem fosil dendiğinde bulunabilecek fosilin çok hücreli ve karmaşık bir canlıya ait olduğunu düşündünüz. Bulabileceğimiz olası bir fosil dendiği zaman benim aklıma daha çok bakteri fosili geliyor. Ki böyle bir şey bulunduğunda bunun anlaşılması için muhtemelen epey süre geçecek. Daha önce Mars’ın bir parçası olduğu düşünülen, kutuplarda bulunan bir taş üzerinde de fosil benzeri yapılara rastlanmıştı. O dönemde siz ne hissettiniz bilmiyorum, bilim dünyası heyecanlandı, ancak öte taraftan tüm dünyayı çok enteresan bir heyecan dalgası sarmadı. Bir süre sonra tespit edilen yapıların farklı kaynaklardan olabileceği ve hatta organik yapılar olmayabileceği fikrini destekleyen bulgular elde edildi.

Yine kuasarlar ilk keşfedildiğinde Sovyetler basın toplantısı yapmış ve kuasarlardan gelen düzenli sinyali ileri bir uygarlığa ait düzenli bir veri olarak duyurmuşlardı. Yine de büyük bir olay olmuş ve insanlığın fikirleri kökten sarsılmış olmadı.

“Uzaylıların varlığını benimsemek” ile tam olarak ne kastettiğinizi anlamadım ve aslında konuyla ilgisini de çözebilmiş değilim. Benim söz konusu yazıda kastettiğim şey, Dünya’da pek çok insanın yayınlanan yalan yanlış haberlerden ötürü hakikaten de dünyamızın zaten yabancı uygarlıklarca ziyaret edildiğine ve hükümetlerin bunu sakladığı gibi bir komplo teorisine inanıyor olmaları. “Mars’ta fosil bulundu” gibi bir bilgi elbette bilim adamları ve bilim ilgilileri için tam olarak da tabir ettiğiniz gibi “tanrıyı şahsen gördüğünde yaşayacağı duygularla eşdeğer etki”ye sebep olacaktır. Ancak kitleler için durumun geçmişte yukarıdaki örneklerde de anlatmaya çalıştığım üzere farklı olduğunu düşünüyorum.

Barışı savaşla sağlamak kısmına girersek: Tarihte barış sağlayan devrimlerin pek çoğunun ortak bir düşman karşısındaki birleşme güdüsüyle gerçekleşmiş olduğuna dair örnekler görebilirsiniz (Cumhuriyetimizle sonuçlanan Anadolu İhtilali’nde de olduğu gibi).

İlginiz için teşekkür ederim.

İlgili Bağlantılar:

BilimKurgu Haber, “Mars’ta Fosil Bulunursa” – http://www.bilimkurguhaber.com/2012/10/04/marsta-fosil-bulunursa/
Gazeteport – http://www.gazeteport.com.tr/yazar/24/tevfik-uyar/2764

ŞİRKETLERE SİBER SALDIRI

TV’yi hayatımdan çıkaralı çok uzun bir süre oldu. Arkadaşlar sağolsunlar onları ziyarete gittiğimde benim televizyonu hayatımdan çıkarma sebeplerinden birisini icra etmekte devam ederler: TV açık olur. Sohbetin muhabbetin yerini alır. Üstelik normalde izlemediğimden gördüğüm her şey bana pek yeni gelir ve benim de gözüm takılır. Sıkıntılı bir durum. Dünya’yı, yeni çıkan şarkıları, filmleri, haberleri nasıl takip edeceğimi soracak olursanız, yanıt basit. İnternet. İnternetin pek çok alışkanlığımızı değiştirdiği aşikar.

Nasıl ki bir zamanlar havacılık sınırları fiilen büyük ölçüde kaldırdı ve uzak mesafeleri kat etme şansı sağladı ise, bu ortadan kalkışı ve avantajı tamamlayan diğer icat internet oldu.  İletişimin ucuzlaması ana fayda kalemlerinden birisi, ama konuya bireysel olarak değil de kurumsal olarak bakacak olursak, internet içerisinde kullanıldığı her pazarı büyütmüştür.

İnternetin sağladığı bireysel ve kurumsal pek çok avantajın yanısıra yeni bir kültür yarattığını inkar edemeyiz.

Bilimkurgucular ve eserlerini inceleme şansı bulduğum bazı fütürologlar 80 ve 90’larda yazdıkları eserlerde internet ile ilgili pek çok şeyi öngördülerse de kültür konusunda pek çok şeyi hesaba katamadılar. Bugün olan biteni kehanet derecesinde yazanların bu öngörüleri arasında şirketlerin internet korsanlığı yolu ile sabote edilmesi de vardı. Örneğin Matrix fikrinin de yaratıcısı olan William Gibson’un 80’lerde yazdığı bütün romanlarında şirketler ağ teknolojileri aracılığıyla savaşırlar. Bu teknolojiler sayesinde büyük avantajlara sahip olup devleşebildikleri gibi bir hata ya da sabotaj sonucu batabilirler de. Sadece şirketler değil, devletler korsan timleri kullanarak yasadışı işler yaptırır.

Eserler güzel ve ileri görüşlü ancak bu eserlerde sosyal medya öngörülemediğinden olayın toplumsal destek tarafı hep es geçilmiştir…

Geçmişteki bu tip romanlara bir bakın: Genelde şirketler toplum adına değil, başka bir şirket ya da devlet tarafından sabote edilir. Olan biten büyük bir gizlilik içerisinde olur, zaten gizli olmasa da toplum artık bu tip dengeleri gözetmemektedir.

Basit bir analiz

THY’ye geçtiğimiz günlerde yapılan siber saldırılar bana bu konuda pek çok şeyi düşünme fırsatı sundu:

Şirketlere karşı yapılan eski eylemleri düşünün. Gözünüzün önüne kabaca bir grup eylemcinin ilgili işletmeye ait bir şubenin camlarına taş attığı bir görüntü gelecektir. Dün böyleydi…  ama bugünün dünden önemli bir farkı var gibi görünüyor:

Birincisi, kapitalizmin ve küreselleşmenin asli unsuru olan global şirketler için anti kapitalist grupların yarattığı tehdit eskiden sadece sokakta idi. Artık böyle değil.

İkincisi, şirkete ait mala, personele fiili zarar getiren eylemler toplumsal destek görmezken bu tip korsanlık eylemleri geniş halk kitlelerince destekleniyor. Üstelik haber, sosyal medya aracılığıyla çok daha kısa bir sürede Dünya’ya yayılıyor.

Üçüncüsü, eylemleri gerçekleştirenler kimliklerini gizlemekte başarı sağlıyor ve eylemlerin uluslararası boyut kazanması sebebiyle adli ya da fiili takip zorlaşıyor. Ayrıca eylemciler yakalanmadıkça toplum nezdindeki imajlar güçleniyor. Buna karşılık olarak şirketler önce saldırıya maruz kalma sebeplerinden dolayı toplum ya da belirli bir kitle nezdinde imaj kaybederken, korsan grupların faaliyetleri karşısındaki savunmasızlık sebebiyle imaj kayıplarını tazeliyorlar.

Görüldüğü üzere şirketlerin ve kurumların bir kısmı siber saldırılara karşı savunmasız.

Faaliyetlerini büyük ölçüde internete bağlayan, internetin etkin kullanımı sayesinde pazarını büyüten ve müşterisine ulaşan kurumlarda risk çok büyük. Yeni durum, yeni bir risk yönetimi anlayışı gerektiriyor. (Belki de bu yüzden pek yakında SPK  -Sermaye Piyasası Kurulu- ilkeleri arasında “siber güvenlik” başlığı yer alacaktır.)

Öte yandan bu durum yönetim anlayışında bir değişiklik yaratmaya da muktedir:

Mesela artık şirket faaliyetlerinin ne derece etik olduğu ya da etik algılandığının çok önemli olduğunu söyleyebilir miyiz?

“FEMEN”e Kaldıysak?

Çıplak eylemleriyle bilinen FEMEN grubu Türkiye’den de geçmiş oldu. Geçmiş olsun. Atatürk Havalimanını “karıştırdıkları” için bizlerin de ilgi alanına fazlasıyla giriş yaptı. Okurlarımız da ilginç yorumlarıyla FEMEN’den pek güzel (!) bahsetmişler.

Olaylarla ilgilenmeyeceğim yine. Beni daha çok ülkemiz insanının tepkisi ilgilendiriyor. Çünkü her zaman bir şeyler olacak, her zaman uç ya sıra dışı insanlar, tepkiler, protestolar, eylemler gerçekleşecek. Ancak asıl bizi yansıtan bizlerin tepkileri. Aynamız, bizim bakış açımız bunlar.Read More

Sütyenle uyumak ya da uyumamak

Çağımız bilgi çağı ve 17. Yüzyıldan bu yana bilim insanların en büyük rehberi konumunda. Bilimin ve teknolojinin hayatlarımıza kattıkları ve cehaletle savaşı, insanlık tarihindeki kaydadeğer atılımını son 4 yüzyılda gerçekleştirdi.

Hal durum böyle olunca dolandırıcılığın yeni bir yöntemi de “sözdebilim yaratmak” haline geliverdi.

Sözdebilim kendini bilim gibi gösteren, ama temelde bilimin standartlarını taşımayan, onun metodunu kullanmayan, fakat ağdalı isimler, bilimsel görünümlü unvan ve okullar (akademi, enstitü) ile bilim algısını kuvvetlendiren, sözde uzmanına daha çok para kazandırmayı amaçlayan inanç ve pratikler bütünüdür.Read More

Kainatta ne kadar yalnızız…

İnsanoğlu’nun kainattaki yalnızlık hissi çok anlaşılır bir his…

Bir düşünün: Şu ana kadar uzayın bildiğimiz başka hiçbir noktasında insanın yaşayabileceği bir yer yok.

Çok büyük bir kısmı boşluktan oluşan uzayın dolu olan kısımları da ya çok yüksek ya da çok düşük basınç ve sıcaklık değerleriyle bizler için tam bir cehennem. Şu ana dek güneş sistemi dışında keşfedilen 600’den biraz fazla gezegen için de henüz net bir şey söylemek mümkün değil. Bir yerlerde fiziki olarak dünyanın tıpkısının yanısını bulsak bile, o gezegende bizlerin yaşayabileceğini söyleyemeyiz.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google