Category: SİYASİ VE TOPLUMSAL

PEMBE OTOBÜS, MOR SOKAK, YEŞİL SİTE

Türkiye’deki çirkin ve kötü olan her şeyi üstlerine alınıp onu niçin temize çıkarmaya çalıştıklarını asla anlayamadığım ve anlayamayacağım güruh tecavüzün ve cinayetin sorumluluğunu demokratik özgürlük ve (kendini) ifade özgürlüğü taleplerine yüklemelerinin üzerinden bir kaç saat geçti. Türkiye’deki fütursuzluğun boyutları nedeniyle bu saçma fikri bir fikir gibi görerek ciddiye alıyoruz olmamıza bile şaşmalı aslında.

Tecavüzcü katillerin yaptığına “çirkin” diyemeyen ve bu yönde önlem alamayanlar kadınları göz önünden kaldırmaya yönelik “pembe otobüs” önerileri getirdiler. Olursa zaten tedavülde olan yeşil ve mor otobüslere binen, bu otobüslerde bir felakete uğrayan kadınlar için de böylece “orada ne işi vardı?” denmesinin önü açılacak. Hangi kadın “ben pembe otobüse (erkeklerin olmadığı otobüse) binmek istemiyorum?” diyebilecek ki? “Demek ki aranıyorsun” falan diyecek bu zihniyet. “Anan yeşil otobüse biniyor senin” diyecek mahallede çocuklar. Diğer otobüslere binen bir kadın “bunun ne işi var lan burada?” diyen bakışlara maruz kalacak. Kıçında hissettiği ele tepki veren kadına “sen zaten namuslu olsan bu otobüse binmezdin” denebilecek. Yalın aklı değil, safsataları kutsayan anlayış, kutsal söylemlerini otobüs üzerinden üretecek.

Bu çözüm önerisi hastalıklıdır. Suçun mağduresini suçlunun olmadığı izole alanlar yaratarak çözmeye çalışmak demek birincisi, suçun başka bir yolla engellenemediğinin ve hatta engellenmek istemediğinin itirafıdır, ikincisiyse, suçun nispeten meşru olabileceği alanlar yaratmak demektir. Gaspçının giremediği MOR SOKAKLAR, hırsızın uğrayamadığı YEŞİL SİTELER, trafik canavarlarının seyredemediği SARI ŞERİTLER ya da dolandırıcının şirket kuramadığı BEYAZ SEKTÖRLER kurmayı düşünmek gibidir. Mor sokaktan gidilmezse gaspa uğrama riski, sarı şeritten gidilmezse de kazaya kurban gitme riski göze alınmış olur.

Neden-sonuç ilişkilerini görmede tarafsız bir inceleme sayılara bakarak olur. Evinizde arada bir karınca görürseniz evinizi karıncaların bastığını düşünmezsiniz. Ama bugün beş, yarın sekiz, öteki gün on beş, önümüzdeki ay yüz elli tane görürseniz bu size bir şeyler anlatır. Bu ülkede taciz, tecavüz olaylarının, kadın cinayetlerinin artışı yolunu kaybetmiş karıncanın mutfağınızdan geçmesine benzemiyor. Resmi söylemlerin yarattığı toplumsal değişim tabanın altında milyonlarca nüfusu olan bir karınca kolonisinin kazdığı yuva kadar geniş. Üstüne her seferinde halı serip geçiyorlar.

Suçu da nasıl türetildiğini bilmediğim ve yaratıcılık içermeyen bir kavram icat ederek “laik papazlara” atmışlar. Sanki son on yılda şiddeti giderek artan söylemler ve resmi uygulamalar laiklik lehineymiş, sanki kadınlar laik olmayan ortadoğu süpergüçlerinde (!) zavallı laik batı ülkelerinden daha rahat yaşıyor ve daha az eziyet görüyormuş gibi.

Öte yandan böyle tepki vermelerine de seviniyorum; zira bu meseleyi üstlerine alınmaları açık bir biçimde bize “gerçeği” onların da gördüğünü anlatıyor. “Özgecan’a bunları yapanın Allah belasını versin” diyebilselerdi milletçe bu olayı kınayacak ve çözüm bulacaktık. Böylesine bariz bir iğrençliğe bile “iğrenç” diyemediklerine bir yandan şaşarken, diğer yandan “yok Amerika’da oluyor”, “yok buna sizin özgürlükçü söyleminiz neden oluyor” falan gibi söylemlerle sorumluluklarını azaltmaya çalıştıklarını anlıyorum.

Yazık size… Özgecan’ın da ahı var artık üzerinizde.

 

TERMİK SANTRAL KAFASI

Çin, 2010 yılında deklare ettiği stratejik endüstriyel planı kapsamında temiz enerji teknolojisine yatırımı devlet planı haline getirdi (Kaynak). 1978’den bu yana sürdürdüğü “Yeşil Çin Seddi” adlı programıyla 2050 yılına dek sadece ülkenin kuzey sınırlarında 36 milyon hektar orman yaratmayı amaçlıyor (Kaynak).

ABD Enerji Bakanlığı, son yıllarda temiz enerjiye sağladığı teşviklerle 2030 yılında enerjisinin %20’sini rüzgârdan sağlamayı planlıyor. 2008’den bu yana güneşten elde edilen enerji miktarı 7 katına çıktı (Kaynak). Ormanlar konusunda karnesinin pek iyi olduğu söylenemez ama hukuk çalıştığı için koruma yasaları geçerli.

2010 yılında yenilenebilir enerji sektörüne 26 milyar Euro yatırım yapan Almanya, 2014’ün ilk altı ayında tüm enerji ihtiyacının %31’ini rüzgâr, güneş ve biyogaz’dan temin etti (Kaynak). Almanya’da “Ormanlaştırma” kanunen güvence altında. 2001-2003 yılları arasındaki çalışmalarla ülkedeki ormanların oranı %31’e çıkarıldı (Kaynak). 2002-2012 yılları arasında orman alanlarını 50 bin hektar arttırdı (Kaynak).

İsviçre hükümeti, 2020 yılına kadar fosil yakıt kullanımını %20 azaltmış olmayı planlıyor (Kaynak). 125 yıllık yasalarıyla ülkenin %30’unu orman alanı olarak tutmayı başarmış. Gün geçtikçe bu oran artıyor (Kaynak). Aynı hedef Japonya için de geçerli (Kaynak).  Japonya’da ormanları korumak 300 yıllık bir adet (Kaynak).

Elektriğinin büyük kısmını çöpten üreten İsveç geçtiğimiz yıl çöpsüz kaldığı için Norveç’ten çöp ithal etmek zorunda kaldı (Kaynak). Hollandalı vatandaşların elektrik almada tercih hakları var. 2010 yılında ev sakinlerinin %44’ü yenilenebilir enerji kullandı. Toplam enerji ihtiyacının %24’ü yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edildi (Kaynak). 1990-2005 yılları arasında orman alanlarını %5,8 arttırdı (Kaynak).

Örnekler çoğaltılabilir…

Batının teknolojisini alan ama ahlâkından sakınan Türkiye ise, geçtiğimiz hafta içinde bir termik santral inşa edebilmek için 6000 adet zeytin ağacının yasadışı bir içimde sökülmesine müsaade etti. Son iki yılda ormanlaştırma çalışmalarına ağırlık verse de, Türkiye’de orman varlığı 1973 yılından 2012 yılına dek sadece %1,5 arttı (Kaynak). Üstelik hâlâ doğaya zarar verme pahasına termik santral, HES inşa ediyor… Evet, hâlâ ve hâlâ termik santral inşa ediyor.

Neyin kafasından termik santral?

 

 

ÇOĞUNLUĞUN BİLDİĞİ VE DEMOKRASİNİN TEMSİL KRİZİ

Demokrasinin “oy verme” unsurunu yüceltip, kalan diğer unsurlarını dışlayan bir önermeye sıklıkla rastlamışsınızdır: “Çoğunluğun bir bildiği vardır”. Bu önerme son 12 yıldır başta mevcut iktidarı meşrulaştırmak için bol bol kullanılıyor.

Dün Melih Karakelle’ye ait şu yazıyı okumuş olduğumdan olsa gerek bugün bu önerme aracılığıyla yapılan mantıksal safsatalara daha bir dikkat eder oldum. Hele bugün tekrar vuku bulan maden kazası olayını eleştirenlere iktidar partisi destekçilerince verilen yanıtlarda yine ve yine bu önermeye başvuruluyor olması aklen ve vicdanen insana acı veriyor. Çok kısa da olsa “çoğunluğun bildiği” mevzuu üzerine üç beş kelam etmek isterim.

Çoğunluğun bildiği doğru mudur gerçekten?

Belli şartlar ihmal edilirse ya da belli şartların varlığı altında “evet”. Örneğin üzerinde fikir birliğine varılmış “kötüler” (cinayet, tecavüz, çocuk istismarı vb.) ve “iyiler” (yardım severlik, misafirperverlik vb.) kavramsal olarak değerlendirmeye tabi tutulduğunda kalabalıklar iyiye iyi, kötüye kötü diyecektir. Bu ortak değerlere dayanarak değerlendirme yapmak “sağduyu” olarak adlandırılır. Siyasetçilerse “kamu vicdanı” kelime çiftini daha çok severler (her ne kadar güzide ülkemizde kötülüğü kimin yaptığına bağlı olarak değerlendirmeler inanılmaz boyutta değişiklik gösterse de, herkesin insanlık değerlerini paylaştığı varsayıldığında bu böyledir.)

Estetik değerlerle ilgili de kalabalığın paylaştığı ortak beğeni kriterleri olduğunu, kalabalığa hitap etmesi amacıyla üretilen popüler estetik değerlerin zaten kalabalığın beğenisine göre dizayn edildiğini söyleyebilir. Örneğin bir belediye otobüsü tasarımı zaten halkın beğenisi için yapılır. Bu yüzden halka sorarak seçebilirsiniz tasarımınızı.

Ancak rasyonel / ussal (akılcı) seçimlerde şartlar çok önemlidir!

Mesela “kalabalığın zekâsı” adı verilen bir kavram vardır. 1907’de “kalabalığın sihri” adıyla Sir Francis Galton tarafından icat edilmiştir bu kavram. Galton o tarihlerde 787 köylüden bir öküzün ağırlığını tahmin etmesini istemiştir. Hiçbirisi doğru yanıtı vermemiş olsa da tüm yanıtların ortalaması alındığında neredeyse öküzün gerçek ağırlığı çıkmış.

Ortalamanın değil de çoğunluğun yanıtının esas kabul edildiği bir başka örnek olarak Kim Milyoner Olmak İster yarışmasındaki seyirci jokerini verebiliriz. Seyirci jokeri (en azından kolay sorularda) genelde size doğru yanıtı sağlar. Burada da kalabalığın zekâsı söz konusudur.

Ancak, dediğim gibi, rasyonel /akılcı seçimlerde şartlar önemlidir. Örneğin Sir Francis Galton öküzün ağırlığını 787 köylüye değil de 787 şehirliye sorsaydı, aynı mükemmel yanıtı elde edebilir miydi acaba? Ya da Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında genel kültür alanının dışından çok spesifik bir soru sorulsa idi, kalabalığın sihrinden faydalanılabilir miydi?

Dahası insanlar kendilerini ilgilendirmeyen ya da doğru tahminde bulunmaktan övünmeyecekleri bir konuda özenli yanıt da vermeyebilirler. Herhangi bir köşe başında “Van’ın Yeniyüzyıl mahallesinde Gür Market’in bulunduğu sokağın adı 1421. sokak mı yoksa 1422. sokak mı olarak adlandırılsın?” diye sorsalar sadece beğendiğiniz yanıtı verebilirsiniz mesela. Sonuçlar sizi ilgilendirmediği gibi hayatınıza da bir etkisi yoktur.

Diğer yandan seçimler rasyonel bir konuda olsa da yanıt vermenin pragmatik bir nedene dayanabilir. Bir arkadaşınız önümüzdeki seçim döneminde bir derneğin başkanlığına aday olacaktır. Sizi hiç alakanız olmamasına rağmen “Sündiken Dağları Tavşan Avcıları Derneği”ne üye yapabilir; sırf seçimlerde ona oy verebilin diye. Üstelik size kazanç sağlayacak bir vaatte de bulunabilir: “Başkan olursam kutlama günlerinde senden 40 tepsi baklava sipariş edeceğim”.

Demek ki rasyonel / ussal seçimlerde kalabalığın zekasının rasyonel / ussal bir sonuç yaratabilmesi için bazı şartlar mevcut:

  1. Seçen kişinin soruyla ilgili belli bir bilgi dağarcığı ya da deneyimi bulunması gerekir.
  2. Seçen kişinin seçimin sonuçlarından etkilenmesi gerekir.
  3. Seçen kişinin seçimin sonuçlarından herkes kadar etkilenmesi gerekir (toplumun sağlayacağı faydadan ayrı ve daha fazla bir fayda sağlamamalıdır). (Seçimlerde herkesin toplum için inandığı en iyiye oy vereceği varsayımıyla)

Şu halde demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmayıp, “tarafsız basın”, “eşit propaganda hakkı” gibi unsurları da barındırması, seçim kanunlarının mevcut ve işliyor olması, güçler ayrılığının işliyor olma şartının var olmasının nedenleri, Fransız ve İngiliz adetlerinin sürdürülmesinden değil, yukarıda bahsi geçen şartların yerine getirilmesi ve seçimin toplum için en akıllı yönde sonuç vermesinin güvence altına alınmasının istenmesinden…

Zira tarafsız basın ve eşit propaganda hakkı kişileri taraflar hakkında bilgilendirir. Siyasi partilerin parti programlarını açıklamasına ve seçmenin seçim sonrasındaki ülke manzarasından ne kadar etkileneceğini aktarmasına yarar. Ayrıca kirli çamaşırlar varsa bunları ortaya döker.

Ne var ki tarafsız basının ve eşit propaganda hakkının seçmene akılcı bir karar aldırabilmesinin şartı da seçim yapacak kişilerin “bilince” sahip olmasıyla mümkündür. Zira her ikisi de iletişimle ilgilidir ve alıcının mesajı alabilecek bir zemine sahip olması gerekir. Demokrasinin, adaletin, dürüstlüğün önemi, toplum refahının bağlı olduğu unsurlar, çevreyi korumanın ne kadar önemli olduğu gibi meseleler EĞİTİM meselesidir. Yani Türkiye’de pek sağlıklı olmayan şu sistem…

Yoksa mesela baro başkanını da halka seçtirebiliriz. Bize kısaca baro başkanları hakkında bir tanıtım yapar, broşür dağıtırlar. Biz de kim olduğuna karar veririz. Ya da Boeing 787’lerde hangi tip kanat profili kullanılacağına da halk karar verebilir.  Bir kaç uçak mühendisi çıkar bizimle kanat profilinin Roskam katsayılarını paylaşır. Biz de gider seçeriz.

Velhasıl… Rasyonel / ussal seçimlerde çoğunluğun bildiğinin doğru olduğu durumlar nadirdir, pek çok şarta bağlıdır. Bu da demokrasinin temsil krizinin ana nedenini oluşturuyor.

Sevgiler Yeni Türkiye.

SİLİKON VADİSİNDE DOĞUM MESELESİ

Facebook ve Apple’ın kadın çalışanlarına yumurtalarını dondurmaları için sunduğu 20.000 dolarlık teklif ülkemiz gündemine de girdi. Olayın çok boyutlu olduğu ve bir çok soruyu doğurduğu kesin: Bu bir teşvik midir? Bir tür istismar mıdır? Yoksa işletmeler çalışanlarına fayda mı sağlamaktadır? Özgür irade mi? Baskı mı?

Olay pek çok boyuttan farklı bakış açılarıyla değerlendirilebilir. Öncelikle işletmeci gözlüğüyle bakalım ve şirketlerin buna niçin karar vermiş olabileceğini anlamaya çalışalım:

Entelektüel sermayenin kıymetli olduğu bir sektörde, yüksek teknoloji ile çalışan bir şirketsiniz. Aslında varlığınızın dayandığı iki ayak var: Birisi sahip olduğunuz sunucular, diğeri de sahip olduğunuz insan kaynağı -ve sektör temelinde ad verecek olursak: entelektüel sermaye-. İnsan kaynağına cinsiyetçi bir ayrımcılık yapmıyor, alırken kadınmış, erkekmiş farklı değerlendirmiyorsunuz. Öte yandan İnsan Kaynakları birimi size “işten ayrılmalar” ile ilgili raporlar sunuyor: İşten ayrılmaların başlıca nedenlerinden birisi kadın çalışanların aile kurmak üzere kariyelerine ara vermeleri. Ya da size doğum izni nedeniyle geçici süreyle işten ayrılmalar nedeniyle işgücü devrinizin ve izne çıkmaların yarattığı maliyetlerin yüksek olduğu söyleniyor. Doğal olarak -borsaya kote bir şirketin yönetim kurulu olarak- hem işletmenizi, hem de işletmenize yatırım yapmış yarıtımcılara karşı sorumluluğunuz nedeniyle bu problemlere karşı bir önlem almanız gerekiyor. Demek ki Silikon Vadisi’nde bu önlem de kadın çalışanlara “kariyerinize ara vermek istemezseniz ve bu amaçla yumurtalarınızı dondurmak isterseniz parasını biz veriyoruz” demek olmuş. İşletmenin yarasına kısmen de olsa merhem oluyor mu? Oluyor gibi…

Fakat Apple’ın ya da Facebook’un sahibi veya yatırımcısı olmadığımıza göre, -olsak bile bu kadar para odaklı değiliz- olaya bir da insani yönüyle bakalım. Bu önlemi kadın çalışanların biyolojik özgürlükleriyle iş yaşamları arasında bir çatışma yaratması nedeniyle sosyal bir politika olarak değerlendirelim. Olumlu bir uygulama mı? Yoksa olumsuz, ruhsuz bir şey mi? İki gözlüğü de takalım:

(+) Bu uygulama bir pozitif ayrımcılıktır. Hiçbir toplumda erkekler hamile kalmadıklarından ya da toplumsal açıdan çocuğun bakımına yönelik esas bir sorumluluk yüklenmediklerinden baba olmak için kariyerlerine ara vermek zorunda kalmıyorlar. Üstelik üretkenlikleri için kadınlar kadar kısıtlayıcı bir yaş sınırına sahip değiller. Yani işleri kebap. Buna karşılık kadınlar yaşları ilerledikçe önce sağlıklı üreme yeteneklerini, sonra da komple üreme yeteneklerini kaybediyorlar. Bu sayede kariyerlerinin önemli aşamalarında hayatî kararlara imza atmak zorunda kalıyorlar. ABD gibi beyaz yakalı profesyonellerin kariyer hırslarını esas yaşam amaçlarıyla sıklıkla değiştirdikleri bir ortamda kadınların işe devam edip etmemek, çocuk sahibi olup olmamak, hamile kalıp kalmamak gibi pek çok ikilem içinde kalıyorlar. Şirketler, kadın profesyonellerin ceplerinden ödeyerek aldıkları bir hizmeti karşılamaya karar vererek erkekler ve kadınlar arasındaki bu eşitsizliği gidermeye “en azından maddi katkım olmuş” demiş olarak değerlendirilebilirler.

(-) Ya olumsuz olarak değerlendirirsek? Ki o da mümkün: Yumurta dondurmanın maliyetlerinden ötürü bu işlemden kaçınan kadınlara resmen bir “teşvik” sunulmuş oluyor. Hem de işletmenin bir takım maliyetlerden kurtulmak, işgücü devrini azaltmak gibi, kaynaklarını daha verimli ve etkin kullanmaya yönelik amaçlarından ötürü. Bu haber haber olalı iki-üç gün geçtiğine göre, birileri “liberal ekonomi, özgür irade” falan filan demiştir zaten; ama “teşvik” olan yerde özgür irade sakatlanır biraz. Tıpkı bizim seçimlerimizdeki %10 barajı gibi bir şey bu: Partin %10’un altında kalacak diye meclise girmesi muhtemel partilere oy verirsin. Siyaset biliminde de buna “insentif”, Türkçesiyle “teşvik” denir.

Sosyolojik açıdan bakarsak işin insanîleşmesinden ziyade “işe uygun insan” yaratmaktır bu. Eskiden evlenme ve doğurma olasılığı bulunan kadınlar işe hiç alınmazlar, ya da “bir gün koyup gidecek” diye cam tavan uygulamasına maruz kalırlar, terfi ettirilmezlerdi. Yani insan kaynakları politikaları toplum yararı gözetilmeksizin işletme yararına belirlenirdi. Amerika’da hem işe alımda ayrımcılık yapmak ciddi bir suç olduğundan hem de bu işler yetenek temelli işler olduğundan Silikon Vadisi şirketlerinin böyle bir kültürleri ya da politikaları yoktur elbet; ama olumsuz bakış açısıyla değerlendirecek olursak, bu teşvik uygulaması da benzer şekilde toplum yararından ziyade işletme yararını gözetiyor. Bir yandan işi yeniden üretirken, kadın çalışanların doğurganlığını da işletmenin menfaatleri doğrultusunda yeniden üretiyor. Öte yandan bu sayede kadın çalışanlar kendileri bir maliyete katlanmadan hem kariyer olanaklarını, hem de doğurganlıklarıını yeniden üretmiş oluyorlar.

Şu halde ne diyeceğiz? Feministlerin itirazlarına ya da bazı sosyal aktivistlerin görüşlerine katılıp, “bu yaptığınız çok kaka” mı diyeceğiz? Yoksa “Aferim! Bu kadın kariyer yapmak ve bu esnada sana değer yaratmak için saçını süpürge ediyor, yumurtalarını donduruyor, parasını sen vereceksin tabi” mi diyeceğiz?

Günlük hayatın pratikleri içerisinde bilinçli bir vatandaş olarak değerlendireceksek bu noktada Apple ve Facebook’un dışına çıkıp büyük resme bakmamız gerek:

ABD’de kadınların doğurma yaşı giderek yükseliyor.  Çocuk yapmayı -en azından kariyer yaptıkları dönemde- istemeyen kadınların sayısı da giderek artıyor. 1970’lerde 35’inden sonra çocuk sahibi olan kadınların oranı %3 iken 2008’de %15 seviyelerine çıkmış[1]. American Fertility Association (AFA)’ya ait araştırma raporu Amerikan kadınlarının %20’sinin 35’inden sonra anne olmayı istediğini belirtiyor[2]. Yumurta dondurmaya olan talep şirketlerin sağladığı teşvikten bağımsız olarak artıyor. Gelişmiş ülkelerde kadınların özgür iradeleriyle verdikleri bir karar bu ve demografik bir gerçek. 2013 yılında New York Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada yumurtalarını donduran 183 kadından sadece 19’u, “Eğer iş yerimde daha esnek koşullar olsa idi daha erken doğum yapardım” demiş. 2008’de gerçekleştirilen bir araştırmada ise yaşları 40 ila 44 arasında değişen kadınlar arasında kendi isteğiyle çocuksuz olmayı tercih edenlerle yapmaya fırsat bulamayanların oranları yarı yarıya çıkmış [1].

Yani yumurta dondurma, ABD’deki yüksek gelirli, kariyer planına sahip kadınlar arasında talep edilen bir uygulama ise, şirketlerin bunu karşılamak istemesini o kadar abes karşılamamak lazım.

“Facebook’ta çalışanların her ihtiyacı karşılanıyormuş, içeride bowling salonu, bilardo masası, açık büfe yemek varmış vs.” diye överek anlatanlar ve bu esnada “insanların sosyal yaşamlarını iş yeri sınırları içerisine hapsetme girişimidir bu!” şeklinde bir karşı çıkış sergilemeyenler konuya böyle bakabilirler en azından.

Ben tarafsızım henüz… Ki belli etmişimdir bunu; zira uzaktan izlediğim bir dönüşümün, çağın getirisi bence. Transhümanizme doğru giden bir yolun ilk adımları hatta.

Kaynaklar:

[1] http://www.businessweek.com/articles/2014-04-17/new-egg-freezing-technology-eases-womens-career-family-angst

[2] http://www.forbes.com/2010/03/01/family-career-working-mother-forbes-woman-time-best-age-to-have-children.html

AKIL, VİCDAN VE KÜLLİYEN DEPRESYON.

Çevremdeki pek çok kişi bir çeşit buhran içerisinde. Moralleri bozuk. İşlerini severek yapmıyorlar; hatta bir kısmının işe bile gidesi gelmiyor. Bir bezmişlik, bir yılmışlık… “Nasıl oluyor da tanıdığım pek çok insan aynı dönem içerisinde bu benzer duygudurumuna sahip oluyorlar” diye düşündüm ve sanırım yanıtı buldum.

Yüksek lisansımda iş tatmini çalıştım. İş tatmini organizasyonel davranışın önemli öğelerinden biridir. Herzberg’e göre iş tatminini etkileyen faktörler ikiye ayrılırlar: Koruyucu faktörler ve Güdüleyici faktörler. Sözgelimi maaş aslında koruyucu bir faktördür. Sizin işinizi sevmenize, işinizi daha iyi yapmanıza neden olmaz. İşten ayrılmanızı engeller sadece. Güdüleyici faktörler başkadır ve bu faktörlerin başında “Terfi olanakları” veya “takdir edilmek” gibi faktörler gelir.

Görünen o ki, Yeni Türkiye’nin kuralları güdüleyici faktörlerimizi yerle bir etmiş. İnsanlar Türkiye’de çalışarak, çabalayarak, ortaya başarılı işler koyarak, hak ederek, tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere gelebileceklerini, kendilerini ortaya koyabileceklerini, başarıyı elde edeceklerini düşünmüyorlar. Aksine, kendilerinden daha başarısız, daha “ehil olmayan” kimseler, sahip oldukları çeşitli bağlantılar ya da ait oldukları sevimli(!) sendikal örgütler nedeniyle çeşitli konumlara sahip olduklarını görüyorlar. Sadece iş yaşamında değil, sosyal yaşamda, politik hayatta, adalet karşısındaki eşitlik alanında, kamusal alanda, “bir şeyleri doğru yapmanın yetmediği” ya da mâlum avantajlara sahipseniz “doğru yapmanın gerekmediği” her daim görülüyor, deneyimleniyor.

Böyle bir ortamda, aklı ve vicdanı olan bir insanın yüksek verimle çalışması, motivasyona sahip olması ve kendini üretmesi mümkün değildir. Dolayısıyla başta kamu çalışanlarında olmak üzere (ki bence öğretmenler büyük bir kesimini oluşturuyor bu grubun), memleketin ortalama iş tatmini yerlerde sürünmektedir.

İş tatmini, yaşam tatmininin önemli bir parçası olduğuna göre, azıcık akla ve vicdana sahip herkesin külliyen depresif olması, “liyakat” ya da “hak” kavramlarının içlerinin bolaştılması, dönüşüme uğratılmasından ileri geliyor diyebiliriz.

Her neyse… Herkes için en iyisi, en güzeli neyse o olsun…

BUZ KOVASINI ELEŞTİRMEK

Ahmet Çakar, Buz Kovası Kampanyası dahilinde kafasından aşağıya buz dökenlere şarlatan, soytarı ve hâttâ geri zekâlı dedi. Ben de onlardan birisi olduğum için yanıt hakkım olduğunu düşünüyorum. Elbette bu yanıtı o okusun diye yazmıyorum; maksat “yeri gelmişken” düşüncelerimi açıklamak.

Öncelikle çuvaldızı “kendimize” batıralım. Her toplumsal “eylem” gibi buz kovası kampanyası da kimilerince sulandırılmış, kimilerince başka niyetlerle kullanılmış ve bazı videolar amacından uzaklaşmış olabilir. İletişimin hızlı, karşılıklı ve daha çok bireyselleşmiş olduğu çağımızda popülerleşirken değişime uğrama ve ciddiyetini kaybetme eğilimine hiçbir şey karşı koyamıyor. Neyse ki şunu iyi biliyoruz: Samimiyet ve fırsatçılık birbirinden farklı şeyler. Samimi olanlar amacına ulaşıyor.

Neyse… Ahmet Çakar tam olarak şöyle söylemiş:

“Bunun şarlatanlık hatta soytarılık olduğunu düşünüyorum. Her gün, her ay Gazze’de yüzbinlerce çocuk ölürken her yıl Afrika’da milyonlarca siyahi çocuk açlıktan kemikleri çıkıp ölürken su dökmeyen o yabancı ne olduğu belli olmayan zat-ı muhteremler milyonda bir görülen hastalık için her kim ki su döküyorsa gerizekalılıktır” 

Gazze’de süren saldırılar ve bu saldırılarda sivillerin -bilhassa çocukların- hayatlarını kaybetmesinin, Dünya’nın el ele verip de çözemediği kronik açlık probleminin etkilediği insan sayısı bakımından ve evrensel insanlık değerleri açısından ALS’den daha  öncelikli problemler olduğu fikrine katılıyorum, ama aşağıdaki şerhleri koyarak:

Biz “sıradan” insanlar ALS hastalığıyla mücadele etmek için bir şeyler yapabiliriz. Gerek video çekmek, gerek ALS Derneği’ne bağışta bulunmak herhangi bir insanın yapabileceği basit bir şeydir. Fakat Gazze’de olan biten şey savaştır. Bildiğimiz savaş! Biz “sıradan” insanların söz hakkı olmadığı, makropolitik, devletlerarası bir meseledir. ALS kampanyası ile Gazze saldırısını karşılaştırmak “tepkisel indirgemecilik”ten başka bir şey değil Sn. Çakar. Yarın binimiz değil bir milyonumuz kafasından aşağıya buz dökse savaşı durduramaz. Keşke ALS için yaptığımız gibi küçük bir bağışla, başımızdan aşağıya dökeceğimiz bir kova buzyla böylesine bir savaşı durdurabilsek. Bak mesela, sen TV’de bu sözleri sarf ederek eminim ben ve benim onlarca arkadaşımın ALS videolarından daha fazla kişiye ulaştın. Bir şey değişti mi? Maalesef değişmedi. Ama ALS kampanyası Türkiye’de olmasa da ABD’de işe yaradı, büyük bir farkındalık yarattı ve ALS derneğine yapılan bağışları onlarca kat arttırdı.

Bu tip kampanyalar tek bir merkezden belli bir iradeyle yönetilen kampanyalar değiller. Başından aşağıya buz döken kimseler toplumsal bir konuda tepki vermekle mükellef ya da görevli değiller. Keşke hazır bu kadar kimseye ulaşma gücün varken o programda bizlere geri zekalı demek yerine başından aşağıya bir kova kum dökerek “Bak ben de bunu başlatıyor ve hodri meydan diyorum” deseydin. Aslında hâlâ şansın var. Gerek Gazze’deki savaş, gerekse Afrika’daki kıtlık ve gıda sorunları için bir girişim başlatabilir, sen de öncülük edebilirsin.

Neyse… Bence futbol gibi bir spor faaliyetinin TV’de saatlerce ama saatlerce tartışılması ve üstelik bunun her hafta gerçekleştirilmesi ALS için kafadan aşağıya buz dökmekten daha mantıklı, daha işe yarar bir hareket değil. Üstelik Gazze’de ya da Afrika’da çocuklar ölüyor diye programınızı durdurmuyor, hayatlarınıza devam ediyor, bana göre bir yere varmayacak olan, hakemin çoktan vermiş olduğu kararların ne kadar doğru olup olmadığını tartışıyorsunuz. Ne futbol ilerliyor, ne taraftarlık bilinci gelişiyor ne de herhangi bir karar değişiyor.

Sahi, Afrika’da bu kadar aç çocuk varken, Gazze’de yüzbinlerce çocuk ölürken, niçin hâlâ futbol tartışıyoruz?

AKLI OLANA ZÛLÜM…

Pek çoğumuzun haber alma yolu sosyal medya oldu. Hiç olmazsa gazetelerin sosyal medya hesaplarını takip ediyor ve haberleri yine onların paylaşımları üzerinden takip ediyoruz. Gündemin nabzını tutma yollarından birinin bu olduğu konusunda şüpheye yer yok.

Öte yandan gazeteler ya da TV’ler tek yönlü iletişim yollarıdır. Önünüze bir şey koyarlar ve okursunuz/izlersiniz. Yanıt veremezsiniz ya da başkalarının yanıtlarını veya yorumlarını açık bir şekilde görmezsiniz. Sosyal medya öyle değil: Her kesimden insan yazılana çizilene yorum yapıyor, beyan sahiplerine yanıt veriyor, kendi düşüncelerini ifade edebiliyor. Aslında günümüz internet teknolojisinin sağladığı bir nimet olarak değerlendirilebilecek bu husus, kimi zaman acı kaynağı olabiliyor: Evet! Gerçek acıdan bahsediyorum, zira Türkiye’de siyasetin -hâttâ aslında neredeyse her konunun- tartışıldığı seviye öylesine düşük, öylesine anlamsız ve saçma sapan ki, hakikaten de, birazcık vicdânı, birazcık aklı olan insan için zûlüm olabiliyor bu bakış…

Aşağıda Türkiye’de hemen her dakika sürekli olarak yapılan, sıkma modundaki çamaşır makinesi gibi kısır bir döngünün içerisinde yüksek devirle dönen tartışmaların genel biçimlerine ve sık rastlanılan örneklerine yer verdim. İlk etapta aklıma bunlar geldi; belki bir kaç tane de sizler ekleyebilirsiniz:

 

“Daha dün bu adam hakkında X diyordun şimdi Y diyorsun”

Evet çünkü o adam dün X derken bugün Y derse doğal olarak insanlar da onun hakkında dün X derken bugün Y diyebilirler. İnsanlar gömülü yazılıma sahip makineler değildirler. Fikir değiştirebilirler, yanlış düşündüklerini anlayabilirler, çark edebilirler. Eğer yanlış düşündüklerini de samimi olarak ifade ediyorlarsa doğal olarak fikirlerini değiştirme haklarına saygı göstermek gerekir. Kişiler değil, fikirler esastır.

 

“Bugün A’ya tepki veriyorsun, peki dün B olurken neredeydin?”

Bir A meselesine tepki veren kişi illa ki bir B, C, D meselesine de tepki verecek değildir. Ayrıca “Türkiye’de olaylara tepki vermekle görevli insan grupları var ve bu insan grupları konular arasında ayrımcılık yapıyor” gibi bir durum yok. O insan A meselesi için tepki vermiştir, çünkü A meselesi konusunda tepki vermesi gerektiğine inanıyordur. Bu soruyu soran kimse B meselesini önemsiyorsa B olayına gereken tepkiyi kendisi vermelidir.  A meselesine tepki verenler “Genel Tepkici” değildir ve böyle bir vazifeleri yoktur. Bir de tepki verme/vermeme meselesini Twitter üzerinden anlaşılmaz. İnsanlar 24 saat sosyal medyayı takip etmiyor: Tatilde olabiliyorlar, eşiyle kavga etmiş olabiliyorlar ya da çocuklarının hastalığıyla ilgilenebiliyorlar. B olayı cereyan ettiğinde olaydan haberi bile olmayabilir.

 

“Sandığa gel!”

Demokrasinin temel unsurlarından birisi sandıktır; doğru. Tıpkı basketbol sporunda topu potadan geçirebilmenin oyunun bir unsuru olduğu gibi. Neticede topu daha fazla kez potadan geçirebilmiş takım kazanacaktır. Ancak o maçın adil bir maç olduğunu söyleyebilmemiz için takımların eşit sayıda oyuncu oynatma hakkına, tarafsız bir hakeme, benzer kalitede forma, ayakkabı vb. ekipmanlara ihtiyacı vardır. 5’e 3 oynanan, hakemin zayıf takıma karşı faulleri çalmadığı, bir tarafın yalınayak oynadığı ve bir takımın seyircilerinin sahaya alınmadığı bir maçta, “kaç sayı attıkları esastır” denemez. Böyle basketbol müsabakası olmaz ve bir maçın adil olmasının tek unsuru potaların eşitliği değildir. Demokrasinin tek unsurunun sandık olmaması gibi. Üstelik herhangi bir fikri doğrulayan şey onu ne kadar insanın benimsediği değildir; ya da en azından bir başkasının ilgili fikre muhalefet etmesine engel olamaz. (Bkz: Argumentum Ad Populum)

 

“Sen önce ……..’i doğru yap”

Bir kimsenin kötü bir şarkıcı, tiyatrocu ya da mühendis olması, hatta ve hatta katil olması onun siyasi fikirlerinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir konudaki düşüncemizin doğruluğu ya da yanlışlığı başka bir konudaki başarımızdan bağımsızdır (Bkz: Ad Hominem).

 

“Ona bakarsan geçmişte de onlar benzer şeyler yapmıştı”

Bir yanlışı savunma gerekçesi başka bir yanlışı örneklemek olamaz. Örneğin geçmişteki siyasetçilerin de yolsuzluğa bulaşmış olması bugünkü siyasetçilerin yapabileceği anlamına gelmez. Ya da tek parti döneminde yapılmış olan yanlışların bugünkü yanlışları meşrû kılması söz konusu değildir. Anti demokratik uygulamalara karşı tepki veren birine muhtemelen henüz doğmamış olduğu yıllarda cereyan eden olayları esas alarak yapılmış bir savunma komiktir, saçmadır, safsatadır.

NASREDDİN HOCA’NIN EŞEĞİ

Nasreddin Hoca dilinde neşeli bir türküyle hızlı hızlı köyün etrafında dolaşmaktadır. Köylüler kendisinin bu halini görür ama ne yaptığına bir türlü anlam veremez. Nihayet birisi çıkar sorar:

– Hoca hayırdır, ne arar, ne gezersin?- Eşeğimi kaybettim de onu arıyorum
– E bu neşeli türkü niye? Eşeğini kaybeden bu kadar neşeli olur mu?
– Bir umudum şu dağın ardı… Orada da bulamazsam gör sen bendeki feryâdı.

Bugünkü tahliyelerden sonra anladım ki; yine de bir umudumuz varmış. Birileri “ben zaten biliyordum” havasına girse de bakmayın, herkesin yine de fikren dayandığı son kale, en azından ilk operasyonda ne idüğü belirsiz karanlık kara para işleri çevirenlerin cezalarını almasıymış. Hepimiz ilk defa paranın, malın, mülkün, siyasi gücün birilerini içeri tıkmaya engel olmaması gibi harikûlâde demokratik ve adil bir şey ile karşı karşıya idik ve bu da bizler için bir güvenceymiş demek ki.

Ne var ki eşeğimizin o dağın ardında olmadığını görmemiz de uzun sürmedi. Bugün kamu vicdanı yalama oldu.

Adalete ve devlete duyulan güvensizlik toplumun yaşama motivasyonunu düşürür, tükenmişlik sendromuna yol açar. İnsanlar bilecek ki ne kadar çalışsa da bazıları kadar imtiyaza sahip olamayacak; önünün kesilmesi için birilerinin istemesi yeterli olacak. Bir takım imkanlardan faydalanmak ve eşit muamele görmek için sebat ve çalışkanlık değil, “dayılar” ve yalakalık geçerli olacak.

Bu şartlar altında ülkenin üreten, çalışan, ümit eden, değer katan kesiminden hiçbir şey bekleyemezsiniz.

Hoşgeldin ‘Anomi’.

Karamsar Kötümser Körümser

Havalar güzel. Güzel olması kötü. Çirkin bir şey kışın yaz yaşamak. Bugün çirkin olmasa da yarının çirkinliğini şimdiden iyi anlatıyor bizlere. “Gelecekten kimse haber veremez” yalan.

Gayet de veriyor. Uzun yıllardır da verdi zaten; bilim insanları gayet de güzel anlattılar. Onları bir kenara bıraktım: Gelecekten haber veren bizzat geçmişin kendisidir: Anasaziler, Paskalya adalılar, Mayalar… Önce ağaçlarını yok ettiler, sonra kuşlar yok oldu ve hayvanlar da, onlar yok olunca yağmur zaten yok oldu, sonra hepsi yandı bitti kül oldu… Su nerde?

“İnek içti!”

Şimdi inek gibi içiyorlar memleketi. Tıpkı Mayalı krallar, Paskalyalı despotlar, Anasazili liderler gibi heykel dikme, anıt yaptırma, görkemli binalar inşa ettirme yarışına girdiler ve o sırada kalanlar da tıpkı mayalı, paskalyalı, anasazili halklar gibi bölündüler: “kraldan çok kralcılar” ve “açtan çok açlar” olarak.

Ama ne kral olmak, ne kralcı olmak, ne aç olmak kaderleri değiştirir; örgütlü bir cehaletin, kararlı bir tahribatın, açgözlülüğün ve zulmün hüküm sürdüğü bir toprakta. Paskalyalılar yamyam oldu, Mayalar başka milletlerin hizmetine girdiler, Anasaziler toz oldular. Nihayetinde öldüler hepsi.

Yine olacak. Tarih tekerrür edecek. Tarihin tekerrür etmesi tarihin bir özelliği değil, doğa kanunlarının kesinliğinden, insanın aptallığındandır.

Unutulmasın diye demiştik daha önce:

Ağaç ölürse herkes ölür!

MAKALE: PAZARLAMA ETİĞİ

Tamamen yalıtılmış bir Dünya’da yalnız başınıza kalsanız siz yine aynı siz olur muydunuz?

Tam metine ulaşmak için tıklayın.

Ahlak filozofu Kurt Baier, “Robinson Cruose’un adasında ahlaka ihtiyaç yoktur, çünkü ahlak bireyler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkardığı bir olgudur” der (Shouler, 2007). Başka bir deyişle, ahlaki bir sorumluluktan bahsedebilmek için bireyler arası bir etkileşimin var olma zorunluluğu vardır, zira ahlâk bu etkileşimin etkileşime girenlerce kabul edilen iyilik ve doğruluk derecesidir.

Etik ve ahlak tanımları genelde birbirine karışır. Ahlâk terimi tarihsel ve toplumsal bir olgudur. İçeriğinde doğrusuyla ve yanlışıyla bir değer sistemi vardır ve bu toplumdan topluma değişebildiği gibi, evrensel olarak ortak değerler de barındırabilir. Etik ise ahlak içerisinde şekillenen değerlerle ilgili bir bilgi alanıdır ve neyin doğru, neyin yanlış olduğuyla değil, doğrunun ve yanlışın ne anlama geldiği ile ilgilenir. Kısacası etik, felsefenin bir dalıdır (İyi & Tepe, 2011). Felsefecilere göre meslek etiği olarak adlandırılan değer sistemlerinden bahsederken aynı karmaşa söz konusudur. Bu yüzden pazarlama etiği dendiğinde de birisi etiği, diğeri ise ahlakı refere eden iki tanımla karşılaşılır (Gummesson, 2000):

  1. Pazarlama kararları, pratikleri ve kurumlarının ahlaki değerlendirmesine yönelik sistematik bir çalışma disiplini
  2. Pazarlama faaliyetlerini ahlaki olarak yanlış ya da doğru olarak nitelememiz için gereken standart ve normlar bütünü.

Bu tanımlardan ilki felsefi bir çalışma alanıyken, ikincisi pratik bir alandır ve ahlaki değerleri belirleme çabasından oluşur. Bazı araştırmacılarsa pazarlama etiği yaklaşımlarını üçe ayrımışlardır (Gummesson, 2000):

  1. Bir topluluk içerisinde baskın olan standartları ele alan açıklayıcı yaklaşım,
  2. Ahlaki kavram ve yargılamaların doğaları ve anlamlarını analiz eden Meta-Etik yaklaşımı
  3. Neyin doğru ya da yanlış olduğunu belirleyen ve kuralları oluşturan ahlaki temelleri tanımlayan Normatif Etik yaklaşımı.

Bu sınıflamalardan ilki ve üçüncüsü ahlak ile ilgilidir. Birinci tür yaklaşımlar reaktif yaklaşımlardır ve var olanları anlamaya, açıklamaya çalışır. Üçüncü tür yaklaşımlar ise açıklamanın bir adım ötesine geçen, kural koyan, dolayısıyla bir standart geliştirmeye yönelik yaklaşımlardır. Meta-etik olarak adlandırılan yaklaşımlar ise felsefecilerin tanımına göre aslında bir meta-ahlak yaklaşımıdır. Ahlakın da ötesine geçerek doğru ve yanlışın ne olduğu, yargının temelinde neyin yer aldığı ile ilgilenir.

“Pazarlama Etiği” adlı bu çalışma dahilinde klişe bir felsefe sorgusu olan “İyi de, doğru ve yanlış nedir ki zaten? Bunu kim belirlemektedir?” sorusunun yanıtı aranmayacaktır. Dolayısıyla meta-etik, -ya da tartışmalı olarak meta-ahlak yaklaşımı- ile bir ilgimiz olmayacak, uygulamaların evrensel olarak kabul gören değer sistemleri içerisindeki yeri irdelenecek, ilgili literatür takip edilerek pazarlama yöneticisinin zihnini kurcalayan soruların muhtemel yanıtlarına eğilinecektir.

Temelde bu gibi bir sorunun yanıtının o kadar da basit olmamasının sebebi geri planda var olan ikilemlerdir.

Bu ikilemlerden ilki görev ve vicdan arasındaki çelişkidir. Pazarlama yöneticisinin görevi ait olduğu örgütün pazarlama fonksiyonunu yerine getirmektir. Kâr amaçlı örgütlerin yegane amacı kâr olduğuna göre, bu fonksiyon kâr amacına hizmet edecektir. Bu da verilecek kararlarda toplum sağlığı ile örgüt faydası arasında bir seçim yapma zorunluluğu ortaya çıkarır. Bu ikilemden etik bir eylemle çıkabilmek için yöneticilerin maksimum kâr yerine makûl bir kârı hedeflemesi gerekmektedir (Chonko, 1995).

Bir diğer ikilem ise iyi olan ile kötü olanın çakışma potansiyelidir. Örneğin kozmetik sektöründe yer alan bir işletme ürünlerinin kullanıcıları için emniyetli olduğuna kani olmak zorundadır. Çoğu zaman bu hayvanların kullanıldığı deneyleri zorunlu kılar. Ürünlerin emniyetli olması toplum sağlığı için “etik” bir gerekliliktir. Diğer yandan toplum hayvanların deneylerde kullanılmasına karşı çıkmaktadır. Toplum için iyi ve etik olan şey, yine toplum tarafından kötü ve etik dışı bulunabilmektedir (Gummesson, 2000). Benzer bir durum savunma sanayii için de söz konusudur: Toplumun ya da ulusun savunması için yeni silahlar geliştirilmekte ve pazarlanmaktadır, ancak savunma yatırımlarının ne kadar gerekli olduğu ya da savunma sanayii olmasaydı söz konusu bütçenin toplum faydasına kullanılabilme potansiyeli benzer bir paradoksu beraberinde getirmektedir. Şu halde pazarlama yöneticisinin gerçekten de bir kullanma kılavuzuna ihtiyacı vardır.

Bu çalışma kapsamında önce alanın doğuşundan, sonra pazarlamadaki etik meselelerden, daha sonra da yaklaşımlardan ve müstakbel gelişmelerden bahsolunacak, pazarlama yöneticisi için pazarlama etiğine genel bir bakış açısı kazandırılmaya çalışılacaktır.

Tam metine ulaşmak için tıklayın.

NOT: Metne Doç. Dr. Cenk Arsun Yüksel’in vermiş olduğu “Pazarlama Kuramları ve Uygulamaları” adlı doktora dersi kapsamında Gummesson’un (2000) “Marketing Ethics” adlı makalesinin çevirisi olarak başlanmış, daha sonra farklı yorum ve kaynaklarla zenginleştirilerek son şekline getirilmiştir.

Kaynakça:

Bannerjee, S. (2007). Corporate Social Responsibility: The Good, the Bad and the Ugly. . Northampton: Edgar Edward Publishing.

Chonko, L. B. (1995). Ethical Desicion Making in Marketing. Thousand Oaks: SAGE Publications.

Diamond, J. (2006). Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır? İstanbul: TİMAŞ.

Farmer, R. N. (1967). Would You Want Your Daughter to Marry a Marketing Man? Journal of Marketing , 31 (1).

Gummesson, E. (2000). Marketing Ethics. M. J. Baker içinde, Marketing Theory: A Student Text. Cengage Learning EMEA.

İyi, S., & Tepe, H. (2011). Etik. Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Özdemir, E. (2009). Pazarlama Araştırmasında Etik Karar Alma. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi , 64 (2), 119-144.

Reklam Özdenetim Kurulu. (2013, 05 02). Reklam Özdenetim Kurulu. 05 27, 2013 tarihinde İncelenen Dosyaların Özeti: http://www.rok.org.tr/incelenendosya.asp adresinden alındı

SAGE. (2012). SAGE Brief Guide to Marketing Ethics. USA: SAGE Publications.

Shouler, K. (2007). Are There Moral Obligations to Oneself? Ann Arbor: ProQuest.

ZİHNİYET DEVRİMİ ÜZERİNE NOTLAR

Bir zihniyet devrimi olduğu aşikar.

Bugüne kadar –başta hoşgörüsüzlük olmak üzere- özeleştiri yaptığımız her sahada ani bir gelişme kaydediliyor. Sadece politik bir hoşgörü olarak düşünülmesin: Hakikaten de insanlar sokaklarda daha kibar, trafikte insanlar daha sabırlı, birbirlerine yol veriyorlar; yol vermeyene de daha çok tahammül gösteriyorlar, yaya geçitlerinde duruyorlar. Birbirimize asansör önünde, kapı geçişlerinde selam verir hale geldik. Uzun süredir ihmal ettikleri eski arkadaşlarını arayıp hal hatır soranlar var.

Bunların tamamını gezi olaylarına bağlamak mantıklı değil elbet ama şu sahne ile de paralel ilerleyince doğal olarak bu sanrıya kapılıyor olabilirim:

Garip bir biçimde daha dün söylemleri kafatası milliyetçiliği düzeyinde olan bir takım tanıdıklarım kültürel milliyetçilik çizgisine yaklaşıp anadilin özgürce konuşulabilirliği üzerine söylemlerde bulunuyorlar.

Eylem sırasında kontrolsüz hareketler sonucunda ortaya çıkan vandalizmi “vatan hainliği” olarak değerlendiren orta yaşın üstündeki ağabeyler –bu kadar şiddet karşısında insanın kontrolden çıkabileceğini anladıklarını dile getiriyorlar.

“Sermaye” dediğin zaman tüyleri diken diken olan arkadaşlarım liberalizmin “özgürlük” tezi üzerinde daha çok kafa yorar hale geldiler. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” üzerinde daha tarafsız tartıştıklarını gördüm; ölsem de gam yemem.

Gezi parkı olayları, eylemleri, direnişi… Adı her ne olursa olsun, ne isim verilirse verilsin, belki lidersiz, ideolojisiz ya da örgütsüz olduğu için somut siyasal bir çıktı yaratmadı ama yarattığı sosyal dönüşüm “Türkiye 2013 Zihniyet Devrimi” olarak tarihe geçmeye aday.

Fakat…

Lidersizlik iyiydi. İdeolojisizlik iyiydi. Örgütsüzlük de bir yere kadar iyiydi. Parklarda çeşitli forumlar düzenlenerek bir örgütlülük sağlanmaya çalışıyor olunsa da Z kuşağının kendi kendine yarattığı bir çelişki var:

Olayların merkezinde yer alan Z kuşağı -1990 sonrasında doğan teknoloji/iletişim gençliği olarak özetleyebilirim- kabına sığmıyor, otorite kabul etmiyor, hatta otoriteye bir allerjileri var. Lakin herhangi bir fikri hareketin örgütlü olabilmesi için sistem yaklaşımı gösterilme/uygulanma gereksinimi de var.

Z kuşağı ağ toplumu olarak yapılanan kuşaktır. Ağ toplumunu da kısaca özetlersek: Nasıl ki yerleşim birimleri ast-üst ekseninde bulunmaz, çeşitli merkezler oluşturup birbirleriyle karayolu ile bağlanırsa, ağ toplumunda da çeşitli arkadaşlık / iletişim merkezleri vardır ve bunlar bir ağ oluştururlar. Karayollarında giden araçlar gibi, bilgi de bu yollardan ağlara ulaşır, merkezlerce değerlendirilir ve yayılır. Z kuşağının geçerli yapılanması olan ağ toplumu yapılanması belli düğümler üzerinden bilgi akışını sağlasa da ağ toplumu verimli bir şekilde ortak bir karar alma zaafiyetine sahiptir. Söz konusu sağduyu ve vicdansa kamu vicdanı böyle bir yapılanmada da işe yarar ama sistematik bilgi oluşturma işi biraz farklı (pek çok yalan/yanlış bilginin hızlı yayılması da bundan).

Şu an bu yapılanma etkilere karşı iyi tepki verme ve kendini korumada işe yarasa da sistemli olmaya alışkın eski kuşakların içerisindeki boşluk hissini gidermiyor. Bu da forum örgütlenmesinin en başta onu destekleyenlerce marjinalize edilmesi riskini barındırıyor. Bir başka risk de ayrılma. Forum toplantılarında gerçekleştiğini gördüğüm ya da arkadaşlarımın aktarımı sayesinde duyduğum şeyler polisin orantısız şiddetine karşı gelişen birleşme refleksinin sükunet zamanında ayrışmaya kolay evrilebileceği yönünde.

Eylemi “ideolojisizlik” temelinde birleştiren bireyler, Türkiye’nin örgütlü en kalabalık muhalefetini temsil eden ulusalcılığa da, ABD’de de böyle isimlendirilmese de şeklen görülen ve sezilen “liberal temelli solculuk” olmayan her tür sol görüşe karşı da mesafeliler. Bu yüzden bir zihniyet devrimi yaşamış olsak da kolayca kamplaşabilme alışkanlıklarımızı tamamen terk edememiş olma ihtimali göz önünde bulundurularak evvela mevcut ortamın “sesini duyuramayan herkesin sesini duyurduğu bir ortam” olarak bellenmesinin ve tüm seslerin farklılıklarına odaklanan değil, ortak yanlarını hedefleyen ve aktaran belli bir iletişim stratejisi güdülmesinin elzem olduğunu ileri sürebilirim.

Forumlarda konuşulan pek çok konu var; bunlarda herkesin –ya da çoğunluğun- üzerinde mutabakata varacağı başlıklar karşıt görüşleriyle birlikte yazılmalı, gruplanmalı (çevresel, siyasi, ekonomik vb.), bir havuzda toplanmalı.  “Sonra ne yapmalı?” diye sorulursa verebileceğim az yanıt var:

Birincisi yaşanan zihniyet devriminin ortaya demokratik şartlarda mücadele edebilecek örgütlü bir hareket çıkartması. (Türk demokrasisinde maalesef bunun tek bir adı var: Siyasi parti.) Ancak bu allerjik hal, kamplaşma ve dışlama eğilimi, stratejisiz iletişim şartlarında bu olabilir mi? Ya da olursa bile Türkiye’nin merkez sağ ağırlıklı siyasi hareketlenmesinde merkez çizgisinin diğer tarafına giden oyların daha çok bölünmesine mi yol açar?  Tartışılır. Ancak forum havuzunda sınıflanmış konuların tamamı bu siyasi hareketin parti programı haline gelecektir.

Bu tartışılırken de şu sonuca varılır; ki bu da ikinci yanıtımdır: Seçim sistemi yeniden düzenlenmelidir. Seçim sistemi değişmedikçe, baraj yasası kalkmadıkça ya da baraj düşürülmedikçe demokratikleşme hareketini tamamlayamayız. Bu da yeni siyasi hareketin meclisye yer bulmasının teminatıdır.

Naçizane önerdiğim iki husus iç barış ve huzurun da teminatıdır.

Mutlu ve sağlıklı günler.

 

Not: Bu yazıyı kaleme almaya başladığımda 06.07.2013 tarihli olaylar henüz vuku bulmamıştı. Ne kadar da iyimsermişim.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google