Category: EDEBİYAT

FİLDİŞİ KÖLELER

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=Ua2loiGHZ38&w=480&h=360]

 

Sen ve ben, gelecekteki bir idealin bugün yaşayan köleleriyiz. Olmayanların ve belki de olmayacakların tutkusuyla yaşıyoruz. Öylesine, kafamızın içinde.

Biz belki de uzak düşüncesinin yakındaki örnek bedeniyiz. Kafa ile beden çok ayrı yerlerde.

Zamanın içine bir sığmamışlık var. Eğreti duruyor zaten aynadaki görüntümüz de kimi zaman. Deli deli adamların korkunç ruh halleri. O deli kadınların yüzündeki eskimişlik. Deli hayvanların salyaları.

Ben artık dokunmak istiyorum evrenin kalanına, ama bireysel olarak aya bile gidemem. Ben artık küçük gemimle tüm gezegenleri ziyaret etmek istiyorum. Buna medeniyet imkan vermiyor. Medeniyet imkan verdiği gün bizden önce sömürü ve adi duygular gidecek zaten. O yüzden küçük, kimseden habersiz bir gemi lazım. Aç gözlerin görmediği bir koridordan uzaya sıvışmalı. İçinde düşünceler, duygular sevişmeli. Her yer uzay, her yer boşluk, her yer sonsuz.

Evreni öğrenen birinin kendini hala özgür sanması ne kadar ironik. Oralarda, uzaklarda, kendi başına salınıp duran galaksileri gördükten sonra Dünya’nın bir hapishane olduğunu anlamak işten bile değil. Sırf insan olduğumuz için tıkılmışız ve yine insan olduğumuz için parmaklıklar yerine dünyalıklarla derdimiz.

(Devamı gelecek…)

SENİNKİNİN VE BENİMKİNİN YALNIZLIKLARI

Tamam. O gezegendesin. Anladık. O yıldızında yarattığın küçük salınımdan anladık.

Sen de bu taraflarda bir yerlerde arıyorsun; senin de krallıklarının kalıntıları var. Beri yanı dökülmüş, kırılmış, yeni kral eskisinden kalanlara bakmıyor. Senin denizin gibisi var mı, senin toprağın gibisi? Bir merak var sende de almış başını gitmiş. Bizim uzay dediğimize başka bir şey diyorsunuz; muhtemel; ama yalnızlığın tıpkı bizimkisi gibi. Senin de çenenin altına koyacağın ellerin, seninde ellerinle tuttuğun çenenin üzerinde meraklı bir düş. Bir düş, anca senin dünyanı içeriyor, düşlerimin benimkileri içerdikleri gibi. Düşünde göremediklerine ayıkken zorlamayla koşuyorsun ve “gerçekten kopmak ne de zor” değil mi?

Michael Whelan - Ephemeros.

Anladık. O geçişlerinde gördüğümüz kara kum. O kara kum sizdeki rüzgarla uçar; bizim rüzgar hiç kaldırmaz zaten. Seninki farklı, benimki farklı. Bizimki farklı ve sizinki farklı. O gördüğün dağlar da ne kadar değişiyormuş meğer, yerin dibiyle birlikte? Şu sendeki iki güneşten ne ayarlar doğuyormuş, bizde bir iki su yükselirken.

Pencerelerin var, pencerelerimiz gibi. Saksıda yetiştirdiğiniz bizde yok. Belki konuşur sizinki, bizimkiler dilsiz; ama konuştuğundan olsa gerek bir şey anlatmaz, bizdekiler pek çok şey anlatırken. Bunları hiçbir şeyden anlamadık. Benim düşündüklerim, benim sana ve seninkilere atfettiklerim.

Buradan öyküler başka çıkar, biz öykünüzü gözleyerek bildik sanırız, ama sizden başka öyküler çıkar. Belki daha da kan dökersiniz, hala döküyorsunuzdur, belki sizde hiç duygu yoktur, belki hepiniz birer dişli, ya da hepiniz korkak, cani bir kralın düşünmeyen çiftçileri. Belki aşıp da gittiniz, size ait tüm kederleri. Buradan öyküler başka çıkar ve sizden başka öyküler çıkar. Siz de biz de tarih deriz adına, katipler ellerine alıp yazmaya başladığı anda.

Yalnızlığının ihtimalini düşündüm. Belki herkes öldü senden başka, belki var olmadılar, sen de bir garipsin, öyle yalnız başına. Ama olmalı değil mi anası, babası, olmadı hatırası herkesin. Herkes deyince sizde de herkesi mi söylerler? Buralar hep genelleme… Belki bir nesil senden var, hep aynı, hepsi birbirinin tıpkısı ve aynısı, hepsinin elleri çenelerinin altında ve gökyüzüne bakıyorlar kurtarılmayı bekler halde. Kurtarılmak dediğin belki sade bizde, siz çoktan sevdiniz üzerinde yaşadığınız her şeyi. Küçük kardeşleriniz ve sizden olmayanlar var, aralarınızda turlar atıp çemberler çiziyorlar, hepsi kendi alemlerinde.

Bir müziğiniz yoksa üzülürüm ben, hani üzülmem de “keşke olsaydı” der ve boyun bükerim. Ama bize ne? Biz yıldızınızdaki küçük salınımdan anladık sizleri. Her bir kaç günde bir geçiverdiniz, yıllar ne de kısa? Ne de çabuk geçiyor yıllar insanın yüzüne nakışlar işleye işleye ve her nakışın artığı bir tutam kır.

Kır derken yeşildir buralar -yeşildi eskiden daha da fazla, daha önce- ve dumanımızdan da tanırsınız aslında; özgürce dolaşan bir şeyler varsa sizden karanlık boşluklarda.

Tamam. Burada sıkışmışız. Anladık. Anladınız. O yıldızımızda yarattığımız küçük salınımlardan anladınız. Belki okudunuz bilemem, belki izlediniz hep, belki vapurlardan, simitlerden ve martılardan da haberiniz var.

Belki tüm savaşları canlı izlediniz, belki savaşlar sizi izledi, siz bizden ileridesiniz ve biz hepimiz, bu evrenin sakinleri aynı acılardan geçerek ilerliyoruz yeni acılara ve savaşlara doğru; yeni riyakarlıklar eskinin erdemlerine hep baskın geliyor ve belki onlar da evrenin değişmeyen sakinleri zaten ve biz sadece bizleri canlı zannediyoruz.

Belki senin yalnızlığın benim yalnızlığımdan haberdar. Arada hep ışık yılları…

Ve de seninkinin yalnızlığı benimkinin yalnızlığından haberdar; bir gezegen kadar…

(26-06-12)

Öykü: İKİ İKRAMİYE

Sabah gözümü açtım. Baktım saat yediye bir var. Alarm çalmadan bir dakika önce uyanıvermişim. Benim gibi zor uyanan bir adam için hayret verici. Yoksa alarm çalacak ve ben duymayacağım, karım uyku sersemliğinde onu bir ahtapot sanacağım kadar maharetli ve eşzamanlı el, kol ve ayak darbeleriyle bir yandan beni dürterken bir yandan “Kazım kalk!” diye tutturacak. O da işe yaramayınca önce yükselen “Kazım! Kazııııım!” sonra alçalan, “Kazıııım! Kazım!” ve sonra da giderek küfre dönüşen “Kör olasıca Kazım”lar ile beni hayattan bezdirmek suretiyle uyandıracak. Ben evden çıkana kadar da söylenmeyi ihmal etmeyecek. Bense o sırada, yeniden uyumak ve rahatlamak yerine niçin söylenip durduğunu merak edeceğim ve söylediklerinin içeriğine de pek ehemmiyet vermeyeceğim. Ama öyle olmadı. Kalkıverdim yediye bir varken, ama o da ne? Karım Neriman benden önce kalkmış, ortalıkta yok. Sıcaklığı bile muhafaza etmemiş yatak. “Rüya mı acep?” diye şöyle bir silkindim, olmadı kendimi çimdikledim, o da yetmedi dilimle damağımı gıdıkladım, damağım kaşındı, kendime geldim ama yok değişen bir şey. Bildiğin uyanığım. Bu sükûneti bozar korkusuyla alarm çalmadan saatin çentiğini çektim ki çalmasın.

Yatağın kenarına oturdum, biraz daha açılmayı bekliyorum, derken karım kendisine iki beden büyük gelen beyaz geceliğinin eteklerini savura savura içeri girdi, kahvaltıyı hazırladığını söyleyip, yeni gelin heyecanıyla gülerek ve sekerek uzaklaştı. Ben on küsür yıllık evliliğimizin şu an küsüratını teşkil eden ilk iki yıllık kısmından beri karşılaşmadığım bu durumun sebebini merak ediyordum artık. Aklım komedi filmlerine gitti: Ya dün bana piyango vurmuştu ya da Yedi Bela Kazım ile kimliklerim karışmıştı… Anlam veremedim.

Kahvaltıyı yaparken karım boşalan çay bardağımı dolduruyor da dolduruyor, ben daha son yudumu alır almaz çaydanlığın uzayan giden şefkatli ağzını bardağımın içinde görüyordum. Anın keyfini çıkarayım diye içtim de içtim, belki on, belki on beş ince belli bardak çay içtim. İçim, dışım, midem, ağzım hep çay. Şişkinlik yapsın, radyasyonlu olsun, yine içerim. İkinci bardağı görmeyeli, hele ki onu Neriman koyarken görmeyeli çok oldu. Kızaran ekmeklerde çeşit çeşit reçeller sürülü. Hangisini yersem onu yiyorum. Yemediğimi ya o yiyecek, ya da atılacak mıdır nedir, sorgulamıyorum da… Kesin piyango vurmuş olmalı.

Hepsi zaten şaşırtıcı idi de en duygusal anlarımı karım kravatımı boynuma bağlarken yaşadım. Öyle ki iki damla yaşı gözümden süzülmemesi için tutuyordum, zira kravat bağlamasını bildiğini bile bilmiyordum. Az sonra bu rüyayı terkedecek ve işe gidecektim, biraz da ona üzülüyordum.

Dışarısı daha bir garip hatta hakikaten bir facia idi ve ben konunun benim piyango kazanmam ya da Yedi Bela Kazım olmamdan daha aşkın, daha derin bir şey olduğuna, karımınsa bizim evi aşan bir düzenin kuklası olduğuna kani oluyordum. Keşke evde kalsaydım! Evde karım her zamankinin tersine kibar, anlayışlı, saygılı ve sevecendi. Dışarıda ise bir keşmekeş, bir tuhaflık, yanlışlarla doğrular yer değiştirmiş, daha doğrusu yanlışın doğru olduğu iddiasındakiler onu bir hayli abartmış görünüyordu.

Evimin bulunduğu caddeden E-5’e çıkana dek üç şeritli caddenin iki şeridi park halindeki araçlarla doldurulmuş. Biri çıkarken diğeri de üçüncü şeride geçip yol vereceğim derken orası da tıkanıyor. Zaten boş olan tek şeritte dörtlüleri yakıp mal boşaltan kamyonetler ve ticari araçlar beni en az bir yarım saat daha oralarda tutmuştur. E-5’teki manzara daha bir başka. Arabalar emniyet şeridinde kuyruk olmuş, ilerlemeye çalışıyorlar. Kalan bütün şeritler boş. Ben normal şeritten gidiyorum diye her üç-dört arabadan birinden okkalı bir küfür yiyordum. Hiç küfreden kadın sürücü görmemişken bir günde onlarcasına şahit oluverdim. “Utamıyor musun ayı!” bunlardan en hafifiydi ve neyden utanacağımı da bilmiyordum. Demek ki düzen falan değişmişti dün gece, benim yeni haberim oluyor.

İşyerimin bulunduğu büyük binanın kapalı otoparkına girecekken her şey normale dönmüşe benziyordu. Güvenlik görevlileri beni durdurdular ve aracımın LPG’li olup olmadığını bakmak üzere bagaj kapağını açmamı beklediler. Ben adamın devam etmemi ima eden el işaretini beklerken o aheste aheste kapının yanına geldi. Pencereyi açtım: “Üzgünüz, LPG’siz araçları kapalı otoparka almıyoruz, açık otoparka lütfen” dedi. Olabilir dedim, ne de olsa bina yönetiminin politikası. “LPG’li araçlara hep haksızlık ettik, onları küçük düşürdük, biraz da onlar kapalı otoparka gitsinler” demiş olabilirler. Hem hava güzel, yağmur yağacak gibi de değil. Aracımı açık otoparka parkettim.

Otoparktan çalıştığım binaya yürüyorum. Gökdelenleri pek severim ben. Bu işi de sırf ondan kabul ettim. Orada çalışanların ayrı bir havaları vardır ve birbirleriyle de pek muhattap olmazlar. Sırf bu asosyalliğe tutkunum ben. Adımı bilmeyne insan çoktur…

Asansörün düğmesine bastıktan sonra aşağıya, bana doğru gelen asansörün kapısı önünde bekliyordum. Kapı bir açıldı ki içeride 3-5 kişi. Ben insinler diye beklerken sanki konsere çıkacak, geciken bir şarkıcıyı karşılıyor gibi, evine saklanıp karanlıkta oturmaktan bıkmış olan doğum günü sürprizcilerini andıran bir eda ile, neşeli çığlıklar arasında beni içeri çektiler. Sanki bu sosyal ortamın tek eksiği benmişim de tamamlanmış ve eğlence başlıyormuşçasına herkesin gözlerinde bir sevinç. Ama o nasıl mutluluk. Yavaş yavaş beni de sarıyor. 10. Kat civarında iken ortaya hızla alışmış oluyorum ve çıkacağım on sekizinci kata kadar bir an için asansörün bozulmasını ve bu arızanın bu dehşetli sevgi ortamını uzatmasını istiyorum! Öyle olmadı, ama asansördeki beşliden ikisi bana ben içince de eşlik etti. Yolda durdurup durdurup sarılıp öpüyorlar, üzerindeki parti simlerini bana da bulaştırıyorlar. “Karım ne der?” diye düşünüp kaygılanacakken sabahki tavırlarını hatırlayıp boşverdim. Sarmaş dolaş ofisin yolunu tuttuk.

Çalıştığım ofise girdim ki bir de ne göreyim. Herkes çıplak ve birbiriyle fazla samimi. Suratsız genel müdürümün iki yanında şirketimizin iki uzmanı pek bir şen şakrak, hepimizin epeyce bir çekindiği orta yaşlı pek muhafazakâr bir kadın olan genel müdür yardımcımız ise genç çalışanlarla oynaşmada. Uzaktan giderek büyüyen bir varlık keşfettim ki, o da genel müdürümün bakmaya doyamadığım sevgili sekreteri Müjgan. Kemik gözlüklerini az aşağıya indirmiş, bakışlarını onun üzerinden bana dikmiş bana doğru geliyor. Elindeki kalemin arkasını da dudaklarının arasına yerleştirmiş ki ben o bu hareketi her yaptığında çok tahrik olurdum. Müjgan’ın zaten bana ulaşmış olan bakışlarına bir süre sonra bedeni de eşlik etti. Karımın sabah bağlayarak beni şaşırtıp duygulandırdığı kravattan yakaladı beni, sevişmelerin yoğun olduğu yere, yularımdan çeker gibi götürüyor. Daha da garibi geçtiğim yerdekileri bir elektrik süpürgesinin pinpon topunu çektiği gibi çekiyorum, biz yürüdükçe cihada katılan askerler gibi arkamızda bir kadınlar ordusu oluşuyor. Büyük bir yıldız, kadınların rüyası, tek kullanımlık beyaz atlı bir prens gibiyim ve üstelik atım da Müjgan ve üstelik yularından çekilen de ben. Genel Müdür’ün hep niçin metrekaresi pek büyük olduğunu merak ettiğim odasına doğru gidiyoruz. Gerisi malum. Beş kişi miydik, yedi kişi miydik anlayamadım.

Kanter içinde odadan çıktığımda çoraplarımdan birini kaybettiğimi farkediyorum. Uzaklarda bir karaltı var birinin elinde, tanıdık geliyor! Aha diyorum benim çorap. Bizim mali müşavirin elinde, bana uzatıyor. Yanına gidiyorum. Çorabımı kendi etrafında büküp bir top yapmış ve tam ben alacakken personel müdürüne atıyor. Ona koşarken artık gözlüklerini çıkarmış olan Müjgan’a uçuyor çorap. Kızacak oluyorum ama anlıyorum ki bu bir oyun. Güle eğlene oynuyoruz. Nitekim bir ara kaptım çorabı ve bana kaptıran Şaziye ebe oldu. Hep “acaba bel ağrısı çekiyor mudur?” diye düşünmeme sebep olan koca memelerini zıplata zıplata çorabın peşinden koşuyordu. Birisi “Sami Bey geliyor!” diye bağırdı. Ben hemen toparlanacak oldum, baktım kimsenin salladığı yok.

Sami Bey bizim cimri ve çok çakal patronumuzdur. Bildiğimiz kadarıyla şirketin %76’sı onun, ama söylentiye göre bu da bir oyun. Yönetim Kurulu Başkanı da olduğundan her şeye o karar verir. O gün bir el arabasıyla para getirmeye ve onu da bizlere dağıtmaya karar vereceğini ne bileyim ben?  Baktım Sami Bey şöförüne taşıttığı el arabasından tutam tutam para alıp lunaparkta çember atar gibi ortalığa saçıyor. Ben davranacak oluyorum ama diğer insanlarda bir gözü tokluk var ki sormayın, kimse kılını kıpırdatmıyor. Sanki dağıtılanlar para değil, martıya atılan ekmek. Hayretimden kaskatı kesilmişken kafama gelen çorap ile ayıldım, yere düşen çorabı Şaziye aldı ve bana “ebesin” dediler.

Artık bedenim oyun oynuyor ama aklım parada. O kadar para yerde ve hatta süzüle süzüle bizim oyun sahamıza düşenleri bile var. Diyorum “Kimseye çaktırmadan şunları cebime koyuversem ne olur?”. İyi de para ha, benim iki maaşım kadar… Yani olup olabilecek en yüksek banknottan on beş yirmi tane var. Ben paralara dalmış onları saymaya çalışırken oyunla ilgilenmiyorum diye sitemler, işveler. Hatta sekreter bir ara gelip oyun için şansa ihtiyacım olduğunu söyleyip kalın dudaklarıya beni ıslak ıslak öpüyor. Gaza gelip oyuna devam etsem de yok, aklım paralarda. Remzi’ye atılan çorabı yakalayıveriyorum. Herkes neşe içinde yeni ebeyi oyun sahasına davet ediyor. Fırsat bu fırsat dedim, eğildim ve paraları bir çırpıda aldım, cebime soktum.

Zamanın devresi para ile cebim arasındaki mesafeymiş gibi, elimi cebime sokmamla tüm hareketlerin durması bir oldu. Mekân bundan etkilenmedi ve olduğu gibi duruyor yerinde. Ben de yerimdeyim. İnsanlar da yerinde ama her zamanki hallerinde giyimli, yüzlerinde görev aşkı, hareketlerine oldukları yerden başladılar. Remzi elindeki evrakı fotokopi makinesine götürüyor, mali müşavir elinde bir dosya Sami Bey’e koşuyor, Sami Bey boş durmamamızı tembihleyen öğütler verip çalışmanın nimetlerini Allah’a bağlıyor. Bir elim cebimde, parayı hissediyorum, diğer elimde de çorabım. Ayaklarım ayakkabının içinde ama birisi çıplak. O sırada yanıbaşımda olan Müjgan, Genel Müdür Yardımcısı’nın beni çağırdığını söylüyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken cevap veremedim ona ama “geliyorum” anlamına gelsin diye kafamı salladım. Yoluna devam etti.

O gider gitmez paraları hemen cebimden çıkarıp yere koydum. Bir değişiklik olmadı. Tekrar aldım, elimde evirdim, çevirdim, tekrar yere koydum. Yine yok. İkiye böldüm, ikiye katladım, belki rüşvet istiyordur diye cüzdanımdan para çıkarıp diğer tomara kattım. I ıh! Geri gelmiyor. Sami Bey’in saçıverdiği gibi havaya attım; süzüle süzüle inişlerini izlediğim o kısa an içerisinde yere değdiklerinde her şeyin az önceki haline döneceğinden ümitlendim. Boş ve sonuçsuz. Üstelik paralar bana doğru yaklaşan Sami Bey’in ayaklarının dibine düşmesin mi?

“Ne yapıyorsunuz Kazım Bey?” diye sordu. “Çok maaş veriyoruz herhalde size ki saçıyorsunuz?” diye de ekledi. Elimde çoraptan bir top, aramızda saçtığım paralar, velinimetimizin suratına aval aval bakıyorum.

“Ben az önce en güzel rüyamı bu paraya sattım” dedim. Anlamadı. İyiki de anlamadı zira anlamadığını belli etmemek için devam etti, yürüdü gitti. Bense yerime döndüm hemen ve ayakkabımı çıkarıp çıplak olan ayağımı çorapla buluşturdum.

Genel Müdür Yardımcısı’nın odasına girerken Müjgan yanımdan geçiyordu. Bugün nasıl yaşandığını anlamadığım o hadiseleri gözümün önüne getirerek yürüyordum ki Müjgan durdu. Beni öpüyormuşçasına dudaklarını büzüp benden bir makas aldı. Göz kırptı ve gitti.

O gün pek çalışamadım. İşten çıktım. Asansörde birbirine selam vermekten aciz, daha önce pek hoşlaştığım o heykel müsveddeleriyle aşağıya indim. Arabam sabah bıraktığım yerde.

Eve dönerken her zaman olduğu gibi normal şeritler dolu idi ve birkaç akıllı emniyet şeridini kullanıyor. Karım daha ben merdivenlerde iken dırdıra başlamış, sahip olmaktan hiç vazgeçmediği bir önyargı ile bana almamı tembih ettiği şeyleri unutup geldiğimden yakınıyordu. Yarı yarıya haklıydı çünkü yarısını almıştım. Onları verirken ona daha yaklaşmış olmama rağmen –ve tam tersi olması gerekirken- sesini biraz yükseltmiş, üzerinde sabahtan bu yana belki de hiç çıkarmadığı iki beden büyük gecelikle televizyonun sesini açmaya gitmişti.

Eğer şu an içinde bulunduğum hayat gerçek hayatsa, bir önceki güne göre iki maaş ikramiye ve küsüratı olarak da bu makas kadar kârdaydım şimdi. Öteki hayat her neyse oradaki zenginliğimi tarif edemem. Açıkçası bu elimde kalan para ile güzel bir makasın gerçekçi anısının mı, yoksa o rüyanın mı gerçek ikramiye olduğuna karar veremiyordum ama Sami Bey’e dediğim şey olmuştu tam olarak ve en güzel rüyamı iki maaş karşılığında satmıştım. Zaman zaman da kendimi, “o parayı almasam ne olurdu?” diye düşünmekten alıkoyamıyorum.

Tevfik Uyar
08.05.2012, İstanbul.

Kapak Resmi:

Salvador Dali, Jeopolitik Çocuk Yeni Adamın Doğuşunu İzliyor (1943)

Titreyen şehir manzaraları ve 4000 ışık yıllık yalnızlık

Gecenin karanlığının örtemediği isyankar bir şeydi ışık. İsyanının enerjisi başka yüzleri de aydınlatır. Işık paylaşır, ışık dağılır, ışık titreyerek uzaklara varır.

Yaşamak dendiğinde en kötüsü ne olacağını bilmediğin anlarda acı çekmek… Benzer şekilde heyecanlanmak, yine ne olacağını bilmediğinde. Bilinmezliğin karanlık bir yanı olduğu kadar olayı aydınlığı ne tutulası bir şey. Ama hislerle olabilecekler arasında kalmak çok daha farklı. Nereye baksan karanlık gördün mü sen hiç? Ben gördüm, ama karanlık olduğu için pek bir görünmezdi.

Kainatın şiirlere sığmayacak kadar korkunç büyüklüğü içerisinde yine de bir ışık var. Bir yerlerde öylesine dolaşan bir gezegen de var, biliyorum. O gezegende de şehir manzarasının titreyen ışığına bakıp içlenen birisi olmalıydı. İçlenenler her zaman olur. Her gezegende. Üzüntünün neyden miras olduğunu anlamak mümkün değil. Bir yerlerden bunu yapabilmek dikte ettirilmiş gibi. Oysa ne gereksiz… Varlığı sadece mutlu olmanın ve sevinmenin zıttı olabilsin diye midir bilinmez. Zıtlıklarla var olmak zorunda olmak belki en büyük yanlışıdır yaşamın ve doğruları olabilmesi için yanlışları da olması gerekliliği karşısında kendiliğinden yıkılır bu tez.

Ne yazacağını bilmemek de iyidir. Onu yazarken yorgunluktan esnemek de. İçinde bir şeyler birikince dökmelisindir, esnesen de, esnemesen de. Farkındalık için uyumanın ve dikkatsizliğin bir bedel olarak ödenmesi gerekir. Yoksa acı ile haczederler. Hem akıllı hem de farkında olmanın tarifsiz acıları vardır. Bu doğanın en masum promosyonudur ve birini alırken diğerini hediye almak zorundasındır.

Ve bir şekilde son vermek. Yürümeyen şey durmalı, durmayan şey serbest bırakılmalı. Newton’a hareket yasalarını keşfetme şansı tanınmamalı. Toplar Einstein’a verilmeli ve o ışığı, zamanı insanlar için tanımlayıp durmalı. Einstein falcı olsun hatta ve zar atsın. Nietzche’ye de tüm elde edemediklerini verin, yazmaktan vazgeçip bir kenara çekilecektir ve hayatın karmaşasına belki daha iyimser yaklaşacaktır.

Ama bir şekilde aklımdan çıkıp gitsinler. Işık olup titreyerek uzaklara varsınlar.

Bak ben o gezegeni düşünüyorum ama aramızda nereden baksan 4000’dan fazla ışık yılı var. Yıldızlar belki daha yakın olmalılar ve biz de el sallayabilmeliyiz kainattaki diğer kardeşliklerimize.

Keşke bir yol verebilsem şu gayrinizami düşüncelerime…

Anlatı: Karıncalanma

Daha önce yazmış olduğumu tamamen unuttuğum çok kısa bir anlatıyı paylaşıyorum sizlerle:

Dallarında bir karıncalanma vardı. Mevsim kış olduğuna göre gerçek karıncalar da olamazdı. Yaprağını dökmediğinden bu yanaydı bu tip sıkıntılar. Aykırı davranmıştı; ne ayıp!

Köklerindeki ağrıya hiçbir solucan çare bulamamıştı. Bilge bir baykuş köklerinin bir mezara değmiş olabileceğinden bahsetmişti. Ölüler sevmezdi alanını işgal edenleri… Baykuş korkutmuştu kendini ama kaçacak yeri de yoktu zaten. Çoktan uzanmış olan köklerini hareket ettiremezdi toprak içinde de. Bir erozyondu ihtiyaç duyduğu, kendini toprağın dibinden söküverecek bir fırtına ya da.

Kovuğunda sakladığı bir fotoğrafın varlığını hissetmeye çalıştı. Geçen yıl koymuştu bir genç, yasak bir aşka aitti kuvvetle muhtemel. Gizli gizli seviştikleri de olmuştu. Sevişmeler kesildi. Fotoğraf buraya kondu. Neyden kaçırılıyorsa artık.

Kuruyan bir yaprağını düşürmeye çalıştı. Olmayınca olmuyor, hareket edilemiyordu. Ağaç olup beklemekti doğası: bunu kıramıyordu.

Oysa bir fırtına esse şimdi… Kendisini yere kadar eğen. Gerinen insanların kemik çıtırtıları gibi çıkarken o sesler, bir kaç dalı yeri öpüverseydi. Bir yangına bile razıydı, kendisi gibi olanların en büyük fobisi olmasına rağmen.

Yandığına kim sevinecekti başka?
Öldüğüne kim üzülecekti gitse?

Bulutları görmeye çalıştı: yağmurun habercileri. Gün boyu durup seyrettiğiniz bir şeyden edindiğin ampirik bilgilerle uzman oluyordun böyle. Bulutların altı kara ise yağmur. Benzerse kuş tüyüne fırtına. Çok hızlı ise hareketleri bir şeyler olacak demekti. Hiç bulut yoksa yaz, hiç güneş yoksa kış idi.

Ama karıncalar… Kış olmasına rağmen geziyor gibiydi dallarında. Bak fotoğrafa doğru uzandı şimdi o rahatsız falanca…

Tüm ağaçların bilgeliğinin verildiği gün ona gösterilen görüntüyü gördü: önce balta, sonra makina. Terliyordu yaprak dökerek. Korktu yine. Kökü bir ölüye değdi belki de.

“Yürüyebildeydik keşke…”

Hurufat, Sayı 10 ve 11

Değerli dostlar,

Geçtiğimiz yıl yayınlanmaya başlanan, Mehmet Esat yönetiminde çıkan Hurufat dergisinin 10. ve 11. sayılarında öykülerime yer verilmiştir.

10. Sayıda “Tanrı Misafiri” ve 11. Sayıda “Görsel İroni” adlı öykülerim yer almıştır.

Hurufat dergisi hakkında daha fazla bilgiye www.hurufat.org adresinden ulaşabilirsiniz.

Saygı ve sevgilerimle.

Büyükada ne güzelsin…

13-14 Ağustos’ta Bizim Kitaplar ve Adalar Belediyesi işbirliğiyle gerçekleştirilen Bizim Kitaplar Kitap Etkinliği kapsamında Büyükada’da idim.

Her imza günü etkinliğinde olduğu gibi bu imza günü etkinliğinde de beni ilgilendiren kısım tanıdığım, tanıştığım yerler ve kişiler oldu. Read More

Büyükada’da imza günü

Sevgili okurlar; 3. Adalar Kültür, Sanat ve Kitap Şenliği kapsamında 13-14 Ağustos’ta Büyükada’da imza günüm gerçekleşecektir. Bizim Kitaplar Yayınevi’nin basın bülteninden aktarıyorum:

ADALAR BELEDİYESİ ve Bizim Kitaplar Yayınevi tarafından düzenlenen “3. ADALAR KÜLTÜR SANAT VE KİTAP ŞENLİĞİ”   10.08.2011- 14.08.2011 tarihleri arasında  Büyükada saat meydanında yapılacaktır.

Şenlik kapsamında Hanri Benazus koleksiyonundan oluşan “Çağdaş Atatürk Fotoğrafları Sergisi” düzenlenecek, Yazarlar Hanri Benazus, D. Ali Gültekin, Mehmet Komşu, Nazır Şentürk, Beril Ötügen Savun, Doç. Doç. Dr. Barış Doster, Jak Alguadiş, Orhan Sakin, Pekcan Türkeş, Sevgi Tanrısever, Prof. Dr.  Sinan Özbek, Dr. Kamil Erhan Şuben, Tevfik Uyar  okurlarla buluşacak ve kitaplarını imzalayacaklardır.

Kocaeli Kitap Fuarı da geçti…

Bizim Kitaplar Yayınevi olarak 3. Kocaeli Kitap Fuarı katılımcıları arasında idik ve bugün (22 Mayıs) benim de dahil olduğum iki yazarımızın konferansı, üç yazarımızın ise imza günü vardı.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin katkılarıyla yapılan fuar başarılı idi… Her gün fuar alanında olmadığımdam Kocaelili vatandaşlarımızın ilgisini yerinde takip edemedim ancak sorduğum kişiler fuar beklenildiği kadar kalabalık olmadığını söylediler. Rakamsal veriler ise 9 gün boyunca fuara 210 bin kişinin girip çıktığı yönünde. Az standın çok büyük bir alana dağıtılmasının sonucunda fuar alanının ziyaretçi yoğunluğunun düşük olduğunu (yani metrekare başına görünen ziyaretçi sayısı) ancak ziyaretçi sayısının fazla olduğunu anlıyorum.Read More

Traktör Lastiği

Üstüste dört adet konulduğunda çocuklar için muhteşem bir oyun sahası olacabilecek lastiktir.

Gittiği ilkokulu iki sokak arkada olan şanslı çocuklardandım ve bu şansa sahip bir kaç arkadaş daha vardı. Sabahçıysak tüm öğleden sonra, öğleciysek de gündüzlerin uzamış olduğu zamanlarda akşam ezanı okunana dek.

Orhan, Neslihan, Ece ve ben, her allahın günü hayatı birlikte keşfediyorduk. karşı cinse karşı inceden bir utangaçlık ve konuşulabilecek çok çeşitli tabular olmasına karşın gerçek anlamda henüz dişi/erkek diye ayırmıyorduk insan türünü.

Orhan, Ece ve Neslihan aynı sitede oturuyorlardı zaten ve bu sitenin “arka bahçe” olarak andıkları bir otoparkı vardı. mimari olarak daha fazla pencerenin dışarıya bakabilmesi için dört apartmanlık “[” (zımba teli) şeklindeki sitenin zımba ayaklarıyla, zımba gövdesi arasındaki birleşim yerlerinde yarı karanlık boşluklar vardı.

Bu traktör lastikleri işte bu yarı korunaklı aradaydı.

Üstüste konmuş dört traktör lastiğinin beyaz saray’daki yuvarlak masa etkisine sahip olduğunu o zaman keşfetmiştik.

Lastikler üstümüzü boyamayacak kadar boyasını yitirmiş ve yağmurla yıkanmıştı, ve o yüzden hiçbir zaman oturmaya engel teşkil etmedi.

Futbol falan da oynuyorduk tabi, ya da Ece, Neslihan falan da ip atlar, lastik (çinçan) oynarlardı ama bir şekilde günün bir saati -özellikle eve bizden daha erken giden çocuklar gidip, sadece biz bize kaldığımızda- buluşma yeri burasıydı.

– “Arka bahçeye gel.”

Biz bu lastiklerin üzerinde ilk oyunlarımızı oynadık, ben salak saçma korku hikayeleriyle başta kendim olmak üzere herkesi korkuttum ve başta yine kendim olmak üzere hiçbirimiz geceleri uyuyamadık. İlk sigaramı bu lastiklerin üzerinde otururken denedim. Bilmem kaçıncı denememdi ama ilk sigara içerken yakalanışım, bir daha içmeyeceğime dair yalan yeminim yine bu lastikler üzerinde sigara içerken annemi de tanıyan bir teyzenin bir şeyler silkmek üzere cama çıkmasıyla oldu. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışta olduklarını arkadaşlarımızın vücutları değişirken burada gördüm.

Lastiklerin de sonu böyle geldi zaten. Büyümüştük ve masumiyet bitmişti artık.

üstüste dört adet konulduğunda çocuklar için muhteşem bir oyun sahası olacabilecek lastiktir efendim.bir zamanlar

Gittiği ilkokulu iki sokak arkada olan şanslı çocuklardandım ve bu şansa sahip bir kaç arkadaş daha vardı. Sabahçıysak tüm öğleden sonra, öğleciysek de gündüzlerin uzamış olduğu zamanlarda akşam ezanı okunana dek.

(bkz: bir eve giriş zili olarak akşam ezanı)

orhan, neslihan, ece ve ben, her allahın günü hayatı birlikte keşfediyorduk. karşı cinse karşı inceden bir utangaçlık ve konuşulabilecek çok çeşitli tabular olmasına karşın gerçek anlamda henüz dişi/erkek diye ayırmıyorduk insan türünü.

orhan, ece, neslihan aynı sitede oturuyorlardı zaten ve bu sitenin “arka bahçe” olarak andıkları bir otoparkı vardı. mimari olarak daha fazla pencerenin dışarıya bakabilmesi için dört apartmanlık “[” (zımba teli) şeklindeki sitenin zımba ayaklarıyla, zımba gövdesi arasındaki birleşim yerlerinde yarı karanlık boşluklar vardı.

Bu traktör lastikleri işte bu yarı korunaklı aradaydı.

Üstüste konmuş dört traktör lastiğinin beyaz saray’daki yuvarlak masa etkisine sahip olduğunu o zaman keşfetmiştik.

Lastikler üstümüzü boyamayacak kadar boyasını yitirmiş ve yağmurla yıkanmıştı, ve o yüzden hiçbir zaman oturmaya engel teşkil etmedi.

Futbol falan da oynuyorduk tabi, ya da ece, neslihan falan da ip atlar, lastik (çinçan) oynarlardı ama bir şekilde günün bir saati -özellikle eve bizden daha erken giden çocuklar gidip, sadece biz bize kaldığımızda- buluşma yeri burasıydı.

– “Arka bahçeye gel.”

Biz bu lastiklerin üzerinde ilk oyunlarımızı oynadık, ben salak saçma korku hikayeleriyle başta kendim olmak üzere herkesi korkuttum ve başta yine kendim olmak üzere hiçbirimiz geceleri uyuyamadık. İlk sigaramı bu lastiklerin üzerinde otururken denedim. Bilmem kaçıncı denememdi ama ilk sigara içerken yakalanışım, bir daha içmeyeceğime dair yalan yeminim yine bu lastikler üzerinde sigara içerken annemi de tanıyan bir teyzenin bir şeyler silkmek üzere cama çıkmasıyla oldu. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışta olduklarını arkadaşlarımızın memeleri şekil değiştirip belirginleşirken burada gördüm ve bir süre sonra, ilk kez bir memeye burada dokunmuştum.

Lastiklerin de sonu böyle geldi zaten. Büyümüştük ve masumiyet bitmişti artık.

bir zamanlar

(timemechanic, 2011-05-09 22:16)

Özdeşleşme

Öfke. Kime olduğu bilinmeyen. Evvela ayır, duruma mı? kişiye mi? Durumaysa sorun yok. Kişiyeyse, kendine mi, ona mı, diğer insanlara mı? Hangisine kızsan olmadığı gibi hangisine kızmasan da oluyor. Daha da kötüsü: Hangisine kızsan oluyor. Her birisi bir nane yemiş. Öte yandan bir gülünçlük var bu halde. Kime gülmeli? Duruma mı? Öyleyse sorun yok, ama kişiyeyse, kendine mi? Ona mı? İnsanlara mı? Gülerken mutlu da olunmalı mı? Her gülen mutlu mudur? Her mutlu olan güler mi? Gülüşler mutluluğu ifade eder mi? Cevaplar yok: Çaresizlik. Bir ihtimal -ama kuvvetle muhtemel- yalnızlık. Belki kıskançlık. Belki terkedilmişlik ve terketmişlik. Belki feda etmişlik, feragat etmişlik, fenalık.

Tüm duygular birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine girmiş karmaşık bir şekilde ve çok basit bir şey hissedilen aslında: Basitlik.

Basit bir şekilde aynı forma kavuşuyor tüm duygular. Aklınızın neresini kullansanız elinizde kalıyor bak, elinizin neresini kullansanız da bir türlü aklınızda kalmıyor. Aklınıza yatmayan her şey siz yatağa yatınca geçecek gibi ama bir de bakıyorsunuz bir şey sizi uyutmuyor. Nedir o? Bezelye tanesi? Hem de kırk çarşaf altında mı? Yoksa hala o tanımlayamadığınız yumru mu?

Hani şu neyi düşünseniz bir yere ulaşmayan, tüm yollarda kurulmuş barikatlar öncesinde ne mantık ne de hissiyat polisine yakalanmadan, gönül yollarınızın altında ıslak ve rutubetli kalmış bir alana tepilişiniz. Düştüğünüz yerde elinizi kolunuzu bağlayan başka duygular var ama intikam için yanıp tutuşmanıza rağmen onları daha sonra tanıyacağınız bir eşkal de kazıyamıyorsunuz herhangi bir tarafınıza.

Tüm acılar, sevinçler ve dilin sahip olduğu o beş tip duyuyla neyi anlatabilecekseniz bedeninizde birleşiyor. Birini çıkarıp atsanız dünyayı kaçırıyor ya da acaip bir eksiklik hissediyorsunuz.

Basit bir şekilde aynı forma kavuşuyor duygular ve ayaklarınız nereye gitse yüreğiniz bir yere götürmüyor.  Yüreğiniz bir yere gitse ayaklarınız riayet etmiyor.

Biat etmiyor sizin sandığınız beyin. Teslim olmuyorsunuz kalbe.

Özdeşleşiyor. Beyin kıvrımlarını, kalp odalarını, duygular tüm yarattıklarını düzleştirip, pürüssüzleştiriyor.

Uyku…
Tek yalın gerçek.
Kalıcı olana kadar da geçici.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google