Category: EDEBİYAT

NİHAYET VAKİT VAR (ÇEVİRİ)

Alacakaranlık Kuşağı, 8. Bölüm (1959) - Henry Bemis

Alacakaranlık Kuşağı, 8. Bölüm (1959) – Henry Bemis

Yaklaşık bir buçuk yıl önce tercüme ettiğim bir öykü bu. Uzun süredir kenarda bekliyordu çünkü Özgün Muti ile birlikte gerçekleştirmek istediğimiz bir projeydi bu. Ve eğer başka çevirenler de bulabilseydik, başta Ray Bradbury editörlüğünde çıkan Futuria Fantasia adlı dergideki öyküler olmak üzere pek çok telifi düşmüş öyküyü tercüme edip Türkçe’ye bir kitap olarak kazandıracaktık. Ne yazık ki bu kapsamlı projeyi geçen süre zarfında gerçekleştirme imkanı bulamadık.

Aşağıdaki öykü Lyn Venable‘a ait. IF Worlds of Science Fiction dergisinin 1953 yılı Ocak sayısında yayımlanmış (Gutenberg Project). Sonradan öğrendiğime göre 1959 yılında Alacakaranlık Kuşağı dizisinin 8. bölümü bu hikayeden uyarlanmış (Kaynak: Wikipedia).

Bu arada; bugüne dek iki kurgu-dışı eser çevirdim ama bu benim ilk kurgu tercümem. Kurgu çevirmenleri aksini iddia etse de, bence kurguyu çevirmek daha zor. Yazarın üslubu ile kendi üslubunuz arasındaki çatışmaları gidermek gerekiyor. Bunu hakkıyla yapabilmek de zor.

Umarım beğenilir. Sevgiler.

Tevfik Uyar.

 

 


 

Atom bombası pek çok insan için bir son demekti. Henry Bemis içinse biraz daha farklı bir anlama geliyordu- minnet duyulası, keyiflenilesi bir şey…

Nihayet Vakit Var!

Uzun bir süredir Henry Bemis’in şöyle bir hâyâli vardı: Bir kitabı okumak. Ama öyle başlığını, sunuşunu ya da ortalardan bir sayfasını değil. Başından sonuna dek, ilk sayfasından son sayfasına bütün bir kitabı okumak. Birçoğu için büyük bir hayal değildi bu elbette ama bu hayalin içeriği Henry Bemis’in bedbaht hayatı için bir tür imkânsızlığa karşılık geliyordu.

Henry’nin kendine zaman ayırmak gibi bir lüksü yoktu. Zamanının bir kısmını patronu olacak Bay Carsville’e maaşı karşılığında satmıştı. Kalanı ise eşine, Agnes’e aitti. Agnes’in tüm haklarına kayıtsız şartsız el koyduğu bu zaman diliminde Henry’nin yapmasına izin verdiği tek şey işine gitmesi ve işten dönmesiydi.

İşin kötüsü felek de Henry’e sillesini vurmuş ve ona ıslah olmaz bir çift miyop göz vermişti. Zavallı adam o kadar miyoptu ki burnunun ucunu bile göremiyordu. İlk başta ana-babası onu zeka özürlü sanmıştı. Bir süre sonra meselenin Henry’nin gözleri olduğunu anlayınca ona bir gözlük aldılar ama kayıp zamanın telafisi yoktu işte.  Gözlüklü Henry kalan zamanda okuyamadan geçirdiği o yılların acısını çıkarma şansı bulamadı. Aslında şimdi de öyle bir şansı yoktu zaten… Ama bir gün, tüm bunları değiştirecek bir şey oldu.

Hadise gerçekleştiğinde Henry, Eastside Bank & Trust’ın bodrum katındaydı. Bir kafese tıkılıp da geçirdiği mesaisinden kaytarabildiği bir kaç dakikayı o sabah satın aldığı derginin bir kaç sayfasını okumaya ayırmıştı. Bay Carsville’e müşterilerden birine ait tüm fatura koçanlarına bakması gerektiğini bahane ederek bodruma inmiş, bodurumun loş ışığında paltosundan çıkardığı cep dergisini okumaya başlamıştı.

“Yeni Silahlar ve Size Yapabilecekleri” adlı makaleyi büyük bir keyifle okumaya başlamıştı ki bir anda kulaklarına duyup duyabileceği en yüksek gürültü doluverdi. Gürültü öylesine şiddetliydi ki, sanki aynı anda hem dışarıdan hem de kendi içinden geliyordu. Derken asfalt beton onunla birlikte yükselmeye, tavansa üzerine doğru eğilip çökmeye başladı. Henry’nin aklına bir an için daha geçenlerde okuduğu “Kuyu ve Sarkaç” adlı öykü geldi. O hikâyeyi bitiremediği ve sonunu asla öğrenemediği için üzüldüğü sırada ortama karanlık, sessizlik ve bilinçsizlik hakim oldu.

Kendine geldiğinde Eastside Bank & Trust’ın o bildik manzarasında ciddi derecede bir yanlışlık olduğunun farkına vardı: Bodrumun ağır çelik kapısı burulup bükülmüş, taban kafa karışıklığı yaratacak şekilde yerinden kalkmış, tavan da çılgınca onun üzerine çöreklenmişti. Henry ihtiyatla ayaklarını oynattı, kollarını ve bacaklarını hareket ettirmeye çalıştı. Bi’yerinin kırılmadığından emin olduktan sonra bir an için panikle ellerini gözlüklerine götürdü: Tanrıya şükür gözlükleri sağ salim yerindeydi! Yoksa darmadağın olmuş bu bodrumdan hayatta yukarı çıkamazdı.

Aklının bir kenarına yazdı hemen: Dr. Torrance’a kendisine yedek gözlük göndermesi için mektup yollayacaktı. Allah’ın belası doktorlar kolay kolay reçete yazmazdı ama şişedibi gözlük camlarını reçeteye uydurmada Dr. Torrance’tan başkasına güvenemezdi. Henry, ağır gözlüğünü çıkarınca odanın görüntüsü aniden bulandı. Pembe bir leke –kendi eliydi bu pembelik- beyaz bir baloncukla –o da cebinden çıkardığı mendildi- buluştu ve gözlük camlarını itinayla sildi. Gözlüğü yeniden takınca burun köprüsünden aşağıya bir miktar kayıverdi. Yakın zamanda vidaları sıktırması gerektiği anlamına geliyordu bu.

Bilincine henüz kavuştuğunun farkında olmadan, aslında az önce bir şeyler olduğunu, bu şeyin bir kazan patlamasından, bir gaz hattının infilak etmesinden hatta bugüne dek olmuş her şeyden daha kötü bir şey olduğunu fark etti. Fark etti; çünkü ortam olağanüstü sessizdi. Olan şey her neyse yukarıdan ne bir siren vızıldaması, ne bir çığlık, ne de bir koşuşturma duyuluyordu. Hiç de hayra yorulamayacak, insanın içine işleyen bir sessizlikti bu.

Henry eğilmiş tabanın üzerinden yürüdü. Arada bir kayarak ve sendeleyerek de olsa yamuk zemin üzerinden asansöre ulaştı. Asansör kabini şaftın üzerine düşmüş, resmen bir tür akordeona dönüşmüştü. İçerisinde Henry’nin bakamayacağı türden bir şeyler vardı; böyle hani sanki bir zamanlar insanmış ve hatta insan grubuymuş da şimdi ne olduğunu söyleyebilmenin pek de mümkün olmadığı bir bulamaca dönmüş bir şey…

Henry gördüğü manzara yüzünden sersemledi biraz ve pek de iyi hissetmez bir halde merdivenlere yürüdü. Basamaklar hâlâ oradaydı ama hepsi allak bullak olmuş, bazıları diğerlerinin üzerine binmiş gibiydi. Çaresiz devam etti ve bir merdivenden çıkıyor olmaktan daha çok bir dağa tırmanırcasına yukarı kata erişti: Bir zamanlar bankanın lobisi olan yer büyük ve sessiz bir salona dönmüştü resmen. Eskiden tavanın olduğu yerde asılı kalan kirişlerin arasından sızan güneş nedeniyle tuhaf bir şekilde neşeli görünüyordu aslında. Parçalı ışık sessiz lobide ışıldıyor ve az önce Henry’nin sersemlemesine neden olan türden başka görüntüleri, birbiri içine geçmiş biçimsiz yığınları aydınlatıyordu.

“Bay Carsville” diye seslendi. Bir yanıt alamadı. Hâlbuki bir şeyler yapılmalıydı şu an. Pazartesi gününün ortasında korkunç bir şeyler olmuştu ve Bay Carsville burada olsa ne yapılması gerektiğini bilirdi. Tekrar ve daha şiddetli bir şekilde “Bay Carsville” diye seslenirken sesi çatladı. Bu sırada yere düşmüş büyük bir mermer bloğunun altından dışarıya uzanan kol ve omuza takıldı gözü. Ceketin düğme iliğinde bu sabah Bay Carsville’in takmış olduğu beyaz bir karanfil seçiliyor ve elin orta parmağındaysa yine Bay Carsville’e ait olan mühür yüzüğü görünüyordu. Henry, Bay Carsville’in vücudunun geri kalanının büyük mermer blok altında kaldığını anladığında hemen soğukkanlılığını yitirmedi. Ancak biraz sonra büyük bir ıstırap duydu: Mr. Carsville ölmüştü. Kalan tüm personel de öyle: Bay Wilkinson, Bay Emory, Bay Prithard, ve tabi ki Pete, Ralph, Jenkins, Hunter, güvenlik görevlisi Pay ve kapı görevlisi Willie. Henry Bemis haricinde Eastside Bank & Trust’a ne olduğu hakkında bir şeyler söyleyebilecek tek bir kimse mevcut değildi. Banka azıcık bile olsa umurunda değildi zaten ama elinden hiçbir şey gelmemesinden rahatsızlık duyuyordu.

Devrilmiş duvarın tuğla yığınları üzerinden itinayla tırmandı. Caddeye adım atarken gıcırdayan, ezilmiş bir şeyin üzerine bastı ve kendini kusmaktan zar zor alıkoydu. Caddenin manzarası da içeridekinden çok farklı değildi: Günışığının yarattığı aydınlık, üzerinden emeklenerek aşılması gereken moloz yığınları ve maalesef şu tatsız manzara… Hem de çok daha fazla, çok daha kötüydü burada.

Birden Agnes geldi aklına. Normalde Agnes’e ulaşmak için çabalaması gerekmiyor muydu? Daha önce gördüğü bir afişi hatırladı: “Acil durumlarda telefonları meşgul etmeyin. Sevdikleriniz de sizin gibi emniyette olacaklardır”. Otomobillerin ölü hayvanlar gibi nalları diktiği şu saatte artık Agnes’e ulaşmanın mümkün olmadığını anladı. Eğer şu an sağsa zaten sağdır, değilse… Tabii ki de değildi! Hatta belki de uzun bir yol boyunca görüp görebileceği hiç kimse, belki eyaletin, belki ülkenin ve hatta belki dünyanın tamamı sağ ve salim değildi şu an. Hayır, bu değildi Henry’nin şu an düşünmek istediği… Bu yüzden zihnini ve düşüncelerini tekrar Agnes’e yöneltti.

Kim ne derse desin aslında iyi bir eşti Agnes. Eğer bugünlerde okumaya hiç vakti olmuyorsa bu Agnes’in suçu değildi ki? Ev vardı, banka vardı, bir de komşuları vardı: Briç için Jones’lar, pişpirik için Graysons’lar ve sessiz sinema oynamak için Bryant’lar. Ve tabii bir de televizyon -ki Agnes izlemeyi çok sever ve nedense de asla yalnız izlemek istemezdi. İşte bunlar yüzünden bir gazete okumaya dahi vakti olmazdı Henry’nin. Gazete deyince önceki gece geldi hatrına…

Henry, koltuğuna yerleşmişti yerleşmesine ama bunu yavaşça yapmaya çalışmıştı, çünkü koltuğun yayları gıcırdayarak Agnes’in dikkatini çekebilir ve Henry’nin o an işi olmadığını haber edebilirdi. Gazetesini yerinden alıp yavaşça açtı, zira sayfaların çıkardığı o keskin ses Agnes için bir savaş borusu mahiyetindeydi. Manşetlere göz attı: “Müzakerelerin Çökmesi Yakındır”. Bu makaleyi okumaya vakit ayıramadı. İkinci sayfaya geçti: “Solon’a Göre Savaşın Eli Kulağında”. Sayfaları daha hızlı çevirmeye başladı, tek bir haber için gereğinden fazla vakit harcamamak için oradan buradan bir kaç satır okudu. Arka sayfalardan birinde kısacık bir makale gördü: “Yucatan’da Tarih Öncesinden Kalma Yapılar Ortaya Çıktı”.

Henry kendi kendine tebessüm ederken gazeteyi itinayla dörde katladı. Tamamını okuyabilseydi ne ilginç olurdu hakikaten. Derken Agnes’in önce “Henrrreeee!” diyen sesi, sonra da kendisi geldi içeriye. Gazeteyi usulca Henry’nin elinden aldı ve şömineye fırlattı. Alevler okuyamadığı o güzel son sayfa haberinin etrafını yalarken gazete haberin çevresinde büküldü. Agnes, “Henry bu gece Jones’ların briç gecesi. 30 dakika içerisinde burada olurlar ve ben daha giyinemedim bile. Sen de tutmuş… bir şeyler okuyorsun”. Gazete okumak çok pis, iğrenç bir işmiş gibi yüzünü ekşitmişti. “Kalk da bir an önce traş ol. Bak Jasper Jones’a? Daima filinta gibi geziyor adam. Bak biraz da örnek al. Sonra da biraz buraları toparla, hadi!” dedi kadın. Şömineye bakarken yüzüne bir pişmanlık ifadesi yerleşti: “Tüh yaa… Yayın akışı da yandı… Gerçi Jones’lar geç gider epey ama ne bileyim, yine de belki gece iyi bir film… Henry! Şuna bak hâlâ oturuyor! Acele etsene, kime diyorum ben!”

***

Bugün Henry acele ediyordu ama fazla acele zarar verdi ona. Bir zamanlar araba çamurluğu olan burulmuş bir metal parçasına bacağını kestirmişti az önce. Yaranın çevresini cebindeki mendille sararken eli titriyor, aklına tetanos veya kangren gibi illetler geliyordu. Tahayyülünde dün gece alevler tarafından gazetenin son sayfasının nasıl da yutulduğu canlandı yeniden. Artık istediği tüm gazeteleri okuyacak kadar vakti olacaktı, ama yeni gazete çıkmayacaktı artık: Zira caddenin karşısındaki moloz yığını Gazette Binası olmalıydı ve yerinde resmen yeller esiyordu. Yeni tarihli bir gazetenin olmayacağını düşünmek de ziyadesiyle korkunçtu bu arada. Yeni yayın akışı olmayacağı için Agnes de üzülürdü herhalde ve tabi artık hiç televizyon yayını olmayacağına da. Gülmek istedi ama beceremedi. Yakışmıyordu şu ortama…

Yoluna devam etti. Aradığı binayı buldu ama binanin silüeti epey bir değişmişti. Koca kubbesi artık bir daire değil, yarı daireydi. Kanatlarından birisi ise kendi üstüne çökmüştü. Henry Bemis’i ani bir panik havası sardı: Ya dünya üzerindeki bu tür binaların her biri mahvolmuş, tamamen ortadan kalkmışsa? Ya bu binalardan bir tane bile kalmamışsa? Çaresizliğin gözyaşları göz pınarlarına yürürken o da binanın çarpık manzarasına doğru yürüdü.

Binanın eksiksiz olduğu zamanları düşündü. Pek çok geceler geniş ve davetkâr kapısının önünde durup beklediğini hatırladı. Havanın sıcak olduğu gecelerde kapıların ardına kadar açık olduğu, içerideki insanların ahşap masalarda yanlarında bir yığın kitapla oturduğunu gördüğü zamanları… Halk kütüphanelerinin ne kadar muhteşem yerler olduğunu düşünürdü. Öylesine muhteşem ki, herkesin, istisnasız herkesin girebildiği ve bir şeyler okuyabildiği yerler…

Bir kaç defa içeriye girmeye yeltenmiş, kapıdan diğer insanları izlemişti. Bilhassa da kapıya yakın oturan, yağ lekeli bir tulum giymiş, muhtemelen anlamakta zorlandığı teknik bir dergi üzerinde gecelerce çalışan, bu haliyle parlak bir gelecek vaat eden o adamı. Bir de kapının diğer tarafında yaşlı ama bilge bir adam, sakin sakin sayfaları çevirdikçe dudaklarını da hafif hafif oynatıyor, şu yalan dünyada pek fazla kalmamış olan vaktini değerlendiriyordu -ki yine de ne yapmak istiyorsa onu yapabildiği için aslında vakit bakımından zengin sayılırdı…

Henry hiç bir zaman içeriye girmemişti. Bir kaç basamak ilerlemiş, neredeyse kapıya kadar erişmişti ama sonra aklına gürültülü sesiyle Agnes düşmüştü hep. O da arkasını dönüp eve gitmişti her seferinde.

Gerçi şimdi neredeyse sürünerek de olsa içeri giriyordu işte; nefesi bıçak gibi göğsünü acıtırken, avuçları yırtılmış, kanıyor halde. Kanı kızıla bulanmış mendilinden sızmış ve pantalonunu da aynı renge bulamıştı artık. Fena halde zonkluyordu bacağı ama Henry aldırmadı. Hedefinin önündeydi şimdi.

Kütüphaneye ait kitabe artık kapısız olan girişin üzerindeki yerindeydi. H-A-L- K- – -Ü-P-H- – -E- -İ. Kalanı kırılıp gitmiş, içerisi de harabeye dönmüştü resmen. Rafların kimisi yana yatmış, kimisi devrilmiş, kırılmış, parçalara ayrılmış, yapının nadide eşyaları olan kitaplar etrafa saçılmışlardı. Henry pek çoğunun hâlâ yekpare kaldığını, kullanılabilir ve okunabilir halde olduklarını sevinçle fark etti. Dizlerine kadar yükselen kitap yığının arasına dalıp çamurda yuvarlanır gibi yuvarlanmaya başladı. Bir tanesini aldı eline: “William Shakespeare’den Seçme Eserler”. Evet, bir ara bunu okumalıydı. İtinayla kenara ayırdı. Bir başkasını aldı eline: Spinoza. Onu da başka bir kenara ayırdı. Bir başkasını daha aldı. Bir başkasını daha… Bir daha.. Bir daha… Hangisinden başlayacaktı? Bir ton kitap vardı burada.

Kıtlıktan çıkmış da açık büfe akşam yemeğine uğramışçasına, sanki elinde koca bir tabak tutuyor ve biraz ondan, biraz bundan diyerek çeşit çeşit yemeği yığıyordu tabağına.

Bir süre sonra sakinleşti. Seçtiği kitaplardan oluşan yığından bir cildi eline aldı ve ters dönmüş bir kitaplığın üzerine kıçını rahatça yerleştirdikten sonra kitabı açtı. Ağzı kulaklarına varıyordu.

Bu sırada çatlamak üzere olan bir molozun inceden gürültüsü ulaştı kulağına. Ses Henry’nin üzerine oturduğu kitaplığın diğer köşesinden gelmişti.

Derken moloz kırıldı ve kitaplığın bir köşesi boşluğa düşerken Herny’nin de dengesini bozdu. Bu sırada gözlüğü kaydı ve yere düştüğünde bir çınlamaya neden oldu.

Henry hemen eğildi, eliyle yoklayarak gözlüğün düştüğü yeri buldu bulmasına ama eline tuzla buzdan başka bir şey gelmiyordu.

İşte şimdi ani ve bir şehri tamamen ortadan kaldıran o felaket Henry için de gerçekleşmiş oldu. Önüne açtığı sayfanın bulanık görüntüsüne bir müddet bakakaldıktan sonra haykırarak ağlamaya başladı.

——SON——

 

Orijinal Eser: Time Enough at Last, IF Worlds of Science Fiction dergisi Ocak 1953 sayısı.

Yazan: Lyn Venable, Çeviri: Tevfik Uyar

 

CCLXXX – MİKRO BİLİMKURGU

Fransız matematikçi ve mantıkçı Blaise Pascal’ın, 1657 yılında yazdığı bir mektubun sonunda “daha kısa yazacaktım ama yeteri kadar vaktim yoktu” dediği gibi, kısa ama etkili yazabilmek bazen uzun ve ayrıntılı yazmaktan çok daha fazla vakit ve çaba ister.

Bazen az olan çok olandan daha çoktur. Kimi zaman tarihi uzun uzun kitaplar değil, kısa ama etkili cümleler değiştirir. “Az ama öz” bizim kültürümüzden bir deyimdir; ki zaten belki de kimi zaman öz, geriye kalandan daha mühimdir.

Mikro öykü bir “öz” meselesidir. Bazen bütün bir öyküyü bir cümlenin içine yedirmektir, bazense de okurun zihninde bir fitil ateşleyip, fitilin bağlı olduğu bombanın akıbetini okura bırakmaktır.

Bu nedenlerle 2014 yılı sonunda Özgün Muti ile oturup 2015 yılı için bir bilimkurgu mikro öykü yarışması düzenlemeye karar verdik. Planımızı yaptık ve akışımızı oluşturduk. Sınırını da çağımıza uygun olsun diye “2 adet tweet” uzunluğu, yani 280 karakter olarak belirledik. Türkiye’de bilimkurgu yazınına katkıda bulunan Fabilog ve Kayıp Rıhtım ile maalesef artık varlığını sürdürmeye Mağazaloji adlı e-ticaret kuruluşu destekçilerimiz oldu. Hakan Tunç, Murat Başekim, Murat Çetinkaya ve Sinan İpek jüri üyelerimiz olmayı kabul etti.

Yarışmayı ilan ettik ve 217 katılımcının gönderdiği 353 öykü kör jüri tarafından incelendi. Her jüri en favori 20 öyküsünü finale bıraktı. Finale kalan öyküler kör jüri tarafından yeniden puanlandı. Böylece jürinin en yüksek puan verdiği üç öykü yarışmayı kazandı. İlk on öykü halk oylamasına sunuldu ve (birden fazla oy kullanılmasını engelleyecek her türlü tedbir alınarak) başarılı ve yüksek katılımlı bir oylama neticesinde halkın tercihleri de belirlendi.

Böylelikle Türk bilimkurgu öykü literatürüne onlarca yeni mikro öykü katılmış oldu. Tüm katılımcılara, jüriye ve oy veren okurlara teşekkür ederiz.

CCLXXX’e ücretsiz olarak aşağıdaki adresten erişebilirsiniz:

http://www.entropolkitap.com/kitap/cclxxx/

ÖYKÜ: YÜZ ELLİ

1 Aralık 2015’te açıklanan sonuçlara göre 17. TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen “Yüz Elli” adlı öykümü sıcağı sıcağına paylaşıyorum. Bu yarışmada üçüncü kez ikincilik ödülü aldığım için elbette mutlu oldum. Fakat şu da bir gerçek: Ne yapsam da birinci olmak kısmet olmadı.

Benim için öykü yarışması macerasının sonu anlamına geldi bu ödül. Bundan sonra öykülerimi kitaplaştırmaya odaklanacağım.

Beğenmeniz dileğiyle… Sevgiyle…


 

Yüz Elli

Takvimlerin 23 Ağustos 2020’yi gösterdiği o gün insanlık adına başlayan mühim bir yürüyüşün son adımı atılacaktı. 1977 Eylül’ünde Güneş Sistemi’nin dışına yollanan Voyager 1, artık “bulunmaktan” başka bir vazifesi kalmadığı için tamamen kapatılacaktı. 2020’deki bu son adım daha araç gönderilmeden planlanmıştı; zira o kadar uzaktayken insanlara sunabileceği bir şey kalmayacaktı.

NASA’nın JPL biriminin California’daki merkezinde her şey güzel başlamıştı. Voyager 1’den gelen telemetri verilerinin yansıtıldığı kocaman ekranın önünde basın mensuplarına kokteyl veriliyordu. Kürsüden insanlığın uzay macerasıyla ilgili birkaç duygusal konuşma yapıldıktan sonra, Voyager 1’deki altın plağa konmuş şarkılar eşliğinde sohbetler edildi. Saat 16:00’ya programlanan “şalteri indirme” etkinliğinden kırk dakika önce probun cayroskopik operasyonlarından sorumlu olan Rachel, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti. Onun kaygıyla ekrana baktığını görenler yüzlerini aynı yere çevirdiler. Salondaki konuşmalar azalarak kesildiğinde herkes ekranda artık değişmeyen, sabitlenmiş sayılara bakıyordu. Saat dışındaki tüm veriler aniden duruvermişti.

NASA’nın basın müşaviri Thomas, gazetecilere çaktırmamaya çalışarak Umut’un yanına gelip “şalteri vaktinden önce mi indirdik?” diye sordu. Umut diliyle dişi arasından “İlgisi yok…” diye fısıldadı. “Alet buraya 20 saat uzaklıkta. Her ne olduysa 20 saat önce olmuştur”. Gazetecilerin ortalama bir insandan daha hassas kulaklara sahip olduklarını unutmuşlardı. Haberin kokusunu alan gazeteciler soru yağdırmaya başladılar. JPL başkanı ortamı sakinleştirmek amacıyla “tamam tamam beyler hanımlar…” diyerek herkesin görebileceği bir yere geçti. “İzin verirseniz şimdi ne olduğunu öğrenip size aktaracağız. Rahat çalışabilmemiz için maalesef sizleri bir süreliğine lobiye almak zorundayız” dedi ve gazeteciler Thomas’ın mihmandarlığında dışarıya çıkarıldılar.

Yerlerine geçen Voyager 1 ekibi eldeki verilere dayanan tüm sistem testlerini yaptılar. Her şeyin sağlaması yapıldıktan sonra ortaya son derece tuhaf bir sonuç çıktı: Voyager 1 tıkır tıkır çalışıyordu fakat küçük bir sıknıtısı vardı: İlerleyememek. Araç her ne olduysa Güneş’ten tam 150 AU uzaklıkta pozisyonunu sabitlemişti.

Geri dönen Thomas, “Emin misiniz?” diye sordu kenara çektiği JPL başkanına. “Dışarıda iştahla bekleyen gazetecilere bunu mu söyleyeceğim? Nasıl olur?”

“Emin değiliz. Voyager 20 saat uzaklıkta olduğu için şimdi talep ettiğimiz bazı veriler ancak 40 saat sonra gelebilir. Ne var ki, o zamana dek gelmiş ve hâlâ gelmeye devam eden verilerde başka hiçbir sorun görünmüyor. İlginç bir şekilde araç aniden durmuş gibi…”

“Bu mümkün mü?”

“Elbette değil. Belki basit bir sensör arızasıdır. Bir asteroide çarpmıştır diyeceğim ama… Diğer veriler… Neyse… Beklemekten başka çaremiz yok.”

“Her ne olduysa tam 150,00 AU’da olması biraz tuhaf değil mi?”

“Tuhaf… Belki yazılımdaki bir hata buna neden olmuştur ve aynı hata yuvarlama hatası da yaratıyordur. Erkenden bir şey söylemek zor. Ekip araştıracak. Eski ve kenarda kalmış bir program olduğu için çok bilgi sahibi değilim. Ben de rapor bekliyorum.”

“Dışarıdakilere ne diyeyim?”

“Sistemde bir arıza var, 40 saat sonra teyit edeceğiz… Nasıl?”

“Vakit kazandırır…”

*

Yönetici takımı olayın basit bir arızadan kaynaklandığını umuyorlardı. Arızayla baş etmek kolaydı: “Voyager’da son anda bilmemne arızası çıktı. Zaten şalteri de indirecektik ve zahmete girmeye değmeyeceğini düşündük…”

Ancak Voyager 1 gerçekten de tam olarak 150,00 AU’da, kelimenin tam anlamıyla boşlukta öylece çakıldıysa, bunu açıklamak pek kolay olmazdı. Vuku bulan gerçekten de buysa muhtemelen konunun tartışılacağı yer artık California Teknoloji Enstitüsü değil, Beyaz Saray olacaktı.

Öyle de oldu. 41 saat kadar sonra NASA başkanı kendini Amerikan Başkanı’nın bilim danışmanı Sera’ya konuyu aktarırken buldu. Aracın nasıl olup da durduğunu mantıklı bir şekilde izah edemiyordu.

“Daha fazla bilgi almanın yolu yok mu?” dedi danışman.

“Var… Voyager 1, 1990 yılında Güneş Sistemi’nden son fotoğrafını aldığında üzerindeki kamerayı deaktive etmiş ve yazılımını kaldırmıştık. Onu yeniden devreye sokacağız.”

“Olanlara dair bir teoriniz var mı?”

“Tüm personelim kafa yoruyor. Somut tek bir hipotez var; ondan da ancak bilimkurgu öyküsü çıkar… ”

NASA başkanının bahsettiği hipotezi NASA’nın en yaşlı çalışanlarından birisi olan Carl Heermer öne sürmüştü. Hipotezse 2000 yılında Stephen Baxter tarafından ortaya atılan Planetoryum Hipotezi’ydi. 1963’te Kardashev adlı sovyet astronom, uzaydaki olası uygarlıkların hakim olabildikleri enerji miktarına göre K1, K2 ve K3 diye sınıflandırılabileceğini öne sürmüştü. Baxter da K3 cinsinden bir uygarlığın 100 AU’luk çapta bir simülasyon yaratabileceğini hesaplamış, Güneş Sistemi’nin çok gelişmiş bir uygarlığın yarattığı fiziksel bir simülasyonda bulunabileceğini öne sürmüştü. Carl’a göre Baxter haklı olabilirdi ama fazla itidalli davranmıştı: Güneş Sistemi, çapı 300 AU olan bir simülatörde olabilirdi.

Bilim danışmanı, “Yani Güneş sisteminin bir tür laboratuvar tüpünde yer aldığını mı söylüyorsun?”

“Hayır elbette… Bu sadece bir spekülasyon. Ancak Voyager’in durması o kadar anlamsız ki, öne sürülen hipotezler de aynı derecede anlamsızlar.”

“Fotoğraflar geldiğinde orada olmak istiyorum.”

“Tamam. Kamerayı aktive edip ilk fotoğrafları almamız asgari 48 saat sürecek.”

“Bekleriz. 4,5 milyar yıllık bir simülasyon için kısa bir süre.”

*

Mojave Çölü’ndeki Goldstone anteni, kamera aktivitesini onaylayan ilk fotoğrafı aldı. Hemen teyit sonrası adımlara geçildi: Voyager kamerasına saat yönünde dönerken 15 derecede bir görüntü alması söylendi. Bu yeni fotoğrafların gelmesi için 40 saat beklenecekti.

Sera California’ya bu süre zarfında ulaştı. İlk işi NASA veya JPL başkanını değil, Carl’ı görmek oldu. Uzun bir süredir alımlı bir kadına –hatta bir kadına- randevu vermeyen Carl’ın keyfine diyecek yoktu. “Biz bu hipoteze hayvanat bahçesi senaryosu da derdik.” dedi bar taburesinde birasını yudumlarken. “Bu fikir Fermi Paradoksu’ndan doğdu. ‘Madem evrende başka uygarlıklar var, o halde neredeler?’ dedi Fermi haklı olarak. Tamam, ziyaret edilmemiş olabiliriz ama radyo sinyalleri nerede? Hiç mi iletişim kurmuyor, hiç mi haberleşmiyorlar? İşte Baxter bu “büyük sessizliğe” başka bir açıklama önerdi: Onları görmemizi istemiyorlar çünkü onlar için beyaz farelerden başka bir şey değiliz.”

“Peki Carl… Eğer gerçekse… Yani gerçekten Güneş Sistemi’miz bir tür hayvanat bahçesinden ibaretse…” dedi Sera.

“Her şey olabilir. Kafesten çıkmaya kalkıştık diye terbiyecimiz gelip bize sopa atabilir. Belki de ödüllendirmek için birkaç fıstık atarlar. Ya da yaratıcımız her kimse çoktan ölmüştür. Bence bize ne yapacaklarından daha önemli sorunlarımız var.”

“Nedir o?” dedi Sera merakla.

“Bunca bilimsel birikimimize ne olacak? Orada dev bir ekran varsa eğer, her şey bir görüntüden ibaret demektir. Bizi evrenin sessizliğine inandıran bir görüntü… Bir açık hava sineması Sera. Einstein, Hawking, Büyük Patlama, genişleyen evren… Evrenin en uzun metrajlı filmi bu. Hepsini unut! Tüm bildiklerini.”

*

Fotoğraflar geldiğinde gizli servisler devreye girmek zorunda kaldı çünkü Voyager’ın tam karşısında kocaman bir “150 AU” tabelası duruyordu. Voyager 1 Karayolları Genel Müdürlüğü’nün değil NASA’nın aleti olduğuna göre bunun tek bir açıklaması vardı: Birileri Voyager’ın sinyalini karıştırıyordu!

“Ockam’ın usturasını resmen es geçtik Sera. Basit olan açıklamayı değil, abidik gubidik senaryoları dikkate aldık. Voyager’ın şalterini o gün indireceğimizi duyurmuştuk. Kabiliyetli birkaç korsan –nasıl yaptılar bilmiyorum ama- önce bizim verilerimizi manipüle edip Voyager’ın 150 AU’da durduğuna inanmamızı istediler. Şimdi de yıldızlı bir arka planda 150 yazan karayolu tabelasının durduğu resimler gönderiyorlar. Dünyanın gözü önünde bizimle dalga geçiyorlar.” dedi.

Sera emin değildi. Alelacele oluşturulmuş raporda yeralan, nerede güvenlik açığı olabileceğine dair teorileri ikna edici bulmamıştı. Elbette bunu başkana söylemedi.

O saatlerde Voyager’a sürekli görüntü alma talimatları iletiliyor, 20 saatlik yolu aşıp gelen veriler görselleştiriliyordu. Yeniden Voyager ekibine atanan eski görsel uzmanlarından birisi çığlık atınca herkes başına üşüştü: Aracın en ilkel cep telefonunkinden misli misli kötü kamerasıyla ilettiği fotoğraflardan sonuncusunda Voyager’ın bizzat kendisi görünüyordu: Voyager kendi resmini gönderebilmişti; çünkü karşısına bir ayna konmuştu.

150 tabelası geldiğinden beri araştırma için gizlilik kararı alındığından basın mensuplarına bir şey açıklanmıyordu. Lakin bilginin sızması engellenememişti. TV’de her akşam binbir çeşit spekülasyon tartışılıyordu. Spiritüeller aslında 150’nin eski uygarlıklarda çok önemli bir sayı olduğunu anlatıyor, yeni kurulan “150 kilisesi” mürit topluyor, müslüman ülkelerde okutulan cuma hutbelerinde “biz zaten biliyorduk” havası atılıyordu. Bir hafta içinde farklı dillerde yüzün üstünde “150” adlı kitap yayımlanmıştı.

Voyager’ın durmasından 15 gün kadar sonra, California Teknoloji Enstitüsü’nün toplantı odası gergin bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu. Masada NASA’nın ağır toplarının yanısıra ulusal güvenlik birimlerinin yöneticileri oturuyordu. Voyager’ın ulusal bir proje olması nedeniyle Rusya, Çin ve Japonya’nın yardım teklifleri reddedilmiş, ABD vatandaşı olmayan NASA çalışanlarına ücretli izin verilmişti.

“Fotoğraf hilesi” dedi başkanın güvenlik danışmanı. “Başka bir açıklaması olamaz.”

“Öyleyse uzmanlık ürünü bu. Ekibim fotoğraflardaki yıldızlara odaklandılar. Hepsi fotoğrafların çekildiğini düşündüğümüz açılara göre doğru konumda ve parlaklıktalar. Böyle bir hileyi ancak aracın konumunu ve uzayı avucunun içi gibi bilen biri yapabilir.”

“Konumu bilebilirler mi?” dedi Beyaz Saray güvenlik danışmanı.

“Elbette. Aracın dümdüz olan rotası belli. Uzaklığını da web’den ilan ediyoruz zaten.”

Derken kapı çalındı. Başını uzatan personel “Sanırım acil bir durum var” deyip, yetkilileri komuta merkezine çağırdı.

*

Herkesin başına üşüştüğü bilgisayar ekranında Voyager’dan yeni gelen görüntülerde yaşlı, beyaz bir erkeğe ait fotoğraf  görünüyor, altındaki notta “Dış kapıdaki bu adamı içeri alın” yazıyordu. Sona gelinmiş, şakacılar deşifre olmaya karar vermişlerdi demek…

İçeri alınması istenen adamı gerçekten de binanın önünde beklerken buldular. FBI müdürü hemen yakalanıp sorgulanması gerektiğini söylese de NASA başkanı biraz konuşmanın zararı olmayacağına ikna etti onu. Boynuna astığı yaka kartında “150” yazan, Bertrand Russell’a benzerliği gözden kaçmayan, bir İngiliz centilmeni gibi giyinmiş adamı çok sıkı bir güvenlik taramasından geçirdikten sonra yukarıdaki toplantı odasına aldılar.

“Konuşmama müsaade var mı?” diye sordu centilmen. Kollarını kavuşturmuş takım elbiseli adamlar arkalarına yaslanıp aynı beyefendilikle “lütfen” dediler.

Adam genzini temizledikten sonra “Sizin K3 dediğiniz sınıftan bir uygarlığın temsilcisiyim. Size selam getirdim!” deyip bekledi. Kimse tarafından ciddiye alınmadı söyledikleri ama o ana dek kambur oturan Carl’ın doğrulduğu gözden kaçmadı.

“Ciddiye almayacağınızı tahmin ediyordum. Bu yüzden size Voyager’ın çalışmasını yıllar önce durdurduğunuz kızılötesi spektrometresinden bir parça söküp getirdim. Nostaljik bir ev hediyesi…” derken iç cebinden metal bir kutu çıkardı. Kutuyu Carl’a uzatırken “zaten kullanmadığınıza göre kızmazsınız değil mi?” diye ekledi. Voyager programının emektar mühendisi parçayı incelemeye koyuldu.

“Maalesef bir simülasyondaydınız. Yediniz, içtiniz, eğlendiniz, savaştınız, devrimler yaptınız, Ay’a gittiniz, hatta duvara çarpmayı başardınız… Biz duvar diyoruz oraya: Yıldızınıza 150 AU uzaklıkta bir set. Bizler için küçük ama sizleriçin epey büyük bir adım. Tebrikler! ” dedi ve alkışlamaya başladı: “Bravo… bravo…!”

FBI müdürü NASA başkanının kulağına eğilecek oldu ama başkan onu eliyle durdurdu. Son derece sakin bir ses tonuyla “sadede gelir misiniz?” dedi.

“Tabii… Çoğunlukla gezegeniniz çok hücreli yaşama geçemiyor; bazen geçiyor ama meteor düşmediğinden dinozorlara yem oluyorsunuz. Meteorun iyiliğini gördüğünüz zamanlar nadiren de olsa bilimsel devrim gerçekleştirecek kadar ilerliyor ama bu defa da birbirinizi nükleer silahlarla yok ediyorsunuz. Kısacası: Yaklaşık yüz bin deneyde bunu ilk başaran siz oldunuz. Takdire şayan!”

“Çoğunlukla… Nadiren… Yüz binlerce… Ne demek bunlar? İlk derken neyin ilki?” dedi başkan.

“Sürekli tekrarlanan bir deney. Büyük sayılar yasasına uygun olarak akıllı yaşama dair olasılıkları ölçmeye çalışıyoruz. Gezegeninizi veya birbirinizi yok etmeden uzaya çıkabilme olasılığınız önemli… Kıstas duvara ulaşmak ve siz ilk örneksiniz. Bizzat gelip kutlamak istedim.”

“Yani her biri milyarlarca yıl süren deneyler mi yapıyorsunuz?” dedi Sera. İnanmış göründüğü için bir an budala gibi hissetti.

“Ortalama 4,5 milyar yıl. Sisteminizin yaşı. Simülasyon içinde bu kadar ama dışarıda öyle değil. Senkronize yürütülen yüz kadar deney –başarınıza göre- on ila elli dakika sürüyor.”

Bu sırada “İnanılmaz…” diye haykırarak araya girdi Carl. “Bu gerçek. Tamamıyla gerçek! İşte şu çerçeveye çaktırmadan küçük bir imza atmıştım. Aynen duruyor. Aman yarabbim!”

Kutuyu eline alan her yetkili imzayı görene kadar bir süre bakıyor, sonra kutuyu yanındakine veriyordu. Kutu elden ele dolaşırken odadaki gerginlik artıyordu. Kutuyu inceleyip tekrar Carl’a veren Sera müzakere ederken işe yaradığına inandığı ses tonuyla konuşmaya başladı: “Beyefendi… Gerçeği söyleyeyim mi? Açıkçası bunun kötü bir şaka olduğunu, Voyager’ın frekansına karışan bir grubun lideri olduğunuzu düşünüyoruz. Bu kızgın beylerin sizi bu kadar dinleyeceğini bile beklemiyordum. Neyse… Ben sorumu sorayım: Anlattıklarınızdan ve yapabildiklerinizden ötürü astronomi bilginizin ve genel kültürünüzün yerinde olduğunu varsayıyorum. Sagan prensibini siz de biliyor olmalısınız: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Sizin böyle bir kanıtınız var mı?”

“Güneş tutulmasına ne dersiniz?” dedi adam tebessüm ederek. Oturanlar onun neyi kastettiğini anlamadılar fakat çok geçmeden pencereden giren ışık azalmaya, masmavi gök kararmaya başladı. Şaşkınlıktan ilk sıyrılan FBI müdürü oldu ve ayaklanmaya kalkıştı ama NASA başkanı onu kolundan yakalayarak yerine oturttu. Ortam tamamen karardığında odanın dışından gelen gürültülerden binada bir kargaşa başladığı anlaşılıyordu. Carl kalkıp ışıkları yaktı. Keyifli görünen tek kişi oydu, zira diğerleri paniğe kapılmışlardı. Sera’yla göz göze geldiler: Hayvanat bahçesi kapatılıyordu.

Başkan atıldı: “Ne olacak peki şimdi?”

“Simülasyon sıfırlanacak.”

“Yani?” dedi FBI müdürü.

“Yani hayat sona erecek.”

“Nasıl? Şimdi mi? Hemen mi? Tüm insanlar ölecek mi?”

“Çok bencilsiniz bayım. Başka canlılar da var. Ayrıca teknik olarak ölmek fiili hatalı.”

“Bu kadar kolay mı? Başkanı, halkı bilgilendirmeli, tüm dünyaya haber vermeliyiz…”

“Neye yarayacak?”

“Bari ailelerimizi arasaydık?”

“Üzülmekten başka şeye yaramaz. Hem sizi iknaya gelmedim ki!”

“Ama 8 milyar insanın aniden yok ola…”

***

D-99059 BİLGİLERİ SAKLANDI.

D-99156 DENEYİ BAŞLATILIYOR.

YILDIZLAR… YARATILDI.
GEZEGENLER… YARATILDI.
İLK CANLI MANUEL OLUŞTURULSUN MU? (E/H)… H
DUVAR ÇAPI? (AU)           :___
Zaman aşımı… Lütfen değer giriniz!

DUVAR ÇAPI? (AU)           : 500

<<<HAZIR>>>

ÖYKÜ: FIRILDAK

Türkiye Bilişim Derneği’nin 2013 yılında düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen öyküm Fırıldak’ı blogumda yayımlamaya karar verdim.

Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımda da yer alan Fırıldak adlı öykü, TBD jürisinin yorumuyla “bir uzaylı istilasını arka planına alan, aşk ve dostluk gibi insani halleri etkili bir biçimde kullanan, bir grup insan arasındaki karmaşık ilişkiyi tekinsiz, post-apokaliptik bir atmosfere ustalıkla yerleştiriyor.”

Bakalım sizce de öyle mi…


 

FIRILDAK

Fakülte binasının hiç kullanmadığımız odalarından birinde Hasan ile kaç saattir oturuyorduk bilmiyorum. Hasan’da epeydir bir haller vardı. Ketumdur, duygularını hiç belli etmez ve hiç söylemez; o yüzden epey zorlandım aşık olduğunu öğrenene kadar. Platonik olarak tanımladı. Birkaç kez de görüşmüş. Kim olduğunu inatla söylemiyor ama tahmin etmek mümkün. Hepi topu otuz kişiyiz ve eşcinsel değilse potansiyel üç kişi var elde. Tahmin etmek de istemiyorum aslında. Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli.

“Kendini çok kaptırma…” dedim.

“Olur. Öğüdün çok klişe. Annemi hatırlatacak kadar klişe hatta, fakat yerinde bir öneri.” dedi. Her zamanki Hasan… Bir fikri tamamen onaylarsa taviz vermiş gibi hisseder, o yüzden ille de eleştiriyor. Kuyruğu dik tutma çabası hep… Ama çok sıkı çocuktu. İki kez ölümden aldı beni.

Öğüdüm onu sessizleştirmişti, çünkü hakkım vardı: Aşk çok verimli bir duygu değildi yaşadığımız günlerde. O yüzden kafası da karışıktı. Daha çok sessizleşmesin diye artık konuşmuyordum ki kapı aniden açıldı ve Aysu daldı içeriye. Minik kız kanter içindeydi ve heyecanlıydı. Soluk soluğa, tıkanmış, konuşamıyor. Avucumun içiyle sakin olmasını işaret ettim. Durmadı; bir çırpıda “Kedi gördüm ben…” deyiverdi.

Kaşlarımı kaldırıp bakakaldım; çünkü kedi görmek heyecanlı ve büyük bir olaydı, benim şu an onun sözlerinin doğruluğundan şüphe edebileceğim kadar.

“Nerede gördün?”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğundan eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum”

İnanmakta tereddüt ettiğim için Hasan’a dönüp baktım. Manalıca gülümsedi. Ben bu gülümseyişi tanıyordum. Çatışmalar henüz sıcaktı ve bir binada mahsur kalmıştık. Kurtulmaktan hiç ümidim kalmadığından “buraya kadarmış” demiştim ve o yine böyle gülümsemişti. Ne yapıp edip bizi sağ çıkarmıştı oradan. Onun ümidi ve çabası benim ümitsizliğimi dövmüştü.

“Bir bakalım” dedim. Yemek saati yaklaşıyordu. “Ama yemekten sonra… Olur mu?”

Çok sevindi… Çocuklar heyecanlanınca hareketleri tetikleşiyor. Aysu küçük adımlarıyla önümüzde koşarken, biz de takip ederek yemekhaneye indik. Bulgur pilavı güzel kokuyor, sürpriz ise yoğurt. İnekler yeniden süt vermeye başladığından bu yana beklenen an. Masalar da birleşmiş, demek doğumgünü falan var.

Ona buna laf atıp şakalaşarak masaya vardık. Sırtımı pencereye verdim. Bu hafta mutfakta görevli olan Leyla’yı izlemek istiyordum. Saçları yemeklere düşmesin diye beyaz bir tülbent bağlamıştı başına. Beni görünce çekidüzen verdi kendine ama gözlerini kaçırıyordu hep. Şefika Abla’dan çekiniyordu herhalde.

Az sonra herkes susuverdi. Bu susuşların sebebi bellidir. Arkamı dönüp pencereden dışarıya baktım: Kol uçuşundaki üç fırıldak Etiler tarafında bir yere süzülüyorlardı. Üçü de eş zamanlı olarak mühimmatlarını attılar. Tam yükselip giderlerken içlerinden birisi geri dönüp tekrar saldırdı. Sonra o da diğerleriyle aynı yöne ışıklarını saçarak yükseldi, hepsi birden buluta girip kayboldular. Bunlara fırıldak adını vermemizin sebebi yükselirlerken karınlarından saçtıkları alacalı beleceli döner ışıklar. Herhalde yer çekimine bu ışıkları saçan mekanizma ile karşı koyuyorlardı.

Remzi pencerenin önünde ayakta izledi bombardımanı. Yine ağız dolusu küfürler ediyorken göz göze geldik. Yanımdaki sandalyeyi işaret ettim; küfürlerin dozunu arttırarak geldi.

“Arkadaş, bir türlü anlamıyorum. Ne yere iniyorlar ne de s..tir olup gidiyorlar.”

Remzi haklıydı. Anlaması güç bir durumdu. İlk geldiklerinde her yeri havadan bombaladılar. Sonra kara birliklerini indirip savaştılar. Ordularımız varlık bile gösteremedi. Kara birlikleri çekildi ve geriye sadece bu cılız hava saldırıları kaldı.

“Vardır bir hesapları, sivrisinek mevzuu gibi işte…”

Belki yüz defa verdiğim örneği yine verdim: “Mahallendeki sivrisineklerin kökünü kurutmazsın ama yakınına konarsa da affetmezsin.”

Sivrisinek benzetmem yine hoşuna gitmemişti. Küfürlerinden benim de nasibimi aldığımdan emindim. “Aysu kedi görmüş” dedim. İlgilenmedi. “Hasan’la aramaya gideceğiz” dedim, Leyla’ya bakarken. Göz göze geldik bu sefer, kaçıramadı bakışlarını ve gülümsedi. Suçlu, tuhaf bir gülümsemeydi bu defa. Ah Şefika Abla ah…

Remzi böldü: “Bulsan n’apacaksın?”

Soruya yanıt vermeden önce sohbete ilgisiz kalan Hasan’a baktım. Kime baktığını kestirmeye çalışıyordum. Aksi gibi kafamdaki üç isim de birlikte oturmuşlardı yemeğe. Hasan da arada bir oraya göz atıyor ama tam olarak kimi gözlediğini anlamam mümkün değil. Çok da ilgi göstermiyor sanki.

“İlk önce kediler öldü biliyorsun. Bu itler gelmeden üç dört yıl önce. Sonra bir daha hiç kedi gören olmadı. Belki bir anlamı vardır.”

Tatmin olmadı. “Kediyi yakalarsak doktorlara götürürüz. Belki bir şey bulurlar” dedim.

Doktorlar, bildiğimiz altı komşumuzdan bize en yakın olanlardı. Onlar da kampüsteydiler ve başka bir fakülte binasında yaşıyorlardı. Çoğunluğu bilim insanı, mühendis falan olduğundan onlara bu ismi vermiştik. Karşılaştığımız sıkıntılara kafaları ve ellerindeki malzemelerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Beyin takımı gibi… Sadece onlarla bir kablo üzerinden iletişim kurabiliyoruz -kablosuz her türlü iletişim işgalle birlikte felç olmuştu -. Diğer komşularımızla ulaklar kullanıyoruz.

Şefika Abla “yemek hazır” diye bağırdı. Nizami bir şekilde sıraya geçtik. Yoğurt kazanının başında Leyla var. Biraz bakışalım ve gülümsediğinde gamzesini yakından göreyim diye önünde durdum. O yüzüme bakmadı, elime bir kağıt tutuşturuverdi. Bakmadan cebime attım. Hep utangaçtı böyle… Deli kız…

Yerlerimize döndük ve yemeklerimizi yemeye koyulduk. Aysu’nun babası da tıp doktorumuzdur, yanımıza oturdu. Son eczane yağmasından beri aramız limoni.

“Benim kız biraz hayalperesttir” dedi.

Ağzım doluyken “Biliyorum” dedim yüzüne bakmadan.

“Kedi gördüğünü sanmıyorum” dedi. “Kitaplardan okuduklarını çok içselleştiriyor ve hayal kuruyor.“

Hiç konuşmayacaktım ama dayanamadım: “Ya gerçekten kedi gördüyse?”

“Öyleyse bile kızım için tehlikeye atılmanı istemem”

Aslında kıza güvendiğim söylenemez. Hasan’ın davasını sahipleniyordum yine. Ona can borcum olduğundan özellikle onun bu merakı gidermek istediğini anlamış ve düşünmeden “bakarız” demiştim.

“Kedilerin anlamı olduğuna inanıyorum. Her ne olduysa, şu işler başımıza gelmeden birkaç yıl önce hepsi topluca öldüler. Denemeye değer. Aysu için değil kendimiz için yapacağız” dedim. Söylediklerim açık ve netti. Doktor kalktı gitti. Fırıldaklar Etiler’i bir sorti daha bombalıyorken yemekhanede çınlayan tek gürültü yine metal tabldotlarla çarpışan çatal sesleri idi. Sessizce yemeğimizi yedik ve çıktık.

Dışarının kurşuni havası boğuktu. Bu havalardan nefret ediyordum: Kalın giyinsen terliyor, ince giyinsen üşüyordun. Lanet bir şey.

Kütüphane tarafına gitmek için her zaman kullandığımız patikayı kısmen kullanacaktık. Bu iyiydi; çünkü her yüz metrede bir fırıldakların ortaya çıkması halinde altına gizlenmemiz için önceden hazırladığımız yalıtkan korunaklar vardı. Fakat ana kantin binasının önündeki ayrımdan sonrası için aynı şeyi söyleyemezdik.

Yürürken düşünüyordum: Ne kadar bodoslama dalmıştık bu işe. Mesela ikindinleyin doktorlardan gelen kafileden başkalarıyla da görüşüp kedi olayını doğrulamamıştım. Aysu’ya “senden başka gören oldu mu?” diye sormak da aklıma gelmemişti. Görev dönüşü, özellikle de kötü bir şey olursa, Hasan’ın bunu yüzüme vurması garantiydi. Başa kakmayı çok sever. “Hani en önemli şey bilgi idi?” diyecek. Biliyorum, diyecek, kesin diyecek…

Yanımızda birer tabanca var sadece. Fırıldakları uçarken vurmak mümkün değil ama kaçırma vakalarına karşı tabancalar kullanışlı olabiliyor; çünkü hedefi almak için inerken savunmasız kalıyorlar. Göbekten vurulurlarsa nakavt! Fakat yanımıza silah almamızın sebebi peynir kokan yaratıklardan ziyade insanlardı. Kaynakların kısıtlı olması ölümcül bir rekabet doğuruyordu. Anarşiden bir oyunmuşçasına keyif alan tehlikeli eşkıya grupları vardı. Bizimse korumamız gereken ve hayatta kalmak için direnen çocuklar, kadınlar ve onları hayatta tutmak için gereken kısıtlı bir gıda ve ilaç stoğumuz, doktorlar sayesinde kurduğumuz bir de küçük çiftliğimiz vardı. Yiyecekleri stoklardan ve seradan temin etsek de yağmalar hala önemli bir kaynak olduğu için zaman zaman biz de yağmaya çıkıyorduk.

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi” dedi Hasan. Hemen ardımdan geliyordu, tek sıra yürüyorduk. “Fırıldaklar buluttan çıkana dek göremeyeceğiz.”

“Avantajları da var” dedim. “Onlar da bizi izleyemiyorlar”.

“Çok mühim sanki. İsteseler hepimizi anında yok edebilirler. Bunu bilerek yapmıyorlar bence” dedi. Bu şüphe herkeste müşterekti.

“Onlara zarar veremeyecek bir kitle için daha fazla mühimmat harcama lüksleri yok demek ki. Onlara da bir hesap soran vardır belki” dedim.

“Mümkün” dedi Hasan.

Ana kantine gelmiştik. Sol tarafa, inşaat fakültesine gidecek olsak güvenli hattımız devam ediyor olurdu. Oysa biz sağa yönelecektik şimdi.

“Aracı alsaydık keşke” dedi.

Elimizde korunaklarımız gibi yalıttığımız için fırıldakların göremediği özel bir araç vardı ama tek tehlike fırıldaklar değildi. Çalışan bir motorlu araç o kadar kıymetliydi ki eşkıyalığa kurban gitmesi pek mümkündü. Bu yüzden mecburi bir yağma olmadıkça sadece kampüs içinde kullanıyorduk. İkindi kafilesi doktorlardan yoğurt ve süt getirebilmek için aracı kullanmıştı; Aysu’nun kedi görme hikayesi de bundandı.

“Meçhul kedi için kısıtlı yakıtımızı harcayamayız. Ben inanmamıştım zaten bu arada, sen inandın. Bir gidip bakmak istediğini farkettim; her zamanki gibi sana ve hislerine güvendiğim için düştüm yola.”

“Sen yine de bana o kadar güvenme.”

“Aklımda bulunsun. Hadi sen geç öne madem. Arkamdan falan vurursun şimdi.”

Gülerek ve rahat söyledim bunu. Birincisi, böyle bir şeyi cidden söylemeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. İkincisi, iki can borçluydum adama. Hasan demek benim için “güven” demekti.

Yolu takip edersek hızlı olacaktık ama güvende olmayacaktık. Ağaçlığı takip edersek saklanması kolay olacaktı, ama bu defa da yürümekte zorlanacaktık. İnsanın bakımından yoksun kalan tüm alanlar balta girmemiş ormana dönmüştü iki senede. Hasan yolu tercih etti. On dakika kadar sessizce ve dikkatle yürüyüp kütüphane bahçesine ulaştık.

“Eee… Pisi pisi mi diyeceğiz şimdi?”

Öyle ya. Bir kedi varsa dahi nasıl çağıracaktık? “Pisi pisi” deyince gelecek miydi yoksa korkacak mıydı? Kedi bir insanoğluyla karşılaşmayalı epey vakit geçmiş olabilirdi. Elimle Fen-Edebiyat fakültesini göstererek “bekleyelim” dedim. Kapıdan içeriye bir iki adım girip dışarıyı gözlemeye başladık. Beklemekten başka bir şey gelmiyordu aklımıza.

Hasan “Aynı yeri gözlemek son derece anlamsız. Buranın bir arka çıkışı olmalı. Sen burada kal, ben o tarafa gideyim” dedi. Kafamla onaylayınca –nedense sessiz olmamız gerektiğini düşünüyordum- gitti ve yalnız kaldım.

Az sonra boğaz taraflarından bir yerlerden sonda gürültüleri gelmeye başladı. Altı yedi kilometre uzaklıktaydı boğaz. Yaratıklar yine su çekiyor olmalıydılar. Su çektiklerini ilk gördüğümde onların buraya yerleşmeye gelmediklerini düşünmüştüm. Gezegeni sömürecekler, tükettikten sonra gideceklerdi. Biz de geriye kalan bir avuç insan olarak susuz kalacaktık. Aslında türümüzün sayılı yılları olduğuna da emindim. Su olmadan medeniyet mümkün mü? Nasıl mağlup edilir ki bu haydutlar?

Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız… Güzel kadın… Uğruna yaşadığım şey.

Leyla’nın notunu hatırladım. Elimi cebime attım: Terden nemlenmiş, çıkarmaya çalışırken yırtıyordum az daha.

O da ne? Aha! Biri “miyav” mı dedi?

Önümdeki alanın bitiminden aşağıya uzanan merdivende bir kedi kafası görüyordum. Sonda seslerinden ürktüğü belli, küçücük bir yavru kedi. Nasıl yavru olabilir? Altı yıldır ortalıkta yoktu kediler. Bu bir yavru ise anası danası falan da olmalıydı.

Telsizimiz olmadığı için Hasan’a haber veremezdim. Kediyi kaçırmadan almalıydım ama nasıl? “Pisi pisi” diye seslendim. Kulaklarını dikip baktı bana. Seslenmeye biraz daha devam ettim. Basamağı çıktı, insan görmemiş olmasının avantajıydı herhalde; ürkmeden yaklaşmaya başladı. Hatta ben ürküyordum ve elim silahımdaydı. Ufacık bir ses olsa kediyi çekip vurabilirdim.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Çömelip başını, boynunu sevdim. Mırlıyordu hergele. Çantamdaki kuru ekmeği ıslatıp verdim. Hayvan mutlulukla yemeye başladı. Hasan’ı bekleme zamanıydı şimdi.

Elimi tekrar cebime attım ve notu yırtılmaması için dikkatlice çıkardım. Nemlendiği için tükenmez kalem biraz dağılmış, yazılar kağıdın arkasına geçmişti. Tersten yazılmış “dikkat et” kelimesini seçebiliyordum. Sayfaları birbirinden itinayla ayırmaya çalışıyordum ki önce arkamda hafiften bir rüzgar ve hemen ardından da ince, mekanik bir ses işittim.

“Bammm!”

Ses, hayalet bir kente dönüşmüş olan kampüste şiddetle yankılandı. Kedi kaçmıştır diye endişelendim, ama aksine donup kalmış bana bakıyordu.

“Bakma öyle. Hiç mi silah arkadaşını vuran bir asker görmedin?” dedim ona. Doğal olarak tepki vermedi.

Hasan’ı tam kalbinden vurmuştum.

Yanına gidip bir bakacaktım ama bana bir kelime dahi söylemesini istemiyordum. Kıt olan mermilerimizden bir tane daha harcamak israftı, üstelik gürültü yapmak da mantıklı değildi. Yine de kaçmasın diye önce kediyi kucağıma aldım –meğer o kadar korkmuş ki ben dokununca sıçradı- ve Hasan’ın bir el de kafasına ateş ettim. Üzerinde “Dikkat et! Hasan seni öldürmeyi planlıyor” yazan nemli kağıdı buruşturup Hasan’ın cesedinin yanına attım. Elim sadece kana değil, mürekkebe de bulanmıştı.

Sığınağa döndüm. Kimse bana bir şey sormadı ve ben de olanları sadece Leyla’ya anlattım. Leyla, Hasan ona duygularını açtığında hemen benle paylaşmadığından dolayı kendini suçladı. İlgisi olmadığına ikna edemedim.

Ertesi gün alana yeniden gittim. Tahmin ettiğim gibi kedinin sülalesi de oralardaymış ve hepsini bir çırpıda getirdim. Kolay oldu çünkü Hasan’ın cesedine üşüşmüşlerdi. Zor oldu çünkü Hasan’ı orada öylece kedilere öğün olurken görmek üzücüydü.

Bana daha sonra da hiçbir şey sorulmadı. Leyla olan biteni herkese en uygun şekilde anlatmıştı veya insanlar artık ölümü normalleştirmişti. Ya da insan artık bildiğimiz insan değildi. Bildiğimiz insan neydi ki? Ben bildiğim ben miydim mesela?

Kedilere gelince… Doktorlar yaratıkların kedilere has bir mikroptan çekindikleri için önce onları katlettiklerini düşünüyorlar. Bir kedi çiftliği projesine başladılar. Bu projeyi destekleyenler de var, sınırlı yiyeceğimizi kedilerle paylaşmak istemeyenler de.

Bu konudaki kendi fikrimin ne olduğunu bilmiyorum. Hasan olsa idi ona sorardım. Hasan’a, hislerine ve fikirlerine değer veriyordum. Hasan demek, “güven” demekti benim için.

Ama aşk yaratıklardan da, eşkıyalardan da tehlikeliydi.

NASIL BİR SÜPER KAHRAMAN OLMAK İSTERSİNİZ? (ANKET ANALİZİ)

Günlerden bir gün dostum Gülbike Berkkam ile İstanbul trafiğinin en acımasız hâline denk geldik. Hızımız dakikada üç metre. Sıkışıklıktan değil, mantıksızlıktan. Gülbike birden bana dönüp “Sana da tüm arkadaşlarıma sorduğum o soruyu sorayım, böylece vakit geçer” dedi. Reddedilemeyecek teklif.

“Karşına bir cin çıksa ve sana bir duygunu vermen karşılığında özel bir yetenek verecek olsaydı, hangi duygunu verir ve nasıl bir yetenek alırdın?”

Soru müthişti! Biri korku diğeri bilimkurgu yazarı olan iki kişi için daha keyifli sohbet olamazdı. Teleport olabilen ama bedeninden başka bir şey götüremediğinden her gittiği yere çırılçıplak giden bir süper kahramandan kanuni yollardan para kazanmaya çalışan bir zihin okuyucuya pek çok hayal kurduk… Ve sonra daha da derinine inip sorgulamaya başladık: Acaba hangi duyguyu seçip hangi yeteneği alacağımıza nasıl karar veriyoruz? Niçin bazılarımızı teleport olmak heyecanlandırırken, bazılarımızın ilgisini zamanda yolculuk cezbediyor?

Bunlar üzerinde tartışırken aklıma bir fikir geldi ve dedim ki Gülbike’ye, “Niçin bu soruyu sadece senin arkadaşlarına soruyoruz? Haydi bir anket yapalım ve herkese soralım. Bakalım kimler neler veriyor? Karşılığında neler alıyor? Bu seçimler cinsiyete, yaşa, okunan türlere göre değişiyor mu?”

Ve nihayetinde -eğer katıldıysanız kesinlikle hatırlayacağınız- bir anket çalışması yaptık.  Veri çok… Değişken de çok. Bu yüzden anket sonuçlarını çok sıkmadan, kısa kısa anlatmaya çalışacağım.

Katılımcı Profili

Anketimizde katılımcılara öncelikle cinsiyetlerini, yaşlarını, okudukları türleri (Bilimkurgu, fantastik, korku, polisiye, diğer kurgu, kurgu-dışı), ve sonrasında da hangi duygularını verdiklerini ve karşılığında nasıl bir yetenek istediklerini sorduk.

Anketimize toplamda 519 kişi katıldı. Katılımcıların %60,5’i Erkek, %39,5’i Kadındı.

Yaş dağılımları ise şöyle gerçekleşti:

Yaş aralığı Frekans Yüzde
8-15 4 0,8
16-23 137 26,4
24-31 194 37,4
32-39 123 23,7
40-47 42 8,1
48-55 15 2,9
56-63 2 0,4
64-71 1 0,2
72-79 1 0,2
Total 519 100

 

Katılımcıların %77,3’ü Bilimkurgu, %54,1’i Fantastik, %28,1’i Korku, %48,6’sı Polisiye okuyor.

Katılımcıların %7,7’si tüm türleri okurken, en kalabalık kitle 88 kişilik nüfusuyla (%17) hem Bilimkurgu hem de Fantastik okuyanlar. Onları sadece bilimkurgu okuyan 77 kişi (%14,8) takip ediyor.

Alınan Yetenekler ve Verilen Duygular

Katılımcıların bazı özelliklerinden bahsettik. Şimdi hem alınan yetenekler (artık kısaca “alınanlar” diyeceğim) hem de feda edilen duygular (“verilenler”) arasında en popüler olanlara bakalım.

Evvela “verilen duygu”. Verilen duygular arasında “Kaygı / Evham” çok popüler. Her dört katılımcıdan birisi kaygı / evhamı vermeyi seçerken, her beş katılımcıdan biri de Kin/ Nefreti feda etmeyi tercih etmiş. En az vazgeçilmek istenen iki duygu ise sevgi ve vicdan. Tüm katılımcılar arasında sadece 6 kişi sevgiyi vermeyi tercih ederken, 9 kişi vicdanı vermeyi seçmiş. Tam sıralı liste aşağıda:

Verilen Duygu Sıklık Yüzde
Kaygı / Evham 143 27,6
Kin / Nefret 101 19,5
Kıskançlık 75 14,5
Korku 60 11,6
Öfke 49 9,4
Utanma 34 6,6
Aşk 24 4,6
Merhamet 18 3,5
Vicdan 9 1,7
Sevgi 6 1,2

Gelelim Süper Kahramanlık fakültesi tercihlerine. Görünen o ki zaman yolculuğu en popüler yanıt. Her beş kişiden birisi zamanda seyahate çıkabilmeyi istiyor. Hemen ardından da zihin manipülatörleri geliyor. Katılımcıların hemen hemen altıda biri de zihinleri kontrol edebilmeyi istemiş. Hayvanlara hükmetme, aşırı kuvvetli olma veya aşırı hızlı hareket etme gibi yetenekler pek rağbet görmemiş ve katılımcıların sadece %1’i bu yetenekleri talep etmiş.

Alınan Süper Güç Sıklık Yüzde
Zaman yolculuğu 112 21,6
Zihin kontrolü / Düşünce manipülasyonu 91 17,5
Ölümsüzlük 44 8,5
Şifacılık 44 8,5
Teleport olma (Işınlanma) 37 7,1
Zamanı durdurma 34 6,6
Görünmezlik 29 5,6
Ateşi / Havayı veya Suyu kontrol etme 25 4,8
Uçabilme 24 4,6
Geleceği görme (Medyumluk) 19 3,7
Telekinezi (Objeleri zihin gücüyle hareket ettirme) 17 3,3
Telepati (Zihinden Zihine İletişim) 16 3,1
Yüz ve beden değiştirme 10 1,9
Aşırı hızlı hareket etme 7 1,3
Aşırı kuvvetli olma 5 1
Hayvanlara hükmedebilme 5 1

Dikkat çeken ilişkiler: Cinsiyet!

Bu verileri toplayıp da aralarında anlamlı ilişkiler var mı diye bakmamak olmaz. Mesela kadınlar ve erkekler arasında ciddi tercih farkları var mı? Ya da yaş ilerledikçe verilen duygu ve alınan yetenek tercihleri değişiyor mu? SPSS İstatistik Paket programı ile yaptığımız bir takım analizlerle bu sorulara yanıt bulmak mümkün oldu. Fakat istatistiki terimlerle kafa karıştırmayacağız ve sadece kayda değer bazı tespitlere yer vereceğiz.

Öncelikle cinsiyetin neleri değiştirdiğine göz atalım:

Mesela Aşırı hızlı hareket etme (4x), Aşırı Kuvvetli Olma (3x), Geleceği Görme (2x), Ölümsüzlük (2x), Teleport (2x), Zamanı Durdurma (2x) bariz bir biçimde erkeklerin kadınlara nazaran daha çok tercih ettiği yetenekler. Her bir yeteneğin yanında parantez içerisinde yazdığım sayılar, söz konusu yeteneği tercih eden erkeklerin tüm erkeklere oranının, kadınların oranının kabaca kaç katı olduğunu gösteriyor. Örnek vermek gerekirse, erkeklerin %40’ı aşırı hızlı hareketi tercih etmişse, kadınların %10’u tercih etmiş. “Basitçe neden sayıları karşılaştırmıyorsun?” diye sorarsanız eğer, sayıların bizi yanıltma olasılığını dikkate aldığım için derim… Zira anketimize katılan erkek sayısı, kadın sayısından fazla.

Öte yandan Yüz ve Beden Değiştirme (6x), Telepati (3,5x), Hayvanlara Hükmedebilme (2,5x), Şifacılık (2x) yetenekleri de bariz bir biçimde kadınların erkeklere göre daha fazla tercih ettiği süper güçler (aynı oransal ilişki burada da var). Yüz ve beden değiştirmeyi seçen kadın oranı, aynı yeteneği seçen erkek oranının 6 katı.

Diğer yetenekler kadınlar ve erkekler tarafından hemen hemen eşit oranda tercih edilmişler.

Erkeklerin ilk 3 listesinde, Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Ölümsüzlük,

Kadınların ilk 3’ü ise  Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Şifacılık bulunuyor.

Üçüncülere bakılırsa erkekler kendilerini, kadınlarsa başkalarını iyileştirmeyi istiyor gibi görünüyor.

Ya verilen duygular nasıl değişmiş?

Aslında verilen duygulardaki farkların anlamlılık düzeyi sadece %90 çıkıyor. Yani daha gündelik dilde söyleyecek olursak istatistiki olarak aşağıdaki sonuçlar pek anlamlı değil. Fakat yine de göze çarpan farklılıklardan bahsetmemizi isterseniz şöyle:

Merhamet (2x), Utanma (2x) ve Aşk (1,5x) erkekler tarafından kadınlara göre daha çok feda edilirken, Kadınlarda Kaygı / Evham (1,5x) ve Kıskançlık (1,5x) erkeklerden daha çok feda ediliyor.

Her cinsiyetin kendi içindeki ilk 3’lerine bakacak olursak karşımızda da şöyle bir tablo çıkıyor:

Erkeklerin ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Korku iken,

Kadınların ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kıskançlık ve eşit miktarda Kin /Nefret.

Dikkat çekici fark erkeklerin daha çok “korkudan”, kadınlarınsa daha çok “kıskançlıktan” kurtulmak istemeleri.

Dikkat çeken ilişkiler: Yaş!

Duyguları esas alarak bakacak olursak: Aşkı verenlerin ve sevgiyi verenlerin %50’sinin 16-23 yaş arasında olduğunu söylemekle başlayalım. Korkuyu verenlerin %43’ü de öyle. Yani daha erken yaşlarda muzdarip olunan duygular daha çok bunlarmış gibi görünüyor. (Ya da belki de bu yaş grubundaki katılımcılar bu duygulardan kurtulmadan süper kahraman olunabileceğini düşünmüyor). Yaşı esas alırsak: 16-23 yaş grubunun feda ettiği en popüler duygu korku. 16-23 yaş arasındaki 137 katılımcının her beş tanesinden biri korkuyu vermiş.

Böylesine bariz sonuçlardan bir diğeri de 24-31 ve 32-39 yaş gruplarına çıkıldığında Kaygı ve Evham’ın %30’un üzerinde bir tercih oranına sahip olması. Herhalde hayata dair kaygılarımızın arttığı bu dönemde kaygı ve evhamdan daha çok muzdarip oluyoruz, ki bu da ankete yansıyor. Bu yaş grubundaki toplamda 317 kişinin üçte biri Kaygı ve Evham’ı vermeyi tercih etmiş.

Bir sonraki yaş grubu 40-47 için Kin ve Nefret %30’luk bir tercih oranıyla liderliği ele geçirse de, 48-55 yaş grubunda Kaygı ve Evham%40 ile  bayrağı tekrar ele alıyor. Daha da ileri yaş gruplarında katılımcı sayısı çok az olduğu için sonuçlar vurucu da olsa anlamlı değiller. Merhameti tercih eden 18 kişiden 9’unun 24-31 yaş grubuna düştüğünü de belirtelim.

Süper güç tercihlerine geldiğimizde de çok ilginç bulgulara ulaşıyoruz. Bu bulgular arasında en çok dikkat çekenleri şöyle: Geleceği görebilmeyi isteyen 19 kişiden 12’si 24-31 yaş grubunda. Bu yaş grubunun diğer gruplara nazaran daha çok gelecek kaygısı taşıdığını ve bunun da ankete yansıdığını söyleyebilir miyiz acaba?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
16-23 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
24-31 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük & Şifacılık
32-39 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
40-47 Zaman Yolculuğu Şifacılık Zihin Manüpilasyonu
48-55 Şifacılık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu

 

Genel olarak tüm gruplarda Zaman Yolculuğu (ZY) ve Zihin Manipülasyonu (ZM) ilk ikiyi oluşturuyor. Ancak üçüncüler farklı:

16-23 yaş grubu için üçüncülük Ölümsüzlüğe (%9,5) ait (ZY %21,9 ve ZM %20,4).

24-31 yaş grubu içinse üçüncülüğü Ölümsüzlük ve Şifacılık birlikte paylaşıyor (%8,2) (ZY %22,2 ve ZM %15,5).

32-39 yaş grubunda ölümsüzlük popülaritesini yitirip beşinciliğe düşmüş. Şifacılık (%9,8) üçüncülüğü kapmış. (ZY %18,7 ve ZM %17,1).

Bedenlerin yorulup hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı, ya da belki de yaşlı aile üyelerinin bakımını üstlenmesi daha muhtemelen olan 40-47 yaş grubuna gelindiğinde Zihin Manipülasyonu (%16,7) ikinciliği Şifacılığa kaptırıyor (%19). Zaman Yolculuğu ise yine birinci (23,8).

Katılımcı sayısı düşük olduğu için (15 kişi) istatistiki anlamını kaybeden  48-55 yaş grubunda birinciliği eşit oranda (%26,7) ile ZM, ZY ve Şifacılık paylaşıyor.

Alınan ve Verilenler birbiriyle ilişkili mi?

  #1 #2 #3
Genel Kaygı / Evham Kin / Nefret Kıskançlık
Bozan Gruplar
Yüz ve Beden Değiştirme Kaygı / Evham Kıskançlık Kin / Nefret
Şifacılık Kaygı / Evham Öfke Kin / Nefret
Ölümsüzlük Kaygı / Evham Öfke Korku
Görünmezlik Kaygı / Evham Utanma Korku
Geleceği Görmek Korku Kaygı / Evham Kin / Nefret

 

Genele bakıldığında verilen duygular arasında ilk 3’ü sırasıyla Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Kıskançlık duygularının oluşturduğunu söylemiştik. Alınan süper güçlere göre değerlendirdiğimizde bu düzeni bozan haller var mıdır merak ettik:

Mesela yüz ve beden değiştirmek isteyenler (kadınlar bariz bir biçimde daha yüksek oranda tercih etmişlerdi) Kin ve Nefret duygularından ziyade Kıskançlık duygularını vermek isteyerek ilk 3’ü değil ama sıralamayı bozuyorlar. Fakat bu tercihi yapanlar sadece 10 kişi oldukları için bu bulgunun kuvvetli olduğunu söyleyemeyiz.

Kıskançlık yerine öfkelerini vermek isteyerek düzeni bozanlar Şifacılar. Şifacılığı tercih eden 44 kişi üçüncü sıraya kıskançlık (%13,6) yerine öfkeyi (%15,9) koymuş. Fakat yine de fark bariz değil.

Ölümsüzlüğü isteyen 44 kişide Kin / Nefret yerine (%11,4) korkunun (%13,6) gelmiş olması söz konusu olsa da fark yine küçük.

Aradığımız bariz farka Görünmezliği tercih eden 29 kişide rastlıyoruz. Bu grupta kıskançlık (%6,9) seviyesine inerken yerine Utanma ve Korku (%13,8 ve %13,8) geliyor. Her iki duygunun da “görünmez” olma arzusu yaratabileceğini düşünürsek manidar.

Geleceği görmek isteyen 19 kişi için kıskançlık (%5,8) anlamsızken, korku (%21,8) birinci sırayı almış!

Diğer bazı gruplarda sayı çok küçük olduğu için farklar anlamını yitiriyor. Kalabalık gruplarda da genel kaide bozulmamış (ki genel kaideyi de onlar oluşturmuş oluyor).

Ya tersten bakarsak ne görürüz?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
Kaygı / Evham Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kıskançlık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kin / Nefret Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Korku Zaman Yolculuğu Ölümsüzlük Işınlanma
Öfke Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Utanma Zaman Yolculuğu Zamanı Durdurma Görünmezlik

 

Zaman Yolculuğu (ZY – %21,6) ve Zihin Manipülasyonu (ZM – %17,5) genelin öncelikli tercihlerini içeriyordu. Peki verilmek istenen duygulara göre kategorize edersek, anlamlı sonuçlara ulaşabilir miyiz?

Kaygı ve Evhamdan kurtulmak isteyen 143 kişinin üçüncü tercihi ölümsüzlük (%11,2). Kıskançlık için de aynı durum sözkonusu (%10,7).

Kin ve Nefretten kurtulmak isteyen 101 kişinin üçünü tercihi ise şifacılık (%10,9).

Korkusunu vermek isteyenler yine en çok zaman yolculuğunu isterken zihin manipülasyonuyla ilgilenmiyorlar. Onların ikinci ve üçüncüsünü sırasıyla Ölümsüzlük ve Işınlanma oluşturuyor.

Öfkesinden kurtulmak isteyen 49 kişinin ilk 2’si genelle aynıyken üçüncülüğü yine şifacılık kapmış (%14,3).

Nispeten kalabalık olan bir başka grup utangaçlar. Utanma duygusundan kurtulmak isteyen 34 kişi ikinciliği Zamanı Durdurmaya (% 14,7) ve üçüncülüğü Görünmezliğe (%11,8) vermişler. Sayılar az olduğu için sonuçlar istatistiki olarak çok anlamlı değil. Fakat bir başka veri olarak görünmezliği tercih edenler arasında utanma duygusundan kurtulmak isteyenlerin başı çekmesi manidar.

Sonuç

Türkiye’de internet kullanıcıları arasında yapılmış bu anket çalışması elbette genelleştirebileceğimiz nesnel verileri bize yüksek bir güvenilirlikle sunmuyor. Bu anketin aynısını Almanya’da ve ABD’de gerçekleştirerek kültürlerarası fark oluşup oluşmadığını araştırma niyetimiz var. Hatta anketin Almancası hazır bile.

Yine de yaş ve cinsiyet ile tercih edilen süper güç ve feda edilen duygular arasındaki ilişkiler çarpıcı görünüyor. Bir kısmı istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir şekilde ortaya çıkan bu ilişkiler, yaşımız ilerledikçe kurtulmayı istediğimiz duygular ve eksikliğini hissettiğimiz bazı güçler hakkında bizlere fikir veriyor.

Tamamen eğlenme amaçlı düzenlediğimiz bu ankete katılan tüm katılımcılara teşekkür ederiz.

BİLİMKURGU MİKRO ÖYKÜ YARIŞMASI SONA ERDİ

Entropol Kitap’ın düzenlediği Bilimkurgu Mikro Öykü Yarışması 2015 sona erdi. Birbirinden güzel öykülerin rekabet ettiği yarışmada dereceye girenleri belirlemek epey zor oldu.

Sonuçlara şu adresten ulaşabilirsiniz:

http://www.entropolkitap.com/bk-mikro-2015-sonuclari/

Organizatörlerden birisi ve Entropol Kitap’ın temsilcisi olarak, şeffaflık adına yarışma sürecinin nasıl ilerlediğini kişisel olarak paylaşmak isterim.

Öncelikle yarışmaya 353 öykü geldi. Bunlardan 53 adedi imlanın düzeltilmesi halinde 280 karakteri aşması, bilimkurgu öykü olmaması, anlaşılmaması vb. gibi nedenlerle elendi. Ön elemeyi Özgün Muti ve ben gerçekleştirdik.

Daha sonra bu 300 öykü jüri üyelerine dağıtıldı. Jüri üyeleri, 20 öykü olmak üzere kendi finalistlerini belirlediler. Açıkçası ben herkesin hemen hemen aynı öyküleri seçeceğini beklerken, bir takım ortak öyküler olmakla birlikte, seçimler epey farklılık gösterdi. İlk aşama jüri değerledirmesinde 82 öykü finale kalmış oldu.

Bu 82 öyküyü değerlendirilmesinde Eurovision şarkı yarışmasında kullanılan sistemin bir benzeri kullanıldı. Jüri üyeleri 82 finalist öyküyü tekrar değerlendirerek, en beğendikleri 8 öyküye 12, 10, 8, 7, 6, 5, 4, 3 puanlarını dağıttılar. Daha sonra 3 adet öyküye 2 puan, 3 adet öyküye de 1 puan verdiler. Her öyküye verilen puanlar toplanıp, 82 öykü kendi içinde sıralandığında hem halk oylamasına sunulacak, hem de bu yıl içerisinde yayımlanacak olan seçkiye dahil edilecek öyküler belirlenmiş oldu.

Yani okur oylamasına sunulan on öykü içerisinde jürinin belirlediği üç öykü de vardı. Bu üç öyküyü bu listeden çıkarmadık. Yani bir öykünün aynı anda hem jürinin seçiminde yer alması, hem de okurun seçimi olması mümkündü. Hem niçin olmasın ki? Çoğunluğu bilimkurgu yazar ve editörlerinden oluşan jürinin seçimiyle halkın seçimi aynı öykü olabilirdi. Ne mutlu ki olmadı ve bu sayede dört öykü dereceye girdi.

Birden fazla oy kullanılmasını engellemek için Google hesabı ile giriş yapma, tek bir öykünün kötü niyetli bir şekilde daha fazla oylanmasını engellemek için de üç öyküye oy verilmesini zorunlu tuttuk. Bu oylama neticesinde her bir öykünün kaç oy aldığını gösteren resim aşağıdadır:

mikroöykü

Okur oylaması sonuçları. (Büyütmek için tıklayın)

 

 

Nihayetinde oldukça başarılı bir yarışma oldu. Yarışma organizasyonunu birlikte yürüttüğüm Özgün Muti’ye, jüri üyeleri Hakan Tunç, Murat Başekim, Murat Çetinkaya ve Sinan İpek’e, yarışmayı destekleyen Fabilog ve Kayıp Rıhtım’a şahsım adına teşekkür ederim. Güzel sonuçlar veren, keyifli eserlerin ortaya çıkmasına ve tanıtılmasına vesile olan bir organizasyona imza attık. Türk edebiyatına kendimizce bir katkıda bulunmaya çalıştık.

Ayrıca tüm yarışma ekibi olarak oylarıyla neticeyi belirleyen herkese teşekkür ederiz.

GALAKTİK TİYATRO’NUN KELİME BULUTU

2014 yılı Şubat Ayı’nda Entropol Kitap‘tan yayımladığımız Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımın içerisindeki öykülerin her birinin kelime bulutunu yarattım. Aşağıdaki görüntüler ortaya çıktı (Kitap hakkında Özgün Muti’nin yapmış olduğu bir değerlendirmeye ulaşmak için tıklayın).

Kelime bulutları 1000-3000 kelime sınırları ile yapıldı. Şu adresteki bulut üreteci zamirler ve edatları atarak daha sağlıklı analiz yapma şansı veriyor: http://www.kelimebulutu.net

İşte öykülerime ait kelime bulutları…

1. Fırıldak

1firildak

2. Galaktik Tiyatro

2galaktik

3. Tanrı Misafiri

3tanri

4. Zamansız Apollonia

4apollonia

5. Başkalaşım

5baskalasim

6. Son Mektup

6sonmektup

NASIL YAZILIR? – AHKÂM-I ŞAHSİYE

Edebiyat haberleri yayımlayan portallar için büyük nimetlerden birisi, “Hüdaverdi Çokşemsettin’e göre yazmanın 10 kuralı”. Ya da kimi yazarlar yazım atölyesi düzenliyorlar, kimisi ücretli, kimisi ücretsiz. Kuşkusuz birileri için faydalı oluyordur hem bu haberler, hem de bu tarz atölyeler.

Ne bu haberlere, ne de atölyelere karşıyım ancak içeriğine göre değişiyor bu tavrım. Zira yazardan yazara değişiyor bu içerik. Kimisi -bilhassa da merak edenleri için- yazarın dünyasını anlatıyor. Nasıl yazdığını, eserlerine nasıl yaklaştığını, yazma işini nasıl tanımladığını. Fakat bir kısmı ahkâm-ı şahsiyeden başka bir şey değil: Yani ancak yazarın kendisini ilgilendiren kurallar ve çalışma biçimleri oluyor bunlar.

Bu nedenle ben de merak ederim: Leguin bir öyküyü nasıl tanımlamış? Peyami Safa günün hangi saatleri yazardı? Asimov daktilo mu kullanırdı, elle mi kaleme alırdı? Trevenian önce karakterleri mi yaratırdı, yoksa olay örgüsünü mü? Bir oturmada rastgele yazılır mı? Yoksa öncesinde saatlerce düşünülür mü? Bir yazarın yaratma sürecini anlatması bu gibi soruların yanıtlarını merak eden okurlarının merakını doyurmak, varsa başka yazarlar / yazar adayları onlara ilham veya yöntem vermek açısından oldukça faydalı, ama şu “yazı illa ki şöyle yazılır!” diyenler yok mu?

Sevgili insanlık… Bu dünyadan nice yazarlar geçti. Hepsi yoğurdu farklı farklı yiyen yiğitlerdi muhtemelen. “Kendinize yazı odası hazırlayın”, “Önce karakterlerinizi tek tek tanımlayın”, “Romanın sonuna doğru giden yolu çizin”, “Yemek yemeden başlayın” vs. hepsi fasa fiso. İlham perisine yol buyurulmaz, yaratıcılığa şerit çizilmez. Sabah kalkıp yürüyüş yapıp yazan da yazar, geceleyin kafası güzelken oturup yazan da. Kimisi küçücük bir köşe yapar yazar evinde, kimisi illa ki kalabalık yerleri tercih eder. Kimisi daha yazarken kendi yazacaklarının nere varacağını, öyküsü / romanı nasıl bitecek bilmez, ki böylece heyeacanla ve merakla yazar…

Bir de şu “yazmak için illa ki çok okumak gerek” diyenler yok mu? “Okutmak” gerek dese anlayacağım, zira okutacaksın, geri bildirim alacaksın, eksik yönünü göreceksin, ama illa ki çok okumak gerek niye olsun? Aşık Veysel çok mu müzik dinledi çalmadan evvel? Dostoyevski çok mu okudu acaba? Leonardo Da Vinci çok mu resim gördü ve sergi gezdi? Okumak insana elbette fayda sağlar, bir defa dili iyi öğretir, ama yazmanın şartı bu mudur şimdi?

Özetle, ayar oluyorum yazacak kişinin olayı nasıl kuracağından, yazıyı hangi saatler yazacağına, yemeği önce mi sonra mı yiyeceğine kadar söyleyip, bunları yazmanın kuralı olarak sunanlara. “Bana ilham böyle geliyor” deyip anlatsa bir şey demeyecek, bir başkasının yoğurt yiyişini de öğrenebiliyoruz diye mutlu olacağım. Ki kesinlikle çok da faydalı olacaktır bu gibi içerikler. Fakat bunları yazmanın gerek ve şart kuralları, iyi yazmanın yegâne tekniği olarak sunanlarahkâm-ı şahsiyelerini genelleştiriyorlar kanımca.

O yüzden yazmak isteyenlere tavsiyem: Bu fikirleri okuyun, ama yazmanın gerek-şart koşulları olarak görmeyin. Herkes yoğurdu en iyi nasıl yiyeceğini önünde sonunda bulacaktır.

ÜZÜNTÜ OPTİMİZASYONU

Ceru-2 adlı kapsül okyanusun dibine doğru ilerliyordu. Dibe indikçe pencereden görünen morluk siyaha kayıyordu giderek ve sıcaklık da ışıkla birlikte azalıyordu.

“Çok soğudu” dedi adam. “Tahmin etmediğim kadar”.

“Tedarikli gel demiştim” diye hatırlattı kadın. “Yabancı bir gezegenin okyanusunda, sıcaklık gradyanının ne olduğu konusunda fikrimiz yoktu”.

“Demiştin evet; ama kapsülün de ağırlık limitleri var” dedi adam. “Bir optimizasyon gerekiyordu. Üşütme olasılığım ve ağırlık arasında; bir getir götür hesabı.”

Kadın ikna olmadı. “Kapsülümüz bu sayede belki daha hafif olabilir… Ama üşüdüğün için üzülüyorum ben. Daha huzursuzum.”

Yörüngedeki gemiden inerken, daha fazla ekipman alıp gelmişti, çünkü daha deneyimliydi adamdan. Adam yanıt vermedi, kadının samimiyetini ve sevgisini hissetti daha çok; optimizasyon formülünde bir parametreyi atladığını fark etti:  Onun üzüntüsü. O üzülüyordu ve bir çözüm gerekiyordu…

Neyse ki o çözüm kendiliğinden beliriverdi. Kadın adama sarıldı, adam da ona. Üşümediler böylelikle.

Adam, “…bahaneydi zaten” dedi. “Sen bana sarılasın diye…”

ve penceredeki morun siyaha çalmasından daha az korku duydular.

 

ASLINDA HERKES ÖLÜR

“Gurbetten gelmişim yorgunum hancı,

Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş…

Aman karanlığı görmesin gözüm,

Perdeleri ger yavaş yavaş…”

http://www.youtube.com/watch?v=dYen40D2oNU

Her şey, bir şeyi, her şeye benzetmesin. Bir şey, o bir şey olmalı ki, her şey bir ara o şey olup yeni bir her şey yaratmalı. Her şey bir şeyden başlamıyor, o bir şey her şeyi değiştirmiyor mu? Bıraksın her şey o zincirleri ve kurtulsun bir şeyler.

“Böyle dertliyim, hasret çekerim,

Yoktur huzurum, ağlar gezerim…”

http://www.youtube.com/watch?v=4NfwywZW4A0

Göllere bak. Nehirlere bak. Denizlere, okyanuslara… Suya bak. Damlaların birlikteliği, akışın örgütlülüğü, ufkun uzaklığı, dalganın tuzaklığı ve uçmanın yasaklığı, kaçmanın yasaklığı, ölmenin, kalmanın, kimi zaman susmanın kimi zaman konuşmanın yasaklığı ve bilhassa da o konuşmanın yasaklığı…

“Tütünsüz, uykusuz kaldım,

Geceler… Gecelerce…”

http://www.youtube.com/watch?v=esRG93YfFm4

Gök senin, gök benim, gök bizim, gök onların, gök kimin? Gündüz herkesin de ya gece kimin? Sen eminsin, ben eminim, biz eminiz, onlar emin, herkes gökten emin, herkes kökten dinci, üçüncü, beşinci, yedinci… Ya biz kaçıncı? Sana sancı, bana sancı, bize sancı, onlara yolcu.

“Heyhat sabah, gün ışıldar”

http://www.tevfikuyar.com/2014/blog/paylasim/kol-dugmeleri-orjinal-baris-manco-les-mistigris-1967.html

Kimler göçtü ben de göçerim. Kimler doğdu, kimler öldü… Ben de doğdum ben de ölürüm. Kimler ölmedi? Ben yine ölürüm. Gündüz olsun ben yine ölürüm. Herkes ölür. Aslında herkes ölür. Ölmeyen görmedim ben.

Dünya Hamamı

Şu an hamamda gibiyim. Tek eksiğim peştamal…

Hamamda en azından bunalınca soğuk suyu sürekli üzerinden boca eder, bir nebze olsun rahatlarsın. Kıyafetlerinle oturduğun bir bahçede onu da yapamıyorsun. Ümidin akşam olması oluyor: Akşam olsun, güneş insin. Hatta şu sıralar patlayıveren yağmurlardan var ya, o yağmurlardan gelsin. Yeri, göğü, çatıyı, denizi yıkasın…

Çevreci olmayan insan değildir artık benim gözümde. Dolayısıyla ormanları tahrip eden, betonlaştıran, dereleri kurutan zihniyete onay veren herkes de acı geleceğin sorumlusudur. Sığınacağım gölgeyi yaratan ağacı, ağzımı dayayıp su içeceğim pınarı, içine girip serinleyeceğim denizi, üzerine uzanıp dinleneceğim çayırı yok eden alçaktır. Benim, çocuğumun, torunumun, eşimin, dostumun, komşumun sağlığından salimliğinden çalan hırsızdır. Sıhhatlerimizi banknotlara dönüştüren ya da dönüştürenlere onay verenler birer sorumsuzluk makinesidirler.

Ve bilmezler ki bu piramidin üzerinde oturanlar, açlıktan ve yokluktan en son ölenler olma imtiyazını elde ederler sadece. Uzun vadede herkese vurur bu pervasız gidiş… Gölge azaldı mı, yiyecek bozuldu mu, su tükendi mi milletin isyanı hamasî söylemlerle bastırılmaz. Ki Ramazan ayında iftar ederken pek çok kez de söylersiniz: “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” diye.

O gün geldi mi inşaatlar da kimseyi kurtarmaz paşam: Beton yenmez, beton semirtmez, betonun kimseye hayrı olmayacak. Ana sütlerinden ağır metaller akarken az engelli doğan çocuklarımıza bayram edecek, iki kola iki bacağa sevineceğiz. İzole evlerine temiz hava merkezlerinden hava bastırıp suyu özel filtrelerden geçirenler utanmayacaklar.

Bugün utanmayanlar, o zaman da utanmaz. Utanmak herkese verilmemiş bir meleke.

Şimdilik peştamal dağıtabiliriz herkese.

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google