Category: GAYRİNİZAMİ NOTLAR

Yağmurun gelişini seyretmek

Tarkan’ın ilk kasedi yenice çıkmıştı herhalde. Bahçevan kot pantalonlu “Çok Ararsın Beni” klibinden dişlek haliyle o “Çok! Çok!” diyerek sağa sola dönüşünden “süper star” olacağı günleri tahmin edemeyeceğini anlardınız -eğer siz de bilseydiniz-.

Kasedin içinde bir kaç yavaş parçası vardı. Bunlardan birisi “Yine Sensiz” idi.

Evde Tarkan kasedi olduğundan da değil. Hasbelkader bir yerde duyup beynime işlemiştim. Bir çocuğun bir paket jelibonu bitirişi gibi tükenmediği zaman daha tatlı oluyordu şarkılar. Mp3 yok, CD yok. Kredi kartı yok. Kaset lükstü. (Bilmiyorum belki de baba hiç o kadar para vermezlerdi.) Bir yerde duydunuz ve beğendiniz… Kaset almıyorsanız, ve hele ki bir çocuksanız ve kendi kasedinize sahip olmak henüz bir lüks ise, radyolarda o şarkının çıkacağı ümidiyle tüm frekansları tararsınız…

İşte bu ulaşılmazlık ne tatlı yapar o şarkıyı. Yavaş yavaş pişen et gibi.

Üstelik bu şarkının hem ulaşılmazlığı vardı, hem de benim için her daim bir metafor olmuş “güneşin batışını”, hatta bir de “sensiz güneşin batışını” içeriyordu ya. O sıralar yedi katlı bir apartmanın altıncı katındaki evimizin kardeşimin kabus düşüşleri annemin rüyasına girdiği için uzun parmaklıklarla çevrilmiş balkonunda, evin önündeki yolun tam batıya gitmesi talihsizliği sonucu soldan soldan alıyor olduğum batan güneş hep bu şarkıyı canlandırıyordu kafamda.

Sanırım bana da hep Simge’yi anımsatıyordu. Simge ilkokuldaki, aynı kasetteki şarkılardan biris olan “Kış Güneşi” şarkısını birlikte tersten ezberlediğimiz, ilk istikrarlı platonik aşkım.

“Kıtra koç çeg amralvay, Şünöd koy aralnuyo, İklib anas ub nos adev” (Vallahi de billahi de düşünmeden yazdım. Hala ezberimde çünkü.)

Velhasıl, böyle bir akşamdı. Babamın da evde olduğu bir akşam. Uzun yol şöförüydü kendisi, evde bulmak zordu ve onun olduğu bazı anları bu yüzden bazı mutluluk anları olarak anımsıyorum. İçeride patates, biber, kabak ve patlıcan kızarıyor. Domates de kavrularak sos yapılacak. Sarımsaklı yoğurdun eşliğinde.

Ben, çocukluğunu hızlı devirli sosyomanik geçirmiş ben! Bazen günün yarısını sokaklarda sürtüp, kalan yarısını tek başına, kendi başına oynadığı oyunlarla, düşüncelerle ve yalnızlıkla geçiren ben, saydığım bu iki devirden ikincisinde idim ve balkonda güneşin batışına mukabil “Yine Sensiz”i mırıldanıyor, kaş arası gamzesi olan Simge’yi anımsıyordum.

Tek, küçük, bir yağmur bulutunun yoğuşacağı tuttu demek ki.

Cadde’ nin güneş tarafından bulunduğum tarada doğru cadde ikiye bölünmüştü ve yarısına yağmur yağıyor, yarısına yağmıyordu ve yağan yarısı giderek büyüyerek bana yaklaşıyordu…

Hakikaten de yağmur boşaltan bir bulutun üstteki seyahatinin alttaki yansımasına şahit oluyordum. İri taneli yağmur damlalarının etki alanı içine girip çıktık…

Bu benim anımsadığım ve beni en çok etkiyelen görüntülerden biriydi.

Ne muazzamdı ama…

(Aynı şarkıyı Beşiktaş’ta oturup da Kadıköy’de çalıştığım zamanlar, her akşam eve dönerken güneş batıyor olduğunda, vapurda elimde cigarayla tüttürüyor olacaktım çok uzun yıllar sonra… Arkamda ne kızartma kokusu olacaktı. Ne de aklımda Simge… Sadece şarkılar kalıyor yarınlara.)

Çocukluğum…

Uyumaya karar verip de uyuyamadığım çok nadirdir. Işık hızıyla uyuyup uzay zamanı rüyamda büker, bir de zamanı yavaşlatırım. Ama uyuyamadığım zaman da uyuyamam işte. Ne kadar çağırsam da uyku gelmez. Sağa ve sola dönmenin yanısıra sırtüstü ve yüzüstü denemeler de gerçekleştiririm:

İmkansız. “Sorun şehirlerde değil ki, biz tam yalandık” adlı iğrenç parçanın anlatmak istediğini o an anlarım işte: Sorun yatakta ya da pozisyonda değil… Bildiğin yalan o yatış. O zaman iki ihtimal var. Ya kalk (Hayır! Kalkarsan bir daha yatamazsın! Dolayısıyla günün mahvolur.), ya da donarak ölen insanların mutlu tebessümüyle hayal kur: ama geleceğe yönelik değil. Geçmişe doğru… Bir seyahate çık…

Geçmişi anımsamamda üç temel unsur var: Yemek, müzik ve “o sırada nerede oturuyordum”. Aslında bir nev-i mekân.

Biraz daha açmak gerekirse, “o sırada ne yiyordum” sorunun bir karşılığı varsa o an ne olmuş, ne bitmiş anımsıyorum. “O sıralar popüler şarkılar neydi? Ya da ben neyi sık dinliyordum” sorusu da öyle. Diğer soruyu da üstte telafuz etmiştim zaten.

Ve belki de bu yüzden dinlediğim şarkılar bana onları ilk dinlediğim ya da sık dinlediğim mekanları çağrıştırıyor hemen… Pek minikken de aşık olduğum her kısa bir şarkı / şarkıcı addedmiştim ve onları dinleyince hemen ilgili minik bayan gelirdi aklıma…

Beynimin dosyalama sisteminin 3 ana parametresi olduğuna da bu yüzden inanıyorum. Biri midemi, biri ruhumu besliyor. Diğerinde ise var oluyorum. Onu üs ve merkez ediniyorum kendime.

İşte uyuyamadığım günlerin çoğunda şarkı, mekan ve yemek eşleştirmelerini anımsamaya çalışırım kafamda. Tekrar edilen şey unutulmadığı için, tüm ayrıntılar yıllardır aklımda duruyor: Bilhassa 0 yaşımdan bugüne kadar oturduğumuz/oturduğum her evin eşya, oda yerleşimi, akşam hali, gündüz hali, apartman kapısı, balkondaki annemin görüntüsü, beni çağırdığı zamanki sesi, güneşin batışını alan odalar, doğuşunu alan odalar ve elbette bu ayrıntılara bağlı onlarca anı vb. gibi şeyleri bilinç altından üstüne sağlam bir yer vermek üzere davet ediyorum.

Sonunda fırtına şeklinde öyle bir hüzün doğuyor ki,

Sanki büyüdüğüme pişmanmışım gibi…

Bazen hayatın değişim hızı beni ağlatıyor. Neden bilmiyorum. Büyüdüğümü, kaybettiklerimi ve kaybedeceklerimi, zamanın bu kadar acımasız olduğunu ve benim şu ortalama 70 yıllık hayatımın milyonlarca yıllık canlılık tarihinin, milyarlarca yıllık güneş sistemi tarihinin ve bir o kadar da evren tarihinin içinde zerrenin zerresi, bu bütün yaşadıklarımızın, anılarımızın, tarihimizin, varlığımızın da evrenin tamamının içinde zerreden bahsedemeyecek kadar ihmal etmek zorunda olduğumuz bir noktadan, -dünyadan- ibaret olduğu, karışık bir hüzünle başımı döndürüyor.

Şimdi bu detayların, bu beyin içerisinde kimyasal olarak resmedilmiş sinapslar yerine, yazılı olarak kalması için zaman zaman çocukluğumun ruhsal portresini yazmaya karar verdim.

İlkini ya bu yazıdan sonra yazarım, ya da bir kaç gün içinde herhalde…

(Neden hüzün? Anlamış değilim…)

Taşınmak…

Bejan’ın “Constructal Theory”si (Düzen Teorisi) ile ilk karşılaştığımda çok heyecanlanmıştım.  1996 yılında ortaya attığı teori canlı ve cansız sistemleri tek teori ile modellemesi ve termodinamiğe yeni bir yaklaşım getirmesiyle beni büyülemişti. Tüm makalelerini bulup indirip tek tek okumaya başladım… Yine de eksik bir noktası vardı. Ozan’a sordum: Aynı eksikliği o da hissetmiş. Hayal kırıklığına uğradım.

Şirket bölünme ya da şirket teşkilatlanmalarını “Constructal Theory” ışığında incelemek istediğimi yüksek lisans tez danışmanıma söylediğimde “ben öyle bir çalışma istemiyorum” dedi. İşletme Yönetim Uzmanlığı yüksek lisansına girişimdeki amaçlarımdan birisi genetik algoritmalar, bulanık mantık ya da constructal theory gibi mühendislik alanında uygulamalarda kullandığımız yöntem ve yaklaşımları işletme alanına uygulamaktı. Hayal kırıklığına uğradım.

Şimdi ev taşımaya hazırlanıyorum. Düzen teorisine göre ev taşımanın en kolay nasıl olabileceğini düşünüyorum. Mantık olarak en küçük kutular azami mukavemeti kadar yüklenmeli, o kutular azami mukavemet yaratacak kadar daha büyük kutulara yüklenmeli ve bu kutular bir insanın taşıyabileceği ağırlıkta olduğu gibi, içindeki eşyaları sağa sola oynatmayacak kadar sıkı yüklenmiş olmalı. Bu yükleme için fraktal bir yükleme biçimi belirlemeye çalıştım. Y ekseninde uzanan kitap, o kitabın alt kenarı X ekseni kabul edilirse, X ekseninde yatay uzanan kitap. Aynı kabul yapılarak eksen değiştirilirse daha küçük bir kitap, yine y yönünde dikey olmak üzere. Aralardaki boşluklara da kitapları dikey olarak yerleştirmek üzere, onlardan doğan daha küçük boşluklara kitaplıktaki küçük aksesuarlar. Bu bana verimli bir yükleme şekli sağladı. Bütün kitaplarımı ve kitaplığımdaki aksesuarları 6 küçük kutuya sığdırmış oldum. Şimdi bu kutuların mukavemet sorununu çözmem için daha mukavim ve üçer-dörder kutu alabilecek büyük kolilere ihtiyacım var. Ev taşıma konusunda uzmanlaşmış olan kişilerin kaldırabileceği ağırlığı tutturmam lazım.

Tekrar hayal kırıklığına uğramak istemiyorum Bejan! Küfür yemek istemiyorsan gel de yardım et!

Dünya Oteli

Otel odalarının az eşyaları ilk başta bir ferahlama hissi yaratsa da gecenin sessizliği ne varsa alıp götürüyor. Sen girmeden önce bir başka kişi yatmıştı buraya ve başka başka hayallere dalmıştı. Başka başka efkarları vardı… Hiç izi kalmadan gidiverdi. Şimdi ben geldim. Dertlerimle, düşüncelerime. Sırtımı yatağa verip yükselen sigara dumanına bakınca ben kendime ait bir şeyler düşünüyorum ve dumanlar bunu tavana çizmiyor. Onunki de çizmemiş. Belki sigara bile içmiyordu. Yarın ya da yarından sonra ben de burayı terk ettiğimde hiçbir iz kalmayacak. Her şey bir çarşafın değişmesine, bir banyonun silinmesine bakıyor. Bir insanı bir odadan silip atmak bu kadar kolay.

Dünya da bu yönüyle otel odasına benziyor. Kimler gelip, kimler geçiyor. Ne sokaklarda kimler oturuyor. Geçtiğimiz gün Eyüp’te bir restorana gittik mesela. Eski bir konak. Garson anlattı: Geçenlerde çok yaşlı bir kadın gelmiş ve demiş ki, “ben çocukluğumda bu konakta oturdum”. Garibine gidiyor insanın. Zaman çok hızlı ilerliyor yaşlandıkça.

Bazen şey düşünürüm: Çocuklara vakit geçmek bilmez, çünkü sözgelimi onlar için bir hafta ömürlerinin 300’de birine falan denk gelir. Bir yıl ise beşte birine örneğin. Ancak yaşlandıkça bir hafta ömrünüzün onbinde birine kadar varıyor. Limiti sıfıra gidiyor yani. Belki o yüzden yaşlandıkça hızlanıyor zaman. Ömre göre, göreceli…

Bir rivayet vardır: Einstein’in zamanın göreceli olduğu söylemini anlamayan bir kız biraz daha açıklamasını istemiş. O da demiş ki: “Altı ısıtılan bir kazandaki 10 dakikayla, sevgilinin kollarındaki 10 dakikayı karşılaştır. Sence ikisi aynı mı?”

Bu da farklı bir yaklaşım. Çocukluk sevgilinin kollarındaki anlar gibi. Heyecanlı. Güvenli bir liman çoğu zaman. Günü geçirmek tek dert. Ayı geçirmek yok, yılı doldurmak yok. Bir önceki yıla göre artan tek sayı kışın “kaça gidiyorsun?” ile yazın “kaça geçtin?” sorularının yanıtları. Öte taraftan yaşlılık, altı giderek ısınan bir kazanda olmak gibi. İnsan aynı soruların araya bir “l” harfi sokuşturularak sorulmasından korkuyor:
“Kaçla gidiyorsun?”
“Nasıl yani?”
“Tahtalı köye diyorum…”
Ya da,
“Kaçla geçtin?”
“Nerden?”
“Hayattan canım…”

Özellikle “kaçla” diye soruyorum… Konumuz bu ya. Hızlanıyor zaman.

Hani tatile ya da köye gideceksinizdir. Yol bitmek bilmez, ama dönüşte de bir o kadar çabuk ve sıkıcı geçer.

Çocukken büyümek işte o köy…

Yaşlıyken ise “orda bir köy var uzakta…”

Güzel bir şarkısı vardı Harun Kolçak’ın, ilk kasetinde:

“Nasıl? Bırakıp gitti bizi günler, geceler… Nerede? Önümüzdeki uzun uzun seneler… Bu hazin, bu ezik duruş, kabul ediş neden? Bu hayal kim? Kim bu resimler?”

Otel odası bu dünya…

İş çarşafı değiştirmeye bakar. Bir de banyoyu temizlemeye…

Şekilsiz heyecan…

Bu da bir gayrinizami not… Böyle bir kategoriyi sırf, giriş, gelişme sonuç olmasın diye koydum… Deneme tahtası gibi… Akılma geleni atıyorum.

Karmakarışık… Neyden niçin hoşlandığımızı anlamaya çalışıyorum. Niçin zevklerimiz var? Niçin bazı şeyler alıp bizi bir yerlere götürüyor? Beynimizdeki kimyayı niçin etkiliyor? Mesela fringe’deki gibi, yeşil ve kırmızı ışıkları belli bir ritmde çakınca kişiyi bayıtlmak mümkün olabilir miydi? Eğer varsa gerçekten öyle şifreler, sanat dediğimiz nirvana yaratmayı beceremeyecek kadar düzensiz ışımalar mı? Duyular aracılığıyla beyinle farklı bir iletişim kurulabilir mi? Konuşarak sadece karşımızdakine öğretilmiş bir dille, düşünce aktarımı yapıyoruz. Ancak bir kaç renkte ışık çakarak, ya da dilin tuzlu suya batırıldığı bir anda kulağa sırasıyla sol, mi ve sol notaları verilince enteresan şeyler olabilir mi? Yani, elektronik eşyaların servis girişi vardır, sadece onarımcılar bilir. Bir düğmeye 10 saniye basıp diğerine 3 kere basınca mesela. Var mıdır bedenimizin öyle bir girişi?

Peki gerçekte biz kimiz?

Her yerde farklı farklı hayatlar var.

Bir şekilde bir yerlerde gördüğünüz fotoğraflardaki insanları düşünün.

Bir evleri var. Belki içine girdiğinizde hayranlık uyandıracak. Belki de kaçacağınız. Belki de “bekar evi işte, idare et” dediklerinden.

Sevdikleri var. Ya da sevmedikleri. Ya da onu sevenler, ondan nefret edenler… Her fırsatta onun dedikodusunu yapmaktan büyük keyif alanlar, ya da onun her fırsatta kıskandığı, ardından sövdüğü, gıcık kaptığı, ve bunu belli ettiği ya da belki de etmeyip yüzüne güldüğü.

Hayalleri var. Kimisi çok eskiden kalma. Kimisi daha oluşmamış. Duruma göre oluşacak. Seneye, ya da hemen ertesi günü…

Herkesin bir alışkanlığı var. Ne bileyim, belki esrar çekiyordur. Belki geceleri kalkıp bitter çikolata aşırıyordur. Belki de sabah yüzünü hiç yıkamaz. Ya da çorapla yatıyordur. Değdiremiyordur çıplak ayaklarına hiçbir şeyi.

Sağlık problemleri de oluyor herkesin. Çok çürük belki dişleri. Ya da tam tersine çok sağlıklı gözleri var, 3 metre uzaktan gazete okuyabiliyor.

Belki deli. Ya da bir sürü hesaplaşması var geçmişten. Ağır bir depresyonda… Ne de olsa fotoğraftan anlayamazsınız ama, geceleri uyuyamıyor, sabahları da kalkamıyor, ne yıkanıyor, ne kendine bakıyor adam akıllı. Fotoğraf da zaten genç kızlığından kalma.

Çocuğu olan var. Olmayan var.

Çocuğu hayırlı olan var, olmayan var.

Çocuğu kendisinin katili olacak var, bir de çocuğunun katili olacak…

Belki de hiçkimseye söylemediği bir cinayet işledi. Ya da hiçkimseye söylemediği bir huyu var. Belk eşcinsel, ama belli etmiyor. Belki de sırf kadınlarla daha samimi olmak için, öyleymiş gibi yapıyor. İtiraf etmesiyle sevişmesi de bir oluyor.

Kimisi çok hızlı… Bıkmış erkeklerle/kadınlarla olmaktan. Kimisinin belki daha hiç sevgilisi olmamış. Ama öyle söylemiyor. Utandığından.

Belki hayvanlara hiç dokunamaz mesela. Ya da hem kedi, hem köpek besler. Çok sever hayvanları. Denizden babası çıksa yer bir ihtimal. Bir ihtimal balık sevmez.

Gece onu uyutmayan sancıları olabilir. Ya da henüz keşfedilmemiş bir tümörü. Belki birinden hamiledir ya da birini hamile bırakmıştır, haberi yok… Ya da tır şöförlüğü yapmıştır önceleri mesela. Romanya’da, ya da Almanya’da kendisinin bile haberi olmadığı, on beş yaşını aşmış çocuğu vardır. Belki eşi vardır ve hatta aldatıyordur onu. Hatta o eşini aldatırken, eşi de onu aldatıyordur. Ondan da haberi yoktur. Haberi de olabilir, belki hiç inanmıyordur sadakat kavramına.

Tabu oynamayı seviyordur. Sessiz sinemada üstüne yoktur. Satranç dehasıdır, ama oynayacak adam bulamıyordur. Ya da bir dostu vardır, “gelse de dama oynasak” diyordur. Ya da bir türlü hiçbir oyunu öğrenmeyi beceremiyordur.

Belki evi yoktur. Belki sığıntıdır, hatta seks kölesi. Ya da oturduğu evi jigololuk ya da fahişelik yaparak elde etmiştir. Evi üstüne geçirmiştir zengin sevgilisinden.

Vesaire, saire…

Yazmakla nasıl bitsin.

İnsan bu…

Birini tanımak ne kadar zor değil mi?

Aslında hayatlarımız ne kadar karmaşık. Bizi tanımlayan neler var… Bizi biz yapan…

Bir kokumuz var. Bir bedenimiz. Bazı huylarımız, içinde yaşadığımız çevremiz…

Peki biz gerçekte kimiz?

Metal Bardak Altlıkları…

Sadece aklıma geldi. Öylesine yazıyorum. Aslında az önce bardağımın altına yapıştığı için kucağıma düşen ve üzerindeki soğuk içecek sebebiyle soğuyan bardak altlığı sayesinde geldi:

Metal bardak altlıkları içeceğinizin çabuk soğumasına ya da çabuk ılımasına sebep olur.

O kadar.

Tercihler ve ilk duruma bağlılık olgusu

Ben turuncu rengi severim mesela. Gürültülü ve çok ritimli müzikler dinlemem. Erkek parfümü olarak baharatlı kokuları, bayanlarda ise meyveli kokuları severim. Bir başkasının aynı konularda farklı tercihleri olduğu gibi bu konuda tarafsız da olabilir. Hepimizin “zevkleri” ve “renkleri” mevcut.

Çoğu zaman bunun bizim tercihimiz olduğunu düşünürüz. Kelime itibariyle. Türkçe’de de “X’i tercih ederim”, İngilizce’de de “I prefer” ve diğer latin kökenli dillerde de öyle.

Oysa tercih olabilmesi için bilginin fiili olarak bir bilinç süzgecinden geçirilmesi lazım.Read More

Kutsal Kavrayış – Sıracümleler, yalçıncümleler…

Üstbiliş… (Meta cognition)  Kutsal kavrayış… Zihnin kendi kendini sarmalaması.
Bilmemek ama neyi bilmediğini bilmek. Kendini dışarıdan görebilmek; ancak elinden de bir şey gelmemesi…

Kutsal açılım, kendinden ayrılmak… Çoğul kişilik bozukluğunun mantıklı bir çeşidi… Kendiyle biraz da barışık olmak. Yabancılaşmak… En kötüsü de yabancılaşmak…Eşe, dosta, aileye, geçmişe, geleceğe, hayata ve hayatı anlamaya. En kötüsü de bunun farkında olmak, olup da müdehele edememek.

Bilinen popüler anlamıyla değil de, gerçek anlamıyla narsisizmin kucağına düşmek. Yani kendi kendine yetememenin paniğiyle kendi kendine etmek. Her şeyi tek başına göğüsleyebiliyor olmanın rahatlığını aramak, bağlılığın ve muhtaciyetin rahatsızlığınu bir yumru biçiminde gövdenin ortasında taşımak… Ancak aynı zamanda bundan mükemmel bir tatmin ve mutluluk duymak.

Ancak acı çekmek pişiren… Tasavvufta da, budizmde de, hinduizmde de… Acılara arzular sebep olur. Arzuları dindirmek acıyı ortadan kaldırır, ancak bunla mutlu olmaya yetinene.

Üstbiliş,

Kutsal bir kavrayıştır evet. Neyi bilmediğini bilmek, bildiğini bilip içsel bir böbürlenme yaşamadan daha büyük bir erdemdir. Bakış açsını gözlerin simetrisine koyup, ruhu arıza yapmış bir araba gibi dingin bir kenara çekmek…

En kötüsü,

Acımamaya başladığında buna sevinmek yerine,”Arzumaya” başlamanın sıkıntısıyla mücadele etmek.

Yorumsuz, serimsiz, düğümsüz, çözümsüz…

Sadece cümleler…

Sıracümleler,

Yalçıncümleler…

Yiten Değerler, Kaynağı Belirsiz Alışkanlıklar

“Biz büyüdük, kirlendi Dünya”.

80’lerin sonlarında doğru ve belki biraz da doksanların başlarında televizyonda gördüğümü hatırladığım nadir kliplerden birisi, aynı zamanda çocuk olduğum ve aşka bulaşmadığım için içinde hayvan geçen şarkıların daha cazip geldiği zamanlarda… “Telli Turna”. Böyle diyordu yeni Türkü, “biz büyüdük kirlendi dünya”.

Dünyanın kirlenmesini fiziksel bir hayale oturtup fabrika bacalarını gözümün önünde canlandırırken büyüme ile dünyanın kirlenmesi arasındaki ilişkiyi de sadece zamana bağlıyordum. Oysa öyle değil. Dünya kirlilikte uzun atlama rekorunu artık çocuk olmadığımızı anladığımızda kırıyor, bir de sabit kirlenme katsayısıyla insanlık ve onun yarattığı teknoloji geliştikçe ya da geliştiğini sandıkça.

Yiten çok değer var, bir çok da yitirilen. Hani istemeye istemeye, elimizi mecbur tutarak. Bir kaset alıp eve gelip sırf tek işimiz oymuş gibi onu dinlediğimiz zamandan bir tık ile bir kaç kişinin bilgisayarından parçalayarak çektiğimiz, çoğumuzun yarı ingilizce-yarı türkçe okuduğu “empi3” zamanına geldik. Şimdi tut çok beğendiğin şarkıyı indirme internetten. Var mı imkanı?

Dün kuzenim geldi Hollanda’dan. Havalimanından aldım, otobüse bindirmek üzere Beşiktaş’taki yazıhanelerin oraya götürdüm. Direk Esenler’e gitmeye kalksak belki bir saat bile göremeyecektim. En azından bir yemek yedik, biraz sohbet muhabbet. Yalnız her gün MSN’den konuştuğumuz için midir nedir, -ki hatta kimi zaman görüntülü- böyle bir sarılamadım, bir hasret giderme ihtiyacı duymadım. “Ne var ne yok anlat” diyemedim çünkü ne var ne yok biliyorum. Bana bilgisi yazı karakterleri olarak gün gün ulaşmış. Ancak boyunu farkedemiyordum MSN’den de artık 28 yaşında… Ne uzar, ne kısalır. Ona da diyecek bir şey bulamadım.

Acaba… Eskiye mi dönsek biraz… Mektup gibi, ne bileyim… Ne dersiniz?

[poll=2]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google