Category: GAYRİNİZAMİ NOTLAR

Traktör Lastiği

Üstüste dört adet konulduğunda çocuklar için muhteşem bir oyun sahası olacabilecek lastiktir.

Gittiği ilkokulu iki sokak arkada olan şanslı çocuklardandım ve bu şansa sahip bir kaç arkadaş daha vardı. Sabahçıysak tüm öğleden sonra, öğleciysek de gündüzlerin uzamış olduğu zamanlarda akşam ezanı okunana dek.

Orhan, Neslihan, Ece ve ben, her allahın günü hayatı birlikte keşfediyorduk. karşı cinse karşı inceden bir utangaçlık ve konuşulabilecek çok çeşitli tabular olmasına karşın gerçek anlamda henüz dişi/erkek diye ayırmıyorduk insan türünü.

Orhan, Ece ve Neslihan aynı sitede oturuyorlardı zaten ve bu sitenin “arka bahçe” olarak andıkları bir otoparkı vardı. mimari olarak daha fazla pencerenin dışarıya bakabilmesi için dört apartmanlık “[” (zımba teli) şeklindeki sitenin zımba ayaklarıyla, zımba gövdesi arasındaki birleşim yerlerinde yarı karanlık boşluklar vardı.

Bu traktör lastikleri işte bu yarı korunaklı aradaydı.

Üstüste konmuş dört traktör lastiğinin beyaz saray’daki yuvarlak masa etkisine sahip olduğunu o zaman keşfetmiştik.

Lastikler üstümüzü boyamayacak kadar boyasını yitirmiş ve yağmurla yıkanmıştı, ve o yüzden hiçbir zaman oturmaya engel teşkil etmedi.

Futbol falan da oynuyorduk tabi, ya da Ece, Neslihan falan da ip atlar, lastik (çinçan) oynarlardı ama bir şekilde günün bir saati -özellikle eve bizden daha erken giden çocuklar gidip, sadece biz bize kaldığımızda- buluşma yeri burasıydı.

– “Arka bahçeye gel.”

Biz bu lastiklerin üzerinde ilk oyunlarımızı oynadık, ben salak saçma korku hikayeleriyle başta kendim olmak üzere herkesi korkuttum ve başta yine kendim olmak üzere hiçbirimiz geceleri uyuyamadık. İlk sigaramı bu lastiklerin üzerinde otururken denedim. Bilmem kaçıncı denememdi ama ilk sigara içerken yakalanışım, bir daha içmeyeceğime dair yalan yeminim yine bu lastikler üzerinde sigara içerken annemi de tanıyan bir teyzenin bir şeyler silkmek üzere cama çıkmasıyla oldu. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışta olduklarını arkadaşlarımızın vücutları değişirken burada gördüm.

Lastiklerin de sonu böyle geldi zaten. Büyümüştük ve masumiyet bitmişti artık.

üstüste dört adet konulduğunda çocuklar için muhteşem bir oyun sahası olacabilecek lastiktir efendim.bir zamanlar

Gittiği ilkokulu iki sokak arkada olan şanslı çocuklardandım ve bu şansa sahip bir kaç arkadaş daha vardı. Sabahçıysak tüm öğleden sonra, öğleciysek de gündüzlerin uzamış olduğu zamanlarda akşam ezanı okunana dek.

(bkz: bir eve giriş zili olarak akşam ezanı)

orhan, neslihan, ece ve ben, her allahın günü hayatı birlikte keşfediyorduk. karşı cinse karşı inceden bir utangaçlık ve konuşulabilecek çok çeşitli tabular olmasına karşın gerçek anlamda henüz dişi/erkek diye ayırmıyorduk insan türünü.

orhan, ece, neslihan aynı sitede oturuyorlardı zaten ve bu sitenin “arka bahçe” olarak andıkları bir otoparkı vardı. mimari olarak daha fazla pencerenin dışarıya bakabilmesi için dört apartmanlık “[” (zımba teli) şeklindeki sitenin zımba ayaklarıyla, zımba gövdesi arasındaki birleşim yerlerinde yarı karanlık boşluklar vardı.

Bu traktör lastikleri işte bu yarı korunaklı aradaydı.

Üstüste konmuş dört traktör lastiğinin beyaz saray’daki yuvarlak masa etkisine sahip olduğunu o zaman keşfetmiştik.

Lastikler üstümüzü boyamayacak kadar boyasını yitirmiş ve yağmurla yıkanmıştı, ve o yüzden hiçbir zaman oturmaya engel teşkil etmedi.

Futbol falan da oynuyorduk tabi, ya da ece, neslihan falan da ip atlar, lastik (çinçan) oynarlardı ama bir şekilde günün bir saati -özellikle eve bizden daha erken giden çocuklar gidip, sadece biz bize kaldığımızda- buluşma yeri burasıydı.

– “Arka bahçeye gel.”

Biz bu lastiklerin üzerinde ilk oyunlarımızı oynadık, ben salak saçma korku hikayeleriyle başta kendim olmak üzere herkesi korkuttum ve başta yine kendim olmak üzere hiçbirimiz geceleri uyuyamadık. İlk sigaramı bu lastiklerin üzerinde otururken denedim. Bilmem kaçıncı denememdi ama ilk sigara içerken yakalanışım, bir daha içmeyeceğime dair yalan yeminim yine bu lastikler üzerinde sigara içerken annemi de tanıyan bir teyzenin bir şeyler silkmek üzere cama çıkmasıyla oldu. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışta olduklarını arkadaşlarımızın memeleri şekil değiştirip belirginleşirken burada gördüm ve bir süre sonra, ilk kez bir memeye burada dokunmuştum.

Lastiklerin de sonu böyle geldi zaten. Büyümüştük ve masumiyet bitmişti artık.

bir zamanlar

(timemechanic, 2011-05-09 22:16)

Özdeşleşme

Öfke. Kime olduğu bilinmeyen. Evvela ayır, duruma mı? kişiye mi? Durumaysa sorun yok. Kişiyeyse, kendine mi, ona mı, diğer insanlara mı? Hangisine kızsan olmadığı gibi hangisine kızmasan da oluyor. Daha da kötüsü: Hangisine kızsan oluyor. Her birisi bir nane yemiş. Öte yandan bir gülünçlük var bu halde. Kime gülmeli? Duruma mı? Öyleyse sorun yok, ama kişiyeyse, kendine mi? Ona mı? İnsanlara mı? Gülerken mutlu da olunmalı mı? Her gülen mutlu mudur? Her mutlu olan güler mi? Gülüşler mutluluğu ifade eder mi? Cevaplar yok: Çaresizlik. Bir ihtimal -ama kuvvetle muhtemel- yalnızlık. Belki kıskançlık. Belki terkedilmişlik ve terketmişlik. Belki feda etmişlik, feragat etmişlik, fenalık.

Tüm duygular birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine girmiş karmaşık bir şekilde ve çok basit bir şey hissedilen aslında: Basitlik.

Basit bir şekilde aynı forma kavuşuyor tüm duygular. Aklınızın neresini kullansanız elinizde kalıyor bak, elinizin neresini kullansanız da bir türlü aklınızda kalmıyor. Aklınıza yatmayan her şey siz yatağa yatınca geçecek gibi ama bir de bakıyorsunuz bir şey sizi uyutmuyor. Nedir o? Bezelye tanesi? Hem de kırk çarşaf altında mı? Yoksa hala o tanımlayamadığınız yumru mu?

Hani şu neyi düşünseniz bir yere ulaşmayan, tüm yollarda kurulmuş barikatlar öncesinde ne mantık ne de hissiyat polisine yakalanmadan, gönül yollarınızın altında ıslak ve rutubetli kalmış bir alana tepilişiniz. Düştüğünüz yerde elinizi kolunuzu bağlayan başka duygular var ama intikam için yanıp tutuşmanıza rağmen onları daha sonra tanıyacağınız bir eşkal de kazıyamıyorsunuz herhangi bir tarafınıza.

Tüm acılar, sevinçler ve dilin sahip olduğu o beş tip duyuyla neyi anlatabilecekseniz bedeninizde birleşiyor. Birini çıkarıp atsanız dünyayı kaçırıyor ya da acaip bir eksiklik hissediyorsunuz.

Basit bir şekilde aynı forma kavuşuyor duygular ve ayaklarınız nereye gitse yüreğiniz bir yere götürmüyor.  Yüreğiniz bir yere gitse ayaklarınız riayet etmiyor.

Biat etmiyor sizin sandığınız beyin. Teslim olmuyorsunuz kalbe.

Özdeşleşiyor. Beyin kıvrımlarını, kalp odalarını, duygular tüm yarattıklarını düzleştirip, pürüssüzleştiriyor.

Uyku…
Tek yalın gerçek.
Kalıcı olana kadar da geçici.

Büyük Camlı bir Evin Günbatımına Bakması

 

Güneş her şehirde olduğu gibi İstanbul’da da batıdan kaçıyor şehirden ve kıyamet öncesinde kadar da öyle olacağı söylenir genelde. Bu saatler insanlığın en ortak hüznüdür. Bu saatler gece yaşayışlılarla, gündüz yaşayışlıların da kesiştiği yerdir. Bu saatler bir şehrin karanlığa gömüldüğü andır ve siyahtan önce kızıla bulanması da çok ironiktir aslında.

Bir kaç bulut daha var yukarıda, güneşin kalan kırıntılarını da yer yüzüne aktarmakla vazifeli. Oysa bir uçak geçiyor ki yukarıdan, onlarla aynı dikmedeymişiz gibi olsa da akşam olmamış onlara henüz. Pencereden dışarıyı görmeye çalışan çocuğun titreyen kanadın altındaki güneşe bakışını duyar, görür, tadar gibiyim. Ona akşam olmadı zira zaman uçanlara kıyak geçiyor, gece kaçanlara kıyak geçiyor ve güneş her şehirde olduğu gibi İstanbul’da da batıdan kaçıyor şehirden.

Ben yine bu satırları yazarken şehrin uzakta görünen parçacıkları birer birer ışıklarını yakıyorlar. Her yarısı kızıl ufkun. Her yolu gece karası. Her yol Ankara. Sonra sol yarısında deniz var, o da genelde lacivert ile kızılı nasıl karıştıracağını bulamaz güneş batana dek. Saflığı ya da salaklığından değil. Günün en duygulu anına layık olamamaktan korktuğuna.

Şehrin tek tük hareketleri arabaların yakamozları taklit edişinden geliyor ve ben bir an için marsı andıran dünyadan bazen korkuyorum. Zaman bahara kıyak geçiyor ve gündüzler uzuyor. Gündüzler kaçana kıyak geçiyor ve güneş her şehirde olduğu gibi İstanbul’da da batıdan kaçıyor şehirden.

Büyük camlı evim güneşe veda ediyor işte ama güeş oralı bile değil. Yüz vermiyor. kıyamet öncesinde kadar da yüz vermeyeceği söylenir genelde.

Öncesi:
Büyük Camlı Bir Evin Fırtınaya Bakması

İstanbul Mutsuzluğu

Bir defa bu şehir çok kalabalık ve her semti ayrı bir şehir gibi. İnsan akıl sır erdiremiyor; bir otobüsün geçtiği her bir semtin ayrı bir karakteri var ve bunların bir kısmında gözünüze çalınan herkes mutluymuş gibi görünüyor. Bir defa mutluluğun ne olduğunu sorgulamaya kalktın mı, işin bitmiştir zaten. Bir yanıt bulamazsın ve bunun bir kabiliyet olduğunu düşünmeye başlarsın. O insanlar kabil ve yeteneklidirler mutlu olmaya. Sense sakatsındır, engellisindir. Bir defa senin ruhun yetmez mutlu olmaya.

Fakat tüm bunların ötesinde özellikle istanbul’a ait olabilecek mutsuzluk durumları var.

Mesela çok kişi belediye otobüsünde ağlamak nedir bilir belki. Öyle ya, bu şehirde belediye otobüsünde 2 saat vakit geçirebilir insan. “On dakika dayanayım, ayıp herkesin içinde” demezsin. On dakika değil ki yol. Bir de senin canın burnundayken trafik ilerlemez; eve varıp yalnız kalmayı arzularsın ama nafile. Yol seni tutmuştur, hapsetmiştir, inip yürüsen yürünmez. Diyelim çok paran var, ya da kıydın paraya taksiye bineceksin: Bu trafikte o da gitmez.

Bir de vapuru var mesela bu şehrin. Eskiden sigara içmek de serbestti başaçık mevkii’lerde. O kenara oturup yazsa sıcağa, kışsa yüzünü dağlayan soğua aldırmadan sigara içmezsen mutsuz değilsindir. martılara bakıp da onlar kadar özgür ve tasasız olmayı istedin mi bir kere, işin bitmiştir zaten. Zehir vardır kanında. Kolunu keseceksin ki akacak. Birileri martılara ekmek atacak, simit atacak ve sen izleyeceksin. Kimi zaman o ekmek atan da sen olacaksın. Vapur kıyıya yanaşırken sen kalkmayacaksın. Acelesi olanları, iskele verilmeden atlamaya çalışanları izleyeceksin. Mutsuz olursan böyle olur, kaçınılmaz.

Eminönü’ndeki altgeçitlerde ruhun bunalacak, yeni camiyi gören bir yere oturacaksın. Güvercilere bakarken mutsuzluğunun sebebi her ne ise kafanda dönüp duracak. Etrafında oturan diğer kişileri hiç tanımadığını farkedeceksin. “Ne olur şimdi gidip onlara anlatsam derdimi” diye düşündün mü, işin bitmiştir zaten. Konuştun, konuştun… Konuşmadın sıradaki yapacağın iş deniz kıyısında bir yere gitmek ve Galata kulesine uzaktan bakmaktır. Zaten az sonra “köprüden karşıya yürüyeyim, ne olacak lan, yakın zaten” diyip rahatlamaya çalışacaksın.

İşte buna benzer İstanbul mutsuzluğu… Böyle bir şey olmalı.

Hayat bu işte…

Hayatı herkes tanımlamaya çalıştı. Öyle ya… Hem içinde bulunduğumuz, hem de bir türlü anlayamadığımız ve üstelik çok büyük bir sistemin toz zerresi kadar hissettiğimiz başka bir durum yok.

Hayat bizi çepeçevre saran şey mi? Yoksa içimizde mi?

Nereden bakıldığına göre değişiyor. Şu an oturduğunuz noktadan bakın mesela etrafa. Çevrenizde eşyalarınız. Bunlardan bir kısmı sizin, bir kısmı başkalarının belki de. Bir kısmı başkalarından size hediye edilmiş… Belki fotoğraflar başkalarının hayatlarını gösteriyor. Ne kadar derdiniz var? Ne kadar sevinciniz var? Lüks arabanıza bulamadığınız bir cant kapağı da sizin için bir dert olabilir.Read More

Kalabalıktaki yalnızlık…

Platon ilk kez idealar dünyasını ortaya attığında insanlık bulunduğumuz fiziki dünyanın gerçek bir dünya olup olmadığını sorgulamak için düşünsel bir önderlikle karşılaşmıştı. Platon başka bir dünyada yalnız ve tek ideaları tanımladı.

Daha sonra semavi dinler, ruhlar dünyasını ve arafı tanımladırlar. Onlar gerçek dünyada tanrıdan uzak bir yalnızlık tanımladırlar. Ruhların beraber olduğu ve birbirini bildiği bir dünyadan, kimsenin birbirini bilmediği ama tanıyabileceği bir dünyaya, daha sonra da kimsenin birbirini tanımayacağı, herkesin herkesin aleyhinde şahitlik yapacağı bir dünyaya taşıdılar insanlığı.

Bilim algıyı ve bilinci keşfetti. Rüyaları inceledi. Algı dünyamızda yalnız bıraktı bizi.

Felsefe mutlak yalnızlığı buldu. Varoluşculuk ile insanı yalnız bir şekilde ölümü bekleyen, tarihe koşulmuş bir hayvan yaptı.

Psikoloji mutlak yalnızları tanımladı. Bunlar, gerçek ile hayali ayırt edemeyen şizofrenlerdi.

Sinema dünyası ve cyberpunk akımı matriksi buldu. O da içinde bulunduğumuz dünyayı yalanladı. Yozlaşan insanın yarattığı makina beraberliğinin, yalnız insanı nasıl egemenliği altına aldığını anlattı.

Peyami Safa, bizleri kendi iç dünyamızın birer mahpusu olarak yalnız yaptı. #199969

Kalabalıklar ise daha kötü yalnız yaptı insanı. Tutarsız kalabalıklar, neyi alkışlayacağını, neyi seveceğini, neyi sevmeyeceğini bilmeyen kalabalıklar. Bizleri takdir ettikleri ile nefret ettikleri arasında sıkıştıran kalabalıklar. İnsanı yalnızlığa ancak kalabalıklar iter zaten… İnsanın yalnız olmasının tek şartı kalabalığın da bulunmasıdır etrafında. Biribiriyle çatışan, çarpışan, muharebe içinde olan fikirlerin ve değerlerin kişisel çıkarlar için esnetilmesi tiksindirdi muhtemelen ve bizler de içimizdeki büyük boşluğa bulamaç şeklinde bir töz yerleştirmek istemedik. Kalabalıklar bizleri yalnızlığa itti ve biz yalnızlaştık. Giderek…

Yeni çağın insanı bireyselleşmeyi tercih ediyorsa boşuna değil. Bir güven krizi var. Bir paranoya. Kaderci anlayıştan akılcı düşünüşe geçişteki uçurum üçümüzü, beşimizi yutuyor. Platon, dinler, felsefe, bilim, sinema, Peyami ne derse desin…

Biz en çok kalabalıklar yüzünden yalnızız.

Tüm mutluluklar anlıktır!

Tüm mutluluklar anlıktır!

An en küçük zaman birimi olarak ifade edilse de biz bunu biraz değiştirelim isterseniz: An, zaman ne kadar uzun olursa olsun, ilgili olunan özne ya da nesnenin hayatınızda ettiği yere göre, makro perspektifte bir an olmaya devam eder. Daha kısası her mutluluk etkilediği hayat uzunluğu içerisinde sadece bir an kadar dilimi etkiler.

Örneğin yıllarınızı birlikte geçireceğiniz kişi tanışmanızdan itibaren size o halüsinatif mutluluğu ilk bir kaç ay ya da bir kaç yıl sağlayacaktır. Sadece bir ay tahammül edebileceğiniz kişi ise bir kaç gün. Sadece sevişecekseniz bu insanla mutluluğunuz bir orgazmdır. Bu ileri ucu açık makro prespektiften yaklaşmak oldu.

Tam tersi ise, yani geriye dönük makro perspektiften bakıldığında, bir ihtimal şöyle tarif edilebilir: Almak için yıllardır beklediğiniz araba siz onu aldıktan sonra bir kaç ay ya da bir kaç yıl sağlayacaktır. Sadece bir aydır istediğiniz arabanın mutluluğu bir kaç gün olacaktır. Sadece o gün ihtiyacınız varsa o arabaya, mutluluğunuz hedefinize ulaştığınızda olacaktır.

C: Etkin mutluluk süresi
T: Beklenilen süre / Geçirilecek Süre
m: Efektif mutluluk süresi,

olarak bir tanım yapılırsa:

C=m/T (lim T -> sonsuz) = 0

Daha açık bir ifadeyle, T daima m’den çok büyük olacağı için, sonuç sıfıra yakın bir sayı çıkacaktır. Yani: “an”

Miskin insanoğlunun mutluluklara kötü bir kokuya alışan burun misali alışması onu tatminsiz kılmıştır. İnsanoğlunun kurduğu medeniyeti ileriye taşıyan şeyin aslında duyduğu büyük mutsuzluk ve “yetinmezlik” olması da oldukça ironiktir. Tüm bilimsel gelişmeleri ilerletme, hayatımıza kattığımız tüm şeylerin değerini arttırma, refahımızı sürekli olarak arttırma isteği doğal bir sonuç olarak “ekonomik ve toplumsal” kapitalizmi de doğurmuştur.

Yeni isteklerimiz arasındaki o kısa zaman yukarıda açıkladığım yaklaşımla, ihtiyaçlarımızın hızlı değişmesine ve bunlara eskiye göre nispeten çabuk ulaşabilmeye bağlanabilir.

İşte bu da anlık mutluluklar arasında debinip vaktini geçirmeye çalışan insanoğlunu yaratıyor…

Yukarıdaki formülü alışverişle kendimizi mutlu etme davranışımıza birlikte uygulayabiliriz:

T= Bir telefonu kullanma süreniz = Hemen hemen 365 gün diyelim.
m= Her an onu keşfetmeye çalışarak mutlu olduğunuz süre = 7 gün diyelim.

C = 7/365 = 0,0192

Gerçekten de 0’a yakın…

Peki bu formülle biraz oynayalım şimdi:

Bu formül aslında bizlere niçin birilerinin bir şeyleri zirvede bıraktığını da anlatıyor.

Bir şeyi zirvede bırakmak efektif mutluluk süresi bitiminde kullanımı sona erdirmektir. O halde:
m=T,
dolayısıyla C=m/t=1/1=1 yapar.

“Sonsuz mutlu” nasıl olunur?

Sonsuz mutluluk bu tanımla T=0 olduğunda gerçekleşir. Bu da istenilen şeyin istendiği anda olması demektir. Bu tanım zaten semavi dinlerdeki “cennet” kavramının karşılığıdır. Zira cennette “zamansızlık” olacağına inanılır. Bu da T=0’in diğer bir açıklaması olabilir.

Dünya böyle değildi

Şebnem Ferah’ın bir şarkısında geçiyormuş…

Sözlük aracılığıyla tanışma fırsatı buldum bu söylemle.

Haklı da buldum… Ama Dünya değildi değişen. Bizdik… Çocukken farklıydı her şey.

Dünya aslında hep aynı dünyaydı da biz büyüdükçe onun başka yerlerini görüyoruz diye düşündürtüyor. Dünya böyle değildi evet, çünkü biz çocukken her şey farklıydı.
Mesela ekonomi sakızın fiyatına endeksliydi ve günde bize ne kadar verilirse ona tamah ederdik. Kriz dediğimiz şey annemizin “yok” demesiydi. Prim ise bayramda el öpülünce alınan banknot. Doların artıp azalması ilgi alanımızda olmasa da sahip olduğumuz oyuncakların zamanla değerinin düştüğünü anlıyorduk. Evde dondurma varsa eğer, ekonomi iyi gidiyor demekti ve ödemeler dengesi yerindeydi. Ne yemek var sorusuna “Allah ne verdiyse” dendiyse bir IMF kokusu alınabilirdi. Ama çocuktuk işte. Ekonomi sakızın fiyatına endeksliydi. “Bakkal amca, 10 liraya ne var?” sorusu gün sonu bütçesini tüketmek için harcama yaratmak demekti.

Mesela aşk teneffüste çaktırmadan bakışmaktı ve kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan şikayetçi değildi henüz. Hiç ereksiyon olmadan bir aşk hikayesine başlayıp bitirebilirdiniz ve henüz “ya beni sevmiyorsa” paranoyaları dirilmemişti. Daha sonra boş ev, boş kadın, sevişilecek boşluk, içimizdeki boşluk şeklinde çeşitlenecek olan boşluk henüz sadece evcilik oynanan bir apartman merdivenini yanında, bodruma doğru uzanan ve genelde üst katlardan tükürülen apartman boşluğu idi. Aşk oyunları yoktu ama isim şehir vardı… Sevdiğin kızın adını ilgili harfe yazmak da adetti.

Mesela mesleğimiz öğrencilikti ve sadece okula gidip kurallara uymakla ve ödev yapmakla icra edilebilirdi. Tüm iş arkadaşlarınız -öğretmen hariç- sizinle aynı statüdeydi. Çalışkan olanlara “aferin” primi vardı ama siz teneffüste taş ile futbol oynayabiliyorduysanız eğer bu da çok mühim değildi. Sanat, sahip olduğunuz oyuncak bebeğin yüzünü kalemle boyamaktı ve kalem kutularına isim yazmak, defter kenarlarını süslemek sanatseverliğin gereğiydi. Ne gereksizdi resim çantası taşıyanlar için onu taşımak.

Sosyalleşmek aşağıdan adınızı bağıran birisi olmasıydı. Başarıydı evden çağırılmak. Arkadaşı çağırırken muhattap olunan anne-babaya “XYZ evde mi?” sorusu sormak, farklı kesimlerden insanlarla iletişim kurmaktı. Topun dikenli tellere takılıp patlaması bir rüyanın sona ermesiydi; ve onu patlatan sizseniz, üzerinizdeki “ödeme” ağırlığı yaşadığınız ilk hacizdi. Sizden kesilen haraç daha sonra harcama diyeceğiniz şeylerin en masum ve gerçekçi haliydi; zira bir gün onları gereklilik olarak görüp çeşitli yerlere ödeyecektiniz.

Terfi etmek artık asansördeki 7. kat düğmesine ayağını kaldırmadan basabilmekti. Sevişmek, bir kıza çıkma teklifi edebilmekti. Strateji sadece yalan söylemekti.

Yani,

Dünya gerçekten böyle değildi.

Peyami’ye yanıt

Yalnız değiliz. Nereden çıkardın ilahi Peyami.

Bak etrafımızda bir sürü kuru kalabalık var. Soluğumuzdan alacakları varsa seninle soluklanan, yoksa bir soluk göçüp giden. Bak mesela; içimizde kocaman bir boşluk var. Çin halkını al desen alır. Almazsa yalan de! Diyemezsin. Çin işi, japon işi de değil. Öz be öz kendimizin işi, kendimizin ürünü, yerli malı boşluk. Kendimiz adımımızı atabilecek olsak, düşeceğiz uçuruma, ama hayat sıkı sıkı tutuyor hepimizi. Hayat sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Hayat gözlerimizi gözlerine hapsetmiş. Aslında tüm şarkıları hayat yazıyor bize… Çözümsüzüz biz. Anlamıyoruz.

Bak mesela; hepimizin bastığı bir yer var. Bizi içine alacak kadar seviyor bu kara toprak. O değil, hepimiz de aynı yere gidiyoruz üstelik. Nasıl yalnız olalım? Sağına selam versen, onun da aynı yere bileti var. Soluna selam versen öyle. Git dünyanın öteki ucuna, al karşına bir hintliyi. Bileti farklı yereyse namerdim. Toprağın çocuklarıyız hepimiz. Ondan geldik, ona gideceğiz. Bir de diyorsun ki yalnızız.

Oysa yalnız değiliz. Bak koskoca arayışımız var. Vücuda gelmiş, deli divane dolanıyor. Ümidimiz var, bizi her gün yaşatıyor. Arada bir de kayboluyor; bak oyun oynayanımız var. Nazlı bir yâr gibi kaçıyor bazen ümitler. Tutamıyoruz. Sarı saçlarını gönlümüze bağlayamıyoruz. Gözlerini gözlerimize hapsedemiyoruz. Çözümsüzüz biz, yakalayamıyoruz.

Hatta çeşit çeşit sigaramız var. Envayi çeşit içkimiz. Tanju Okan’ı parası olmadığı için terketmişler ama bizim kredi kartlarımız var! Hatta kiminin daha “derinden” dostları var. Buluştuklarında gözlerini devirip, bir yarin kucağında uyuyakalıyorlar. Bağımlısı olup, fazla uyuyunca, ölüveriyorlar.

Oysa yalnız değiliz. Bak hepimizin bir derdi var. Kimimizin memleketle, kimimizin düzenle, kimimizin kendiyle, ama hiç yalnız bırakmayan, sıkı bir derdi var. Silkinip de atamıyoruz üstelik. Kovamıyoruz mahremimizden. Sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Gözlerimizi esir almış bir hüzünlü bakış. Çaresiziz biz… Atamıyoruz.

Bak mesela; bir türlü bulamadığımız kendimiz var. Bir sürü de maskemiz. Aynanın karşısına geçsek, karşımızda onlarcamızdan var. Kimisi onun dostu, kimisi bunun. Sakladığımız bir yüzümüz var yüz görümlüğü istemez yeni gelin gibi… Aç duvağı istediğin zaman. Tükür kendi suratına. Bir de diyorsun ki yalnızız…

Bir de kelimelerimiz var bak. Gece yaşayışlılar. Çıkarlar en mahrem saatlerde, soğuktan sertleşmiş bir topraktan. Dibine kadar vururlar. Sivrisinekler gibi. İstiladalar.

Yalnız değiliz Peyami. Her şeyden önce yalnızlığımız var, bizi yalnız bırakmayan.

http://www.dailymotion.com/video/x1rfv_depeche-mode-enjoy-the-silence_music

Enjoy the silence

İlahi gibidir bu şarkı.

Şarkının düşünce dünyamdaki karşılığı daha derin. Sözcükler tarif edilebilmiş, deneyimlenmiş, algılanmış olay, olgu, kavram ve nesnelere veriliyor. Tanımlayamadığımız bir şeyin sözcüksel ya da sinappsal bir karşılığı yoksa onu algılamıyoruz. Bir rüya düşünün. O rüyada bugüne dek gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen, hiç tanımadığınız, hiç bilmediğiniz bir şeyle karşılaşın… Muhtemelen onu algılamayacaksınız. Uyandığınız hatırlamayacaksınız. Beyniniz onu esgeçmiştir.

Bu yüzden kelimeler aslında düşüncemizi, ifade etmek istediklerimizi sınırlar, onları şekle sokar ve değersel olarak kelimelere indirger. “Seni seviyorum” cümlesi kimbilir kaç farklı tip sevgiyi karşılamıştır mesela? Her söyleyen aynı hislerle mi söyler? Her duyan aynı şeyi mi anlar? Şeklen aynı olmasına rağmen duygusal karşılıkları, şiddeti farklı olabilir.

Bu yüzden…

Kelimeler bazen konudışıdır. Konuşmamak daha iyidir.

Hele ki ortada kelimelere dökünce zarar görecek hassas şeyler varsa, o anı yaşamak konuşmaktan evladır.

Klibine girersem hiç susmam. Sadece karlı dağa çıkıp da koltuğunu oraya koyduğu an… Yeter. Gerçekten yeter.



Depeche Mode – Enjoy The Silence
Yükleyen eatthemich. – Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaÅ�ayın!

Büyük camlı bir evin fırtınaya bakması

Batıdan bir fırtına yaklaşıyor İstanbul’a. kızıllığını yitirmemiş güneşin yoğun CB bulutları arkasından görünmeye temayülü var ama imkanı ve gücü yok. gölgeler ışık olup olmadığından emin olmadıkları için görünüp görünmemeye de karar veremediler henüz. “Kızılın gölgesi nasıl olur ki?” diyor acemileri… Ustaları pikniğe gitmişler bulutlara.

Güneşin olduğu ve batışını bizlere göstermediği tarafta mütemadiyen yıldırımlar düşüyor. Buradan bakınca bir bacak boyunca. Yanına gitmeye cesaret ister.

Bir evi tercih etmemin sebebi olan büyük camlar, kocaman bir sinema perdesinde bir fırtına sahnesi döndüğünü hissettiriyor. Ben bu satırları yazarken şehrin uzakta görünen parçacıkları birer birer ışıklarını yakıyorlar. Sol yarısı kızıl ufkun. Sağ yarısı kara. Sol yarısında deniz var -sanki İstanbul-. Sağ yarısının dumanı tütüyor -sanki Ankara-.

Şehrin tek hareketi uzak yollardaki araçların farları. Bir hat üzerinde vızır vızır çalışan ateş böcekleri gibi görünüyorlar. Birisi gelip ezecek diye korkuyorum. Hatta yıldırım buralara da gelir ve düşer diye de korkuyorum. İki yanımdaki bina daha yüksek. Elektrik bile tembel… Biliyorum. Rahatlıyorum.

Büyük camlı evim fırtınaya bakıyor işte. Fırtına oralı bile değil. Yüz vermiyor.

Sigara ve çocukluk

Harçlığımın tek başına iyi bir sigara almaya yetmediği bir zamandı.

Bu yüzden Ömer ile ortak kısa Marlboro almak, hem harçlıktan sigara harici bir şeyler için de biraz kırıntı kalmasına hem de havalı bir sigara içmeye yarıyordu.

Ancak ortak sigara almanın çeşitli zorlukları vardır:

Sözgelimi ortağınızın sigara içme hızına uymak adamı deli eder. Ortağınız “ver bi sigara” deyince içesiniz yoksa siz de içerisiniz. Gerçek anlamda bir bölüşme yoktur. Paket bitene kadar ortaklık hissesiz biçimde devam eder çünkü. Sonra paketin çok hızlı bitmesi moralinizi bozar. Siz akşama da kalmasını ümit ediyordunuz ama ortağınızın sünger misali sigara içmesi planlarınızı suya düşürür.

Öte yandan ortağınızın kıramadığı arkadaşları olabilir ve bu kişiler de “Marlboro’nun” dayanılmaz havasına binaen ortağınızdan sigara isteyebilirler. “Tevfik, Ahmet’e de bi tane ver” sözü sermayenizi başka paydaşlarla bölüşmek zorunda bırakır.

Bir de “risk/kazanç” kavramıyla karşılaşırsınız. Okul bitip de eve gitmek gerekince, paketi yanında götüren yakalatma riski alır. Buna karşılık sigara hisselerinin tamamını alarak kontrolü ele geçirmiştir.

Bu riski daima ben aldım çünkü apartmanımızın bir asansörü, bu asansörün tavanının iki kenarında lamba, bu lambanın dışında buzlu mikadan yarı saydam cam paneller vardı ve bu paneller çıkarılabiliyordu. Bu panellerden birini çıkarıp arkasına paket yerleştirebiliyordunuz.

Bu da başka bir riski doğuruyordu gerçi: Apartmanda sigara saklamak için seninle aynı yeri kullanan diğer arkadaşların paketi kısmen ya da tamamen aşırması.

Velhasıl bu da çok çeşitli kavgalara sebep oldu zamanında:

– “Paketi mi sen mi aldın lan?”
– “O… çocuğuyum ben almadım” (Çocuklar arasında bir dönem meşhurlaşan bir yemin türüdür.)

Sigara almaya para bulmak ve ailenizin “Okul yemek veriyor, servise de biniyorsun, bu para neyine yetmiyor?” sorusu ile karşılaşmamak için iyi bir plan yapıp makul bir süre öncesinden okul yemeklerini kötülemeye başlamak gerekiyor. Zira okul yemeğini yiyip yemeyeceğinize dönem başında karar vermeniz gerekiyor. Bunun için öncelikle yemekten çıkacak iyi bir mahlukat bulmak lazım. Besin değeri olmayan yemeklerden hayali menüler oluşturup bir de bunlardan gerçekçi bir şekilde yakınmak lazım. Bunu iyi yapabilenler bugün biyolog, doktor, moleküler biyolog, mikrobiyolog, diyetisyen falan oldular.

Sadece okul yemeğini kötülemek yetmez. Bir de kantini methetmek lazım. Olmayan çeşitler uydurup, hayal gücünü zorlamak… Çeşitli ürün gamları, hizmetin ne kadar iyi olduğu, herkesin ne kadar tercih ettiği. Bildiğiniz reklam. Bunu da iyi yapabilenler bugün reklamcı, pazarlamacı, iletişimci oldular mesela.

Ne zaman “İyi yemek yeme bari… Bir hamburger ne kadar mesela?” sorusuna da optimum bir yanıt vermek lazım. Az söylemek okul yemeğine abone olmamak için muhteşem, fakat bu defa harçlık düşecek ve ortak bir marlboro bile alamayacaksınız. Çok söylerseniz okulun yemeğini yemek daha mantıklı bulunabilir. Bu da bütün planları suya düşürür. Bu noktada iki sınır şartı arasında iyi bir optimizasyon yapmak gerekiyor. O soruya iyi yanıt vermek için beynini çok zorlayanlar şimdi mühendis oldular mesela. İddia ediyorum türev bilmeden bunu yapmak geleceğin bilim adamlarını hazırlamıştır.

Çok daha sıkı gözlem altında anne babasından sigara aşırmak zorunda olanlardan iyi eğitim alabilenler polis, hafiye oldular, alamayanlar ise nitelikli hırsız, dolandırıcılık gibi yüz kızartıcı mesleklerin pençesine düştüler. Beni bu durumdan kurtaran annemin ve babamın aşırılmayacak kadar iğrenç bir sigara olan Maltepe içmesidir herhalde. Her şeyde bir hayır vardır derler ya. Babamın Chesterfield, annemin 2001’e döndüğü günü hala bayram olarak kutlamaktayım.

Bu yazının bir mizah olmasının yanısıra, sigaraya özendirici bir yazı olmaması için de bugün sigara içmekle ilgili bazı düşüncelerimi de açıklayayım:

Bağımlılığın her türlüsünden kaçınmak gerek. Sigara insanın günlük enerjisini emen, sizi prangalara bağlayan, kendinizi onsuz karakterize edemeyeceğiniz, rezalet, iğrenç bir şey. Kapalı bir yere girdiğiniz ve uzun toplantılar yapacağınız zaman sigara için dışarıya kaçmak bile küçük düşürücü. İradesizlik göstergesi. Başlamadıysanız hiç bulaşmayın. Yeni başladıysanız yol yakınken dönün. Çok olduysa başlayalı kendinizi kandırmayı bırakın.

Anne babaysanız da eğer, siz sigara içiyorken çocuğunuza içme demek bir anlam ifade etmiyor.

Ben cebime ilk paketi soktuğumda ve hatta sokakta kızlar yakınımdayken o paketi cebimden çıkardığımda kendimi “daha erkek” hissetmiştim. İlk cinsel deneyim ile benzer duygulardı hatta. Demek ki “çocuklar sigara içmez” demek, ya da babanın sigara içiyor olması ve babanın yetişkin ve otoriter erkek figüründe olması, sigarayı büyümekle, erkek çocuğu için “erkek olmak” ile bağdaştırıyor ve büyüme ile eşdeğer bir anlam kazanıyor.

Belki bu yüzde sigara içmeyen bir kadınsanız eşiniz içtiği için çocukların önünde aşağılayın ve o da gidip balkona gizli gizli içsin. Böyle bir görüntü “Sigara = Erkek Olmak” eşitliğini bozacaktır diye düşünüyorum. “Çocuklar içmez” diye geçici bir engelleme çabası yerine “Akıllı olan içmez” daha mantıklı mesela. Aptallıkla eşdeğer tutmak lazım.

Sigaranın bir çok açıdan  keyifli bir şey olduğu gerçek. Keyif veren her şey bağımlılık yaratır. O keyif keşfedilmeden başı ezilirse daha etkili olur.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google