Category: BİLİM / FELSEFE

ÜRETİM EKONOMİSİ KONGRESİ’NİN ARDINDAN

İstanbul Kültür Üniversitesi’nde gerçekleşen Ulusal Üretim Ekonomisi Kongresi’ni geride bıraktık. Kongrede “Stratejik Endüstrilerde Yerli Ürün Geliştirme ve Üretimi Üzerine Kavramsal bir Model: 3K” adlı çalışmamı sundum.

Türkiye’de ilki gerçekleştirilen ve bundan sonra gerçekleştirilmesine devam edileceğini ümit ettiğim kongre, İktisat / İşletme / Üretim İlişkileri / Endüstri Mühendisliği vb. gibi pek çok disiplinden çalışmanın bir arada sunulmasına ve bizlerin de bunları dinlemesine imkân tanıdığı için memnunum. Öte yandan  “biz” dediğim grubun küçüklüğüne üzüldüğümü de ifade etmek isterim. Zaten Türkiye’deki kongre ve sempozyumların akademik tartışma ortamı yaratma konusunda idealin çok gerisinde olduğunu bu camiada olan herkes az çok biliyor, ama kaliteyi geçtim; ama hem katılımcı-dinleyici sayısının, hem de sadece dinleyici sayısının az olması, “yanlış nerede?” sorusunu sordurmayı gerekli kılıyor.

Türkiye’deki akademi ortamı hakkında detaylı -ve son derece üzücü- bilgi almak istiyorsanız, Nisan Kuyucu’nun, kiminizin dudaklarını ıssırarak kiminizin dişlerini sıkarak okuyacağı kötü kongre deneyimine bir göz atmanızı isterim. Kendisinin de bir örneğini çok güzel ve tane tane ifade ettiği, ticari kaygılarla ve/veya yapılmış olsun diye yapılan kongrelerin Türk akademisine bir katkısı olmadığı gibi korkunç zararı dokunmakta. Zaten yazı bir deneyimden çok gerçek bir kâbusa benziyor.

Peki ÜEK nasıldı? İKÜ’de öğretim görevliliği pozisyonum gereği üniversiteme kıyak geçtiğimi düşünmenizi istemem: Çok şükür ki Kuyucu’nun deneyimlediği olumsuzlukların %85’i yoktu (atarlı bir kongre başkanı, süre baskısı, açık ayrımcılık, açık çatışma, katılım ücreti, dinleyici ücreti vs. gibileri yoklardı).İlk ilanda ücretten bahsedilmiş olsa da bir süre sonra hem katılımcılar, hem de dinleyiciler için ücretsiz hal getirildi ve “ticari” kaygı güdülmediği konusunda bir güvence sayılabilir bu.

Ama ne vardı? Format sorunu! Belki iki gecemi sadece ve sadece “yazım kılavuzuna uygun” biçemi (format) ayarlayabilmek için harcamıştım. Dağıtılan Proceedings CD’sinden görüyorum ki; buna dikkat eden pek az kişi olmuş. Bir kural konuyorsa insan onun işlediğini görmek istiyor: Hele ki kendisi buna uymak için büyük gayret gösteriyorsa. Birincisi, akademisyen dediğin kişinin disiplinli olması gerekiyor: İşine gelen formatta hazırlamışken, “Dur yeaa, böyle göndereyim, belki kabûl ederler” düşüncesinde olmaması gerekiyor. Bu iğne katılımcılara. Çuvaldız ise kongre sorumlularına: Gönderilen çalışmalara  yanıt olarak”lütfen yazım kılavuzunu gözden geçiriniz” denilmiyor ve yazarların bildirilerini yeniden düzenlemeleri istenmiyorsa “çalışana yazık!” sonucu ortaya çıkmış oluyor. Bu biraz gönül ve heves kırıcı. Ama dediğim gibi; bu küçük kusur dışında (bir de üst salonun storları olmadığı için odanın karartılamadığı gibi küçük bir detay ekleyecek olursak) organizasyonu -naçizane- başarılı ve teşvik edici olduğunu söyleyebilirim. Üretim Ekonomisi Kongresi daha bir bebek sayılır ve eminim büyüyecektir.

Gelelim “tartışma” ortamına. Oturumların hepsine katılmadım; zaten istesem de mümkün değildi zira her defasında paralel iki oturum yapılıyordu. Dürüst olacağım, bir kısmına da keyfi olarak katılmadım; fakat katıldığım üç oturumun ikisinde insanların soru sormaktan çekindiğini, katılımcıyı zorlamadığını, eleştirmediğini  (ki ben bir katılımcı olarak bunu beklediğimden herkesin bunu istediğini sanıyor da olabilirim) teşhis ettim. Kendi katıldığım oturumlarda sevilmeyen bir “sivri adam” olarak görüldüğüme adım gibi eminim; çünkü hem soru sordum, hem eleştirdim, hem verisinin kaynağını merak ettim, hem de bir yanlışla karşılaştı isem kırmamak adına, “eğer yayın sürecine sokmayı düşünüyorsanız şuradaki bilgiyi tekrar kontrol etmenizi öneririm” şeklinde önerilerde bulundum. Bir süre sonra otosansür yapmak zorunda kaldım: Hep ben mi konuşacağım arkadaş? Niçin akademisyenler “bilimsel tartışmanın” geliştirici olduğu konusunda o kadar emin değiller?

Yoksa… Yoksa ben “gıcık mıyım?”… Aman tanrım… Belki de ben gıcığımdır? :)

Sevgiler.

 

STRATEJİK ENDÜSTRİLERDE YERLİ ÜRÜN GELİŞTİRME VE ÜRETİMİ ÜZERİNE KAVRAMSAL BİR MODEL: “3K”

ÖZET

Bir ülkenin ekonomisi ya da güvenliği için önemi yüksek olan endüstriler stratejik endüstriler olarak adlandırılır. Yerli imkanlarla üretimleri konusunun zaman zaman Türkiye gündemini de meşgul ettiği uçak, otomobil gibi yüksek teknolojik ürünler veya çağdaş ülkelerce gün geçtikçe daha çok yatırım yapılan uzay, haberleşme, biyomedikal veya temiz enerji teknolojileri bu endüstrilerin alanındadırlar. Bu çalışmada gelişmekte olan ülkelerin stratejik endüstrilerde yüksek teknolojik ürün geliştirebilmeleri ve üretimlerini gerçekleştirebilmeleri için ihtiyaç duydukları siyasi, demografik ve ekonomik kaynaklar “Kudret”, “Kabiliyet” ve “Kaynak” olmak üzere üç üretim faktörü altında sınıflandırılmıştır. Ayrıca bu faktörlerin uluslararası çevreyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini, endüstriye katkılarını ve yeniden üretimlerini konu alan yeni bir kavramsal model ortaya konmaya çalışılmıştır.

 

 

PANSPERMIA: HEPİMİZ UZAYLIYIZ

Arkeyan Dönemi

Arkeyan Devri

Sessizlik… Sadece sessizlik.

Yoğun demir içerdiğinden  henüz hiç mavi olmanın tadına varamamış olan yeşil bir denizin doğu ve güney yakalarında birkaç yüz milyon yıl sonra bitkilerin yeşereceği yeni bir kıtanın hazırlığı var. Batısı ise olabildiğince ufka uzanıyor ve ufuk gün ortası olmasına karşın turuncu; zira henüz oksijen düzeyi çok az ve yoğun metan kızıl rengi çok seviyor. Renkler hiçbir ses çıkaramıyorlar ve bu gezegenin bir mikrobu dahi yok. Şu birkaç ay önce baş vermiş volkanın hemen dibindeki metalce zengin çamur deryası bir hayat doğurmaya çok hevesli görünüyor, ancak neye niyet, neye kısmet…

Ve Sessizlik… Sadece sessizlik. Üstelik çok da nadir bir hali sessizliğin.

Gören bir göz olsa idi, kuzeydoğu tarafında bir anda beliriveren ve giderek büyüyen parlak noktanın farkında varırdı, ama böyle bir göz yoktu. O gözün sahibi, parlak nokta alevden çemberini fark ettirecek kadar yaklaştığında, belki eliyle siper alıp yere bile yatardı: ama yoktu. Kocaman gökyüzü içerisinde perspektif algısı bir hayli karıştığından onun ne kadar uzakta olduğunu da anlayamazdı, ama zaten yoktu işte… İyi ki de yoktu, çünkü ses duvarını aşan nesnenin gerisinden gelen şok dalgaları belki de gören gözün sahibine zarar verir, duyan kulağı da rahatsız ederdi.

Birkaç milyar yıl sonra da dev dinozorların akıbetini hazırlayacak olan neden, yeşil gezegenin çekimine kapıldığı anda belki daha sonra bu satırları yazan ve okuyanların türüne doğru uzanan bir zinciri başlattığını pek de bilmeden büyük bir gürültüyle yere çarptı. Ardında bıraktığı dumana düştüğünde buharlaştırdığı sığ denizin molekülleri karıştı. Yerde açtığı geniş kratere yavaş yavaş dolan deniz onu şöyle bir gıdıklayana kadar hiç kıpırdamadan ve değişmeden de orada kaldı. Normalde bu çarpışma yüzünden kuşlar havalanır, belki ağaçlar yanar, orman hayvanları panikle kaçışırlardı, ama yoktular. Hiçbirisi henüz yoktu. Zaten bu çarpışma olmasaydı, belki de hiç olmayacaklardı.

Kimsenin merak etmediği davetsiz konuğun dış yüzeyinde atmosfere girişiyle birlikte birden artan sıcaklık yüzünden korunaklı ve sert bir tabaka oluşmuştu. İyi kızarmış bir patatesten, ya da dolgulu bir çikolatadan farklı değildi bu haliyle. Bu kızarmış dış çeperin içerisinde kendi değerlerinin bilincine varamayacak olan epey kıymetli yolcular bulunuyordu. Aylarca süren uzay yolculuğuna dayanabilmişler, şimdi ise bilinçleri olsaydı yerlerini çok uzun süreler yadırgayacakları ya da bilakis başarıyla tamamladıkları bu göçün sevincini yaşayacakları ana ulaşmışlardı.

Birer ressamdı aslında onlar…

Yardırgamak ya da sevinmek yerine, az sonra çatlayacak olan çeperin arasından okyanusa, çamura ve havaya karışacaklar, milyarlarca yıl içerisinde önce denizin, sonra toprağın ve en sonunda da gökyüzünün renginin değişeceği olaylar zincirini başlatacaklardı.

Denizi ve göğü maviye, toprağı yeşile boyayacaklardı.

***

PANSPERMIA!

Yukarıda verdiğim çok kısa öyküyü “panspermia” fikrinden Açık Bilim’de bahsetmeye karar verdikten sonra yazdım.

Tarif edilen ortam 2,5 ila 4 milyar yıl önceleri arasında yaşandığı tahmin edilen Arkeyan Devri’ndeki Dünya gezegeni. Yaşamın Dünya’nın bu döneminde geliştiği düşünülüyor ama ilk canlının nasıl ortaya çıktığına dair pek çok spekülasyon var. Panspermia da bunlardan birisi.

Panspermia özetle yaşamın tüm kainatta zaten var olduğu ve meteorlar ya da kopmuş gezegen parçaları ile kainatta dolaştığı fikrine deniyor. Panspermia fikri yaşamın ilk olarak nerede ve nasıl oluştuğu sorusuna yanıt aramaz, ancak Dünya’daki yaşamın ekzogenez ile, yani Dünya dışından tohumlanmasıyla oluştuğunu öne sürer. Destekleyen hiçbir kanıt olmasa da mümkün olması ve böyle bir olayın imkanlı olduğuna dair bir takım bulgulara ulaşılması onu yaşamın başlangıcına yönelik değerlendirilen teorilerden birisi haline getiriyor ve fikir bilim dünyasında yadsınmıyor. Nitekim yaşamın bulunduğu geniş bir alanda canlılığın hareket ettiğini, göç ettiğini biliyoruz: gezegenler birer ada olarak düşünüldüğünde tıpkı adadan adaya uçabilen kuşlar ya da kanolarıyla seyahat eden insan toplulukları gibi, hatta ve hatta rüzgara kapılıp uçan tohumlar gibi, eğer evrende bir yerde –uzay boşluğunda ya da bir gezegende- mikroorganizma yaşamı oluştuysa bu yaşamın çeşitli şekillerde diğer yaşanabilir ortamlara dağılabileceği düşünülüyor.

Bu spekülasyonun kayda değer olmasını sağlayan dört önemli sacayağı var:

1) Gezegenlerden gezegene kaya transferlerinin mümkün olması.

Yaşamın kayalarla transferi anlamına gelen litopanspermia (lithopanspermia) terimi, gezegenler ya da gezegen sistemleri arasında astreoidler yoluyla yaşam transferini ifade ediyor ve bu teorinin önemli bir ayağını oluşturuyor. Litopanspermia’nın mekanizması iki türlüdür: Gezegenler arası transfer ve yıldızlar arası transfer.

Dünyamız 3,9 milyar yıl önce Geç Dönem Ağır Bombardımanı (Late Heavy Bombardement – LHB) adı verilen bir astreoid yağmuru dönemi geçirdi. Aynı bombardımandan nasibini alan ve yüzeyi değişmediğinden incelemesi Dünya’ya göre çok kolay olan Ay’ı tetkik eden bazı bilim insanları bombardımanın büyük ölçüde iç güneş sistemimizin astreoidleri tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyorlar[1]. Ancak güneş sisteminin içinden de gelse, dışından da gelse Panspermia fikrinin destekçileri  Dünya’da bulunan en yaşlı canlı fosilinin 3,5 milyar yıl yaşında ve bu döneme ait olmasını manidar buluyorlar.

AHL 84001 içerisinde görüntülenen nanobakteri fosilimsileri.

AHL 84001 içerisinde görüntülenen nanobakteri fosilimsileri (Wikimedia Commons).

1984’te Antarktika’da bulunan Marslı göktaşı ALH 84001 gezegenler arası göktaşı seyahati için örnek oluşturuyor, ancak tek özelliği de bu değil. Her şeyden önce oldukça yaşlı. Güneş sisteminin en yaşlı parçalarından biri olduğu kabul edilen 4 milyardan biraz fazla yaşa sahip, ama bir özelliği daha var ki, dönemin ABD Devlet Başkanı Bill Clinton’ı TV’de hakkında açıklama yapmaya zorladı: O da 1996’da bu kaya üzerinde keşfedilen bakteri benzeri fosilimsiler. NASA’dan David McKay’in Science dergisinde yayınladığı çalışmasıyla duyurulan, elektron mikroskobuyla alınmış fotoğraf bildiğimiz yaşam formlarına göre fazlaca küçük 20-100 nanometre çapa sahip yapıları içeriyor. “Nanobakteri fosili” olarak adlandırılarak piyasaya bomba gibi düşen yapılar epey tartışma yarattı elbet. Öncelikle bu yapılar bir tür mikroorganizmaya ait olsa dahi kaynağının Dünya mı yoksa Mars mı olduğu teyite muhtaçken, 2004’te NASA’da çalışan başka bilim insanları söz konusu şekillerin biyolojik olmayan süreçler sonucunda da oluşabileceğini gösterdi ve morfolojinin bir canlılık işareti olarak tek bir kıstas olarak kullanılamayacağını ortaya koydu. (Yeri gelmişken şunu da belirtelim: Biyolojik olduğu öne sürülen bulguları çürütmede aynı bulguların biyolojik olmayan süreçler sonucunda da oluşabildiğini göstermek astrobiyologların sıklıkla kullandığı bir yanlışlama yoludur.) Bugün tartışma hala sürüyor ve teknik yetersizliklerden ötürü ALH 84001 içindeki “nanobakteri” adaylarının yapısı ortaya konamıyor.

2) Uzayda hayatta kalan ekstremofiller

Panspermia’nun dayandığı desteklerden ikincisi ise bilim insanlarının bazı bakterilerin, likenlerin, alglerin ve hatta hayvanların –kısaca ekstremofillerin- uzay koşullarında hayatta kalabildiğini keşfetmiş olması.

Tardigradlar inanılmaz geniş bir koşul yelpazesinde hayatta kalabilen hayvanlardır. Tardigradlar hakkında daha fazla bilgi için dergimizin 2011 yılı Aralık ayı sayısında yayınlanan "Uzay Boşluğunda Hayatta Kalmak: Tardigrada" başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Tardigradlar inanılmaz geniş bir koşul yelpazesinde hayatta kalabilen hayvanlardır. Tardigradlar hakkında daha fazla bilgi için dergimizin 2011 yılı Aralık ayı sayısında yayınlanan “Uzay Boşluğunda Hayatta Kalmak: Tardigrada” başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

Ekstremofil, yani Dünya’daki yaygın yaşam formlarının yaşadığı koşulların çok dışındaki uç koşullarda yaşamını sürdürebilen ya da hayatta kalabilen canlılara verilen bir isim. Çok soğuk, çok sıcak, aşırı bazik ya da asidik, aşırı düşük basınç, aşırı yüksek basınç, yüksek radyasyon vb. özelliklerin birinden, çoğundan ya da hepsinden etkilenmemeyi başarabilen, hatta ve hatta doğal yaşam ortamları bu özelliklere sahip olan organizmalar bulunuyor.

Astrobiyoloji için ekstremofiller çok önemli, çünkü hem Dünya’nın erken evrelerinde canlılığın oluşumuna ışık tutuyorlar, hem de sistemimizin bize göre yaşanabilir olmayan diğer gezegen ve uydularında ya da yaşanabilir kuşakta olmayan güneş sistemi dışındaki gezegenlerdeki yaşam araştırması için veri sağlıyor. Ayrıca gün gelip de insan eliyle başka gezegenlere hayat taşıyacak olursak bu organizmaların hayat aktarma aracı olarak etkin bir şekilde kullanılabileceği düşünülüyor.

Bazı mikroorganizmaların uzayda durgun bir cisim üzerinde ya da bu cismin iç kısımlarında hayatta kalması Panspermia fikrini destekiyor. Öte yandan Japon bilim insanları biraz daha ileriye giderek çok çeşitli bakteri kültürlerini santrifüjlerde 403 bin 620 G’ye (Yer çekiminin 403.620 katı) maruz bırakmak suretiyle deneyler gerçekleştirdiler. Bazı bakteri çeşitleri bu şartlar altında hayatta kalmayı başarırken Paracoccus denitrificans türündeki bakteri hayatta kalmanın yanısıra hücresel gelişimine devam ettiği görüldü, ki bu deney de sadece kozmik koşullarda görülen aşırı ivmelenmeler ve aşırı çekim koşullarında bazı yaşam formlarının hayatta kalabileceğini göstererek Panspermia fikrinin bazı boşluklarını dolduruyor[2].

3) Elektrik alanla spor saçılması

Aslında çok önceleri ortaya atılan ama geç doğrulanan bir diğer dayanak ise yaşamın elektromagnetizma aracılığıyla yayılıyor oluşu.

Panspermia fikri genel olarak önce felsefi bir düşünce olarak Antik Yunan’da, daha sonra da başta 19. yüzyılda olmak üzere modern çağda pek çok düşünür tarafından ortaya atıldı. Bu düşünürlerden birisi olan Svante Arrhenius, 1903 yılında daha spesifik bir tahminde bulunarak mikroorganizmaların güneş rüzgarı ile hareket ederek uzaya dağılabileceğini öne sürdü.

Arrhenius’un bu fikri o dönemde pek tutmasa da 2006 yılında Thomas Dehel, Dünya’nın magnetosferinin bazı bakterileri elektrik alan yoluyla uzaya saçabileceğini ortaya koydu. Amerikan Havacılık Otoritesi FAA’de çalışan ve aslında Dünya Atmosferi ve GPS ile ilgili bir çalışma yürüten Dehel, bu çalışmasında elektrik yüklü bir bakteri kullanınca, bu bakterinin kutup ışıklarını yaratan etki sayesinde kolaylıkla Dünya yerçekiminden kurtulduğu gördü. Dehel’in çalışmasını takip eden araştırmacılar bakteri sporlarının her gün uzaya saçılabileceğini gösterdiler. Hem de çok yüksek bir hızla[3].

4) “Uzaylı” Organik Materyaller

Tüm bu etmenlerin yanısıra uzayda başı boş dolaşan kuyrukluyıldızlar ya da meteorların da organik materyaller içermesi uzay boşluğunun yaşama başlangıç teşkil etmesine yönelik önemli bulgulardan sayılıyor.

Murchison meteoriti adı verilen göktaşı kalıntılarında yapılan bir inceleme bu bulgulardan birisi. 2008 yılında yayınlanan bir analizde göktaşının içerisinde urasil olduğu saptandı. Bilindiği üzere urasil, RNA’nın yapıtaşlarından olan bir nükleik asit. Bu urasilin göktaşına Dünya’dan bulaşmış olabileceği şüphesine yer bırakmayacak bir inceleme daha yapıldı: Meteoritte yer alan organik moleküllerde yapılan karbon analizi. Bu analizin ortaya koyduğu 12C ve 13C oranı, (yani karbonun farklı izotoplarının oranı) urasil de dahil olmak üzere meteorit üzerindeki organik moleküllerin Dünyalı olmadığını gösteriyor!

NASA'nın kuyrukluyıldız inceleme aracı Stardust'a ait bir illüstrasyon. (Kaynak: NASA)

NASA’nın kuyrukluyıldız inceleme aracı Stardust’a ait bir illüstrasyon. (Kaynak: NASA)

Bu buluştan bir yıl kadar sonra, 2009’da NASA’nın Wild-2 kuyruklu yıldızından örnek almak üzere gönderdiği Stardust aracının topladığı örnekler üzerinde yapılan analiz, kuyruklu yıldızın bir başka yapıtaşı olan aminoasitlerden birini, glisini içerdiğini gösterdi[4]. (Canlılığın iki önemli yapıtaşı grubu var. Proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitler ve kalıtım materyallerimizin yapıtaşları olan nükleik asitler)

Geçtiğimiz son iki yılda ise son derece ilgi çekici başka bulgulara ulaşıldı: Dünya yüzeyinde bulunan meteoritler üzerinde yeni bir çalışma gerçekleştiren NASA bilim insanları, meteorların DNA’mızı oluşturan nükleik asitler de dahil olmak üzere organik yapıtaşları konusunda bir hayli zengin olduklarını gösterdiler. Bir diğer çalışmada ise yıldızlararası tozun da organik yapıtaşları olmasa da organik materyaller açısından zengin olabileceğini gösterdi. 2012’de ise birbirinden farklı araştırmalar uzak yıldız sistemlerinde glikoaldehit, aromatik hidrokarbonlar olduğunu ortaya koydu[5][6].

Sözdebilime dikkat!

Dünya’da yaşamın ortaya tam olarak nerede çıktığı hala tam olarak kestirilebilmiş değil. Volkanik faaliyetler, atmosferik çevrim ya da deniz dibindeki hidrotermal bacalar güçlü adaylardan. Panspermia da yabana atılmıyor ancak daha büyük kanıtlara ihtiyaç var.

Fakat Panspermia’nın önemli bir sorunu, onu destekleyen bulguların sözdebilimsel iddialar için de sık sık kullanılması.

Günümüzde Dünya dışı yaşamın var olduğuna yönelik hiçbir ciddi, bilimsel olarak geçerlilik görmüş kanıt bulunmuyor. Bilim var olduğundan şüphelendiği bir durum için “yoktur” demez, ama “vardır” da demez, sadece kanıtlarla konuşur. Bu yüzden evrende başka bir gezegende yaşamın var olması, bu yaşamın o gezegendeki bir çarpma sonucu fırlamış bir göktaşı aracılığıyla başka bir gezegene bulaşması mümkündür, ama bu uzaylı bir medeniyetin yaşamı Dünya’da tohumlamış olduğu, ya da İnsanoğlu’nun kökeninin başka bir gezegende olduğu anlamlarına gelmemektedir. Carl Sagan’dan çok sevdiğim bir alıntı yapacak olursak: “Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir”.

Panspermia’nın niçin bilim dünyasında dikkate alındığını yukarıda sunduğumuz dört ana destekle birlikte öne sürdük. Tutarlı bulgular oldukları için akla yatkın görünse de, yaşamın ilk olarak nasıl ve nerede vuku bulduğuna yönelik araştırmalar sürmekte.

Belki yakın gelecek, bu sorunun kesin bir yanıtını içeriyordur. Kim bilir?

İlk Yayın:

Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Mart sayısında yayınlanmıştır.

Kaynaklar:

[1]  Kring DA, Cohen BA (2002) Cataclysmic bombardment throughout the inner solar system 3.9-4.0 Ga. J GEOPHYS RES-PLANET 107 (E2): art. no. 5009

[2] Bacteria Grow Under 400,000 Times Earth’s Gravity, http://news.nationalgeographic.com/news/2011/04/110425-gravity-extreme-bacteria-e-coli-alien-life-space-science/

[3] Electromagnetic space travel for bugs? http://www.newscientist.com/article/dn9601-electromagnetic-space-travel-for-bugs.html

[4] ‘Life chemical’ detected in comet, http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/8208307.stm

[5] NASA Researchers: DNA Building Blocks Can Be Made in Space, http://www.nasa.gov/topics/solarsystem/features/dna-meteorites.html

[6] Wikipedia, “Panspermia” başlığı.

Kapak Fotoğrafı: http://www.flickr.com/photos/spaceart/7182993506/sizes/m/in/photostream/

YAKIŞIKLI KADINLAR, ÇEKİCİ ÇOCUKLAR

image9

“İyi çocuktur, hayatta demez öyle şey…”

“Çok cici kızdır, böyle yaptığını sanmıyorum”

“Senin gibi zeki birisi nasıl böyle bir şey yapar anlamıyorum?”

“Melek kadar güzelsin! Senden bana bir zarar gelmez…”

Bu gibi cümleleri günlük hayatınızda sıklıkla duymuş ve hatta sizler de sarfetmiş olabilirsiniz. Hatta ve hatta zaman zaman bu yargılarınızdan dolayı şaşkınlığa uğramış, hayretlere düşmüş de olabilirsiniz, çünkü insanlar onlardan hiç beklemediğiniz gibi davranmışlardır.

Bir kişinin karakteri hakkındaki yargımızın onun bazı diğer iyi özelliklerinden -özellikle de görüntüsünden- etkilenmesine hale etkisi veya ayla etkisi (ing. Halo effect) denir. İlk olarak psikolog Edward Thorndike tarafından tanımlanmış ve bu etki daha sonra pek çok deneyle kanıtlanmaya çalışılmıştır.

Biraz düşündüğümüzde hayatımızın pek çok alanında hale etkisinin altında olduğumuzu ve daha önce verdiğimiz pek çok kararın altında hale etkisinin yattığını görebiliriz. Elbette başkalarının kararlarının altında da! Zaman zaman birilerine sırf daha güzel, daha seksi, ya da cinsiyeti dolayısıyla kıyak geçildiğini düşünüyorsanız, bu sizin bir kuruntunuz olabileceği gibi, gerçeklik de barındırabilir.

Şekilcilik ve Estetik

Ipsos araştırma şirketinin 2012 yılının son çeyreğinde yapmış olduğu araştırmada 1200 kişiye "kimi örnek alıyorsunuz?" diye soruldu. İlk 20 isim yukarıda görünüyor. Sizce sadece yakışıklı ya da güzel olduğu için bu listeye giren var mıdır?

Ipsos araştırma şirketinin 2012 yılının son çeyreğinde yapmış olduğu araştırmada 1200 kişiye “kimi örnek alıyorsunuz?” diye soruldu. İlk 20 isim yukarıda görünüyor. Sizce sadece yakışıklı ya da güzel olduğu için bu listeye giren var mıdır?

Hale etkisini gösteren ilk örnek çalışma[1], içerikleri aynı olmasına rağmen farklı notlar alan sınav kağıtlarıyla ilgilidir. Bu araştırmada sınav kağıtları biri güzel, diğeri kötü el yazısıyla iki kopya olarak hazırlanmıştır ve değerlendirmesi için sınav okuyacak gruplara dağıtılmıştır. İçerikleri aynı olmasına karşın güzel yazılı kağıtların daha yüksek not aldığı görülmüştür. Burada güzel ve estetik olan kağıda yüksek not verme eğiliminin mi, yoksa “güzel yazanların daha zeki olabileceğini ve daha doğru yazabileceğini” düşünmenin mi etkisi olduğu tartışmalıdır, ancak her iki durumda da estetik bir avantajın içerikten bağımsız olarak daha iyi bir sonuç verdiğini görürüz.

David Landi ve Harold Sigall’ın 1974’te yaptığı diğer bir çalışma[2] ise daha çarpıcıdır. 60 adet lisans öğrencisinin denek olarak kullanıldığı çalışmada kız öğrenciler tarafından yazıldığı söylenen kompozisyonlara not vermeleri istenmiştir. Bu kompozisyonlardan 3’te birine oldukça çekici bir kadın/erkek fotoğrafı iliştirilmiş, 3’te birine çekici olmayan bir kadın fotoğrafı iliştirilmiş, kalanlarına ise kontrol amacıyla fotoğraf konmamıştır. Ayrıca bu kompozisyonların yarısı başarılı bir şekilde yazılmış, diğer yarısı ise kötü yazılmıştır.

İyi yazılmış kompozisyonlarda hale etkisi hafifçe hissedilmiştir: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 6,7 puan alırken çekici olmayan yazarların kağıtları ortalama 5,9 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 6,6).

Ancak iş kötü yazılmış kompozisyonlara gelince, çekici olmak burada baya işe yaramış olmalı: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 5,2 alırken, çekici olmayan yazarlarınki bu puanın neredeyse yarısı kadar, ortalama 2,7 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 4,7).

Eğitim sahasında sıkça rastlanılan bu duruma yargıda da rastlamak mümkündür. Bir saygı ifadesi olarak duruşmalara şık katılmak bir gelenektir ancak bu şıklığın hakimlerin kararına etkisi olup olmadığı ciddi bir tartışma konusudur.

ABD’de bizdeki ve Avrupa’da yaygın olan pek çok hukuk sistemininkinden farklı olarak halktan jüriler bulunmaktadır ve jürilerin kararı hüküm üzerinde oldukça etkilidir. Bu yüzden ABD mahkemeleri kimi zaman jüriyi etkilemeyi amaçlayan tiyatro sahnelerine dönüşebilir. Hakim kararları bireysel olduğundan Avrupa hukuk sistemlerinde böyle bir araştırmanın doğruluğu ve güvenirliği şüphe götürür ama ABD gibi bir kaç kişinin birlikte karar verdiği, jüriye dayalı sistemlerde bu sosyal etki daha rahat araştırılabilir.

1974’te ABD’deki davaları araştıran M.G. Efran, geçmişteki davalara yönelik ampirik bir çalışma yürüterek, jürinin sanığın çekiciliğinden etkilenip etkilenmediğini bulmak istemiştir ve jürinin çeşitli davalarda aynı suçtan yargılanan iki ayrı sanığa çekiciliklerine göre daha ılımlı ya da daha sert yargılara sahip olduğuna yönelik önemli kanıtlar tespit etmiştir[3]. Efran mahkeme ortamını simüle edip çeşitli deneyler gerçekleştirerek fiziksel görünümün kararları etkilediğini ortaya koymuştur [4].

Aslında Efran’ın çalışması, 1972’de güzel olanın “iyi” bulunmasıyla ilgili başka bir çalışmayı doğrulamıştır. Dion, Berscheid & Walster imzalı bu çalışma[5] kapsamında Minnesota Üniversitesi öğrencilerine verilen düşük, orta ve yüksek çekiciliğe sahip insan fotoğraflarına görüntülerine göre ellerindeki listede bulunan kişilik özelliklerinin atfedilmesi, genel olarak mutlu olup olmadıklarını belirlemeleri, iyi bir anne-baba olup olmayacaklarını ve işteki başarılarını tahmin etmeleri istenmiştir. Sonuçlar yardımseverlik, kararlılık, dürüstlük ve kibarlık gibi özelliklerin daha çok çekici fotoğrafa atfedildiğini gösterirken, çalışmada çekici olanların daha mutlu ve daha iyi anne-baba olabileceği tahmin edilmiştir. Ayrıca çekici olanların meslek tahminlerine bakıldığında onlara prestijli işlerin yakıştırıldığı görülmüştür.

Aşağıdaki bir belgeselden alınmış video kesiti, 1972 tarihli çalışmanın bulgularına paralel bulgular ortaya koyuyor ve hem kadınlarda hem de erkeklerde çekiciliğin nasıl bir hale etkisine yol açtığını gösteriyor. Videoda altyazı maalesef bulunmuyor, bu yüzden olan bitenin küçük bir açıklamasını da video altında sunuyorum:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=UEho_4ejkNw&w=540&h=405]

Videonun birinci kısmında birisi özellikle çekici olmak için hazırlanmış, bir diğeri ise çekici olmaması için hazırlanmış iki kadın görüyoruz. Bu kadınlardan ikisinin ağır olan valizlerini merdivenden çıkarmaya ihtiyacı var. Video, çekici olan kadının çekici olmayan kadına göre çok daha çabuk yardım bulduğunu gösteriyor. Ayrıca çekici kadın kendisine yardım eden birinden borç para istediğinde adam düşünmeden ona borç veriyor. Bu durumun illa ki hale etkisini yansıttığını söylemek zor, zira kadına yardım edenlerin çekici ve seksi kadınla iletişim kurmayı avantajlı bulma ihtimalleri var. Burada cinsel bir çıkar güdülmediğini söyleyemeyiz.

Ancak videonun ikinci kısmı hale etkisine daha iyi bir kanıt teşkil ediyor: Yaşları ve kıyafetleri aynı olmasına karşın birisi oldukça uzun, diğeri ise oldukça kısa olan iki erkek birey hakkında sokaktaki insanların fikirleri alınıyor. Sorulara yanıt veren insanlar, uzun erkeğin mesleğini tahmin etmeleri istendiğinde doktor, finansçı gibi tahminlerde bulunuyorlar ve tahmini yıllık kazancı sorulduğunda verilen yanıtların ortalaması $220,000’e karşılık geliyor. Kısa adam için ise tablo bu kadar iç açıcı değil. Meslek tahminleri daha çok emeğe dayalı meslekler olarak değişiklik gösterirken, ortalama yıllık kazanç tahmini ise $20,000’e düşüyor.

Aşağıdaki video ise Türkçe altyazılı. Bu videoda da bir kadının çeşitli erkeklerden talep ettiği ücretsiz ürün ya da hizmetlerin onun bakımlı olup olmamasına göre nasıl yanıt bulduğu ortaya koyulmaya çalışılıyor. (Ancak videoda konu edinilen isteklerin bir kısmında kadınla fiziksel tanışmanın manipülasyona sebep olduğundan şüphe edebiliriz, çünkü talepte bulunulan kişilerin tamamı erkek olduğu için çekici bir kadına yardım etmede cinsellik temelli bir fayda elde etmeyi amaçlıyor olabilirler.)

 

 

Bilimsel çalışmaları ve kanıtları bir kenara bırakıp günlük hayatımıza baktığımızda da farklı bir tabloyla karşılaşmayız.

Örneğin çok güzel bir sevgilinin ya da aşık olunan kadının “melek gibi” diye tanımlanması aslında önemli bir hale etkisi örneğidir. Bildiğiniz üzere melekler dini literatürde, kötülük yapma kabiliyetleri olmayan, günahsız varlıklar olarak tanımlanırlar. Güzelliğin günahsızlık, masumiyet ya da iyilikle herhangi bir korelasyonu bulunmamasına rağmen böyle düşünmeye eğilimli olduğumuzu bu deyimden rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Ayrıca Robert M. Kaplan’ın 1978’de işaret ettiği [4] özel bir durumu da belirtmek gerek: Denekler kadın olduğunda ve değerlendirilen örnekler erkek olduğunda hale etkisi yukarıda ifade ettiğimiz gibi ortaya çıkıyor. Yani çekici olanlar daha olumlu değerlendiriliyorlar. Ancak hem denekler kadın, hem de değerlendirilenler kadın olduğunda etki tersine dönüyor ve espirili bir hal alıyor: Kadın değerlendiricler, çekici kadınlara daha olumsuz puanlar veriyorlar. Burada da bir tür rekabet algısı devreye giriyor olmalı.

“İsim yapmak”

Hale etkisinin güzel görünenin iyi olduğu kanaati sağlamasının yanısıra bir etkisi daha var: Tarafsız değerlendirmeye ket vurması.

Türkiye’de, bilhassa üniversite tercihleri söz konusu olduğunda bir takım üniversitelerin anne, bana, öğretmenler ya da rehberlik servislerince  “en azından ismi var” diye önerildiğini duyarsınız…

Bir üniversitenin meşhur olmasının o üniversitenin her bölümünde iyi ve kaliteli bir eğitim verildiği anlamına gelmediği aşikardır, ancak bu tavsiyenin arkasında piyasada personel alımı söz konusu olduğunda kişilerin hale etkisi altında kalması bulunduğunu öne sürebiliriz. Bu durum ülkemize has değildir. Ya da en azından söz konusu bilimsel literatür olduğunda ABD’de de benzer etkilere rastlandığı ispatlanmıştır:

Bilindiği üzere hakemli dergiler, kendilerine gönderilen makaleleri konusunda uzman iki-üç hakeme yollarlar ve makaleyi basıp basmamaya bu hakemlerin raporları doğrultusunda karar verirler. 1982’de iki psikolog hakemli dergilerin işleyiş şeklindeki hale etkisini ortaya çıkarmak için bir tezgah kurdular. Önce hakemli dergilerden Harvard ya da Princeton gibi en itibarlı psikoloji bölümlerinin üyeleri tarafından yazılmış makaleleri çıkardılar. Bu makalelerden seçtikleri bir kısmını kopyalayıp, üzerlerine sahte isimler koyduktan sonra, üniversite isimlerini de bilinmeyen, adı da oldukça şaibeli görünen merkez isimleriyle değiştirdiler (Tri-Valley İnsan Potansiyeli Merkezi gibi). Makalelerde ana fikri değiştirmeyecek, ama daha önce yayınlandığının anlaşılabileceği küçük değişikliklerde bulundular, ama hipotez ya da sonucu asla değiştirmediler.

Sonuç şöyle oldu: 12 dergiden sadece 3’ü makaleyi daha önce bastıklarını fark ederken, kalan 9 dergiden 8’i makaleleri reddetti. Dahası bu 8 derginin 16 hakemi ve 8 editörü makalenin yayınlanmaya uygun olmadığını belirtti [1].

Buna benzer bir tezgâha da edebiyat alanından örnek verelim:

Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin 1968’de yazdığı Adımlar adlı romanı büyük bir başarı yakaladı ve 1969 yılında kurgu dalında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü’nü aldı. Yani kitabın edebî başarısı büyük ölçüde tescillendi.

Ancak, kitabın bu ödüle layık görülmesinden sekiz yıl sonra, 1975 yılında bir şakacı, kitabı yeniden yazdı ve dosyayı başlıksız halde, sahte bir isimle, kitabın yayıncısı olan Random House da dahil ABD’deki on dört yayınevine ve on üç edebiyat ajansına gönderdi. Gönderilen yirmi yedi kurumdan -kitabın yayıncısı olan Random House da dahil- birisi dahi kitabın zaten yayınlanmış olduğunu farketmediği gibi, hepsi de dosyayı başarısız bularak reddetti [1].

Ancak “isim yapmış olma” temelli hale etkisini Bir Bilsen Safsatası [6] dediğimiz safsatadan iyi ayırmak gerekiyor. Bir bilen safsatası, herhangi bir konunun uzmanının o konu hakkında söylediklerinin doğru olduğuna inanma eğilimi olarak tanımlanır. Oysa yukarıdaki örneklerle vurgulamak istediğimiz etki, “başarılı bir yazar” ya da “başarı düzeyi yüksek bir üniversite” olmanın değerlendirilen diğer özellikler üzerindeki rasyonel olmayan, yani mantıklı olmayıp yanlış değerlendirmelerin sonucu olan etkileridir.

Geniş anlamda hale etkisi

Sansasyonel şarkıcı Ajdar Anık, zaman zaman iyi bir şarkıcı olduğu fikrini savunmak için "Ben mühendisim" demektedir.

Sansasyonel şarkıcı Ajdar Anık, zaman zaman iyi bir şarkıcı olduğu fikrini savunmak için “Ben mühendisim” demektedir.

Hale etkisi temelde estetik ve şekilcilik düzeyinde tanımlansa da genel olarak olumlu ve görünen bir niteliğin diğer niteliklere yönelik yargılarımıza bulaşması olarak da tanımlanır.

Öğretmenlerin derslerinde başarılı bir öğrencinin kötü alışkanlıklara sahip olmasına inanmakta çektiği güçlük, başarılı şarkıcıların kokain ticaretine bulaştığını duyduğumuzda yaşadığımız hayret ya da özellikle iş yerlerinde başarılı çalışanların etiğe aykırı davranışlarda bulunmayacağına dair olan inançlarımız yayılma etkisine örnektir.

Bir başka örnek ise tarihteki başarılı liderlerin ve karizmatik kişiliklerin bazı başka konularda hatalı karar vermiş olduklarını kabul etmekteki zorluktur.

Arzularımızın da böyle bir yayılma etkisine destek çıktığını söylemek gerekir. Örneğin bir otomobil alacaksınız ve hayatlinizde X markasının Y modeli var. Bu model hakkında araştırma yaparken ya da otogaleriye gidip gözlemlediğinizde arzu ettiğiniz özelliği karşıladığı için (yüksek hız, yüksek güvenlik vb.) otomobilin diğer her konuda da iyi olduğunu düşünmeye yatkınızdır. Oysa bir otomobil çok iyi bir güvenlik sistemine sahip olmasına karşın sorunlu bir şanzımana sahip olabilir. Ya da bir otomobil sadece çok güzel gözüktüğü için onun verimli ve iyi bir makina olduğunu söylemek imkanlı değildir.

Ye kürküm ye…

Ne kadar kusursuz düşünmeye çalışsak da yargılarımızın ve davranışlarımızın arkasında her zaman mantığın bulunduğunu iddia edemeyiz. Thorndike’nin ortaya koyduğu hale etkisi mantıksız ve rasyonel olmayan davranışlarımızdan sadece birisidir.

Çağımızda ortaya çıkan lüks tüketim arzusunun arkasında da “iyi olarak değerlendirilme” arzusunun yattığını söylemek zor olmasa gerek. Kullandığımız arabaların, giydiğimiz markaların bir statü göstergesi olarak algılanmasının yanısıra, çevredekilerin bize olan davranışlarından olumlu bir geri besleme almadığımızı söyleyemeyiz. Hatta bu durum halk edebiyatına da oldukça net bir şekilde yansımıştır.

Yazımızı Nasreddin Hoca’nın “Ye kürküm ye” adlı, güzel bir hale etkisi eleştirisiyle bitirelim:

Nasreddin Hoca’yı bir şölene, ziyafete çağırmışlar. Hoca günlük kıyafeti ile gitmiş. Kendisiyle pek ilgilenen olmamış. Hemen evine gidip, en yeni ve gösterişli elbiselerini, üzerine de kürkünü giymiş. Davet edildiği ziyafet konağına tekrar gelmiş.

Daha kendisini kapıda görür görmez, büyük bir hürmet göstermişler. Yukarıya çıkarıp salonda baş köşeye oturtmuşlar. En iyi yemekleri evvelâ ona ikram etmişler. Hoca her ikram edilen şey önüne konduğunda, kürkünü yakasından özenle tutup, “ye kürküm ye” diyormuş. Bu hareketi salondakilerin dikkatini çekince “Hocam, bu nasıl iş, hiç kürk yemek yer mi?” diye sormuşlar.

– “Ne yapalım, davet sahibi bunları kürküme ikram ediyor. Sonradan kürkümle aramda bir sorun çıkmasın diye ben de kürkümü uyarıyorum,” demiş.

İlk Yayın:
Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Şubat sayısı‘nda yayınlanmıştır.

Kaynaklar:

[1] Stuart Sutherland, İrrasyonel. Domingo Yayınları. 2009.
[2] Landy, D.; Sigall, H.. “Task Evaluation as a Function of the Performers’ Physical Attractiveness”. Journal of Personality and Social Psychology 29 (3): 299-304.
[3] Wikipedia, “Halo Effect” maddesi.
[4] Efran, M. G.. “The Effect of Physical Appearance on the Judgment of Guilt, Interpersonal Attraction, and Severity of Recommended Punishment in Simulated Jury Task”. Journal of Research in Personality 8: 45-54.
[5] Dion, Karen; Ellen Berscheid, Elaine Walster. “What is Beautiful is Good“. Journal of Personality and Social Psychology 3 (24): 285-290. (Aktaran: [3])
[6] Ürkmez, Bahadır. “Bir Bilen Safsatası”. Yalansavar.org – 9 Temmuz 2012.

î

BİLİME DARBE VE SÖZDEBİLİMCİLERE KATKI

İsmini 2013 yılında Seralini Araştırması’nın yayından kaldırılmasıyla (1) sıkça telaffuz ettiğimiz Elsevier’in akademik yayın sektörü pastasından nasıl bir dilim aldığını (2) ve bu yolla elde ettiği inanılmaz kârlarla döndürmüş olduğu bu sistemin bilim insanını -Marx’ın tabiriyle- kendi emeğine nasıl yabancılaştırdığını* biliyoruz.

Yayın sektörünün ticari kaygılarının ve bol sıfırlı fiyatlarının bilime ve bilimin yaygınlaşmasına nasıl zarar verdiklerini yeniden irdelemeye gerek yok; ben geçtiğimiz günlerde yaşayayazdığım bir deneyim neticesinde başka bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Elsevier gibilerinin sözdebilimlerle, hurafelerle ve bilim dışı iddialarla mücadele eden bilim gönüllülerinin, kuşkucuların ve bilim insanlarının ellerini zayıflatması ve buna keza sözdebilimcilerin ellerini güçlendirmesine…

Bu sürecin nasıl ilerlediğini anlatmak için bir alıntı yaparak bilimsel araştırma ve yayınlama sürecinden bahsedelim (2):

Olağan bir bilimsel makalenin yayınlanmadan önce izlediği süreç şu şekildedir: Bilim adamı makalenin taslağını hazırlar ve çalıştığı alanda makale yayınlayan bir dergiye gönderir. Derginin editörü, taslağı yayınlamaya değer bulduysa hakemlere yönlendirir. Hakemler bilgi ve tecrübelerinin ışığında taslakta sunulanları değerlendirirler ve eğer onlar da makalenin dergide yayınlanmasında sakınca görmedilerse metnin geliştirilmesi için bazı eklemeler ve değişiklikler isteyebilirler. “Şu şu deneylerin de sonuçlarını ekleyin, şu şu soruya cevap bulmanız gerekiyor, kullanılan bu istatistiki yöntem yerine şunu kullanmalısınız, başlığı şu şekilde değiştirin, metinin düzenini şu şekilde ayarlayın” gibi yorumları birer rapor halinde dergi editörüne yollarlar. Editör bu raporları inceler ve taslağın yazarına bildirir. Yazar gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra editöre geri döner. Eğer editör ve hakemler yapılan değişikliklerden tatmin olmuşsa basım için son ayarlamalar yapılır ve makale nihayet yayınlanır.

Bu yöntemin bilimsel çalışmanın doğruluğu konusunda %100 garanti sağladığı iddia edilemez elbette ama en azından bu bir kontrol sürecidir ve kontrolsüz bir yayından daha güvenilirdir. Bilim insanları bu kontrol sürecinden sıkıntı da duymazlar; zira bir hataları varsa gerçekten de bu hataların tarafsız hakemlerce tespit edilmesini isterler. Araştırmalarının daha sağlıklı ve “sağlam” olması için bu uygulama bulunmaz bir nimettir. Üstelik genelde yazar ismi de hakem ismi de gizlenerek tarafsızlık ilkesinin güvence altına alınması da sağlanır. (Aksinden de bahsedelim: Sözdebilimciler bunun aksine davranırlar; kendilerinin hatalarını bulmanıza kızgınlıkla yanıt verirler, eksik ve yanlışları asla kabul etmezler…)

İşte sırf bu nedenlerle, sözdebilim savunucuları ile tartışmaya girdiğimizde hakemli dergilerde yayınlanmış olan makaleler bizim için güvenilir bir liman teşkil ederler ve konunun uzmanlarının yazdığı, hakemlerin denetiminden geçtiği bir araştırmanın hiçbir araştırmaya dayanmayan havadaki iddiaları “döveceğine” inanırız.

Diyelim ki popüler bir sözdedoktor ya da “aktar zinciri” X bitkisinin Y hastalığına iyi geldiğini iddia ediyor:

1. Önce iddia sahibine bunu hangi bilimsel araştırma raporuna dayanarak söylediğini sorarız.
2.Varsa eğer, X bitkisinin Y hastalığına iyi gelmediğini ortaya koyan araştırma onu gösteririz.

Sözkonusu kişi bize bilimsel bir çalışma gösterebilirse, teşekkür eder geri ayrılırız. Biz ona aksi yönde bir bilimsel çalışma gösterirsek onun da teşekkür ederek iddiasını geri çekmesini ümit ederiz. Niyetlerine göre genelde çekmezler tabi ki ve bilime çamur atarlar, ancak genelde bilime çamur atarken bunu haklı bir gerekçeye dayandıramazlar.

Fekaaaaaaat! İşte Elsevier’in Seralini Araştırması’nın yayından kaldırılmak, sahte tıp dergileri yayınlamak gibi (1), kendine atıfta bulunan ve böylece atıf değeri yüksek dergiler yaratmak (5) gibi vukuatları bu noktada kuşkucunun elini zayıflatırken sözdebilimcinin elini güçlendiriyor!

Zira C vitamininin kanseri tedavi ettiğini iddia eden bir sözdebilimciye C vitamininin kanseri iyileştirmekte hiçbir etkisi olmadığı gibi aşırı C vitamini tüketiminin hastalara zarar verdiğini ortaya koyan bilimsel çalışmalar olduğunu (3) söylediğinizde şöyle bir yanıt almamız olası hale geliyor:

“Çalışmaya güvenmiyorum. Elsevier’in ne yaptığını gördük işte, bilimsel araştırmalar güvenilir değil, ilaç şirketleri ticari kaygılarla akademik dünyayı manipüle ediyor”

Elsevier’in vukuatlarının bilime doğrudan darbe vurmuş oluyor vurmasına ancak bir de sözdebilimcilerin dayanacağı bir zemin de yaratmış oluyor. Yani: KÜLLİYEN ZARAR!

Bilimin ve bilimsel araştırmaların güvenilirliklerini muhafaza edebilmeleri için mutlaka ve mutlaka şiddetli cezai yaptırımlara ihtiyaç var; ki ister açık ister kapalı erişimli olsun, tüm bilim yayıncıları kendilerine bir çeki düzen versinler. Bu gibi yaptırımlarda bulunabilecek uluslararası bir üst kurum oluşturularak, güçlendirilmesi gerekir (BM bünyesinde olsa olur muydu acaba?).

Boykot ise diğer bir seçenek, ancak büyük yayıncılar yayın pastasının çok büyük bir kısmını işgal ettiklerinden boykot bir anlamda kaynaksızlık da demek ve çoğumuzun araştırmalarını sürdürebilmesi için bu yayıncılar tarafından yayınlanmış dergilere erişmeye maalesef şiddetle ihtiyacı var.

Naçizane düşünceme göre çözüm yine alttan, yani bizlerden gelecek: giderek ve giderek, bilim insanlarının araştırmalarını yayınlamak için açık erişimli dergileri tercih etmek gibi.  Sırf kadro almak ya da isim yapmak için para karşılığı makale basan dergilerden uzak kalarak, bu işi ticari kaygılarla değil hakkıyla yapan dergilerin rekabet edebilmesi için üzerine düşeni yapması önemli…

2014 yılında daha az ticarileşmiş bir bilim yayıncılığı dileğiyle…

Dipnotlar:

* Marx’ın yabancılaşma kavramından biraz bahsetmek gerekirse: İşçinin kendi ürettiği ürüne yabancı kalmasıdır… Yani mesela siz bir otomobil işçisisiniz, onu üretiyorsunuz ama ona sahip olamıyorsunuz ve üreticisi olmanıza rağmen o ürüne sahip olmak için bir bedel ödemek zorundasınız. Oysa endüstri devriminden önce öyle değildi: Buğdayı siz üretiyorsanız, buğday sizindi.

Aynı yabancılaşmanın giderek vahşileşen yayın sektöründe de geçerli olduğunu söylemek mümkün: Araştırmayı siz yapıyor, tüm telif haklarıyla birlikte yayıncıya devrediyor, ama kendiniz dahi ona parayla ulaşmak durumunda kalıyorsunuz (2). 

** Evet… Elsevier büyük nane yemiştir, bu da Big Pharma iddialarını güçlendirir, ama Dünya, bir taraftan Big Pharma para kazanırken bundan nemalanmayan, nemada gözü olmayan, sadece bilim ve insanlık için çalışan binlerce, on binlerce ve yüz binlerce başka bilim insanları içermektedir ve bu yayınları onlar da okuyarak gerektiğinde eleştirmekte, gerektiğinde çalışmayı tekrar ederek onu çürütmektedir. Zaten Big Pharma’nın bir komplo teorisi olması bundan ileri gelir. Bu kadar insanı gizlice satın alamazsınız. Ayrıca herkes satın alınmaz (4). Mesela Elsevier’in bünyesinde çıkan “Chaos, Solutions & Fractals” adlı bir dergide gerçekleştirilen sahtekarlığı başka bir fizikçi fark etmiş ve ortaya çıkarmıştır (5).

Kaynaklar:

  1. Ayşe Bereket, Monsanto’nun Bilim Dünyasına Müdahalesi: Seralini Araştırması Yayından Kaldırıldı
  2. Erdem Erikçi, Başkasının Sırtından Geçinmenin En Akademik Yolu
  3. Işıl Arıcan, C Vitamini: mucize mi yoksa safsata mi?
  4. Tuğsan Topçuoğlu, Komplo Teorisi dizisi
  5. Kaan Öztürk, Akademik Yayın Dalavereleri: El Naschie Vakası

 

MAKALE: PAZARLAMA ETİĞİ

Tamamen yalıtılmış bir Dünya’da yalnız başınıza kalsanız siz yine aynı siz olur muydunuz?

Tam metine ulaşmak için tıklayın.

Ahlak filozofu Kurt Baier, “Robinson Cruose’un adasında ahlaka ihtiyaç yoktur, çünkü ahlak bireyler arasındaki ilişkilerin ortaya çıkardığı bir olgudur” der (Shouler, 2007). Başka bir deyişle, ahlaki bir sorumluluktan bahsedebilmek için bireyler arası bir etkileşimin var olma zorunluluğu vardır, zira ahlâk bu etkileşimin etkileşime girenlerce kabul edilen iyilik ve doğruluk derecesidir.

Etik ve ahlak tanımları genelde birbirine karışır. Ahlâk terimi tarihsel ve toplumsal bir olgudur. İçeriğinde doğrusuyla ve yanlışıyla bir değer sistemi vardır ve bu toplumdan topluma değişebildiği gibi, evrensel olarak ortak değerler de barındırabilir. Etik ise ahlak içerisinde şekillenen değerlerle ilgili bir bilgi alanıdır ve neyin doğru, neyin yanlış olduğuyla değil, doğrunun ve yanlışın ne anlama geldiği ile ilgilenir. Kısacası etik, felsefenin bir dalıdır (İyi & Tepe, 2011). Felsefecilere göre meslek etiği olarak adlandırılan değer sistemlerinden bahsederken aynı karmaşa söz konusudur. Bu yüzden pazarlama etiği dendiğinde de birisi etiği, diğeri ise ahlakı refere eden iki tanımla karşılaşılır (Gummesson, 2000):

  1. Pazarlama kararları, pratikleri ve kurumlarının ahlaki değerlendirmesine yönelik sistematik bir çalışma disiplini
  2. Pazarlama faaliyetlerini ahlaki olarak yanlış ya da doğru olarak nitelememiz için gereken standart ve normlar bütünü.

Bu tanımlardan ilki felsefi bir çalışma alanıyken, ikincisi pratik bir alandır ve ahlaki değerleri belirleme çabasından oluşur. Bazı araştırmacılarsa pazarlama etiği yaklaşımlarını üçe ayrımışlardır (Gummesson, 2000):

  1. Bir topluluk içerisinde baskın olan standartları ele alan açıklayıcı yaklaşım,
  2. Ahlaki kavram ve yargılamaların doğaları ve anlamlarını analiz eden Meta-Etik yaklaşımı
  3. Neyin doğru ya da yanlış olduğunu belirleyen ve kuralları oluşturan ahlaki temelleri tanımlayan Normatif Etik yaklaşımı.

Bu sınıflamalardan ilki ve üçüncüsü ahlak ile ilgilidir. Birinci tür yaklaşımlar reaktif yaklaşımlardır ve var olanları anlamaya, açıklamaya çalışır. Üçüncü tür yaklaşımlar ise açıklamanın bir adım ötesine geçen, kural koyan, dolayısıyla bir standart geliştirmeye yönelik yaklaşımlardır. Meta-etik olarak adlandırılan yaklaşımlar ise felsefecilerin tanımına göre aslında bir meta-ahlak yaklaşımıdır. Ahlakın da ötesine geçerek doğru ve yanlışın ne olduğu, yargının temelinde neyin yer aldığı ile ilgilenir.

“Pazarlama Etiği” adlı bu çalışma dahilinde klişe bir felsefe sorgusu olan “İyi de, doğru ve yanlış nedir ki zaten? Bunu kim belirlemektedir?” sorusunun yanıtı aranmayacaktır. Dolayısıyla meta-etik, -ya da tartışmalı olarak meta-ahlak yaklaşımı- ile bir ilgimiz olmayacak, uygulamaların evrensel olarak kabul gören değer sistemleri içerisindeki yeri irdelenecek, ilgili literatür takip edilerek pazarlama yöneticisinin zihnini kurcalayan soruların muhtemel yanıtlarına eğilinecektir.

Temelde bu gibi bir sorunun yanıtının o kadar da basit olmamasının sebebi geri planda var olan ikilemlerdir.

Bu ikilemlerden ilki görev ve vicdan arasındaki çelişkidir. Pazarlama yöneticisinin görevi ait olduğu örgütün pazarlama fonksiyonunu yerine getirmektir. Kâr amaçlı örgütlerin yegane amacı kâr olduğuna göre, bu fonksiyon kâr amacına hizmet edecektir. Bu da verilecek kararlarda toplum sağlığı ile örgüt faydası arasında bir seçim yapma zorunluluğu ortaya çıkarır. Bu ikilemden etik bir eylemle çıkabilmek için yöneticilerin maksimum kâr yerine makûl bir kârı hedeflemesi gerekmektedir (Chonko, 1995).

Bir diğer ikilem ise iyi olan ile kötü olanın çakışma potansiyelidir. Örneğin kozmetik sektöründe yer alan bir işletme ürünlerinin kullanıcıları için emniyetli olduğuna kani olmak zorundadır. Çoğu zaman bu hayvanların kullanıldığı deneyleri zorunlu kılar. Ürünlerin emniyetli olması toplum sağlığı için “etik” bir gerekliliktir. Diğer yandan toplum hayvanların deneylerde kullanılmasına karşı çıkmaktadır. Toplum için iyi ve etik olan şey, yine toplum tarafından kötü ve etik dışı bulunabilmektedir (Gummesson, 2000). Benzer bir durum savunma sanayii için de söz konusudur: Toplumun ya da ulusun savunması için yeni silahlar geliştirilmekte ve pazarlanmaktadır, ancak savunma yatırımlarının ne kadar gerekli olduğu ya da savunma sanayii olmasaydı söz konusu bütçenin toplum faydasına kullanılabilme potansiyeli benzer bir paradoksu beraberinde getirmektedir. Şu halde pazarlama yöneticisinin gerçekten de bir kullanma kılavuzuna ihtiyacı vardır.

Bu çalışma kapsamında önce alanın doğuşundan, sonra pazarlamadaki etik meselelerden, daha sonra da yaklaşımlardan ve müstakbel gelişmelerden bahsolunacak, pazarlama yöneticisi için pazarlama etiğine genel bir bakış açısı kazandırılmaya çalışılacaktır.

Tam metine ulaşmak için tıklayın.

NOT: Metne Doç. Dr. Cenk Arsun Yüksel’in vermiş olduğu “Pazarlama Kuramları ve Uygulamaları” adlı doktora dersi kapsamında Gummesson’un (2000) “Marketing Ethics” adlı makalesinin çevirisi olarak başlanmış, daha sonra farklı yorum ve kaynaklarla zenginleştirilerek son şekline getirilmiştir.

Kaynakça:

Bannerjee, S. (2007). Corporate Social Responsibility: The Good, the Bad and the Ugly. . Northampton: Edgar Edward Publishing.

Chonko, L. B. (1995). Ethical Desicion Making in Marketing. Thousand Oaks: SAGE Publications.

Diamond, J. (2006). Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır? İstanbul: TİMAŞ.

Farmer, R. N. (1967). Would You Want Your Daughter to Marry a Marketing Man? Journal of Marketing , 31 (1).

Gummesson, E. (2000). Marketing Ethics. M. J. Baker içinde, Marketing Theory: A Student Text. Cengage Learning EMEA.

İyi, S., & Tepe, H. (2011). Etik. Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Yayınları.

Özdemir, E. (2009). Pazarlama Araştırmasında Etik Karar Alma. Ankara Üniversitesi SBF Dergisi , 64 (2), 119-144.

Reklam Özdenetim Kurulu. (2013, 05 02). Reklam Özdenetim Kurulu. 05 27, 2013 tarihinde İncelenen Dosyaların Özeti: http://www.rok.org.tr/incelenendosya.asp adresinden alındı

SAGE. (2012). SAGE Brief Guide to Marketing Ethics. USA: SAGE Publications.

Shouler, K. (2007). Are There Moral Obligations to Oneself? Ann Arbor: ProQuest.

HERKES İÇİN ASTRONOMİ: GÖKYÜZÜNDE NE GÖRÜYORUZ?

Orion Bulutsusu

Orion Bulutsusu

Galaksi tarihiyle ilgili önemli gerçekler, no. 1:

“Krikkit gezegenindeki gökyüzünün gece görüntüsü bütün Evrenin en az ilgi çeken manzarasıdır.”

Dünya öyle bir gezegen olsaydı ki sürekli bulutlarla kaplı olsaydı, ve bu bulutlar alacalı değil de düz bir görüntü sergileseydi, orada bir şeyler olduğuna kanaat getirip, yine de ne olduğunu keşfetmeye çalışır mıydık? Douglas Adams’ın mizahi bir radyo tiyatrosu olarak yazdığı Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kurgusunda bu sorunun hayali bir yanıtı var: Aynı zamanda Kabalcı yayınlarından kitap serisi olarak yayınlanan bu oldukça eğlenceli bilimkurgu şahseserinde Krikkit adlı bir gezegen mevcut(1). Bu gezegenin gökyüzü tamamıyla siyahtır ve Krikkitliler kendi gezegenlerinden başka bir şeyin var olduğu fikrine asla kapılmamışlardır. Bu yüzden de onlar için gökyüzü ya da uzay gibi kavramlar yoktur. Öyle ki onların aşk şarkılarındaki hikayeler “yıldızların altında” ya da “ay ışığında” değil, “çimenlerin üstünde” geçer…

Gelelim bizim manzaramıza…

Bir Krikkitli olsa idik gökyüzünde varlığını merak edecek pek bir şey bulamayabilirdik ama bir Dünyalı olarak evrende var olan pek çok türde şeyi çıplak gözle görme şansına sahibiz. Hele bulutsuz, açık bir havada, çevrede gökyüzünü kirleten ışık kaynakları da yoksa, gökyüzünü izlemeye doyamayabilirsiniz.

Gökyüzünde görmeye alışık olduğumuz o güzel gece manzarası içerisinde neler olduğunu düşündüğümüzde aklımıza öncelikli olarak yıldızlar, gezegenler ve bir de gecenin en parlak cismi, biricik uydumuz ay gelir. Oysa “yıldızlar” diye genellediğimiz parlak cisimlerin arasında başka türler de mevcut… Ayrıca çoğu zaman uçak, ya da daha spekülatif bir şekilde uçan daire olduğunu düşündüğümüz yapay ya da doğal başka cisimler de var.

Yazımızın devamında gökyüzünde çıplak gözle görebileceğimiz cisimlerin hepsinden, bir elin parmaklarını geçmeyenlerini sayısı ve isimleriyle anarak da bahsedeceğiz. Ancak hepimizin tanıyıp bildiği cisimlerin dışındaki cisimlerden daha detaylı bahsedeceğiz.

Ama önce “kadir” kavramından bahsedelim. Kadir kavramı, gökcisimlerinin parlaklıklarını uzaklıklarından bağımsız olarak tanımlamamıza yarayan ölçü birimidir ve V ile gösterilir. Batlamyus tarafından MS 2. yüzyılda oluşturulmuştur ancak daha sonra astronomi bilgi ve gözlem kabiliyetimiz artınca biraz revize edilmiştir (Batlamyus çıplak gözden başka bir araca sahip olmadığı için 6 kadirden sonrasını tanımlayamamıştır). Negatif veya pozitif değerler alabilir, ama ters bir ölçülendirme söz konusudur: Yani negatif kadir değerleri çok iyi gözlenebilir ve bu sayı arttıkça görünürlük düşüyor demektir. Bizim görüp görebileceğimiz en parlak gökcismi güneş, -26,8 kadir değerine sahiptir. Dolunay biçimindeki ay ise -12,5. Vega hemen hemen 0 (sıfır) kadir değerine sahiptir ve Vega’dan daha az parlak cisimler için artık pozitif değerler kullanılmaya başlanır. 6 kadir çıplak göz sınırıdır. 6’dan daha büyük kadir değerlerine sahip gökcisimleri çıplak gözle tespit etmek mümkün değildir.

Kadir kavramı görünen kadir ve mutlak kadir olarak ikiye ayrılır. Görünen kadir Dünya’dan izlenen parlaklıktır ve biz de bu yazı boyunca bu değerleri kullanacağız. Mutlak kadir ise “Eğer bu cisim Dünya’dan 32.6 ışık yılı uzakta olsa idi, görünen kadri ne olurdu?” sorusunun yanıtıdır.

GÖKYÜZÜNDE NELER VAR?

Güneş ve Ay

Öncelikle en bilinenleri tekrar edelim. Güneşi gece göremiyoruz; bu yüzden bize en yakın ve dolayısıyla en parlak görülen yıldız gündüzün de mimarı oluyor. Onu es geçiyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi Güneş’in kadir değeri -26,8.

Parlaklık bakımından ikinci sırada tabii ki Ay var. Uydumuz Ay’ın ilkokul kitaplarında duyduğumuz ama ilk etapta pek de anlam veremediğimiz özelliği, bir ışık kaynağı olmaması. Güneşin Ay yüzeyine vurmasıyla onu görüyoruz ve o da bu ışığı bize yansıtarak Krikkitlilerden daha sanatkar olmamızı sağlıyor.

Gezegenler

Bir de gezegenler var. Gökyüzünde güneş sistemimizde yer alan beş gezegen çıplak gözle görülebiliyor (Jupiter, Venüs, Satürn, Merkür, Mars). Bu yüzden eski uygarlıklar gezegenlerin gezegen olduklarını bilmezlerken, yıldızlardan ayrı olarak gezinip duran (gezegen ismi de buradan gelmiştir) bu beş gezegene tanrısal özellikler atfetmişler.

polaris

Yıldızlar tüm gece Dünya’nın dönüş ekseninin işaret ettiği noktadaki Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönüyor gibidirler (Kaynak: Wikipedia).

Yıldızlar arasında gezinip durmaya belki biraz daha açıklık getirmek gerek: Yıldızlar gerçekte sabit değildirler ancak birbirlerine göre bizim yüzlerce yıl boyunca algılayamayacağımız kadar belirsiz bir hareketleri vardır. Bu yüzden onların bulundukları konumda sabit oldukları düşünülür. Dünya’nın bir günlük hareketi boyunca yıldızlar dünyanın dönüş ekseni etrafında tur atarlar. Bu dönüş ekseninin uzandığı noktada Kutup Yıldızı (Polaris) bulunur. Tüm yıldızlar hareket ederken Kutup Yıldızı’nın hep kuzeyi göstermesi bundandır.

Ecliptic_plane_3d_view

Gezegenlerin karmaşık dinamik hareketleri onlar belli bir düzene göre hareket etmiyormuş izlenimi uyandırır.

Öte yandan Dünya’nın güneş çevresindeki hareketinden dolayı yıl içerisinde yıldızların konumları biraz değişse de birbirlerine göre olan uzaklık ve açıları değişmez. Ancak gezegenler tamamen anlamsız bir rota çizerler, çünkü hareketleri bir çok hareketin üstüste binmesinden doğar: Gezegenlerin kendilerinin Güneş çevresinde attığı eliptik tur, Dünya’nın kendi ekseni çevresindeki dönüşü, Dünya’nın Güneş çevresindeki eliptik yörüngesi. Bu hareketlerin birleşimi zaman zaman gezegenlerin bir harekette bulunurken birden vazgeçip geri dönüyormuş gibi bir görüntü vermesine dahi sebep olur.

Bugün astroloji adı altına icra edilen sözdebilimin kaynağı yıldızlar bu kadar sabitken, gezegenlerin ilk bakışta anlamsız gelen hareketleri, bu hareketlerden dolayı onlara atfedilen tanrısal özellikler, yani ilkel bir astronomi bilgisine dayanıyor. Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenler daha sonra keşfedildiler ve hatta Güneş Sistemi dışındakiler de. Güneş sistemi dışındaki gezegenleri ise çıplak gözle göremiyoruz; hatta teleskoplarla da görebildiğimizi söyleyemeyiz. Bu gezegenlerin keşfedilme yöntemleri hakkında daha önce detaylı bir yazı kaleme almıştık.

Beş gezegen çıplak gözle görünebilirken Uranüs (V=6) ve Neptün (V=8) çıplak gözle görünebilecek kadar parlak değildirler.

Yıldızlar ve Takımyıldızları

Gökyüzünde gördüğümüz parlak cisimlerden en kalabalık nüfusa sahip olanlar yıldızlardır. Çeşitli uzaklık ve büyüklüklerde olduğundan her birisi birbirinden farklı boyut ve parlaklığa sahiptir. Bu yıldızlardan aynı parlaklığa sahip olanları birliktelermiş gibi bir izlenim yaratır ve bu birlikteliklerden takımyıldızları doğmuştur. Büyük Ayı, Küçük Ayı ve yine burç kuşaklarına adını veren ve böylece astrolojiye kaynaklık eden İkizler, Akrep, Balık vb. pek çok takımyıldız, eski uygarlıklara gökyüzünü haritalama şansı da tanımışlardır. Ancak bu takımyıldızlarının üyelerinin birbiriyle pek de ilgileri yoktur. Hatta yıldız sanılan takımyıldızı üyelerinin bazıları tek başına bir galaksi bile olabilir.

Gökyüzünde görünen yıldızlardan en parlak onu aşağıdaki gibidir(2):

Sıralama Yıldız Adı Uzaklık (Işık Yılı) Görünen Kadir
1 Sirius 8,6 -1,46
2 Canopus 74 -0,72
3 Alpha Centauri 4,3 -0,27
4 Arcturus 34 -0,04
5 Vega 25 0,03
6 Capella 41 0,08
7 Rigel 1400 0,12
8 Procyon 11,4 0,38
9 Achernar 69 0,46
10 Betelgeuse 643 0,5

 

Yukarıdaki tabloda da görülebileceği gibi, yıldızların parlaklıkları sadece uzaklıklarından kaynaklanmaz. Onların türleri (kızıl dev, süper dev, anakol yıldızı vb.) ve büyüklükleri de oldukça belirleyicidir. Sözgelimi, ismi Arapçadan türemiş olan Betelgeuse yıldızı bir kızıl devdir.

Clipboard02

Güneş ve diğer bazı yıldızlar arasında bir karşılaştırma (3). -Tıklayınca büyür-

Yani bir zamanlar bizim güneşimiz gibi anakol yıldızıyken, yakıtını tüketmiş ve birden genişlemiştir. İçerisinde gerçekleşen kimyasal kıyamet bir anakol yıldızına nispeten daha az enerji açığa çıkartır, bu yüzden rengi kızıldır. Ancak o kadar büyüktür ki (güneşimizin çapının yaklaşık bin katı çapa sahiptir) oldukça parlak görünür.

Galaksiler ve Yıldız Kümeleri:

Gelelim “yıldız” sandıklarımıza… Galaksiler büyük yıldız topluluklarıdır. Onlar da kendi içlerinde galaksiler, cüce galaksiler, uydu galaksiler olarak sınıflandırılsa da temelde yıldız kümeleridirler. Bizim yıldızımız Samanyolu Galaksisi’nin bir üyesi olduğu için berrak ve açık bir gökyüzünde samanyolu hakikaten de samanların dökülmüş olduğu bir yolmuşçasına uzanıp giderken görünür. Gördüğümüz bu yol, bir spiral galaksi olan Samanyolu’nun güneşimizin de bulunduğu dış koludur.

Ancak bizlere yıldız gibi görünen bazı gökcisimleri de yıldız topluluklarıdır. İlk bakışta bir yıldızdan farksız görünen, dikkatle bakıldığında bir ihtimal hafif bulanık olduğu anlaşılabilen bu kümeler parlaklıklarına göre sıralanırsa aşağıdaki tabloyu elde ederiz:

Galaksi Uzaklık (Işık Yılı) Not
Geniş Magellan Bulutu 160 bin Sadece güney yarımküreden görünür. (V=0,9)
Küçük Magellan Bulutu 200 bin Sadece güney yarımküreden görünür. (V=2,7)
Andromeda Galaksisi 2,5 milyon Andromeda Takım yıldızının bir üyesidir. (V=3,4)
Omega Centauri 18 bin Önceleri yıldız ya da küresel yıldız kümesi olarak adlandırılırken Nisan 2010’da merkezinde bir karadelik olduğunun keşfedilmesiyle birlikte galaksi olarak anılmaya başlanmıştır. (V=3,7)
Triangulum Galaksisi 2,9 milyon Oldukça zor da olsa çok açık ve ışıksız bir gecede seçilebilmektedir. (V=5,7)

Aslında Samanyolu Galaksisi, “Yerel Grup” adı verilen 30 galaksilik bir grubun üyesidir ve bu grubun diğer üyeleri Samanyolu Galaksisi’ne yakındırlar. Ancak bu yakın galaksilerden Centaurus A, Bode Galaksisi, Heykeltraş Galaksisi ve Messier 83 de çok istisnai şartlarda bazı gözlemciler tarafından görülebilmiştir. Samanyolu’nun arkasında kaldığı için göremediğimiz ama Samanyolu olmasaydı oldukça parlak olarak seçilebilecek galaksiler de vardır. Bunlardan birisi de Maffei 1’dir.

Süpernovalar ve Bulutsular (Nebula)

Edwin Hubble galaksilerin varlığını keşfedene kadar gökyüzündeki tüm “bulutsu” cisimler nebula olarak adlandırılıyordu. Andromeda Galaksisi buna bir örnektir. Ancak nebulalar yıldız kümeleri değildir. Bir “toz toprak” kümesi olarak anılsa yeridir hatta. Nebulalar toz, hidrojen, helyum ve pek çok iyonize gazı bünyelerinde barındırırlar. Bu tozlar eğer yeteri kadar fazla ise, nebulalar yeni yıldız ve gezegenler doğurmaya gebedirler.

Girişte resmini verdiğimiz Orion Bulutsusu (V=4), yine resmi aşağıda yer alan Pipo Bulutsusu ve Güney Yarımküre’den de Kömür Bulutsusu çıplak gözle görülebilen (ya da karanlık nebula oldukları için görülemeyen) bulutsulardır. Bir de karanlık bulutsular vardır ve Samanyolu galaksisi içindekiler de aslında çıplak gözle görülürler; zira Samanyolu’na bakarken gördüğünüz katran karası bölgeler aslında karanlık bulutsulardır. Diğer bazı karanlık bulutsular, bir başka yıldızı örttükleri zaman görülebilirler.

pipenebula

Pipo bulutsuzu bir karanlık nebula olduğundan kadir değeri bulunmuyor. Karanlık nebulalar gökyüzündeki diğer cisimleri örtmelerinden anlaşılır.

Süpernovalar ise bulutsuları ortaya çıkarak yıldız patlamalarıdır. Güneşimizin 1,4 ila 3 katı kütleye sahip yıldızlar yakıtları bittiği zaman iç basıncı kütleçekimini dengeleyemez hale gelir ve olanca kütle, kütle merkezine çöker. Bu sıkışma hareketi evrende şu ana dek tespit edilmiş en güçlü patlama tipini yaratır. Bu patlamanın gücüyle yıldızların yakıtlarını yaktığı olağan süreçlerinde üretilemeyen elementler üretilir ve çevreye bir çok yıldız artığı saçılır. Yukarıdaki satırlarda bahsettiğimiz bulutsular genelde süpernova artıklarıdırlar. Samanyolu galaksisinde ortalama her elli yılda bir yeni bir süpernova patlaması gerçekleştiği düşünülmektedir ancak bu patlamaları çıplak gözle görebilmek için çok şanslı olmak gerekiyor, zira en sonuncusu 1604’te Johannes Kepler tarafından gözledi.

Kuyruklu Yıldızlar

Kuyruklu yıldızlar gökyüzünün daimi üyesi değildirler. Çok uzak mesafelerde hızla turladıklarından bazı kuyruklu yıldızlar zaman zaman Dünya’da da çıplak gözle rahatlıkla gözlenebilir. Estetik kuyrukları sayesinde bir yıldızdan kolaylıkla ayırt edilebilir. Bu arada her kuyruklu yıldız periyodik bir yörügeye sahip olmadığını da hatırlatalım.

Yarımküremizdeki kaydadeğer en son çıplak gözle kuyrukluyıldız seyri 1996-1997 yıllarında Hale Bopp ziyaretiyle yaşanmıştı. Ancak astronomlar yeni bir müjde verdiler: 2012’de keşfedilen 2012 S1 kuyrukluyıldızı 2013 sonlarında en parlak kuyruklu yıldız gözlemlerinden birisini sağlayacak ve bu hepimizin hayatındaki en ilginç deneyimlerden birisi olacak.

Göktaşları

Uzayda başı boş dolaşan göktaşları zaman zaman kendinden büyük başka bir cismin çekimine girer ve o cismin yüzeyine düşmek isterler. Eğer gezegenin kaydadeğer bir atmosferi varsa bu düşüş sırasında yanıp kül olurlar. Halk arasında “yıldız kayması” olarak da bilinen bu olay hemen hemen her gece gerçekleşir. Bu yıldız kaymaları gökyüzünde gördüğümüz, saman alevi misali bir anlık olaylar olabildiği gibi, dumanını seçebileceğimiz bir şiddette de gerçekleşebilir. Hatta Dünya yüzeyine ulaşmayı başaran göktaşları da vardır.

Yapay Uydular ve ISS

İnsan yapımı uydular ya da uluslar arası uzay istasyonu da zaman zaman bir gökcismiymişçesine gözümüze takılabilir. Yapay uydular açıları ve konumlarına göre -1’den +5’e kadar kadir değerlerine sahip olabilirler(4). Çok açık ve berrak bir gecede bu cisimlerin hareketleri rahatlıkla seçilebilir. Güneş ışığını bir anlığına yansıttıkları zaman beliren ve bir süre sonra kaybolan görüntüleriyle pek çok kimsenin aklına ilk olarak uçan daireleri de getirdiği oluyor. En azından kendilerini ufolog olarak tanıtan ve tanınamayan her nesneye “uçan daire” demeye eğilimli kimseler tarafından bu nesneler örnek olarak gösterilebiliyor. Şu an Dünya çevresinde 3000’den fazla yapay uydu var ancak bunlardan birkaç yüz adedi faal. Kalan gayrifaal uydular Dünya’nın çevresinde bir enkaz olarak dolaşıyorlar.

Diğer yandan günde 15 defa Dünya çevresini dolanan Uluslar arası Uzay İstasyonu da (ISS) çıplak gözle en iyi seçilebilen insan ürünü gökcisimlerinden. Öyle ki bazen kadri -8’i bulabiliyor! (5) http://www.heavens-above.com/ adresinden ISS’in konumunu öğrenebilir, ve eğer denk getirebilirseniz uygun bir havada gözlemleyebilirsiniz de.

İlk Yayın:
Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Ocak sayısında yayınlanmıştır.

HERKES İÇİN ASTRONOMİ: GÖKYÜZÜNDE NE GÖRÜYORUZ?

Kaynaklar/Notlar:

1. Douglas Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi, Kabalcı Yayınları: 2011.
2. About.com – http://space.about.com/od/stars/tp/brighteststars.htm
3. Daha yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafa http://www.universetoday.com/wp-content/uploads/2011/12/Star-sizes.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.
4. Gary A. McCue vd. “Optical Characteristics of Artificial Satellites”, North American Rockwell – Space Division: 1970.5. 5. Joe Rao, “How to Spot ISS and other satellites” – http://www.haydenplanetarium.org/blog/joerao/2009/07/01/how-spot-international-space-station-and-other-satellites

YOLDAN ÇIKAN PSİKOLOJİ DENEYLERİ

Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün.

Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz:

1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, (“Kaş yaparken göz çıkarmak…”)
2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi (“Zafer yolunda her şey mübahtır”)
3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. (“El elin eşeğini türkü yakarak ararmış”)

Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz.

“Canavar” Çalışması (1939)

Wendell Johnson (F.W. Kent Fotoğraf Kolleksiyonu, Iowa Üniversitesi Kütüphanesi)

Iowa Üniversitesi’nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan [1] Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir [2].

10’u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir.

Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı.

Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson’ı savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite’nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor [3].

Milgram Deneyi (1963)

1963 yılında Yale Üniversitesi’nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında anonimleşerek kendi kimliklerinden sıyrılacağını ortaya koymayı amaçlıyordu. Denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundular ve 20 ila 50 yaşlar arasında toplumun her kesiminden erkekler seçildiler [4].

İşbirlikçi “öğrenci”.

Katılımcılara grubun “öğretici” ve “öğrenci” olarak iki gruba bölündüğü bilgisi verildi. Oysa öğrenci tekti ve tüm katılımcılar öğretici olarak görev yapacaktı; tabi ki deneklerin bundan haberleri yoktu. Zira öğrenci bir işbirlikçi idi, ve iyi rol yapabilen bir muhasebeciydi. Denekler, rastgele verilen kağıtlardan “öğretmen” yazanın şans eseri kendilerine geldiğine inandırıldıktan sonra “öğretmen” ve “öğrenci” birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deney gözlemcisi -yine işbirlikçi-, gri bir laboratuvar önlüğü giyen, sert ve hissiz bir biyoloji öğretmeni rolünde idi.

Deney başlamadan önce “öğretmen”e 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak “öğrenci”ye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu. Cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu – aslında elektrik verildikçe çığlık atılan, önceden kaydedilmiş bir kaset aracılığıyla öyle olduğu sanısı veriliyordu-. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra işbirlikçi, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ettiler. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başladı, ama bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam etti.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sırasıyla aşağıdaki sözlü uyarılarda bulunuluyordu:

1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Sizce deneklerden ne kadarı 450 volta kadar çıkmış ve öğrenciyi öldürmeyi, öldürmese bile onu çok büyük acılara maruz bırakmayı göze almıştır? %5? %10? Hatta yarısı?

Milgram, deneyini gerçekleştirmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yapmış ve katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünmüştü. Psikiyatristler ise sadece onbinde 12’sinin (%0,12) 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüşlerdi [5]. Oysa sonuçlar dehşet vericiydi: Bu ilk deneyde 40 denekten 26’sı, yani %65’i deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu -her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da- uygulamışlardı. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi, ancak bir çoğu bunu yapmamıştı. Hatta katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmemişti.

Üçüncü Dalga (1967)

Milgram Deneyi’yle benzer özellikler taşıyan bu deney, California, Palo Alto’da bulunan Cubberley Lisesi’nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirilmiştir. “Nazi Almanyası” konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlamış, ve aslında deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtlamıştır da.

Jones ilk gün bir kaç basit kural getirmiştir: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu “Bay Jones” diye bitireceklerdir.

İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştır. Onlara “Üçüncü Dalga” adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırmıştır. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uymuşlardır.

Tarih öğretmeni Jones’un talimatıyla üçüncü günden itibaren “Üçüncü Dalga” üyeleri birbirlerini nazi selamı ile selamlamaya başlamışlardır.

Üçüncü gün Jones deneyin kapsamını büyüterek okula yaymıştır. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43’e yükselmiştir. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başlamış, katılımlarında artış olmuştur. Ron Jones’un konuyla ilgili kendisinin kaleme almış olduğu makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler “İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini” beyan etmişler ve hatta “Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz?” şeklinde sitem etmişlerdir [6].

Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaşmışlardır ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmamışlardır. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200’ü bulmuştur. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başlamışlardır.

Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurmuştur ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yapmıştır. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıklamış, bunun Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtmiş, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğrulamıştır.

Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçtir: Bir haham (konu Nazi Almanyası olduğunda yahudi olan ABD vatandaşları daha hassastırlar) velilerin kaygılarını iletmek için Jones’u aramışlardır. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü vermiş hatta deneyin bir parçası olmuştur [6].

En nihayetinde deney sonlanmış ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovulmuştur ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmemiştir [7].

Ron Jones’un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı “Die Welle” adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarılmıştır.

Zimbardo Hapishane Deneyi (1971)

Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alır. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deneyi kabaca özetlersek, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu incelemiştir. Asıl amaç kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir ancak çok başka sonuçlar doğurmuştur.

2001 yılı Alman yapımı “Das Experiment” filmi Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananları konu almaktaydı. Ancak yukarıdaki fotoğraflar gerçek deneyden… (12)

Stanford Üniversitesi’ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkûmlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağlamışlardır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir.

Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma gelmiştir. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrılmışlardır. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri “gerçek” sadistik eğilim sergilemekten yargılanmıştır.

Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir [8].

David Reimer Vakası (1966)

Tarihte bir vaka daha var ki, yukarıda saydığımız deneylerden bir çok yönüyle ayrılmaktadır, fakat yine de bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca söz konusu deney, on iki yıl kadar uzun sürmüş, psikoloji sınırlarını aşmış ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içermiştir.

“Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve ikiz kardeşi Brian Reimer için her şey sütlimanken zamanla durum değişmiştir.” [9]

22 Ağustos 1965 yılında Kanada’da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya’ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştür. Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore’daki John Hopkins Hastanesi’ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money’e başvurmuşlardır. Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirmiş ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söylemiştir. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer’ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etmemiştir.

David’in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alınmıştır ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmemiştir. Ona yeni bir isim verilmiştir: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulunmuştur. Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara sokmuş, hatta bir kısmını fotoğraflamıştır. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istemiştir[10].

Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişmiştir. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramamış, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmemiştir. 22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore’a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesilmiştir. 13 yaşında iken, endokrinoloğu (salgı sistemi/hormonal sistem uzmanı) ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda’ya gerçekleri açıklamıştır. Brenda, tekrar David adını almış, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrilmiştir. Ayrıca 1990 yılında Jane Fontain ile evlenmiş, onun üç çocuğuna babalık yapmıştır.

David intihar etmeden önce evliydi ve eşinin üç çocuğuna babalık yapıyordu.

Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir.

Money’nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002’de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir [11]. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004’te bir de karısı Jane’in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004’te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir [10],[11].

Brian’ın sahip olduğu şizofreninin ve David’in intiharının sebebinin kesin olarak Money’nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur. Ancak burada doktorun hastasını taraftarı olduğu bir teori uğruna denek olarak kullanması, David Reimer’ı yazımızın konusu haline getirmiştir.

Kaynaklar:

[1] Gretchen Reynolds, The Stuttering Doctor’s ‘Monster Study’ http://www.nytimes.com/2003/03/16/magazine/the-stuttering-doctor-s-monster-study.html
[2]* 10 Psychological Experiments That Went Horribly Wrong, http://brainz.org/10-psychological-experiments-went-horribly-wrong/
[3] Robert Goldfarb, ETICS, The Case Study from Fluency, http://www.nicholasjohnson.org/wjohnson/hsr/njhsr512.pdf
[4] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Milgram_experiment
[5] Thomas Blass, Obedience to Authority. (Taylor & Francis, 2000)
[6] Ron Jones’un kendi kaleminden “The Third Wave”, http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones
[7] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/The_Third_Wave
[8] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Stanford_prison_experiment
[9] Resim kaynağı: http://unknownmisandry.blogspot.fr/2012/07/gender-is-hoax.html
[10] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/David_Reimer
[11] BBC yapımı olan ve David Reimer’ın hayatını konu alan bir belgesel bulunmaktadır: http://documentarystorm.com/dr-money-and-the-boy-with-no-penis/
[12] Resim kaynağı: http://www.manoneileen.com/2011/04/18/dyk-14-abu-ghraib-stanford-prison-experiment/

* Tüm başlıklar için bu kaynağa başvurulmuştur.

22 ARALIK’TA GÖRÜŞÜRÜZ: SÖZDE MAYA KIYAMETİ

Bir Aralık akşamı dersaneden çıkmış, yeni tanıştığım ve aynı mahallede oturuyor olduğumuzu öğrendiğim bir arkadaşla beraber evlerimize yürüyorduk. 1999 yılıydı. On beş dakikalık mesafe süresince kişisel konularımızı konuşabileceğimiz kadar samimiyetimiz olmadığından gündemdeki bir konuyu seçmek akıllıcaydı. Birlikte yürüdüğüm genç kız, 2000 yılının girmesi ile birlikte kıyametin kopacağına inandığını söylüyordu. “Kıyamet kopmasa dahi, kesin bir şeyler olacak, eminim…” diye de devam ediyordu.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Basın, tüm kıyamet senaryolarına olduğu gibi 2K yani 2000 kıyamet senaryosuna da haddinden fazla ilgi gösteriyor, astrologlar, sayı bilimciler başımıza gelebilecek türlü felaketlerden ya da insanoğlunun yaşayacağı değişimlerden bahsediyorlardı. Felaket senaryoları arasında akla en yatkın olanı eski bilgisayar teknolojilerinin 31.12.1999’dan sonra tekrar 01.01.1900’e dönecek olmasının yaratacağı sorundu. Ona da “dijital kıyamet” dendiğinden diğer sözde kıyametlerden kolaylıkla ayrılıyordu ve en azından mantıklıydı.

Bildiğiniz üzere 2000 yılbaşında ne dijital ne de küresel bir kıyamet gerçekleşti. 5 Mayıs 2005 yılında gezegenlerin bir hizaya dizilmesinden kaynaklanacak olan kıyamet de kopmadı. 2006 yılında çarpması beklenen göktaşından iz yok. 2012’ye geldik ve şimdi de Maya kıyametini bekliyoruz.

Maya kıyameti ya da doğru tabirle Mayalılara ait olduğu iddia edilen kıyamet kehaneti, pek çok bilgi kirliliği ile birlikte sulandırılmış, magazinleştirilmiş bir konu. Maalesef Dünya’da pek çok inananı var. Bu kuvvetli inancın arkasında tabi ki her zaman olduğu gibi bilgisizlik, araştırma eksikliği ve duyulana sorgusuzca inanma eğilimleri yer alıyor.

Aşağıdaki satırlarda Maya’lıların kim olduğunu, bu takvimin aslında ne olduğu ve kıyamet senaryosunun hangi olmayan varsayımlara dayandırıldığını ortaya koyduğumuzda, konunun varmış olduğu noktayı hayretle karşılayabilirsiniz.

Maya Medeniyeti

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Guatemala-1595 - Temple of the Great Jaguar

Mayalılar metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlarından yoksundular ama ahşap ve taş araç gereçlerle kalıcı ve görkemli yapılar inşa edebildiker. (Creative Commons License, Dennis Jarvis via Compfight)

Mayalıların kentlerini İspanyollar işgal etmişlerdi ama Mayalıların kalıntıları 1839 yılında John Stephens ve Frederick Catherwood tarafından “yeniden” keşfedilene dek Mayalılar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde mayalıların başkentleri Azteklerinki gibi modern binalarla kaplanmadığından, balta girmemiş ormanlar arasındaki kalıntıları arkeologlar için paha biçilmez bilgiler sundu, ancak yine de kalıntıların biz modern insanlara anlattıkları çok yeterli değil. Kuşkusuz 1549-1578 yıllarında Maya eyaletlerini ele geçirmeye çalışan İspanyollar putperestliği yok etmek adına tüm Maya el yazmalarını yakmasa idi onlar hakkında daha çok şey bilirdik. Neyse ki bu kararı veren ve bir tarihi küle dönüştüren Piskopos Diego de Landa bir yandan Maya el yazmalarını yakarken onlar hakkında detaylı bir eseri de kaleme almış ve bu sayede yüzyıllar sonra Maya metinlerinin çözülmesine katkıda bulunmuştur.

 

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır.

Ancak Mayalar, bırakın astronomik ya da jeolojik bir kıyametin tarihini tayin etmeyi, pek çok teknolojiyi icat edecek kadar ilerleyememişlerdir. Çömlekçilik, köyleşme, şehirleşme, yazı, ilk devletler, 365 günlük güneş takvimi ve ay takvimi diğer Orta Amerika toplumlarınca bulunmuş, Mayalılar tüm bunları bir ya da birkaç yüzyıl gecikmeyle ithal etmişlerdir. Tabi tüm bu teknik ve teknolojiler Maya toprakları dışında gelişse de Mayalıların bunları ilerlettikleri inkâr edilemez, lakin Mayalılar her yok olmuş topluluk gibi kendi sonlarını getirecek tehlikelere karşı tedbir alamayan, sıradan bir topluluktur.

Mayalılardan korunarak kalan ve yaklaşık 15 bin yazıttan oluşmuş mevcut Maya külliyatının tamamı taş ve çömlek üzerine yazılmış olup sadece krallar ve soylulardan bahsetmiş, halk hakkında tek bir kelime etmemiştir. El yazması eserlerden Piskopos Landa’nın kıyımından kurtulanlar ise sadece 4 kitaptır ve bunlar da astronomi ve takvimle ilgilidir.

Uzun Sayım Takvimi

Mayalıların astronomi ve takvim ile ilgili el yazmalarından anlaşılmaktadır ki, Mayalılar için takvimin özel bir anlamı vardır. Krallar astronomik ve takvimsel ayinlere bir rahip olarak katılmak zorundadır. Kralın katılımı yağmur ve bereket getirir, çünkü krallar ve aileleri ilahlarla ilişkilere sahiptir ve bu sayede doğaüstü güçleri bulunmaktadır. Bu inanç o kadar geçerlidir ki, yağmur yağmadığı kuraklık zamanlarında kralla halkın araları bozulmaktadır.

Mayalıların 20’lik sisteme dayalı sayı gösterimleri. Bu sistem onlara toplama ve çıkarmada büyük kolaylık sağlamaktadır. İki sayıyı birbiriden çıkarmaya çalışarak görsel kolaylığı hissedin. (Kaynak: Wikimedia Commons)

İşte bu özel takvimlerden birisi Maya Uzun Sayım Takvimi’dir. İlk olarak Maya Bölgesi’ndeki bir anıt üzerinde M.S. 197 yılında işlenmiş olduğu görünen bu takvim çözüldüğünde M. Ö. 355 civarında kullanılmaya başlandığı anlaşılmıştır. Takvimde geriye gidildiğinde M. Ö. 11 Ağustos 3114’te 0.0.0.0.0 tarihini başlangıç aldığı anlaşılmaktadır.

Beş haneli bu takvim karmaşık görünse de çalışma prensibi basit. En sağdaki hane günleri gösteriyor. Bugün 0.0.0.0.2 olsa idi, yarın 0.0.0.0.3 olacaktır. Bir hafta sonra ise 0.0.0.0.9. Tıpkı bizim takvimizde olduğu gibi. Ancak Mayalılar takvimlerinde 20’lik tabana dayalı bir sistem kullanmışlardır. Yani takvim 0.0.0.0.19’u gösterdiğinde, ertesi gün 0.0.0.1.0’a karşılık gelir.

Bu hanelere karşılık gelen zaman birimlerini sıralayarak takvim sistemi için şu genelleştirmeye ulaşırız:

BAKTUN.KATUNN.TUN.UINAL.KİN

(400YILLIK-20YILLIK-YILLIK-YİRMİLİK-GÜNLÜK)

KİN, gün demektir. UINAL ise 20’lik gün. Yani 20 KİN, bir UINAL yapar.

Bir TUN ise 360 güne denk gelir.

Bir KATUNN 7200 gün, yani 20 TUN yapar.

Bir BAKTUN ise 20 KATUNN, yani 400 yıl, başka bir deyişle 144 bin gün yapar.

1.2.2.5.8 gibi bir tarihi çözümleyecek olursak bu 1 BAKTUN, 2 KATUN, 2 TUN, 5 UINAL ve 8 KİN’e karşılık geldiğini buluruz.

(Benzetim yoluyla bizimkini YIL.AY.GÜN olarak sıralasa idik, miladı 0.0.0 olarak almak üzere, 21 Aralık 2012 tarihini 2012.12.21 olarak yazardık. Bizde de GÜN, bir gün demekken, AY 30 gün, YIL ise 365 güne ya da 12 AY’a denk gelir. Bu kadar basit.)

21 Aralık 2012 günü, Maya takvimleri 13.0.0.0.0 tarihini gösterecek ve 0.0.0.0.0 tarihinden bu yana 5126 yıl geçmiş olacak. Ancak Mayalılardan kalan kitaplardan ya da çömleklerden hiçbirisi bu tarihte Dünya’nın yüzleşeceği herhangi bir kıyametten haber vermez.

8.5.16.9.7 tarihini gösteren bir Maya anıtı (M.Ö. 156)

Kıyamet senaryosu nasıl doğdu: 13. Baktun…

Mayalıların uzun sayım takviminin miladı kendilerinin yaşadığı bir döneme rastgelmemektedir. Uzun sayım takvimini ilk kez kullanmaya başladıkları günün özelliği nedir ve o gün rakamları nasıl ve neden böyle seçmişlerdir bilinmez ama tüm Maya medeniyeti 8, 9 ve 10. Baktun’da yaşanmıştır. Bu süre zarfında takvim bir sona ulaşmadığından –ki 5126 yıllık bir takvimin sonlanıp başa dönmesi çok zordur- Mayalıların kendi takvimlerinin sonu hakkında ne düşündüğü kesin olarak bilinmiyor.

Kendi takvimimize bakalım: 365 günlük miladi takvimin her bir yılı 31 Aralık’ta sona eriyor ve bu tarihte herhangi bir kıyamet kopmuyor. Yıl sayısını bir arttırarak tekrar 1 Ocak’tan başlatıyoruz.

Eğer Maya takvimini kullansa idik ve gerçekten de 13.0.0.0.0 tarihinde sonlansa idi tıpkı yılbaşlarında 31 Aralık tarihinden sonra 1 Ocak ile yeniden başladığımız gibi 0.0.0.0.0 tarihi ile takvime yeniden başlayabilirdik. Gerçi 14’e devam ettirmek, ya da aşağıda bahsettiğimiz bulgulardan birinin de işaret ettiği gibi olsa olsa sola bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 yapmak da mümkün olabilirdi.

Zaten 13.0.0.0.0 tarihinin önemi de oldukça şaibelidir. Sadece tek bir Maya anıtında, Tortuguero bölgesindeki bir anıtta yer alan ifadeler 13. Baktun başının önemine işaret etmektedir ve hakkında yazılan kralın hakimiyetiyle ilgilidir. Muhtemelen bu ifadelerin kısa sürede bir kıyamet senaryosunda dönüşmesinde batı ülkelerinin 13 sayısı konusundaki mevcut inançlarının payı bulunmaktadır.

Kıyamet senaryosu sayesinde kitap yazarak epey bir para kazanan spekülatörlerin atladığı ve kıyamet senaryosunu körükleyen basının görmek istemediği başka bulgular da var: Bu bulgular 13.0.0.0.0 tarihinden sonralarına işaret ediyorlar. “E hani Maya takvimi 13.0.0.0.0’da bitiyordu” sorusunu sormamamız için bizlerle paylaşılmayan kehanetlerden birisi 21 Ekim 4772 tarihine işaret ediyor.

Bir diğeri ise Maya takvim sisteminin başka bir özelliğini ortaya çıkarması açısından manidar. Çünkü bu bulgu şöyle bir tarihi referans veriyor: 13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.0.0.0.0

Buradan anlıyoruz ki, Mayalılara göre her 13 Baktun solda yeni bir birim (adı Tevfik olsun…), her 13 Tevfik de bir başka yeni birimi devreye sokacak ve 41 oktilyon yıl sonra takvim yukarıdaki hali olacak (evrenin mevcut ömrünün tahminen 3 oktilyona karşılık geldiğini düşünürsek Mayalıların astronomi bilgisinin iddia edildiği kadar ileride olmadığını da çıkarabiliriz.). O halde sözde kıyametten bir gün sonrasını, yani 22 Aralık tarihini, Maya takvimini soldan bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 olarak kaydedebiliriz.

Zaten araştırmaların hala sürdüğünü de eklemek gerek. Bu araştırmalar, 13. baktundan sonrasından bahseden yeni kanıtlar ortaya çıkarıyorlar. 2012 yılında Guatemela’da yapılan kazılar sırasında 17. Baktuna işaret eden yeni yazıtlar ortaya çıkarıldı. Dünya’nın 21 Aralık’ta sona ereceğini ifade eden hayali yazıt hala ortada yok! Görünen o ki, Maya takviminin 13. Baktunda sona erdiği, Mayalıların 13. Baktun’da Dünya’nın yok olacağına inandıkları koca bir yalandır.

Ve Mayalıların Sonu

Yaptıkları müthiş astronomik ölçümlerle Dünya’yı bekleyen bir tehlikeyi farkedip, bunu takvim sistemlerine yansıttıkları düşünülen bu medeniyet maalesef kendi sonunu göremedi ve gerekli önlemler alamadı. Peki Mayalılar nasıl yok oldu?

Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak kuraklık, kıtlık ve savaşlarla birlikte epey bir kan kaybettiler. İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında açlıktan ölmek üzere olan nüfus 30 bin kadardı. Peten’de işgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu medeniyetten sadece üç bin kişi kaldı.

Mayalıların kendi çöküşlerinin kabaca beş nedene dayandığı düşünülüyor: Hızlı nüfus artışı, orman katliamları ve erozyon, artan savaşlar, su kaynaklarının azalması ve kralların bu sorunları çözmedeki başarısızlığı. Zira krallar genelde birbirleriyle mücadele etmiş, kendi ceplerini doldurmuş, ağır vergilerle kendilerini zenginleştirirken diğer yandan anıt diktirme yarışına girmişler. Kısacası Maya medeniyetinin sahipleri, bırakın Dünya’nın sonunu, kendi sonlarını dahi ön görememişlerdir.

Bu da yazının sonu

Takvimlere, sayılara ve bunların oluşturduğu anlamlı gibi görünen rakamlara iyi ya da kötü mesajlar yüklemek insanoğlunun adeti gibi geliyor. Bugüne dek Dünya’nın sonunun geleceğinin iddia edildiği ve kayda değer sayıda ya da nitelikte insanın da inandığı 242 adet muhtemel kıyamet tarihi ortaya atıldı. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bunların hiçbirisi gerçekleşmedi.

Bu arada, 21 Aralık’ta gerçekten de kıyamet kopacağına inanan, kitaplar yazan ve bunu basında bas bas bağıranların kredi kartı hesaplarını inceleyebilsek ne güzel olurdu değil mi? Zira bu kehanetten bu kadar emin olduklarına göre, nasılsa ödemeyeceklerine güvenerek sonuna kadar harcamış ve son günlerinde epey eğlenmiş olmalılar, ama eminim öyle değildir.

Sözdebilimcilerin kitap yazması, basın-yayın organlarında görünüp büyük laflar etmesi için illa ki kıyamet senaryosu var olmasına da gerek yok. Kullandığımız takvimin 10.10.10 ya da 11.11.11 gibi tarihlere denk gelmesi de çeşitli senaryoların ortaya atılmasına sebep olabiliyor (bu konuda daha önce kaleme almış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın). Bu yıl 12.12.12 tarihi 21 Aralık senaryosunun gölgesinde kalmış gibi görünüyor.

Her neyse… 22 Aralık sabahında bu yazıyı hala okuyorsanız Maya kehaneti de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olacak. Yok eğer okuyamıyorsanız ve bu kehanet gerçekleşmiş ise en azından “yaaa, ne oldu, çok güveniyordun kendine?” diyecek kimsenin de kalmayacak olması beni rahatlatıyor. Benim tuzum kuru, ötekiler düşünsün.

Kaynaklar:

– Dr Karl, “Mayan Apocalypse“, ABC.Net
– Jared Diamond, “Çöküş”, Timaş Yayınları, 2006 / Çeviren: Elif Kıral.
Jeffrey MacDonald, “Does Maya Calendar Predict 2012 Apocalypse“, USA Today
– Eric Vance, “Unprecedented Maya Mural Found, Contradicts 2012 “Doomsday” Myth“, National Geographic
– Wikipedia, “2012 phenomenon” makalesi.

[box]Açık Bilim Radyo Programı

“2012, Kıyametler ve Kriz” konulu Açık Bilim Radyo Programı bölümü
http://www.acikbilim.com/2012/01/radyo-programi/acik-bilim-radyo-programi-11-bolum-2012-kiyametler-ve-kriz.html[/box]

İNSANLIK NASIL ÖLÜR?

Dünya. Samanyolu galaksisinin dış kollarından birinde öylesine parlayan bir yıldızın üçüncü gezegeni.

Bu mavi gezegene dışarıdan baktığımız zaman zekaca baskın görünen insan türüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Gezegenin kaynakları sınırlı ve nüfusu sürekli artıyor. İçerisindeki zeki ve baskın tür henüz başka diyarlara göç etme ya da başka türlerle ticaret yapma imkanına kavuşamadığı için kaygan bir zeminde duruyor. Gezegene halel gelmesi halinde evrenin değerli türlerinden birisi olan Homo Sapiens Sapiens kainat tarihinin tozlu sayfalarına gömülebilir.

Dünya’nın baskın sahipleri olan bizler bir gün değişen iklim, küresel ısınma, tükenen kaynaklar, savaşlar ve belki de henüz hiç düşünemediğimiz olumsuzluklar sebebiyle yok olacak olsak nasıl yok olurduk? Temelde yok oluşumuzun kaynağı neye dayanır, ana sebebi ne olurdu? Bizden arta kalan son nüfusun akıbeti neye benzerdi? Kendi gezegeninde kendi tarihini yazan, evrendeki diğer türlere görece değerini hiç bilemeyeceğimiz bu ilginç, histerik, hırslı, karbon temelli, protein yapılı ırk ortadan nasıl kaybolurdu?

Kurgu dünyası ve özellikle de Hollywood, kıyamet senaryolarını çok sever ve bunu çeşitlendirirler. Bu yok oluşlar davetsiz bir kuyruklu yıldız, uzaylı istilası ya da makinaların gerçekleştirdiği bir isyana dayanabilir. Bunlar yok oluşumuzun fantazileridir; ancak bir de gerçekler var:

Dünya, pek çok yönüyle okyanus ortasındaki bir adaya ya da küçük bir adalar grubuna benzer. “Dört” bir yanı uzayla kaplıdır. Devingen ama doğal olarak kapalı bir coğrafyaya, iklime ve kırılgan bir dengeye sahiptir. Yakınlarında kendisine benzeyen başka bir yaşam alanı (gezegen) yoktur. Sınırlı sayıdaki limanından sınırlı sayıda kano ya da sandal kalksa da bunlar kendi sistemine pek bir şey katmaz. Hatta adadan denize açılan sandal, ağzına kadar balık dolu bir şekilde dönse de insana kimse “balık tutmayı” öğretmediği gibi, balık verecek birisi de yoktur.

Peki tarihi bilgilerin ve arkeoloji/antropoloji bilimlerinin bize sağladığı imkanlarla türümüzün sonunun nasıl geleceğine dair bir kestirim yapabilir miyiz?

Bu sorumuza okyanusun ortasında izole bir yaşam süren Pitcairn ve Henderson adalarının ve bunların en iyi komşusu olan Mangareva adasının eski sakinlerinin geriye bıraktıkları yanıt vermeye adaylar.

Tanıştırayım: Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır.

Gerçekten de “uzak”…

Anlatmaya bu adaların hangisinden başlamak gerektiğine karar vermek kolay değil. Kronolojik olarak, adaların yerleşim sırasının önce Batı Polinezya’ya daha yakın olan Mangareva, daha sonra Pitcairn ve en sonunda da Henderson adası olduğu düşünülüyor. Ancak ben bu adalardan bahsederken öncelikle 67 nüfuslu Pitcairn ve 0 nüfuslu (evet sıfır) Henderson adalarından bahsetmek istiyorum, zira Mangareva günümüzde hala 1600’den fazla nüfus barındırır ve Mangareva Adası üzerinde bir havaalanı bulunduracak kadar da işlekken Pitcairn ve Henderson vahşi ve ulaşılmaz hallerini korumaktadırlar.

Pitcairn Adası

2011 nüfus sayımıyla nüfusu sadece 67 olarak tespit edilen, Birleşik Krallık’a bağlı olan, Dünya’nın en küçük ülkesi “Pitcairn Adaları” toplamda dört adadan oluşur. Bu adaların isimleri Pitcairn, Henderson, Ducie ve Oneo Adalarıdır. Ducie ve Oneo Adaları üzerinde nüfus barındıramayacak kadar küçüktürler ve atol adı verilen yapılarıyla üzerinde yaşanılacak toprak barındırmazlar. Bu yüzden bu küçük ülkenin iki ana adadan, 4.6 km2’lik minik bir volkanik ada olan Pitcairn Adası’ndan ve 37.3 km2’lik alanıyla Henderson Adası’ndan oluştuğunu varsayabiliriz. Var olan 67 kişi, tahmin edilenin aksine büyük ve geniş olan Henderson Adası’nda değil küçük bir volkanik ada olan Pitcairn Adası’nda yaşamaktadır [5].

37.3 km2’lik bir alanın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için gerçek bir kentle benzetme yapmak çok zor, zira en küçük ilimiz olan Yalova’nın yüzölçümü 850 km2’dir. Ancak bu benzetmede İstanbul’un ilçelerini kullanmak faydalı olabilir: Sözgelimi Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası’nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2’lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası’nın hemen hemen iki katıdır.

Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası’nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2’lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası’nın hemen hemen iki katıdır.

Bugün bile tarifeli deniz ve hava araçlarının ticari olarak işletilmesinin mantıksız bulunacağı kadar uzak ve ıssız olan Pitcairn Adaları’na MS 800-1000 yıllarından itibaren yerleşildiği düşünülüyor. Muhtemelen bu adalara Mangareva’dan geldiler. Mangareva’ya ise daha batıdan, Tahiti ya da Markiz adalarının da yer aldığı Orta ve Batı Polinezya’dan geldiler. Hiçbir teknolojik donanımları bulunmadan, sadece sahip oldukları kanolarla Batı Polinezya’dan yola çıkıp bu adaları bulmak toplamda 2000 yıl almış. Bu adaların öncüllerini belki bir kaç haftalık deniz yolculuğuna karşılık gelen, şans eseri bu adaları bulmak üzere hedefsiz bir yola çıkaran sebeplerin ne olduğunu söylemek zor.

Polinezyalıların ustaca kullandıkları kanolarla okyanusu geçerek yerleşme hikayeleri toplamda 6000 yılı aşıyor.

Pitcairn Adası’nın büyük gemilere sahip modern batılı toplumlarca keşfi 1790 yılında İngiliz Kraliçesi’nin Bounty adlı gemisinden kaçan isyancıların buldukları ilk kara parçasına sığınmasına rastlar. İsyancılar buraya uğradıklarında bir hayalet ada ile karşılaştılar ve adada kimsenin yaşamadığını fark ettiler. İsyancılar bu adada bir zamanlar birilerinin yaşadığını, buldukları tapınak ve alet kalıntılarından anladılar. Görünen o ki buradaki nüfus ya adayı terketmiş, ya da yaşama dirayeti gösterememişti. (Şu talihe bakın ki daha sonra isyancılar da benzer akıbeti paylaştılar ve yok oldular.)

Adanın asıl sahiplerinin yok oluşlarının sebeplerini anlatmadan önce geçmişe dönüp bu adanın bir fotoğrafını çekmekte fayda var. Büyük kısmını Antropolog Marshall Weisler’in [1] gerçekleştirdiği çalışmalara göre Polinezyalılar adaya ilk yerleştiklerinde ada yaşamaya oldukça elverişliydi, çünkü:

Pitcairn Adası volkanin bir dağdan ibarettir.

Pitcairn Adası Güneydoğu Polinezya’nın tek kullanılabilir volkanik camını barındırır. Ayrıca ince damarlı siyah mermer madeni de barındırır ki bu Polinezya’nın en önemli keskin alet kaynağıdır. 30-40 metrelik ağaçların varlığı adalardan avlanmak ya da başka bir adayla ticaret yapmak için gerekli organı, kanoları yapmayı mümkün kılar.

Pitcairn’de az da olsa dereler mevcuttur ve bu sayede hem içilebilir su kaynağına sahiptir, hem de tarıma imkan sağlar. Fakat toplayıcılığın önemli bir kısmını oluşturan deniz canlıları için iç açıcı bir tablodan bahsedilemez: Kıyılarında resif bulunmaması sebebiyle birden derinleşen Pitcairn kıyıları deniz kabukluları ve balık avı için sağladığı imkan açısından çok fakirdir. (Bu kıyılar o kadar kullanışsızdır ki adaya kanoyla gelen bir ziyaretçi için adanın yanaşmaya uygun sadece tek kıyısı vardır.)

Bu yüzden adanın barındıracağı nüfus büyük ölçüde onların yapabilecekleri tarıma bağlıdır. Kıyılardan kabuklu avlanamadığı gibi, Pitcairn adası Henderson adası ya da Mangareva kadar kuş barındırmaz.

Henderson Adası

Pitcairn’in kuzeydoğusunda bulunan ve daha büyük olan Henderson iki yüz yıl kadar önce 1606 yılında Avrupalılarca keşfedildiğinde orada da manzara farksızdır ve adada kimse yaşamaz, ancak daha önce de yaşam barındırmış gibi değildir.

Pitcairn’e göre biraz daha vahşi bir ortamı bulunan Henderson kullanışsız bir görünüme sahiptir, zira Henderson büyük yüzölçümüne rağmen mercanların yüzeye çıkmasıyla oluşmuş, kaynaklar açısından son derece fakir bir adadır.

Henderson adası mercanların yükselmesi ile oluşmuştur. Üzerinde tarıma pek müsade etmediği gibi su kaynakları da mevcut değildir. (Fotoğraf: Richard Cuthbert/RSPB/PA)

Henderson’da alet yapımına uygun bazalt veya kaya yoktur. Adanın gözenekli kireç yapısı yüzünden dere ya da akarsu oluşması imkanlı değildir. Adanın tarih boyunca tek su kaynağının yağışlardan sonra mağara tavanlarından akarak tabanda biriken su birikintileri olduğu düşünülüyor. Kireç taban arasındaki ceplerde biriken toprağın izin verebildiği en uzun ağaç 15 metre olup bu ağaçlar kano yapımına uygun değildir.

Pitcairn Adası’nın aksine, bu adanın da mercanlarında ve sığ sularında yengeç, istakoz, ahtapot ve bir miktar balık ile kabuklular yaşamaktadır. Güneydoğu Polinezya’nın bilinen tek kaplumbağa yumurtlama kumsalı da Henderson’dadır. Geçmişte Henderson da 17 çeşit kuş yaşamıştır ve diğer şartlar uygun olsa ve su da bulunursa sadece bu kuşlar yüz kişilik bir nüfusu beslemeye yetecek miktardadır; ancak öyle olmamıştır. Zira bu yazıya kaynaklık eden “Çöküş” kitabının yazarı Jared Diamond’a göre tüm bu özellikler adayı bir yerleşim yeri değil, geçerken uğranan bir mesire yeri haline getiriyor[2].

Yine de yüzeyi sert ve vahşi makilerle dolu bu adada elde edilen arkeolojik bulgular iki-üç düzine kadar nüfusun bu adada tüm zorluklara rağmen yaşadığını gösteriyor: Henderson’da bir nüfusun sürekli olarak ikamet ettiğini gösteren delillerden birisi 275 metre uzunluğunda ve 27 metre genişliğindeki çöplüğüdür. Weisler ve arkadaşları bölgede 14 bin 751 balık kemiği, 42 bin 213 deniz kuşu kemiği ve binlerce de kara kuşu kemiği bulmuştur (Ada sakinleri nesiller boyu çöplerini bu bölgede bıraktıklarından bu artıklar incelenerek besinler hakkında bilgi sahibi olunabilir. Nitekim bu besin artıkları radyo karbon testi sayesinde adadaki her neslin beslenme alışkanlıkları hakkında fikir elde edilmiştir ve adanın besin kaynaklarının nasıl azaldığının bir yol haritası elde edilmiştir. Ayrıca tüm bu atıklardan nüfusu tahmin etmeye yönelik ilave bir yaklaşım da ortaya çıkar.)

Henderson, Polinezya’da insan yaşamış olan adalar arasında üzerinde hiçbir bina olmayan tek adadır. Adada inşaata dair sadece üç iz vardır: Bunlardan birisi temel seviyesinde kalmış bir ev inşaatı, rüzgarlık amaçlı bir duvar ve mezar kemeri olarak kullanılmış birkaç parça taş. Bunun dışında yaşam izlerine sadece mağaralarda rastlanır. Weisler toplamda 18 adet mağara sığınağı bulmuştur.

Mangareva Adası

Pitcairn Adaları grubunda yer almasa da Pitcairn’in 482 kilometre batısındaki Mangareva adası diğer iki adadan daha farklıdır ve bölgede kilit bir rol oynar.

Fransız Polinezya’sına ait bir ada olan Mangareva günümüzde üzerinde bir havaalanı bulunduracak kadar işlektir.

Her şeyden önce Pitcairn ve Henderson adalarına göre çok büyüktür. Dışı mercan resifleriyle korunaklı 24 kilometre çapında bir körfez, iki sönmüş yanardağ ve toplamda 25 kilometrekareye yayılmış mercan adaları ile oldukça fazla alan sunan bu ada balık ve kabuklu deniz canlıları açısından da oldukça bol zamanlar geçirmiştir.

Bugün siyah incileri borçlu olduğumuz kara dudaklı inci istiridyesi geçmişte bu adada bol miktarda varmış. Bu istiridye besin kaynağı olarak yenebildiği gibi, kalın kabukları sayesinde balık oltası, rende, soyma bıçağı gibi mutfak ve süs eşyalarının yapımına olanak sağlıyormuş. Adanın sönmüş yanardağlarına borçlu olduğu yüksek kesimleri ise bir zamanlar ormanla kaplıymış ve dereler oluşturup onu besleyecek kadar da yağmur alıyormuş. Taro, patates, muz ve ekmek meyvesi tarımına da olanak veren bu topraklar binlerce kişilik bir Mangareva nüfusu yaratmış.

Fakat… Mangareva’da yüksek kaliteli taş ve kayalar bulunmuyor. Alet yapımında istiridye kabuğunun önemi buradan doğduğu gibi Mangareva nüfusunu bir süre sonra Pitcairn ve Henderson adalarına yönelten eksiklik de bu olmalı. Zira daha önce de söylediğimiz gibi, komşu(!) Pitcairn Adası Güneydoğu Polinezya’nın tek kullanılabilir volkanik camını barındırır. Ayrıca ince damarlı siyah mermer madeni de barındırır ki bu Polinezya’nın en önemli keskin alet kaynağıdır.

Pitcairn Adası’nda kano yapımı için uygun ağaçlar bulunması, az da olsa küçük derelerin yer alması ince damarlı siyah mermer için adayı gözüne kestiren Mangarevalıları orada bir tarım kolonisi kurmaya ikna etmiş olmalı. Zira bir koloni kurmadan, sürekli olarak geçici kamplar kurmak, devamlı olarak da gidip gelmek hem riskli, hem de o kadar kolay değil. Adalar arasındaki mesafe açık okyanusta birkaç günlük kano yolculuğuna tekabül eder. O da hedef kesin olarak bilinirse tabi… (Kanodan bahsedip durduğumuzdan anlaşıldığı üzere Polinezyalılar açık okyanusta ustalıkla kano kullanabiliyorlardı. Hatta ada toplumları olarak onların en önemli uzmanlıklarından birisi budur.)

Bu yüzden Pitcairn yerleşiminin kaynağının Mangarevalılar olduğu düşünülmektedir. Bir ticaret ağı da Buralarda kurulan koloniler sayesinde böylelikle ortaya çıkmıştır.

Yaşamın can damarı ticaret

Weisler’in araştırmalarına göre ticaret MS 1000 yıllarında, yani adalara yerleşilme kararı alındıktan hemen sonra başlamış. Ticaretin açık ve kesin kanıtı gelenlerin ilk geldiklerinde yanlarında taşıyabileceklerinden çok daha fazla ve farklı zamanlara ait siyah mermer, volkanik cam ya da kara dudaklı istiridyeden imal edilmiş aletlere rastlanmasıdır.

Keskin alet yapımında kullanılan volkanik cam. (Kaynak: whoi.edu)

Weisler adaların ikisinde ya da üçünde de bulunan malzemelerden inşa edilmiş aletlerin menşeini bulabilmek için yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem volkanik lav içerisinde bulunan kurşunun izotoplarının birbirine oranlarının karakteristik olmasına dayanıyor. Zira bu izotopların oranları aletin hangi maden ocağının taşından yapıldığını anlamak adına bir parmak izi niteliği taşıyor. Weisler de bu parmak izlerini doğru okuyarak Henderson’daki tüm volkanik cam parçalarının Pitcairn’deki maden ocağına ait olduğunu ortaya koydu [3]. Mangareva’daki bazı taş aletlerin de Pitcairn’den ithal edildiği de böylelikle ortaya çıktı.

Yine Mangareva’da var olduğu düşünülen domuz hayvanına ait kanıtların daha önce domuz yaşamadığı düşünülen Pitcairn ve Henderson’da da görülmesi yine başka bir ticaret olayına işaret etmektedir. Bu hayvanların kolonileşme sırasında kanolarla getirilmiş olması ve adada yetiştirilmiş olması da mümkün.

Ancak yiyecek değiş tokuşu kadar önemli bir alışveriş daha var ki bu da adalar arasındaki seyahat sıklığını arttıran ana etkenlerden olabilir:

Yüz kişi dolaylarındaki Pitcairn ve iki-üç düzinelik Henderson’daki nüfusta evlenecek çağdaki kadın ve erkeklerin birbirlerine akraba düşme olasılıkları çok yüksektir. Üstelik kadın-erkek sayısı eşitliğinin de kolaylıkla sağlanabildiği söylenemez olsa gerek. Bu gibi etmenlerin adalar arasında kız alma / kız verme olayını tetiklediği düşünülüyor.

“ÇÖKÜŞ”

Bu başlığa özellikle “Çöküş” adını verdim, zira bu yazı için büyük ölçüde faydalandığım kitabın da ismi bu. Kendisi, kitabının bu adalar hakkındaki final bölümüne “Filmin Sonu” demiş [4].

Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti. Ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi.

Bize “Ev alma komşu al” lafını hatırlatacak cinsten gelişen bu olay komşunun ekonomik durumunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanıyor. Mangareva’da birkaç yüzyıl boyunca sorunsuz ilerleyen yaşam bozulmaya başladığında bundan Pitcairn ve Henderson da nasibini aldı.

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü ayrı ayrı ele almak gerekiyor.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor. Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar efektif değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problem devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması bir paylaşım sorunu açığa çıkardı. Diamond’un kitabında yazdığına göre Mangareva’da hala yaşayan nüfus iç savaşın görünen ya da anlatılan detaylarını hala hatırlıyorlar: Bu detayın en dikkat çekici noktası, adadaki protenin kaynaklarının tükenmesi sonucunda yamyamlığın ortaya çıkmasıdır. Bir süre sonra hem arazi için birbiriyle savaşan, ama bu savaş sonunda rakiplerini mideye indiren gruplar ortaya çıktı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı.

Sosyal problemler hemen ardından siyasi değişimi de getiriyor elbet: Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirmiş ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bırakmış. Diamond 8 kilometrelik ada için yapılan saçma savaşları oldukça tirajikomik buluyor.

Mangarevalıların bu durumda ticarete önem verdiklerini söylemek çok zor. Kaldı ki az kalan verimli topraklarını bırakarak uzun yolculuklara çıkmaları da mümkün değil. Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan ne yapılabilirdi? Özellikle Mangareva’dan gelen aletler ya da alet yapımında kullanılabilecek hammadde Hendersonlular için çok önemliydi. Bu kaynak tamamıyla kesilmiş oldu.

Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar.

Kara dudaklı inci istiridyesi hem besin kaynağı, hem de alet yapımında kullanılan kabukları ile Polinezya halkı için önemlidir.

Aletsizlik besin eldesini de zorlaştırmış. Mesela olta yapımında kullanılan kara dudaklı inci istiridyesi üzerine birkaç tane çengel takılabilirken, daha küçük olan Henderson kabukluları tek çengele izin veriyor, bu da balık avını da zorlaştırıyoruş. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn de komşuda bozulan işlerden nasibini almış fakat Weisler’in Pitcairn’in sunduğu kısıtlı bulgulardan çıkardığına göre Pitcairn’de de çöküşün sebebi toprak erozyonu ve orman tahribatı. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin bozulan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmamış. Bugün Pitcairn’de yaşayanlar eski Polinezyalılar değil, daha sonraki koloniler.

Ya bizim sonumuz?

Bu adalarda yaşayan son aile ya da insanı düşündünüz mü? Muhtemelen son aile çocuklarına “bir zamanlar buralarda gürül gürül dereler çağlar, binbir çeşit kuş oradan oraya uçarmış” diye anlatıyordu… Tabi galip çıktıkları bir savaştan arta kalan mızrak yarasıyla değil de, tabiri caizse ecelleri ile öldülerse.

Tarihlere baktığımız zaman adalarda meydana gelen değişimlerin bir nesil tarafından gözle görülür biçimde gerçekleştiğini varsayabiliriz. Güzel çocukluk anılarının etkisiyle yaşlandıkça nasıl “korkunç bir dünya” ile yer değiştiklerine şahit olmaları ihtimal dahilindedir.

Bugün yadırgadığımız yamyamlığın hangi koşullar sonrasında ortaya çıktığını görünce bir an için ürpermiş olabilirsiniz, ama görüldüğü üzere ekosistemin bozulması, paralel olarak sosyal değerleri ve siyasal sistemi de değiştirebiliyor.

Gezegenimizdeki kıtaları tıpkı Pitcairn Adaları ve Mangareva Adası gibi düşünürsek ne kadar birbirlerine bağlı olduklarını ve dengelerin ne kadar kırılgan olduğu konusunda bir fikir sahibi olabiliriz. Dünya’nın başka bir ucunda meydana gelen çevre tahribatının ya da bozulan ekosistemin bizlerle ilgisiz olduğuna dair bir sanrıya kapılmamamız gerekir. Ticari ilişkilerin birbirine girdiği küreselleşmiş Dünya’da bu durum sadece çevre konusunda değil, ekonomi konusunda da son derece geçerlidir. Avrupa Birliği’nin Yunanistan’ı kurtarmak için çabalamasının nedeni kısmen bu “ada komşu ilişkileri”dir [6].

Kısacası, yok olan türler, zarar gören çevre, erozyon, küresel, kıtasal ya da bölgesel felaketler… Henüz Dünya’dan başka gidecek hiçbir yerimiz olmadığından bu tip olumsuzluklar bizleri çok farklı bir hale dönüştürebilir. Kanımca, gün gelip de yamyamlık yapmayacağımızın bile garantisi yok.

O yüzden… İyisi mi gezegenimize iyi bakalım…

[box]Açık Bilim Dergisi,  Kasım 2012 sayısında yayınlanmıştır.
http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/insanlik-nasil-olur.html[/box]

Notlar ve Kaynaklar

[1] Marshall Weisler’in çalıştığı kurumdaki sayfası: http://socialscience.uq.edu.au/marshall-weisler
[2] Diamond, Jared (1997), Paradises Lost, Discover Magazine. Kasım 1997 sayısından.
[3] Weisler, M.I. and J.D. Woodhead (1995) Basalt Pb isotope analysis and the prehistoric settlement of Polynesia, Proceedings of the National Academy of Sciences, U. S. A. 92:1881-1885.
[4] Diamond, Jared, “Çöküş”, Timaş Yayınları, 2006 / Çeviren: Elif Kıral. http://www.kitapyurdu.com/yazar/default.asp?id=5793
[5] Wikipedia. “Pitcairn Islands”, “Henderson Island” ve “Mangareva Island” makaleleri.
[6] Y.N: Kendisinden Uluslararası İşletmecilik dersi aldığım Yrd. Doç. Dr. Kadri Mirze, 80’lerde bozulan Türkiye ekonomisinin pek çok Alman işadamının intiharına yol açtığından bahsetmişti. Kendisinin anlattıklarına göre ihraç etmiş olduğu ürün ve hizmetlerin parasını alamayan Alman işadamları Türkiye’nin kaderini paylaşmıştı.

 

NTVMSNBC’de yer alan röportajım

Türkiye’deki rezil bilim haberciliği yapan portallar arasında elle tutulur haberler yaptığını düşündüğümüz tek haber portalı NTVMSNBC’yi uzun bir süredir izliyoruz. Zaman zaman radyo programlarında ve yazılarımızda çokça eleştirdiğimiz de oldu.

Tam tarihini biz de bilmiyoruz, ancak bir süre önce bilim haberleri editörü değişmiş olduğunu düşünmeye başlamıştık: Zira belli bir tarihten sonra haberlere kaynaklar eklenmeye başladı, eskiden tutturulan “başlık haberin satıcısıdır” ilkesinden bir nebze uzaklaşılmaya, içerikde de sözdebilimden ayrılınmaya başladı. Mükemmel olduğu söylenemezdi ama Türkiye’deki genel ortalamanın çok üzerine haber üretmek için bir çaba olduğu belliydi. Zaten bir süre sonra bizim eleştirilerimize yanıt da gelmeye başladı ve yeni editörü tanımış olduk: Müfit Yılmaz Gökmen.

NTVMSNBC’nin bilim haberciliği kalitesini yükseltme hedefine doğru ilerleyen Gökmen, bir süre önce benimle bilim ve teknoloji haberciliği üzerine de bir röportaj gerçekleştirdi. Açık Bilim’den de bahsetme şansı bulduğumuz röportaj 10.04.2013 tarihinde NTVMSNBC’de Teknoloji->İnternet kategorisinde yayınlandı.

Aşağıda biraz uzunca olan röportajın adresi yer alıyor.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25434732/

ANALOG BİR DÜNYA: STEAMPUNK

İletişim, elektronik ve bilgisayar teknolojisindeki ilerlemeler dijital dünyayı hayatımızın her alanına soktu. Peki ya sokmasaydı?

(Bu yazı Açık Bilim Dergisi’nin 2012 yılı Ekim sayısı‘nda yayınlanmıştır.)

Bu yazıyı okuduğunuz bilgisayarı düşünün. Bir ucu prize bağlı ve elektrik geliyor. İçerisinde milyarlarca transistör barındıran bir işlemci, karşınızda çağımızın büyük icatlarından LCD bir ekran. Muhtemelen bilgisayarınız içerisindeki tek hareketli parça işlemciyi soğutmak için dönen fan. Tabi bir de farenizin düğmeleri ve klavye var, ki dokunmatik bir ekranda çalışıyorsanız ya da elinizde tuttuğunuz cihaz bir tablet ise bu hareketli parçalar da yok.

Haydi şimdi buhar çağı teknolojisinin dijital çağa uğramadan ilerlediğini canlandırın kafanızda. Yani elektriği bu kadar küçük voltajlarda iletmediğimiz, dijital aletlere sahip olmadığımız ve bir elektronik kart ya da devre oluşturamadığımız bir dünya… İşte o dünya bir Steampunk dünyasıdır.

Steampunk, tıpkı daha önce incelediğimiz siberpunk gibi, bilimkurgunun geç türlerinden birisi.

1980’lerde ortaya çıkan ve 1990’larda gelişen Steampunk, genel olarak buhar makinasi devrini konu alır. Giyim, kuşam ve hatta kimi adetler Britanya’daki Kraliçe Victoria Dönemi’nden (1837-1901) beslenir, ancak tabi ki biraz daha kurgulanmış ya da modernize edilmiştir.

Victoria Dönemi

Büyük Britanya’da 63 yıl 7 ay hüküm süren (1837-1901) Kraliçe Victoria. (Fotoğraf: Alexander Bassano, Kaynak: Wikimedia Commons.)

Steampunk türünde, kasıtlı bir anakronizm(1), yani tarihleme hatası vardır. Alternatif bir endüstriyel çağı ifade eder ve Victoria dönemi İngiltere’sinin keskin izlerini taşır.

Genel olarak bakıldığında 19. Yüzyıl bilimkurgu yazarları Jules Verne, H.G. Wells ve Mary Shelly’nin tarzları görülür -zira bu yazarlar o tarihlerde bilimi kurgularken bilgisayar teknolojisini düşünemediklerinden hayallerinin sınırlarını analog cihazlarla çizmişlerdi-.

Ancak özellikle Victoria döneminin seçilmesinin bir sebebi vardır:

63 yıl 7 aylık hükümranlığı ile tarihte tahtta en uzun kalan kadın mutlak hükümdar ve Britanya tarihinde en uzun tahtta kalmış olan hükümdar ünvanlarını birlikte taşıyan Kraliçe Victoria, İngilizler ve Britanya tarihi için bir semboldür. Yaşadığı döneme “Victoria Dönemi (İng: Victorian Era)” adı verilir.

Victoria dönemi mühendislikle ilgili ve teknolojik açıdan pek çok yeniliğe sahne olmuştur. Şehir içindeki su kanalları ve ilk olarak Londra’da inşa edilen şehir su şebekesi Avrupa’da hijyen ve suya ulaşma kolaylığı açısından devrim yaratmıştır. Ancak şüphesiz en büyük icatlar ilk transatlantik buharlı gemiler ve ülkeye örülen demiryollarıdır. Bu dönemde buharlı motoru mükemmelleştiren İskoç mühendisler sayesinde İngiltere buharlı gemiler cenneti haline gelirken, yine buhar gücü sayesinde hareket eden trenler döşenen demiryolları ile Victoria döneminde insan ve yük taşımaya başlamıştır(2). Ülkedeki ulaşım olanaklarının artması posta sistemini de geliştirmiştir. (Belki de bu yüzden posta taşıma işlemine bir fiyat standardı getirmek üzere tarihteki ilk posta pulu Victoria döneminde Britanya’da çıkmıştır.)

SS Great Britain (SS Büyük Britanya), Atlantiği geçmesi için tasarlanan SS Great Western’den sonra inşa edilen diğer büyük İngiliz buharlı gemisi. Bu fotoğraf yine Victoria döneminde fotoğrafçılıkta çığır açan William Fox Talbot tarafından çekilmiştir. Kendisinin bir gemi fotoğrafı çeken ilk fotoğrafçı olduğu düşünülmektedir. (Kaynak: Wikipedia)

Victoria dönemi İngiltere’de fotoğrafçılığın doğuşuna sahne olurken fotoğrafçılar için üretilen selüloid filmlerin hareketi kaydetme imkanının da olabileceğini düşünen İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge 1878’de bir atın dörtnala koşuşunu 24 ayrı fotoğraf makinası ile çekerek ilk sinema filmini çekmiştir (Tarihteki bu ilk sinema filmini buraya tıklayarak görebilirsiniz.)

Londra’da ilk su şebekesini inşa ettiren Victoria hayalindeki model kasaba olan Saltaire‘i inşa ettirmiş, pek çok yenilik pilot olarak burada uygulandıktan sonra tüm İngiltere’ye yayılmıştır. Şehre inşa edilen gaz şebekesi aracılığıyla sokakların gaz lambası ile aydınlatılması yine bir Victoria eseriyken elektrik ampulü de icat edildikten kısa süre sonra 1882’de Londra sokaklarındaki yerini almıştır. Charles Darwin‘in evrim teorisini ilk olarak ortaya attığı “Türlerin Kökeni” adlı meşhur eserini yine Victoria Dönemi İngiltere’sinde yazdığını ayrıca belirtmek gerek.

Sokakların gaz lambası ile aydınlatıldığı Victoria dönemi Londra’sına pek çok filmde rastlamışızdır. (Kaynak: http://thevictorianist.blogspot.com)

Westminster Projesi

1860 yılında Kraliçe Victoria; Başbakan, Bakanlar Kurulu, İmpartorluk’un önde gelen bürokratlarını ve İngiliz bilim adamlarını bir araya toplar ve onlardan sesini ve mümkünse görüntüsünü ülkenin her yerine aktarabileceği bir teknoloji geliştirmesini ister. Bunun nasıl yapılacağı konusunda elbette en ufak bir fikri yoktur ama nasıl yapılamayacağını bilir: Borular, teller vs. ile olmayacak.

Bir milyon pound ayrılan -ve gerekirse daha da sağlanacağı söylenen- bu projede istenen aslında bugün radyo ve TV olarak andığımız teknolojilerdir, ancak henüz radyo dalgası bile keşfedilmemiştir. Hatta ve hatta James Clerk Maxwell henüz elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi ortaya koymamıştır. Henüz iletişim yolu olarak ancak telgrafın kullanıldığı bu çağda elbette bu proje başarısızlığa uğramıştır (3).

Fakat ya olsa idi? O zaman teknolojinin evrimi nasıl gerçekleşecekti?

Steampunk için de kısa bir tarihçe

Teknoloji büyük ölçüde birikimli ilerler. Bugün evren hakkında yeni bir şey keşfettiğimizde onu uygulamaya sokmak, yani başka bir deyişle temel bilim alanlarındaki gelişmelerin teknoloji olarak hayata girebilmesi için malzeme, imalat, elektronik gibi alanlarda tamamlayıcı ve destekleyici buluşlar olmak zorundadır.

Örneğin bugün Higgs Bozonu’nun varlığını görmeye çalışan bilim adamları onun teknolojideki uygulama sahasının ne olacağını henüz kestiremiyorlar. Ancak destekleyici buluşlar gerçekleştikçe belki de kütlesizliği sağlayarak uçan arabalara giden yolu açabileceğiz. Bernouilli’nin 1700’lerde akışkanların davranışlarına dair buluşlarından bugünkü uçakların icadına giden yolun haberleşme, seyrüsefer, motor ve malzeme teknolojilerindeki gelişmeleri de barındırması iyi bir örnektir.

İşte Steampunk’taki kasıtlı anakronizm, alternatif bir tarih yaratma çabasıdır. Steampunk bir anlamda “Westminster projesi başarılı olsa idi teknoloji nasıl görünürdü?” sorusuna kurgu yazarlarının bir yanıtıdır.

Steampunk kavramının adı 80’lerde meşhur olan Siberpunk türünün adından devşirilmeden önceki yapıtlara bakıldığında Steampunk eserlerin 1960’larda yazılmaya başladığı söylenebilir. Örneğin 1999 yılında sinema filmi olarak karşımıza çıkan Wild Wild West, CBS televizyonunda 1965 ve 1969 yılları arasında dizi olarak yayınlanmıştır. (Ama Steampunk türü sinemada 1985 yapımı Brazil filmiyle oturur…) (5)

Amerikalı Bilimkurgu ve Korku yazarı Kevin Wayne Jeter, ABD’de yayınlanan Locus bilimkurgu dergisine 1987 yılında bir mektup yazarak Tim Powers (Anubis Kapıları – The Anubis Gates, 1983), James Blaylock (Homunculus, 1986) ve kendisinin (Morlock Gecesi –Morlock Night, 1979 ve Şeytani Cihazlar – Infernal Devices, 1987) yazdığı romanların Victorian dönemi yansıtan ortak özellikleri olduğunu belirtmiş ve siberpunk kavramından türeterek bu romanları steampunk olarak nitelendirmiştir (4).

Bu eserler, yazarları bilinçli mi yazmışlardır bilemem ama, Victoria dönemindeki Westminster Projesi’nin başarıyla uğramış halini yansıtıyor gibidirler. Halbuki Morlock Gecesi’nden daha önce de Victorian dönemi yansıtan, nükleer enerjili trenler, kömür itkili uçanbotlarla dolu bir İngiliz İmparatorluğu tanımlayan kitaplar olsa da (Jules Verne’in kitaplarının farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?) Jeter’in bahsettiği dört kitap bu eserlerden pek çok açıdan farklıdır.

Nihayet Steampunk’ın terim olarak bir kitap adında yer alması 1995’i bulmuştur ve Paul Di Filippo 1995 yılında üç kısa romandan oluşan Steampunk Üçlemesi’ni yayınlamıştır. Belki çok fazla anglosakson kültürünü yansıttığından Steampunk ülkemizde çok popüler olmasa da o günden bu yana pek çok steampunk yazın eseri kaleme alınmış ve sinema filmi çıkmıştır.

İşte böyle bir şey…

Tarihçe, tarihleme ve edebi analiz edebiyatçılara kalsın. Biraz gözümüzde canlandırmaya çalışalım… Westminster projesi başarılı olsa, Victoria bir yirmi yıl daha yaşasa, bilim ve teknik ilerlemeler o dönemin altyapısı üzerinde gelişerek, ürünlere yönelik estetik algımız sabit kalsa ne olurdu?

Birkaç örneğe göz atalım:

Bir bilgisayar klavyesi

Bilgisayar Klavyesi

Resimdeki klavye Steampunk Workshop adlı web sitesinden. Bu sitede Steampunk severlerden birisi, Jake von Slatt bu klavyeyi nasıl yaptığını adım adım anlatmış. Elbette bu klavye sadece dekoratif amaçlı modifiye edilmiş. Yoksa buradan da görüldüğü gibi içerisindeki tüm tesisat ve tehçizat bildiğimiz klavyeye ait.

Bu yazıyı yazarken aklıma ilk gelen cihaz bilgisayar klavyesi oldu. Şüphesiz bunda şu an bu yazıyı bir klavye aracılığıyla yazıyor olmamın etkisi varsa da Animatrix animasyon serisinde “Bir Dedektif Hikayesi” adlı Steampunk öğeleri içeren kısa animasyonda klavyeyi görür görmez “Steampunk” diye sıçrayışımın etkisi vardır. Hatta ve hatta gördüğüm ilk Steampunk eser bu eserdir. İzlediğim şeyin oldukça güzel bir fikir olduğunu düşünmüştüm ancak böyle bir kavramın varlığını ve bunun bir tür haline geldiğini çok daha sonra öğrendim.

Telif hakları sebebiyle ilgili animasyona bir bağlantı vermiyorum ama biraz google ile benden duymamış gibi bu parçayı bulup izleyebilirsiniz. (“Animatrix, A Detective Story” – Yine benden duymayın ama Türkçe altyazılısı da var…)

USB bellek

Mekanik olarak işleyen USB bellek


Herhangi bir filmde kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama internette gezinirken rastladığım çok güzel örneklerden birisi de yukarıda görünen USB bellek. İçlerinde küçük bir termik santral barındıran robot nitelemeleri düşünüldüğünde bir Steampunk içerisinde bir USB bellek de böyle olmalıydı herhalde. Bu resimde görünen cihaz dekoratif amaçlı yapılmış olsa da insanın bir tane edinesi geliyor.

Robotlar

Steampunk bilimkurgu eserlerinde de robotlara rastlamak mümkündür ancak bu robotlar verimli bir enerji kaynağına sahip, fütüristik görünümlü değillerdir. Hatta pek çoğu hurdacıdan alınmış parçaların birleşimini bile andırabilir(6).

G. D. Falksen’in robot kolu konsepti.

Steampunk’ta robotların enerji ihtiyacı içlerindeki küçük bir termik santralden karşılanabilir. Bu termik santralden elde edilen elektrik, ya da doğrudan doğruya buhar gücü robotun ya da yetenekli bir makinanın enerji kaynağıdır.

Eeee… Robot olur da robot kolu olmaz mı? Siberpunk eserlerde olduğu gibi, insanlar da çağın imkanlarını kullanarak eksik organlarının yerine yapayını kullanmak isteyebilirler.

Steampunk kurgu yazarı Geoffrey D. Falksen’in yanda gördüğünüz pozunda sanatçı Thomas Willeford tarafından üretilmiş olan robot kolunu takıyor.

Ayrıca kıyafeti ve saç modeli de tahmin edileceği üzere Victoria dönemine ait.

Uçaklar ve diğer makinalar

Elektronik olmadığından tüm güç ve hareket aktarımlarının fazlasıyla dişli kullanılarak yapılması gerektiği az çok tahmin edilebilir. Bu yüzden Steampunk dendiğinde akla buharla birlikte gelen diğer kavram çark / dişli kavramıdır.

Steampunk’ta uçaklar biraz daha zeplinvaridir ve anakronizmden nasibini aldıkları için oldukça farklı görünürler. Aşağıda yer alan Steampuk animasyon buharlı bir gemi, zeplin ve uçağı bir bünyede birleştirmiş hava aracını göstermesi açısından çok başarılı bence:

EYE OF THE STORM | Lovett from Lovett on Vimeo.

Bir İngiliz yapımı TV dizisi olan Doctor Who’yu izleyenler onun uzayda ve zamanda bir polis telefon kulübesi aracılığıyla gezdiğini bilirler. Bu polis telefonu kulübesinin Graham Bell’in telefon şirketini kurmasını mütakip, ilk olarak 1877’de New York’ta kullanılması ve Britanya’ya ise 1891’de Glasgow’dan giriş yapması izleyici de Steampunk’a dair bir şeyler uyandırıyor. Yapımcıların böyle bir şeyi açıkladığına rastlamasam da Doctor Who’nun çok da kompeks görünmeyen uzay ve zaman aracının kabiliyetleriyle pek de örtüşmeyen mekanik görüntüsü bu bilgiyle birleşince manidar hale geliyor.

Ya elektrik olmasaydı?

Ve aslında söylemek istediklerimizi bir çırpıda anlatan başarılı bir videoya da aşağıda yer veriyoruz:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=aH6ZLT1UnVs&w=480&h=360]

DİPNOTLAR/KAYNAKLAR:

(1) Anakronizm: Anakronizm özellikle bir sanat eserinde anlatılan herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi (dönem) ile kronolojik açıdan uyumsuz olmasıdır. Tarih çalışma sahasında yapılan sık hatalardan birisidir. (Osmanlı döneminde demokrasi arayışları ya da 6. yüzyıldaki bir olay tarif edilirken kol saatinden bahsedilmesi gibi.)

(2) Bugün İngiltere Başbakanı’nın Victoria dönemini kastederek “Ne ördün?” diye sorduğu rivayet edilmektedir (!).

(3) Westminster projesi hakkındaki bilgiler Carl Sagan’ın “Karanlık Bir Dünya’da Bilimin Mum Işığı” adlı kitabından aktarılmıştır.

(4) Siberpunk kavramına adını veren anlayış, “sibernetik teknolojilerin” yaşam kalitesini düşürebileceği fikri dolayısıyla ona bir başkaldırıştır (punk). Steampunk’ta bir karşıduruş söz konusu değildir. Siberpunk alt türünün popülerleşmesinin bir etkisi olarak bir alternatif tarih senaryosu olan Victoria Dönemi Bilimkurgu’ları için Siberpunk ismi devrişilmiş ve Steampunk denmiştir.

(5) Wikipedia, “Steampunk” maddesi.

(6) Aşağıda bir resmi de görünen Machinarium adlı oyun Steampunk çizgileri taşıyan bir Dünya’da yine Steampunk romanlarından fırlamış bir robot uygarlığında sevgilisini kurtarmayı amaçlayan bir robotun macerasını konu alıyor. (Oyunun demosuna buradan ulaşılabilir.)

Resimde de görüldüğü üzere robotlarımız sevimli olsalar da pek şık değiller ve alışılagelmiş bilimkurgu eserlerindeki robotları andırmıyorlar. (Haksızlık etmeyelim, Star Wars’taki 3PO nispeten benzer ve dökme demir gibidir…)

Yararlanılan Diğer Kaynaklar:

– The Victorianist Blog, http://thevictorianist.blogspot.com
Steampunk.com
Steampunkworkshop.com

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google