Category: BİLİM / FELSEFE

CARL SAGAN STANDARDI’NIN ASLI… OLAĞANÜSTÜ İDDİALAR VE KANITLAR.

Bugüne dek Carl Sagan’a ait olduğunu sandığım “Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir” sözünün aslında ona ait olmadığını öğrendiğim için bu kısa bilgi notunu yazıp web günlüğüme koymaya karar verdim.

Cosmos belgeselinde dile getirmesiyle birlikte bilimsel kuşkucular arasında bir Sagan Standardı olarak benimsenen bu söz aslında Marcello Truzzi’ye aittir.  Bilimsel kuşkucu örgüt Paranormal Vakaların Bilimsel Araştırı Komitesi eş başkanı olan Marcello Truzzi, cümleyi çok küçük bir farkla* 1978 yılında yayımlanan “Olağanüstülük Üzerine: Bir Aydınlatma Girişimi” adlı makalesinde telaffuz etmiştir.

Eğer fikir olarak ele alacak olursak, iddianın olağanüstülük derecesiyle gereken kanıtın olağanüstülük derecesi arasındaki birebir ilişkiyi sözel olarak ilk ifade eden kişinin aydınlanma çağının ünlü düşünürlerinden Laplace olduğunu söyleyebiliriz. Laplace, “Olağanüstü bir iddia için sunulan kanıtın ağırlığı, iddianın ilginçliğine uygun nispette olmalıdır” demiştir*.

Pek çok kaynak, bu fikrin yine aydınlanma düşünürlerinden David Hume tarafından Laplace’tan da önce ifade ettiğini belirtiyor: Hume’un bu hususta belirttiği iki görüş var. Bunlardan ilki, “Akıllı bir adamın inanç ve delilleri doğru orantılıdır”, ikincisi ise “Bir kanıtın bir mucizeye işaret edebilmesinin koşulu, o kanıtın yanlış olması durumunun kanıtlamaya çalıştığı mucizeden daha büyük bir mucize olmasıdır” şeklindeki karmaşık söylemidir. İkinci cümleyi bir örnek üzerinden açıklayacak olursak şöyle söyleyebiliriz: Eğer bir delilin “ruhların çağırıldığında geldikleri” gibi olağanüstü bir iddiayı kesin olarak kanıtladığı iddia ediliyorsa, o öyle net ve öyle gerçek bir delil olmalıdır olmalıdır, o delilin yanlış olması çok daha olağanüstü olsun. Açıkçası ben ifadenin çıkış noktasının Hume’a kadar dayandırılmasını biraz zorlama buldum, ancak Laplace Hume’dan etkilendiyse orasını bilemem.

Her neyse… Sagan’a atfedilen bu sözde Sagan’ın payı büyük olduğu için hâlen ona atfedilmeye devam etmekte. Hakkı da var… Yine de bu şekliyle söyleyenin Marcello Truzzi olduğunu bilmek ve onun da hakkını teslim etmek uygun olacaktır.

 

* Sözün aslı: “Extraordinary claims require extraordinary proofs” – Marcello Truzzi. Carl Sagan, “Proof” yani ispat yerine, “Evidence”, yani delil / kanıt diyor.

Kaynaklar / Notlar:

  • Truzzi’nin makalesinin referansı: On the Extraordinary: An Attempt at Clarification, Zetetic Scholar, Vol. 1, No. 1, p. 11, 1978
  • Laplace’ın sözünün orijinali: “Le poids de la preuve pour une affirmation extraordinaire doit être proportionnel à son degré d’étrangeté”
  • David Hume: “No testimony is sufficient to establish a miracle, unless the testimony be of such a kind, that its falsehood would be more miraculous than the fact which it endeavors to establish.”
  • Bayesian Cognitive Modeling, Michael D. Lee, Eric-Jan Wagenmakers.
  • Wikipedi Maddeleri: Marcello Truzzi, Carl Sagan, Pierre-Simone Laplace

SÜT İÇTİM MİDEM YANDI: LAKTOZ İNTOLERANSI

Seslendirilmiş hâline ulaşmak için tıklayın.

Yoğurt, ayran, peynir… Ya da keşkül, sütlaç, puding… Sütlü Nuriye, irmik tatlısı… Dondurma, krem şanti, milkshake… Daha fazla sayamıyorum…

İnek, keçi ve koyun sütünden mamül pek çok ürün hayatımızın vazgeçilmezlerini oluşturuyor. Mesela ben bu topraklarda yaşayan bir insan olarak peynirsiz bir kahvaltı düşünemiyorum. Bu pek çok Avrupalı için de öyle. Öte yandan ayranın ayrı bir yeri var. Ülkemizde soğuk ve gazlı içeceklere yaygın bir alternatif olarak içecek pazarından büyük bir pasta alıyor. Milli içecek olarak önerilmesi boşuna değil…

Ama eğer bundan 8000 yıl kadar önce yaşasaydınız büyük ihtimalle sadece peynir, kısmen yoğurt yiyebilecektiniz… Onları da belki de bir miktar şişkinliği göze alarak…

Laktoz İntoleransı sütte bulunan laktoz şekerini sindirememe durumudur. Bir hastalık olmaktan çok genetik bir çeşitliliktir (siyah, beyaz ya da sarı ırktan olmak ya da mavi veya kahverengi gözlü olmak kadar olağan bir çeşitlilik).  Üstelik Avrupa ve mezopotamya toplumları dışındaki toplumlarda çok yaygındır. Hatta bazı “kapalı” -yani uzun yüzyıllar boyunca genelde kendi içinde evlilik gerçekleştirmiş olan- kavimlerde hemen hemen herkeste vardır.

Laktaz enzimi, laktoz şekerini tek şekerli yapıtaşlarına, glukoz ve galaktoza ayırır.

Laktaz enzimi, laktoz şekerini tek şekerli yapıtaşlarına, glukoz ve galaktoza ayırır (Kaynak: chemistry.tutorvista.com).

Laktoz şekeri bir disakkarit, yani çift şekerdir. Galaktoz ve glukozun birleşmesinden oluşur. Onu tekrar yapı taşlarına ayıran, yani sindiren enzime ise laktaz adı verilir. Dünya üzerinde hangi milletin mensubu olursa olsun -genetik bir bozukluğu olmadıkça- bebeklerin tamamında laktaz üretilir ve laktoz sindiriminde bir sorun yaşanmaz; zira bebekler anne sütünü bu sayede sindirebilirler. Binlerce yıl önce de bebekler laktoz sindiriminde bir sorun yaşamıyorlardı, ancak insanların sütten kesilme zamanları geldiğinde laktaz enzimi üretimi keskin bir biçimde düşüyordu. Bebek zaten artık anne sütünden bağımsız hale geldiği için laktaz eksikliğinin bir sorun yaratması söz konusu değildi…

Avcı toplayıcı toplumlar tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdüren toplumlara evrildiğinde sabana koşulan, etlerinden ve yünlerinden faydalanılan hayvanların sütleri herhalde sadece bebeklere içiriliyordu. Bir süre sonra insanlar sütten çeşitli türev besinler yapmayı öğrendiler. Yetişkin insanlar süt içemiyorlardı ama peynir, yoğurt, yağ gibi mandıra ürünlerini nispeten daha rahat bir şekilde yiyebiliyorlardı, çünkü o günlerde yediklerinin kimyalarının farkında olmasalar da günlük süt %4,80 oranında laktoz şekeri içerirken, bir çedar peynirinde bu oran %0,07’ye, tereyağda ise %0,51’e düşüyor ve böylece onları süt kadar rahatsız etmiyordu(1).

Laktoz İntoleransı

Rahatsız etmek derken onu da açıklayalım: Laktoz intoleransı bulunan bireyler süt içtikleri zaman ne yaşıyordu? Şişkinlik, mide krampı, aşırı gaz çıkarma, ishal, kusma ve karın ağrısı. Üstelik tüm bu belirtiler laktoz tüketiminin miktarına göre artış gösterebiliyor ve şiddetli hale gelebiliyordu. Yetişkinler bu belirtileri atlatsa da çok çok nadiren görülen doğuştan laktoz intoleransına sahip bebekler sırf bu yüzden ölebiliyorlardı.

Sindirilmeyen laktozun bu sıkıntıları yaratmasının sebebi, bir disakkarit olan laktoz molekülünün ince bağırsak duvarından geçememesi, bu yüzden emilememesi ve emilemeyen laktazın bağırsak floramızda yer alan bakterilerce bir ziyafete dönüştürülmesi. Bu bakteri sindirimi ve fermentasyonu sonunda açığa çıkan gazlar (oksijen, hidrojen ve metan) sindirim sisteminde sıkışır. Ayrıca sindirilmeyen şekerin varlığı ve artan gaz basıncı bağırsak içerisindeki osmotik basıncı  ve bağırsak genişliğini arttırarak ishale sebep olur. Alınan laktoz miktarı arttıkça bu rahatsızlıklar da dolaylı olarak artar. Ne kadar ekmek, o kadar köfte, ne kadar laktoz, o kadar gaz…

-Damak zevkine- faydalı mutasyon

Bebeklerde laktozu sindiren laktaz enziminin salgılanmasını kontrol eden gen LCT genidir. LCT geninin aktifliğini ya da pasifliğini kontrol eden gen ise MCM6 genidir(2).

Muhtemelen bebeklik döneminden çıkmış bireylerin anne sütü taleplerini sürdürerek onların bebeklerle rekabetini engelleme yönünde faydalı bir adaptasyon sonucunda ortaya çıkmış bir özellik olarak MCM6 geni sütten kesilme dönemi sonrasında LCT genini kapatır.

Ancak…  Binlerce yıl önce MCM6 geni bir mutasyona uğrayıp, LCT’yi kapatamaz hale gelmiş. Böylece bizler de keşkül, fırın sütlaç ya da puding tüketebilir bireylere dönüşmüşüz (iyi ki! Haa… Bir de güllaç. Çok severim.)

İnsan evriminin son aşamalarından birisi, biyokültütel bir evrim olarak laktaz sürekliliği. Bir yandan iktisadi ve kültürel değişim yaşanırken diğer yandan biyolojik evrim buna eşlik etmiş görünüyor. (Fotoğraf: sutdilimi.blogspot.com)

İnsan evriminin son aşamalarından birisi, biyokültütel bir evrim olarak laktaz sürekliliği. Bir yandan iktisadi ve kültürel değişim yaşanırken diğer yandan biyolojik evrim buna eşlik etmiş görünüyor. (Fotoğraf: sutdilimi.blogspot.com)

MCM6 genindeki mutasyon sayesinde yetişkinlikte laktaz üretme kabiliyetini yitirmemeye Laktaz Sürekliliği adı veriliyor. Laktaz sürekliliği mutasyona bağlı olarak çok uzun yıllar önce ortaya çıkmış olabilir, ama bireyler arasında yaygınlaşarak sık görülmeye başlanması son on bin yıl içerisinde gerçekleşmiş. Bu yüzden geç insan evriminin bir parçası olarak görülüyor ve hayvanların evcilleştirilmesi ve mandıracılığın başlaması ile birlikte eş zamanlı gerçekleştiği için biyokültürel bir evrim olarak nitelendiriliyor.

Laktaz sürekliliğini sağlayan mutasyonun yaygınlaşması ve günümüze kadar gelmesi mutasyon sahiplerine sağladığı çeşitli avantajlardan kaynaklanıyor. Bu faydalardan bir tanesi, özellikle Kuzey Avrupa gibi az ışık alan bölgelerde D vitamini de az olduğundan kemikler için kalsiyum tüketiminin hayati önem kazanması. Süt tüketebilen toplumlar D vitamini azlığından kaynaklanan raşitizm gibi hastalıkları bertaraf edebilmişler. Ayrıca kıtlık zamanlarında suyun yokluğuna süt iyi bir alternatiftir. Vikinglerin Grönland gibi az tarım alanına sahip ve sık sık kıtlık dönemleri geciren bölgelerde keçileriyle hayatta kalması (6) ve bugün İsveçlilerin %99’unun laktaz sürekliliğine sahip olması tesadüf gibi görünmüyor (7).

Araştırmalar gösteriyor ki laktaz sürekliliğine yol açan mutasyon tek kaynaktan gelmiyor. En yaygın olanı Balkanlar ve Orta Avrupa’da gerçekleşmiş olduğu sanılan ve oradan doğuda Hindistan’a kadar güneyde Kuzey Avrupa’ya kadar yayılmış olanı iken, Arap devesinin evcilleştirilmesinden sonra ortaya çıkmış olan bir başka alel de mevcut (sonuçları yeni yayınlanan bir araştırma laktaz sürekliliğinin Avrupa’da değil ortadoğuda gelişip yayılmış olabileceğini gösteriyor (3)). Birbirinden bağımsız olarak nispeten daha erken olmak üzere Afrika’da da gerçekleşmiş olduğu tespit edilen ise farklı aleller bulunuyor. Bu da laktaz sürekliliğinin gerçekten de mühim bir mutasyon olduğunu ve içerisinde gerçekleştiği topluma sağladığı faydalardan ötürü kısa sürede kalıcı hale gelebildiğini gösteriyor.

Laktaz Süreliliklileştiremediklerimizden misiniz?

Bu arada… Sanmayın ki her toplum bu şansa sahip.

Örneğin beyaz Amerikalıların ve Kuzey Avrupalı yetişkinlerde laktoz intoleransına rastlanma oranı %6 ila %15 arasında değişiyor. Meksikalılarda %47, Güney Afrikalı siyahlarda %60. Çinli ve Japonlar gibi uzak doğu toplumlarında %25. Güney Amerika yerlilerinde ise %90’ın üzerinde(2). (Amerikalıların mezopotamyalılar gibi inek, koyun ve keçi yetiştirme şansları olmadığını ve hatta Lama’dan başka  sürü hayvanına sahip olmadıklarını hatırlatırım)(4). Türkiye’de laktoz intoleransına rastlama sıklığının %20 olduğu düşünülüyor (5).

Laktoz intoleransına rastlanma sıklığının en düşük olduğu toplumlar %1 ile İsveçliler ve Hollandalılar. Aslında sahip oldukları peynir çeşitlerine –ve ne kadar lezzetli olduklarına- bakılırsa sanki laktoz intoleransından en çok onlar çekmiş gibi görünüyorlar, oysa öyle değil.

Tarih, Çinlilerin süt tüketmediğini yazıyor. Asya steplerinde dolaşan göçebe kavimlerin de pek süt içtiği söylenemez. Ayrıca bu göçebe toplumlar peynir yapımı için yeterli bir süre boyunca aynı meskeni tutmuyorlar. Kalsiyum ihtiyaçlarını nasıl giderdiklerini düşünürken bir eski Türk içeceği olarak tanıtılan kefir geldi aklıma. Biraz araştırınca Kefir’in de laktozdan yoksun olduğunu öğrendim. Elbette kesin bir bilgi değil ama bu da niçin asya toplumlarının kefir ve kımız yapmayı öğrendikleri konusunda bir yanıt vermiş oldu bana. Eğer yoğurt da bir Orta Asya icadı olmasaydı laktozdan muzdarip olan Türkler ve Moğolların kımızı sadece alkollü bir içecek olarak tüketmemiş olabileceğini öne sürebilirdim, çünkü yoğurt da laktozu düşürmenin yollarından bir diğeri. Yoğurdu yoğurt yapan bakteriler sütteki laktoz şekerini fermente ettiklerinden sütten daha az laktoz içeriyor. Hatta yoğurtdun icadının sebebinin bu olduğu düşünülüyor.

Sonuç

Laktaz intoleransının bir hastalık olarak adlandırılmamasının sebebi, aslında bu durumun bir eksiklik olmasından değil, yetişkin olunmasına rağmen laktozu sindirebilmenin bir avantaj olmasından kaynaklanıyor. Adını koymasak da kimimizin süt içmekle, sütlü mamüllerle ilgili çeşitli sıkıntıları olabiliyor. Kimimiz “süt bana dokunuyor” ya da “süt bende gaz yapıyor” deyip geçiyoruz. Oysa bu şikayetler binlerce yıl önce gerçekleşmiş faydalı bir mutasyondan nasibimizi almamış olmamızdan kaynaklanıyor olabilir…

Tabi… Mahkeme kadının mülkü değil… Laktoz İntoleransı da MCM6’nın değil. Çeşitli mukoza bozuklukları da aktoz intoleransına sebep olabiliyor. Çok nadir görülüyor olsa da kimi bebeklerde daha en başından LCT geninde arıza bulunabiliyor. Bu bebekler anne sütü de dahil hiçbir şekilde süt içemiyorlar. Geçmiş yıllarda önemli bir bebek ölümü sebebi olan bu durum soya katkılı sütlerle, hazır ve özel mamalarla veya başka tür besinlerle bertaraf ediliyor.

Her neyse… Sütlaç, keşkül, ayran, yoğurt, kaymak vb. derken bu mutasyonun ne kadar faydalı olduğunu düşünüyorum da… Hmmmmmmmmmm….

(Yemeğe gitti).

İlkyayın:

Açık Bilim, Eylül 2013 sayısı.

Kaynaklar:

1. Wikipedia, “Lactose Intolerance” maddesi http://en.wikipedia.org/wiki/Lactose_intolerance

2. Wikipedia, “Lactose Persistence” maddesi http://en.wikipedia.org/wiki/Lactase_persistence

3. “Spread of farming and Origin of Lactase Persistence in Neolithic Age”, Science Daily

4. Jared Diamond, “Tüfek, Mikrop ve Çelik”, TÜBİTAK Yayınları.

5. “Türkiye nüfusunun %20’sinde Laktoz İntoleransı Görülüyor”, Sağlık Aktüel

6. Jared Diamond, “Çöküş”, TİMAŞ Yayınları

7. Study Detects Recent Instance of Human Evolution, Newyork Times

ALGIDIR YANILIR, DİLDİR YALAN SÖYLER

Şimdi ıssız bir adaya düşecek olsanız siz yine aynı siz olur muydunuz? Ya da üç yıldır bir dağ köyünde yalnız yaşıyor olsa idiniz, alışkanlıklarınız ve huylarınız şimdiki gibi mi olurdu?

Daha güncel bir soru soralım: Yanlış olduğuna, haksızlıkta bulunulduğuna ve insani olmadığına adınız kadar emin olduğunuz bir olayın savunucularının bulunduğunu görerek hayrete düşüyor musunuz?

Hepimiz muhtemelen tahminlerimizin ötesinde bir sosyal etki altındayız. Sosyal etkiler çeşitlidir: Mahalle baskısı, sosyal uyum, itaat, toplumsallaşma veya gruplaşma… Sosyal etkiyi kısaca tanımlayacak olursak, bir bireyin düşüncelerinin, davranışlarının, alışkanlıklarının ya da duygularının başkası veya başkaları tarafından etkilenmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Sosyal etki çok çeşitli şekillerde ve boyutlarda gerçekleşebilmektedir: Seyirci sayısı çokken heyecandan daha düşük (ya da yüksek) performans gösteren bir lise basketbol oyuncusu, bir taraftar grubuna girmekle birlikte daha fanatikleşen ve hatta şiddete yönelen bir taraftar, sırf onay görmek için yanlış olduğuna inandığı bir şekilde davranan genç… Tüm bunlar sosyal etki altında kalmış bireylere birer örnektir. Ancak biz bu yazımızda Asch Paradigması olarak da anılan sosyal uyum konusuna eğileceğiz.

Asch Uyum Deneyleri

Sosyal uyum, bireylerin durum, davranış ve inançlarını grup normlarına göre değiştirdikleri bir sosyal etki biçimidir. Asch Paradigması olarak da anılır. Böyle anılmasının nedeni, 1950’li yıllarda Polonyalı Psikolog Solomon Asch’in gerçekleştirdiği bir dizi deney ile ortaya konmuş olmasıdır.

Muzaffer Şerif (1906 - 1988)

Muzaffer Şerif (1906 – 1988)

Aslında sosyal uyuma yönelik ilk deneyler 1936 yılında Türk Psikolog Muzaffer Şerif tarafından o sırada doktorasını yapmakta olduğu Columbia Üniversitesi’nde otokinesis fenomeni kullanılarak yapıldı. Otokinesis, çoğumuzun da tecrübe ettiği gibi, karanlık bir ortamdaki ışık kaynağının hareket ettiğine yönelik göz yanılsamamızı ifade eder. Şerif’in denek grubu laboratuvarda karanlık bir ortama alındı, noktasal bir ışık kaynağının yaklaşık 5 metre önünde konumlandırıldı ve her bir denekten ışık kaynağının ne kadar hareket ettiğini tahmin etmeleri istendi.  Aslında ışık kaynağı hareket etmedi; fakat denekler otokinesis etkisi yüzünden hatalı bir algıyla kaynağın 20 cm’den 80 cm’e kadar değişen bir aralıkta hareket ettiğini tahmin ettiler. İlginç olan şey aynı insan grubunun deneyin tekrarlandığı ikinci günden dördüncü güne dek yanıtlarının giderek birbirine benzemesi ve en nihayetinde aynı yanıtta buluşmuş olmalarıydı. Gruptaki insanlar aslında olmayan ama olmadığını da bilmedikleri yanılsamalı bir algının sayısal değeri üzerinde mutabık olmuşlardı ve deney bu hayret verici sonucu nedeniyle sosyal psikoloji açısından önem kazanarak tarihe geçmişti.

Asch deneyinde sorulan soru oldukça basitti. İşaretlenmemiş bir çubuğun A, B ve C harfleriyle işaretlenmiş çubuklardan hangisiyle eşit boyda olduğu soruluyordu. Deneklerden %75'i en az bir kez doğru yanıt vermeyi değil, grubun yanlışını tekrar etmeyi tercih etti.

Asch deneyinde sorulan soru oldukça basitti. İşaretlenmemiş bir çubuğun A, B ve C harfleriyle işaretlenmiş çubuklardan hangisiyle eşit boyda olduğu soruluyordu. Deneklerden %75’i en az bir kez doğru yanıt vermeyi değil, grubun yanlışını tekrar etmeyi tercih etti (Kaynak: Wikimedia Commons).

Solomon Asch ise bu deneyden 25 yıl sonra grup normlarına yönelik yeni deneyinde konuya çok farklı bir perspektiften yaklaştı ve kendi adıyla meşhur olan deneylerinden ilkini 1951’de gerçekleştirdi. Asch ilk deneyinde Swarthmore Yüksekokulu öğrencilerinden tamamı erkek olan sekiz kişilik bir grupla çalıştı. Bu gruptakilerin yedisi, Asch’in asistanıydı ve işbirlikçiydi. Sekizinci kişi olan gerçek denek diğerlerinin işbirlikçi olduğunu bilmemekte, kendisi gibi birer denek olduklarını sanmaktaydı. Aşağıdaki videoda ve yandaki resimde de görüldüğü gibi, Asch gruba üçü A, B ve C olarak işaretlenmiş üç adet çubukla birlikte bir adet de işaretsiz bir çubuk göstermekte ve bu işaretsiz çubuğun A, B, C çubuklarından hangisi ile eşit boyda olduklarını sormakta ve tüm katılımcılardan sesli olarak yanıtlamalarını istemekteydi.

Deneyde toplam 18 kez soru soruluyor, yani 18 kez farklı çubuklar gösterilerek karşılaştırma sonrasında hangi çubuğun boyunun eşit olduğunun ifade edilmesini istiyordu. İşbirlikçilerin hepsi sırayla ve sesli olarak sorulan soruya yanıt veriyordu, ancak bu 18 sorudan 12’sinde işbirlikçiler, sorulan soruya ağız birliği içerisinde özellikle yanlış yanıt vermekteydiler. Sıra gerçek deneğe geldiğinde Asch paradigması ortaya çıkmaktaydı: Gerçek denek, yanlış olmasına karşın grubun yanıtını tekrarlamaktaydı.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=qA-gbpt7Ts8&w=480&h=360]

[Yukarıdaki video bir Asch deneyinden alınmış görüntüleri içermektedir. İlk etapta tepki veren deneğin daha sonra nasıl bir stres altında ne şekilde davrandığına dikkat ediniz.]

Asch’in ilk deneylerinde katılımcıların %75’i en az bir soruda yanlış yanıt vererek grup yanıtına uymayı tercih ettiler. Yani kimi denekler –kimi zaman– diğerlerinin verdiği yanıtın yanlışlığı bariz bir şekilde ortaya olmasına rağmen aynı yanıtı tekrarladılar. %25’i ise her ne olursa olsun doğru yanıtı vermeyi tercih etmişti, fakat bu doğrucu grubun da zaman zaman şüphelendiği, strese girdiği ve vazgeçmek istediğine de şahit olunmuştu.

Asch deney sonrasında deneklerle mülakat yaparak bu paradigmanın zemininde yer alan mekanizmaları çözmeye çalıştı. Bu mülakatlardan çıkan sonuca göre gruba uyanların çok küçük bir kısmı kendi algılarında bir problem olduğunu düşünerek bu şekilde davranımışlardı. Öte yandan büyük bir çoğunluğu ise yargılarına güvenememiş ve “belki de diğerleri haklıdır” diyerek kendi kararlarından vazgeçmişlerdi. Yine çok küçük bir kısmı ise “doğru yanıtın verdiğim yanıt olmadığına emin olmama rağmen grup ile ayrı düşmek istemedim” demişti.

Deneyin varyasyonları ve sonuca etkiyen diğer parametreler…

Asch karşılaştığı bu fenomen üzerinde daha fazla araştırma yapmaya karar verdi ve 1952’de deneyi biraz daha değiştirdi. 12’si yanıltmacalı 18 olan soru sayısını 7’si yanıltmacalı olan 12 soruya düşürdü ve bir adet gerçek denek daha ekledi. Ortamda başka bir deneğin bulunması ya da doğru yanıt vermeye programlanmış başka bir işbirlikçinin bulunmasının sosyal uyum etkisini azalttığını tespit etti. 1955 yılında 3 farklı üniversiteden 123 kişinin katıldığı, ve yedi ila dokuz kişiden oluşan grupların yer aldığı bir başka çalışma daha gerçekleştiren Asch, 1956’da deneyini yine 123 kişiyle tekrarlayarak farklı parametrelerin sosyal uyum üzerindeki etkilerini inceledi.

Mesela daha önceki deneylerde yanlış yanıt veren çoğunluk yedi kişilikti (bu kişileri artık “çoğunluk” diye anacağız) ve denek bu çoğunlukla birlikte deneye giriyordu. Asch çoğunluk sayısının miktarıyla oynadı; çoğunluk bir veya iki kişiden oluşurken sosyal uyum çok düşük oluyordu. Bu sayı üçe çıktığında değişim bariz bir şekilde gerçekleşiyor, sosyal uyum yüksek miktarda artıyordu. Üçten büyük sayılarda belirgin bir artış görülmemesi üzerine Asch grup normlarının algıya müdahalesi için yeter sayıyı üç olarak belirledi. Ancak Asch deneyi daha sonra o kadar çok tekrarlandı ki, bu kritik sayının ne olduğu sorusuna yanıt verebilmek için elde daha çok veri birikmeye başladı. 1980’lerde yapılan yeni çalışmalar ve geçmişe dönük metaanalizler sosyal uyumun sabit bir üç sayısıyla ilişkili olmaktan çok çoğunluk sayısına bağlı bir S-tipi büyüme eğrisi modeline uygun olarak arttığını gösterdi.

Yine 1996’da geçmişteki tüm uyum deneylerini inceleyerek bir meta-analiz çalışması gerçekleştiren Bond ve Smith ülkelerin kültürel özellikleri ile uyum oranlarını karşılaştırdı. Bond ve Smith’in çalışmasına göre ABD’de tekrarlanan Asch uyum deneyleri incelendiğinde 1950’den meta-analizin yapıldığı 1996 yılına kadar sürekli olarak uyum oranları düşüş gösteriyordu. Bu durum tüm dünyadaki demokratikleşme hareketleri sonucunda farklı fikirlerin dile getirilme cesaretindeki artış ve eleştirilme korkusundaki düşüş ile açıklanabilir. Öte yandan 17 ülkeden 133 çalışmanın incelendiği araştırmada sosyal uyum oranları ile ülkelerin bireysellik / toplumsallık derecelerinin birbiriyle ilişkili     olduğu gözlendi. Yani toplumsallığın daha yüksek olduğu gelişmemiş ülkelerdeki deneyler bireyselliğin yüksek olduğu ülkelerdeki deneylere göre anlamlı bir şekilde daha yüksek uyum oranları içeriyordu.

Asch deneyi tekrarları daha bir çok parametrenin sosyal uyum üzerindeki etkisini anlamaya çalıştı. Sözgelimi 70’lerin sonlarında cinsiyet farklılıklarının sosyal uyuma olan etkisini araştırmak üzere yapılan çalışmalar kadınların erkeklere oranla daha fazla sosyal uyum gösterdiklerini ortaya koydu. Ayrıca deneğin yanıtlarını sözlü ya da yazılı verme seçeneklerinin yarattığı etki de araştırıldı. Bu araştırmalara göre deneklerin yanıtını sözlü olarak değil de yazılı olarak verdiği Asch deneylerinde sosyal etki ciddi derecede düşüyordu. Bu yöntem değişikliğinin özellikle doğru yanıtı bilmesine ve kendi fikrine güvenmesine karşın grupla ters düşmemek için onların verdiği yanıtı veren denekler üzerinde etkili olduğu düşünülüyor.

Asch deneyleri insan ve toplum ilişkisi hakkında tuhaf sonuçlar ortaya çıkardığından bilim dünyasında sıkça tartışılagelmiştir. Herkes Asch ile aynı şekilde düşünmüyor: Kimi düşünürler Asch paradigmasının sosyal etki olmadığı yönünde karşı görüş belirtiyorlar. Bu düşünürlere göre her ne kadar başkaları sebebiyle yanıtlarını değiştirmiş olsalar da sonuç itibariyle denekler doğru yanıtı bilmektedir ve olan biten bir sosyal etkiden ziyade, grupla tutarlı olma arzusundan başka bir şey değildir. Kendini konumlandırma (self categorization) bireyin kendisini belli bir gruba ait görmesi ve o grubun norm ve değerlerini kabul etmesidir. Çoğunluğun yanlış yanıt veriyor olması kişilerin algısını değiştirmediğine göre, bireylerin bile bile yanlış yanıt vermeleri bir kendini konumlandırma etkisidir.

Sonuç

Dışarıdan baktığımızda Asch deneyinin sonuçları hayret verici gibi görünebilir. Eğer deneklere deneyin mahiyeti açıklanmasa idi, algılarına ya da muhakemelerine güvenmeyenler ve bu yüzden gruba uymayı tercih edenler muhtemelen gerçeğin herkesin verdiği yanıt olduğunu sanarak deney binasından ayrılıp gideceklerdi.

Bu çerçeveden bakıldığında sahip olduğumuz pek çok düşüncenin gerçekten kendi bilgi ve inançlarımızdan örülü olup olmadığını anlayabilmenin zor olduğunu düşünebiliriz. Zaman zaman belki de kendimize sormak gerekiyor: Sahip olduğumuz tüm düşünce ve inançlar sadece kendimize mi ait? Onlara kendi aklımız yoluyla, bilinçli bir şekilde mi ulaştık? Yoksa çevremizdekilerin düşünce ve inançlarını mı dile getiriyoruz? Acaba bir hususta yargıya varırken gerçekten algıladığımızı mı söylüyoruz? Yoksa grubumuzun normlarını mı dile getiriyoruz?

Birbirinden bariz bir biçimde boyut farkı bulunan üç çubuk için yargıda bulunurken dahi kasıtlı ya da kasıtsız “yalan” söyleyebilen insan, gözle görülür bir ölçüte sahip olmayan sosyal konularda acaba kendini nasıl kandırabiliyor?

Asch deneyini düşününce haksızlık ya da saygısızlık içeren pek çok olayı haklıymış gibi algılayan ya da bunu bu şekilde dile getirenlerin hangi etkiler altında bunu gerçekleştirdiğini anlayabiliyoruz. Asch deneyinde de görüldüğü gibi: Miktarı değişmekle birlikte deneklerin %75’i en az bir soruda yanlış yanıt verererek gruba uymayı tercih etmiştir ve ancak %25’i her soruda, her ne olursa olsun doğru yanıtı vermeyi tercih etmiştir.

E… Ne diyelim: Göz yanılır, dil yalan söyler.

İlkyayın:

Açık Bilim Dergisi, “Algıdır Yanılır Dildir Yalan Söyler” – Ağustos 2013.

Meraklısına:

Dergimizde daha önce sosyal etkiye dair yayınlanmış diğer yazılara göz atmak isterseniz Ömer Cansızoğlu’nun anonimleşme hakkında kaleme aldığı Seyirci Kalmanın Anatomisi: Hello Kitty, Işıl Arıcan’ın itaat hakkında kaleme aldığı Otoriteye İtaat ve Ötekileştirme ve benim kaleme aldığım Ayakta Alkış ve Mahalle Baskısı etkilerini içeren Filmler Neden Cuma Günü Vizyona Girer? adlı yazılara göz atabilirsiniz.

Kaynaklar:

– BOND Rod, Peter B. Smith, “Culture and Conformity: A Meta-Analysis of Studies Using Asch’s ( 1952b, 1956) Line Judgment Task”, Psychological Bulletin (1996), Vol. 119, No. I, 111-137

– Muzafer Sherif, http://www.muskingum.edu/~psych/psycweb/history/sherif.htm

– Wikipedia, “Asch Conformity Experiments” maddesi.

NEREDE GÜNEŞ ORAYA YERLEŞ

Fosil yakıt tüketiminin çevreye zarar vermesi, enerjinin pahalanması, taşınabilir cihazlara olan alışkanlığımızın artması -ve akıllı telefonların şarj dayanımlarının son derece kısa olması- güneş enerjisi çözümünü bizler için giderek daha cazip hale getirmekte. (Zira üç ay önce güneş enerjisi ile de şarj edilebilen taşınabilir bir şarj deposu alarak ben de cep telefonunu güneşten şarj edenler arasına katılmış bulunuyorum.)

Proaktif tasarımcılar da bu anlamda geleceğe hazırlanıyorlar tabi ki! Pek çok endüstri ürünleri tasarımcısı bir gün güneş enerjisini son derece verimli olarak kullanabileceğimiz varsayımıyla konsept tasarımlar geliştiriyorlar. Yani teknolojinin imkan verip vermediğine, ticari olarak üretilebilir ve pazarlanabilir olup olmadığına bakmaksızın, işlevine, kullanım kolaylığına ve estetik görünümüne önem vererek tasarladıkları ürün tasarımları. Bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz eşyalar gibi: Henüz sadece “konsept” yani “kavram” olarak varlar.

Yok öyle beleşe...

Yok öyle beleşe…

Kyuho Song ve Boa Oh adlı tasarımcıların kavramsal olarak geliştirdikleri “güneş prizi” de bu konsept tasarımlardan birisi… Ancak bu konsept tasarım Song ve Oh’un tahminlerinin dışında bir etki yaratarak internette yaygınlaşan bir asparagasın konusu haline geldi. Bazı web siteleri ve Facebook sayfaları ürün ticari bir başarıymış gibi sunarken, ürünün önümüzdeki yıl piyasaya sürüleceğini iddia edenler de var. “Kapasitesi arttırılmaya çalışıyor” diye haber yapan web sitelerine de rastlamak mümkün. Oysa geliştiricinin kendisi şunu söylüyor:

 

Behance

“İlginiz için teşekkürler. Maalesef ürün hala konsept safhasında. Yakın gelecekte pillerin küçülmesi ve fotovoltaik panellerin güç üretim verimliliklerinin artması halinde ürün mümkün olabilir. Mevcut teknoloji ile sadece USB seviyesinde…”

Aslında buradan Kyuho Song’a da kötü bir haber vermek istiyorum: Fotovoltaik panel teknolojisi ne kadar gelişirse gelişsin yine de bu prizi üretmek mümkün olmayacak. Çünkü fotovoltaik olarak anılan mevcut teknolojiyle elde edilebilecek azami verim sadece %34’tür (Termodinamik yasaları daha fazlasına engel oluyor. Shockley-Quessier sınırı hakkında daha fazla bilgi elde etmek için tıklayın). Bu da 100 santimetre karelik, yani 10 cm’e, 10 cm’lik bir güneş panelinden elde edilebilecek azami gücün 3,4 W olduğunu söyler bize. 3,4 Watt ile resimde görünen prize uygun olan 220 V ile çalışan bir aleti çalıştırmak mümkün değildir.

Hatta ve hatta çok daha kötü bir haberi hem Song’a hem de okurlara vereyim: Bu verim %100 olsaydı bile o kadar küçük bir alana sahip güneş hücresi ile prize bağlayarak çalıştırdığımız ev aletlerini çalıştıramayız. “Güneşimizin metrekare başına sağladığı güç dünyalara yeter ama biz bundan yeteri kadar faydalanamıyoruz” gibi bir durum maalesef yok. Eğer olsaydı güneşe çıkmamızla tavuk gibi kızarmamız bir olurdu.

Sözün kısası: Song’un tasarımı konsept tasarım olarak kalmaya devam edecek :/

AĞAÇ ÖLÜRSE HERKES ÖLÜR

Toprağa su yürür…
Toprağa yalın ayak.
Ve insan elbet bir gün anlayacak:
Toprak insanın.
Toprak da yalın ayak.

Tevfik Uyar

 

Tarih: 2250, Yer: Zamonia’da Bir Okul

Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. “Varkalım Tarihi” dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: “Bilgi Çağı Çöküşleri”.

Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve “İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından  bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın.” diyerek bir girizgah gerçekleştirdi.

Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı.

Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı’nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkân vermişlerdi.

Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi.

Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu.

Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu “sorunuz var mı?” bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı.

“Buyrun hanımefendi?”

“Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar?”

***

ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu “nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar?” benim için çok acıklı bir soruydu.

21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu “Mayalar” pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor (gerçi biz şu yazımızda biraz bahsetmiştik). Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş.

Jared Diamond’un Timaş Yayınları’ndan çıkmış olan “Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır” adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız “İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz.

BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM!

Paskalya Adası

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti.  Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti. Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası. “Dünya’nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası” olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili’ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir.

18. yüzyılda Avrupa’lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi.  Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya’nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu?

Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik’teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km’lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının –biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor.

Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak  için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi.

Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500’lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler.  Bu “ormansızlık” şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! (O tarihlerde bir Paskalyalının diğerine edebileceği en ağır küfür şuymuş: “Annenin eti dişlerimin arasında kaldı”).

1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774’te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook’tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından “köle devşirme” modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru’nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111’di.

Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması temelde Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor:  Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması (spesifik olarak: adadaki protein kaynaklarının tükenmesi) sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu.

Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn’de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı.

Anasaziler

anasazi

1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi Anasazi uygarlığıydı.

İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD’nin Güney Batısı’ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu’nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır.  Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920’de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır.

İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler (kemirgenlerin fosilleşmiş gübreleri kemirgenin çevrede yediği her şey hakkında muazzam bilgiler içerir ve pek çok teknikle bölge hakkında bilgi elde edilebilir) MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması.

Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco’ya yardım yağıyordu.  Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100’lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130’da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco’lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği  ve yardımların kesilmesinde rahiplerin “yağmur yağdıramamasının” etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak “eski halk” anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir.

Mayalar

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık.

Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti.

Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları

Gröndland'daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

Gröndland’daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

MS 8 Haziran 793’te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb’un keşfinden çok önce Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan (Vinland) bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland’da kalıcı oldular.

Vikingler İzlanda’ya geldiklerinde İzlanda’nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80’i ilk birkaç on yılda, %96’sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda’nın sadece %1’i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda’nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda’ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz.

Grönland’a gelince… Anakara Norveç’ten çok daha uzak olan Grönland’a MS 980’de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo’larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Grönlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300’lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur.

SONUÇ

İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus’a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki –ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır.

Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus’un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus’un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar.

Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul’a üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus’un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge’in deyimiyle, “dünün çözümleri, bugünün sorunları”dır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır.

Malthus’u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda “çökmüş medeniyetler” arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız.

Yeşil bir gelecek ümidiyle…

İlk Yayın:

Bu yazı Açık Bilim dergisinin Temmuz 2013 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.

HABER KATLİAMI: “AH ŞU UZAYDAKİ YALNIZLIĞIMIZ”

İki gündür NASA’nın “olay yaratan” açıklamalarına dair bir takım haberler okuyorum. Bugün de Facebook’ta severek takip ettiğim “Ben Bugün Bir Şey Öğrendim” adlı grupta paylaşılınca, oradaki üyelerden birinin paylaştığı haberin ingilizce sürümlerinden birisi ile NTVMSNBC sürümlerini karşılaştırma olanağı buldum.

Bilim haberciliğinin öneminin ne kadar yüksek olduğuna Yalansavar‘da fırsat buldukça vurgu yapıyoruz. TEDxReset 2014 etkinliğinde yapmış olduğum konuşma neredeyse tamamıyla bu konu üzerineydi: Eğer bir çocuksanız, iyi bir futbolcu olmak için spor haberlerinin ne kadar doğru, güncel ya da doğru olduğu sizin için önemli değildir, ama iyi bir bilim insanı olmak için bilimi, dünyayı doğru anlamalı, onu doğru biçimde takip edebilmelisiniz…

Her neyse. Gelelim şu “olay yaratan” açıklamaya.

Aslında olan şu: NASA 2017’de fırlatılacak olan Transiting Exoplanet Surveying Satellite (Dış Gezegen Geçiş Tespit Uydusu) için basın açıklaması yaptı. Geçişlerin tespiti yoluyla gezegenlerin nasıl keşfedildiğine şu yazımda yer vermiştim. Dolayısıyla bu uydu, geçiş yoluyla dış gezegenler hakkında insanlığa bugüne kadar elde edilebilenlerden çok ama çok daha fazlasını sağlayacak. Bu uydunun sağlayacağı yetenekler gerçekten de dış gezegenlerde bir hayat barınıyorsa bu hayatın izlerini tespit edebilme husunda muazzam bir imkân sağlayacak.

Fakat bu imkân editörlere doğmamış çocuğa don biçme hakkı vermemeli.

Haber 7 olayı çok ters bir yerden görmüş ve şöyle demiş: NASA’dan flaş açıklama: Yalnız Değiliz

Hani sanırsın NASA kanıt bulmuş ya da yıllardır kanıtları saklamış da şimdi itiraf ediyor. Fakat haberin içeriği öyle değil.

NTVMSNBC ise Haber 7’ye göre daha itidalli, ama yine manüplatif bir başlık atmış: Yanız Olmadığımız 20 yıl içinde Kanıtlanacak

Potential, may, possible…

Oysa NASA yetkililerin açıklamaları böyle değil. Onlar sadece bir kaç paragraf öncesinde anlatmaya çalıştığım şeyi söylüyorlar:

Just imagine the moment, when we find potential signatures of life. Imagine the moment when the world wakes up and the human race realizes that its long loneliness in time and space may be overthe possibility we’re no longer alone in the universe.

İngilizce bilmeyenler için küçük bir açıklama yapacak olursam, kalın punto ile işaretlediğim kelimeler itidalli davranmayı sağlar. Metin bize tam olarak şunu söylüyor:

Hayatın olası izlerini bulduğumuz ânı hayal edin. Dünya’nın uyandığı ve insanlık türünün uzun yalnızlığının belki de sona erdiğini – kainatta artık daha fazla yalnız olmamamız ihtimalini.

 

Özetle: Sakin olun şampiyonlar… Bir şey kanıtlandığı yok. Kanıtlanacağı değil, “veri elde edileceği” düşünülüyor… Umarım kanıtlanır, o ayrı mesele.

 

MUTLU ÇİFTLER NEDEN KİLO ALIYORLAR?

Mutlu çiftler kilo alır derler. Bu yaygın bir deyiştir ve muhtemelen tecrübe edenlerimiz de vardır.

Hipotezin görgül kanıtlarına da rastlandığını okudum bir kaç yerde. Bir adet boylamsal çalışmayı Meltzer ve ekibi yapmış. Araştırma kapsamında 169 evli çift 4 yıl boyunca izlenmiş ve anlamlı bir şekilde kilo aldıkları tespit edilmiş. Üstelik her yıl yapılan iki ölçme işleminde ilişkiden duyulan memnuniyet de ölçülmüş ve ortaya çiftlerin mutlu olduğu sürece kilo aldıklarına yönelik önemli görgül bulgular konmuş.

Meltzer’in açıklaması insanların mutlu bir ilişki içerisinde dış görünümlerine verdikleri önemden vazgeçtikleri, bu yüzden de yediklerine dikkat etmedikleri üzerine. Akla yatkın geliyor; ancak geçenlerde Aysu Uygur, İlker Öztop ve Alp Sipahigil’in hazırladığı Bilim Kazanı adlı programın şu bölümüne konuk olarak katılan Dr. Deniz Ertürk‘ten dinlediklerim bana çok başka bir sebep daha düşündürttü.

Öğrendiğime göre mikrobiyotamız zenginleştikçe sindirim verimimiz artıyormuş. Biraz açmak gerekirse şunları söyleyebilirim: Vücudumuzda hücre sayımızdan çok daha fazla mikrop taşıyoruz. Bunların hepsi patolojik yani hastalığa neden olan mikroplar değiller. Hatta kimisi faydalı da, özellikle sindirimimize yardımcı olanlar. İşte vücudumuzdaki bakteri yerleşiminin tamamına mikrobiyota diyoruz ve bu sindirim sistemimizdeki mikrobiyotanın çeşitliliği arttıkça besinleri daha iyi, daha verimli sindiriyor ve birim besinden aldığımız kalori miktarı artıyormuş.

Hâl durum böyle olunca aklıma şu soru düşmedi değil:

Çiftler birlikteliklerine başladıklarında birbiriyle pek haşır neşir oluyorlar doğal olarak. Dolayısıyla derimizde, terimizde, diğer vücut sıvılarımızda yer alan mikroplar çiftin üyeleri tarafından paylaşılıyor, birbirlerinin mikrobiyotalarına dahil oluyor. Bu durum çiftimizin sindirim verimlerini, dolayısıyla yediklerinden elde ettikleri net kaloriyi arttırıyor ve bu da kilo alımına bir katkıda bulunuyor olabilir mi?

Merak ettim.

FİLMLER NEDEN CUMA GÜNLERİ VİZYONA GİRER?

Yıl 1995. Soyadıyla piyasaya çıkmaya karar veren Fergan Mirkelam, İskender Paydaş’ın düzenlediği Her Gece şarkısıyla Türk pop müzik listelerine bomba gibi girer(1).

Sadece müzik piyasasına girmekle kalmaz; Umur Turagay’ın yönettiği klipte bir cadde boyunca önce yürüyen, sonra koşan –ve bu yüzden Koşan Adam olarak anılmaya başlayan- Mirkelam’ın pantolonu da meşhur olur. Bir süre sonra “Erkek adam renkli pantolon giymez” inancının yaygın olduğu toplumumuzda her yerde renkli renkli, çeşit çeşit “Mirkelam Pantolonları” türemeye başlar. Türkiye’de gelişmiş bir sektör olan tekstil sektörü –ve onu besleyen kanallardan birisi olan işporta- bu eğilimi iyi yakalamıştır.

Peki ne olmuştur da, bu pantolon bu kadar hızlı yayılmış, kadın ve erkek giyimleri konusunda katı kalıp düşünceleri olan bir toplumda böylesine bir moda haline gelebilmiştir?

Pantolonlar mı çok güzel? Yoksa taktik mi doğru? Ya da çok mu ucuzdu acaba? Giyen neden giydi? Giymeyen neden giymedi? Ya da kimler hemen giydiler? Kimler, “dur bakalım” deyip beklediler…

Gelin hep beraber modaya, pazarlamaya, sosyal ilişkilere “modelli” bir bakış yapalım ve pantolondan filme şöyle bir uzanalım…

Ayrışma ve Benzeşme

Dünya nüfusu yedi milyar mertebesinde, binlerce farklı kültür içerisinde yaşamlarını sürdürüyor. İki insanı karşılaştırdığımızda daha ilk bakışta pek çok benzer ya da farklı özelliklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman aynı çağda yaşamış insanları karşılaştırabilirsiniz, kimi zaman ise aynı coğrafyada yaşayanları. Gerek coğrafya, gerek zaman, gerek ise de ait olduğu kültüre göre grupların bir takım benzer özelliklere sahip olduğu göze çarpabilir.

Özellikle aynı mekanda bulunan insanlara bakıyorsanız benzerliğin iki sebebi vardır:

Birincisi ayrışma. Yani benzer özellikler gösteren insanların aynı yerde toplanması. Önceki sayımızda da yer verdiğimiz ayrışma modeline göre, insanlar çevrelerinde kendilerinden daha yabancı kalabalıklar gördüğü zaman, kendilerine daha benzer olanları bulmak için harekete geçerler. Bu etkinin özelliklerini özellikle kentleşmede görürüz: Çin mahalleleri, İtalyan mahalleleri, Karadenizli taksiciler, doktorlar sitesi vb…

Bir diğeri ise benzeşme ya da başka bir deyişle gruba uyma davranışıdır. Burada da insanlar bulundukları gruba uyarlar (grupların normları vardır ve içinde barınmanın koşulu budur), ya da bazen bir miktar çoğunluğa uyarlar. Yani bir X eylemini gerçekleştirmek için çevrelerindeki Y kadar insanın da X eylemini gerçekleştirmesini beklerler ve istenen koşul oluştuğunda da gerçekleştirirler.

Dikkat edilirse ayrışma ve benzeşme birbirlerinden farklıdırlar ve bu ince çizgi önemlidir: Çin mahallelerini oraya taşınanların giderek bir Çinliye dönüşmelerinden değil, Çinlilerin genelde o mahalleye taşınmalarından kaynaklanır. Bu durum ayrışmadır. Öte yandan bir şehirde insanların genelde kırmızı renk giyindiklerine rastlıyorsanız, bu durum da kırmızı giymeyi sevenlerin o şehre taşınmalarından değil kırmızı giyinmenin moda olmasından, insanların birbirlerinde kırmızı kıyafetler gördükçe bunu yapmaya artan meyillerindendir. Bu durumsa benzeşmedir.

Geçtiğimiz sayımızda ayrışmayı anlatan modellerden birine yer vermiştik… Bu sayımızda da benzeşme modelinden biraz bahsedeceğiz ve başlıkta da yer vermiş olduğumuz “Filmler niçin Cuma günü vizyona girer?” sorusuna yanıt arayacağız.

Ayakta alkış!

Diyelim ki bir tiyatroya gittiniz. Bir buçuk saatlik, iki perdelik oyun sona erdi. Oyuncuların performansını çok beğendiniz. Her şey gerçekten de harikuladeydi. Şimdi oyuncular sizi, yani seyircileri selamlamak için sahneye geliyorlar. Ayakta alkışlar mısınız?

Pek çoğumuz takdirimizi ifade etmek için ilave yollar ararız tabii ki. Sahne sanatları ya da sahnede icra edilen eylemlerin pek çoğunda takdiri daha güçlü ifade etmenin yolu ayakta alkışlamaktır. Fakat bir oyunu herkesin eşit derecede takdir etmesi ne kadar mümkündür? Elbette mümkün değildir. Herkesin oyundan beklentisi, oyuncudan beklentisi, beğenisi, geçmiş deneyimleri (mukayese aracı olarak) ve oyunun içeriği ile ilgili duyguları ayağa kalkma kararını etkileyecektir.

Aşağıdaki model “Ayakta Alkış” modeli olarak geçiyor ve bize ayağa kalkma etkisinin nasıl yayılabileceğine dair matematiksel bir model sunuyor(2):

T: Ayağa kalkma eşiği
K: Oyunun kalitesi
Ç: Çeşitlilik (Ayağa kalkma eşiği birbirinden farklı olan insanların yarattığı çeşitlilik) ve
S: Sinyal (K + Ç)

Olmak üzere:

S > T ise, yani sinyal eşikten büyük ise, ayakta alkış durumu gerçekleşir.

Dikkat edilirse S, oyunun kalitesi ve seyirci çeşitliliğinin bir toplamı. Yani oyunun kalitesi yeteri kadar yüksek ise ve salonda da kalite beklentisi çok çeşitli seyirciler bulunuyorsa, şartlarımız ayakta alkış için gerek olgunluğa sahip demektir.

İlk bakışta karmaşık görünebilecek bu hesaplamayı birkaç şekil yardımıyla anlatmaya çalışalım:

"Ayakta Alkış" modeli.

“Ayakta Alkış” modeli.

Şekilde de görüldüğü gibi ayakta alkışı belirleyen faktör kalite, başka bir deyişle modaya konu olan ürün, nesne ya da hâlin kabul edilebilirlik düzeyi, bunun “belirli sınırlar içerisinde” gerçekleşme koşulu ise eşiği bu kabul edilebilirlik düzeyi altında olan insanlar bulunması. Daha basit kelimelerle ifade edecek olursak, bir ürünü kullanmak, ya da bir konuda harekete geçmek için o şeyin sunduklarının sizin beğeninizin üstünde olması gerekiyor.

Ancak bu basit modelde ihmal edilen önemli bir unsur var: Diğerlerinin ayağa kalkması.

Evet! Sadece beğeni ve kalite yetmiyor; çünkü seyirci takdirini bu kadar göstere göstere ifade edeceğinden burada sosyal cesaret ve kişiliğin de önemi devreye giriyor. Bazı insanlar oyunu beğendilerse kimse ayağa kalkmadan ayakta alkışlamayı tercih edebilir. Bir kısmı ancak salonun %5’i ayağa kalkarsa kalkar, bir kısmı ise %10’u. Herkes ayağa kalksa da kalkmamayı tercih edecekler bile olabilir.

Eminim “Sürü psikolojisi” deyimini çok duymuşsunuzdur. Sürü psikolojisi, başka bir deyişle sosyal grup davranışları daha ana bir başlıkta toplanırsa “sosyal etki” olarak adlandırılır. Kaba tanımı bireylerin kendi davranışlarında içerisinde bulundukları grubtan etkilenerek karar vermeleridir. Özellikle çevremizi inceleyerek neyin doğru olduğuna karar veriyorsak, bu kararımızın arkasında “bilgilendirici sosyal etki” vardır. Çevremizdeki insanların davranışlarını inceleyerek doğru hareketin ne olduğuna dair bilgi elde etmeye çalışır ve o hareketin doğru olduğunu düşünerek uygulamaya geçeriz.

Aşağıdaki videoda sosyal etki altındaki davranışa ait bir deney görülüyor, ve bir kamera şakasından da farksız. Asansöre binen deneklerin asansördeki diğer kişilerin hareketi karşısında nasıl tepki verdiklerini izlemek eğlenceli olabilir:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=uuvGh_n3I_M]

Şimdi dilerseniz bir toplum modelleyelim. Bu toplumun bireylerinin eşiklerini de yüzdeler olarak değil, sayılar olarak verelim. Mesela bu toplumun yedi üyesi olsun ve Mirkelam Pantolunu giyme eşikleri 0, 1, 2, 2, 3, 6, 6 olarak sıralansın. Yani bu üyeler hiç kimse giymese de bu pantalonu giyeceklerden “6 kişi giyerse ben de giyerim” diyenlere kadar sıralanıyor.

Önce yanıtı düşünün: Bu toplumun her üyesi Mirkelam pantolonu giyecek midir?

Yanıt “ikisi hariç evet”. Çünkü bu akım şöyle ilerliyor:

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Şekildeki durumu biraz açıklamak gerekirse şunları söyleyebiliriz: Bu toplumda 0 eşiği olan kişi, herhangi bir başkasından görmeye gerek duymadan bu ürünü satın alır. Artık bu bir kişinin varlığı, eşiği bir olan üyeyi harekete geçirir. Şu durumda artık elimizde 2 adet Mirkelam Pantolonu kullanıcısı olur. Bu durumda eşiği 2 olan iki üye de diğer gün harekete geçecektir. Eşiği üç olanın canına  minnet, çünkü hal-i hazırda dört kişi ürünü satın almış bile. En nihayetinde beş kişi Mirkelam Pantolonu giymiş oluyor. Bu pantolonu giymeyen iki üyemiz kalacak en sonunda, çünkü onların eşikleri 6.

Kabûl-Karar Eğrisi

Bir ürüne, hizmete ya da akıma karşı eşiklerimizin çeşitli olması bizi birbirimizden farklı kılıyor ve bu farklarımızla herhangi bir etkiye karşı, yine bir “normal eğrisi” üzerinde diziliyoruz. Bu normal eğrisine kabul karar eğrisi deniyor.

Örneğin, iPhone 5’in piyasaya sürüleceği haber veriliyor. İlk olarak da ABD’deki mağazalarda satışa çıkacağı bildiriliyor. Bir bakıyorsunuz ki, insanlar geceden dükkanın önüne birikiyorlar ve kapının önünde kuyruk oluyorlar. Amaç: iPhone 5’i çıkar çıkmaz almak! Benzer sahnelere çok kült filmlerin devam serilerinde, kullanmanın bir ayrıcalık olarak sayıldığı motorsikletlerde, ya da bir kitabın ilk imza gününde rastlayabiliyoruz(3). İşte bu kuyrukta bulunanlar eşiği 0 (sıfır) olanlardır. Ancak kabul karar eğrisi üzerinde farklı bir isme sahip oluyorlar: Öncüler!

Star Wars'ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz.

Star Wars’ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz (4).

Pazarlamacıların doğru olduğunu varsaydığı bu teoriye göre yeni bir ürün ya da hizmete öncelikle öncüler sahip olur. Örneğin Matrix devam filmini daha vizyona girdiği ilk gün izlemek isteyenler bu gruba girer. Daha sonra ilk dalga, yani ürünü bekleyen, ama öncüler gibi heyecanlı olmayan (yukarıdaki örneğimizde eşiği 1 olanlar bu grupta sayılabilirler) kimseler gelir. Matrix’i ilk hafta içinde izleyecek olanlar yani. Erken çoğunluk ürünün yaygın kullanıcılarıdır ve çok beklemeden ürüne sahip olurlar. Aynı örnekten gidecek olursak, ilk iki haftada izlemek isteyenleri bu gruptan sayabiliriz. En sonunda geç çoğunluk gelir. Bu kullanıcılar biraz beklemiş olanlardır. Heyecanlı olanlar artık gitmiştir, “film gitmeden bir gidelim” diyen çoğunluk geç çoğunluktur. Ve nihayet, filmin gösterimden kalkacağı sıralarda, herkesten filmin adını duymuş olup, “e hadi biz de gidelim” diyenler filme gidecektir. Pantolon örneğimizde eşiği 5 olan bir üye olsa idi onu bu gruba örnek verebilirdik. Peki eşiği 6 olan bu eğride nerede yer alıyor? Hiçbir yerde. O üye ürüne ilgi göstermemiş oluyor…

Peki filmler neden Cuma günü gösterime girer?

Şu halde artık başlıkta sorduğumuz soruyu artık yanıtlayabiliriz:

Toplumlar örneğimizdeki gibi “altı” kişiden ibaret değildirler, ama içlerinde altı kişilik pek çok alt grup barındırabilirler ve hepimizin herhangi bir yeni ürün, hizmet ya da akıma karşı çeşitli eşikleri vardır. Bazılarımız bir filme iki ayrı arkadaşımızın, bazılarımız beş ayrı arkadaşımızın tavsiyesiyle gideriz. Gittikten sonra biz de tavsiye edebiliriz. Bir kısmımız ise o filmi zaten bekliyordur –ya da tesadüfen görmüştür- ve tavsiye eden pozisyonda başlarız. İşte sinema endüstrisi ilk seferde daha çok kişiye izletmek, başka bir deyişle öncü nüfusunu arttırmak için haftasonu tatilini kullanmak ister. Cuma akşamı vizyona giren film, Cumartesi ve Pazar günü olabildiğince insana ulaşmış olur. Daha gösterimin ilk günlerinde fazla izleyiciye ulaşma şansı bulan film böylece birkaç eşiği birden devirmiş olur.

Ayrıca pazarlamacıların esas aldığı kabul-karar eğrisinin gerçeği yansıttığı varsayılırsa, öncülerin nüfusunun artması doğal olarak eğrinin yukarı ötelenmesine ve böylece çok daha fazla insan tarafından seyredilmesine yol açar.

Tabi bu durum sadece eşik ile ilişkin değildir: Ayakta alkış modelinde gördüğümüz gibi, temelde filmin kalitesi belirleyici olacaktır.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Mayıs 2013 Sayısı

http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/filmler-neden-cuma-gunleri-vizyona-girer.html

Kaynaklar:

1. Wikipedia – “Mirkelam” maddesi
2. Scott E Page, Michigan Üniversitesi – “Model Thinking” dersi ders notları.
3. Doç. Dr. Cenk Arsun Yüksel, İstanbul Kültür Üniversitesi – Pazarlama Kuramları ve Uygulamaları Ders Notları
4. Marketing Theory: A Student Text, Michael J. Baker

SCHELLING AYRIŞMA MODELİ

Mikro davranışların makro sonuçları!

Hollywood filmlerinde sıkça duyarız: Çin mahallesi, İtalyan mahallesi, Siyahların bölgesi… Benzer ayrışmalara Türkiye’de de rastlarız ve “Orada Sivaslılar oturur”, “Taksiciler Karadenizlidir” gibi genellemeler olduğunu hep duyar, kimi zaman da gözlemler ve hatta demografik araştırmalarla da ispatlarız.

Peki sizce sosyalbilimlerdeki bu ayrışmaları modellemenin bir yolu, bu ayrışmaları ölçümlemenin ve böylece hangi şehrin ve bölgenin ne kadar ayrıştığını hesaplamanın bir yolu var mıdır?

Önce aşağıdaki videoyu izleyelim:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=uoMEHq0uXpw&w=480&h=360]

.

Yukarıdaki video, Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Ekonomist Thomas Schelling’in Ayrışma Modeli’ne dayanan bir simülasyondur. Schelling bir şehirde nasıl ve niçin “ABC mahallesi” oluştuğu üzerine kafa yormuş ve adıyla anılan modeli geliştirmiştir.

Model öncelikli olarak şöyle bir varsayıma dayanır: “İnsanlar mutlu olmak için yaşadıkları yerde kendine benzer insanların yaşamasını isterler.”

Tabi her insanın farklı insanlara toleransı farklıdır.

Eğer evinizi komşularınızla birlikte modellersek 3×3’lük bir ızgara elde ederiz. Bu kare ızgaranın ortası sizin eviniz, çevrenizdeki 8 komşu kare ise sizin komşularınızdır. Burada sizin toleransınızı belirleyen iki adet kural var: “Komşularımdan %X kadarı benimle benzer ise kalırım” ya da “Komşularımdan %Y kadarı benden farklı ise taşınırım”. İşte sadece bu iki mikro kural makro sonuçlara yol açabilir.

Kırmızı aileler, gri aileler ve boş ev...

Kırmızı aileler, gri aileler ve boş ev…

Örneğin solda gördüğünüz karede dikkate alınan X ailesinin yaşadığı ev kırmızıdır ve üç adet kırmızı komşusu, dört adet ise gri komşusu vardır. Bir ev ise boştur. Diyelim ki X ailesi 3/7 oranındaki benzerlik halinde kalıyor fakat bu oran 3/7’nin altına düşerse taşınıyor. Bu durumda boş eve kırmızı bir aile yerleşirse kalacaktır. Gri bir aile yerleşirse ise taşınacaktır. Bu defa ondan kalan boş yere taşınacak aile de diğer kırmızıları ya da grileri etkileyebilir, çünkü onların da 3X3’lük ızgarada görmediğimiz komşuları var ve boş eve taşınan renk her ne olacaksa onlar için de oranları değiştirebilir.

Yukarıdaki video, Schelling modeline dayanarak geliştirilen bir simülatörde, hangi renkteki ailelerin hangi töleranslara sahip olduğunu belirledikten sonra “Oynat Uğurcuğum” denilen bir sahneyi içeriyor. Başlangıçta rastgele oluşan dağılım, bir süre sonra modelere göre şekilleniyor ve “Maviler mahalleleri” ve “Kırmızılar mahalleleri” oluşuyor.

Simülatörün de gösterdiği gibi, Schelling Modeli gerçekle çok uyumludur. Örneğin New York’un ırk haritasına bakıldığı zaman, hakikaten de ayrışmaların gerçekleştiği ve bu ayrışmaların sabit bir tolerans kurallarına karşılık geldiği sonucuna ulaşılır. Schelling modeli sayesinde yeni oluşmuş bir toplulukta bir süre sonra nasıl ayrışmaların gerçekleşeceği tahmin edilebilir. Ya da bir meslek grubunu belli kişilerin icra etmesiyle ilgili bir araştırmanız varsa Schelling Modeli araştırmanıza uyarlanabilir.

New York'un ırk haritası. Schelling modeline dayalı simülatörler de benzer sonuçlar verdiği için model ilgili alanlarda oldukça tutulan ve dikkate alınan bir modeldir.

New York’un ırk haritası. Schelling modeline dayalı simülatörler de benzer sonuçlar verdiği için model ilgili alanlarda oldukça tutulan ve dikkate alınan bir modeldir.

Schelling’in hesaplama yöntemlerine bu yazıda değinmeyelim. İnternette model hakkında pek çok kaynak bulabilirsiniz.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Nisan 2013 – http://www.acikbilim.com/2013/04/video-fotograf/video-schelling-ayrisma-modeli.html

Kaynak:

– Scott E Page, Michigan Üniversitesi – “Model Thinking” dersi ders notları.

 

 

Soluk Mavi Nokta – Türkçe Seslendirme

Astrofizikçi Carl Sagan’a ait olan ve Voyager 1’in çektiği bir Dünya fotoğrafına yönelik meşhur Soluk Mavi Nokta konuşmasını 2012 yılı Şubat ayında Işıl Arıcan ile birlikte Açık Bilim için Türkçe seslendirmiştik.

İlk yaptığımız seslendirme kullandığımız fon müziğindeki telif hakkı nedeniyle Youtube tarafından kaldırıldı. Daha sonra Işıl Arıcan yeni bir müzikle birlikte videoyu yeniden düzenledi. Şimdi de Youtube açılmadığı için videoya ulaşılamıyor. Bu yüzden dün gece inat ettim ve videoyu indirdikten sonra Dailymotion’a yerleştirdim.

Bu müthiş videoyu Türkçe seslendirerek dilimize kazandırdığımız için ne kadar mutlu olduğumuzu tahmin edersiniz.

Dünya’nın en iyi insanının anısına…

 

Açık Bilim’deki orijinal yazı:

http://www.acikbilim.com/2012/02/video-fotograf/soluk-mavi-nokta.html

 

TEDxReset 2014 Sona Erdi

TEDxReset 2014 sona erdi.
Küratör Ali Üstündağ’a, Açık Bilim’e erişerek bizleri davet eden Burcu Çakıroğlu’na, tüm TEDxReset Organizasyon ekibine bu güzel deneyim için şahsım adına, TEDxReset’in ilk konuşmacılığını bizlere sunarak, bu güzel etkinliğin bilimle açılması ve  bilimsel düşünüşün yaygınlaşmasın adına katkı sağladıkları için tüm Açık Bilim ve Yalansavar yazarları adına teşekkür ederim.
Yakında videoların da hazırlanarak internette yayınlanacağını ümit ediyorum. (Kapak Fotoğrafı: Twitter – @spektrumus)

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google