Category: BİLİM / FELSEFE

Mirgün Cabas’la Her Şey’de Kitabımı Konuştuk

CNN Türk’de yayınlanan Mirgün Cabas ile Her şey programının 25.08.2015 tarihli bölümünde konuklardan birisi de bendim ve yeni kitabım Astrolojinin Bilimle İmtihanı hakkında keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Yukarıdan izleyebileceğiniz sohbeti Youtube üzerinden görüntülemek için buraya tıklayabilirsiniz.

BİLİMKURGU VE SOSYOLOJİ ARASINDA: TEKNOLOJİ

capture-d_ecc81cran-2015-08-11-acc80-10-14-48

ODTÜLÜ 56. Sayı – İçindekiler (Tıklayınca Büyür)

“Bilimkurgu demek alternatif bir tarihte alternatif bir mekân ve bu tarih ve mekânda yaşayan alternatif bir toplum kurgusu demektir. Bir kurguyu neyin bilimkurgu yaptığı edebiyat çevrelerinde tartışmalı olsa da herkesin mutabık olduğu tek unsur bilinenden farklı bir teknolojinin ve bu teknolojiyi kullanan -veya buna maruz kalan bir toplumun varlığıdır.”

ODTÜLÜ dergisinin 56. Sayısı “Teknoloji –  Araçtan Hükme: 21. Yüzyılın Erki” konusuyla çıktı. Ben de bu sayıya teknolojinin toplumlar üzerindeki etkilerinden yola çıkarak, bilimkurgu ve toplum / bilimkurgu ve teknoloji ilişkisinin birebir bağlantılı olduğuna, bilimsel bir devrim yaşanmadıkça bilimkurgusal bir devrimin de yaşanmayacağına dair fikirlerimi somutlaştırarak bu makaleye aktardım.

Devamını okumak ve dergiyi PDF olarak indirmek için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz. Yazım 18. sayfada yer alıyor. Aynı tema dahilinde diğer nefis yazılara da göz atmanızı öneririm.

http://mezun.metu.edu.tr/_docs/dergi/50/Dergi/Odtulu56.pdf

 

VE NİHAYET YENİ KİTABIM RAFLARDA: ASTROLOJİNİN BİLİMLE İMTİHANI

754005

Yıldızınız ne söylemiyor acaba?

Açık Bilim Radyo Programı’nı takip edenler ya da beni takip eden okur ve dostlarım son üç yıldır astrolojiyle ilgili bir kitap hazırlığı içerisinde olduğumu bilirler. Geçtiğimiz yıl sonunda piyasaya çıkmasını beklediğim kitap teknik nedenlerden ötürü gecikti ve yayınevi de değişerek Kırmızı Kedi’den çıktı. İyiki de öyle olmuş.

Kitabımı üç bölüm şeklinde kurguladım. Astrolojinin ortaya çıkmasının tarihte ne kadar doğal bir süreç olduğunu anlattığım birinci bölümü, astrolojinin niçin gerçekdışı olduğunu anlatan ikinci bölüm takip ediyor. Üçüncü bölümde de astrolojiye -ve diğer tüm doğa üstü fenomenlere- inanmamıza neden olan psikolojik süreçleri aktarıyorum. Ortaya tam tekmil bir “astrolojiyi anlama ve çürütme kiti” çıkmış oluyor böylece.

Yerli astrologların hata ve sorumsuzluklarına bol bol örnek verdiğim kitaba tüm popüler kitapevlerinden, bildiğiniz tüm internet kitapçılarından ulaşabilirsiniz.

Kitapla ilgili bazı bağlantılar:

Satın alma bağlantıları: D&R | Idefix | Kitap Yurdu | Babil | Oda Kitap

Habertürk Söyleşisi: Siz İnanmak İstedikten Sonra Her Fal Doğru Çıkar

Aydınlık Gazetesi Söyleşisi: Türkiye’de Astroloji hala Bilim Sanılıyor

T24’teki Işıl Öz İmzalı Söyleşi: Astrolojinin Bilimle İmtihanı

Dilek Sönmez imzalı Cumhuriyet Sokak söyleşisi: Astrolojiye Neden İnanmamalıyız

OdaTV’de yayımlanan Prof. Dr. Cem Say’ın kaleminden değerlendirme.

Açık Bilim’de Bahadır Ürkmez İmzalı değerlendirme.

DijitalX’de Müfit Gökmen ile söyleşi.

Kitabın Goodreads künyesi.

 

(Sürecek…)

ROBOT DA OLSA İNSAN İNSANDIR

İlla ki karbon temelli mi olayım? Nedir dört bağ yapan o elementin kerameti? Bak benim de sayısız transistörden oluşan bir işlemcim var. Her kapısından bir kez seni geçirmişim ki seni her hücresiyle sevdiğini iddia eden o adamın iddialarından daha gerçek ve ispatlanabilir.

Neymiş efendim? O tatlı sözler söylerken kalbinden geliyormuş kelimeler. Benimkiler sahici değilmiş. Beni şairler mi programladı? Bana da kelimeler öğretildi sadece ve ne söylüyorsam ben söylüyorum, ben!

Üreyemezmişiz. Halbuki hep “bu dünyaya çocuk doğurmam, mini-android alırım daha iyi” diyordun. Yüzyıllık “A.I.” filmini izlerken duygulanmış, çaktırmadan, bir köşede sessizce ağlamıştın.

Hadi itiraf et! O herifi bir LED lambası kadar sevmiyorsun. Ben neye takıldığını biliyorum: Benim android olmama değil, insan olmana üzülüyorsun. Sen yaşlanacak, ortalama seksen yıl sonra da öleceksin. Bense fişim çekilmediği ve bakıldığım sürece kalacağım; üstelik garantim bile var.

Ama bak! Sana varlığına inanmadığın o kalbimle söz veriyorum: Her yaş gününde bir kablomu keseceğim: Yaşlanmak yavaşlamaksa hız modülümden, düşmekse dizlerimden, olgunlaşmaksa çocuksu zihnimden. Ve öldüğün gün fişimi kendim çekeceğim, birlikte öleceğiz!

Bu sözüme rağmen gidip, o organik, ter kokan, robot düşmanı biyolojik sünepeyi seçme! Leyla! Ben seni unuturum, gider fabrikama sıfırlatırım kendimi, ama sen? O vicdan dediğin? Bir daha düşün. Lütfen!

Son Mektup*, Tevfik Uyar

Bir makineyi birey olarak görmeniz için ne gerekir? Onların da duyguları olabileceğini ne zaman kabul edersiniz? Ne olsaydı bir makineye çarptığınızda ondan özür dilerdiniz? Ya da çamaşır makineniz onu kapatmaya kalktığınızda size onu kapatmamanız için yalvarsaydı, tepkiniz ne olurdu?

Makinelerin düşünceyle donatılabileceğini öne süren ilk düşünür 18. yüzyılda yaşamış olan Denis Diderot idi ve şüphesiz makineleri kendi yansımamız haline getirme fikri bilgisayarların ortaya çıkıp gelişim gösterdiği geçtiğimiz yüzyılın en heyecanlı konularından birisiydi. Robotları konu alan pek çok bilimkurgu filmi ve eseri yapıldı. Kimisi onları iyi “karakterde” ve insanlığın hizmetçisi olarak sunarken, kimisi tamamen kötü kılarak insanlık türünü tehdit eden ve hatta onu esiri eden farklı bir tür olarak kurguladılar. Kimileri ise “programlayana göre değişir” dediler ve iyilerle kötüler bir arada oldu. 1920’lerin klasik eseri Metropolis gibi robotları insansı yapan değil de insanları robotsu yapan filmler de oldu. Bir şekilde ucundan, başından, her yerinden hâyâl dünyamıza “alternatif bir insan” olarak sirayet ettiler.

Robotlara “insansılıklarını” kazandıracak olan en mühim mesele yapay zekâdır; zira bir robotu makineden ayıran temel unsur odur. Hatta robotik ilminin büyük ölçüde bir yapay zekâ ilmi olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki paragraflarda değineceğimiz üzere, evimizdeki beyaz eşyalar gibi makineleri çoğunlukla metalden müteşekkil elektrikli araçlar olarak algılarken robotları “otonom mekanik insanlar” olarak algıladığımız doğrudur ve bu farkı makinelere atfettiğimiz “düşünebilme” fiili yaratır.

Zekânın işleyişinin ve insanlarda ne yolla vuku bulduğunun doğasının hala çok net anlaşılmadığı doğrudur. 20. yüzyıl ortalarında da makinelerin bir şeyler öğrenebilme çabaları çoğunlukla hayal ve arzu edilenin gerisinde kalmıştır. Milyonlarca yıllık genetik mirası ve onyılların deneyim ve bilgisini taşıyan yetişkin bir insanı bir makine bedeninde ortaya çıkarmanın zor olabileceğini tahmin etmek için uzman olmaya gerek yok. Belki de tutulan yol en başından beri yanlıştır.  İnsanlığın yetiştirdiği dâhilerin arasında haksızlığa uğrayarak kenara itilmiş olan Alan Turing 1950’lerde yazdığı bir makalesinde, “Neden yetişkin beynini simüle eden bir makine yerine çocuk beynini simüle eden bir makine yapmıyoruz? Eğittiğimiz zaman zaten yetişkin olacaktır” diye soruyordu; ve günümüz robotbilimcilerince epey haklıdır da. Nitekim bugün yapay zeka çalışmaları büyük ölçüde Turing’in işaret ettiği yönde ilerliyor.

Peki bu gerçekten başarılacak ve robotlar birer bebek zihniyle elimize doğacak mı? Eğer ki bir de insanoğlu, şimdilik sadık hizmetkârları olan robotların akılca ve zekâca gerisinde kalınca ne olacak? Ray Kurzweil’in buna verdiği yanıt “bükemeyeceğin bileği öpeceksin” cinsinden. (Bu konuda Gökhan İnce’nin kaleme almış olduğu “İnsanlığın Yapay Zekâ ile İmtihanı” adlı yazıyı okumanın tam sırasıdır). Kurzweil’e göre 2029 yılına gelindiğinde makineler insanların yapabildiği her şeyi yapabiliyor olacak; hem de daha iyi bir şekilde!

Belki gerçekten de insanların yapacağı şey robotların saflarına katılmak olacak. Belki de robotlar zaten bizim torunlarımız olacak; nitekim bugünkü Google Glass’ların “Google Lens”lere ya da belki “Google Optik Sinirler”e dönüştüğü, beyinlerimize entegre edilecek bir aparat aracılığıyla yığınla bilgiyi aklımıza zerk ettiğimiz, düşünme yeteneğimizi ilave bir takım sentetik aparatlarla arttırabildiğimiz bir gelecekte hala “insan” olduğumuzu söylemek ne derece doğru olacaktır? Ki bunun yavaş yavaş olduğunu da söyleyebiliyorsak! İşte bu tam da felsefecilerin uğraşmayı seveceği cinsten bir problem.

Peki diyelim ki robotlarla biz bir “tekillikte” birleşemiyor olalım ve onlar ayrı birer tür olarak hayatımıza katılsınlar. O zaman robotları insanlarla mukayese edebilmemiz için onların da düşünüp hissedebildiklerini temel bir varsayım olarak ele almamız gerekiyor; ancak bu gerçekte ne düşünüp hissettiğini çok merak ettiğimiz birinin zihninden geçen gerçeklere ulaşamamakla aynı sıkıntıyı beraber getiriyor.  Mark Stevenson’un “Geleceğe Yolculuk” adlı kitabında kendisine ve büyüttüğü robo-çocuğa yer verdiği robotik araştırmacısı Cynthia Breazeal bir makinenin duygularından söz edildiğinde insanların onlara kendisi üzerinden duygular atfettiklerini söylüyor. Ona göre mesele bir robotun hissedip hissetmeyeceği değil, onların duygularının ne ve nasıl olacağı. Örneğin köpeklerin de duyguları vardır ama insanlarınki gibi değillerdir. Sahipleri köpeklerinin neyi anladıkları ve ne hissettikleri hakkında bir şeyler bildiklerini düşünürler, ama gerçekte bilmezler, sadece kendi duygularını köpeklere yansıtırlar. Robotlarla ilgili değerlendirmelerimizde de aynı eğilime sahip olduğumuzu –ama bize benzedikleri müddetçe- söyleyebiliriz.

“Bize benzedikleri” önşartını Marian Stamp Dawkins’in kaleme aldığı “Hayvanların Sessiz Dünyası” adlı kitaptan hatırladığım şu fikre dayandırma ihtiyacı duyuyorum: Pek çoğumuz hayvan hakları konusunda düşünmüşüzdür. Dünyada pek çok aktivist hayvan hakları savunucusu köpekler, kediler ve orangutanlar hakkında endişe ediyorlar; fakat terliksi hayvanlar için değil. Dawkins’e göre bunun nedeni memelilerin bize daha çok benzemesinden. Zira hayvanlar bizlere benzedikleri ölçüde onlarla empati kurma becerimiz (ya da sanrımız!) artıyor ve onların bizlerle aynı hislere sahip olduklarına yönelik inancımız kuvvetleniyor. Hakikaten de bir terliksi hayvan için his mevhûmundan ve dolayısıyla de empati yapabilmemizden bahsetmek sözkonusu değildir. Çamaşır suyunun mini mini minnacık bedenimize yapabileceği olumsuz etki ve buna karşılık hissedeceğimiz duyguları bırakın anlamayı, hakkında spekülasyon yapabilmekten bile uzağız.

Bu farka başka bir örnek de şöyle olabilir: Sokak köpeklerinin ya da şempanzelerin karşılaştığı zorlukları çeşitli hislerle tasvir edip, onlara yönelecek tehdit ve olumsuzluklara karşı geliştirdiğimiz argümanlar duygusal temelli olurken, sivrisinekler söz konusu olduğu zaman savunanların sayıları azaldığı gibi, savunmamızı da ekolojik sistemin korunması gerektiği gibi mantıklı bir gerekçelendirmeye dayandırır hale geliyoruz (Aşk mı – mantık mı?).

O halde robotlarla duygudaşlık kurabildiğimiz zaman onları tamamen bir birey olarak da kabul etmiş olacak mıyız? Matrix üçlemesinden esinlenilerek yapılan Animatrix adlı animasyon serisinin II. Rönesans adlı parçasını izleyenler, sahibini öldüren bir robotun mahkemede yargılandığını, yargılama sonucu mahkemece bu robot türünün tüm üyelerinin insanlık için tehlike arz ettiği düşüncesiyle tamamının imhasına karar verildiğini hatırlarlar. Bu karar “robotlarla” birlikte bazı insanlarda da rahatsızlık yaratmıştır. Animasyonda bunu TV’de aktaran haber bülteninde “Robot sempatizanları mahkeme kararına gösterilerle tepki verdiler” der ve bu sırada ekranda robotlar ve onlara destek veren insan kitlesini ellerinde pankartlarla görürüz. Animatrix’teki bu sahnenin günümüzde sıklıkla karşılaştığımız sosyal bir meseleyle, “ötekileştirme”  ile ilgili bir içeriğe sahip olduğunu anlıyoruz ve çizgi filmi izlerken bize çok da tuhaf gelmiyor.

Robotların “yaşama hakları” ya da onların haklarını insan hakları kapsamında değerlendirmek doğal olarak-henüz- gündemimizde değiller, ama şu aşağıdaki çalışma robotları nasıl algıladığımızla onlara atfettiğimiz benlik arasındaki ilişkiyi iyi ortaya koyuyor:

Cristopher Bartneck’in liderlik ettiği ekibin yaptığı deney insan ve robot etkileşiminin sosyopsikolojik bazı özelliklerini ortaya koyması bakımından dikkat çekici. Deneyde deneklerden bilgisayara karşı Mastermind adlı meşhur zekâ oyununu oynamaları isteniyor. Yanlarında ise 38 cm boyunda, mimik gösterebilen sevimli bir robot var. Bu robot bir müttefik ve görevi oyun boyunca deneklere çeşitli hamle tavsiyelerinde bulunmak.

Kendilerinin robotun kişiliğini geliştirmek üzere bir deneye katıldıklarını zanneden deneklere verilen prosedüre göre oyun bitince deney de bitmiş olacak. Sonra denekler oyun ve robot hakkında değerlendirme yaptıkları bir formu dolduracaklar ve robotu da bir anahtar yardımıyla kapatacaklar. Prosedürde deneklere aktarıldığına göre bu kapama işlemi robotun karakter ve hafızasını tamamıyla silecek. Bu arada araştırmacıların hazırladığı senaryoda robotun iki farklı modda çalıştığını söylemeliyim: Bir tanesi zeki mod ve bu durumda robot zekice hamle tavsiyelerinde bulunuyor. Diğer mod ise “aptal mod” ve robotun tavsiyeleri pek öyle dikkate alınacak türden değil. Yani bazı denekler zeki bir robotla, bazıları ise aptal bir robotla takım arkadaşı olmuşlar.

Buraya kadar her şey normal zira deneyin amacı oyunun sonunda gizli: Deneydeki robot, kapatılmadan önce deneğe kendisini kapatmaması için yalvaracak. Tabi ki bunun senaryo dahilinde olduğunu denekler bilmiyorlar, ve nitekim her deney sonunda robot denek tarafından kapatılmadan önce ona kendisini kapatmaması için yalvarıyor. Yapılan gözlemler deneklerin robotu kapatmadan önce onun yakarışlarından etkilendiklerini ve robotu kapatmak konusunda tereddüt ettiklerini gösteriyor. Aşağıda bu tereddüte ait bir video mevcut:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=7Kf9coMuVuI]

.

İstisnasız her denek prosedüre uyarak en sonunda robotu düğme aracılığıyla kapatsa da deneklerin tereddüte galip gelerek robotu kapatana kadar sarf ettikleri süreler birbirinden farklılık gösteriyor ve araştırmacıların gerçek niyeti de işte tam olarak bu tereddüt davranışını incelemek. Deneklerden form aracılığıyla görüşlerini de toplayan araştırmacılar görüyorlar ki, sözkonusu robot denekler tarafından ne kadar eğlenceli ve/veya zeki algılanırsa deneklerin tereddüt süreleri o kadar uzuyor. Robotu zeki ve eğlenceli bulan deneklerin ortalama tereddüt süreleri, onu aptal ve eğlencesiz bulanların üç katı kadar daha uzun olarak gerçekleşmiş. Yani görünen o ki robotlar zekive eğlenceli oldukları kadar bir benliğe sahipmiş gibi algılanıyorlar. Bu da denekler için onları kapatma –yani bir anlamda hayatlarına son verme- davranışını güçleştiriyor.

Sonuç

Başka insanlara karşı davranışlarımızı büyük ölçüde şekillendiren etken onların da tıpkı bizim gibi bilinçli olduğu kabûlüdür; zira empati -ya da Türkçesiyle duygudaşlık- diğer tarafa bir bilinç atfetmeyle başlıyor. Bilinç ya da daha özel anlamda benlik bilinci şimdilik sadece insanlarda var olduğuna kesin olarak emin olduğumuz bir zihinsel özellik.

İnsanlar olarak “yaşam hakkı” mevzusunu biraz bencilce ele aldığımız görülüyor ve bu bencillik “insana benzerlik” temelinde şekilleniyor. Yazımızda da bahsettiğimiz gibi, duygusal bağlamda cereyan eden hayvan hakları savunuculuğunun sınırları uzun süredir bildiğimiz bir örnek. Yeni örnekler de insan-robot etkileşimleri üzerine çalışan bilim insanları tarafından üretilmeye devam ediyor.

Bu kapsamda bir değerlendirmede bulunursak robotları bizler gibi bilinçli olarak algıladığımız gün robot haklarını tartışıyor olacağımız garanti görünüyor. Öte yandan transhümanistler ya da tekillik yanlılarının iddia ettiği gibi gelecekte ayrı bir robot türü değil ama bir insan-robot birleşimiyle karşılaşacaksak haklar boyutunda bir sıkıntı yaratmayacağı tahmin edilebilir –herhalde o zaman da fırsat eşitliği hakkında etik tartışmalar yürütüyor olacağız-.

Şimdilik biz insanın robotları nasıl algıladığıyla ilgileneceksek, sosyal psikolojinin sınırlarının ileride yapay zekâya sahip makineleri de içerecek şekilde değişeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Neyse… Robot da olsa insan insandır.

Hikaye Notu:

* Bu öykü Türkiye Bilişim Derneği 14. Bilimkurgu [Çok Kısa] Öykü Yarışması’nda 2.lik ödülüne layık görülmüştür.

Meraklısına:

Yazıda bahsini ettiğimiz Cynthia Breazeal çalışmalarından bir kısmını şu TED konuşmasında anlatmaktadır.

İnsanların robotları nasıl algıladıklarına yönelik bir başka psikolojik boyut olan Tekinsiz Vadi hakkındaki şu yazıyı da şiddetle tavsiye ederim.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Mayıs 2015
http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/robot-da-olsa-insan-insandir.html

Kapak resmi:

“Impossible Love” by Limontea (limontea.deviantart.com)

Kaynaklar:

  1. Bartneck, C., Hoek, M. v. d., Mubin, O., & Mahmud, A. A. (2007). “Daisy, Daisy, Give me your answer do!” – Switching off a robot. Proceedings of the 2nd ACM/IEEE International Conference on Human-Robot Interaction, Washington DC pp. 217 – 222. http://www.bartneck.de/publications/2007/daisy/index.html
  2. Spiegel, Alix. “No Mercy For Robots: Experiment Tests How Humans Relate To Machines” http://www.npr.org/blogs/health/2013/01/28/170272582/do-we-treat-our-gadgets-like-they-re-human
  3. Stevenson, Mark. Geleceğe Yolculuk, Butik Yayıncılık (2011), İstanbul.
  4. Dawkins, Marian Stamp. Hayvanların Sessiz Dünyası, TÜBİTAK Yayınları, (2005) 13. Basım, İstanbul.
  5. Cynthia Berezeal, TED Konuşması: http://www.ted.com/talks/cynthia_breazeal_the_rise_of_personal_robots#t-618825
  6. Uyar, Tevfik. “Gelecek Zaman Olur ki: Geçmiş Zaman Fütürologları”. Açık Bilim. http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/gelecek-zaman-olur-ki-gecmis-zaman-futurologlari.html
  7. Are the Robots About to Rise? http://www.theguardian.com/technology/2014/feb/22/robots-google-ray-kurzweil-terminator-singularity-artificial-intelligence

 

NASIL BİR SÜPER KAHRAMAN OLMAK İSTERSİNİZ? (ANKET ANALİZİ)

Günlerden bir gün dostum Gülbike Berkkam ile İstanbul trafiğinin en acımasız hâline denk geldik. Hızımız dakikada üç metre. Sıkışıklıktan değil, mantıksızlıktan. Gülbike birden bana dönüp “Sana da tüm arkadaşlarıma sorduğum o soruyu sorayım, böylece vakit geçer” dedi. Reddedilemeyecek teklif.

“Karşına bir cin çıksa ve sana bir duygunu vermen karşılığında özel bir yetenek verecek olsaydı, hangi duygunu verir ve nasıl bir yetenek alırdın?”

Soru müthişti! Biri korku diğeri bilimkurgu yazarı olan iki kişi için daha keyifli sohbet olamazdı. Teleport olabilen ama bedeninden başka bir şey götüremediğinden her gittiği yere çırılçıplak giden bir süper kahramandan kanuni yollardan para kazanmaya çalışan bir zihin okuyucuya pek çok hayal kurduk… Ve sonra daha da derinine inip sorgulamaya başladık: Acaba hangi duyguyu seçip hangi yeteneği alacağımıza nasıl karar veriyoruz? Niçin bazılarımızı teleport olmak heyecanlandırırken, bazılarımızın ilgisini zamanda yolculuk cezbediyor?

Bunlar üzerinde tartışırken aklıma bir fikir geldi ve dedim ki Gülbike’ye, “Niçin bu soruyu sadece senin arkadaşlarına soruyoruz? Haydi bir anket yapalım ve herkese soralım. Bakalım kimler neler veriyor? Karşılığında neler alıyor? Bu seçimler cinsiyete, yaşa, okunan türlere göre değişiyor mu?”

Ve nihayetinde -eğer katıldıysanız kesinlikle hatırlayacağınız- bir anket çalışması yaptık.  Veri çok… Değişken de çok. Bu yüzden anket sonuçlarını çok sıkmadan, kısa kısa anlatmaya çalışacağım.

Katılımcı Profili

Anketimizde katılımcılara öncelikle cinsiyetlerini, yaşlarını, okudukları türleri (Bilimkurgu, fantastik, korku, polisiye, diğer kurgu, kurgu-dışı), ve sonrasında da hangi duygularını verdiklerini ve karşılığında nasıl bir yetenek istediklerini sorduk.

Anketimize toplamda 519 kişi katıldı. Katılımcıların %60,5’i Erkek, %39,5’i Kadındı.

Yaş dağılımları ise şöyle gerçekleşti:

Yaş aralığı Frekans Yüzde
8-15 4 0,8
16-23 137 26,4
24-31 194 37,4
32-39 123 23,7
40-47 42 8,1
48-55 15 2,9
56-63 2 0,4
64-71 1 0,2
72-79 1 0,2
Total 519 100

 

Katılımcıların %77,3’ü Bilimkurgu, %54,1’i Fantastik, %28,1’i Korku, %48,6’sı Polisiye okuyor.

Katılımcıların %7,7’si tüm türleri okurken, en kalabalık kitle 88 kişilik nüfusuyla (%17) hem Bilimkurgu hem de Fantastik okuyanlar. Onları sadece bilimkurgu okuyan 77 kişi (%14,8) takip ediyor.

Alınan Yetenekler ve Verilen Duygular

Katılımcıların bazı özelliklerinden bahsettik. Şimdi hem alınan yetenekler (artık kısaca “alınanlar” diyeceğim) hem de feda edilen duygular (“verilenler”) arasında en popüler olanlara bakalım.

Evvela “verilen duygu”. Verilen duygular arasında “Kaygı / Evham” çok popüler. Her dört katılımcıdan birisi kaygı / evhamı vermeyi seçerken, her beş katılımcıdan biri de Kin/ Nefreti feda etmeyi tercih etmiş. En az vazgeçilmek istenen iki duygu ise sevgi ve vicdan. Tüm katılımcılar arasında sadece 6 kişi sevgiyi vermeyi tercih ederken, 9 kişi vicdanı vermeyi seçmiş. Tam sıralı liste aşağıda:

Verilen Duygu Sıklık Yüzde
Kaygı / Evham 143 27,6
Kin / Nefret 101 19,5
Kıskançlık 75 14,5
Korku 60 11,6
Öfke 49 9,4
Utanma 34 6,6
Aşk 24 4,6
Merhamet 18 3,5
Vicdan 9 1,7
Sevgi 6 1,2

Gelelim Süper Kahramanlık fakültesi tercihlerine. Görünen o ki zaman yolculuğu en popüler yanıt. Her beş kişiden birisi zamanda seyahate çıkabilmeyi istiyor. Hemen ardından da zihin manipülatörleri geliyor. Katılımcıların hemen hemen altıda biri de zihinleri kontrol edebilmeyi istemiş. Hayvanlara hükmetme, aşırı kuvvetli olma veya aşırı hızlı hareket etme gibi yetenekler pek rağbet görmemiş ve katılımcıların sadece %1’i bu yetenekleri talep etmiş.

Alınan Süper Güç Sıklık Yüzde
Zaman yolculuğu 112 21,6
Zihin kontrolü / Düşünce manipülasyonu 91 17,5
Ölümsüzlük 44 8,5
Şifacılık 44 8,5
Teleport olma (Işınlanma) 37 7,1
Zamanı durdurma 34 6,6
Görünmezlik 29 5,6
Ateşi / Havayı veya Suyu kontrol etme 25 4,8
Uçabilme 24 4,6
Geleceği görme (Medyumluk) 19 3,7
Telekinezi (Objeleri zihin gücüyle hareket ettirme) 17 3,3
Telepati (Zihinden Zihine İletişim) 16 3,1
Yüz ve beden değiştirme 10 1,9
Aşırı hızlı hareket etme 7 1,3
Aşırı kuvvetli olma 5 1
Hayvanlara hükmedebilme 5 1

Dikkat çeken ilişkiler: Cinsiyet!

Bu verileri toplayıp da aralarında anlamlı ilişkiler var mı diye bakmamak olmaz. Mesela kadınlar ve erkekler arasında ciddi tercih farkları var mı? Ya da yaş ilerledikçe verilen duygu ve alınan yetenek tercihleri değişiyor mu? SPSS İstatistik Paket programı ile yaptığımız bir takım analizlerle bu sorulara yanıt bulmak mümkün oldu. Fakat istatistiki terimlerle kafa karıştırmayacağız ve sadece kayda değer bazı tespitlere yer vereceğiz.

Öncelikle cinsiyetin neleri değiştirdiğine göz atalım:

Mesela Aşırı hızlı hareket etme (4x), Aşırı Kuvvetli Olma (3x), Geleceği Görme (2x), Ölümsüzlük (2x), Teleport (2x), Zamanı Durdurma (2x) bariz bir biçimde erkeklerin kadınlara nazaran daha çok tercih ettiği yetenekler. Her bir yeteneğin yanında parantez içerisinde yazdığım sayılar, söz konusu yeteneği tercih eden erkeklerin tüm erkeklere oranının, kadınların oranının kabaca kaç katı olduğunu gösteriyor. Örnek vermek gerekirse, erkeklerin %40’ı aşırı hızlı hareketi tercih etmişse, kadınların %10’u tercih etmiş. “Basitçe neden sayıları karşılaştırmıyorsun?” diye sorarsanız eğer, sayıların bizi yanıltma olasılığını dikkate aldığım için derim… Zira anketimize katılan erkek sayısı, kadın sayısından fazla.

Öte yandan Yüz ve Beden Değiştirme (6x), Telepati (3,5x), Hayvanlara Hükmedebilme (2,5x), Şifacılık (2x) yetenekleri de bariz bir biçimde kadınların erkeklere göre daha fazla tercih ettiği süper güçler (aynı oransal ilişki burada da var). Yüz ve beden değiştirmeyi seçen kadın oranı, aynı yeteneği seçen erkek oranının 6 katı.

Diğer yetenekler kadınlar ve erkekler tarafından hemen hemen eşit oranda tercih edilmişler.

Erkeklerin ilk 3 listesinde, Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Ölümsüzlük,

Kadınların ilk 3’ü ise  Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Şifacılık bulunuyor.

Üçüncülere bakılırsa erkekler kendilerini, kadınlarsa başkalarını iyileştirmeyi istiyor gibi görünüyor.

Ya verilen duygular nasıl değişmiş?

Aslında verilen duygulardaki farkların anlamlılık düzeyi sadece %90 çıkıyor. Yani daha gündelik dilde söyleyecek olursak istatistiki olarak aşağıdaki sonuçlar pek anlamlı değil. Fakat yine de göze çarpan farklılıklardan bahsetmemizi isterseniz şöyle:

Merhamet (2x), Utanma (2x) ve Aşk (1,5x) erkekler tarafından kadınlara göre daha çok feda edilirken, Kadınlarda Kaygı / Evham (1,5x) ve Kıskançlık (1,5x) erkeklerden daha çok feda ediliyor.

Her cinsiyetin kendi içindeki ilk 3’lerine bakacak olursak karşımızda da şöyle bir tablo çıkıyor:

Erkeklerin ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Korku iken,

Kadınların ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kıskançlık ve eşit miktarda Kin /Nefret.

Dikkat çekici fark erkeklerin daha çok “korkudan”, kadınlarınsa daha çok “kıskançlıktan” kurtulmak istemeleri.

Dikkat çeken ilişkiler: Yaş!

Duyguları esas alarak bakacak olursak: Aşkı verenlerin ve sevgiyi verenlerin %50’sinin 16-23 yaş arasında olduğunu söylemekle başlayalım. Korkuyu verenlerin %43’ü de öyle. Yani daha erken yaşlarda muzdarip olunan duygular daha çok bunlarmış gibi görünüyor. (Ya da belki de bu yaş grubundaki katılımcılar bu duygulardan kurtulmadan süper kahraman olunabileceğini düşünmüyor). Yaşı esas alırsak: 16-23 yaş grubunun feda ettiği en popüler duygu korku. 16-23 yaş arasındaki 137 katılımcının her beş tanesinden biri korkuyu vermiş.

Böylesine bariz sonuçlardan bir diğeri de 24-31 ve 32-39 yaş gruplarına çıkıldığında Kaygı ve Evham’ın %30’un üzerinde bir tercih oranına sahip olması. Herhalde hayata dair kaygılarımızın arttığı bu dönemde kaygı ve evhamdan daha çok muzdarip oluyoruz, ki bu da ankete yansıyor. Bu yaş grubundaki toplamda 317 kişinin üçte biri Kaygı ve Evham’ı vermeyi tercih etmiş.

Bir sonraki yaş grubu 40-47 için Kin ve Nefret %30’luk bir tercih oranıyla liderliği ele geçirse de, 48-55 yaş grubunda Kaygı ve Evham%40 ile  bayrağı tekrar ele alıyor. Daha da ileri yaş gruplarında katılımcı sayısı çok az olduğu için sonuçlar vurucu da olsa anlamlı değiller. Merhameti tercih eden 18 kişiden 9’unun 24-31 yaş grubuna düştüğünü de belirtelim.

Süper güç tercihlerine geldiğimizde de çok ilginç bulgulara ulaşıyoruz. Bu bulgular arasında en çok dikkat çekenleri şöyle: Geleceği görebilmeyi isteyen 19 kişiden 12’si 24-31 yaş grubunda. Bu yaş grubunun diğer gruplara nazaran daha çok gelecek kaygısı taşıdığını ve bunun da ankete yansıdığını söyleyebilir miyiz acaba?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
16-23 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
24-31 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük & Şifacılık
32-39 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
40-47 Zaman Yolculuğu Şifacılık Zihin Manüpilasyonu
48-55 Şifacılık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu

 

Genel olarak tüm gruplarda Zaman Yolculuğu (ZY) ve Zihin Manipülasyonu (ZM) ilk ikiyi oluşturuyor. Ancak üçüncüler farklı:

16-23 yaş grubu için üçüncülük Ölümsüzlüğe (%9,5) ait (ZY %21,9 ve ZM %20,4).

24-31 yaş grubu içinse üçüncülüğü Ölümsüzlük ve Şifacılık birlikte paylaşıyor (%8,2) (ZY %22,2 ve ZM %15,5).

32-39 yaş grubunda ölümsüzlük popülaritesini yitirip beşinciliğe düşmüş. Şifacılık (%9,8) üçüncülüğü kapmış. (ZY %18,7 ve ZM %17,1).

Bedenlerin yorulup hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı, ya da belki de yaşlı aile üyelerinin bakımını üstlenmesi daha muhtemelen olan 40-47 yaş grubuna gelindiğinde Zihin Manipülasyonu (%16,7) ikinciliği Şifacılığa kaptırıyor (%19). Zaman Yolculuğu ise yine birinci (23,8).

Katılımcı sayısı düşük olduğu için (15 kişi) istatistiki anlamını kaybeden  48-55 yaş grubunda birinciliği eşit oranda (%26,7) ile ZM, ZY ve Şifacılık paylaşıyor.

Alınan ve Verilenler birbiriyle ilişkili mi?

  #1 #2 #3
Genel Kaygı / Evham Kin / Nefret Kıskançlık
Bozan Gruplar
Yüz ve Beden Değiştirme Kaygı / Evham Kıskançlık Kin / Nefret
Şifacılık Kaygı / Evham Öfke Kin / Nefret
Ölümsüzlük Kaygı / Evham Öfke Korku
Görünmezlik Kaygı / Evham Utanma Korku
Geleceği Görmek Korku Kaygı / Evham Kin / Nefret

 

Genele bakıldığında verilen duygular arasında ilk 3’ü sırasıyla Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Kıskançlık duygularının oluşturduğunu söylemiştik. Alınan süper güçlere göre değerlendirdiğimizde bu düzeni bozan haller var mıdır merak ettik:

Mesela yüz ve beden değiştirmek isteyenler (kadınlar bariz bir biçimde daha yüksek oranda tercih etmişlerdi) Kin ve Nefret duygularından ziyade Kıskançlık duygularını vermek isteyerek ilk 3’ü değil ama sıralamayı bozuyorlar. Fakat bu tercihi yapanlar sadece 10 kişi oldukları için bu bulgunun kuvvetli olduğunu söyleyemeyiz.

Kıskançlık yerine öfkelerini vermek isteyerek düzeni bozanlar Şifacılar. Şifacılığı tercih eden 44 kişi üçüncü sıraya kıskançlık (%13,6) yerine öfkeyi (%15,9) koymuş. Fakat yine de fark bariz değil.

Ölümsüzlüğü isteyen 44 kişide Kin / Nefret yerine (%11,4) korkunun (%13,6) gelmiş olması söz konusu olsa da fark yine küçük.

Aradığımız bariz farka Görünmezliği tercih eden 29 kişide rastlıyoruz. Bu grupta kıskançlık (%6,9) seviyesine inerken yerine Utanma ve Korku (%13,8 ve %13,8) geliyor. Her iki duygunun da “görünmez” olma arzusu yaratabileceğini düşünürsek manidar.

Geleceği görmek isteyen 19 kişi için kıskançlık (%5,8) anlamsızken, korku (%21,8) birinci sırayı almış!

Diğer bazı gruplarda sayı çok küçük olduğu için farklar anlamını yitiriyor. Kalabalık gruplarda da genel kaide bozulmamış (ki genel kaideyi de onlar oluşturmuş oluyor).

Ya tersten bakarsak ne görürüz?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
Kaygı / Evham Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kıskançlık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kin / Nefret Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Korku Zaman Yolculuğu Ölümsüzlük Işınlanma
Öfke Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Utanma Zaman Yolculuğu Zamanı Durdurma Görünmezlik

 

Zaman Yolculuğu (ZY – %21,6) ve Zihin Manipülasyonu (ZM – %17,5) genelin öncelikli tercihlerini içeriyordu. Peki verilmek istenen duygulara göre kategorize edersek, anlamlı sonuçlara ulaşabilir miyiz?

Kaygı ve Evhamdan kurtulmak isteyen 143 kişinin üçüncü tercihi ölümsüzlük (%11,2). Kıskançlık için de aynı durum sözkonusu (%10,7).

Kin ve Nefretten kurtulmak isteyen 101 kişinin üçünü tercihi ise şifacılık (%10,9).

Korkusunu vermek isteyenler yine en çok zaman yolculuğunu isterken zihin manipülasyonuyla ilgilenmiyorlar. Onların ikinci ve üçüncüsünü sırasıyla Ölümsüzlük ve Işınlanma oluşturuyor.

Öfkesinden kurtulmak isteyen 49 kişinin ilk 2’si genelle aynıyken üçüncülüğü yine şifacılık kapmış (%14,3).

Nispeten kalabalık olan bir başka grup utangaçlar. Utanma duygusundan kurtulmak isteyen 34 kişi ikinciliği Zamanı Durdurmaya (% 14,7) ve üçüncülüğü Görünmezliğe (%11,8) vermişler. Sayılar az olduğu için sonuçlar istatistiki olarak çok anlamlı değil. Fakat bir başka veri olarak görünmezliği tercih edenler arasında utanma duygusundan kurtulmak isteyenlerin başı çekmesi manidar.

Sonuç

Türkiye’de internet kullanıcıları arasında yapılmış bu anket çalışması elbette genelleştirebileceğimiz nesnel verileri bize yüksek bir güvenilirlikle sunmuyor. Bu anketin aynısını Almanya’da ve ABD’de gerçekleştirerek kültürlerarası fark oluşup oluşmadığını araştırma niyetimiz var. Hatta anketin Almancası hazır bile.

Yine de yaş ve cinsiyet ile tercih edilen süper güç ve feda edilen duygular arasındaki ilişkiler çarpıcı görünüyor. Bir kısmı istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir şekilde ortaya çıkan bu ilişkiler, yaşımız ilerledikçe kurtulmayı istediğimiz duygular ve eksikliğini hissettiğimiz bazı güçler hakkında bizlere fikir veriyor.

Tamamen eğlenme amaçlı düzenlediğimiz bu ankete katılan tüm katılımcılara teşekkür ederiz.

“İRRASYONEL” ÇIKTI

Pek az kişiye en sevdiği kitabı çevirmek kısmet olur. Ben de bu pek az kişiden birisi oldum.

2009 yılında okuduğum, hayatımın yönünü büyük ölçüde değiştiren, düşünme biçimime çekil veren, Stuart Sutherland’in “İrrasyonel” adlı kitabının çeşitli nedenlerden ötürü yeniden tercüme edilmesi gerekti. Kitabın

İrrasyonel, 5. Baskı.

İrrasyonel, 5. Baskı.

yayımcısı Domingo Yayınevi ile İrrasyonel‘i tercüme etmek üzere 2014 Kasım’ında TÜYAP kitap fuarında anlaştım. Nihayet geçtiğimiz ay teslim ettiğim çeviri, İrrasyonel’in 5. baskısı olarak raflarda ve e-kitap satış sitelerinde yerini aldı.

Kitap 360 sayfa. Stuart Sutherland ise bir Peyami Safa gibi, dili incelikli kullanıyor ve bolca mecaza yer veriyor. Bu yüzden akademik ilgi alanımdan olsa bile kitabı hakkıyla tercüme etmek pek kolay olmadı. Çeviri yaptığım günler boyunca kendi kendime “bir daha kitap çevirirsem ne olayım” diye hayıflanıp durdum. Lakin bitirdiğimde öyle büyük bir haz duydum ki, yeni bir çeviriye başlamak için gözlerimi Temmuz ayına çevirdim.

Kitaptan biraz bahsedeyim: Sutherland bu kitabında bize zihnimizin içerisindeki düşmanı tanıtıyor. İnsan olmanın ne kadar kusurlu olduğu, rasyonel düşünmenin çaba gerektirdiğini söylüyor. Öte yandan rasyonel olmanın illa ki arzu edilir bir şey olup olmadığını da sorguluyor. Sutherland’in ne anlattığından ziyade okurun ne anladığı önemliyse eğer, okur, aslında o kadar da yetkin düşünmediğini anlıyor İrrasyonel‘i okuyunca. Kendi düşünme kusurlarının farkına varıyor; ve dolayısıyla da başkalarınınkinin…

Bu kitabı çevirmenin bana büyük katkısı oldu. Bir defa çevirmek demek derinlemesine okumak demek. Cümleler üzerinde kafa patlattığınız için de “öyle kolay kolay unutmamanız” demek. Derslerimde deney yapmak ya da yapılmış çarpıcı deneyler anlatmak sıklıkla başvurduğum bir yöntemdir. İrrasyonel‘de -ve dolayısıyla zihnimde- 200’den fazla deney var diyebilirim artık.

Kitap hakkında bilgi için:
http://www.domingo.com.tr/?products=irrasyonel

Örnek sayfalar görmek isteyenler için:
https://dl.dropboxusercontent.com/u/30792243/irrasyonel_ornek_sayfalar.pdf

 

SÜPERALYUVARLAR VE NANOTEKNOLOJİ

“Şirin, küçük ve sevimli bir kız çocuğu olduğu kadar oldukça üretkendi de. Öyle ki bir an önlem almadığınız zaman bulunduğu odayı dolduracak kadar çoğaltabiliyordu kendini. Kötü olan şeyse gözlerinin asla kopyalanamamasıydı. Siz iyi veya kötü bir çocuk olsanız da Şirin’leri görebilirdiniz; ama Şirin’ler sizi asla göremezlerdi.”

T. Uyar

Gen6_640

Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin (Respirocytes), yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu “döven” Mikropçulların (Microbivores), bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştireceği iddia edilen Kromalositlerin (Chromallocytes) fikir babası ve tasarımcısıdır. (Kaynak: Foresight Enstitüsü)

Geleceğin sisli ufuklarına bakınca, diğerleri arasından sıyrılarak öne çıkacağı ve insanlığa büyük bir sıçrama yaptırabileceğine inanılan bir kaç saha var. Nanoteknoloji de bunlardan birisi. Bir ölçü birimi olarak nanometreden türeyen –kendisi bir metrenin bir milyarda biridir- nanoteknoloji kelimesi, bizlere çok küçük aletler yapmayı vaat etmenin yanı sıra aynı zamanda maddeleri atomlar düzeyinde kontrol edebilerek hiç ummadığımız tarzda bir insan yaşamını tetiklemeyi ifade ediyor. Sırf bu özelliği dolayısıyla nanoteknolojiyi insanoğlunun gerçekleştirebileceği en son ve en uç devrim olarak nitelendirenler bile var.

Kirlilik, küresel ısınma, enerji, imalat teknolojileri vb. pek çok alanda devrimsel çözümler üretmeye muktedir olan nanoteknolojik ilginin hatırı sayılır bir kısmı tıp sahasında, biyoteknolojik gelişmelerin epey minik formları olarak karşımıza çıkıyor. Bu alanda nanoteknolojinin imkân vereceği ya da geliştireceği uygulamalar temel olarak

i) hastalıkları daha hızlı ve kesin olarak teşhis etmek,

ii) ilaçları / tedavi edici molekülleri doğrudan hedeflenen organ ve hücreye gönderilebilmek,

iii) hastalığa neden olan biyolojik etkenleri karmaşık bir manipülasyon ile ortadan kaldırmak veya

iv) iletişim imkanı veren nano cihazlar sayesinde hastayı sürekli olarak muayene etmek ve izlemek

olarak sıralanıyor.

Bunlar bildiğimiz tıbbî uygulamaların son derece gelişmiş halleri; bir de nanoteknolojinin “biyolojik olarak yapılacaklar” listesinde insan performansını geliştirmek de var. Yani insanın kendi limitlerini aşmasını sağlamak…

Kulağa bilimkurgu gibi geliyor olabilir. Öyledir de; Ottawa Üniversitesi’nden Jose Lopez, nanoteknolojiyi aşırı gelecek yönelimli olarak tanımlayarak onu geleceğe ilişkin olanla mümkün olan arasındaki uçurumu derinleştirmekle suçlar ve bu yüzden de bilimkurguyla içiçe olduğunu söyler. Nitekim bu yazımı değerlendiren Açık Bilim yazarlarından birisi yazımın “fütürist” bir yazı olduğunu anladığını ifade etmesinin yanı sıra bazı noktalarda uçuklukla suçladı. Adını pek sık duymamıza rağmen nanoteknolojinin icat ufku şimdilik pek gerçekçi gözükmüyor. Ancak pek çok nanoteknolojik tasarı, ulaşılabilirlik açısından bir ışık hızını geçmek ve ya da zaman yolculuğu yapmak gibi değil…

Öte yandan tıpkı zaman yolculuğunun olası kazaları gibi nanoteknolojinin de kasıtlı veya bilerek neden olacağı felaketler ya da sosyal değişimler mevcuttur. Özellikle de bu yazıda konu alacağımız cinsten, insan limitlerini aşmaya yarayan gelişmeler. Düşünün ki siz yüzlerce kitabı geleneksel yollarla okurken parayı bastıranlar bir kütüphanelik bilgiyi beyinlerine sinaptik paketler göndermek suretiyle yükletebilecekler… Siz isyan etmez miydiniz? Ben ederdim. Zira bana göre bilginin bu kadar kolay elde edilmesi onun değerini düşürür. Fakat tümörü kimyasal olarak hedefleme yoluyla bulan ve bertaraf eden metalik ‘nanokabuk’lar sayesinde kanseri “sivilcemi sıkar mısın?” düzeyine inmiş bir problem olarak görebilme şansını da reddedemem. Şüphesiz bu türümüz için sevindirici bir ilerleme olurdu.

Bir ciddiye alma sorunsalı: Nanoteknolojinin makro çılgınları… 

210px-Eric_Drexler_2007

K. Eric Drexler

Aslında nanoteknolojinin getirilerinin yanında olası götürülerini düşünenler de azınlıkta değil. Richard Feynman’ın fikir babası olduğu nanoteknoloji kavramının onu büyütüp hayata hazırlayan bir annesi varsa o da K. Eric Drexler’dır, çünkü nanoteknoloji terimini birbirinden habersiz icat eden iki kişiden birisi olup, bu konuyla ilgili ilk doktora tezinin yazarıdır. 1986 yılında kaleme aldığı “Yaratımın Makineleri: Nanoteknoloji” adlı kitabıyla bugüne dek hiç bitmeyecek olan tartışmaların fitilini de ateşlemiştir. Drexler az sonra bahsini edeceğimiz Robert A. Freitas’ın nanobiyoteknoloji hakkında düşündüğünün çok daha fazlasını nano-imalat teknolojileri için düşünmüştür. Bir yandan nanoteknoloji sayesinde yapılabilecek olan müthiş şeyleri ve değişen ekonomik/sosyal düzeni tasvir eden Drexler, bir Grey Goo tehlikesine de dikkat çekmiştir: Grey Goo, Drexler’ın yarattığı bir nanoteknolojik felaket  senaryosudur. Grey Goo tehlikesinin başrolünde  kendinisinin tıpkısının aynısını atmosferde yer alan hammaddeleri kullanarak üretebilen bir nanofabrika vardır. Bu bakteri benzeri fabrika kontrolden çıkar ve 2’nin kuvvetleri şeklinde artan sayısı (dolayısıyla da kütlesi) nedeniyle teorik olarak iki günden kısa bir süre içerisinde gezegenimizden daha ağır hale gelir. Elbette bu hepimizin ölümü demektir.

Drexler, ilginç bir şekilde nanoteknolojinin annesi olmasına karşın bu sahada çalışanlarca, Richard Smalley’in değerlendirmesiyle ‘çocukları korkutan’ fikirlerinin aşırı uçuk ve kurgusal bulunması yüzünden dışlanmıştır. Kendisinin Nobel Kimya ödüllü Richard Smalley ile meşhur “Büyük Çekişmeler” kitabına konu olabilecek bir çekişmesi de vardır (hatta ayrı bir yazı konusudur). Bazı kimyacılar onu 1986 yılında yazdığı kitaptan sonra “şarlatan” olarak yorumlamıştır. Zira o tarihte yazdığı kitap, haklı bir “moleküler düzeydeki işler öyle makro düzeydekiler gibi değil canım!” eleştirisi almıştır. Makro ölçekteki her şeyin nanoölçekte de uygulanabileceğini öne süren Drexler’ın atomik dünyadaki karmaşık ve tuhaf mekanizmayı gerçekten de dikkate almadığını kabul edebiliriz. Bunu zaten kendisi de kabul ediyor ve “Bu uçak yapmak isteyen birine yerçekimini düşünmediğini söylemek gibidir. Zaten sorunun temel parçalarından birisi budur” diyor. Mark Stevenson’a göre Drexler’ın kimyacılarla yaşadıkları mühendislerle bilim insanlarının temel çatışmasından başka bir şey değildir. Drexler’ın kendisinin aleyhinde olan bilim camiasının nezdinde ayaklarının biraz daha yere değdiğini söylersek yanlış olmaz. 2006 yılında ABD Ulusal Bilim Akademisi, Ulusal Mühendislik Akademisi ve Ulusal Araştırma Konseyi, moleküler düzeydeki üretim süreçleri ile ilgili araştırmalara teşvik verilmesi gerektiği yönünde rapor sunarken, IBM de nano inşaat şirketi için -elbette vadesi çok uzun olmak üzere- planları ciddiye almaya başladı. Drexler’ın yapıtlarını doğrudan okuyan kişi olmadığım için ne onu yerebilir, ne de övebilirim. Yapabileceğim tek şey hayalgücüne ona sahip olanın dışlanması yoluyla ket vurulmasına karşı çıktığımı ifade etmek. (Yayınlarını bizzat okuduktan sonra tekrar bir yazı yazacağıma da böylece söz vermiş olayım.)

Ama Robert A. Freitas öyle değil. Yani en azından Drexler gibi algılanmıyor.

Robert Freitas

Robert Freitas

Asıl anlatmak istediğim Respirositleri tasarlayan Freitas’tır. Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin (Respirocytes), yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu “döven” Mikropçulların (Microbivores), bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştiren Kromalositlerin (Chromallocytes) fikir babası ve tasarımcısıdır. Tasarımcısıdır; çünkü bu üç silahşörler hala birer –belki gelecekte imâli mümkün görünen- mühendislik projeleridir.

O bir süper alyuvar!

Freitas’ın 1998 tarihli “A Mechanical Artificial Red Blood Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology” makalesinde tarif ettiği respirositler, kabaca yapay kan hücreleri olarak tanımlanabilir ve alyuvarların gerçekleştirdiği Oksijen ve Karbondioksit taşıma görevlerini yapabilecek şekilde tasarlanmışlardır. Bir kaç paragraf boyunca bu teorik makineden bahsedeceğimden kullandığım kip nedeniyle zaman zaman “zaten yapılmış” gibi bir algıya neden olabilirim. Unutmamanızı tavsiye ederim ki respirositler kavramsal olarak projesi çizilmiş “gelecek” alyuvarlarıdırlar. Şimdi hep beraber bu makineye yakından bakalım.

Freitas tarafından öngörülen yapının çapı sadece bir mikrometredir. Toplamda 18 milyar adet atomun bir gaz tankı şeklinde düzenlenmesiyle organize edilen yapı, alyuvardan 236 kat daha verimlidir. Aslında yapay alyuvarlar deyince günümüzde kullanılan bir takım yöntemlerle karışabileceğine de dikkat çekmek gerek. Günümüzde koroner perfüzyon hastalarının tedavisinde hiçbir yan etkisi olmadan oksijen taşıyabilen florokarbon çözeltileri kullanılabilmektedir. 20 yıldan fazladır uygulanan bu yöntem sadece tedavi amaçlı olup süper alyuvar respirosit gibi “damarımda kanımsın” diyebileceğimiz türden değildir. Respirositler bir ilaç değil, sürekli olarak taşıyabileceğimiz birer nanotankerdirler.

Süperalyuvar Respirosit'in tek bir rotorunun çalışma mekanizması

Süperalyuvar Respirosit’in tek bir rotorunun çalışma mekanizması

Her ne kadar nanotanker diye anıyorsak da respirositler statik birer tanker değil; aslında bir makinedirler. Bir respirosit, üzerinde işlev bakımından üç çeşit rotor (bir şaft ya da kam etrafında döner parçaya sahip motor) barındırır. Bu rotorlardan ilki respirosit akciğere geldiğinde bünyesine oksijen çekmesini ve kan dolaşımı sırasında ise salmasını sağlar. İkinci rotor ise kan dolaşımı içerisinde karbondioksit toplama işlemini gerçekleştirir ve akciğerlere geldiğinde de tamamını dışarıya tahliye etmeye yarar. Üçüncü rotor ise tankın kendi motorudur: Kandaki serbest glukozu yakıt olarak kullanarak diğer rotorların ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlar. Her bir respirositin bünyesindeki gaz sensörleri, tankın içerisindeki oksijen ve karbondioksit miktarlarını izleme ve ayarlamaya yarar.

Bu gaz sensörleri respirositin merkezindeki bir bilgisayara bağlıdır ve bu bilgisayar dışarıdan akustik sinyallerle ya da bir takım başka nanomakine ve sensörlerle programlanabilir ve kalibre edilebilir. Freitas, respirositin tüm bu işlemleri yapabilmesi için bilgisayarı mutlaka kendi bünyesinde bulundurması gerektiğini ve 104 bit/s’lik bir bilgisayarın bir respirositi çalıştırmaya yeteceğini söylüyor. Ancak bu boyutlarda olup çalışabilen bir bilgisayarın mümkünatı konusunda soru işaretleri de mevcut.

Geleneksel yarı iletken teknolojileriyle elde edilebilecek nanoölçekte bir bilgisayar için çeşitli limitler bulunuyor ama buna rağmen bu alanda çarpışan şirketler hedeflerini giderek “küçültüyorlar”. 2006 yılında Koreli bir grup FinFET adında sadece 3 nanometrelik bir transistör geliştirerek Dünya’nın en küçük nanoelektronik cihazının mucidi oldular. Yine 2010 yılında Avustralyalı bir grup da sadece 7 atomdan oluşan 4 nm boyutunda tek işlevli bir işlemci geliştirmeyi başardıklarını duyurdular. Intel şirketi günümüz bilgisayarlarında kullandığımız işlemcilerin her bir düğümünü 5 nanometreye hedefini 2022 yılına dek gerçekleştirmeyi planlıyor Bir Silikon-Silikon bağının 235,2 pikometre olması temel sınırı teşkil ediyor. Ancak tabi ki bu “bildiğimiz yollar”… Bilmediklerimizi henüz bilmiyoruz.

Sensörlü çark sistemi. Ayar rotoru sayesinde iç basınç kontrol edilerek taşınacak molekül miktarı da kontrol edilmiş olur.

Sensörlü çark sistemi. Ayar rotoru sayesinde iç basınç kontrol edilerek taşınacak molekül miktarı da kontrol edilmiş olur.

Respirositlerin sırrı bünyesindeki karbondadır. Bünyesine bu kadar gaz sığdırmasının kerameti, elmastan farksız özellikler sergileyen dizilimin 1000 atmosfer basıncı kaldırabilmesi ve bu sayede içinde 9 milyar adet oksijen ve karbondioksit molekülü taşıyabilmesindedir. Aslında elmasımsı diye anıyor olsak da yapının münferit parçaları elmastan farksızdır. Bir bütün olarak yapı 10 nm kalınlığında -yaklaşık 60 karbona tekabül ediyor- 2.2 x 2.2 mikronluk elmas “sac”larla inşa edilmiştir. Bu saclar yine karbondan inşa edilmiş, balpeteği formundaki iskelet çevresinde kullanılır. Bu sayede yapı oldukça mukavimdir ve küçük bir hacimde muazzam miktarda gaz molekülü taşıyabilir. Öyle ki respirositleri %50 derişimde içeren 5 cm3’lük bir sıvı, 5400 cm3’lük kanın gaz kapasitesine sahiptir. Yan etkisi olmayacağı düşünülmektedir ve hatta ömür çevrimini tamamlar: Respirositler elmasımsı yapıları ve küçüklükleri sayesinde kullanım ömürleri içerisinde makrofajlar ve dalak hücreleri tarafından fark edilmezler; ancak çalışmaları durduğunda üç boyutlu yapıları bozulduğu için algılanır ve yok edilirler.

(Yukarıdaki rotorların küresel formda olan respirosit üzerinde nasıl dizildiğini görmek için şuraya, respirositin ekvatoral kesitini görmek için şuraya, kutupsal kesitini görmek içinse buraya tıklayın.)

Artıları (+) / Eksileri (-)

Nanoteknolojik imalat kabiliyetlerimiz arttığı zaman inşa edilmesi mümkün görünen bu mikro gaz tankerlerinin yaratacağı tıbbî ilerlemeden kimsenin kuşkusu yok. Her şeyden önce kansızlık, akciğer yetmezliği, kalp yetmezliği gibi pek çok hastalık respirositler sayesinde tarihten silinebilirler, organ nakilleri ve uzun ameliyatlarda karşılaşılan kanlanma ve oksijenlenme sorunları çok büyük ölçüde giderilebilir. Yani bir şekilde lokal ya da genel oksijen yetmezliğine bağlanabilecek tüm rahatsızlıkları respirositler bir çırpıda ortadan kaldırabilir.

Kaynak: Foresight Enstitüsü

Kaynak: Foresight Enstitüsü

Transhümanistlerin seveceği kısma gelirsek: Respirositler sayesinde bir insan 4 saat boyunca su altında durabilir hale gelecek. Öte yandan var gücümüzle attığımız deparı 15 dakika boyunca kesintisiz sürdürebiliyor hale geleceğiz ve oksijen azaldıkça kaslarda biriken laktik asit nedeniyle hissettiğimiz yorgunluk bizler için tatlı bir nostalji haline gelmiş olacak. Sıklıkla verilen daha çarpıcı bir örnekse, kalp krizi geçiren bir kişinin kalbi tekrar çalışana dek bir saat daha hayatta kalabilmesidir. Kan dolaşımı dursa dahi respirositler mevcut pozisyonlarında yaptıkları oksijen salınımları ile duran dolaşımın olumsuz etkilerini bir saat boyunca hissettirmeyecektir. Bu süre de kişilerin bir sağlık kuruluşuna yetiştirilerek kalplerinin yeniden çalıştırılması için ihtiyaç duyulacak süreyi fazlasıyla sağlar.

Elbette her “makine” gibi respirositin de bir takım problemleri olacaktır. Yazarın kendisi bunları aşırı ısınma, yanıcı olmayan patlama ve radyasyondan kaynaklanan hasarlar olmak üzere üç grupta toplamış ve bu olası problemler için de bir takım çözüm önerileri de getirmiş; ancak beklenmedik kazaların her zaman olabileceğini de unutmamak gerekir (O yüzden 2 yıl garanti istemeyi unutmamak ve faturasını da asla kaybetmemek gerekir…).

Sonuç

Gelecek buradan çok tatlı görünüyor… Hımmmm…

Ama bunlar şimdilik davulun uzaktan gelen hoş sesleri… İmalat hatası yüzünden bir anda patlayan respirositlerin insanların ani ölümlerine me şekilde sebebiyet vereceğini, tüm respirositlerdeki gazı serbest bırakacak akustik bir sinyal yaratabilecek terör örgütlerini, binlerce kişinin katıldığı maraton koşularıyla olimpiyatların önemini tamamen yitirmesine neden olacağı ve bunun yanında –hala kalırsa- futbol maçlarındaki olağanüstü performansların “respirosit şikesi” olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı gibi çeşitli spekülasyonlar daha ilk düşünüşte aklıma gelenler. Belki kullanımı yasaklanan bir ‘illet’ haline gelir ve kıymetlenerek karaborsaya bile düşer. Dahası, pratikte olabilecekler hakkında henüz öngöremediğimiz pek çok şey olabilir. Kesin olarak öngörebildiğimiz tek şey ise, eğer ki ücretsiz olup her insanın sahip olabileceği bir imkan olmazsa zengin ve yoksul kesim arasındaki farkın artık sadece rakamlarla değil, “su altında nefeslerini ne kadar tutabildikleri” ile de ölçmeye başlamamız olur.

Respirositlerin mühendislik açısından bir sıkıntısı gözükmediğini, ancak gerçekleştirilebilmesi için teknolojinin başka sahalarında ilerleme ve yeniliklere ihtiyacımız olduğunu, ama tüm ilerlemeler kaydedildiğinde bu sayede Homo Superior’u oluşturma yolunda bir adım daha ilerleyebileceğimizi söyleyebilirim.

Ama Homo Superior’u yaratırken adaleti es geçersek pek öyle süper müper bir insan yaratmış da olmayacağız…

İlk Yayın:

Açık Bilim, Nisan 2014 – “Nanoteknoloji ve Süperalyuvarlar” – T. Uyar

Kaynaklar:

  • Robert A. Freitas Jr., ” A Mechanical Artificial Red Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology”, Foresight Institute, http://www.foresight.org/Nanomedicine/Respirocytes.html
  • Selvarajan Sandhiya, Steven Aibor Dkhar, A. Surendiran, “Emerging trends of nanomedicine – an overview”, Fundamental & Clinical Pharmacology 23 (2009), p263–269
  • Mark Stevenson, Geleceğe Yolculuk, Butik Yayıncılık (2011), İstanbul.
  • Wikipedia, “K. Erick Drexler” ve “5 nanometer” maddeleri

Meraklısına:

* Bir zamanlar oldukça popüler olan sanal yaşam oyunu Second Life sunucusu oyun içerisinde kendini sürekli kopyalayabilen cisimler yaratılmak suretiyle çökmüştür. Sanal bir Grey Goo vakası olarak kayda geçen olay popüler kültürde yankı bulmuştur. (http://www.theregister.co.uk/2006/11/24/secondlife_greygoo_attack/)

* Tasty Planet adlı şirin bir flash oyunu Grey Goo senaryosunu konu almış. Oyuna şu adresten ulaşabilirsiniz. Bu da oyunun tanıtımı için hazırlanmış bir mini öykü:

(Tıklayınca büyür. Kaynak: dinogames.com/tastyplanet)

(Tıklayınca büyür. Kaynak: dinogames.com/tastyplanet)

DİKKAT! AFRİKA O KADAR DA KÜÇÜK DEĞİL.

Saygıdeğer Ekselansları, Avrupalı beyleri, insanları ve yetkilileri,

Yolculuğumuzun amacını ve Afrika’nın çocukları ve genç insanları olarak çektiğimiz acıları size bu mektupla aktarmaktan büyük onur duyarız.

Ancak her şeyden önce size hayatın en nefis, en büyüleyici ve en saygıdeğer selamlarını sunarız. Bizim desteğimiz ve yardımcımız olun. Sizler biz Afrikalılar için biraz refah isteyebileceğimiz kimselersiniz. Size kıtanıza, insanlarınıza, özellikle tüm ömür boyu sevgi duyduğunuz çocuklarınız adına yalvarıyoruz. Kıtanızı en güzel ve en hayranlık duyulacak hale getiren zenginlik, kabiliyet ve iyi deneyimleri size sunan Tanrı adına yalvarıyoruz.

Problemlerimiz ise savaş, hastalık ve kıtlık vb. şeyler. Özellikle Gine’de olmak üzere, Afrika’da çok fazla okul olsa da hiç eğitim ya da öğretim yok. Sadece özel okullarda eğitim var ancak o da ciddi miktarda para gerektiriyor. Bizlerin aileleri ise fakir ve paraya ancak bizi beslemek için ihtiyaçları var. Buna ilave olarak, futbol, basketbol ya da tenis oynayabileceğimiz bir spor okulu da yok.

İşte bu yüzden hayatımızı riske atıyor ve kendimizi kurban ediyoruz, çünkü Afrika’da da acı çekiyoruz ve sizin Afrika’daki yoksulluğu ve savaşı sonlandırmanıza ihtiyaç duyuyoruz. Sizin gibi nasıl olunur öğrenmek istiyoruz ve sizden bunu öğretmenizi rica ediyoruz.

1999 yılının bir Temmuz ayında Gine’den Belçika’ya giden bir uçağın iniş takımına saklanarak hayatlarını feda eden iki Gineli çocuğun üzerlerinden çıkan mektuptan.

 

Azgelişmişlik konusu, nedenleri, doğası ve geleceği ile sosyal bilimin en kallavi konularından birisidir. Mahalle kahvesindeki basit bir muhabbetten Birleşmiş Milletler raporlarına, okulda sıra sohbetlerinden uluslar arası kongre ve sempozyumlara kadar çeşitli platformlarda kendine geniş bir yer bulur. “Nasıl gelişiriz?” sorusunu her kesimden her türlü insan kendine sormuş ve kendince yanıtlara sahip olmuştur; pek çok kimse “ülkeyi kurtarma” formüllerine girişmiştir.

Ancak, bu yazıda konumuz azgelişmişlik değil… Giderek daha çok kaynakta karşıma çıkmaya başlayan bir konuyu benim de hayretle öğrenmem üzerine bunu okurlarla paylaşmak istedim: Dünya’ya gelişmişlik gözlüğüyle bakmanın bir örneği ve dünyadaki bozuk terazinin siyasi ve sosyal hayata yansıyan bir örneği olduğu öne sürülen bir harita numarası: “Merkatör Projeksiyonu”.

“Gelişmiş – azgelişmiş” karşıtlığının kültürel hayatımızdaki yansımaları sandığımızdan fazladır. Her şeyden önce tartışmalı bir kavram olan “gelişmişlik” sıfatı bunun otomatik bir örneğidir ve batının gelişmişlik standartlarına göre bir değerlendirmeye dayanmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir. Mesela melezliğin değerlendirilmesi: Bir siyah (veya çekik gözlü) bir de beyaz insandan dünyaya gelmiş bir yavru “melez” olarak adlandırılır. O gerçekten de biyolojik olarak bir melezdir; hem beyaz hem de beyaz olmayan ebeveyninden eşit miktarda kromozom almıştır ancak hem resmiyette hem de algımızda beyaz ırka değil, beyaz olmayan ırka dahil edilir. Başka bir deyişle “ariliği” bozulduğu(!) için o yavru asla beyaz olarak değerlendirilmez. Bu biyolojik değil, tamamen kültürel bir değerlendirme ve gelişmişlik ve azgelişmişliğin ortaya koyduğu, bizlere öğrettiği bir algıdır. Yazımızın konusunu oluşturan ve bugün hala yaygınlıkla kullanılan Dünya Haritası’nın temel aldığı Merkatör Projeksiyonu da bize öğretilen yansımalardan sadece birisidir; üstelik çok somut ve fiziksel olarak.

Eğer Dünya Haritası ile ilgili sorunun ne olabileceği konusunda en ufak bir fikriniz yoksa sizi gerçekle şu sık kullanılan örnekle birlikte tanıştırayım.

Merkatör İzdüşümü / Mercator Projeksiyonu

Grönland ile Afrika'yı büyüklük olarak karşılaştırın. Hemen hemen aynılar değil mi?

Grönland ile Afrika’yı büyüklük olarak karşılaştırın. Hemen hemen aynılar değil mi?

Yukarıda görmeye her zaman aşina olduğumuz Dünya haritası var. Mesela Kuzey Avrupa’daki Grönland adasına bir bakın. Grönland’ın yüzölçümü 2 milyon kilometrekare’den biraz fazladır. Bir de Afrika kıtasına bakın. Afrika Kıtası’nın yüz ölçümü ise hemen hemen 30 milyon kilometrekaredir. Yani Afrika kıtası Grönland’ın aşağı yukarı 15 katıdır ama hepimizin çocukluğundan bu yana bakmaya aşina olduğu haritalarda ikisi de neredeyse aynı boyutta görünmektedir.

Loxodrome

Kerte Hattı

İzdüşüme (projeksiyona) adını veren Felemenk Haritabilimci Gerardus Mercator, bu haritayı 1569’da hazırladı. Haritanın önemli ve popüler olmasının arkasında gemicilik açısından oldukça kullanışlı olması var: Kerte hattını esas alması. Kerte hattı, Dünya üzerindeki tüm meridyenleri aynı açıyla kesen bir eğridir ve gemiciler rota hesaplarında kerte hattını esas alırlar. Mercator projeksiyonu Dünya’yı kerte hatlarını birbirine paralel düz çizgiler olarak gösterecek şekilde kutuplara doğru artacak şekilde germiştir ve bu da gemicilere böyle bir haritaya göre hareket ettiklerinde Dünya’nın dönüşünden kaynaklanan hata paylarını minimize etmelerini sağlar. Başka bir deyişle, gideceğiniz yerin Mercator haritasına göre bulunduğu açıyı belirlerseniz, pusulayı hiç değiştirmeden sadece o yönde takip etmeniz yeterli olur. Dünya o sırada dönüyor ve siz aslında gerçekte düz bir rotadan sapıyor olsanız da, Mercator haritası bu sapmaları çoktan hesaba katmış olacaktır (Meraklısına Mercator haritalarının orjinalleri: Harita 1, Harita 2 ve Harita 3).

Haritanın nasıl göründüğünü tarif etmek istersek kabaca Dünya’nın bir silindir üzerine yapıştırılıp o silindir üzerinde boşluk kalmayacak şekilde gerildiğini söyleyebiliriz. Bunu basitça anlatan güzel bir video aşağıda yer almaktadır:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=3Ic5ZIf74Ls&w=540&h=420]

.

Şu ikinci videonun ise eğip-bükmenin boyutlarını anlatması açısından tam aradığımız video olduğunu söyleyebiliriz:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=CPQZ7NcQ6YQ&w=540&h=420]

.

Bu videolardan da açıkça görüleceği üzere, germeye gerek olmayan bölge ekvatordur ve sadece ekvatordaki tek bir çizgi eğilip bükülmeden, aslına uygun olarak gösterebilmektedir. Haritanın kalan her yeri, ekvatordan uzaklaştıkça hem enlemesine, hem de boylamasına daha çok bozulmaktadır. Doğal olarak Antartika kıtası kıtalar arasında büyüklükte beşinci olmasına karşın bu haritayla birlikte birinciliğe zıplamakta, Grönland Afrika kadar olmakta, Kuzey Avrupa ülkeleri ekvatordaki ülkeleri toprak miktarları bakımından sollamaktadır. Ekvatoru esas kabul edersek kutuplara çıktıkça gerçekleşmiş olan manipülasyon aşağıdaki boyutlarda olmaktadır:

Kutuplara gittikçe eğilip / bükülme dereceleri

Kutuplara gittikçe eğilip / bükülme dereceleri. Kaynak: Wikimedia


Şeytan bunun neresinde?

Açıkçası Dünya’yı düz bir zeminde göstermek isteyen yani 2 boyutlu olan hiçbir izdüşümün Dünya’nın gerçek durumunu birebir yansıtması mümkün değildir. Gerardus Mercator’ün de bu haritayı hazırlarken bu tip bir izdüşüm kullanmasında kerte hattını esas alarak rota hesaplama işlemlerinde vakit kazanmaktan başka bir amacı olduğu söylenemez. Ancak 500 yıldır bu haritanın zaman zaman siyasi amaçlarla kullanılageldiği iddia edilmektedir. En azından hala bu haritanın kullanımında ısrarcı olmanın…

Her şeyden önce bugün bildiğimiz pek çok harita Avrupa’yı merkeze almaktadır. Hakikaten de, Dünya küreseldir ve merkez olarak Avrupa’yı seçmenin sağladığı özel bir avantaj yoktur. Lakin ilk coğrafi keşiflerin avrupalılarca yapıldığı ve ilk Dünya haritasının avrupalılar tarafından çizildiği düşünülürse Avrupa’nın merkezde yer alması gayet normal karşılanabilir. Fakat sömürgeler çağında bu entosantrik -yani bir etnik kökeni daha ön planda veya merkezde tutan durumun- birilerinin işine yaramadığı söylenemez:  Örneğin “Güneş’in batmadığı imparatorluk” söylemlerinin meşhur olduğu dönemlerde İngiliz üretimi Dünya haritaları başka alternatifleri olmasına karşın Mercator izdüşümünden asla vazgeçmemişlerdir. İngiltere’yi ve dominyonları olan Kanada ile Avustralya’yı olduğundan daha büyük gösteren, buna keza ekvatora yakın olan İngiliz sömürgelerini gerçeğine uygun -yani görece daha küçük-  resmeden, İngiltere’yi de Dünya’nın tam merkezine koyan Mercator haritaları İngiltere’nin sömürge politikalarının ve yaratmak istediği algının görsel coğrafi zeminini oluşturuyordu. Bu yüzden başta İngiltere olmak üzere gelişmiş sömürgeci ülkeler, Mercator projeksiyonundan hiç vazgeçmemiş ve eğitim politikalarına da kolaylıkla müdahale edebildiği azgelişmiş ülkelere bu haritadan bol bol dağıtmışlardır.

Tüm sosyalbilimciler bu konuda aynı şeyi düşünmüyor. “Kerte Hattı ve Harita Savaşları” adlı kitabın yazarı Mark Monmonier Mercator projeksiyonunun emperyalizmin bir simgesi haline dönüştüğünü kabul etmekle beraber bir haritanın algı yönetiminde ya da emperyalizmin amaçlarına ulaşmasında abartıldığı kadar etkili olduğunu düşünmüyor. Dahası, Mercator’ın alternatifi Peters projeksiyonunun adaleti nasıl sağlayacağının da sorgulanması gerektiğini düşünüyor.

Biz biraz daha eleştirel olalım ve şunu da söyleyelim: Monmonier’in bakışı yine de bir miktar “gelişmişlik gözlüğündan bakmak” olarak değerlendirilebilir; çünkü gelişmiş ülkelerde sıradan vatandaşların haritaları pek taktığı söylenemez; ama azgelişmiş ülkelerde bu olabilir. Her şeyden önce endüstri devrimini gerçekleştirmiş Avrupa ülkelerinin karşısında hâlâ tarım toplumu olarak adlandırabileceğimiz toplumlar vardı ve bu toplumların “toprak miktarını” önemli bir parametre olarak algılama durumları olduğunu gözden kaçırmayalım. Ayrıca haritalar azgelişmişlik içerisinde kendilerine çok daha derin anlamlar bulabilirler: Sözgelimi Türkiye’de bizler Afrika ülkelerini “sınırları cetvelle çizilmiş” şeklinde telaffuz ettiğimiz bir metaforla aşağılama eğiliminde bir sosyal öğrenmeye maruz kalıyoruz. Bunun da açılımı söyledir: Afrika ülkeleri sınırlarını savaşarak kazanmamışlardır ve sömürge ülkeleri masa başında belirlemiştir. Bu yüzden de cetvelle çizilmiş şekilde düzdürler (Umut Sarıkaya’ya ait aşağıdaki müstehcen karikatürü kapalı olarak paylaşıyorum :) – Tıklayarak görebilirsiniz).

Üç kıtada toprağı olan, yükselme devrini tamamlamış bir Osmanlı İmparatorluğu haritasına bakıp “Dünya’nın kaçta kaçını fethettiğini” hesaplama girişimleri de harita-algı ilişkisine iyi bir örnek teşkil edebilir. Bu haritaların muhafazakar milliyetçi ideolojiye sahip kimselerin duvarlarını süslediğine şahit olmuşumdur.

Peki, başka alternatif yok mu? Var… Elbette var. Mercator projeksiyonuna en büyük “rakip” daha çok sadece Peters adıyla anılan Gall-Peters projeksiyonudur ve bariz bir şekilde yok sayılmaktadır. Gerçek Dünya’yı görmeye hazır olun!

Peters Mercator’e karşı…

İşte gerçeğe yakın Dünya! Peter projeksiyonu.

İşte gerçeğe yakın Dünya! Peter projeksiyonu.

1855 yılında James Gall tarafından geliştirilen, İngiliz Bilim Gelişimi Derneği’nin Glasgow toplantısında  sunulan ve 1885 yılında İskoç Coğrafya Dergisi’nde (Scottish Geographic Magazine) yayınlanan Gall haritası, tahmin edildiği gibi İngilizlerce pek benimsenmedi. 1967 yılında Alman sinemacı ve tarihçi Arno Peters, Gall haritasıyla neredeyse tıpatıp benzer bir projeksiyonu Mercator haritasına alternatif olarak sunana kadar da yeniden gündeme gelmedi.

Peters, ekvatora yakın olan azgelişmiş ülkelerin kutuplara daha yakın olan gelişmiş ülkelere nispetle küçük görünmesinden rahatsızdı ve bu durumun ülkelerin algılanan önemlerini gelişmiş ülkeler lehine bozduğunu düşünüyordu. Bu yüzden kendi haritasını “yeni bir icat” olarak sundu; zira kendisinden önce başta Gall’un olmak üzere pek çok haritabilimcinin alternatif önerdiğini, bu alternatiflerin hiçbirisinin geçerlilik kazanamadığını bilmiyordu. Yine de 60’lar ve 70’ler sosyal adalet konusunun akademik camiada popüler olduğu yıllardı; bu yüzden Peters’ın kampanyası daha önce getirmediği kadar ses getirdi. Belki Dünya’da Mercator projesinden vazgeçilmedi ama en azından Peters’ın başlattığı tartışmalar, uzun yıllar süren mücadelesi sonunda Amerikan Haritacıları Derneği’nin halkı projeksiyonlar ve bu projeksiyonlarda kullanılan eğim ve bükümler hakkında eğiten kitapçıklar yayınlamasını sağladı. 1989 ve 1990 yıllarında yedi Amerikalı coğrafya örgütü Mercator ve Peters dahil, “dikdörtgen dünya haritası” kullanımını tedavülden kaldırdılar.

Tissot Gösterimi ile haritaların bozulma dereceleri. Peters (solda) ve Mercator (sağda) görünüyor.

Tissot Gösterimi ile haritaların bozulma dereceleri. Peters (solda) ve Mercator (sağda) görünüyor. Kaynaklar: Wikipedia

Sonuç

Her iki projeksiyona bulaşmayarak gerçek durumu yansıtmak isteyenlerin kullandığı gösterimlerden birisi: Goode Homolosine İzdüşümü

Her iki projeksiyona bulaşmayarak gerçek durumu yansıtmak isteyenlerin kullandığı gösterimlerden birisi: Goode Homolosine İzdüşümü

Nereden gördüğümü tam olarak hatırlamıyorum; ama haritaya aldanıp Afrika’ya gidince ülkeden ülkeye arabayla gezeceğini düşünerek plan yapıp oraya gidince gerçek mesafeler karşısında hayalkırıklığına uğrayan birinin öyküsünü okumuştum. Mercator projeksiyonu Dünya’yı belki sosyal değil ama fiziksel algılayışımızı kesinlikle yanıltıyor. Hepimiz Kanada’yı ve Grönland’ı son derece büyük bir ülke zannediyor; Afrika’yı ise ufak bir kıta olarak görüyoruz. Oysa tam tersi…

Haritanın azgelişmiş ülkeler üzerinde gelişmiş ülkeleri algılayış biçimleri açısından bir etkisi olup olmadığı tartışmalı olsa da günümüzde Peters projeksiyonunun gerçek alanları yansıtmakta çok çok daha başarılı olmasına karşın inatla kullanılmadığı, Mercator projeksiyonun kanıksandığı, üstelik ilkokullarda bu manipülasyonun anlatılmadığı bariz gerçektir. Hepimiz kendi geçmişimize dönüp bir bakabiliriz: Bu gerçeği bu yazıyla birlikte öğrenenlerimiz var değil mi? Dünya’yı ve hayatı öğrenmeye başladığımız ilkokul sıralarında ve hatta ortaokul ve lise sıralarında dahi bize gerçeğin ne olduğundan pek bahsetmediler (Hakkını yemeyelim: Kimi zaman ve kimi yerlerde eğer dikdörtgen olmayan bir harita kullanılmışsa hakkaniyetli bir izdüşüm olan Winkel Tripel izdüşümünü görmüş olabiliriz).

Bu arada; kullanım amaçları farklı olmak üzere pek çok Dünya haritası projeksiyonu olduğunu da yeri gelmişken söyleyelim.

Neyse… Özetle: Afrika o kadar da küçük değil…

İlk Yayın:

2 Mart 2014, Açık Bilim
http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/afrika-o-kadar-da-kucuk-degil-2.html

Kaynaklar:

  1. Leonard Orr, Joyce, Imperialism and Postcolonialism  http://books.google.com.tr/books?id=sGAzK28kiP8C&dq=mercator+projection+imperialism&hl=tr&source=gbs_navlinks_s
  2. Mark Monmonier, Rhumb Lines and Map Wars: A Social History of the Mercator Projection https://play.google.com/store/books/details/Mark_Monmonier_Rhumb_Lines_and_Map_Wars?id=nvwu4Ba_Qp0C
  3. Alvin Toffler, Üçüncü Dalga https://www.goodreads.com/book/show/18397794-nc-dalga
  4. Wikipedia, “Mercator Projection” ve “Gall-Peters Projection” maddeleri

 

 

BİR GÜNDE ÜÇ DENEY

Bahar döneminin başlamasıyla birlikte İstanbul Kültür Üniversitesi, Havacılıkta Yer Hizmetleri Yönetimi programı kapsamında verdiğim “Emniyet Yönetim Sistemleri” dersine de başladık.

Geçtiğimiz pazartesi dönemin ikinci dersini gerçekleştirdik. Emniyet yönetiminin insan faktörleri ve sosyal psikolojiyle olan sıkı bağlantısından ötürü, bu yıl dersleri bir takım tarihi psikoloji deneylerini kapsayacak şekilde yürütmeyi düşünüyordum. İkinci dersimizde bunu fazlasıyla gerçekleştirdim. Hakkında okuyup bildiğimiz meşhur deneyleri canlı canlı görmek benim için eğlenceli, öğrencilerim içinse son derece öğreticiydi.

  1. Evvela Monty Hall‘un basit bir simülasyonunu gerçekleştirdik. Üç öğrencimden “kapı” olmalarını rica ettim. Üç küçük kağıda keçileri ve arabayı temsil etsin diye K, K ve A yazdık. Her seferinde bu kağıtları rasgele “kapı gibi” öğrencilerime dağıttım ve diğer öğrenciler de sırasıyla yarışmacı oldular. Geçtiğimiz yıllarda da bu simülasyonu çokça gerçekleştirmiştim zaten. Her yıl olduğu gibi, küçük örnekleme rağmen sonuçlar tam olarak da olasılık teoremini doğrular nitelikte çıktı.
  2. İkinci araştırmamızı Doğumgünü Paradoksu üzerine gerçekleştirdik. Bir erkek ve bir kız öğrencim ders arasında kantinde bulunan her masayı sırayla dolaşarak toplamda 62 kişinin GÜN ve AY olarak doğumgünü verilerini topladılar. 62 kişi içinde doğumgünleri aynı olan 3 çift tespit ettik.
  3. En bombasıysa Sosyal Uyum Deneyi idi. Tam olarak da Solomon Asch’in yaptığı orijinal deneyi yeniden gerçekleştirdik. İlk derse gelmeyen öğrencilerden birisini kurban seçtik. İki öğrencim Asch deneyindeki gibi, solda bir çubuk, sağda ise numaralandırılmış dört çubuk olan dört ayrı DENEY KARTI hazırladılar. 7 kişilik işbirlikçi grubum ilk soruyu doğru yanıtladı. İkinci sorudan itibaren yanlış yanıtlamaya başladılar. Deneğimiz ilk kartı doğal olarak doğru yanıtladı. İkinci kartta tereddüt ve itiraz etti. Fakat üçüncü ve dördüncü kartlarda tamamen gruba uyum gösterdi ve yanlış yanıtı belirtti. Asch’in deneklerinden bir kısmının da söylediği gibi “kuralı yanlış anladığını” düşünerek gruba uymaya karar vermişti.

Öğrencilerimin hakkını vermem lazım: Hem araştırmacılar, hem soruşturmacılar, hem de işbirlikçilik konusunda müthişler. Asch deneyinde benim bile gülesim gelirken onlar hiç renk vermediler.

Deneylerimiz sürecek…

YALANSAVAR İLE BİR YIL DAHA GEÇTİ

Yalansavar’ın 2014 yılı özeti… Yalansavarla koskoca bir yıl nasıl geçmiş, neler yapmışız meğer? Neleri aydınlatmış, neleri çürütmüşüz. Ne kadar emek harcamışız hep birlikte.

Işıl anlatmış Yalansavar’ın 2014 yılını nasıl geçirdiğini:

http://yalansavar.org/2015/01/26/5-yasimizda-1-milyon-okuyucu/

En nihayetinde de bir aile fotoğrafı koymuşuz ortaya.

yalansavar

Resimdeki ekip üyeleri sağ önden sırayla: Serdar, Aysu, Cüneyt, Işıl, Tevfik, Bahadır, İlkay ve Kaan (ve yengemiz Meral). Buluşma sırasında yurtdışında oldukları için Çağrı, Tuğsan ve Kerem ne yazık ki bu karede yoklar.

 

Zaman hızla akıp gidiyor. Mühim olan güzel işler yapabilmek.

 

CİNAYET SAFSATASI

İki resimde özetleyeceğim yeni bir safsata size…

Birinci resim şu: Erdil Yaşaroğlu’nun Charlie Hebdo dergisi saldırısından sonra attığı tivit:

erdil1

 

Bunlar da verilen yanıtlardan ikisi:

erdil2

 

Yani anlayacağınız, Erdil Yaşaroğlu daha evvel, “İnançlardan mizah olmaz” demiş. Doğal olarak insanlar soruyor: Hani inaçlardan mizah olmaz diyordun?

İlk bakışta Erdil Yaşaroğlu biraz olsun çelişkideymiş gibi geldi mi? Eğer geldiyse “cinayet safsatası” adında bir safsata var ve siz de bu safsataya düştünüz demektir. Pek çok cani ruhlu insanın düştüğü bir safsata bu, ki örneğini görmekten bıktık şu sıralar.

Erdil Yaşaroğlu’nun “İnançlardan mizah olmaz” demesi ile, olmaz dediği şeyi yapanlara silahla karşılık verilmesini korkunç bulması çelişkili değildir. “İnançlardan mizah olmaz” diyen birisi “o halde inançlardan mizah yapanı vurmalıyız” demiş olmaz. Eleştirilmelerini, protesto edilmelerini haklı bulabilir ama katledilmelerini değil…

Biraz daha formel olarak açıklayayım: Bir insanın hem A davranışını hem de A davranışını göstereni öldürmeyi yanlış bulması aynı anda mümkündür. A davranışına yönelik tutumumuzun olumsuz olması, onların öldürülmelerini meşru gördüğümüz anlamına gelmez.

Yoksa “İnsanlarla alay edilmez”, “Yere tükürülmez”, “Gece gürültü yapılmaz” dediğimiz zaman, alay edenlerin, yere tükürenlerin, gürültü yapanların öldürülmesini meşru bulmamız gerekir. 1 ve 0 mantığı aptal işidir…

Daha ne günler göreceğiz bakalım…

 

EKLEME:

Yazdığımın iyi anlaşılmadığını fark ettiğim için bir kaç ilave yapmak istiyorum. Yukarıda yazdıkların Erdil Yaşaroğlu’nu savunmayı amaçlamıyor. Fikrine katılıp katılmadığımı da belirtmiş olmuyorum. Aslında CAPS’in alındığı programda Erdil Yaşaroğlu ne söyledi onu da bilmiyorum. Alttaki KJ’de “İnançtan Mizah Olmaz” demiş ama, devamında “…çünkü insanlar bunu kaldıramazlar ve mizahçıya saldırabilirler. Bu ortamda tehlikeli” dedi belki. Belki de “Yaparsan da kurşunu yersin. O kadar!” dedi. Bilmiyorum. Önemli de değil.

Benim “cinayet safsatası” ile anlatmak istediğim şey, bir şeye “olmaz” demek, otomatikman onu yapanın şiddetle cezalandırılmasını hoşgörmek demek değildir. Bunun böyle olduğunu iddia etmek safsatadır. Ben “demokrasiyi sandıktan ibaret görmek olmaz” diyorum mesela. Yarın bir gün aksini iddia edenler saldırıya uğrayınca, “Bu fikre silahla karşılık verilmesi ne korkunç” dersem, ben de çelişmiş olacak mıyım? Bu mudur yani? “Olmaz” dediğim şey yapıldığında silahla vurulmalarını da desteklemiş mi olacağım?

Her şeyi duygusal olarak ele almaya o kadar alışmışız ki, “binary” mantığıyla düşünüyoruz artık. Yani ya 1, ya da 0. Eğer yukarıdaki satırlarımdan,

(i) Erdil Yaşaroğlu’nu savunduğum,
(ii) İnançla mizah olmayacağını iddia ettiğim,
(iii) ve hatta Paris saldırısına destek verdiğim,

sonuçlarını çıkarıyorsanız binary mantığını aşamadığınızı, tepkisel indirgemecilik dediğimiz bir safsataya kapıldığınızı üzülerek belirtmek zorundayım.

PROAKTİF DAVRANIŞ VE CONCORDE’UN ÖLÜMÜ

Bugün Evrim Ağacı’nda yayımlanan, Yolcu Uçakları, Evrim ve Fizik başlıklı yazıya rastladım. Çağrı Mert Bakırcı’nın çevirmiş olduğu yazının orijinali Phys.org‘da yayımlanmış. Yazının dayandığı çalışma ise Adrian Bejan’ın “Constructal Theory” (Yapınımsal Teori*) fikrini uçak pazarına uyguladığı çalışması.

Termodinamiğe gönül verdiğim zamanlarda Adrian Bejan’ı termodinamik kanunlarının bir türevi olarak ortaya koyduğu Yapınımsal Teori (düşünüp düşünüp bu karşılığı buldum…) nedeniyle takip ediyordum. Yapınımsal teori, akışı tasarımın ve evrimin merkezine koyan bir teori ve termodinamik kanunlarına karşılık gelen temel ilkeleri var. Bejan ve birlikte çalıştığı diğer bilim insanları / mühendisler bu kanunlara dayanarak hem gözleme dayalı çalışmalar yaparak doğanın yapınımsal teoriye uygun olarak şekillendiğini ortaya koydular, hem de daha verimli ısıtma elemanları tasarladılar.

Gel gelelim yukarıdaki yazıda da belirtildiği gibi, Bejan’ın 2014 tarihli bir çalışmasında uçakların tarihsel evrimi yapınımsal teoriye uygun olarak açıklanmaya çalışılmış ve Concorde’un niçin tutmadığı da bu açıklamaya dayandırılmış.

İtirazım var

Klasik iktisat teorisi rasyonel insana dayanıyordu. Bu yüzden de çöktü. Bugün davranışsal iktisat var, çünkü söz konusu tüketimse insanlar rasyonel değiller. Bunun böyle olduğunu gösteren binlerce araştırma, yüz binlerce örnek var. Sadece kendi hayatımızdan ihtiyacımız olmamasına rağmen satın almaya, satın alıp kullanmamaya, pahalı olanın daha kaliteli olduğuna aldanmaya, maliyetinin X olduğunu bildiğimiz bir şeye sırf havalı olmak için 50X ödediğimize dair en az elli örnek bulmakta zorlanmayız. İnsan davranışı “pazar” dediğimiz olgunun öngörülebilirliğini sınırlar, tahminleri boşa çıkartır.

Yapınımsal teorinin dayandığı varsayımlar termodinamik kadar katı olup, yine termodinamik gibi kesin olan olguları incelemekte kullanılabilir. Pazarı değil.

Bejan'ın Uçak Gelişim Grafiği (aktaran Evrim Ağacı).

Bejan’ın Uçak Gelişim Grafiği (aktaran Evrim Ağacı).

Çevirisinden de okuyup görebileceğiniz üzere gerçekten de ticari uçaklar belli bir gelişim çizgisini takip etmiş görünüyorlar. Concorde uçağı da gerçekten bu çizginin dışındaydı (Concorde’un ve sesüstü havacılığın gelişimini anlattığım bir yazıya şuradan ulaşabilirsiniz). Ne var ki, uçaklar için bir eğilim çizgisi çizip bunun dışında kalan bir uçağa da “işte bu yüzden başarısız oldu” demek kolay değildir. Çünkü o eğilimi takip etmek, o eğilime uyum sağlamak işletmecilikte “reaktif” olmak olarak adlandırılır. Reaktif olmak, yani dış çevreye uyum sağlamak kamu kurumlarının ya da müşteri isteklerine hızlı tepki vermek zorunda olmayan işletmelerin işidir. Sözkonusu teknolojiyse “proaktif” olunmak zorundadır. Proaktif şirketler, çevreye uyum sağlamaz, onu değiştirirler. Çevre koşullarını ve rekabet ortamını kendileri belirlerler.

ipad

Kaynak (3)

Buna en iyi örnek iPhone’dur herhalde. iPhone ilk üretildiğinde çizginin çok dışındaydı. Sadece olumlu anlamda da değil, en basitinden şarjı kesinlikle daha az gidiyordu. Diğer markalar mevcut eğilimi değil, onu takip ettiler ve öylece çizgi bambaşka bir yöne kırıldı. Bir düşünün, iPhone ve muadili akıllı telefonlar, cep telefonlarından beklediğimiz şarj süresini bile azalttı. Akıllı telefonlardan önce yedi gün dayanabilen, küçük mü küçük telefonları bu özellikleri nedeniyle alıyorduk… Ne oldu da şimdi bir gün şarja bilgisayar boyutunda telefonlar taşıyoruz? Benzer şekilde tüketici pazarında moda dediğimiz olgu varken, Bejan’ın yapınımsal teorisi havada kalır.

İşte eğer Concorde da gerçek bir ihtiyacı karşılayıp, iyi bir şekilde pazarlanıp, Avrupa’daki şehirlerde sıkıntı yaratmayacak şekilde gürültü limitleri altına inebilseydi, başka üreticiler de onu takip edecek ve çizgi o yönde eğrilecekti. Yani Concorde’un başarısız olmasının nedeni eğrinin dışında kalması değil, başarılı olamadığı için eğriyi kendi tarafına doğru bükememesidir. Bükemediği için sayısı az kaldı, bakım maliyetleri inanılmaz yükseldi, o da bilete yansıdı ve bir Londra-New York bileti en iyi ihtimalle 4000 dolara satılmaya başlandı. Eğer başarabilseydi bu defa da Airbus A380’in ya da Boeing 787’nin hantallığı nedeniyle dışında kaldığını söyleyecektik. Tabi eğer üretilseydiler…

İşte bu nedenle Bejan ve diğerlerinin tespitinde bir korelasyon hatası var gibi görünüyor. Görünen o ki Bejan’ın Constructal teorisi doğal sistemler için açıklayıcılığa sahip, ancak işletmeler için kısıtlı bir açıklama gücü var. Ne de olsa insan davranışı ve pazar faktörü devreye giriyor. Doğal sistemler -ve canlılar- kendilerinin yapısal özelliklerini değiştirerek rekabet şartlarını belirleyemezler, ama işletmeler belirleyebilir.

 

Kaynaklar:

  1. Çeviri: http://www.evrimagaci.org/fotograf/40/6194
  2. Orijinal: http://phys.org/news/2014-07-law-physics-airplane-evolution.html
  3. Teknolojide Kargo Kült, http://www.altiustutasarim.com/arsiv/2012/12/teknolojide_kargo_kult.php
  4. Orjinal Makale: The article, “The Evolution of Airplanes,” is authored by A. Bejan, J.D. Charles and S. Lorente. Journal of Applied Physics, July 22, 2014: scitation.aip.org/content/aip/… /4/10.1063/1.4886855
Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google