Category: BİLİM / FELSEFE

Yeni kitabım: SAFSATALAR

Günlük hayatta sıklıkla karşılaştığımız akıl yürütme hatalarını konu alan yeni kitabım “Aklın Kırk Haramisi: Safsatalar” çıktı.

Kitapta en sık karşılaştığımız 40 adet safsatayı sistematik bir biçimde ele aldım:

  1. Öncelikle safsatanın argüman formunu gösterip hayattan örnekler verdim.
  2. Daha sonra safsatanın ilişkili olabileceği zihinsel süreç ve kusurlardan bahsedip, bazı çarpıcı deneyleri aktardım.
  3. Nihayetinde de hangi türde argümanların safsata gibi görünebileceklerini ama olmadıklarını (istisnalar)
  4. …ve böyle bir safsatayla karşılaştığımızda nasıl bertaraf edebileceğimize yönelik bir takım savunma stratejileri sundum (hattı müdafaa).

Safsataları öğrenmek ve tanımak, iyi bir tartışmanın, etkili bir münzaranın, dahası eleştirel düşünmenin olmazsa olmazlarından biri. Ama bana göre en önemli işlevi “mantık azabını” dindirmek.

Kitapta da yaptığım üzere mantık azabını şöyle tanımlıyorum:

Vicdan, üzerinde mutabakata varılması zor bir kavram. Ancak “ahlakî vicdan” insanı iyi (doğru) olmaya zorlayan, kötü (yanlış) davranmaktan alıkoyan, insanın kendisini bu bakımdan kontrol etmesini sağlayan bir güdüdür Vicdanımıza uyan bir şeyi “doğru”, uymayanı ise “yanlış” olarak değerlendiririz. Aynı şey mantık için de geçerlidir. Bir şey mantığa uygunsa “doğru”, aykırıysa “yanlış”tır. Hem vicdan hem de mantık bir bilgiyi, bir tutumu ya da bir olayı değerlendirirken başvurduğumuz içsel araçlarımızdır. Mantık da vicdan gibi, zihnimizin bir ürünüdür.

Madem bir yanlış yaptığımızda ya da bir yanlışa gereken tepkiyi veremediğimizde duyduğumuz rahatsızlığa vicdan azabı diyoruz, o halde safsata yapılarak dile getirilmiş bir fikir karşısındaki çaresizliğimizin yarattığı o rahatsızlığa da “mantık azabı” diyebiliriz.

Bana sorarsanız bu azabın nedenlerine birer “isim verdiğimizde”, karşımızdakinin -ya da kimi zaman kendimizin- bu azabın yaratıcısı olan akıl tutulmalarına neden kapıldığımızı anlayınca, daha çekilir hale geliyorlar… Bu kitabı yazmaktaki başlıca amacım da buydu. Nasıl ki ahlâken kötü bir eylemin onu zorunlu kılan sebeplerini bilince hazmetmesi ve vicdan azabını dindirmesi kolaylaşıyorsa, aynı şey mantık azabı için de geçerli olabilir.

Bu kitabı, işte o “mantık azabını” bir türlü dindiremeyenlere ithaf ediyorum.

Goodreads Bağlantısı:
https://www.goodreads.com/book/show/44159012-safsatalar

Bazı Satın Alma Bağlantıları:

Kitap Yurdu:https://www.kitapyurdu.com/kitap/safsatalar/495024.html&manufacturer_id=144636

D&R: https://www.dr.com.tr/Kitap/Safsatalar/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Dunya-Politika-/urunno=0001798750001

Oda Kitap: https://www.odakitap.com/safsatalar-tevfik-uyar/9786053115557

YENİ YOUTUBE YAYINIM: AKIL VAR, MANTIK VAR!

Bir süredir aklımda olan projeyi nihayet başlattım. Özellikle yeni kuşağın videolarla öğrenmeyi daha verimli bulmaları ve bu ortamda en çok da yeni kuşağı “kaybetmemek” için çaba sarf etmek gerektiğinden böyle bir yolu tercih ettim.

“AKIL VAR, MANTIK VAR!” isimli yayınımızda bizi rasyonel karar almaktan uzaklaştıran sosyal etkiler, bilişsel önyargılar ve zihinsel kısayollardan bahsedecek, aynı zamanda iknada kullanılan safsatalara değineceğiz.

Bu yayını planlama sürecinde Ozan Sakin’in fikirlerinden çok faydalandık. Yazım ve sunumunu ben gerçekleştiriyorum. Montajını Kübra Karacan yapıyor.

Bölümleri çarşamba günleri yayımlamayı planlıyoruz. Umarım uzun soluklu olur. Görüş ve önerilerinizi bizlere iletirseniz çok seviniriz :)

Kanal adresimiz: https://www.youtube.com/tevfikuyar1

Taahhüt etkisinden bahsettiğimiz ilk bölüm:

 

ANADOLU BİLİM GÜNLERİ: Bilim, Sözdebilim, Bilim Olmayan

17-18 Aralık tarihleri arasında doğup büyüdüğüm Eskişehir’de gerçekleşen Anadolu Bilim Günleri’nde, etkinliğin ikinci günü “Bilim, Sözdebilim ve Bilim Olmayan” başlıklı bir konuşma gerçekleştirdim. Aynı etkinlikte dostlarımdan Selçuk Topal ve Cem Say da vardı. Kendileriyle az da olsa görüşmüş olduk. Ayrıca etkinlikte Prof. Dr. Yavuz Unat’la tanışmak benim açımdan en büyük kazanım oldu. Yavuz Hoca’yla ileride pek çok paylaşımda bulunacağımdan eminim. Burak Kesayak’la da ne zamandır Twitter’den takipleşiyorduk. İlk kez yüzyüze tanışma fırsatımız oldu ve çok memnun oldum. Kendisiyle de gelecekte birlikte yapabileceğimiz şeyler mevcut. Kısacası: Güzel bir etkinlik, başarılı bir organizasyondu. Organizasyona beni davet eden IEEE kulübüne ve özellikle Ilgaz Onur Taş ile Ecem Taş’a çok teşekkür ederim.

Sunumu talep edenler için paylaşıyorum.

[Sunum]

Etkinlikten fotoğraflar (göbeğin sebebi etkinlik öncesinde iki gün anne beslemesine maruz kalmış olmam :) ):

 

 

BOĞAZİÇİ EVRİM GÜNLERİ: Ekolojik Rasyonalite ve Uyarlanma Araç Kiti

3-4 Aralık 2017 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Evrim Günleri’nde “Ekolojik Rasyonalite ve Uyarlanma Araç Kiti” adlı bir konuşma gerçekleştirdim.

Sunumu talep edenler oldu. İsteyenler için buraya yüklüyorum. Konuşmanın videosunu yakında organizasyondaki arkadaşlar yayımlayacaklar.

[Sunum]

BİLİMKURGUDA (VE OLASILIKLAR EVRENİNDE) DÜNYA DIŞI YAŞAM

18 Kasım 2017’de ODTÜ Amatör Astronomi Kulübü ve ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu ortaklığında gerçekleştirilen ODTÜ Astrobiyoloji Konferansı‘nda konuşmacı olarak yer aldım. Öncelikle (başta Aylin ve Berfin olmak üzere) tüm organizatörlere teşekkür ederim. Gerçekten başarılı bir organizasyon olduğunu söylemem gerek. Diğer konuşmacılarla tanışma fırsatı bulduğum için da çok memnun oldum (Etkinlik Hesabı).

Etkinlikte gerçekleştirdiğim sunumu ilgililer için metne dökmeye çalıştım. Metin büyük ölçüde konuşmamla paralel gidiyor. Sunum dosyasını da metinle birlikte aşağıdan indirebilirsiniz.

[Konuşma Metni] [Sunum]

GALERİ

26 ŞUBAT GÜNDEM ÖZEL: ÖTEGEZEGENLER VE FERMİ PARADOKSU

26 Şubat’ta Deniz Bayramoğlu’nun konuğu olarak Gündem Özel programındaydım. Artık “Stüdyo arkadaşım” diyebileceğim Ethem Derman Hoca’mla ve daha evvel birlikte bir panel gerçekleştirdiğimiz saygıdeğer astronom dostum Sinan Aliş ile bu vesileyle buluştuk. Yavuz Ekşi ve İpek Çay ile de program vesilesiyle tanıştık. Umut Yıldız da Skype üzerinden bizlere katıldı.

Program bazen biraz dağılarak ilerlese de toplamda ötegezegenlerin keşfi, Fermi Paradoksu, uzaylı iddiaları konusunda doğru ve derli toplu bilgiler sunmamızı sağladı. Program üzerinden gelen geribildirimlerden anladığım kadarıyla “saf bilim” içerikli bir program oldu ve bilimseverleri çok memnun etti.

Aşağıda programın tamamı mevcut. Herkese sevgiler.

 

“Deniz Bayramoğlu sordu, NASA’da görevli astrofizikçi Dr. Umut Yıldız, Türk Astronomi Derneği Başkanı Prof. Dr. Yavuz Ekşi, akademisyen Doç. Dr. Tolga Güver, astronom Prof. Dr. Ethem Derman, bilim yazarı Tevfik Uyar yanıtladı.”

 

Hayatın İçinde Mimarlık: MİMARLIK VE BİLİMKURGU

Urbanista tarafından organize edilen Hayatın İçinde Mimarlık dizisinin üçüncüsüne Devrim Kunter ile birlikte konuk olduk. Akbank Sanat’ta gerçekleştirilen etkinlik boyunca bilimkurgu, tasarım, sanat, teknoloji ve kültür arasındaki etkileşimleri hemen her yönüyle ele almaya çalıştık.

Yaklaşık bir buçuk saat süren etkinlik oldukça bilgi yüklü oldu. Bilhassa da bilimkurgu görsel tasarımındaki tarihsel gelişimin anlaşılması açısından son derece içi dolu ve yüklü olduğunu söyleyebilirim. Devrim bilgisini konuşturdu. Organizatörlerden biri olan Cenk de doğru kompozisyonun kurulmasını sağladı. Tüm dinleyiciler için oldukça faydalı bir söyleşi ortaya çıktı.

Küçük senkron problemleriyle de olsa aşağıda tamamını izleyebileceğiniz net bir kayıt bulunuyor.

İyi seyirler.

 

 

TRT Kent Radyosu – “Güneş Tutulması Başımıza İş Açar mı?”

9 Mart’ta Dünya tam güneş tutulması yaşadı. Elbette felaket tellalları boş durmadılar. Sonu “olabilir” ile biten, geneli hali hazırda zaten yaşadığımız bir süreci tarif eden onlarca cümle ile kehanetlerde bulundular. Bir kısmı doğal olarak tutacaktır (çünkü sayısı yeterince fazla…). Tutmayanlar ise unutulacaktır. Bu sürekli dönen bir döngü: Aynını 2012’de de yapmışlardı, daha öncesinde de. Takvimler 11.11.11’i gösterdiğinde, güneş patlamalarında ve nadir görülen astronomik olaylarda aynı türden haberler hep çıkar.

Daha önce de beni çeşitli vesilelerle yayınına konuk alan TRT Ankara Kent Radyosu’ndan Kemal Atalay, Güneş Tutulması hakkında birden türeyiveren haberler hakkında programında görüşlerime yer verdi. Aşağıda ses kaydı bulunuyor. Sevgiler.

 

[powerpress]

 

 

Referanslar:

KİM MİLYONER (VE OLASILIKÇI) OLMAK İSTER?

Geçtiğimiz günlerde TV’de denk geldikçe severek izlediğim “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasına başvurdum. Başvurduğumdan beri de “ben olsam ne yaparım?” diye düşünüyorum. Ezelden beridir yarışmacıların -her nedense- 60.000 sorusuna takıldıklarında doğru stratejinin ne olduğunu hesaplamaya niyetliydim, başvurunca da oturup hesaplayayım dedim.

Olasılıksal problemlerde strateji belirlemek için yapılan hesaplamalar çok basittir. Bu hesaplamalarla amaçladığımız şey “oyun değerini” bulmaktır. Daha evvel oyun değerinden şu yazımda bahsetmiştim. Burada da kısaca bahsedeyim: Bir oyunun değeri, o oyunu getirisiyle olasılığının çarpımıdır. Basitçe örneklemek gerekirse: Yazı Tura oyunu oynuyorsanız ve kazanınca size 50 TL vaat ediliyorsa, kazanma olasılığınız 0,50, dolayısıyla da oyunun değeri 25 TL’dir. Klasik iktisat teorisine göre böyle bir oyuna giriş parası 25 TL’den azsa girilir. Değilse girilmez.

Peki bu soruya gelindiğinde yanıt kesin olarak bilinmiyorsa ne yapmalı? Hangi hareket mantıklı olur? Bilmediğimiz bir soruda şansımızı denemek mantıklı mıdır?

Önce doğru stratejinin ne olduğunu üç senaryoya göre belirlemeye çalıştım. Senaryolar şöyleydi:

  1. Yarı yarıya joker hakkımızın bulunduğu (veya iki seçeneğin olmadığından kesin olarak emin olduğumuz)
  2. Tek bir seçeneği kesinlikle eleyebildiğimiz (yani üç seçenek üzerinde düşündüğümüz)
  3. Hiçbir seçeneği eleyemediğimiz

Bunu yaparken de sadece mevcut soruya odaklanarak yapmıştım ilk önce. Oysa bir soru bilinirse, devamında daha büyük değerli sorular için yarışmaya devam ediliyordu. Bunu da hesaba katınca karşıma ilginç bir sonuç çıktı: Bu yarışmada neredeyse her durumda cevabı sallayarak ilerlemek mantıklı. Evet yanlış duymadınız. Olasılık teorisine göre CEVABI BİLMİYORSANIZ DA SALLAMANIZ GEREKİR!

Öncelikle hiçbir joker olmadığı kabulüyle tüm soruları sallayarak ilerlemenin değerlerini bir tablo halinde çıkardım:

tablo1

Tabloyu açıklamak gerekirse:

Tüm sorular sallandığında mevcut sorudan ve sonraki sorulardan gelenler (DOĞRU TUTARSA 1/4) satırında bulunuyor (kavun içi).

Yanlışsa (Ki bunun olasılığı 3/4) son barajın değeri elde ediliyor. İki baraj olduğundan 3. sorudan itibaren bu değer 750 TL, 8. sorudan itibarense 11.250 TL.

Bu ikisini toplayarak TOPLAM BEKLEN DEĞER’i buluruz. Bu değer ÇEKİLME DEĞERİ’nden büyükse yarışmaya devam edilir. Sadece 5. ve 6. sorularda küçük bir farkla ÇEKİLME DEĞERİ daha yüksek. Eğer elimizde jokerler bulunduğu düşünülürse bu sorularda da devam etmek mantıklı olacaktır.

Şimdi söylediklerimi daha iyi anlatabilmek için 60.000 değerli soruyla karşılaşınca strateji belirleme hesaplarını detaylı olarak göstereyim. Birinci senaryomuz: Şıklar hakkında hiçbir fikrimiz yok.

s1

İki seçenek vardır: Devam etme ya da Çekilme. Bu soruda çekilirseniz eğer 30.000 TL’lik çekinizi alır gidersiniz. Rasgele bir cevapla devam ederseniz ve bu doğru tutarsa (1/4 olasılık) 60.000 kazanırsınız. Bu ihtimain değeri 15.000 TL’dir. Eğer bilemezseniz (3/4), baraj olan 15.000 TL’ye dönersiniz. Bu ihtimal de bize 11.250 TL kazandırır. İkisi toplandığında oyunun BEKLENEN Değeri bulunur. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) > Devam (26.250) olacaktı. Ne var ki yarışmaya devam edebilmek de önemli bir avantaj olduğundan sonraki soruları da hesaba katmalıyız. En kötü ihtimalle (hiçbirini bilemediğimiz ve sallamak zorunda kalacağımız ihtimali) yaptığım hesaplamları bir önceki tabloda vermiştim. Gördülüğü üzere, sonraki soruları da hesaba kattığımız için Devam değeri kesinlikle Çekilme değerinden yüksek oldu. Strateji şüphesiz DEVAM’dır.

Diğer senaryolar şöyle:

s2

Eğer tek seçeneği eleyebiliyorsanız (“Ankara’da olmadığından eminim” gibi…) artık 3 seçenek arasından seçim yapıyorsunuz demektir. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) = Devam (30.000) eşitliği olurdu. Devam ettiğinizde kazancınızı artırma şansınız olduğu için (ki bu şans 15.625 TL’ye karşılık geliyor) her halükarda devam etmenin karlı olduğu bu örnekte daha iyi anlaşılır.

s3

Jokeriniz varsa zaten soru tadından yenmez! İşte yukarıdaki de iki seçenekli hareket senaryosu. Sonraki soruları hesaba katmsaydık bile 37.5000 > 30.000 eşitsizliğinden ötürü kesinlikle devam edilmesi gerektiği sonucuna varırdık. Katınca zaten fark devasa hale geldi.

Sonuç ve Azalan Marjinal Fayda

Elbette bu türden bir hesaplama “marjinal fayda” kavramını dışarıda bırakır. Örneğin: 250.000 TL cepte ve 1.000.000’luk soruya geldiniz. Yanıt ve seçenekler hakkında da hiçbir fikriniz yok. Tablomuza göre çekilme değeri 250.000. Oysa devam etmenin değeri 261.250 TL. Buradaki ekstra 11.250 TL’nin (ya da kazanmanız halinde alacağınız 750.000 TL’nin) sizin için hiç yoktan 250.000 kazanmaktan daha az değeri olabilir. Yani 250.000 TL’yi 1.000.000 TL yaparak dört katına çıkarmak, bu kazancın sizin için olan faydasını da 4 katına çıkaracak diye bir kaide yok. Muhtemelen son iki soruda ben de riske atmazdım.

Az önceki senaryoyu da bu bağlamda ele alırsak: Bazılarımız için 15.000 TL’lik barajla 30.000 TL’lik çekilme arasındaki marjinal fayda farkı çok yüksek olabilir (Birisi 15 aylık kazancınıza, birisi 30 aylık kazancınıza denk geliyor olabilir). Bu nedenle GARANTİ bir 15.000 TL’ye doğal olarak sıcak bakabilir. Ancak ayda 15.000 TL kazanan birisi için bu marjinal fayda farkı o kadar önemli olmayabilir.

Yani önünde sonunda nasıl davranacağımızı “azalan marjinal fayda” kavramı belirler. Ancak bunu da tayin edebilmek için yine de hesap yapabilme, veyahut “finansal okur yazarlık” kavramının önemli olduğunu düşünüyorum.

KÜRESEL ISINMANIN GÖZDEN IRAK KAYNAKLARI

6038935_kmkz440a06Tuhaf günlerden geçiyoruz. Mevsimler bildiğimiz mevsimlere benzemiyor. İklim de bildiğimiz iklim olmaktan çıkıyor giderek. İlkin Haziran ayında Tuzla-Pendik civarında çıkan hortum hiç de alışık olduğumuz tarzda bir doğa olayı değildi bizler için. Devamı da geldi üstelik. Bazı uzmanlar Türkiye olarak yarı tropikal bir iklime hazır olmamız gerektiğini söylüyor.

İklime dayalı pek çok değişikliğin birinci dereceden şüphelisi uzun yıllardır dilimizin iyice alıştığı “küresel ısınma” mevzuu. Neticede Dünya kabaca kapalı bir kutu ve atmosfer ile örtülü. Bu kutunun içerisinde bize yaşanabilir koşulları sağlayan atmosfer bir hava kütlesi olmakla beraber öyle pistonlu  küçük bir kaptaki gibi her noktası benzer özellikler gösteren (homojen) bir kütle değil. Her gaz kütlesi gibi onun da sıcaklık, basınç vb. değerleri var ama kutu bu kadar büyük olunca bu değerler yerine göre değişiklik gösteriyor. Zaten  iklim denen olguyu da bu farklılıklar yaratıyor.

Dünya’mızın atmosferi bildiğimiz diğer atmosfere sahip gezegenlerinkine nazaran güzel bir denge içerisinde. Öyle Mars’taki gibi aylarca sürecek küresel kum fırtınalarına ya da Jüpiter’deki gibi sürekli hareketli ve elektrikli bir havaya sahip değiliz. Tam olarak da az önce söylediğim gibi: Bize yani insanlığa yaşanabilir koşulları sağlayan şey atmosferimiz. Yaşasın gaz küremiz!

Yeniden Hatırlayalım: Küresel Isınmanın Mekanizması

Küresel ısıma dediğimiz konu ise bilindiği üzere yine aynı atmosferin içerisinde yer alan sera gazlarından kaynaklanıyor. Güneş ışınları Dünya yüzeyine düşer. Işınlar atmosferden girip toprağa ulaşır ve enerjinin bir kısmı bu süreçte atmosfer, toprak ve su tarafından tutulur, diğer kısmı ise geri yansıtılır. Bu yansıtma süreci bildiğimiz yansımadır: Tıpkı üzerine ışık düşen nesneler gibi, onları görmemizi sağlayan bir yansıma. Şu an bilgisayarınızın önündeki tuşları bu sayede görürsünüz: Işık düşer, cisim bu ışığın bir kısmını soğurur, hangi renkte görüyorsanız eğer o rengi yaratan dalga boylarındaki ışığı geri yansıtmıştır. Bu kadar basit.

Güneşin ışığının Dünya’nın katı, sıvı ve gaz katmanları tarafından soğurulması yaşamı oluşturan ve idame ettiren başlıca faktörlerden biridir. Yani bu etki Dünya’nın yaşanabilir bir gezegen olması için elzemdir ve şiddeti şimdilik bizler için iyidir de. Ancak atmosferdeki sera gazlarının miktarı arttıkça bu soğurulmanın miktarı da arttığından ilk başta iyi olan şey giderek kötüleşmektedir. Sera gazları (karbondioksit, metan, su buharı, azot dioksit ve ozon) Dünya’dan geri yansıyarak çıkmasını beklediğimiz güneş ışığını soğurur ve ısının Dünya içerisinde hapsolmasına neden olurlar.

Fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan karbondioksitin bir sera gazı olması nedeniyle son üçyüzyılda küresel ısınmanın miktarının özellikle arttığı biliniyor. Zira endüstri devrimi sonrasında bolca tüketilen ve halen de tüketilmekte olan petrolün, doğalgazın ve diğer fosil yakıtların içeriğinde bulunan karbon onların yanmasıyla birlikte milyonlarca yıldır bulundukları yerden kurtulup atmosfere salınırlar. Artan nüfus, kentleşme ve doğa tahribatı nedeniyle ormanların giderek azalıyor oluşu da kardondioksitin besin sentezi yoluyla tekrar atmosferden çekilmesini yavaşlatıyor. Son sekiz bin senede Dünya gezegeni, ormanlarından yarısından fazlasını kaybetmiştir ve bu kaybın yarısından fazlası da son 50 yılda gerçekleşmiştir. Başat bir etken olan kereste tüketiminin yanısıra tarım arazisine ve şehirlere yer açmak için ormanları kesmek bu kaybın başlıca nedenlerindendir.

Sözün kısası küresel ısınma olgusu giderek güçlenmekte ve gün geçtikçe gezegenimiz daha sıcak bir gezegen haline gelmektedir. Küresel ısınmanın endüstri ile ilişkisi bugüne kadar pek çok kez pek çok yerde işlendi. Artık bunu biliyoruz. Bu yüzden bu yazıda endüstri aracılığıyla atmosfere salınan gazların küresel ısınmaya katkısından değil göz önünde bulunmadığından pek de bilmediğimiz bir etmenden bahsedeceğim: Tarım ve Hayvancılık.

(Önce şu uyarıda bulunmalıyım… Buradaki ana fikir kesinlikle “Aslında sanayinin yarattığı kirlilik abartılıyor ve küresel ısınma bir yalandır” değil. Daha önce dergimizde yayınlanmış olan şu yazıda küresel ısınma inkârcılarının bu yolla çeşitli faydalar elde ederek halkın kafasını karıştırmayı iş edindiklerinden bahsetmiştik. Aldanmayınız, itibar etmeyiniz…)

“O son butu yemeyecektin!”

Karbon… Yaşamımızın temeli. Dört bağ yapabilmesi sayesinde başta proteinlerimiz olmak üzere milyonlarca ve hatta milyarlarca organik molekül inşaatı potansiyeline sahip. Doğada bu tip bir kabiliyete sahip olan diğer element silikondur ama silikonlu bileşikler genelde o kadar serttir ki canlılığın silikon üzerine inşası pek mümkün olmazdı. Kısacası karbon tüm canlılığın ortak malıdır. Adresini sorarsanız kendisi toprakta bolca bulunuyor.

Tarımın küresel ısınmaya etkisi çeşitlidir:

Her şeyden önce toprakta bağlı olan karbon tarımla birlikte açığa çıkar, ama bu yeni bir şey değil, zirâ doğal bir süreç olduğundan avcı-toplayıcı olduğumuz dönemlerde de bu süreç hep vardı. Ancak insan tarım yapmaya başladıktan sonra toprak çok daha hızlı bir şekilde karbon zenginliğini kaybetti ve toprakta olanın atmosfere karışmasını daha da hızlandırdı.

Üstelik tarım ürünlerini bizlerin ve hayvanların yemesi sonucunda etkili olan bir başka süreç daha vardır: Yediklerimizi sindirdiğimiz, çeşitli yollarla doğaya bıraktığımız ve bu esnada da atmosferin de bundan nasibini aldığı süreç. Sindirim neticesinde açığa çıkan gazlar ve katı atıklar atmosfer için başka bir sera gazı kaynağı haline gelir.

Tarım toplumlarının miktarı arttıkça artan bu iki etkiye bir üçüncüsü topraklar zenginliklerini kaybettiği zaman eklenir: Gübre. İleride detaylarını vereceğimiz üzere, toprağın kaybettiği zenginliği telafi etmek üzere kullanılan gübre başka bir sera gazı kaynağıdır. Kısacası “beslenmek” başlı başına bir küresel ısınma nedenidir.

Geleneksel tarım ve hayvancılık insan nüfusunun ve dolayısıyla da besin tüketiminin az olduğu çağlarda yine de büyük bir etkiye sahip olmasa gerek. Peki ya şimdi?

İnanılmaz gelebilir ama tarım ve hayvancılığın küresel ısınma nedenleri arasındaki yeri %18’lik payıyla oldukça yüksektir. Bu yüksekliğin nedeni besin endüstrisi. Ya da daha özel olarak ifade edecek olursak endüstriyel tarım ve hayvancılık diyebiliriz. Özellikle tarım ve hayvancılık faaliyetleri sırasında açığa çıkan gazlar karbondioksitten çok daha etkili sera gazlarıdır: Metan ve azot dioksit. Kendileri karbondioksite göre sırasıyla 23 kat ve 296 kat daha fazla sera gazı etkisi yapar.

Kaynak: IamNotUnique

Gezegenimizin kalbine giden yol çiftlik hayvanlarının midesinden geçiyor olabilir. Resim Kaynağı: IamNotUnique

Metan büyük ölçüde hayvanların sindirim sisteminin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Sadece hayvanların gaz çıkarmasından ötürü atmosfere karışan metan gazının 90 milyon tondan fazla olduğunu söylesem? Ve 2,2 milyar ton karbondioksitin etkisine karşılık geldiğini? Tabii ki bu sayılar tek başına bir anlam ifade etmeyecek. Bu yüzden yüzde olarak ifade etmem daha doğru olur: Sadece çiftlik hayvanlarının (büyükbaş ve küçükbaş) çıkardığı gazın küresel ısınmaya katkısı %5 dolaylarında. İnanılmaz değil mi?

Ve maalesef çok etkili bir sera gazı olan metan sadece yellenme yoluyla atmosfere karışmıyor. Bilindiği üzere hayvan dışkıları tarımın ortaya çıkmasından bu yana gübre olarak kullanılırlar. Bu gübrelerin toprağa bekletilmeden ve doğrudan uygulanması açığa çok fazla metan çıkmamasına neden olur ancak bu dışkıların işlenmesi, bekletilmesi ve stoklanması atmosfere metan gazı salınımının devamına neden oluyor. İşte bu de endüstrileşmenin bir “götürüsü”.

Maalesef burada bitmiyor! Gübrelerin toprakta geçirdiği süreçler, yani nitrifikasyon ve denitrifikasyon süreçleri bu defa da açığa azot dioksit çıkmasına neden olur. Ki kendisin karbondioksitten 296 kat daha etkili olduğunu da söylemiştik. Yani gübrenin eldesi de, stoklanması da, kullanımı da küresel ısınmaya ziyadesiyle katkıda bulunuyor.

Aşağıdaki tablo hangi tarım ve hayvancılık faaliyetinin toplam tarım ve hayvancılık karbon salınımı (emisyonu) içerisinde ne kadar payı olduğunu gösteriyor:

Faaliyet Pay
Tarım faaliyetlerinde gübre kullanımı %61
Hayvanların sindirim sistemleri %18
Gübre stoklama, işleme ve taşıma %9
Tarım faaliyetleri için kullanılan fosil yakıtlar %7
Diğer %4
Toplam T&H Karbon Emisyonu %100
Genel Emisyon İçerisindeki payı %18

 

Bazı spesifik nedenlerden ötürü de tarım küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, ki bu nedenler tabloda diğer başlığı altındadır. Sözgelimi çeltik tarlaları su ile kaplı olduklarından atmosferik oksijen toprağa ulaşamaz. Bu nedenle topraktaki organik materyaller anaerobik solunumla parçalanırlar, ki bu da açığa metan gazı çıkmasına neden olur.

Şu halde gerçekten de besin üretiminin küresel ısınmaya katkısı dolayısıyla aslında tam bir baş belası olduğunu söylemek mümkün! Science dergisinden Nathan Fiala’nın yaptığı bir benzetmeyle “200 gramlık hamburger köftesinin küresel ısınmadaki payı neredeyse 1300 kg’lık bir aracın 20 km. gitmesine eşdeğer”. Üstelik bu durum bacasından dumanlar tüten bir fabrika ya da yağ yakan bir kamyon kadar göz önünde olmadığından pek aklımıza düşmüyor.

Sorun nerede? Nasıl çözeceğiz?

O halde ne yapacağız? Beslenmeyecek miyiz?

Bundan kaçış yok. En iyi ihtimalle vejetaryen olarak hayvan tüketmekten kaçınabilirsiniz ama tarım ürünlerinden kaçınmanız pek mümkün değil. (Daha önce yazmış olduğumuz yapay et‘ten de bu noktada bahsetmek gerek…)

Şu halde bu duruma çözüm bulunmalı.

Ağır kimyasal gübre kullanımının sınırlandırılması çözümlerden birisi. Bir diğeri de tarım yapılan arazi ile hayvancılık yapılan arazilerin birleştirilmesi. Uzmanlar her iki faaliyetin de aynı alanda gerçekleştirilmesinin karbon salınımını ciddi şekilde düşüreceğine inanıyor.”Tarımsal Ormancılık” (İng: Agroforestry) olarak anılan, tarım alanlarının ağaçlandırılması da soruna katkı sağlayan küçük çözümlerden. Üretimin yerelleştirilmesi de çözümlerden birisi: Tarım ve hayvancılık endüstrisinin yarattığı salınımın %7’si bu faaliyetler için kullanılan fosil yakıtlardan kaynaklanırken gübrenin nakliyesi de salınım kaynaklarından birisi. Şu halde lojistik başlı başına bir problem olduğu için tarımın yerelleştirilmesi iyi olacaktır.

Öte yandan salınımı azaltmayan ancak salınmış olanı geri toprağa bağlayan ve bu sayede gübre kullanımını azaltan çözümler de mevcut. Bu çözümlerden birisi örtü bitkisi kullanımı. Bu yöntem “Yeşil Gübreleme” olarak da anılıyor, çünkü örtü bitkileri olarak anılan bitkiler atmosferdeki azotu tekrar toprağa bağlayabiliyorlar. Tarım’da örtü bitkisi kullanımı aynı zamanda toprağın zenginliğini arttırması, nemini muhafaza etmesi, erozyonu azaltması ve zararlı kontrolü sağlaması gibi daha bir dizi başka faydaları nedeniyle gün geçtikçe artıyor.

Ama bana sorarsanız bu çözümlerin pek çoğu yine de hâlâ yüzeysel, çünkü şahsi düşüncem insan nüfusunun fazlalığının temel problemi teşkil ediyor olduğu. Yani tüm bu üretim ve tüketim çılgınlığı bir şekilde gelip insan sayısına dayanıyor. Artan nüfusu beslemek için endüstriyel tarım ve hayvancılık maalesef şart, aksi takdirde bu kadar insanı doğal tarım ve hayvancılıkla doyurmaya çalışmak maliyetlerinden ötürü gıda fiyatlarının yükselmesine neden olacak. Mevcut ekonomik sistemin buna elverişli olduğunu söylemek de zor. Bu yüzden “nüfus planlama” ve “doğum kontrolü”, insan nüfus artışının bu yolla sınırlandırılması kök nedeni ortadan kaldırabilir. Yeni Malthusçuluk başlığı altında sınıflandırılabilecek olan bu fikir akımı kulaklara pek demokratik gelmeyebilir ama aşağıdaki belgesel parçasını izledikten sonra belki siz de bir miktar böyle düşünebilirsiniz.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=_8nErJYB3-M&w=480&h=360]

.

Ayrıca endüstriyel tarımı sadece karbon salınımı açısından değerlendirmek de indirgemeci bir yaklaşım olur. Yukarıdaki videoda özellikle tüylerinizi ürperttiğini tahmin ettiğim ilk sahne insan türünün diğer türler üzerindeki tahakkümünün etik boyutu hakkında da durup düşünmemize neden oluyor. Sahi, bu Dünya’daki en organize ve zeki tür olmamız bize diğer türleri sıkış tepiş bir alanda istifleyip, makinelerle toplayıp, onları çekmecelere tıkıp, uygun bir biçimde öldürdükten sonra seri üretim hatlarında parçalara bölme hakkını veriyor mu?

Veterinerlik alanında “etik” bir devrim yaptığını düşündüğüm Temple Grandin’in kendi hayatını konu alan filmden yine kendisinin sarf ettiği şu cümleleri de yeri gelmişken aktarmak istiyorum:

Tamam, kabûl… Bir şekilde hayvanları besliyor ve sonra kesip yiyoruz. Yüzbinlerce yıldır da böyle; ama en azından biraz saygıyı hak etmiyorlar mı?

İlk Yayın:

Açık Bilim, Eylül 2014

Kaynaklar:

Kapak Fotoğrafı: tricky (rick harrison) via Compfight cc

 

 

MİLYAR MİLYAR YIL SONRA…

Sıçramadan sonra pekala Arz’ın güneşi olabilecek yıldız hâlâ onda bir parsek mesafedeydi. Gökyüzündeki açık ara en parlak nesneydi, fakat hâlâ bir yıldızdan ibaretti.

Isaac Asimov, “Vakıf ve Dünya”

Kozmos belgeselinin bir bölümünde Neil deGrasse Tyson, evrenin büyük patlamadan bu yana olan ömrünü bir yıla, yani 365 güne ölçekleyerek insanın bu yılın sadece son dakikasında yaşadığını söylüyordu.

Hakikaten de kainat tarihi için ne kadar da önemsiz, kısa bir alanı işgal etmekte olduğumuzu anlamamıza yarayan bir örnek bu. Düşünün ki insan denen varlık, yaklaşık 14 milyar yıllık bir tarihin neredeyse sadece son bir milyon yılında yaşamış, son derece yeni ve kainatın geri kalanı için etkisiz bir eleman. Üstelik geliştirmekle övündüğü medeniyet bin yıldan daha yaşlı değil. İnsan hakları fikri doğalı beş yüz yıl olmamış, uzaya iyi kötü anlamlı radyo dalgaları göndermeye başladığından beri bir buçuk asır dolmamış. Bir de kendi ömürlerimizi düşünelim: Kozmos yılı içerisindeki bir salise bile değil.

Eğer evren tarihini bir kasede benzetirsek, şu an kasetimiz üzerinde ama keyifli ama keyifsiz bulduğumuz bir şarkıyı dinlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Aslında biz var olduğumuzdan bu yana sadece bu şarkıyı biliyoruz. Astronomlar, astrobiyologlar ve jeologlar önceki şarkıların nasıl olabileceğine dair bir şeyler elde etmek için bugüne dek pek çok izin peşinden gitmişlerdir. Onların çabaları sayesinde kainatın nasıl ortaya çıktığı, güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini, Dünya’mızın hangi süreçlerden geçtiği, Ay’ın nasıl var olduğu gibi sorulara yanıt olan senfonileri bulmuş görünüyoruz. Peki sıradaki şarkılar nasıl olacaklar? Şimdikine benzer mi? Yoksa bambaşka mı? Hızlı mı? Yavaş mı? Sert mi yoksa yumuşak mı?

Ömrümüz kozmosun tarihi içerisinde  minicik bir an olunca gelecek dediğimizde de  ilk bakışta kendimiz kadar minicik bir bakış fırlatmamız son derece doğal. Öyle ya: Gelecekten bahsedeceksek o gelecek olsa olsa önümüzdeki 50-100 yıl olmalı… O 50-100 yılda da robotlar, nanoteknoloji, yakın gezegenlerin keşfi olmalı. Ne de olsa bu sırada Dünya yine bildiğimiz Dünya olacak, Samanyolu Galaksisi’nin içerisinde Güneş’in de yer aldığı o dış kolu karanlık bir gecede yine o tüm ihtişamıyla uzanacak. Hakikaten de küresel ısınma, iklim değişikliği, artan nüfusun yarattığı tehdit, kirlilik vb. gibi bilinen tehditleri bir kenara bırakır, olası bir göktaşı çarpması, robotların isyanı, alt edemeyeceğimiz bir virüs ya da uzaylı istilası gibi “terminal global riskleri (soncul küresel riskler)”  yok sayarsak, en azından 50 milyon yıl için Dünya’nın bildiğimiz Dünya’dan çok farklı olmayacağını söyleyebiliriz.

Fakat daha ileriki tarihlerden bahsediyorsak gezegenimizin bekâsı bir mesele haline geliveriyor… İnsanların birbirlerine zulmetmeyi ne kadar sevdiğini göz ardı edersek 50 milyon yıl sonra türümüzün varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmez; ama büyükten başlarsak galaksimizin, güneş sistemimizin ya da gezegenimizin bize sunduğu ortam pek öyle kararlı ve sakin bir ortam olacakmış gibi görünmüyor.

İşte milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra bizi bekleyen “bilinen” hadiseler…

100-250 milyon yıl sonra: Yeni bir süper kıta

Dünya’nın bir zamanlar tek kıtadan müteşekkil olduğunu pek çoğunuz duymuşsunuzdur. (Henüz bu konuyu bilmeyenler ya da detay isteyenler için şu yazıda bir şeyler var: LEVHA TEKTONİĞİ VE EVRİM).

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi.

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi. (Kaynak: Wikimedia Commons)

Aslında bu bir döngüdür: Yani evet, bugün bildiğimiz kıtalar bir zamanlar bir aradaydılar, şimdi ise ayrılar; ama bu ayrılık da geçici. Gün gelecek yeniden bir araya gelecekler. (Var olan 3 adet süper kıta modelini görmek için şu taraftan lütfen…)

Örneğin 50 milyon yıl sonra Afrika ve Avrupa birbirine geçtiği için Akdeniz diye bir deniz olmayacak. (Her şey bildiğimiz gibi sürseydi GSMH içerisinde turizmin büyük bir pay sahibi olduğu Türkiye için epey kötü bir haber olurdu bu). Yaklaşık 100 milyon sonra kıtalar birbirlerine çok yakın bir biçimde bir araya toplanmış olacaklar. Antarktika ve Grönland’ın eriyen buzulları nedeniyle su seviyesi 90 metre kadar yükselecek. Bugün beğenmediğimiz dağlardaki kayalık arazilerden arsa satın almaya başlarsanız iyi olacak gibi görünüyor.

250 milyon yıl kadar sonra ise tamamının tek bir kıta oluşturacak şekilde çarpışacağını söyleyebiliriz. Elbette bu çarpışmalar öyle sükûn içerisinde olmayacak: Olabilecek en şiddetli depremler eşliğinde yeni volkanik dağlara merhaba diyeceğiz. Süper kıtanın oluşumu ilk önce küresel sıcaklığı düşürecek, zira hem genel rakım yükseldiği hem de dağlar rüzgârları yönlendirdiği için küresel iklimin bir miktar soğuyacağı düşünülüyor. Yeni buzul oluşumları nedeniyle hem bir buz devrinin başlaması hem de deniz seviyesinin azalması muhtemel.  Ne var ki bu buz devrine müteakip mantodan yüzeye teşrif eden lavlar yeni bir ısınma dönemini başlatacak. Yani anlayacağınız birleşmeden sonraki bir kaç milyon yıl içerisinde ince giyinsek de olmayacak, kalın giyinsek de.

250 milyon yıl sonra: Uzayan günler, geceler…

Kıtalar kardeş olmuşken Dünya’nın eksen eğikliğinin bugün olduğu 23 derece 27 dakikadan bir 0,5 derece (30 dakika) daha fazla eğik olacağını ve bir günün 25,5 saate uzayacağını söylesem?

Ay’ın Dünya’nın dönüşünü yavaşlatma yönünde bir etkisi olduğundan ve gittikçe Dünya’dan uzaklaştığından Ay’ın nasıl meydana geldiğini açıkladığım şu yazıda bahsetmiştim. Ay Dünya’dan her yıl 3.82 ± 0.07 cm uzaklaşmaktadır ve Dünya’nın dönüş hızını her yüzyılda 1,7 milisaniye yavaşlatmaktadır. Yani aslına bakarsanız Dünya her yıl bir miktar daha yavaşlamaktadır. Ne var ki bizim mini minnacık ömrümüz içerisinde bu yavaşlamanın bir önemi yoktur. Öyle ki dedenizin dedenizin dedenizin dedesinden 3-4 milisaniye daha uzun yaşıyorsunuz günü, o kadar. Fakat “astronomik rakamlar” deyimi boşuna değildir. Söz konusu kainat ise sayılar her zaman çok büyüktür. Bahsettiğimiz küçük eksen eğilmesi farkları çok uzun bir zaman diliminde Dünya için oldukça köklü bir değişime neden olabilecek şekilde birikir. Sözgelimi 1,5 ila 4,5 milyar yıl içerisinde Dünya’nın eksen eğikliğinin 90 derece artacağı tahmin ediliyor. Yani bugün kutuplar diye bildiğimiz yer artık ekvator olacak. İyi haber: Hâlâ var olursak ve tüm şartlar aynı kalırsa Türkiye’de 4 mevsimi yine de yaşayabilecek olmamız… Kötü haber: İlkokul duvarlarındaki mevsimlerin sırasını değiştirmemiz gerekeceği için sınıf öğretmenlerine ekstra iş çıkacak.

750 milyon yıl sonra: “Tekrar Merhaba Yay Cüce Galaksisi!”

Yay Cüce Galaksisi (İng: Sagittarius Dwarf Spherical Galaxy) Samanyolu’nun uydu galaksisidir. İlki 1,9 milyar yıl önce, sonuncusu 900 milyon yıl önce olmak üzere daha önce Samanyolu ile iki kez çarpışmıştır kendileri. Hatta ve hatta Samanyolu’nun estetik spiral yapısını son çarpışmaya borçlu olduğunu düşünüyor bilim insanları. Bu müthiş çarpışmayı kaçıranlar üzülmesin, çünkü 750 milyon yıl kadar sonra kendisi bir kez daha Samanyolu’nu yoklayacak.

(Samanyolu’nun spirallerini bu cüce galaksiye borçlu olduğu yönündeki tahminlerin dayandığı simülasyon görüntüsünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. İlgili makale ise şurada.)

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=pig-uqRehNM]

10 bin ışık yılı çapındaki cüce galaksinin bize şu anki uzaklığı 70 bin ışık yılı. Bizim güneşimiz Samanyolu’nun dış kollarından birinde yer aldığından, cüce galaksi Samanyolu’nun merkezine bize olduğundan daha yakın: 50 bin ışık yılı kadar. Ve gün geçtikçe de yaklaşmakta…

70 yıldır bilinen bu gerçek 70 bin ışık yılı uzaklıktaki bu galaksiyi gözümüzde bir tehdit haline getirmiyor elbet ve Güneş Sistemi ile etkileşiminin ne olacağı konusunda da pek bir tahmin yok, ancak o tarihte hâlâ hayatta olursanız yay cüce galaksisinin bir kaç nesil boyunca Dünya’nın bulutsuz bir geceye sahip her yerinden görüneceğinden emin olabilirsiniz.

1 milyar yıl sonra: Güneşe iyi bakın, çünkü böyle kalmayacak

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya'daki sıvı su %100 kaybolacak!

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya’daki sıvı su %100 kaybolacak! (Kaynak: Flickr, Matt and Kim Rudge, Bağlantı: Tıklandığında açılır.)

 

Bilindiği üzere güneş hidrojen yakıtı yakar. Yakar derken oksitlenme ile karışmasın: Hidrojenleri birleştirerek Helyum yapan bir füzyon reaksiyonu gerçekleştirir.  Güneş bu işe ilk başladığında kendisi bu kadar parlak değildi. Yakın gelecekte de bu kadar sönük olmayacak. Bu durumu bir kömürün yanışına benzetebiliriz. Kömür ilk ateşlendiğinde belli bir ısı verecektir ve verdiği ısı peyder peye artacaktır. Parlaklığı da öyle. İşte güneşin parlaklığı –ve dolayısıyla verdiği ısı- her 1,1 milyar yılda bir %10 artmaktadır. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık bir milyar yıl sonra güneş bugünkünden %10 daha parlak olacak.

Güneş’in daha parlak olması daha güneşli günler ve daha keyifli kumsal etkinlikleri anlamına gelmiyor: Güneş’in yaşanabilir kuşağının ötelenmesi anlamına geliyor. Bir yıldızın yaşanabilir kuşağı, kendisinin çevresinde dönüp duran gezegeni için sıcaklık anlamında bildiğimiz anlamdaki canlılığın var olabileceği koşulları yarattığı alan demek. Güneş’in daha da parlak olması halinde Dünya bu yaşanabilir kuşağın dışında kalacak, zira 1 milyar yıl sonra Dünya’nın güneşten aldığı pay yükselmiş ve gezegenimiz suyun sıvı halde barınamayacağı bir sıcaklığa kavuşmuş olacak. Bu da okyanusların, denizlerin, kısacası yüzeydeki tüm suların kuruması, su döngüsünün bozulması demek.

Böyle bir ortamda nasıl yaşayacağımızı belirlemek güç ama bir şekilde Dünya’daki su kaynaklarından elde edilmiş bir damla suya muhtaç olmayacağımız bir medeniyet geliştirmek ya da evrilmek zorunda olduğumuz da açık.

3 milyar yıl sonra: Aaaa, Andromeda Hanımlar da gelmişler!

Andromeda_Collides_Milky_Way

İnsan bu manzarayı görebilmeyi kesinlikle istiyor…

2 milyar yıldır su için savaşan Dünya canlılarına müjde: Sonunda hayatınızda eğlenceli bir şeyler olacak, çünkü en yakın galaksi komşumuz Andromeda, Samanyolu ile buluşacak. Başka bir deyişle, “çarpışacak”.

İki galaksinin çarpışması dendiğinde insanın aklına müthiş bir olaylar silsilesi geliyor olabilir ve insan öncelikle kendi güneş sisteminin akibetini merak edebilir. Hemen söyleyeyim: Bu çarpışmada bizim güneş sistemimize ne olacağı henüz meçhul. Güneşimiz ya da herhangi bir gezegeni başka bir yıldızla ya da gezegenle çarpışabilir, sistemce yeni oluşacak galaksi formasyonu içerisinde kendimize yeni bir yer bulabiliriz, ya da galaksilerden dışarıya savrulup yapayanlız bir yıldız sistemi olarak varlığımızı sürdürebiliriz.

Aslında bir önceki paragrafta bir olasılık olarak telaffuz etmiş olsam da güneşimizin başka bir yıldızla çarpışma ihtimali son derece düşüktür. Her ne kadar Samanyolu 300 milyar kadar, Andromeda ise 1 trilyon kadar yıldız içerse de yıldızlar arasındaki mesafenin yüksekliği çarpışma olasılıklarını ihmal edilebilir düzeye çekmektedir. Sayısal olarak ifade edecek olursak, bize en yakın yıldız olan Alfa Centauri 4,2 ışık yılı uzaklıktadır. Bu mesafe güneşin çapının 30 milyon katına karşılık gelmektedir. Küçük bir benzetmeyle 20 cm çapındaki basket toplarının aralarında 6000 km’lik mesafelerle bulunduğu bir ortam tarif edebiliriz. Böylesine dağılmış iki top topluluğu birbirine girse idi çarpışan toplara rastgelmek son derece olasılık dışı olurdu.

Diğerleri için de olasılık verelim: Bilgisayarlarda gerçekleştirilen simülasyonlar gösteriyor ki, güneş sistemimiz yeni galaktik sistem içerisinde %50 olasılıkla bir miktar yer değiştirecek ve merkezinden şimdiki uzaklığından 3 kat daha fazla uzaklıkta kalacak. Sistem tarafından dışarıya atılma olasılığı ise %12. Elbette bu rakamlar gerçekleştirilen simülasyonun ne kadar başarılı olduğuna bağlı olarak gerçeğe de o kadar yakın. Sahip olduğumuz veriler zamanla arttıkça, güneş sistemimizin geleceği hakkında gerçeğe daha yakın şeyler söyleyebileceğiz.

5,4 milyar yıl sonra: Kızıl Dev

Bir anakol yıldızı olan güneşimizin güneş olmaktan çıktığı an, onun bir kızıl deve dönüştüğü an olacak.

Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi, güneş yakıt olarak hidrojen kullanmakta, onları Helyuma dönüştüren bir çekirdek reaksiyonu sayesinde ışıklarını bize göndermektedir. Bu reaksiyon onun sadece parlamasını sağlamaz; aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütlenin kendi içine çökmesini engeller. Bir yandan kütle merkezi güneşin tüm malzemesini kendine çekmeye çalışırken, güneşteki reaksiyonların yarattığı basınç ise bunu dengeler.

Yıldızlar homojen bir şekilde yanmazlar. Merkezlerindeki bölgelerde bulunan hidrojeni tükettiklerinde (yani onları Helyum’a dönüştürdüklerinde) reaksiyonlar çekirdekte sona ererken dışarıda gerçekleşmeye devam ederler. Dolayısıyla “reaktör” dış yüzeye kaymaya başlar. Merkezden çevreye doğru gerçekleşen bu kayma yıldızın çapında bir genişlemeye neden olur. Ama ne genişleme!

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de "devleşecek". (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de “devleşecek”. (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneşimiz kızıl deve döndüğünde çapı giderek büyümeye başlayacak ve yaklaşık 7,5 milyar yıl sonra ise bugünkü çapının 256 katına ulaşacak. Bunca milyonlu, milyarlı sayıdan sonra 256 sayısı gözümüze küçük gelmiş olabilir ama o kadar da küçük değil. Yandaki resim bu büyümenin boyutunu gözler önüne sermekte işe yarayacaktır. Üstelik Merkür ve Venüs’ün Güneş tarafından kesin olarak yutulacağını, Dünya’nın ve Mars’ın akıbetinin ise henüz bir miktar belirsiz olduğunu da ekleyelim ki büyümenin boyutu daha iyi anlaşılsın.

Sözün kısası aşağı yukarı 5,5 milyar yıl sonra Güneş bildiğimiz Güneş olmaktan çıkacak. Bu durum yine de Dünya ve Güneş tarafından içe alınan diğer kardeşleri için acı bir son anlamına gelmeyebilir, zira daha önce kızıl devinin içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilen gezegen keşfedildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu gezegenlerde canlılığın idame edebileceğini söylemek artık imkânsızlaşıyor.

Milyar milyar yıl sonra

Merkezdeki helyumun karbona dönüştürüleceği yeni bir süreci de atlatan güneşimiz artık bir Beyaz Cüce’ye dönüştüğünde, kadim yaşam kaynağımızın çevresinde yeni bir gezegen bulutsusu bırakacak. Akıbeti ise bir süre sonra kahverengi cüceye dönüşmek. Yani bir demir yığınına.

Yukarıda saydığımız bunca süreci biraz da espiri katmak amacıyla zaman zaman günümüz insanı varlığını sürdürecekmiş gibi ele aldık, ama gerçekte mevcut halimizle Dünya gezegeni dışındaki tüm bilinen evren ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi hariç hiçbir yer ve zaman hayatta kalmamıza uygun görünmüyor.

Dünya’da bildiğimiz anlamdaki canlılığın çok hücreli yaşam formları olarak 800 milyon yıl kadar, prokaryotlar olarak ise 1,3 milyar yıl kadar daha süreceği tahmin ediliyor ama özellikle vurgulamak istediğim gibi, “bildiğimiz anlamdaki canlılık” için söylüyoruz bunu. Zira evrim yerinde durmayacak elbette ve belki de uç koşullara dayanıklı yeni canlı türleri ortaya çıkaracak. Bunu şimdiden ön görmek mümkün değil. Öte yandan biz karbon temelli ve protein yapılı bir canlılıktan bahsediyoruz. Başka türlü bir canlı yaşamını şimdilik tutarlı bir biçimde hâyâl edemiyor olabiliriz. Ya da yaratacağımız bir makina uygarlığının hayatta kalma olasılığı mevcut, zira onlar çetrefilli şartlardan bizler kadar etkilenmiyor olacaklar. Bir önceki ayki yazımda bahsettiğim gibi, onların canlı olmadığını kim söyleyebilir?

Yazımızın girişinde bahsettiğimiz kasedi ileri sarınca oldukça sert, hatta son derece gürültülü bir müzikle karşılaşıyoruz gibi görünüyor.

… ama yeni nesiller(!) de bir garip; tuhaf tuhaf müzikler dinliyorlar.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Haziran 2014 – http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/milyar-milyar-yil-sonra.html

Kaynaklar:

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google