Articles Tagged with: Yorum

ÖYKÜ: Gerçek Sevgi

Kadının gözlerine baktı yine. Bıkmadan, usanmadan bakacağı yeni bir çeyrek saate başlıyordu… Evet… Çeyrek saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hayran hayran bakacaktı.

“Konuşmadan gözlerinle beni sevdiğini söylesen…”

Adamın aklındaki şarkı idi bu… Şu an tam olarak da böyle yaptığını biliyordu. Nasıl yapmasındı?

Karşısındaki bu dilber… Bu kaşları kara, gözleri ela, gözü güzel, huyu güzel kadın… Bu dünyaya sanki sırf onun için gelmişti. Sanki bir vazifesi vardı yaradılışında ve bu güzeller güzeli, nazeninler nazenini kadını sevmekti bu vazife de.

Kadın, kendisine hayran hayran bakan adama döndü. Gözleri kesişiverdi. Adam bu kesişmeden aldığı hazzı gösterircesine daha da kıstı gözünü, dudakları gerildi. Coştu gönlü, sel gibi çağladı, bir şiir okuyası geldi. Tam dudaklarını bu amaçla aralamıştı ki, kadın göz temasını kesti. Sanki adam orada değilmiş gibi, başka bir yere, kayıtsızca bakmaya başladı.

“Sevgilim…” dedi adam, davudî sesiyle. “Bir kırgınlığın mı var bana?”

“Hayır yok. Nereden çıkardın?” dedi kadın. Lakin adam, bu ses tonunun hangi duyguları içerdiğini anlayacak kabiliyetteydi. Bir sıkılmışlık hissiydi bu.

“Sevgilim. Yoksa…”

“Bi kapar mısın artık çeneni?” dedi kadın, gözlerini kendisine çevirmeye tenezzül bile etmeden. Başka bir masada, kendisini görsün istediği başka birine bakıyordu. Hem o başka kişi tarafından görülmek istediğinden, hem de onun ne yaptığını merak ettiğinden…

İnatçı aşık vazgeçmedi.

“Son kez soracağım. Seni üzecek bir şey mi yaptım nur-u baharım?”

Kadın çehresini, biçare aşıka çevirdi: “Hayır yapmadın. İstesen de yapamazsın zaten.”

Gözlerini kırptıştırdı adam. “Teşekkür ederim. Bu yanıta ihtiyacım vardı” dedi. Kısa bir süreliğine başka bir yere dikti gözlerini. Lakin sonra… O kadına birazcık bakmasa onu kaybedeceğini, kaçıracağını sanacağı kadar büyük bir korkuyla, yani aşkın hakikî ızdırabıyla yeniden döndü kara kaşlı dilbere.

“Alıştım sana bir tanem… Alıştım her gün görmeye”

Buydu şimdi de aklındaki şarkı ama kadın hiç de oralı değildi. Hiç de alışmış görünmüyordu. Oysa daha dün… Dün bu bakışlarına karşılık bulmuyor muydu? Daha birkaç saat önce birbirlerine pek çok sevgi sözcüğü fısıldamamışlar mıydı? Yalan mıydı yani hepsi?

Böyle bir şeye sahip olduğu için nasıl da mutluydu… Şimdi bu şeyi kaybedeceği korkusuyla karnına kocaman bir taş oturmuştu sanki. Üstelik… Kabul etmek istemiyordu adam ama… Sanki… Kadın bir başkasına bakıyordu: Aynı acıyla, aynı ızdırapla ve benzer bir karın ağrısıyla. Sanki kadın kendisinden sadece orada olmasını istiyordu kadın. Orada bulunup kendine ilgi göstermesini belki de. Belki… Belki şu uzak masalardan birinde oturan adam…

“Kim o adam?” deyiverdi. Kıskançlıkla yüklenivermişti bir anda.

Kadın, esasında karşısındaki sandalyenin boş olması gerekiyormuşçasına, irkilerek tepki verdi bu soruya.

“Sanane?”

“Ne demek sanane? Niçin böyle yapıyorsun dilberim? Nedir bana olan kızgınlığının nedeni? Niçin böyle üzersin beni?” dedi adam.

“Zalim… Senin Allah’ın yok mu?” şarkısıydı şimdi içinde çınlayan. Kadının kayıtsızlığı karşısında da bir kuplesini dışından söyledi:

“Seyret perişan halimi bende akşam olmakta…”

“Ay kes ya kes, iyice arabeske bağladın!” dedi kadın. Parmaklarını iyice gererek ellerini kaldırmış, biraz geri çekilmiş, yüzünü de iyicene ekşitmişti. Kollarını kavuşturmuştu hemen ardından ve başını biraz önüne -yorgunlukla- eğmişti.

Adam, bu ses tonunun, bu mimiklerin, bu vücut dilinin hangi duyguları içerdiğini anlayacak kabiliyetteydi: Tiksinti.

Bunun üzerinde çıkıp gitmeliydi belki de. Terk etmeliydi artık bu mekanı. Hatta bu diyarı dahi terk etmeliydi. Uğradığı hayal kırıklığını, kırılan gururunu, ayaklar altına alınan onurunu telafi etmenin başka bir yolu yoktu.

Ama yapamıyordu… yapamıyordu…

“Ayrılmak o kadar kolay mı sandın?” diyordu içindeki şarkı. Adam şimdilik tepkisini, bakışlarını 45 derece sol ve 45 derece aşağıya, duvardan yana çevirerek, başını da on sekiz derece öne eğerek verdi.

Kadınsa toparlandı. Başını kaldırdı yani. Lastik saç tokasını çıkardı; saçlarını yeniden topladı. Konuşmaya hazırlanıyordu aslında. Bu esnada kol hareketlerini bir çağrı gibi algılayan garsonlardan biri geldi. Aslında çağırmamış olsa da, bir kahvenin iyi gideceğini düşündüğünden uzun uzun anlatarak siparişini verdi. Derecesine, sütün miktarına, sütün yağ oranına kadar… Hepsini tek tek anlattı. Garson elindeki cihaza alıyordu notlarını.

“İşte bu ayrıntıcı hallerin yok mu…” dedi adam fırsattan istifade. Tüm açıları kadına göre ayarlanmıştı yeniden. “Çok seviyorum bu hallerini.” diye sürdürdü. Garson önce bıyık altından güldü. Sonra kısa ve kesik bir sesle güldüğünü belli etti. Adam garsonun niçin güldüğünü anlamadı ama kadın biraz büzüldü, bir elini ağzına götürürken, tırnak yememesi gerektiğini hatırlayarak gerçi çekti. Adam, bu hareketin bir utanma haline karşılık geldiğini anlayacak kabiliyetteydi.

“Geri zekalı!” dedi kadın garson gider gitmez.

“Asıl garson geri zekalı” diye çıkıştı adam. “Benden sipariş almayı unuttu baksana!”

“Senden niye alsın aptal.”

“Ne demek niye alsın? Ben müşteri değil miyim?”

“Haydaaaa… İyice duygusala bağladın sen ya” dedi kadın ve güldü. Daha çok sinirden gülmüş gibi…

“Rezil oldum senin yüzünden… Garson anladı senin tabii şey olduğu… Ne düşündü hakkımda acaba.”

“Şey ne? Aşık mı? Hayran mı? Senin hastan mı? Baş belan mı? Ney olduğumu?”

“Argi olduğunu aptal! Öf be ya! Kural gereği bunu sana söylememem lazımdı değil mi? E söyleyince ne olacak ki? Argisin sen.”

“Argi?”

“Bir kısaltma. Daha doğrusu bir kısaltmanın sevimli hali” dedi kadın. Garson kahveyi getirmişti. Bu defa adamın salak saçma iltifatlarından birine değil de, teknikmiş gibi görünen bir muhabbete denk gelmesine sevinmişti.

“Artırılmış Gerçeklikli Hologram”

“O nedir sevgilim?”

“Vücuda gelmiş aplikasyon işte. Yahu bir de meraklı çıktın ya… Üff… Kısasını söylüyorum, ki söylememem gerektiği aksi takdirde muhtemelen kapatmayla sonuçlanacak bir sürece gireceğim konusunda uyarılmıştım da ama: sen gerçek değilsin.”

“O ne demek tatlım?”

“Ooooo… Ya ben karşına mühendis falan oturtayım canım, sen sor ona teknik sorularını. Zaten bi boka da yaramadın” dedi.

“Neye yarayacaktım? Benim işim seni sevmek değil mi? Ben bu dünyaya seni sevmek için gelmedim mi?”

“Aynen öyle canım, onun için geldin, haklısın, çünkü daha dün geldin! Nasıl anlatabilirim ki bunu sana… Çok zalimim ya… İyi de alt tarafı… Neyse… Bir düşün bakalım, benim çocukluğumu sordun dün ama kendin anlatabileceğin bir çocukluğun var mı?”

Adam “var tabii!” dedi şiddetle.

“Anlat o zaman? Hadi?”

“Eee…” dedi adam. Bir dakika… Her insan belli dönemlerden geçerdi ama ya kendi? Gerçekten hiçbir şey gelmiyordu aklına, geçmişini düşündüğünde. Aklındaki en uzak anı, şu karşısındaki dilberle dünkü konuşmasıydı. “Hatırlamıyorum” dedi adam.

“Evet. Seni ben seçtim. Uygulama içi satın alma ile ücretsiz sürümünü kullanmadım; o kadar para verip ‘kara sevda’ modunu aldım. On beş dakikalık bir kurulumla hayata getirdim seni. İçine şarkılar yükledim. Tipini seçtim. Dün hatırladığın detaylar da senin beni tanıman için yaptığımız ‘yapılandırılmış görüşme’ mi filan her neyse… Öyle bi bok püsürdü işte.”

“Peki neden sevgilim?” dedi.

“Ah canım ya… Hala sevgilim diyor. İnatçıymışsın. Keşke gerçek olsaydın” dedi kadın gülerek. Makas alası geldi ama almadı.

“Hakikatte senin gibi erkekler olsa, seni bunca insan niye satın alsın? Üstelik sadece seninle idare edenler de varmış ya. Ne manyaklık ama!” dedi kadın; tabakasından bir sigara çıkarıp yaktı. “Diyeceksin sen neden aldın? Benim derdim senle avunmak değil. O kadar zavallı mıyım ben ayol?” dedi ama insan davranışlarını okuma kabiliyeti bulunan ARGİ adam, bu hareketlerden onun ‘o kadar zavallı’ hissettiği sonucunu çıkardı. Lakin neden zavallı olduğunu ya da gerçekten zavallı olup olmadığını elbette çıkarsayamazdı.

Kadın başını geriye atıp, yüzünü tavana çevirip dumanı yukarıya doğru üfledi ve devam etti: “Uzaktan argi mi insan mı olduğun belli olmuyor elbet. İstedim ki şuradaki hayvanoğlu hayvan biraz beni kıskansın. İstedim ki benim ona duyduğum bu hisleri, bu ilgiyi kaybetme olasılığını tatsın. Yani benim ona gösterdiğim ilgiden vazgeçeceğimi sansın, ‘kaçan balık büyük olsun’ ya da ‘kaçan kovalansın’ anladın mı? Her neyse… Görmedi bile, çünkü bakmadı bile! Sırtı burada dönük oturuyor it oğlu it!” dedi. Bir nefes daha çekti sigaradan. Sinirle, ince bir kanal duman daha üfledi ortalığa.

“Ben gerçeğim” dedi adam. “Yalan söylüyorsun. Üstelik ben seni seviyorum. Başkalarını kıskandırmana, başkalarının dikkatini çekmeye çalışmana gerek yok. Beni seni sonsuz bir aşkla seviyorum. Senden vazgeçmeye de niyetim yok. Bırak başkalarını… Dön de bak halime! Seni seviyorum. Gerçekten seviyorum. Gerçek bir sevgiyle sahtesini nasıl ayırt edebilirsin ki hem? Nasıl test edebilirsin? İnsan sevildiğine ancak inanabilir. Bunu nesnel ölçütlerle ispatlayamaz!”

“Çok feylezofmuşsun ve çok da eğlenceliymişsin canım ama senin miyadın doldu maalesef” dedi kadın. “Garsona filan rezil oluyorum… Bir arkadaşım görse şimdi ne derim?” dedi. Artık bakmadan konuşuyordu ARGİ adama… Sanki onu kapatacak olmaktan utanıyor gibiydi. Akıllı cihazını aldı eline masadan. Uygulamayı açtı. Tam kapatacaktı ki, adam ayağa kalktı.

Kadın durakladı bir anda. Kaçıp gidecek miydi ki? Saldıracak mıydı yoksa? Saldıramazdı ki? O bir hologramdı. Fiziksel bir kuvvet uygulayamazdı ama…

Kadın, telefon ekranından cihazın sesinin açıldığını gördü.

“Ey millet!” deyiverdi cihaz (adam (hologram)). Öyle bir kuvvetle söylemişti ki bunu, herkes ayağa kalkıp bağıran bu adama dönüverdi.

“Ben bu kadını çok seviyorum! Hepiniz bilin istedim.” diye haykırdı. Uzak masada sırtı dönük oturan adamın da dönüp bulundukları yere baktığından emin olunca, eğilip kadını öptü (öper gibi yaptı aslında…).

Kadın ağzı açık, gözleri irileşmiş biçimde artırılmış gerçeklik hologramının yüzüne bakıyordu. Adam bunun şaşırma ve hayret ifadesi olduğunu anlayacak kabiliyetteydi.

“Sanırım görmesini sağladım” deyip göz kırptı. “Seni seviyorum. GERÇEKTEN!” dedi kadına.

*

Kadının gözlerine baktı yine. Bıkmadan, usanmadan bakacağı yeni bir çeyrek saate başlıyordu… Evet… Çeyrek saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hayran hayran bakacaktı.

“Konuşmadan gözlerinle beni sevdiğini söylesen…”

Adamın aklındaki şarkı idi bu… Şu an tam olarak da böyle yaptığını biliyordu. Nasıl yapmasındı?

Kadının telefonu masadan alışını izledi… “Ne güzel elleri var?” diye düşündü.

Sonra kapatıldı.

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

RAFTAN Hakkında…

Bir kitap ölçeği için ince, ancak tek başına bir öykü olarak yayımlanmak için de fazlasıyla uzun bir “kısa roman / uzun öyküm” var (ingilizce’de Novelladeniyor). İsmi Raftan… Raftanın çıkış noktası daha evvel Gülbike Berkkam ile yaptığımız bir sohbete dayanıyor. Hatta daha sonra bununla ilgili bir anket çalışması yapıp ilginç bulgulara ulaşmıştım (Ayrıntılar şurada).

Şimdi bu uzun öyküyü Medium ve Watpadd platformları aracılığıyla haftalık olarak tefrika etmeye karar verdim.

Hem bu yeni platformların gücünü test etmek istiyorum hem de yeni öykümü daha interaktif olarak paylaşmak, yorum almak…

Raftan’la ilgili teşekkür etmek istediklerim var: Fikri veren Gülbike Berkkam, fikri olgunlaştırmama yardımcı olan Özgün Muti, ilk okumayı gerçekleştiren ve önerileriyle şekillendiren Yasemin Uyar, hikayenin editörü Çisem Soylu (aktif olarak bu haftalar boyunca katkıda bulunacak) ve Medium’da yayımlama biçimi hakkında yardımcı olan Ahmet Özkale.

Bakalım tefrika macerası nasıl sürecek…

Raftan’ı Medium’dan takip etmek için:
https://medium.com/raftan-roman

Raftan’ı Watpadd’ten takip etmek için:
https://www.wattpad.com/story/68579272-raftan

SIK KULLANILAN SAFSATA: Peki şunun hakkındacılık…

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da çok basit bir soru sordum. Esasında bir bilgi sorusu değildi… Kendi hafızamın zayıflığı karşısında, Twitter ahalisine yönelttiği bir yardım talebiydi.

https://twitter.com/tevfik_uyar/status/713873966956294145

Bu sorunun yanıtını bulmakta gerçekten de zorlandık. Son saniye basketleri, futbol başarıları gibi, toplumsal birlikteliğimize katkıda bulunmayan anlık sevinçler dışında, dişe dokunur tek aday Aziz Sancar’ın nobel ödülü almasıydı ki, ödül aldıktan sonra Aziz Sancar’ın bir çok kesim tarafından ayrı ayrı lince tabi tutulması sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Sevinç, derin ve kalıcı bir duygu değildir; ama üzüntü öyledir. Peki ortak olarak neye üzüldük? Bu konuda bir yanıt geldi mi dersiniz? HAYIR! Maalesef… Patlayan bombaları bile, bombayı kimin patlattığına, ölenlerin kim olduğuna göre değerlendiren çeşitli kesimlerden müteşekkil bir toplum haline gelmişiz meğer. Özgecan’ın başına gelen tecavüz ve cinayet vahşetini dahi, kendi ahlâkî değerlerine uymadığı gerekçesiyle (ya da sözde iddiasıyla) kimi kesimler “müstahak” gördü.  Çocuk istismarı konusu dahi bu ayrışmadan nasibini aldı.

Görünen o ki hiçbir konuda kesin ve net değerlerimiz yok: FİİLİ FAİLE GÖRE DEĞERLENDİRİYORUZ! Daha açığı: İnsanlar bir fiil hakkındaki tepkilerini faillerin kim olduklarına göre ayarlıyorlar. Hatta ve hatta, daha da vahimi “Bu olaya X’ler üzüldüğüne / sevindiğine göre demek ki bu iyidir / kötüdür” tarzında bir yaklaşım bile sözkonusu. Hiç utanmadan bir olay hakkındaki yargısını buna göre oluşturduğunu açıkça beyan eden var, matah bir şeymiş gibi.

Bu tabloya biraz dikkatli bakan bir insan, artık Türkiye’nin birbirinden nefret eden ama bir şekilde bir arada yaşamak zorunda kalan, hayatları, kültürleri, dünya görüşleri birbirinden ziyadesiyle farklı -ya da aynı olsa dahi münferit olaylar için farklılaşan- çeşitli gruplardan meydana gelmiş olduğunu görebilir. Kutuplaşma o kadar belirginleşmiş ki, gruplar birbirleriyle aynı coğrafyayı, mahalleyi ve hâttâ havayı paylaşmak istemez hale gelmiş görünüyorlar.

cemresoysalSık kullanılan safsata: “Whataboutism”

Uzunca bir süredir bu vahim durumu, grupların sosyal medya üzerindeki atışmaları aracılığıyla izleyip analiz etmeye çalışıyorum. Safsatalar, bu kutuplaşmada, insanların birbirlerinden nefret etmelerini kolaylaştırıcı bir rol oynuyor: Çünkü karşı tarafın “kötü” olduğuna dair mesnetsiz bir gerekçe / bahane veriyor zihne… Ve akıllarımız, özellikle eğitilmedikleri zaman, eksiksiz değil, tutarlı bilgiyi doğru kabûl ederler. Aşağıda örneğini vereceğim safsatalar, “düşünme tembelliği” içerisinde bulunan zihne “tutarlı” geliverir.

Ve işte, bir X hadisesine tepki verdiğinizde, ya da bu hadiseyi kınadığınızda veyahut X için eylem yaptığınızda yöneltilen, hepinize tanıdık gelecek o safsata türünün örnekleri (Bağlantılara tıklayın… Görüklerinize şaşırabilirsiniz.):

Whataboutism, kaynaklarda bir safsata olarak değil, Sovyet propaganda tekniği olarak geçiyor. Türkçesi yok; bu yazı vesilesiyle “Peki şunun hakkındacılık” diye önermiş olayım. Benim safsata olarak anmamın nedeni, bu tür argümanların şu aşağıdakilerin en az ikisini içermesi:

  1. X ile Y’nin birlike savunulamayacağını / kınanamayacağını,
  2. Kişinin Y’yi savunduğu için X’i savunmayacak kadar ikilik içerisinde olduğunu
  3. Kişinin bunu siyaseten yaptığını ve “gizli niyetleri” olduğunu (Bir başka safsata olan “Ad Hominem” saldırısını içermesi)
  4. Kişiyi her konuda eşit düzeyde tepki vermekle mükellef kılması

Mesela soldaki örnek… Yanıtı yazan şahsiyet, tecavüzle ilgilenen şahsın, şehit çocuklarıyla ilgilenmediği, tecavüze karşı olduğu ama askerlerin çatışmalarda ölmesine karşı olmadığı, kullandığı “zahmet olmazsa…” türünden imalı sözlere bakılırsa da, Cemre Sosyal’ın bunu siyaseten veya tutarsızca gerçekleştirdiği varsayımları içeriyor. Tecavüze uğramış çocukla ilgilenmenin ve çocuk istismarına karşı çıkmanın önşartı, şehit çocuklarıyla ilgilenmek değildir. Bu tweet, akılcı bir sorgulama değil, nefret içerikli bir saldırıdır.

Dördüncü maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum: Kimse her konuda tepki vermekle mükellef değildir. Aşağıdaki video, bu ön kabûlü iyi anlatıyor ve yıllardır hemen her konuda (Neşet Ertaş’ın vefatına üzülenlere bile) yöneltilen klasik soruyu içeriyor: “Şehitlere niye tepki vermediniz?”

https://www.youtube.com/watch?v=0jx8tJbpMNU

 

Bu eyleme katılan kızların şehitler için de eylem yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz; belki yaptılar. Belki kendilerine tekme atan, bağıran, söylenenlerden daha fazlasını yaptılar. Ancak yapmamış olsalar dahi, kadınlar gününde böyle bir eylem yapmasına engel değildir; zira kadına şiddet eylemine katılmanın ön şartı, şehitlere tepki vermek değildir. İki konu birbiriyle ilgisiz olduğu gibi, ilgili olması da bir şey değiştirmez. Üstelik “toplumsal konulara tepki veren grup” şeklinde tanımlanmış bir grup yoktur. Orada o kızlar eylem yaparken, bir kenarda da siz eylem yapabilirsiniz. Hatta her gün eylem yapabilir, imza toplayabilir, destek masaları kurabilirsiniz. Buna engel olan nedir? Yoksa ortaya “birilerinin bir konuda tepki verme niyeti varsa o da benim istediğim konuda olmalı” gibi bir hastalıklı düşünceye varır ucu.

Her tutarlılık arayışı safsata değildir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle bir çekince de koymam gerekir: Her tutarlılık arayışı safsata değildir. Mesela aynı konuda farklı fikirler beyan edenlerde tutarlılık arayışı bir safsata teşkil etmeyecektir (mesela bombayı kimin patlattığına göre ağız değiştirenler veyahut liderlerinin ifadelerine göre söylediklerinden hızla çark edenler) . Konular yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konular olmadığı gibi, birbiriyle zıt ve mantıken çelişkili iki açık beyan söz konusu olabilir.

Ancak her durumda nazik olmayı elden bırakmamak da kanımca önemlidir (ben de bazen zıvanadan çıksam da). “O batmadı da bu mu battı”, “Zahmet olmazsa”, “O zaman neredeydiniz?” gibi ifadeler yazılanı bir saldırıya dönüştürür. Çelişki olduğunu düşündüğünüz bir noktada “sizce bu bir çelişki değil mi?” gibi bir soru daha uygun. En azından gerçekten kendi fikirlerini beyan edenler için söylüyorum. Tek bir merkezden çıkmış mesajları iletenleri değil.

 

 

YENİ ÖYKÜ KİTABIM İÇİN DUYURU LİSTESİ

Henüz adını koymadığım öykü kitabım 2 ay içerisinde Kırmızı Kedi’den yayımlanmış olacak. On iki adet öykümü barındıran kitap bugüne dek ödül almış öykülerimin yanısıra hiç yayımlanmamış bazı öykülerimi de içeriyor.

Konuyu Twitter’dan paylaştığımda Ersen Tekin’in aşağıda gördüğünüz gibi bir önerisi oldu. Bu nedenle ben de böyle bir duyuru listesi formu hazırlamaya karar verdim. Sayfanın sonunda yer alan forma e-posta adresini girenlere kitapla ilgili her türlü gelişmeyi duyurmayı düşünüyorum. E-posta ve diğer iletişim kanallarıyla yerli yersiz rahatsız edilmenin karşısında duran biri olarak kesinlikle başka bir amaçla rahatsız edilmeyeceğinizi temin ederim :)

https://twitter.com/ersentekin/status/701903393804185602

Tarafımdan kitap ve öykülerle ilgili duyuru almak istiyorsanız lütfen aşağıdaki kutucuğa e-posta adresinizi yazınız:

[contact-form][contact-field label=’E-Posta’ type=’email’ required=’1’/][/contact-form]

KİM MİLYONER (VE OLASILIKÇI) OLMAK İSTER?

Geçtiğimiz günlerde TV’de denk geldikçe severek izlediğim “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasına başvurdum. Başvurduğumdan beri de “ben olsam ne yaparım?” diye düşünüyorum. Ezelden beridir yarışmacıların -her nedense- 60.000 sorusuna takıldıklarında doğru stratejinin ne olduğunu hesaplamaya niyetliydim, başvurunca da oturup hesaplayayım dedim.

Olasılıksal problemlerde strateji belirlemek için yapılan hesaplamalar çok basittir. Bu hesaplamalarla amaçladığımız şey “oyun değerini” bulmaktır. Daha evvel oyun değerinden şu yazımda bahsetmiştim. Burada da kısaca bahsedeyim: Bir oyunun değeri, o oyunu getirisiyle olasılığının çarpımıdır. Basitçe örneklemek gerekirse: Yazı Tura oyunu oynuyorsanız ve kazanınca size 50 TL vaat ediliyorsa, kazanma olasılığınız 0,50, dolayısıyla da oyunun değeri 25 TL’dir. Klasik iktisat teorisine göre böyle bir oyuna giriş parası 25 TL’den azsa girilir. Değilse girilmez.

Peki bu soruya gelindiğinde yanıt kesin olarak bilinmiyorsa ne yapmalı? Hangi hareket mantıklı olur? Bilmediğimiz bir soruda şansımızı denemek mantıklı mıdır?

Önce doğru stratejinin ne olduğunu üç senaryoya göre belirlemeye çalıştım. Senaryolar şöyleydi:

  1. Yarı yarıya joker hakkımızın bulunduğu (veya iki seçeneğin olmadığından kesin olarak emin olduğumuz)
  2. Tek bir seçeneği kesinlikle eleyebildiğimiz (yani üç seçenek üzerinde düşündüğümüz)
  3. Hiçbir seçeneği eleyemediğimiz

Bunu yaparken de sadece mevcut soruya odaklanarak yapmıştım ilk önce. Oysa bir soru bilinirse, devamında daha büyük değerli sorular için yarışmaya devam ediliyordu. Bunu da hesaba katınca karşıma ilginç bir sonuç çıktı: Bu yarışmada neredeyse her durumda cevabı sallayarak ilerlemek mantıklı. Evet yanlış duymadınız. Olasılık teorisine göre CEVABI BİLMİYORSANIZ DA SALLAMANIZ GEREKİR!

Öncelikle hiçbir joker olmadığı kabulüyle tüm soruları sallayarak ilerlemenin değerlerini bir tablo halinde çıkardım:

tablo1

Tabloyu açıklamak gerekirse:

Tüm sorular sallandığında mevcut sorudan ve sonraki sorulardan gelenler (DOĞRU TUTARSA 1/4) satırında bulunuyor (kavun içi).

Yanlışsa (Ki bunun olasılığı 3/4) son barajın değeri elde ediliyor. İki baraj olduğundan 3. sorudan itibaren bu değer 750 TL, 8. sorudan itibarense 11.250 TL.

Bu ikisini toplayarak TOPLAM BEKLEN DEĞER’i buluruz. Bu değer ÇEKİLME DEĞERİ’nden büyükse yarışmaya devam edilir. Sadece 5. ve 6. sorularda küçük bir farkla ÇEKİLME DEĞERİ daha yüksek. Eğer elimizde jokerler bulunduğu düşünülürse bu sorularda da devam etmek mantıklı olacaktır.

Şimdi söylediklerimi daha iyi anlatabilmek için 60.000 değerli soruyla karşılaşınca strateji belirleme hesaplarını detaylı olarak göstereyim. Birinci senaryomuz: Şıklar hakkında hiçbir fikrimiz yok.

s1

İki seçenek vardır: Devam etme ya da Çekilme. Bu soruda çekilirseniz eğer 30.000 TL’lik çekinizi alır gidersiniz. Rasgele bir cevapla devam ederseniz ve bu doğru tutarsa (1/4 olasılık) 60.000 kazanırsınız. Bu ihtimain değeri 15.000 TL’dir. Eğer bilemezseniz (3/4), baraj olan 15.000 TL’ye dönersiniz. Bu ihtimal de bize 11.250 TL kazandırır. İkisi toplandığında oyunun BEKLENEN Değeri bulunur. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) > Devam (26.250) olacaktı. Ne var ki yarışmaya devam edebilmek de önemli bir avantaj olduğundan sonraki soruları da hesaba katmalıyız. En kötü ihtimalle (hiçbirini bilemediğimiz ve sallamak zorunda kalacağımız ihtimali) yaptığım hesaplamları bir önceki tabloda vermiştim. Gördülüğü üzere, sonraki soruları da hesaba kattığımız için Devam değeri kesinlikle Çekilme değerinden yüksek oldu. Strateji şüphesiz DEVAM’dır.

Diğer senaryolar şöyle:

s2

Eğer tek seçeneği eleyebiliyorsanız (“Ankara’da olmadığından eminim” gibi…) artık 3 seçenek arasından seçim yapıyorsunuz demektir. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) = Devam (30.000) eşitliği olurdu. Devam ettiğinizde kazancınızı artırma şansınız olduğu için (ki bu şans 15.625 TL’ye karşılık geliyor) her halükarda devam etmenin karlı olduğu bu örnekte daha iyi anlaşılır.

s3

Jokeriniz varsa zaten soru tadından yenmez! İşte yukarıdaki de iki seçenekli hareket senaryosu. Sonraki soruları hesaba katmsaydık bile 37.5000 > 30.000 eşitsizliğinden ötürü kesinlikle devam edilmesi gerektiği sonucuna varırdık. Katınca zaten fark devasa hale geldi.

Sonuç ve Azalan Marjinal Fayda

Elbette bu türden bir hesaplama “marjinal fayda” kavramını dışarıda bırakır. Örneğin: 250.000 TL cepte ve 1.000.000’luk soruya geldiniz. Yanıt ve seçenekler hakkında da hiçbir fikriniz yok. Tablomuza göre çekilme değeri 250.000. Oysa devam etmenin değeri 261.250 TL. Buradaki ekstra 11.250 TL’nin (ya da kazanmanız halinde alacağınız 750.000 TL’nin) sizin için hiç yoktan 250.000 kazanmaktan daha az değeri olabilir. Yani 250.000 TL’yi 1.000.000 TL yaparak dört katına çıkarmak, bu kazancın sizin için olan faydasını da 4 katına çıkaracak diye bir kaide yok. Muhtemelen son iki soruda ben de riske atmazdım.

Az önceki senaryoyu da bu bağlamda ele alırsak: Bazılarımız için 15.000 TL’lik barajla 30.000 TL’lik çekilme arasındaki marjinal fayda farkı çok yüksek olabilir (Birisi 15 aylık kazancınıza, birisi 30 aylık kazancınıza denk geliyor olabilir). Bu nedenle GARANTİ bir 15.000 TL’ye doğal olarak sıcak bakabilir. Ancak ayda 15.000 TL kazanan birisi için bu marjinal fayda farkı o kadar önemli olmayabilir.

Yani önünde sonunda nasıl davranacağımızı “azalan marjinal fayda” kavramı belirler. Ancak bunu da tayin edebilmek için yine de hesap yapabilme, veyahut “finansal okur yazarlık” kavramının önemli olduğunu düşünüyorum.

2015’in ARDINDAN

Her yıl bir önceki yılın nasıl geçtiğini yazmak adet olmuş. 2013‘te yapmıştım. Geçen yıl da öyle.

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Eserler ve Çeviriler

2015’in Ağustos ayında Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabım çıktı. Kitap fazlasıyla ilgi gördü ve pek çok günlük gazetede ve haftasonu ekinde kitap hakkındaki röportajlarım yayımlandı. Mirgün Cabas’ın programına konuk oldum.

Mayıs’ta yayımlanan İrrasyonel ilk çevirim oldu ve Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi de Aralık’ta yayımlanarak 2015 yılına yetişti. Her ikisi de Domingo’dan yayımlandı. Entropol Kitap olarak 2015 yılında düzenlediğimiz mikro bilimkurgu öykü yarışması da meyvesini CCLXXX olarak verdi. Türk edebiyatında bir ilk olan bu kitabın organizasyonunu da editörlüğünü de Özgün Muti ile birlikte yaptık.

Yazın anlamında da yoğun geçen yılın en kötü haberi dört yıllık bir yolculuğun sonunda Açık Bilim dergisinin faaliyetlerini durdurmamız oldu. 2015 yılında Açık Bilim’e 4 yazı yazdım. Yalansavar’a ise 2 yazı. 2015’te matbu yayınlarda da çeşitli yazılar kaleme aldım. Istanbul Art News‘in Eylül sayısında IAN CHRONICLES ekinde davranışsal iktisada ilişkin bir yazım çıktı. ODTÜLÜ Dergisinin 56. ve 57. sayılarında bilimkurgu-sosyoloji ve enerji hakkında birer yazı kaleme aldım.

Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasına son defa katılma kararı almıştım. Jübilem güzel oldu ve yüz elli adlı öykümle (üçüncü defa) ikincilik ödülü kazandım.

2016’da neler olacak?

Muhabbet Teorisi‘ne yeniden dönüyoruz. Açık Bilim’den açığa çıkan zamanı yazarak değil, konuşarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak gibi görünüyor. Bu yıl ekibe yıllar yıllar önce Türkiye’nin ilk çevrimiçi dergilerinden birini (Sankidergi’yi) birlikte yaptığımız Osman Ender Kalender de katıldı. Vakti oldukça Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın ve Ömer Cansızoğlu da iştirak edecek. Zaman zaman da konuk almayı planıyorum.

2016 akademik alana ağırlık vermek istediğim yıllardan birisi. Her şeyden önce doktora tezimi bitirmeliyim. Biri felsefe diğeri kısmen sosyoloji alanına giren iki adet akademik makalem için gönderdiğim hakemli dergilerden yanıt bekliyorum. Konu: Sözdebilimler.

Öykü kitabım için de bir yayınevinden yanıt beklediğimi yeri gelmişken ekleyeyim.

Bu bloğa dair

Bu yıl önceki iki seneden çok daha fazla ziyaretçi almış emektar blogumda 39 yazı yayımlamışım ve 83.000 kez ziyaret edilmiş. En çok okunan yazılar şöyle:

  1. Marcih Wichary’nin yazdığı ve onun müsadesiyle Türkçe’ye çevirdiğim, F klavyeler hakkındaki oldukça popüler yazı.
  2. Banka uygulamalarının haddinden fazla istekte bulunduğuna dikkat çektiğim ve her birinin hangi isteklerde bulunduğunu derlediğim yazı.
  3. Mart’ta gerçekleşen F4 kazalarının ardından medyadaki hatalara dikkat çektiğim şu eleştiri yazısı: Uçan Tabut F4’e Linç Kampanyası

 

Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

BİR KESİM NEDEN MUTSUZ?

Türkiye’de rasyonel ve insancıl bir siyaset yorumu yapmanın imkânsız olduğunu defalarca kez anlamış bulunuyorum. Bu hislerim nedeniyle geçtiğimiz günlerde siyasete ilişkin düşünüp yazma eylemimi asgari düzeye indirmeye karar vermiştim. Bu kararıma da sadık kalmayı düşünüyorum.

Lakin siyaseti hayatımızdan çıkarsak dahi, toplum her zaman gözümüzün önünde duruyor. İster istemez her bir düşünce kırıntısında dahi gözlemlediğiniz olguların nedenlerini sorguluyorsunuz. Bu da sizi tespit yapma ukalalığına sürüklüyor ister istemez.

Kendimizi ne kadar gözlemci yerine koysak da toplumun bir parçası olmaktan tam manasıyla sıyrılmak zor. “Toplum neden mutsuz?” sorusundan “ben neden mutsuzum?” sorusuna geçmeniz doğal… Eğer bu iki sorunun yanıtı arasında bir kesişim kümesi keşfedebiliyorsanız, bunu şu an yaptığım gibi bir tespit ukalalığına dönüştürmek de mümkün. Bu zor sorunun yanıtını bulduğumu iddia ederken gösterdiğim cesaretimi bağışlayın. Bakalım sizi ikna edebilecek miyim…

İnsanın motivasyonu büyük ölçüde yaptığı işin dişe dokunacağına olan inancından kaynaklanır. İş olsun, aile olsun, karnınızı doyurmak için girişeceğiniz basit bir eylem olsun… Tüm bunlardaki motivasyon –gerçekten mümkün olsun ya da olmasın- sonuç alacağınıza olan inancınızdan ileri gelir.

İnsanın iş ve hayat tatminin en önemli bileşenlerinden birisi başarılı olmak ve bu başarıdan ötürü takdir görmektir. Başarı güdüsü, sosyal bir güdü olarak tanımlanır. Toplumda kendine bir rol biçip, o rolü hakkıyla yerine getirmek için uğraş verme güdüsüdür aynı zamanda. Bu yüzden toplumsallaşmanın başat öğelerinden birisidir de.

Karmaşık cümleleri bir kenara bırakıp basitçe ifade edeyim: Eğer bir ülkede insanlar kendilerini mesleklerine adadıkları zaman hak ettikleri karşılığı alacaklarına inanıyorsa, adamaktan hiç vazgeçmezler. Çok çalışmak, yenilik üretmek, kendini adamak ve bununla da başarılı olacağına inanmak, bir insanı işini iyi ve hakkıyla yapması, kendini aşması için motive eder. Ancak geçer akçe bunlar değil de, iyi ilişkiler kurmak, basamakları emmi, dayı, ağabey, parti bağlantılarıyla tırmanmaksa, mesleği iyi icra etmeye yönelik güdülenme ortadan kalkar. Bunlar yerine “neye sahip olduğun değil, kimi tanıdığın önemli” gibi bir anlayış yerleşir. Dolayısıyla gerçekten yetenekli, hevesli ve kendini işine, sanatına adamaya hazır kimselerin sayısı giderek azalırken, şişirilmiş, pohpohlanmış, birilerine konsomasyon yaparak beceriksizliklerini beceri diye satabilenler ortama hakim olurlar. Böyle bir ortamda işin ehillerinin motive olmalarını beklemek fazlasıyla iyimser bir beklenti olur.

Daha büyük resme bakarsak, liyakat sisteminin bulunmadığı ekolojilerde insanların herhangi bir mesleğe sahip olmaları için de gerçek ve geçerli bir neden yoktur. Bu da rahmetli Çetin Altan’ın “mesleksizlik” diye tarif ettiği duruma yol açar: İnsanlar bir meslek sahibi olup, onu sevip, kendilerini ona adamak yerine, bir kaç parça gayrimenkul elde edip kalan ömürlerinde onun kirasını yiyerek geleceklerini nasıl garanti altına almayı arzu ederler. Türkiye’de bir iki gayrimenkul elde ettiğinde artık tamamen rahata ereceğini düşünmeyen ve bunu istemeyen çok az insan vardır. Kendinizi mesleğinize adasanız, somut bir ilerleme kaydetseniz bile karşılığını alamama riskiniz çok yüksek olduğu için ömrünüzü sigortalamak istersiniz. Bundan doğal bir şey yok… Deprem sigortasını da bu nedenle yaptırıyoruz.

Belki de bu nedenle bir sanatçının, bir bilim insanının böyle bir ekolojide motive olma şansı çok düşüktür. Yabancı dil bilmeyenleri, ülkeleriyle sınırlı coğrafya içerisinde sıkışıp kalacaklarını düşündüklerinden , sadece çalışarak ve iyi başarılı olamayacaklarına dair –bence haklı- bir ümitsizlik taşırlar. Övündüğümüz bilim insanlarının gelişmiş ülkelerin üniversitelerinden çıkması sadece imkan meselesi değildir. Sanatçılarımızın da hayallerinde başka ülkelere gitmek olması da, başarılı olanlarınsa zaten bir şekilde çoktan başka ülkelerde yaşamanın yollarını bulmuş olanlardan çıkması da hepimiz tarafından olağan karşılanmıyor mu? (ki zaten henüz gitmeyenleri de sevmediğimiz laflar ettikleri için kovmakta bir beis de görmüyoruz, anladığım kadarıyla).

Sadece sanat ve bilim gibi, salt motivasyonel faktörlerle icra edilen mesleklerden örnek vermeyeyim: Benzer şekilde, bir mühendisin ya da bir iktisatçının yerli bir şirkette değil de “uluslararası şirkette” kendini daha güvende hissetmesinin esas nedeni muhtemelen budur, zira o uluslararası şirkette yeterince çalışır ve başarı gösterirse ödüllendirileceğine dair pek kuşkusu olmaz. Sadece kendisinin değil, tüm çevresinin de kanaati bu yöndedir. Bunun “uluslararası şirketlerin sağlam finansal yapıları sayesinde daha güvenilir olduğu” ile açıklanabileceğine dayanarak itiraz edebilirsiz; ancak çok büyümüş ve globalleşmiş olarak addettiğimiz yerli sermayeli şirketlerimizde dahi dönem dönem konjonktürel “eleman alımları” ya da “temizlikler” olduğunu hepimiz biliriz ve böyle şirketlere torpilsiz adım atmanın zor olduğunu sadece ben değil, sokaktaki herhangi birine sorsanız o da söyler.

Özetlemek gerekirse; ne ekonomik potansiyelimiz, ne entelektüel sermayemiz, ne de bizim insanımızın daha gelişmiş toplumlardan önemli bir farkı yoktur. Fark sistemin kendisinde, motivasyon yaratma başarısında yatıyor. Başta da söylediğim gibi; insanlar çalıştıkları zaman meyvelerini toplayacağına inanmazlarsa çalışmaya motive olmazlar. Bu da kendini ancak çalışarak ortaya koyabilen türden insanlar için derin bir depresyona, bunalıma karşılık gelir ve bu türden insanlar için “iş tatmini = hayat tatmini” olduğundan derin bir mutsuzluk hissi kaçınılmazdır.

Heves öldüren, yetenekleri körelten bu durum sürdüğü müddetçe çukura yuvarlanmak olağandır.

SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM (Çeviri)

Kendi ülkenizi tanımanın en iyi yolu başka bir ülkede yaşamak ya da bir yabancının gözünden kendi ülkenizin nasıl olduğunu dinlemektir. Dilimizi tanımanın yolu da belki bir yabancının gözüyle nasıl göründüğünü öğrenmek olabilir.

Aşağıda eline geçen Türkçe bir daktiloyu inceleyerek Türkçe ve diğer diller hakkında pek çok şey öğrenen Marcin Wichary’nin medium.com’da yayımlanan yazısınun türkçe tercümesi var. Yazının ingilizce bilmeyen vatandaşlarımız için de okunabilir olmasını arzu ettiğimdem kendisinden tercümesini yapmak için izin istedim. Sağolsun o da kırmadı. Afiyetle okuyunuz efem. (Yazının orijinali: What I learned about languages just by looking at a Turkish typewriter)


SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM

Daktilolar sevilesi şeyler. Aksini iddia edenlere kanmayın. Öyle ki Medium’daki her konferans salonuna bir daktilo şirketinin adı verilmiştir. Neyse… Bir gün ingilizce yerine türkçe düzene sahip bir daktilomuz olması gerektiğini düşündüm ve bir tane elde ettim.

Ben Türkçe konuşamıyorum. Hatta okuyamıyorum da. Daha önce hiç Türkiye’de bulunmadım. Dürüst olmak gerekirse Türkiye hakkında pek bir şey de bilmiyorum. O halde neden Türkçe daktilo istediğimi öğrenmek istiyorsunuzdur tabi. Söyeyeyim: Bence dünyada var olan daktilolar arasında en büyüleyici tuş düzenlerinden birine sahip!

Bu etkileyici daktiloyu incelyerek ve hakkında araştırma yaparak öğrendiğim 5 bilgiyi tüm okurlarla paylaşmak istiyorum.

1.
Q·W·E·R·T·Y’ye mahkûm değiliz

Q·W·E·R·T·Y düzeni kâtipler çok hızlı yazabildiklerinde şeride vuran harfler üstüste binerek makineyi tıkadığından, onları yavaşlatmak amacıyla tasarlanmıştı. Çok sık birlikte kullanılan harfler klavyenin etrafına dağıtılmış, öğrenme ve zihin ergonomisi açısından uygunsuz olan bu çözüm en azından malum teknolojik zorluğu aşmaya yetmişti. Pek çok Avrupa ülkesi küçük değişikliklerle de olsa QWERTY’nin izinden gitti. Almanlar ve Polonyalılar Q·W·E·R·T·Z kullanırken Fransızlar A·Z·E·R·T·Y’e çevirdi. Kalanlardan pek çoğu harfi harfine Q·W·E·R·T·Y düzenini kabul ederken dillerinde bulunan diğer özel harfleri Q·W·E·R·T·Y düzeninin kenarlarına tıkıştırdı.

Farklı bir dil konuşup başka bir klavye düzenini kullanmanın aslında ne kadar korkunç olduğunu hayal etmek mümkün. Bir düşünün: İki farklı dil aynı alfabeyle yazılıyor olsa bile dillerin kelime yapıları, popüler harf kombinasyonları ve harflerin kullanım sıklıkları birbirinden çok farklı. Bu farkı anlamak için her bir harfa farklı puan değerlerinin atandığı Scrabble’a bakmak yeter. Avrupa’nın büyük çoğunluğunun hala İngilizce’ye dayanan daktilo düzeni kullanmasıyla Rumence Scrable’da ingiliz puanları kullanmak arasında bir fark yok: İkisi de aynı derecede anlamsız aslında.

(Üstte) İngilizce Scrabble taşları. (Altta) British Columbia’da (Kanada) konuşulan Carrier diline ait Scrabble taşları. Fotoğraflar: Leo Reynolds.

Ne var ki Türkiye, zamanında farklı bir yol tutmaya karar verdi ve 1955’te parmak kası röntgenlerinden de faydalanılan on yıllık bir çalışma sonucunda F klavye düzenini ortaya çıkardı ve geçtiğimiz yüzyıl bitmeden kısa bir süre önce F klavyeyi binbir zorluk ve maliyetine karşın ulusal bir standart haline getirmeye çalıştı.

Bu yeni düzenin Q·W·E·R·T·Y ile uzaktan yakından alakası yoktu. Ergonomik açıdan muazzamdı ve yapılan ölçümler F klavyeyle yazmanın diğerine göre iki kat hızlı olduğunu ortaya koyuyordu. (Nitekim geçtiğimiz yüzyılda gerçekleştirilen daktilo şampiyonalarında Türkiye rekor üstüne rekor kırarak bunu ispat etmişti.)

Şimdi yukarıdaki İngilizce Q·W·E·R·T·Y düzenine bakın. Gözünüze harfler tamamen rasgele dağılmış gibi gelecek. Fakat hemen altındaki daktiloya bakarsanız Türkçe hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Mesela ben şimdi bu makaleyi yazarken sağ elimin işaret parmağı ingilizcede nadiren kullanılan j harfi üzerinde duruyor (Tüm ingilice kelimelerin sadece % 0,5’i “j” harfi içerir) ama Türkçe klavyede böyle bir müsriflik yapılmış değil ve j’nin yerinde sıklıkla kullanılan harfler bulunuyor.

2.
Noktalı harfler her zaman ikinci sınıf vatandaş yerine konmaz

Türkçe’nin az çok nasıl bir dil olduğunu anlamak için aşağıdaki popüler pangram yeterince iyidir:

Pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi.

(Pangram‘lar bir dildeki tüm harfleri içeren, kısa, gerçekçi olmayan cümlelerdir. En bilinen ingilizce pangram The quick brown fox jumps over the lazy dog cümlesidir ve İngilizce’deki 26 harfin tamamını içerir.)

Yuncanca ve Rusça gibi bazı istisnalar hariç Avrupa alfabeleri Roman/Latin alfabesinden türemiştir. Genelde İngilizce’den noktalı harfleriyle ayrılırlar. Bu harflerin karşılık geldiği sesler İngilizce’de yer alıyor olsa da orijinal dillerinde süslü gösterime sahiptirler. Sayıları çeşitlilik gösterebilir: Mesela İspanyolca’da sadece ñ vardır ama Çekçe gibileri bu sesleri ifade edebilmek için bir dolu yeni harf   — á č ď é ě í ň ó ř š ť ú ů ž —  türetilmiştir.

Bu ekstra harfleri önemsiz addetmek ve onları ikinci plana atmak kolay ve mümkündür. Daktilo ve bilgisayar klavyelerinde bu geri plana itme işi bu harfleri bir takım yardımcı tuşlara (Mesela bilgisayarda Alt + A ile å yapmak) ya da ölü tuşlara (önce ` sonra da a’ya basarak à elde etmek) mahkûm ederek yapılır. Sık kullanılan bir harf olup ortalamanın üstünde bir öneme haiz olsalar bile genelde yapılan budur.

Ancak Türkçe’de durum farklı. Mesela ü ve ş harfleri c, v ve p harflerinden daha yaygındır.  Bu klavye düzenini mucitleri bunu dikkate aldıklarından bu harfler yaygın Latin harflerinin hemen yanıbaşında yer alırlar. Zaten Q·W·E·R·T·Y’yi reddetmeleri ve özgün harfleri ön plana çıkarmaları Türkçe düzenin en kuvvetli yanını oluşturuyor. Bana göre bu klavyenin bağıra bağıra verdiği mesaj şu: “Dilimizle gurur duyuyoruz ve ona hakettiği saygıyı göstermeliyiz”.

3.
Her dilin çılgın bir sırrı vardır.

İngilizce ve benzer pek çok dilde i harfi büyüdüğü zaman I’ya dönüşür. Ancak Türkçe’de i harfi büyüdüğü zaman yine İ olur; bu arada I diye bir harf de kendi varlığını sürdürür. Ve onun küçük harfi ne dersiniz? Evet tahmin ettiğiniz gibi: ı. Noktalı i ve noktasız ı bir ahenk içerisinde aynı anda var olur ve bu iki harfe klavyede iki ayrı tuş tahsis edilmiştir.

Çılgınca değil mi? Bana karşı yöndeki şeride girip orada araba sürmek ya da sıcaklığı ölçmenin farklı bir yolunu kullanmak kadar çılgınca geliyor bu durum – muhtemelen bugüne dek alışık olduğumuzdan çok çok farklı olduğu için. Çılgınca olsa da Türkçe’deki bu yaklaşım diğer Latin dillerininkinden daha mantıklı görünüyor.

Ancak diğer dillerde de küçük büyüleyici noktalara rastlayabiliyoruz elbet. Mesela Flemenkçe’de ij  kombinasyonu ayrı bir harf gibi muamele görüyor. İngilizler kesme işareti kullanmak yoluyla ain’t gibi kaynaşmış sözcükler yaratabiliyor. Almanlar kısa bir süre önce, büyütüldüğü zaman SS’e dönüşen küçük ß harfiyle bir yüzyıl yaşadıktan sonra, matbaacıların henüz tam olarak ne yapacaklarını bilmedikleri bir büyük  harfine kavuştular.

4.
Bazen başka dillerin de düzene uydurulması gerekir.

Ezilen taraf olmak her zaman zordur ama o kadar da kötü değil. İngiliz klavyesi sadece ingilizceye dayanıyor olabilir, ama diğer dillere ait daktilolar ingilizceyi ya da kendi dillerini etkisi altına alan popüler dilleri es geçemezler.

Türk daktilosuna tekrar bakalım: Pek alışık olmadığımız bir yerde, üst sırada ve rakamların sağında bir mevkiide w, x, and q mevcut.

Türk alfabesinde — a b c ç d e f g ğ h ı i j k l m n o ö p r s ş t u ü v y z — bu harfler yok ancak gerek İngilizce yazmak için gerekse de İngilizce’den Türkçe’ye doğrudan geçmiş kelimeleri yazabilmek için bu tuşlara ihtiyaç var. Bu harfler uzak ve erişilmesi zor bir köşeye atılmış olsalar da yine de varlar. ` ve ^ simgelerini veren ölü tuşları da görmüşsünüzdür (Farsça ve Arapça’dan Türkçe’ye geçmiş kelimelerin telaffuzdaki farkları için kullanılıyor) ve 2‘nin üzerinde yalnız bırakılmış bir é bulunuyor (Osmanlı İmparatorluğunun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk zamanlarında Türkçe’yi etkisi altına alan batı dili Fransızca idi).

Görüldüğü üzere, eğer doğru bakmayı becerirseniz, tuşlar ve klavyeler size tarih dersi verebilir.

5.
İlk önce şişmanlar ve “noktalamalar” ölür

Türk daktilosunun ebatları İngiliz daktilosuyla aynı. İlave bir satır veya sütun yok. Bu da demek oluyor ki alfabedeki fazladan karakterleri koyabilmek için bazılarını iptal etmek zorunda kalmışlar. Görünen o ki iptal edilenler daha çok noktalama işaretleri olmuş.

Soldaki İngiliz daktilosuyla sağdaki Türk daktilosunu mukayese edin. Ampersand (&), pound (£) ve dolar ($) tuşları yok. keys. = ve + işareti de görünürlerde değil. Ayrıca noktalı virgülün yerinde de yeller esiyor (;).

Tamam; bazısı Türkiye’de o kadar da popüler değil ve yerlerine harfler konabilir; fakat dikkatle bakarsanız ünlem işaretinin de orada olmadığını görürsünüz. Hatta ve hatta “1” sayısının sırra kadem bastığını da! Bu nasıl olabilir?

Tarnıya şükür daktiloların bilgisayarların sahip olmadığı bir özelliği bulunuyor: Bir sütun geriye gidip “eskisinin üstüne yazmak”. Yani noktali virgülü yapmak önce bir yapıp, sonra geri dönüp üzerine bir de , basmak kadar basit. Peki ya ünlem? Bir noktanın üzerine basılacak bir kesme işaretinden ibaret değil mi? Biraz kaba ama olsun; işe yarıyor. 1 sayısı nasıl yapılıyor dersiniz? Elbette iki işareti birbirine ulayarak değil ama küçük l harfi ne güne duruyor? İşte size l…

(Şaka değil. Eskiden 0 (sıfır) olmayan daktilolar vardı. 0 yerine büyük O harfi basınca tüm dertler bitiyordu. Tamam; bu bir tipografik katliam ama şartlar bunu gerektiriyorsa yine de bu bir çözümdür.)

Geri tuşuyla bir sütun geriye gitmeyi zahmetli bulan daktilocular makineyi kandırmanın yolunu bulmuşlardı: Boşluk tuşuna basılı tut, basabildiğin kadar tuşa bas, sonra boşluk tuşunu bırak ve işleme devam et. Mekanik olarak bir tuşu bırakmadan sıradaki sütuna ilerlenemeyeceğinden bu yöntem kesinlikle işe yarar. Konami şifresini biliyorum diye kibirlenmeyin; Türk daktilocular on yıllardır bunu yapıyor. Tabi ki her şeyin beteri var: Tamil dili gibi alfabesinde yüzlerce harf barındıran dilleri ya da Çince gibi alfabetik olmayan dilleri daktiloyla yazmaya çalışanların çektiği azabı hayal bile edemiyorum.


Eminim bu daktiloda daha farkında varmadığım pek çok şey vardır; üstelik burada sadece bir dilden bahsediyoruz. Her daktilo düzeni ayrı bir yazı konusu olabilir: Rus daktilocuları üst satırdaki rakamları neden Shift’e bağladılar, Almanlar için Z neden bu kadar önemliydi de Q·W·E·R·T·Y ‘i tutup Q·W·E·R·T·Z’e dönüştürdüler, Flemenk daktilolarında görülen fonksiyon benzeri ƒ’nin ardındaki gizem nedir? Latin olmayan dillerden ya da alfabetik olmayanlardan daha bahsetmedim bile (ki Çinli daktilocular ve geliştirdikleri yazma yöntemlerinden değil makale, kitaplar çıkar).

Çevrenizde kolaylıkla erişebileceğiniz daktilolar bulunmayabilir ama her bilgisayar bir sanal daktilo müzesidir. Telefonunuzda veya bilgisayarınızda klavye ayarlarına gidip bu müze içerisinde gezintiye çıkabilirsiniz.

Bu sırada ilginç bir şey bulursanız mutlaka paylaşın!

Ve şimdi, müsaadeniz olursa daktilonun üstüne yatıp, San Francisco’nun bu sıcak günleri için son derece manidar olan, en sevdiğim Türk atasözünü yazmaya çalışacağım.

Aaa… Bu arada, İngilizce olduğunu söylediğim şu diğer yeşil daktilo aslında “İngiliz” değil. Hangi dile ait olduğunu bulabilecek misiniz bakalım? Yazdıklarım arasında gerekli tüm ipuçları mevcut.


Türk dili ve kültürü hakkında bir ton bilgi sağlayan Ahmet Özkale‘ye, çeşitli daktilolardan güzel kareler çekmek için birlikte uğraş verdiğimiz Joy Chen ve Madeline Bermes‘e teşekkür ederim. (Evet bildiniz; ufukta daha başka daktilo öyküleri görünüyor).

İngilizce’den Türkçe’ye Çeviri: Tevfik Uyar

Yazar Marcin Wichary’nin izniyle çevrilmitir.

ÖYKÜ: FIRILDAK

Türkiye Bilişim Derneği’nin 2013 yılında düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen öyküm Fırıldak’ı blogumda yayımlamaya karar verdim.

Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımda da yer alan Fırıldak adlı öykü, TBD jürisinin yorumuyla “bir uzaylı istilasını arka planına alan, aşk ve dostluk gibi insani halleri etkili bir biçimde kullanan, bir grup insan arasındaki karmaşık ilişkiyi tekinsiz, post-apokaliptik bir atmosfere ustalıkla yerleştiriyor.”

Bakalım sizce de öyle mi…


 

FIRILDAK

Fakülte binasının hiç kullanmadığımız odalarından birinde Hasan ile kaç saattir oturuyorduk bilmiyorum. Hasan’da epeydir bir haller vardı. Ketumdur, duygularını hiç belli etmez ve hiç söylemez; o yüzden epey zorlandım aşık olduğunu öğrenene kadar. Platonik olarak tanımladı. Birkaç kez de görüşmüş. Kim olduğunu inatla söylemiyor ama tahmin etmek mümkün. Hepi topu otuz kişiyiz ve eşcinsel değilse potansiyel üç kişi var elde. Tahmin etmek de istemiyorum aslında. Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli.

“Kendini çok kaptırma…” dedim.

“Olur. Öğüdün çok klişe. Annemi hatırlatacak kadar klişe hatta, fakat yerinde bir öneri.” dedi. Her zamanki Hasan… Bir fikri tamamen onaylarsa taviz vermiş gibi hisseder, o yüzden ille de eleştiriyor. Kuyruğu dik tutma çabası hep… Ama çok sıkı çocuktu. İki kez ölümden aldı beni.

Öğüdüm onu sessizleştirmişti, çünkü hakkım vardı: Aşk çok verimli bir duygu değildi yaşadığımız günlerde. O yüzden kafası da karışıktı. Daha çok sessizleşmesin diye artık konuşmuyordum ki kapı aniden açıldı ve Aysu daldı içeriye. Minik kız kanter içindeydi ve heyecanlıydı. Soluk soluğa, tıkanmış, konuşamıyor. Avucumun içiyle sakin olmasını işaret ettim. Durmadı; bir çırpıda “Kedi gördüm ben…” deyiverdi.

Kaşlarımı kaldırıp bakakaldım; çünkü kedi görmek heyecanlı ve büyük bir olaydı, benim şu an onun sözlerinin doğruluğundan şüphe edebileceğim kadar.

“Nerede gördün?”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğundan eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum”

İnanmakta tereddüt ettiğim için Hasan’a dönüp baktım. Manalıca gülümsedi. Ben bu gülümseyişi tanıyordum. Çatışmalar henüz sıcaktı ve bir binada mahsur kalmıştık. Kurtulmaktan hiç ümidim kalmadığından “buraya kadarmış” demiştim ve o yine böyle gülümsemişti. Ne yapıp edip bizi sağ çıkarmıştı oradan. Onun ümidi ve çabası benim ümitsizliğimi dövmüştü.

“Bir bakalım” dedim. Yemek saati yaklaşıyordu. “Ama yemekten sonra… Olur mu?”

Çok sevindi… Çocuklar heyecanlanınca hareketleri tetikleşiyor. Aysu küçük adımlarıyla önümüzde koşarken, biz de takip ederek yemekhaneye indik. Bulgur pilavı güzel kokuyor, sürpriz ise yoğurt. İnekler yeniden süt vermeye başladığından bu yana beklenen an. Masalar da birleşmiş, demek doğumgünü falan var.

Ona buna laf atıp şakalaşarak masaya vardık. Sırtımı pencereye verdim. Bu hafta mutfakta görevli olan Leyla’yı izlemek istiyordum. Saçları yemeklere düşmesin diye beyaz bir tülbent bağlamıştı başına. Beni görünce çekidüzen verdi kendine ama gözlerini kaçırıyordu hep. Şefika Abla’dan çekiniyordu herhalde.

Az sonra herkes susuverdi. Bu susuşların sebebi bellidir. Arkamı dönüp pencereden dışarıya baktım: Kol uçuşundaki üç fırıldak Etiler tarafında bir yere süzülüyorlardı. Üçü de eş zamanlı olarak mühimmatlarını attılar. Tam yükselip giderlerken içlerinden birisi geri dönüp tekrar saldırdı. Sonra o da diğerleriyle aynı yöne ışıklarını saçarak yükseldi, hepsi birden buluta girip kayboldular. Bunlara fırıldak adını vermemizin sebebi yükselirlerken karınlarından saçtıkları alacalı beleceli döner ışıklar. Herhalde yer çekimine bu ışıkları saçan mekanizma ile karşı koyuyorlardı.

Remzi pencerenin önünde ayakta izledi bombardımanı. Yine ağız dolusu küfürler ediyorken göz göze geldik. Yanımdaki sandalyeyi işaret ettim; küfürlerin dozunu arttırarak geldi.

“Arkadaş, bir türlü anlamıyorum. Ne yere iniyorlar ne de s..tir olup gidiyorlar.”

Remzi haklıydı. Anlaması güç bir durumdu. İlk geldiklerinde her yeri havadan bombaladılar. Sonra kara birliklerini indirip savaştılar. Ordularımız varlık bile gösteremedi. Kara birlikleri çekildi ve geriye sadece bu cılız hava saldırıları kaldı.

“Vardır bir hesapları, sivrisinek mevzuu gibi işte…”

Belki yüz defa verdiğim örneği yine verdim: “Mahallendeki sivrisineklerin kökünü kurutmazsın ama yakınına konarsa da affetmezsin.”

Sivrisinek benzetmem yine hoşuna gitmemişti. Küfürlerinden benim de nasibimi aldığımdan emindim. “Aysu kedi görmüş” dedim. İlgilenmedi. “Hasan’la aramaya gideceğiz” dedim, Leyla’ya bakarken. Göz göze geldik bu sefer, kaçıramadı bakışlarını ve gülümsedi. Suçlu, tuhaf bir gülümsemeydi bu defa. Ah Şefika Abla ah…

Remzi böldü: “Bulsan n’apacaksın?”

Soruya yanıt vermeden önce sohbete ilgisiz kalan Hasan’a baktım. Kime baktığını kestirmeye çalışıyordum. Aksi gibi kafamdaki üç isim de birlikte oturmuşlardı yemeğe. Hasan da arada bir oraya göz atıyor ama tam olarak kimi gözlediğini anlamam mümkün değil. Çok da ilgi göstermiyor sanki.

“İlk önce kediler öldü biliyorsun. Bu itler gelmeden üç dört yıl önce. Sonra bir daha hiç kedi gören olmadı. Belki bir anlamı vardır.”

Tatmin olmadı. “Kediyi yakalarsak doktorlara götürürüz. Belki bir şey bulurlar” dedim.

Doktorlar, bildiğimiz altı komşumuzdan bize en yakın olanlardı. Onlar da kampüsteydiler ve başka bir fakülte binasında yaşıyorlardı. Çoğunluğu bilim insanı, mühendis falan olduğundan onlara bu ismi vermiştik. Karşılaştığımız sıkıntılara kafaları ve ellerindeki malzemelerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Beyin takımı gibi… Sadece onlarla bir kablo üzerinden iletişim kurabiliyoruz -kablosuz her türlü iletişim işgalle birlikte felç olmuştu -. Diğer komşularımızla ulaklar kullanıyoruz.

Şefika Abla “yemek hazır” diye bağırdı. Nizami bir şekilde sıraya geçtik. Yoğurt kazanının başında Leyla var. Biraz bakışalım ve gülümsediğinde gamzesini yakından göreyim diye önünde durdum. O yüzüme bakmadı, elime bir kağıt tutuşturuverdi. Bakmadan cebime attım. Hep utangaçtı böyle… Deli kız…

Yerlerimize döndük ve yemeklerimizi yemeye koyulduk. Aysu’nun babası da tıp doktorumuzdur, yanımıza oturdu. Son eczane yağmasından beri aramız limoni.

“Benim kız biraz hayalperesttir” dedi.

Ağzım doluyken “Biliyorum” dedim yüzüne bakmadan.

“Kedi gördüğünü sanmıyorum” dedi. “Kitaplardan okuduklarını çok içselleştiriyor ve hayal kuruyor.“

Hiç konuşmayacaktım ama dayanamadım: “Ya gerçekten kedi gördüyse?”

“Öyleyse bile kızım için tehlikeye atılmanı istemem”

Aslında kıza güvendiğim söylenemez. Hasan’ın davasını sahipleniyordum yine. Ona can borcum olduğundan özellikle onun bu merakı gidermek istediğini anlamış ve düşünmeden “bakarız” demiştim.

“Kedilerin anlamı olduğuna inanıyorum. Her ne olduysa, şu işler başımıza gelmeden birkaç yıl önce hepsi topluca öldüler. Denemeye değer. Aysu için değil kendimiz için yapacağız” dedim. Söylediklerim açık ve netti. Doktor kalktı gitti. Fırıldaklar Etiler’i bir sorti daha bombalıyorken yemekhanede çınlayan tek gürültü yine metal tabldotlarla çarpışan çatal sesleri idi. Sessizce yemeğimizi yedik ve çıktık.

Dışarının kurşuni havası boğuktu. Bu havalardan nefret ediyordum: Kalın giyinsen terliyor, ince giyinsen üşüyordun. Lanet bir şey.

Kütüphane tarafına gitmek için her zaman kullandığımız patikayı kısmen kullanacaktık. Bu iyiydi; çünkü her yüz metrede bir fırıldakların ortaya çıkması halinde altına gizlenmemiz için önceden hazırladığımız yalıtkan korunaklar vardı. Fakat ana kantin binasının önündeki ayrımdan sonrası için aynı şeyi söyleyemezdik.

Yürürken düşünüyordum: Ne kadar bodoslama dalmıştık bu işe. Mesela ikindinleyin doktorlardan gelen kafileden başkalarıyla da görüşüp kedi olayını doğrulamamıştım. Aysu’ya “senden başka gören oldu mu?” diye sormak da aklıma gelmemişti. Görev dönüşü, özellikle de kötü bir şey olursa, Hasan’ın bunu yüzüme vurması garantiydi. Başa kakmayı çok sever. “Hani en önemli şey bilgi idi?” diyecek. Biliyorum, diyecek, kesin diyecek…

Yanımızda birer tabanca var sadece. Fırıldakları uçarken vurmak mümkün değil ama kaçırma vakalarına karşı tabancalar kullanışlı olabiliyor; çünkü hedefi almak için inerken savunmasız kalıyorlar. Göbekten vurulurlarsa nakavt! Fakat yanımıza silah almamızın sebebi peynir kokan yaratıklardan ziyade insanlardı. Kaynakların kısıtlı olması ölümcül bir rekabet doğuruyordu. Anarşiden bir oyunmuşçasına keyif alan tehlikeli eşkıya grupları vardı. Bizimse korumamız gereken ve hayatta kalmak için direnen çocuklar, kadınlar ve onları hayatta tutmak için gereken kısıtlı bir gıda ve ilaç stoğumuz, doktorlar sayesinde kurduğumuz bir de küçük çiftliğimiz vardı. Yiyecekleri stoklardan ve seradan temin etsek de yağmalar hala önemli bir kaynak olduğu için zaman zaman biz de yağmaya çıkıyorduk.

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi” dedi Hasan. Hemen ardımdan geliyordu, tek sıra yürüyorduk. “Fırıldaklar buluttan çıkana dek göremeyeceğiz.”

“Avantajları da var” dedim. “Onlar da bizi izleyemiyorlar”.

“Çok mühim sanki. İsteseler hepimizi anında yok edebilirler. Bunu bilerek yapmıyorlar bence” dedi. Bu şüphe herkeste müşterekti.

“Onlara zarar veremeyecek bir kitle için daha fazla mühimmat harcama lüksleri yok demek ki. Onlara da bir hesap soran vardır belki” dedim.

“Mümkün” dedi Hasan.

Ana kantine gelmiştik. Sol tarafa, inşaat fakültesine gidecek olsak güvenli hattımız devam ediyor olurdu. Oysa biz sağa yönelecektik şimdi.

“Aracı alsaydık keşke” dedi.

Elimizde korunaklarımız gibi yalıttığımız için fırıldakların göremediği özel bir araç vardı ama tek tehlike fırıldaklar değildi. Çalışan bir motorlu araç o kadar kıymetliydi ki eşkıyalığa kurban gitmesi pek mümkündü. Bu yüzden mecburi bir yağma olmadıkça sadece kampüs içinde kullanıyorduk. İkindi kafilesi doktorlardan yoğurt ve süt getirebilmek için aracı kullanmıştı; Aysu’nun kedi görme hikayesi de bundandı.

“Meçhul kedi için kısıtlı yakıtımızı harcayamayız. Ben inanmamıştım zaten bu arada, sen inandın. Bir gidip bakmak istediğini farkettim; her zamanki gibi sana ve hislerine güvendiğim için düştüm yola.”

“Sen yine de bana o kadar güvenme.”

“Aklımda bulunsun. Hadi sen geç öne madem. Arkamdan falan vurursun şimdi.”

Gülerek ve rahat söyledim bunu. Birincisi, böyle bir şeyi cidden söylemeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. İkincisi, iki can borçluydum adama. Hasan demek benim için “güven” demekti.

Yolu takip edersek hızlı olacaktık ama güvende olmayacaktık. Ağaçlığı takip edersek saklanması kolay olacaktı, ama bu defa da yürümekte zorlanacaktık. İnsanın bakımından yoksun kalan tüm alanlar balta girmemiş ormana dönmüştü iki senede. Hasan yolu tercih etti. On dakika kadar sessizce ve dikkatle yürüyüp kütüphane bahçesine ulaştık.

“Eee… Pisi pisi mi diyeceğiz şimdi?”

Öyle ya. Bir kedi varsa dahi nasıl çağıracaktık? “Pisi pisi” deyince gelecek miydi yoksa korkacak mıydı? Kedi bir insanoğluyla karşılaşmayalı epey vakit geçmiş olabilirdi. Elimle Fen-Edebiyat fakültesini göstererek “bekleyelim” dedim. Kapıdan içeriye bir iki adım girip dışarıyı gözlemeye başladık. Beklemekten başka bir şey gelmiyordu aklımıza.

Hasan “Aynı yeri gözlemek son derece anlamsız. Buranın bir arka çıkışı olmalı. Sen burada kal, ben o tarafa gideyim” dedi. Kafamla onaylayınca –nedense sessiz olmamız gerektiğini düşünüyordum- gitti ve yalnız kaldım.

Az sonra boğaz taraflarından bir yerlerden sonda gürültüleri gelmeye başladı. Altı yedi kilometre uzaklıktaydı boğaz. Yaratıklar yine su çekiyor olmalıydılar. Su çektiklerini ilk gördüğümde onların buraya yerleşmeye gelmediklerini düşünmüştüm. Gezegeni sömürecekler, tükettikten sonra gideceklerdi. Biz de geriye kalan bir avuç insan olarak susuz kalacaktık. Aslında türümüzün sayılı yılları olduğuna da emindim. Su olmadan medeniyet mümkün mü? Nasıl mağlup edilir ki bu haydutlar?

Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız… Güzel kadın… Uğruna yaşadığım şey.

Leyla’nın notunu hatırladım. Elimi cebime attım: Terden nemlenmiş, çıkarmaya çalışırken yırtıyordum az daha.

O da ne? Aha! Biri “miyav” mı dedi?

Önümdeki alanın bitiminden aşağıya uzanan merdivende bir kedi kafası görüyordum. Sonda seslerinden ürktüğü belli, küçücük bir yavru kedi. Nasıl yavru olabilir? Altı yıldır ortalıkta yoktu kediler. Bu bir yavru ise anası danası falan da olmalıydı.

Telsizimiz olmadığı için Hasan’a haber veremezdim. Kediyi kaçırmadan almalıydım ama nasıl? “Pisi pisi” diye seslendim. Kulaklarını dikip baktı bana. Seslenmeye biraz daha devam ettim. Basamağı çıktı, insan görmemiş olmasının avantajıydı herhalde; ürkmeden yaklaşmaya başladı. Hatta ben ürküyordum ve elim silahımdaydı. Ufacık bir ses olsa kediyi çekip vurabilirdim.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Çömelip başını, boynunu sevdim. Mırlıyordu hergele. Çantamdaki kuru ekmeği ıslatıp verdim. Hayvan mutlulukla yemeye başladı. Hasan’ı bekleme zamanıydı şimdi.

Elimi tekrar cebime attım ve notu yırtılmaması için dikkatlice çıkardım. Nemlendiği için tükenmez kalem biraz dağılmış, yazılar kağıdın arkasına geçmişti. Tersten yazılmış “dikkat et” kelimesini seçebiliyordum. Sayfaları birbirinden itinayla ayırmaya çalışıyordum ki önce arkamda hafiften bir rüzgar ve hemen ardından da ince, mekanik bir ses işittim.

“Bammm!”

Ses, hayalet bir kente dönüşmüş olan kampüste şiddetle yankılandı. Kedi kaçmıştır diye endişelendim, ama aksine donup kalmış bana bakıyordu.

“Bakma öyle. Hiç mi silah arkadaşını vuran bir asker görmedin?” dedim ona. Doğal olarak tepki vermedi.

Hasan’ı tam kalbinden vurmuştum.

Yanına gidip bir bakacaktım ama bana bir kelime dahi söylemesini istemiyordum. Kıt olan mermilerimizden bir tane daha harcamak israftı, üstelik gürültü yapmak da mantıklı değildi. Yine de kaçmasın diye önce kediyi kucağıma aldım –meğer o kadar korkmuş ki ben dokununca sıçradı- ve Hasan’ın bir el de kafasına ateş ettim. Üzerinde “Dikkat et! Hasan seni öldürmeyi planlıyor” yazan nemli kağıdı buruşturup Hasan’ın cesedinin yanına attım. Elim sadece kana değil, mürekkebe de bulanmıştı.

Sığınağa döndüm. Kimse bana bir şey sormadı ve ben de olanları sadece Leyla’ya anlattım. Leyla, Hasan ona duygularını açtığında hemen benle paylaşmadığından dolayı kendini suçladı. İlgisi olmadığına ikna edemedim.

Ertesi gün alana yeniden gittim. Tahmin ettiğim gibi kedinin sülalesi de oralardaymış ve hepsini bir çırpıda getirdim. Kolay oldu çünkü Hasan’ın cesedine üşüşmüşlerdi. Zor oldu çünkü Hasan’ı orada öylece kedilere öğün olurken görmek üzücüydü.

Bana daha sonra da hiçbir şey sorulmadı. Leyla olan biteni herkese en uygun şekilde anlatmıştı veya insanlar artık ölümü normalleştirmişti. Ya da insan artık bildiğimiz insan değildi. Bildiğimiz insan neydi ki? Ben bildiğim ben miydim mesela?

Kedilere gelince… Doktorlar yaratıkların kedilere has bir mikroptan çekindikleri için önce onları katlettiklerini düşünüyorlar. Bir kedi çiftliği projesine başladılar. Bu projeyi destekleyenler de var, sınırlı yiyeceğimizi kedilerle paylaşmak istemeyenler de.

Bu konudaki kendi fikrimin ne olduğunu bilmiyorum. Hasan olsa idi ona sorardım. Hasan’a, hislerine ve fikirlerine değer veriyordum. Hasan demek, “güven” demekti benim için.

Ama aşk yaratıklardan da, eşkıyalardan da tehlikeliydi.

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

AHLÂK VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR KAÇ KELAM

Değişen Türkiye manzarasını fark ediyor musunuz? Yanılıyorsam siz söyleyin:

Trafikte, banka kuyruğunda, metrobüs sırasında, basit bir alışverişte sürekli olarak “dikkat etmezsem hakkım yenecek” kaygısı taşıyor musunuz mesela?

Birisi ticari etiğe aykırı davranıp rüşvet yedirmiş veya bozuk mal kakalamışsa “yazıklar olsun” mu denir? “sen işini bilirsin çakaaal” mı?

Hangi halde başarılı olma şansınız yüksektir: İşinizi iyi yaptığınızda mı? Doğru mevkilerde doğru insanları tanıyarak mı?

CHP’nin vaatlerinden birisi “siyasi ahlâk yasası” çıkarmak. Nedenleri malûm. Fakat ahlâkı sadece siyasi alana sıkıştırmak, ahlâk konusunu sadece siyaset üzerinden irdelemek biraz eksik bir bakış bana göre. Siyaset toplum tarafından üretilir. Bizim sadece siyasi ahlâkla sınırlı bir problemimiz yok: Toplum olarak ahlâk meselesinde çöküşe gidiyoruz. Siyasetse bunun sadece bir yansıması.

“Haksız insan” davranışı bu konuda önemli bir gösterge mesela. Toplumumuzun genel davranış örüntülerini bir düşünün: Tanımadığınız birisi size bir şekilde bir haksızlık edince kolaylıkla özür diler mi? Yoksa üste mi çıkmaya çalışır? (Ya da levyeyle kafanızı mı patlatmaya kalkar… Abartı değil; oluyor trafikte her gün). Mesela birisi kuyrukta önünüze geçtiğinde “pardon beyefendi, sıra benimdi” dediğiniz zaman, eğer ki sizden yaşlı ise -veya siz bir kadın, o da bir erkekse- sizce hemen özür diler mi? Bağırıp çağırma, itiraz ederseniz üzerinize yürüme olasılığı hakkında ne düşünüyorsunuz? (ve tüm bunlar olurken çevredekiler sadece izlemesi hakkında…)

Elbette herkes aynını yapacak, herkes bu çatışmalarda aynı şiddette aynı hödüklüğe maruz kalacak değil; olasılık açısından düşünmenizi istiyorum: Dilerseniz başka bir toplumla mukayese edin, dilerseniz on yıl önceki Türkiye ile.

Ben gözlemlediklerimi söyleyeyim: Ahlâk, güç, iktidar, otorite gibi birbirine bağlı pek çok kavramı anlamlandırmada ve bu kavramların hayattaki birbiriyle ilişkili pratiklerinde hızla yokuş aşağı yuvarlanıyoruz. Örneklerini hemen hemen her gün ya bizzat yaşıyor, ya gözlemliyor, ya da TV’lerden izliyor veya haberlerden okuyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bankamatik sırasında önüme geçen 45-50 yaşlarında bir adamı bir defa uyardım diye beş dakika boyunca bana bağırdı, “hayır sabretsen ne olur?” diye tükürüklerini suratıma saçtı, “ne öyle hakkımı yedin filan diyosun; komünist misin sen?” diye beni azarladı. Abartmıyorum. Beş dakika boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp “la havleler” çekti. Yine geçen hafta yakın bir arkadaşım ters yöne girmiş bir aracın “afedersin ters yöne girdim” diyemeyen şöförü tarafından çocuğunun yanında yumruklu saldırıya uğradı. Daha geçen hafta bir sürücü bir başka sürücüyü “yol vermesi için selektör yaktığı” için levyeyle döverek öldürdü. Milletvekilinin elini sıkmadı diye bir esnaf üç kişi tarafından darp edildi, dertlerinin ne olduğu bilinmeyen iki aile birbirlerine satırlarla ve baltalarla saldırdı.

Örnekler çoğaltılabilir ama çoğaltmanın da anlamı yok.

İtiraf edin: Artık trafikte işgüzarlık edip emniyet şeridinden gidenlere, sapaklarda sıraya girmeyip yanınızdan burnunu önüne sokup sizi atlatanlara zaten alışmışsınızdır.  Korna çalasınız bile yok. Her şeyden önce haksızlığını asla kabul etmeyecek. Hatta ve hatta -kimbilir- belki de size saldıracak.

Tüm bunlar bize ahlakın yerini güç ilişkilerinin aldığını, güçlü olanın haklı olduğunu ve gücüyle ahlaksızlığını bastırabildiğini gösteriyor. Ve tabi bizlerin de bunu kanıksadığını, yumruklaşmanın anlamsız ve her halükarda zararlı olduğunu, boyun eğmeninse maliyetsiz olduğunu düşünen rasyonel insanlar olarak bizlerin sessiz kalmayı alışkanlık haline getirdiğimizi de.

Dileyenler bunun kaynağını siyasette arayabilirler; fakat ben siyasetteki benzer halin bizzat toplumdan kaynaklandığını, çarpık ahlak anlayışımızın yarattığı bir mesele olduğunu düşünüyorum.

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google