Articles Tagged with: trt

TRT Kent Radyosu – “Güneş Tutulması Başımıza İş Açar mı?”

9 Mart’ta Dünya tam güneş tutulması yaşadı. Elbette felaket tellalları boş durmadılar. Sonu “olabilir” ile biten, geneli hali hazırda zaten yaşadığımız bir süreci tarif eden onlarca cümle ile kehanetlerde bulundular. Bir kısmı doğal olarak tutacaktır (çünkü sayısı yeterince fazla…). Tutmayanlar ise unutulacaktır. Bu sürekli dönen bir döngü: Aynını 2012’de de yapmışlardı, daha öncesinde de. Takvimler 11.11.11’i gösterdiğinde, güneş patlamalarında ve nadir görülen astronomik olaylarda aynı türden haberler hep çıkar.

Daha önce de beni çeşitli vesilelerle yayınına konuk alan TRT Ankara Kent Radyosu’ndan Kemal Atalay, Güneş Tutulması hakkında birden türeyiveren haberler hakkında programında görüşlerime yer verdi. Aşağıda ses kaydı bulunuyor. Sevgiler.

 

[powerpress]

 

 

Referanslar:

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

“UÇAN TABUT(!)” F-4’E LİNÇ KAMPANYASI

Art arda F-4 kazaları medyada bu uçaklar için yeni bir unvan üretti: “Uçan Tabut”. Bu unvan roketten bozma yapısı ve o dönemdeki “kara düzen” kullanım prosedürleri dolayısıyla F-104’lere aittir. Emekli bir tuğgeneralin “bize zaten ölmüş gözüyle bakarlardı” dediğini hatırlarım. F-104’ler gerçekten de problemliydi. Unvanı da boşuna değil.

Fakat F-4’lere böyle demek nereden çıktı? Temel istatistik bilginizde mi yok?

Medya bu… Bir şeyleri abartmayı sever fakat çoğu zaman sorumluluğunu unutur. Her yanlışı düzeltmeye kalkacak olsak bu işe bir kaç kişi tam mesai ayırmamız gerekir. O yüzden de bir tweet ile işi geçiştirecektim ki, dün şehit olan pilotumuzun babasının feryadını duydum. Acılı baba “Yavrum, uçan tabut ile gitti diye yazmazsanız en adi insansınız” diyor. Medyada konuşulan bu meselelerden ötürü acılı baba oğlunun bile bile değiştirilmeyen sorunlu uçaklarla uçurulduğuna inandırılmış. Yazıktır… Ayıptır! Yanlıştan kimsenin döndüğü de yok. Hatta ve hatta bu linç kampanyası “ABD’de bu uçaklar hedef olarak kullanılıyor” gibi safsatalarla da devam ettiriliyor. Sayıları doğru bir şekilde karşılaştırmak kimsenin umrunda değil.

Madem kimse yapmıyor, biz yapalım ve biraz akıl yürütüp, biraz da mantığımızı kullanarak bu unvanın yerli olup olmadığını görmeye çalışalım:

  1. F-22, F-18 vb. daha modern uçakların bizzat üreticisi olan ABD’nin elinde kalan F4’leri eğitim ve arge amaçlı kullanıyor olması bu uçakların kötü olduğunu değil, ABD’nin envanterinde olacak kadar kıymetli olmadığını gösterir. Çoğumuzun araba diye kullandıklarını bazı zenginler valiz arabası olarak kullanıyor ya da onlara korumalarını bindiriyorlar. Bu o arabaların emniyetli olmadıklarından değil, ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamamalarındandır.
  2. Son 35 yılda F-4 kazaları nedeniyle 14 pilotun şehit olduğu bilgisine yer veriliyor. Fakat kaç seferde, kaç saatlik uçuşta, ne kadar sortide bunun gerçekleştiğine yer verilmiyor. Ayrıca Türk Hava Kuvvetleri Envanteri’nde yer alan diğer uçaklarla, sözgelimi F-16’larla karşılaştırılmıyor. Halbuki son 35 yılda F-16 kazalarında da 13 pilot şehit oldu (Kaynak).
  3. 1974’ten bu yana Türk Hava Kuvvetleri envanterinde yer alan F-4’ler eski olsalar da yakın zamanda modernize edilmiştir. 2030 yılına dek Türk Hava Kuvvetleri’nde hizmette olması düşünülecek kadar moderndirler. (Daha derin bir bilgi vereyim: F-4’ler yeni nesil uçaklar kadar elektronik donanıma sahip olmadığından (bir hidrolik harikasıdır) elektronik karıştırmaya karşı F-16’lardan daha emniyetlidirler.)

Sadece ikinci maddede verdiğim bilgi, F-4’leri linç etmenin manasızlığını ve şehit ailelerini üzmenin anlamsızlığını ortaya koymaya yeter. Uçakların uzaktan düşürüldüğü gibi spekülatif iddialara hiç değinmeyeceğim. Komplo teorileri kanıtlanamadığı gibi çürütülemez ve yanlışlanamazlar da.

Türkiye’de gazetecilik ayağa düştü, mesleğin nasıl icra edileceğini bilen çok az. En sansasyonel haber, en değerli haber zannediliyor. Tekrar ediyorum: Medyanın sorumluluğu vardır. Pilotlar kötü uçağa bindirilerek pisi pisine ölüme gönderilmiş gibi bir haber yaparak şehit ailelerini üzmeye hakkınız yok.

Meraklısına:

– Benzer bir spekülasyonu çürüttüğüm TRT konuşması

YAZIYA DEVAM:

Bu yazıya şöyle bir ilave gerçekleştirdim: F-4 MESELESİNDE İLAVE BİLGİLER

RÜYA DİLİ

2 hafta kadar önce sabah 07:00’de, Eskişehir’den Ankara’ya gitmek üzere yola çıktım. Arası düz ova. Hava sıcaklığı -2 derece. Gece ya kırağı düşmüş, ya da bir önceki haftadan kalan kar kalıntıları, emin değilim. Sağlı sollu ak sakallı otlar, ağaçlar. Bir de ağır sis var, ama sanki pamuk.

Haftaiçi o saatte yolda kim olur? Saatte 20 arabaya rastlamamışımdır. Sisi yara yara gidiyorum, önümde 20 metrelik bir görüş mesafesi ya var, ya yok. Bazı sinema filmlerinde karakterin rüya gördüğünü anlatmak için çerçeve bir sisle kaplı olur, ortası ise nettir. Çok başarılı olmasa da rüya algısı yaratmayı başarır bizde bu durum. Tıpkı öyle bir şey… Bir rüya gibi.

TRT Radyo 1 olsa gerek. Belki de 4’tür. Sayısı mühim değil. Önce bir flüt solosu çıkıyor. Kimden olduğunu duymayı unutuyorum, ama rüyamı bir sinema sahnesine çeviriveriyor. Hemen ardından da Bach’a ait olduğu söylenen bir obua konçertosu. Üstüste bindirilmiş zevk kıtaları beynime hücum ediyor. Notalar duygulara tercüme oluyor, müzik ise tercüman ve bestecinin ne anlatmak istediğini onun kendi idrak boyutunda anlamaya başlıyorum. Bir uyarıcı almışım gibi. Ve o eseri önündeki porteden okuyan müzisyenlerin parmakları oluyorum. O eseri icra etmek için nasıl da bir ahenk yakalıyor, ortak bir güzelliğin birer ucundan tutuyorlar?

Saat 08:00’i geçtiğinde coğrafya daha da karasallaşıyor. Sisin bittiği yerde parçalı bir bulutun ardından yüzünü gösteriyor güneş. Sivrihisar’ı az geçtiğinde toprağın dumanı tütmeye başlıyor. Radyoyu kapatıyorum bir süre, yolun sesini bana tekerlekler aktarsın. Öyle de yapıyorlar… Biliyorum bir zamanlar asker postalları döverken burayı, bir millet sadece özgür yaşama hakkı için savaş veriyordu.

Polatlı’ya kadar öyle gittim sanıyorum… Polatlı demek Ankara demektir artık. Radyo’yu tekrar açıyorum, yürek okşayan bir TRT sanatçısı, bir Ankara şarkısı söylüyor:

“İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına
İçli sesin ah ne kadar açtı gönülde sızı”

Ve üstüste bindirilmiş zevk kıtalarının ikinci taarruzu başlamış oluyor… İlkinde “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır.” diyerek geri çekilmemiştim zaten.

Ve orada tekrar anladım ki, o sıralarda zihnimi yeni kurtardığım bir ağırlıktan ucuz kurtulmuştum.

O ağırlıkla bu savaşa girişilemezdi, yalnız kalırdım. Yalnız kalmamak içinse savaş meydanına hiç çıkmazdım.

O ağırlıkla savaşın yükü paylaşılamazdı. Yenilgi en baştan kabul edilirdi.

Bir dili vardı herkesin, hayat ile konuşmak için kullandığı ve dil iki kişiyi bağlamayacaksa bir işe de yaramazdı.

Sis tamamen ortadan kalkıp da, güneş bozkırı tamamıyla aydınlattığında, Ankara’da bahardan kalma, temiz bir havanın beni beklediğini biliyordum.

Radyo’yu kapattım, ben başladım:

“Pembe küçük dudağııııııın, söyledi şarkımızıııı…”

TRT RADYO-1 “SESLİ REHBER”: FELIX BAUMGARTNER RÖPORTAJ KAYDI

7464_395_292

Sesli Rehber, TRT Radyo 1’de

TRT Radyo 1’de Salı ve Perşembe günleri yayınlanan “Sesli Rehber” programı birbirinden ilginç konulara değiniyor ve uzmanlar aracılığıyla dinleyenlerini bilgilendiriyor.

Program yapımcısı Cumhur Özkaynak son derece titiz ve basında yer alan haberleri mutlaka didikliyor, sorguluyor. Bu didikleme ve sorgulama sürecinde Açık Bilim yazarlarıyla da konuşuyor. Daha önce yine benimle, Gökhan İnce ve Kaan Öztürk ile de çeşitli konularda konuşmuşlardı.

Felix Baumgartner’ın39 kilometre irtifadan gerçekleştirdiği atlayış sonrasında medyada çok fazla yanlış yapılınca, Sesli Rehber de -sağolsunlar- benim bilgime başvurdular. Kaydı aşağıda sunuyorum:

[powerpress]

TRT Radyo 1’e ve “Sesli Rehber” ekibine teşekkürlerimle.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google