Articles Tagged with: Trafik

TRAFİKTEKİ TOPLUM DÜŞMANLARI

İstanbul’da yaşayan herkesin İstanbul’a dair bir sevgisi vardır. Bu sevginin kaynakları çeşitlilik gösterebilir. Ne oldukları mühim değil. Ancak İstanbul’dan nefret edilen zaman dilimleri genelde müşterektir: Trafikte olunan zamanlar.

Trafikte olmanın yarattığı bu nefretin -ya da olumsuz tutumun- ardında sıkışıp kalma, gecikme, sıkılma gibi bireysel nedenleri olduğu kadar, “enayi yerine koyulma”, “hakkının gasp edilmesi”, “hakkını koruma çabası” gibi sosyal nedenleri de var. Sebepleri de toplum düşmanları… Toplum düşmanları; zira toplumda huzurla yaşamanın güvencesi trafik kuralları gibi kurallardır. Bu insanlar kurallara uymadıkları gibi, zannedersem bunu “daha akıllı” oldukları için -ve bizler de enayi olduğumuz için- yapıyorlar; ve bu toplum düşmanları üzerimizde trafiğin kendisinden çok daha fazla stres yaratıyor. (Şehir hayatının insan üzerinde yarattığı strese Erdem Erikçi şu yazısında değinmişti).

Araç kullananların hemen hemen her gün karşılaştığı, insanı 150 kişilik bir pasifik adasına göç etmeyi hayal ettirecek kadar çileden çıkartan bir kaç çeşit toplum düşmanını tarif etmeye çalışacağım. Bu tarifleri yaparken, gerçek bir acelesi olduğu için (hastası, zayisi olanları) kapsam dışı tuttuğumu hatırlatmak isterim. Öte yandan kimi zaman bu gibi hareketler hayatımıza tehdit yarattığı için, düşüncesizce davrananlara hakaret etmiş bulunabilirim. Affola.

Toplum Düşmanı 1: Ağır tahrikçiler

td1

Şeridin hızına razı olamayanlar…

Bir yol vardır ve bu yol üç şeritlidir, üstelik de kalabalıktır. Her şeridin ortalama bir hızı bulunur. Siz de o hıza uygun olarak akar gidersiniz. Böyle hallerde trafiğin bir boru içerisinde akan akışkandan farkı yoktur. Her akışkan elemanı (otomobil) kendi akış çizgisi üzerine hareket eder.

Ne var ki bazı arkadaşlar mevcut imkânlara razı olamayan arkadaşlardır. Sol şeridin ortalama hızı o yol için belirlenmiş olan azami hızdan yüksek olsa dahi (mesela E-5 için bu 80 km/sa’tir. Yarı yoğun zamanlarda genelde sol şeridin ortalama hızı 90 ila 100 arasında değişir) sırf sizden daha hızlı gitmek istediği için YA DA siz takip mesafesini koruyorsunuz diye sizin yavaş gittiğiniz “algılayarak” şöyle yaparlar:

1. Arkanıza geçerek selektörle yol isterler.

2. Yol vermek istemeyebilirsiniz. Ben adamın acelesi olabileceği düşüncesiyle yine de yol vermek isterim. Yeter ki ısrarcı olmasın. Ancak yol yoğun olduğu için sağ şerit hemen geçebileceğiniz müsaitlikte olmayabilir. Bu yüzden gecikirsiniz.

3. Arkadaki arkadaş daha ısrarlı selektöre başlar.

4. Baktı ki yol vermiyorsunuz:

a) Kıçınızın dibine kadar girerek tahrik etmeye başlar. Bunun stresi kaza yapmayacak adama kaza yaptırır. Aslınca canınıza kast ediyordur. Bu arkadaş insanlıktan çıkmış öküzlüğe terfi etmiştir. Hoşgeldin yeni öküz.

b) Sağ tarafta bir boşluk bulup sizi tehlikeli bir şekilde “sağlama” çabasına girer. Oysa yanda alan olsa siz geçeceksiniz zaten.

Bu öküzlük silsilesi son derece sinir bozucudur. Pek çoğu bunca sinir bozmaya, küfür yemeye rağmen de bir, bilemediniz iki arabalık mesafe kazanır. O mesafe Formula’daki gibi süreyle ölçülecek olsa 1 veya 2 saniye çıkar. Değer mi bunca stres yarattığına? (Bu arada bu hareketin daha önce verildiğini duymadığım 1 yıllık bir hapis cezası var. Başınıza gelirse kaydedebiliyorsanız kaydedin.)

Toplum Düşmanı 2: Kaynakçılar

td2

Kaynakçı adamı hayattan soğutur.

Yanyollardan E-5 gibi geniş yollara girişte rastlayabileceğiniz bu toplum düşmanları aslında ana caddeden dönüş gerektiren her sapak da tezahür edebilirler.

Bu arkadaşlar hepimizden akıllı arkadaşlardır. Dönüş (ya da anayola katılım) sırasına neden girsinler? Bir defa onun bir beyni, iki gözü ve bir de burnu var. O halde yanda ikinci bir şerit oluşturarak, sizin gibi sıra beklemek yerine, yandan yandan gidip, tam katılımdaki o dar ağızda burnunu sokarak sizden daha evvel katılabilirler. Siz bir kaç dakika daha bekleyin. Ne de olsa salaksınız…

Hemen hemen her sapakta rastlayabileceğimiz bu davranışı minibüsler, midibüs şeklindeki halk otobüsleri ve taksiler daha sistematik bir biçimde gösterirler bu arada. Sanırım onların sürücülüğü meslek olarak yapmaları, böyle bir davranışı gerçekleştirmeyi “verimlilik ve etkinliği arttırmak için” kendilerince mübah saymalarına neden oluyor.

(Pazar değerleri ve sosyal değerlerin nasıl farklı sonuçlar yarattığını, söz konusu paraysa etiğin ya da vicdanın devreden çıkabileceğini şu yazımda anlatmıştım.)

Toplum Düşmanı 3: Emniyet Şeritçileri

td3

Dünyanın en zeki insanlarından…

Bu arkadaşların toplum hayatına nasıl kastettiklerini detaylı anlatmaya lüzum yok aslında. Kendileri tıpkı kaynakçılar gibi, dünyanın en zeki insanlarıdır ve sizin salaklığınıza 80 km/sa bir hızla giderken bakarlar. Diğerlerine göre yaptıkları toplum düşmanlığı karşısında en çok fayda elde edenler bunlardır. Aynı şekilde, bir kazaya uğramaları halinde, ambulans ya da itfaiyenin geçişini engelleme potansiyelleri yüzünden topluma en çok düşmanlık edenler de yine bunlardır. Başka bir deyişle bence “yatacak yerleri olmayanlar”dır kendileri.

Ayrıntı vermeyim dedim ama yine de aklıma gelen bir detaydan bahsetmek isterim: Önüne mavi kırmızı alacalı beleceli ışıklar takmış siyah arabalar bunu daha çok yaptığı için şeridin “emniyetçi şeridi” olarak adlandırıldığı olur. Öyle ki bu ayrıcalığı elde etmek için arabasına bu ışıklardan ve “dodododorttttt” diye öten tuhaf polis kornasından taktıranlar olduğunu duydum. Demek ki kurallar normal vatandaşlar için.

Toplum Düşmanı 4: Boşluk bulunca yürüyenler

td4

Bir Ankaralı’nın bana bir gün dediği gibi: “Yol verilmez, yol alınır!”

Hayvanlar bilişsel davranış göstermezler. Bizler gibi düşünerek karar vermezler. Daha basit kurallar zihinlerinde yer alır ve karmaşık gibi görünen hareketler dahi bu basit kuralların bileşkeleridir. Temple Grandin filmini izlediyseniz öküzlerin ve ineklerin yürüme mekanizmalarının anlatıldığını görmüşsünüzdür. Bu konuda daha detaylı okuma isteyenlere Tübitak yayınlarından çıkmış olan, Gould’lar tarafından kaleme alınmış “Hayvan Zihni”ni öneririm.

“Yok ben okumak istemiyorum, illa gözlemle öğreneceğim” diyorsanız o da mümkün. Özellikle şerit sayılarının düştüğü yerlerde, başka deyişle, iki şeritte yer alan arabaların tek şeritte birleşmek zorunda olduğu hallerde, önünde boşluk gördükçe yürümeye çalışan arkadaşları gözleyebilirsiniz. Bu arkadaşlar, “bir o şeritten, bir bu şeritten birleşelim, sırayla girelim; bak adam bu şeride yol verdi, ben de ona vereyim” demezler. Boşluk buldukça yürümek isterler. Sağda iseniz bariyerlere sıkışmamak için adamın hegamonyasına boyun eğersiniz. Yok eğer solda iseniz, “adama çarpmayayım” diye kaygılanan yine siz olursunuz. O da aradan sıvışıp önüne geçer, böylece kazandığı 3-4 metre ile mutlu olur, dopamin, seratonin falan salgılar. Gülümser.

 

Sonuç

Yaya geçidinde durmayanlar, şeridi kapatmak uğruna arabasını gireceği dükkanın önünde bırakarak yolu tıkayanlar, görme engelli yollarına park edenler, engelli parklarını işgal edenler, garaj girişini kapatanlar gibi daha pek çoğunu saymadığımın farkındasınızdır.

Trafikte haklar kurallarla kesin olarak belirlenmiştir, ancak yukarıda bahsettiğimiz hakların hiçbirisi, “kavşakta karşılaşınca önceliğin kimin olduğu” gibi, belirsiz bir duruma düzen kazandıran kurallardan gelmez. Öncelik hakkı (önce gelenin konumunu önce olarak sürdürmesi hakkı) en doğal haklardan birisidir. Banka ya da ekmek kuyruğunda, veyahut metrobüse binerken boş koltukların doldurulmasında da aynı hak söz konusudur.

Abartılı olacak ama bir milletin kalkınmaya ne kadar müsait olduğunu, demokrasiyi ne kadar benimseyebileceğini, hoşgörü kültürünü ne kadar yeşertebileceğini trafikteki davranışlarına bakarak anlamanın mümkün olduğunu iddia edeceğim. Zira trafik, biraz da arabanın sağladığı anonimlikle, kalabalıklar içinde topluma sevimli gözükmek için taktığımız maskeleri pek takmadığımız bir yerdir. Yani bir banka kuyruğunda olduklarından daha anonimdir insanlar, gerçekte oldukları gibi davranmak konusunda daha rahattırlar. Tartışmaya kalkarsanız da “kusura bakma” diyeni pek görmedim; bu yüzden tartışmaya girmek ve hatta kızgınlıkla korna çalmak bile yersiz. Hatırlatmak isterim ki Türkiye’de trafikte çıkan kavgalarda insanlar birbirlerini vuruyorlar, bıçaklıyorlar.

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

Ceza Turizmi

İran’da gümrük sırası. Alabildiğine uzanan bir sıra. Ufka kadar. Elinizde kağıtlar gümrük memuru önündesiniz. Öğlenin hangi saati olursa olsun, ya da mesai bitişine kaç saat kalırsa kalsın, memurun tek cümlesi ömrünüzden bir gün çalabilir:

“Cet cörüyüm seherde gel”Read More

Ankara: Bana biraz renk ver

İsmi bir kitap adı gibi… Gören de yıllarca yaşadım da bir hatırat kaleme aldım sanır. Öyle değil elbet…

Ankara benim için daha önce hep şunlar oldu:

– Askeri basın turları için kalkış noktası olan Etimesgut Havalimanı
– IDEF fuarının eski evsahibi
– Airshow fuarının ev sahibi
– Bir başkent olarak Ulaştırma Bakanlığı ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün konuşlandırıldığı şehir
– Bazı arkadaş ve dostların ikamet ettiği şehir.
– Çeşitli iş ilişkilerini yürütmek ya da halletmek için uğranan mekan

Geçen hafta Ankara’da bir hafta kaldım. İlk defa kendi arabamla gittim. O yüzden listeye şu aşağıdaki maddeler de eklendi:

– İnsanların yol vermediği şehir. (Ankara’da yol verilmez, yol alınır diye de bir deyiş duydum hatta. İstanbul’un gözünü seveyim.)
– Altgeçit /Yangeçit ilişkisini çözmemin ve şehri anlamamın çeyrek depoya mal olduğu şehir
– 2 boyutlu şehir (Ozan Oğuz H. arkadaşım dikkat çekti, bu kavramı ona borçluyum. Şehri üstten göremiyorsun. Tüm sokaklar, ev dizilimleri… aynı oğlu aynı…)

Son gidişimde içinde bulunduğumuz yıl içerisinde iş sebebiyle İstanbul’dan Ankara’ya taşınmak zorunda olan iki arkadaşımın da şikayet ve düşüncelerini dinleme şansım oldu.

Bir kere İstanbul’dan Ankara’ya gitmek çok zor.

Ozan’ın da dikkat çektiği gibi, şehir iki boyutlu. Ovadan ibaret. Sokakları, evleri yüksekten gördüğün çok az nokta var ve bu çok az noktaya günlük hayatta pek de uğramıyorsun.

İstanbul’un ayrı bir havası var. Geçtiğimiz cuma akşamı Eskişehir’de Kentpark’ta kuzenim, kardeşim ve ben yürürken kuzenime de söylediğim gibi: “Şu dağın ardında bir deniz olduğunu bilmek dahi şehrin havasını değiştiriyor. İstersen sen şehrin öteki ucunda ol…”

Atatürk’ün Ankara’yı başkent olarak seçerken düşmanın güçlü donanmasıyla uğraşmak istemediği için denizi olmamasını bir avantaj olarak gördüğünü anlıyorum. Muhteşem bir stratejik karar. Dağlar arasındaki bu ovanın denizlere uzak olması “Hatt-ı müdafaa değil sath-ı müdafaa” prensibini başarılı kıldı. Ancak bizlere bürokrasi uğruna uğradığımız çorak ve bozkır bir başkent bıraktı. Başkent artık bir simge. “Başkent İstanbul olsun” gibi düşünceler de altı boş ve rejimden intikam almak isteyen, geriye dönmek isteyen bir kaç hastalıklı düşüncenin ürünü… Bu yüzden yine de insan Ankara’ya biraz renk gelsin istiyor.

Tabi bu noktada Göksu Parkı’ndan bahsetmemek olmaz. Ankara’nın ortasında bir gölet. Dağ kızağı denen bir şey de yapmışlar ki keyfimden iki kez art arda bindim. Şimdi beni bıraksalar koşar binerim.

Nitekim 1 hafta kalıp geldik işte yine. Özlemişim İstanbul’u.

Yastayız

Kazanın gerçekleştiği gün, sabah saatleriydi. Airport TV Haber Müdürü Murat Herdem ile internet üzerinden bir konuda konuşuyorduk. Kendisi bana şu sıralar çok fazla helikopter ve eğitim uçakları kazaları ve kırımları olduğundan bahsetti. Tesadüf müydü diye de tartışıyor, hayret ediyorduk… Aynı gün kaza haberini duyar duymaz ilk işim Murat’ı aramak oldu. İçimize mi dammıştı nedir…

Nitekim üzücü olayın ayrıntıları gün boyu çeşitli kaynaklardan çelişkiler içerisinde geldi durdu. Gergin bekleyiş hep sürdü. Kimin aramızdan ayrıldığı, kaç kişinin hayatta kaldığı, hep bir bilgi kirliliği içerisinde –o da ancak kerpetenle- gelip durdu. Gün içerisinde çeşitli yayın organlarında sürekli bir şeyler dendi, birileri ortaya iddialar attı. Bizler de konuştuk elbet. Bilgisine başvurulanlardan birisi de bendim. Uçağın düşüş şeklinin tutunma kaybına (stall) benzediğini ancak neden tutunma kaybına uğramış olacağının kesin olarak söylenemeyeceğini, bir çok ihtimal olduğunu söyledik.Read More

Elveda Beşiktaş

İstanbul’a ilk geldiğimde bir kurs için İTÜ’nün Gümüşsuyu kampüsündeki yurtlara yerleşmiş, ilk çay içme turunu da Elif Koç ve Melis Küçükoğlu ile Beşiktaş’ta, Kadköy iskelesinin yanındaki o çay bahçesine düzenlemiştim. Benim için Beşiktaş macerasının başlangıcı budur. O tarihten sonra “bir ev tutarsam Beşiktaş’ta tutacağım”cı oldum.Read More

Temel Alınan Konsept Yakıt Tasarrufu

Havacılık Teknolojileri Dünyası’nın hedefi netleşti: Yakıt Tasarrufu

Uçuş emniyeti çok uzun yıllar boyunca havacılık teknolojilerinin temel kaygısı oldu. Bugün teknolojinin el verdiği ölçüde, emniyetli bir uçuş gerçekleştirilmesi için gereken aviyonik hava platform sistemleri ve yer cihazları, kendilerini kullanan uçucu personel ve yer personeli birlikteliğiyle belli bir eşiği aşmış görünüyor. Ancak bugünlerde bugüne dek “uçuş emniyeti”nin ön planda olduğu gelişim trendinin ana hedefi “tasarufa” yöneliyor.

Bu yönelimin ardında iki temel etken var.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google