Bir çeşit sanal birikinti alanı

Siberuzay

Siberpunk Akımı ve William Gibson Kızları

Siberpunk geleceğin karanlığını gözler önüne sererek sizi rahatsız edebilir ancak genelde rahatsız eden karanlık değil, onun gerçek olma ihtimalidir. Kadınların hayatta kalmasının tek yolu ise erkekleşebilmesidir.

Teknolojinin bugün hayatlarımıza olan katkıları yadsınamaz bir gerçek. Evden alışveriş yapmanın keyfini yaşamayan yoktur. Ellerimize aldığımız yetenekli, işlevsel ve giderek ucuzlaşan aletlere olan bağımlılığımız günden güne artsa da, bundan kaynaklanan memnuniyetimiz de tatminsiz biçimde artıyor. Herkes pul kolleksiyonu yapmıyor belki ama hepimiz farkında olmadan teknoloji kolleksiyonu yapıyoruz. Bu da onu hobi ve ilgi alanı olmaktan çıkarıp yaşamsal ihtiyaca dönüştürüyor.

Sanayi devrimi ortaya ilk çıktığında kimse bu sürecin -bugün hala ölümcül olmadığı için insanoğlu olarak ciddi bir şekilde dikkate almadığımız- yıkıcı etkileri olabileceğini düşünmemişti. “Ürün devri” kim ne üretirse üretsin satıldığı, henüz insan hakları olgunlaşmadığından üretim uğruna hakların yendiği, tüketici hakları gelişmediğinden insanların sürekli olarak kandırıldığı o devrin bugün tükenebilir enerji kaynaklarının tükenmesine, küresel ısınmanın gezegeni tehdit etmesine, bir çok hayvan ve bitki türünün yok olmasına sebep olacağını düşünmemişti.

Benzer şekilde bugünkü teknolojik gelişimler –yan, kökleri daha eskiye dayanan makina, bilgisayar ve iletişim teknolojisi- gelecekte ne gibi yıkımlara sebep olacağının sinyallerini tam anlamıyla vermiş değil. Bir çok insan bir gün cep telefonu ve benzer teknolojilerin yarattığı radyo dalgalarının kanser gibi hastalıkların sebebi olacağını düşünüyor. Ya da genetiği değiştirilmiş organizmaların sağlıksal bazı tehditler yarattığını da biliyor. Ancak organize bir karşı çıkışın varlığından da bahsedilemiyor. Bunun muhtemel sebebi de “yaşamsal ihtiyaç” kelimesinde gizli.

İşte siberpunk, teknolojiye olan bağımlılığı saf bir şekilde yansıtmanın yanı sıra içinde bir karşı çıkışı da barındıran, insanlığa geleceğini göstermeyi amaçlamasa da tanım gereği görev edinmiş bir bilimkurgu akımı. Sosyal içeriği ise “Yüksek teknoloji ve düşük yaşam kalitesi”.

Siberpunk sahneye “edebiyat” sahasında çıksa da zamanla müzik, resim, sinema, anime gibi diğer güzel ve görsel sanatlara sıçradı ve bu alanlarda da temsilciler edindi. Ancak siberpunk’un bilimkurgunun çok özel bir alt dalı olduğunu iyi anlamak gerekiyor; zira bir çok bilimkurgu eseri ilk etapta siberpunkmış gibi görünebilir.

Her “gelecek” siberpunk değildir.

Bir siberpunk eserini diğer bilimkurgu eserlerinden ayırmanın bir kaç yolu var:

Siberpunk, galaksiler arası yolculukların yapıldığı, insanın dünyadan başka yaşam alanları bulduğu ya da aradığı zamanı işlemez. İnsanoğlu kısmen uzaydan faydalansa da hala dünyaya sıkışıp kalmıştır. Hatta siberpunk’a kanını ve canını veren William Gibson romanlarında insanlar Siberuzay’da özgürleşirler.

Siberpunk’ta insanoğlu Star Trek’te olduğu gibi teknolojinin sadece nimetlerinden faydalanmazlar; aynı zamanda yoğun bir külfeti de sırtlarında taşırlar. Uzay Yolu’nda sağlık sorunu neredeyse kalmamıştır. Teknolojik küçük cihazlar muayene eder, bir kapsülün içinde her şeyiniz yenilenebilir. Siberpunk’da tıp ancak size yapay organlar tesis etmek için ilerlemiştir. Bunların da çoğu karaborsaya düşmüştür.

Siberpunk’ta sosyal düzen kurulu ve sistematik bir şekilde işliyor değildir. Güçlü devletler yoktur. Genelde güçlü şirketler vardır, güçlü mafya vardır, güçlü silah tacirleri vardır. Devletler teknolojinin sınırsızlığı içerisinde sınırlarını ve erklerini yitirmiş gibidirler.

Kısacası siberpunk dünyasında insanoğlu mutsuzdur, yaşam kalitesi düşüktür ya da tutsaktır. Sosyal düzen bozulmuştur ve ya bir kaos vardır ya da toplumlar kaosun eşiğindedir. Zengin ve yoksul arasında ciddi bir ayrışma vardır. Ya da Matrix üçlemesinde veya Terminator serisinde olduğu gibi herkes yoksuldur ve insanoğlu doğrudan teknolojinin kendisiyle savaşıyordur.

Yapayzeka, Siberuzay ve bugünün diğer aynaları

 

1950’lerin bilimkurgu öyküleri genelde teknolojiyi baştacı etti. Teknolojinin ilerleyişinin insanlara sonsuz mutluluk getireceği teması üzerine kurulması sonucunda teknolojiye bir karşıçıkışın programlanması sözkonusu değildi. 1960’lara gelindiğinde ABD’de bir yeni akım ortaya çıktı. Bu akım bilimkurgu ile antropoloji, din, cinsiyet gibi kavramları daha fazla harmanlayarak bilimkurguya bir gelecek rüyası olmaktan öte sosyal ve kavramsal bir kimlik kazandırdı. Ancak hala geleceği iyimser bulma takıntısı devam ediyordu. Yeni akımın başarısızlığı siberpunk öğeleri ortaya çıkarmaya başladı.

Battle Angel Alita, siberpunk bir animedir. Oldukça ses getirmiştir.

Sinema kültlerinden olan Blade Runner’ın (Bıçak Sırtı) uyarlandığı roman olan, Philip K.Dick’e ait “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?” romanının tohumlarını attığı siberpunk, William Gibson’a ait olan ve 1984 yılında yayınlanarak bilimkurgunun en önemli üç ödülünü de kapan “Neuromancer” (Türkiye’de “Matriks Avcısı” olarak Altın Kitap’lar tarafından yayınlanmıştır) ile sınırlarını keskinleştirdi. Bu kitabı sayesinde William Gibson Siberpunk’un babası olarak anıldı.

Hugo, Nebula ve Philip K. Dick ödüllerinin üçünün de sahibi olan bu roman, bugün internetin yansımalarını ve hatta Second Life, Imvu gibi sanal sosyal ortamların tasavvurlarını o tarihten gerçekleştirmiştir. Bilgisayar korsanlarını siberuzay olarak anlandırdığı internetin merkezine koymuş, bazı politik ve ticari ilişkileri bu korsanların ya da karaborsa iş yapan diğer kişilerin arasında döndürmüştür.

William Gibson’un siberpunk eserlerine bakıldığı zaman, o dönemde dünyaya teknoloji öncülüğü yapan Japonya’nın olayların ve hatta ticari/politik ilişkilerin merkezi olduğu görülür, ki bu da William Gibson’un eserlerini ürettiği dönem için beklenen bir tarz. Zira daha sonraki siberpunk eserlerinin bir kısmı japon geleneğinden çok ayrılmayacaktır.

Yapayzeka siberpunk akımında ayrı bir yer tutar: Yapay zeka insanın bir yansıması olduğu için siberpunk insan eleştirisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Genelde Hollywood, en başarılı eserleri yapay zekanın kontrolden çıkması üzerine kurulu öykülerde vermiştir. Bu yüzden siberpunk sinemaların en bilinenleri Terminator ve Matrix Üçlemesi’dir.

Globalleşme de siberpunkta önemli bir yer tutar. Zira siberpunkta genelde çok güçlü şirketler vardır ve çoğu siberpunk yazarı bu şirketleri bugünün şirketleri arasından seçmekten de  çekinmez. Filmlerde sponsormuş gibi görünen Pizza Hut, Hitachi, General Dynamics gibi firmalarla filmlerin temel alındığı siberpunk edebi eserlerinde de karşılaşmak mümkün.

Jiletkızlar, kuklalar ve diğerleri

Molly, Neuromancer'da ortaya çıkan bir karakter. Kendinden sonraki tüm jiletkızlara ilham olmuş.

Bu kadar kaosun ve mücadelenin olduğu pis bir dünyada kadına ayrılan yer oldukça fazla olmakla beraber kadının yaşama şansı bulması ancak erkekleşmekten geçer.

Özellikle William Gibson’un eserlerine bakıldığında kadın baş karakterler genelde fizyolojik olarak manüpile edilmişler. Yani parmaklarında gizli jiletler, gözlerinde daha iyi görüş sağlayan aletler, kazandırılmış çeviklik ve dövüş sanatları, aseksüel kişilik. Neuromancer’daki Molly karakteri en bilinen örneği oluşturuyor ki kendisi orjinal jiletkız (İng: Razorgirl). Daha sonra bir çok eserdeki “samuray” ya da “koruyucu” kızlar ona benzeyeceklerdir.

Ancak başka bir bakış açısıyla bakıldığında önemli bir cinsiyet ayrımı olmadan, erkeklerin de yaşamak için aynı koşullara sahip olması gerektiği görülür. Yani aslında siberpunk dünyasında kadın ve erkek sadece “birey” olarak ele alınıyor da denebilir.

Bilindik bir örnek olan Matrix Üçlemesi karakteri Trinity’nin kadınlığıyla öne çıktığı söylenemez. Yine diğer bilindik örnek olan Terminatör’de Sarah Connor da maskülin özellikler gösterir. Kısacası karakterlerin sadece cinsiyetleri kadındır. Ya da ön plana çıkmış bir rol değişimi vardır. Hatta kimi zaman transeksüel ya da crossdresser, yani kadın gibi giyinmiş erkeklere rastlanır.

Mesela Molly, Neuromancer’ın başrol oyuncusu Case’i eski erkek arkadaşına benzettikten sonra ona nasıl onun peşindeki suikastçileri öldürdüğünü anlatır (Bu öykü Jhonny Mnemonic filminin uyarlandığı kısa öyküdür. Gibson roman ve öyküler arasında karakterlerin hafızaları üzerinden atıflar yapmıştır). Ya da bir ara Case Molly’e nasıl ağladığını sorar. O da “ben pek ağlamam” der. Yine de birisi kendisini ağlatırsa ne yaptığını sorunca “gözyaşı kanalların boğazıma yönlendirildiği için tükürürüm” der. Molly’i dönüştüren kişiler onun ağlarken görünmesini istememişlerdir.

Yine Neuromancer’daki önemli yeniliklerden birisi de “Kukla” kavramıdır. Gibson siberpunkunda teknolojinin sağladığı bir “getiri” ile kadınlar bilinçli fahişelik yapmazlar; bağlandıkları bilgisayardan yönetilirler ve bu sırada bilinçleri yerlerinde değildir. Molly’nin ifadesiyle “insana havadan para kazanıyormuş gibi gelir”. Ancak Molly, üzerindeki manüplasyonların “kuklalık” çipleri ile uyuşmazlığı sonucu nasıl bazı şeyleri kötü bir rüya gibi anımsadığını da ciddi bir üzüntüyle anlatır.

Gelecek de bir gün gelecek

 

Siberpunk öğeleri ile bundan on yıl öncesi ve bugün karşılaştırıldığında ortaya çıkan paralellik korkutucu olabilir.

Evet. Gerçekten de teknoloji ilerliyor. Sağlığı tehdit eder hale geliyor. Sağlığı tekrar elde etmek için gerekli ne varsa yine teknolojinin sağladıklarından elde ediliyor. Teknoloji ucuzluyor ve bu da karaborsaya düşme ihtimalini arttırıyor. İnsan vücudu ve teknoloji entegre edilebilir hale geliyor ve “yapay” organlara yelken açılıyor. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyüdükçe karaborsa da alıcı buluyor. Şirketler büyürken, halkın yaşam kalitesi düşüyor; çünkü çevre kirleniyor.

Yani bugün dünya da siberpunkta şikayet edilene benzer bir noktaya koşuyor. Ancak bu yazının giriş kısmında da ifade edildiği gibi, teknolojiye olan bağımlılık sebebiyle de organize bir karşı çıkış ortaya çıkmıyor.

İlginçtir ki bu bağımlılık ve karşıçıkış ikilemi de siberpunk yazarlarınca öngörülmüşçesine bazı eserlerde de açıkça vurgulanıyor: Matriks üçlemesinin ikinci filminde Neo ile Senatör Hamann’ın Zion kentine oksijen, basınç ve temiz su gibi yaşamsal öğeleri sağlayan makinalara bakarken yaptığı konuşma da bu vurgulamaya verilebilecek örneklerden:

– “Burada aşağıda, şu makinalara bakarken aslında hala Matrix’e bağlı bir şekilde yaşadığımızı düşünmekten kendimi alamıyorum.”

Tevfik Uyar, Aralık 2010

(Bu yazı E-Kadın dergisinin birinci sayısı için yazılmıştır)

Siberpunk konusunda daha önce yazmış olduğum yazılar:

Sprawl Üçlemesi (7 Ağustos 2008): William Gibson’a ait Matriks Avcısı ve Kont Sıfır İncelemesi

Johnny Mnemonic (25 Ekim 2010): William Gibson’ın kısa hikayesinden uyarlanan Johnny Mnemonic filmi incelemesi

Sprawl Üçlemesi: Matrix Avcısı ve Kont Sıfır

Bilim kurgunun en has ödüllerini toplamış olan William Gibson’ın efsane yapıtlarının oluşturduğu Sprawl üçlemesi (Neuromancer – Matrix Avcısı, Count Zero – Kont Sıfır, Mona Lisa Overdrive – Mona Liza) Altın Kitaplar tarafından Türkçe’ye çevrilip yayınlandı. Sağolsunlar ki bu kıymetli eserlere ulaşabildik… Ancak Matrix filminin meşhur olmasıyla, acelece yapılan bu çeviriler aynı zamanda bir eserin katli olmuş… Üstelik Türkçe de toplu katliamdaki maktüllerden…

Matrix Avcısı?

William Gibson’un Matrix’in temel mantığı olan “Siberuzay” icadının ilk yer aldığı kitap… Ancak siberuzay, matrix’teki gibi robotların süksesyonu ile insanları bağladıkları bir enerji ağı olarak değil, bugün kullandığımız internetin daha fiziksel hale gelmiş olanı. Aynen matrix de olduğu gibi bilgisayarda çevre ve durum programlamak mümkün. Tek yapılması gereken trotlarla ona bağlanmak…

Zira kitabın ana karakteri Case de bir siberuzay kovboyu. Yani bugünün “Hacker”larından… Zira Case, bir önceki işinde yaptığı yanlıştan dolayı patronu tarafından bir daha siberuzaya bağlanamayacak şekilde sakatlanmış eski bir kovboy. Siberuzaya tekrar dalmak için can atıyor ama bilgisayarla beyni arasında köprü vazifesi görecek olan sinirler körletilmiş. Onun ününü bilen bir küresel terörist / mafya / derin örgüt onu tekrar iyileştirerek kendi amaçları uğrunda kullanmak için kiralıyor. Ekibin İstanbul’a da uğradığı kitap işte böyle başlıyor.

Konu mükemmel. Zira bu kitap ödüllü… Ancak gerek William Gibson’un bilim kurgu yazmaktan daha çok, sanki bundan yüz sene sonra o güne ait bir aksiyon romanı yazmış gibi olması enteresan bir tat bırakıyor okuyan zihinlerde. Yani bu bir bilim-kurgu değil de, daha çok yüz sene sonra yazılacak olan güncel bir macera romanı gibi… Bu güzel… ama aksilikler de var: Anlamak için William Gibson’un kelime dağarcığına sizin de sahip olmanız gerek. Çevirmen buna pek hakim olmadığı için maalesef eksik kalmış. Belki çeviride bir elektronik mühendisinden ya da bilgisayar mühendisinden faydalanılsa daha iyi olurdu.

Bu arada bir şey farkettim: William Gibson’ın romanı yazdığı seksenlerde gelecek bilgisayarların kapasiteleri hakkındaki öngörüsü biraz zayıf kalmış. Ancak bunu bir zayıflık olarak nitelendirip suçu tamamen Gibson’a atmak da yanlış. Teknoloji, Gibson gibi bir bilim-kurgu duayeninin bile tahmin edemeyeceği hızda gelişmiş. Lafı uzatmadan neden böyle düşündüğümü söyleyeyim: Gibson’un bundan yüz sene sonrası için ön gördüğü RAM’lar 16 MB… Yani şu an benim bu yazıyı kaleme aldığım bilgisayarın RAM’inin 64’te biri…

Özetle söylemek istediğim şey; bu eser Türkçe’ye kazandırılarak büyük bir hizmet görülmüş olsa da çeviri anlaşılmasını zorlaştırmış.

Kont Sıfır’daki özensizlik ve hatalar

Çevirmenin birinci kitaptaki tecrübesiyle ikinci kitabı çok daha iyi çevirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim -Üçüncü kitap elimde ancak henüz okumadım… Daha yüksek bir performansla karşılaşmayı ümit ediyorum-

Elektronik terimler hakkında bilmişlik taslamayacağım ama kitapta bir jetten bahsettiği bölüm var mesela. Uçakların o esnada burnunun yerle yaptığı açıyı ifade eden hücum açısı (Angle of attack), “saldırı açısı” olarak çevrilmiş. En basitinden irtifa (altitude) dediğimiz çok bilinen bir kelime “yükseklik” olarak çevrilmiş. Tabi bunlar küçük ayrıntılar da olsa doğrusunu bilmeyen için o an gözün okuduğuyla kalır.”Saldırı Açısı” kelimesi o esnada uçağın da içinde bulunduğu olayların akışıyla bağdaşıyor maalesef, ve siz bunu uçağın bir parametresi olarak değil de, kitabın kahramanı olan Turner’ın saldırı planı yapması olarak algılıyorsunuz. Ya da uçağın silahlarıyla ilgili bir kavrammış gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Oysa uçak bir iş jeti (business jet).

Ancak konu itibariyle Count Zero (Kont sıfır) çok iyi bir kitaptı. Bir müddet tüm kitap üç ayrı karakter üzerinden yürüyor. Sonra bu insanların kaderleri birleşiyor… Üstelik siberalemin dinsel bir özelliğiyle karşılaşıp, “vay be… Adam neleri düşünmüş” diyebiliyorsunuz. “Adam çıkarıcı” gibi garip ama o çağ için gerekli kavramlarla da karşılaşıyorsunuz… ve daha neler neler…

Ben kitabın ana karakterlerinden olan sanatçı hatunun hayatıyla ilgili kısımlardan açıkçası sıkıldım. Bu arada kitabın arka yazısı da sadece tek karakter hakkında yazılmış.Yani Turner… Oysa “Count Zero” lakabı takılan karakter Bobby ve bence Turner’dan daha önemli roller oynuyor, daha çok yer kaplıyor… O halde arka yazıyı yazan adam bile kitabı okumamış diyebilir miyiz? Acaba Altın Kitaplar bu kadar mı özensiz davrandı?

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google