Bir çeşit sanal birikinti alanı

Siberpunk

ANALOG BİR DÜNYA: STEAMPUNK

İletişim, elektronik ve bilgisayar teknolojisindeki ilerlemeler dijital dünyayı hayatımızın her alanına soktu. Peki ya sokmasaydı?

(Bu yazı Açık Bilim Dergisi’nin 2012 yılı Ekim sayısı‘nda yayınlanmıştır.)

Bu yazıyı okuduğunuz bilgisayarı düşünün. Bir ucu prize bağlı ve elektrik geliyor. İçerisinde milyarlarca transistör barındıran bir işlemci, karşınızda çağımızın büyük icatlarından LCD bir ekran. Muhtemelen bilgisayarınız içerisindeki tek hareketli parça işlemciyi soğutmak için dönen fan. Tabi bir de farenizin düğmeleri ve klavye var, ki dokunmatik bir ekranda çalışıyorsanız ya da elinizde tuttuğunuz cihaz bir tablet ise bu hareketli parçalar da yok.

Haydi şimdi buhar çağı teknolojisinin dijital çağa uğramadan ilerlediğini canlandırın kafanızda. Yani elektriği bu kadar küçük voltajlarda iletmediğimiz, dijital aletlere sahip olmadığımız ve bir elektronik kart ya da devre oluşturamadığımız bir dünya… İşte o dünya bir Steampunk dünyasıdır.

Steampunk, tıpkı daha önce incelediğimiz siberpunk gibi, bilimkurgunun geç türlerinden birisi.

1980’lerde ortaya çıkan ve 1990’larda gelişen Steampunk, genel olarak buhar makinasi devrini konu alır. Giyim, kuşam ve hatta kimi adetler Britanya’daki Kraliçe Victoria Dönemi’nden (1837-1901) beslenir, ancak tabi ki biraz daha kurgulanmış ya da modernize edilmiştir.

Victoria Dönemi

Büyük Britanya’da 63 yıl 7 ay hüküm süren (1837-1901) Kraliçe Victoria. (Fotoğraf: Alexander Bassano, Kaynak: Wikimedia Commons.)

Steampunk türünde, kasıtlı bir anakronizm(1), yani tarihleme hatası vardır. Alternatif bir endüstriyel çağı ifade eder ve Victoria dönemi İngiltere’sinin keskin izlerini taşır.

Genel olarak bakıldığında 19. Yüzyıl bilimkurgu yazarları Jules Verne, H.G. Wells ve Mary Shelly’nin tarzları görülür -zira bu yazarlar o tarihlerde bilimi kurgularken bilgisayar teknolojisini düşünemediklerinden hayallerinin sınırlarını analog cihazlarla çizmişlerdi-.

Ancak özellikle Victoria döneminin seçilmesinin bir sebebi vardır:

63 yıl 7 aylık hükümranlığı ile tarihte tahtta en uzun kalan kadın mutlak hükümdar ve Britanya tarihinde en uzun tahtta kalmış olan hükümdar ünvanlarını birlikte taşıyan Kraliçe Victoria, İngilizler ve Britanya tarihi için bir semboldür. Yaşadığı döneme “Victoria Dönemi (İng: Victorian Era)” adı verilir.

Victoria dönemi mühendislikle ilgili ve teknolojik açıdan pek çok yeniliğe sahne olmuştur. Şehir içindeki su kanalları ve ilk olarak Londra’da inşa edilen şehir su şebekesi Avrupa’da hijyen ve suya ulaşma kolaylığı açısından devrim yaratmıştır. Ancak şüphesiz en büyük icatlar ilk transatlantik buharlı gemiler ve ülkeye örülen demiryollarıdır. Bu dönemde buharlı motoru mükemmelleştiren İskoç mühendisler sayesinde İngiltere buharlı gemiler cenneti haline gelirken, yine buhar gücü sayesinde hareket eden trenler döşenen demiryolları ile Victoria döneminde insan ve yük taşımaya başlamıştır(2). Ülkedeki ulaşım olanaklarının artması posta sistemini de geliştirmiştir. (Belki de bu yüzden posta taşıma işlemine bir fiyat standardı getirmek üzere tarihteki ilk posta pulu Victoria döneminde Britanya’da çıkmıştır.)

SS Great Britain (SS Büyük Britanya), Atlantiği geçmesi için tasarlanan SS Great Western’den sonra inşa edilen diğer büyük İngiliz buharlı gemisi. Bu fotoğraf yine Victoria döneminde fotoğrafçılıkta çığır açan William Fox Talbot tarafından çekilmiştir. Kendisinin bir gemi fotoğrafı çeken ilk fotoğrafçı olduğu düşünülmektedir. (Kaynak: Wikipedia)

Victoria dönemi İngiltere’de fotoğrafçılığın doğuşuna sahne olurken fotoğrafçılar için üretilen selüloid filmlerin hareketi kaydetme imkanının da olabileceğini düşünen İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge 1878’de bir atın dörtnala koşuşunu 24 ayrı fotoğraf makinası ile çekerek ilk sinema filmini çekmiştir (Tarihteki bu ilk sinema filmini buraya tıklayarak görebilirsiniz.)

Londra’da ilk su şebekesini inşa ettiren Victoria hayalindeki model kasaba olan Saltaire‘i inşa ettirmiş, pek çok yenilik pilot olarak burada uygulandıktan sonra tüm İngiltere’ye yayılmıştır. Şehre inşa edilen gaz şebekesi aracılığıyla sokakların gaz lambası ile aydınlatılması yine bir Victoria eseriyken elektrik ampulü de icat edildikten kısa süre sonra 1882’de Londra sokaklarındaki yerini almıştır. Charles Darwin‘in evrim teorisini ilk olarak ortaya attığı “Türlerin Kökeni” adlı meşhur eserini yine Victoria Dönemi İngiltere’sinde yazdığını ayrıca belirtmek gerek.

Sokakların gaz lambası ile aydınlatıldığı Victoria dönemi Londra’sına pek çok filmde rastlamışızdır. (Kaynak: http://thevictorianist.blogspot.com)

Westminster Projesi

1860 yılında Kraliçe Victoria; Başbakan, Bakanlar Kurulu, İmpartorluk’un önde gelen bürokratlarını ve İngiliz bilim adamlarını bir araya toplar ve onlardan sesini ve mümkünse görüntüsünü ülkenin her yerine aktarabileceği bir teknoloji geliştirmesini ister. Bunun nasıl yapılacağı konusunda elbette en ufak bir fikri yoktur ama nasıl yapılamayacağını bilir: Borular, teller vs. ile olmayacak.

Bir milyon pound ayrılan -ve gerekirse daha da sağlanacağı söylenen- bu projede istenen aslında bugün radyo ve TV olarak andığımız teknolojilerdir, ancak henüz radyo dalgası bile keşfedilmemiştir. Hatta ve hatta James Clerk Maxwell henüz elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi ortaya koymamıştır. Henüz iletişim yolu olarak ancak telgrafın kullanıldığı bu çağda elbette bu proje başarısızlığa uğramıştır (3).

Fakat ya olsa idi? O zaman teknolojinin evrimi nasıl gerçekleşecekti?

Steampunk için de kısa bir tarihçe

Teknoloji büyük ölçüde birikimli ilerler. Bugün evren hakkında yeni bir şey keşfettiğimizde onu uygulamaya sokmak, yani başka bir deyişle temel bilim alanlarındaki gelişmelerin teknoloji olarak hayata girebilmesi için malzeme, imalat, elektronik gibi alanlarda tamamlayıcı ve destekleyici buluşlar olmak zorundadır.

Örneğin bugün Higgs Bozonu’nun varlığını görmeye çalışan bilim adamları onun teknolojideki uygulama sahasının ne olacağını henüz kestiremiyorlar. Ancak destekleyici buluşlar gerçekleştikçe belki de kütlesizliği sağlayarak uçan arabalara giden yolu açabileceğiz. Bernouilli’nin 1700’lerde akışkanların davranışlarına dair buluşlarından bugünkü uçakların icadına giden yolun haberleşme, seyrüsefer, motor ve malzeme teknolojilerindeki gelişmeleri de barındırması iyi bir örnektir.

İşte Steampunk’taki kasıtlı anakronizm, alternatif bir tarih yaratma çabasıdır. Steampunk bir anlamda “Westminster projesi başarılı olsa idi teknoloji nasıl görünürdü?” sorusuna kurgu yazarlarının bir yanıtıdır.

Steampunk kavramının adı 80’lerde meşhur olan Siberpunk türünün adından devşirilmeden önceki yapıtlara bakıldığında Steampunk eserlerin 1960’larda yazılmaya başladığı söylenebilir. Örneğin 1999 yılında sinema filmi olarak karşımıza çıkan Wild Wild West, CBS televizyonunda 1965 ve 1969 yılları arasında dizi olarak yayınlanmıştır. (Ama Steampunk türü sinemada 1985 yapımı Brazil filmiyle oturur…) (5)

Amerikalı Bilimkurgu ve Korku yazarı Kevin Wayne Jeter, ABD’de yayınlanan Locus bilimkurgu dergisine 1987 yılında bir mektup yazarak Tim Powers (Anubis Kapıları – The Anubis Gates, 1983), James Blaylock (Homunculus, 1986) ve kendisinin (Morlock Gecesi –Morlock Night, 1979 ve Şeytani Cihazlar – Infernal Devices, 1987) yazdığı romanların Victorian dönemi yansıtan ortak özellikleri olduğunu belirtmiş ve siberpunk kavramından türeterek bu romanları steampunk olarak nitelendirmiştir (4).

Bu eserler, yazarları bilinçli mi yazmışlardır bilemem ama, Victoria dönemindeki Westminster Projesi’nin başarıyla uğramış halini yansıtıyor gibidirler. Halbuki Morlock Gecesi’nden daha önce de Victorian dönemi yansıtan, nükleer enerjili trenler, kömür itkili uçanbotlarla dolu bir İngiliz İmparatorluğu tanımlayan kitaplar olsa da (Jules Verne’in kitaplarının farklı olduğunu söyleyebilir miyiz?) Jeter’in bahsettiği dört kitap bu eserlerden pek çok açıdan farklıdır.

Nihayet Steampunk’ın terim olarak bir kitap adında yer alması 1995’i bulmuştur ve Paul Di Filippo 1995 yılında üç kısa romandan oluşan Steampunk Üçlemesi’ni yayınlamıştır. Belki çok fazla anglosakson kültürünü yansıttığından Steampunk ülkemizde çok popüler olmasa da o günden bu yana pek çok steampunk yazın eseri kaleme alınmış ve sinema filmi çıkmıştır.

İşte böyle bir şey…

Tarihçe, tarihleme ve edebi analiz edebiyatçılara kalsın. Biraz gözümüzde canlandırmaya çalışalım… Westminster projesi başarılı olsa, Victoria bir yirmi yıl daha yaşasa, bilim ve teknik ilerlemeler o dönemin altyapısı üzerinde gelişerek, ürünlere yönelik estetik algımız sabit kalsa ne olurdu?

Birkaç örneğe göz atalım:

Bir bilgisayar klavyesi

Bilgisayar Klavyesi

Resimdeki klavye Steampunk Workshop adlı web sitesinden. Bu sitede Steampunk severlerden birisi, Jake von Slatt bu klavyeyi nasıl yaptığını adım adım anlatmış. Elbette bu klavye sadece dekoratif amaçlı modifiye edilmiş. Yoksa buradan da görüldüğü gibi içerisindeki tüm tesisat ve tehçizat bildiğimiz klavyeye ait.

Bu yazıyı yazarken aklıma ilk gelen cihaz bilgisayar klavyesi oldu. Şüphesiz bunda şu an bu yazıyı bir klavye aracılığıyla yazıyor olmamın etkisi varsa da Animatrix animasyon serisinde “Bir Dedektif Hikayesi” adlı Steampunk öğeleri içeren kısa animasyonda klavyeyi görür görmez “Steampunk” diye sıçrayışımın etkisi vardır. Hatta ve hatta gördüğüm ilk Steampunk eser bu eserdir. İzlediğim şeyin oldukça güzel bir fikir olduğunu düşünmüştüm ancak böyle bir kavramın varlığını ve bunun bir tür haline geldiğini çok daha sonra öğrendim.

Telif hakları sebebiyle ilgili animasyona bir bağlantı vermiyorum ama biraz google ile benden duymamış gibi bu parçayı bulup izleyebilirsiniz. (“Animatrix, A Detective Story” – Yine benden duymayın ama Türkçe altyazılısı da var…)

USB bellek

Mekanik olarak işleyen USB bellek


Herhangi bir filmde kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama internette gezinirken rastladığım çok güzel örneklerden birisi de yukarıda görünen USB bellek. İçlerinde küçük bir termik santral barındıran robot nitelemeleri düşünüldüğünde bir Steampunk içerisinde bir USB bellek de böyle olmalıydı herhalde. Bu resimde görünen cihaz dekoratif amaçlı yapılmış olsa da insanın bir tane edinesi geliyor.

Robotlar

Steampunk bilimkurgu eserlerinde de robotlara rastlamak mümkündür ancak bu robotlar verimli bir enerji kaynağına sahip, fütüristik görünümlü değillerdir. Hatta pek çoğu hurdacıdan alınmış parçaların birleşimini bile andırabilir(6).

G. D. Falksen’in robot kolu konsepti.

Steampunk’ta robotların enerji ihtiyacı içlerindeki küçük bir termik santralden karşılanabilir. Bu termik santralden elde edilen elektrik, ya da doğrudan doğruya buhar gücü robotun ya da yetenekli bir makinanın enerji kaynağıdır.

Eeee… Robot olur da robot kolu olmaz mı? Siberpunk eserlerde olduğu gibi, insanlar da çağın imkanlarını kullanarak eksik organlarının yerine yapayını kullanmak isteyebilirler.

Steampunk kurgu yazarı Geoffrey D. Falksen’in yanda gördüğünüz pozunda sanatçı Thomas Willeford tarafından üretilmiş olan robot kolunu takıyor.

Ayrıca kıyafeti ve saç modeli de tahmin edileceği üzere Victoria dönemine ait.

Uçaklar ve diğer makinalar

Elektronik olmadığından tüm güç ve hareket aktarımlarının fazlasıyla dişli kullanılarak yapılması gerektiği az çok tahmin edilebilir. Bu yüzden Steampunk dendiğinde akla buharla birlikte gelen diğer kavram çark / dişli kavramıdır.

Steampunk’ta uçaklar biraz daha zeplinvaridir ve anakronizmden nasibini aldıkları için oldukça farklı görünürler. Aşağıda yer alan Steampuk animasyon buharlı bir gemi, zeplin ve uçağı bir bünyede birleştirmiş hava aracını göstermesi açısından çok başarılı bence:

EYE OF THE STORM | Lovett from Lovett on Vimeo.

Bir İngiliz yapımı TV dizisi olan Doctor Who’yu izleyenler onun uzayda ve zamanda bir polis telefon kulübesi aracılığıyla gezdiğini bilirler. Bu polis telefonu kulübesinin Graham Bell’in telefon şirketini kurmasını mütakip, ilk olarak 1877’de New York’ta kullanılması ve Britanya’ya ise 1891’de Glasgow’dan giriş yapması izleyici de Steampunk’a dair bir şeyler uyandırıyor. Yapımcıların böyle bir şeyi açıkladığına rastlamasam da Doctor Who’nun çok da kompeks görünmeyen uzay ve zaman aracının kabiliyetleriyle pek de örtüşmeyen mekanik görüntüsü bu bilgiyle birleşince manidar hale geliyor.

Ya elektrik olmasaydı?

Ve aslında söylemek istediklerimizi bir çırpıda anlatan başarılı bir videoya da aşağıda yer veriyoruz:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=aH6ZLT1UnVs&w=480&h=360]

DİPNOTLAR/KAYNAKLAR:

(1) Anakronizm: Anakronizm özellikle bir sanat eserinde anlatılan herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi (dönem) ile kronolojik açıdan uyumsuz olmasıdır. Tarih çalışma sahasında yapılan sık hatalardan birisidir. (Osmanlı döneminde demokrasi arayışları ya da 6. yüzyıldaki bir olay tarif edilirken kol saatinden bahsedilmesi gibi.)

(2) Bugün İngiltere Başbakanı’nın Victoria dönemini kastederek “Ne ördün?” diye sorduğu rivayet edilmektedir (!).

(3) Westminster projesi hakkındaki bilgiler Carl Sagan’ın “Karanlık Bir Dünya’da Bilimin Mum Işığı” adlı kitabından aktarılmıştır.

(4) Siberpunk kavramına adını veren anlayış, “sibernetik teknolojilerin” yaşam kalitesini düşürebileceği fikri dolayısıyla ona bir başkaldırıştır (punk). Steampunk’ta bir karşıduruş söz konusu değildir. Siberpunk alt türünün popülerleşmesinin bir etkisi olarak bir alternatif tarih senaryosu olan Victoria Dönemi Bilimkurgu’ları için Siberpunk ismi devrişilmiş ve Steampunk denmiştir.

(5) Wikipedia, “Steampunk” maddesi.

(6) Aşağıda bir resmi de görünen Machinarium adlı oyun Steampunk çizgileri taşıyan bir Dünya’da yine Steampunk romanlarından fırlamış bir robot uygarlığında sevgilisini kurtarmayı amaçlayan bir robotun macerasını konu alıyor. (Oyunun demosuna buradan ulaşılabilir.)

Resimde de görüldüğü üzere robotlarımız sevimli olsalar da pek şık değiller ve alışılagelmiş bilimkurgu eserlerindeki robotları andırmıyorlar. (Haksızlık etmeyelim, Star Wars’taki 3PO nispeten benzer ve dökme demir gibidir…)

Yararlanılan Diğer Kaynaklar:

– The Victorianist Blog, http://thevictorianist.blogspot.com
Steampunk.com
Steampunkworkshop.com

ADEMOĞLU – TANRI BİLİYOR!

Sosyoloji ile ilgilenmeye başlayalı bir süre oluyor. Bunda öncelikli olarak Jared Diamond’ın, Bozkurt Güvenç’in kitaplarının etkisi var. Bir de bilimkurguya ilgi duyarsanız ister istemez alternatif tarih, uzay operaları, yani bir şekilde insanlığın geçmişi/geleceği ile ilgileniyorsunuz. Birbirine bağlı bir anahtar kelimeler zinciri olarak kolonizasyon, siberpunk, ekonomik sistemler, siyasal sistemler, ütopyalar, distopyalar, totaliterizm, otokrasi vb… En nihayetinde “genel sistem teorisi” ve modelleyerek düşünme. Beyniniz siz istemeseniz de bir birleştirme çabasına giriyor zaten. Bir süre sonra da yani bir çözüm ya da yeni bir model yaratma arzusu.

Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Sosyoloji öğrencisi olduğumdan beri de biraz daha literatürü daha tarihsel olarak okumaya başladım. Malumun ilanı değil, ama malumun ilan şekli, yani yorumu önemli. İşlevselciler, yapısalcılar, çatışmacılar, sembolik etkileşimciler, postmodernistler… Sosyal bilimler doğa bilimler gibi tek bir gerçeği bulmayı amaçlamıyor, en doğru yaklaşımı getirmeyi amaçlıyor. Hatta aslına bakarsanız doğa bilimlerinde de öyle, sadece muğlaklık derecesi daha düşük.

Neyse… Twitter’de @iremmkizz‘in paylaştığı harikulade bir kısa animasyonu bir kaç laf torbası ile paylaşmak istedim. Yukarısı torbayı dolduran laflar. Aşağıda da bir mikta var… Ama asıl animasyon şu:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=WfGMYdalClU&w=480&h=360]

Bir türün önce yaşadığı gezegende baskın tür haline dönüşmesi, gezegenin diğer kaynaklarını tüketmesi ve geliştirdiği üretim teknikleri ve teknoloji ile gezegenin inorganik kaynaklarını işlevsel bir biçimde dönüştürmesine iki türlü bakılabilir. İki uçlu bir diyalog yazacak olursak:

1a. Bu doğaldır ve kaçınılmazdır. Elimizde üzerinde yaşam barındırdığını bildiğimiz başka bir gezegen olmadığına göre bir gezegenizm sempatizanlığı yaratmaya gerek yok. Bir gezegen üzerinde niçin kararlı bir habitat olmak zorunda olsun? Bir canlı türü niçin diğer canlılara saygı göstermek zorunda olsun? Bunlar bizim yarattığımız moral değerler.

2a. Diğer canlılara, yaşanılan gezegene saygı gösterilmesi moral değer olsa da, türün devamlılığı için kaynakların kontrollü tüketimi rasyoneldir. Baskın tür kaynakları tüketmeyecek şekilde yaşamalıdır ki türünün devamlılığı sağlansın. Eşitlik -her ne kadar yine bizim yarattığımız moral bir değer olsa da- evrensel kılınmalıdır. İnsan aklı ve sağduyusu neyin doğru ve erdemli olduğunu belirlemezse kaos çıkar.

1b. İkinci maddeyi büyük ölçüde kabul etsek de türün devamlılığının sağlanmasının bir önemi olduğunu nasıl iddia ederiz? Kimse sekiz kuşak sonraki torunlarını düşünmek zorunda değil. Ayrıca bu seçilim prensibi ile uyumludur. Kurallara uymayan oyun dışı kalır. Gerekirse insan türü kendini yok eder, ve çevresine uyum sağlayamadığı, onu tahrip ettiği için ölür. Bu oldukça normal.

2b. Peki ama tüm ekosisteme zarar verirse, sadece kendi türünü yok etmiş olmaz. Rakiplerini de yok eden bir yok oluş tam olarak doğal seleksiyona karşılık gelmiyor. İnsan türü dışındaki başka hiçbir tür küresel boyutta bir zarar yaratacak düzeye ulaşamadı.

1c. İyi işte… Ulaşabilmesi için bu gerek. Dinozorların yok olmasıyla memelilerin baskınlık kazandığı, insanı ortaya çıkaran o aynı süreç pekala milyonlarca yıl sonraki zeki tür hangisi olacaksa bizim yok olmamızla tekrarlanabilir. Çevremizi ve kendimizi yok ettikten sonra hayatta kalacak olan çok az tür milyonlarca yıl sonra yeni bir zekâ türüne atalık edebilir. Belki de olması gereken döngü budur.

2c. Gezegenin koşulları kötüleşirse ortaya yeni bir zeki türün çıkması imkansız hale gelir. Canlıların kolaylıkla evrimleşebileceği bir ortam bırakmış olmayacağız. İnsanın geliştiği Dünya şartları ile kaynakların kıt olduğu pis bir dünya eşit avantajlara sahip değiller.

1d. Bir kuyruklu yıldıza ya da meteor çarpmasına bakar o iş. Dinozorlar yok olduğunda Dünya muhteşem bir yer değildi. Yine aynısı olabilir.

2d. Ya olmazsa? Belki kainatta eşi benzeri görülmeyen bir türüz ve bu noktaya erişmişken kendimizi yok etmeye ses çıkarmadan nasıl durabiliriz? Kumar oynamıyoruz, ihtimallerle hareket etmek yerine, aklımızı varkalma yönünde kullanmalıyız.

Ve bir de Rafet El Roman şarkısı:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=sXZTfdRJ2Co&w=480&h=360]

Zaman geçmiş, işin bitmiş, ecel kapında…

ŞURADAN İKİ NEPTÜN UZATIR MISINIZ?

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Acenta onu kırmadı: 500 Şilin –o tarihte 20 USD- kaparo aldıktan sonra rezervasyonunu gerçekleştirdi… talebi uzay yarışındaki iki ülkeni sivil havacılık sahasındaki bayrak taşıyıcıları Pan Am ve Aeroflot’a iletti. Aeroflot yanıt olarak, ilk uçuş için yer kalmadığını, ikinci uçuş için belki yer olabileceğini söylerken, 2 hafta sonra Pan Am rezervasyonu kabul etti ve uçuş tarihi olarak 2000 yılını verdi.

(Açık Bilim Dergisi’nin Haziran 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

Bir gezegenlerarası otoyol illüstrasyonu. (Resim: NASA, JPL)

Bir düşünün. Esenler Otogarı’nda ana baba günü. Yolda yürürken birileri kolunuza sarılıp “Mars mı abi?” diye sizi sarsıyor. Arkanızdan biri size sesleniyor: “Jupiter hemen kalkıyor!”. Valizinizi elinizden almaya kalkan görevli tecrübeli, şirket montunuzdan anlıyor Neptün’e gideceğinizi ve “Satürn’e uğramadan, Neptün’e, ekspres gidiyor… Koltuklar tekli…” diyor. Sizi cezbedip, kazanıyor. Daha aşağıda Fatih’ten dolmuşlar var. Nispeten daha ucuz ama dolmadan da kalkmıyor. Sizin aceleniz olduğundan tarifeli seferi tercih ediyorsunuz. Bayram için geldiğiniz baba gezegenini terketmek zor olsa da 2 güne Neptün’de olmak zorundasınız, zira hayatınızı kazanmak için başka bir gezegende iş buldunuz ve bir süredir orada çalışıyorsunuz…

Günümüzün geleceğe bu kısa mizahi yansıması küçük sallardan, deve kervanlarından, bir ada büyüklüğündeki yolcu ya da yük gemilerine, A380 gibi devasa uçaklara ulaşmış, ses bariyerini yıkmış ve güneş sistemini keşfe çıkmış medeniyetimizin sıradaki adımı olabilir.

Öncelikle bu imkana gereksinim duymak için gezegenlerdeki kolonizasyon çalışmalarının tamamlanmış olması, ister kalıcı, isterse geçici ve iş için olsun, orada bir yaşam başlatılması, yüzeylerinde olmasa bile her birinin yörüngesine devasa istasyonlar kondurulması şart. Belki de ilk etapta sadece turizm yapılacak… Ancak başladığı noktadan tüm kıtaya, oradan diğer kıtalara yayılmış insanoğlunun bir gün güneş sistemini de fethedeceğinden şüphe duyan kaldı mı? Jüpiter, Satürn gibi gaz devlerinin yaşamaya elverişli bir toprağı bile olmadığını bilsek de onları şöyle bir dünya gözüyle görmek isteyecek insanlar olmayacağını, güneş sistemimizin pek çok köşesinin turizme açılıp açılmayacağını bilemeyiz.

Bu yazımızda, geçtiğimiz günlerde (22 Mayıs 2012) Falcon 9 roketiyle Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk ticari kargo taşımacılığını gerçekleştiren SpaceX’in rüştünü ispat etmesinin ardından, uzay turizminden ve uzay taşımacılığından bahsedeceğiz.

Biraz Mars kumu, biraz Titan denizi… Uzay turizmi!

Bilimkurgu tarihinde uzayda cirit atmak ile uzay turizmini birbirinden ayırmak gerekiyor. Elbette çok ileri tarihlerde geçen uzay operalarında insanoğlu vızır vızır uzayı gezmektedir. Ancak uzaya çıkışın ve seyahat etmek, bir turizm endüstrisi olarak ilk kez 1957 yılında Robert Anson Heinlein’in “Dünya’dan Bir Baş Belası (The Menace From Earth)” adlı kısa öyküsünde geçer. Pek çok Siberpunk öyküsünde de yörüngedeki lüks otellere yer verilir.

Kimi zaman bilimkurguların geleceğe dair algılarımızı değiştirdiği, kimi zamansa o eserlerin yaratıcılarının insanların gelecek beklentilerinden kaynaklandığı görülür. 1957’de Heinlein ile başlayan uzay turizmi hadisesi ABD ve Sovyetler arasında tutuşulan uzay yarışının da etkisiyle 1960-1970 yılları arasında pek çok hikaye, roman ve filme sirayet etti, uzay yolculuğu heyecanı dalga dalga yayıldı. Hem de öyle yayıldı ki, ABD menşeili havayolu firması Pan Am, ay biletleri satmaya başladı:

Pan Am’ın uçuş bekleyen 93.000 yolcusu için açmış olduğu klübün üye kartı.

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Acenta onu kırmadı: 500 Şilin –o tarihte 20 USD- kaparo aldıktan sonra talebi uzay yarışındaki iki ülkeni sivil havacılık sahasındaki bayrak taşıyıcıları Pan Am ve Aeroflot’a iletti. Aeroflot yanıt olarak, ilk uçuş için yer kalmadığını, ikinci uçuş için belki yer olabileceğini söylerken, 2 hafta sonra Pan Am rezervasyonu kabul etti ve uçuş tarihi olarak 2000 yılını verdi. Özellikle 1969 yılındaki başarılı Ay inişinden sonra olmak üzere, 3 Mart 1971’e dek tam 93.000 kişi, Pan Am’ın bu müstakbel uçuşlarına yer ayırttı. O tarihten sonra da yeni rezervasyon kaydedilmedi [1][2].

Pan Am hayal ettiği yolculuğu hala gerçekleştiremedi ancak 1999 yılında o güne dek sadece hükümet programları olarak icra edilen uzay yolculuklarının sivilleşmesi ve akabinde ticarileşmesiyle birlikte yeni bir endüstri ortaya çıktı. 90’larda hükümet programları kapsamında hem ABD, hem de Rusya tarafından başta gazeteciler olmak üzere bir takım insanlar uzaya gönderilse de Dennis Tito’nun servet mukabilindeki bir ücreti ödeyip istasyona çıktığı 2001 yılına dek yine de uygulamaya geçmedi.

Dennis Tito, 20 milyon USD ödeyerek, uzay istasyonunun ilk ücretli yolcusu oldu. Heyecanı ve mutluluğu her fotoğrafta yüzünden okunabiliyor. (Fotoğraf: NASA)

1999’da Mir Uzay İstasyonu’na götürecek turist arayan –ve sadece bu amaçla kurulan- MirCorp firmasının ilk müşterisi Dennis Tito oldu. Tito bu göreve hazırlanırken Mir Uzay İstasyonu’nun lağvedilme kararıyla birlikte yönünü Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS – International Space Station) çevirdi. NASA’dan bazı kesimlerin itirazına rağmen MirCorp ve ISS’in acentası Space Adventures arasında bir anlaşma gerçekleştirildi. İlk etapta turistlere açık olması planlanmayan ISS, 2001 yılında Dennis Tito, 2002 yılında Mark Shuttleworth, 2005 yılında da Gregory Olsen tarafından ziyaret edildi. İlk üç yolcu, onar günlük bu turistik gezileri için $20.000.000’u (yirmi milyon USD) gözden çıktılar. 2009 yılına dek aralarında Virgin Galactic adlı bir “uzayyolu” firmasının sahibi de bulunan dört yolcu daha ISS’yi ziyaret ettiler. Bu yolculardan ikisi $35.000.000 ödedi.

Yörünge altı uçuşlar

Uzayı görmeye ayıracak serveti olmayanlar için bazı başka şirketlerin önerdiği, ancak henüz hiç gerçekleşmeyen, nispeten çok ucuz uçuşlar da olacak. Ancak bu uçuşlarda Uluslararası Uzay İstasyonu’nun özel bir konuğu olunmayacak; uzaya şöyle bir bakılıp geri dönülecek. Bu uçuşlar “Yörüngealtı Uçuşlar” olarak nitelendirilecek.

Bir uçuşun “yörüngealtı uçuş” olarak nitelendirilmesi için ilgili aracın en az 100 km irtifaya ulaşması ve elbette yolcularını sağlıklı bir şekilde karaya indirmesi gerekiyor. 100 km’lik bu irtifa Karman Çizgisi olarak adlandırılır ve aerodinamik taşıma kuvveti ile ulaşılacak kabaca en yüksek irtifayı ifade eder.

Yolcularına Karman Çizgisi’ne ulaşmayı 1966 yılında ilk vaat eden girişimci: Uçak/Uzay Mühendisi Robert Truax. (Fotoğraf: Wikipedia)

Yolcularına Karman Çizgisi’ne ulaşmayı ya da onu geçmeyi vaat eden çeşitli firmalar mevcut. Bunlardan ilki –gariptir ama- 1966 yılında Robert Truax tarafından kurulan Truax Engineering firmasıydı ve yeniden kullanılabilen ucuz roketlerle seyahat ettirmeyi amaçlıyordu. Bugün var olan ondan fazla şirket ise bu irtifaya çıkabilecek uçak/mekikler ile yolcularına yakın zamanda bu imkanı sunmayı planlıyorlar. Bugüne kadar 4 araç yörüngealtı uçuş gerçekleştirdi. Hükümet projeleri olan ilk üçü (Mercury, X-15 ve Soyuz 18a) sırasıyla 1961, 1962 ve 1975’te imal edildi ve yine sırasıyla 2’şer, 13’er ve 1’er kez bu irtifaya ulaştılar. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere ikisi ABD, birisi Sovyet projesi.

2004 yılında ise hükümet projesi olmayan ilk araç, SpaceShipOne, astronot Mike Melvill tarafından 2 haftalık bir periyotta 2 kere Karman Çizgisi’ne ulaştırıldı. Aynı yıl içerisinde yaklaşık bir ay sonra, 4 Ekim 2004’te astronot Brian Binnie, aracı 112 km. irtifaya uçurdu.

Daha önce uzay turisti olarak da seyahat eden Virgin Atlantic havayollarının sahibi olan Richard Branson’ın Scaled Composites ile müştereken kurduğu Virgin Galactic adlı şirket de yukarıda bahsettiğimiz SpaceShipOne üzerine geliştirilmiş olan iki adet SpaceShipTwo gemisiyle yörüngealtı uçuş hizmeti vermeye hazırlanıyor. Virgin Galactic, bu iki “gemi”sine, Star Trek’in unutulmaz gemisinin adını da yaşatmak üzere, VSS Enterprise ve VSS Voyager isimlerini verdi. Anagemilerin adları ise VMS Eve (Havva) ve VMS Spirit of Steve Fossett (Steve Fossett’in ruhu).

Virgin Galactic firmasının Atılgan’ı: VSS Enterprise (SpaceShipTwo modeli). Fotoğraf: Mark Greenberg/Clay Observatory for Virgina Galactic/AP

Anagemi demişken, bu tip araçların yerden havalanmadığını, başka bir uçaktan yüksek bir irtifada bırakıldığını laf arasında söylemek gerek. Aracın düşük sürüklemeli, yüksek hızlı tasarımının getirdiği kalkış, pist uzunluğu, küçük alanlı kanatlar vb. dezavantajlar, bu dezavantajları bertaraf eden geleneksel uçaklarla ön bir tırmanma gerektiriyor. Bu rakam SpaceShipTwo’nun son testinde 15.200 metre (50.000 ft.) oldu.

Kargo taşımacılığı

Aracın içine yolcuyu dahil ettiğimizde emniyet konusuna verilen önem epey bir artıyor, ve insansız bir araca göre ilgiyi daha çok hakediyor. Uzaya yolcu taşımacılığının kargo taşımacılığından önce ilerlemesi bu mantıkla bakıldığında biraz ters görünebilir, fakat kargo taşımacılığının çalışabileceği müşteri sayısının daha az olduğunu da unutmamak gerek. Yine de kargo taşımacılığı önemli bir yol katetti.

22 Mayıs 2012 tarihinde SpaceX firmasının kendi roketi Falcon 9 aracılığıyla Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk kurye hizmetini vermesi ile, Özel Uzay Kargo Taşımacılığı önemli bir kilometre taşını geride bırakmış oldu. 2006 yılında NASA ile ISS’ye ve ISS’den Kargo Taşımacılığı konusunda sözleşme imzalayan ve 2010 yılında yörüngeye bir aracını sorunsuz gönderip, tekrar döndürebilen şirket, bu yazıyı gördüğünüz tarihten bir gün önce, 31 Mayıs’ta yükünü boşaltıp geri dönüyor olacak. Aynı şirket, 2013 yılında ay yörüngesini dolaşıp geri dönecek kabiliyete sahip Falcon Heavy adlı roketinin üzerinde hala çalışıyor[3].

SpaceX firmasının CEO’su Elon Musk 22 Mayıs 2012’de başarıyla fırlatılan Falcon 9 roketinin önünde. (Space.com)

Yüksek ihtimalle güneş sistemimizdeki diğer gökcisimleri ilk etapta yaşam alanları olarak değil, hammadde temini için kullanılacağından, kargo endüstrisinin orta vadede yolcu taşımacılığından daha geniş bir pazara hitap eteceği ve daha fazla gelecek vaat ettiği tahmin edilebilir.

Sözleşmeye dikkat edin!

Araçların uzaya vızır vızır yolcu taşıdığı günlerin hayali şimdilik fantastik dursa da uzay, isteyenlerin turistik amaçlarla gezebileceği bir yer haline geldi. Elbette ilk önce bundan imkanları dünya ortalamasının pek üstünde olanlar faydalandı. Bir zamanlar pek çok teknolojik imkan gibi, cep telefonu ile iletişimin de oldukça pahalı olduğunu, ancak teknoloji ilerleyip, oyuncular çoğaldıkça bu imkanın da oldukça ucuzladığını düşünürsek, bir gün bu hizmetin de ucuzlayacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Şimdiden bilet alacaklar Pan Am benzeri bir tezgaha düşmemek için bilet sözleşmesine iyi baksınlar: En azından bilet başkasına devredilebiliyor olsun ki, siz faydalanmazsanız bile, belki çocuklarınız faydalanabilir.

Kaynaklar / Notlar:

[1] The Blade Gazetesi, 23 Temmuz 1989, s.15. Toledo – Ohio, ABD.
[2] Şu an Pan Am tarafından verilen “Aya İlk Yolculuk Kulübü” kartları sahibi yolcular ilgili uçuşun gerçekleşeceği tarihi hala bekliyorlar. Sözleşmeye göre aya yolculuk hakkı bir başkasına devredilemediğinden, muhtemelen Pan Am, tüm potansiyel yolcularının vefatıyla bu yükümlülükten kurtulacaktır.
[3] Spacex.com bülteninden.
[4] Wikipedia.
[5] NASA Jet Propulsion Lab – Web sitesi.

Tevfik Uyar, “Şuradan İki Neptün Uzatır mısınız?”, Açık Bilim, Haziran 2012.
http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/suradan-iki-neptun-uzatir-misiniz.html

 

İnceleme: THX 1138

Star Wars ile efsaneleşen George Lucas üniversiteye kabul edilmek için çektiği kısa filmi 1971’de uzun metrajlı bir filme dönüştürmüş ve ilk uzun metrajlı filmini de böylelikle çekmiş. Bu film THX 1138.

İsmi oldukça karışık görünebilir. Film de isim kadar karışık. Filmin konusunu ilk görüp de THX 1138’in bir insan olduğunu ilk anladığımda çok büyük hayal kırıklığına uğradım. Hayat tesadüfleri sever herhalde –ya da zihin zamandan bağımsız- ki 2005 yılında yazmış olduğum bir distopya da ben de benzer öğeler kullanmış ve kahramanıma ASTR38 demiştim. George Lucas’ın ve benim distopyamın benzer yanları var, ancak George Lucas’ın önemli bir soru işareti bırakarak hikayeyi sürdürmesi daha orijinal olmuş. Bu kısmı filmi henüz izlemeyenler için sakıncalı olan kısımda anlatacağım.

Tüm siberpunk eserlerin tam anlamıyla distopya olduğunu söyleyemeyebiliriz. Bazen geleceğin teknolojik izdüşümünü ve düşük hayat kalitesini göstermek yeterli olabilir. Mesela William Gibson’a ait kısa bir hikayeden uyarlanan “Strange Days” tam anlamıyla bir distopya değil, bir öngörüdür. Yine çok meşhur örneklerden “Bahçivan”, kültürel öğelere, diğer insanların genel yaşam kalitesine pek dokunmaz. Hatta 1960’lardaki bilim kurgu akımları gibi önce teknolojinin getirdiği/getireceği imkanlardan, fırsatlardan bahseder. Olumsuzluk teknolojiyi kullanan birinin kontrolden çıkması sonucu gerçekleşir.

Ancak… THX 1138 bir siberpunk fütüristik şehir distopyasıdır.

DİKKAT: BU SATIRDAN SONRAKİ PARAGRAFLARIN FİLMİ İZLEMEYEN AMA İZLEMEK İSTEYENLERCE OKUNMASI TAVSİYE EDİLMEZ.

GENEL DURUM:

THX 1138’de film boyunca hiç görünmeyen bir egemen gücün kitleleri kitlelerle ve kimyasallarla kontrol ettiği görülmektedir.

Sahne / Dünya:

Kabuk denen katı bir sınıra sahip şehir tamamen teknoloji ile donatılmış. Herkes bu teknolojiden eşit olarak faydalanıyor.

Mimari ve dekorasyon: Minimalist, standart ve beyaz.

Tüm bina ve evlerde minimalist bir tasarım anlayışı hakim. Neredeyse her şeyin standart olması gibi evler de standart. Beyaz hakim renk. Özellikle evlerde duvarlar aynı zamanda beyaz ışık kaynakları.

 

Ekonomi:

Kapitalist ve liberal ekonomi süsü verilmiş bir tür sosyalizm mevcut. Herkesin mutlaka bir işi var. Bu işten bir gelir elde ediliyor. Dini vaazlarda bile para harcamak salık veriliyor, ancak insanların harcamaması halinde neler yapabileceğine dair bir ipucu verilmiyor.

Toplumsal ilişkiler ve sınıflar:

Belirgin bir sınıf göze çarpmasa da yasal güce dayanan bir hiyerarşi sezinleniyor. Bazı diyaloglar bunu gösteriyor. Mesela THX ile LUH’un bir diyaloğunda LUH, SEN’in kendisini çağırdığını söylüyor. İlacı henüz bırakmış olan THX’in kıskançlık duyguları yeni yeni gelişmeye başladığından bu görüşmeyi uygun bulmadığını ifade ediyor. LUH ise “Ama o bir G34. Gitmek zorundayım” diyor. Bu diyalogdan yasal bir güçten alınan hiyerarşi olduğunu çıkarabiliriz. Ancak kanun ve kuralların kişilerin çok üstünde olduğuna film boyunca bir kaç kez rastlanıyor.

Sözgelimi –ve en can alıcı kısmı-, THX kaçarken kendisini takip etme masrafları tasarruf politikalarıyla sınırlandırılan “suçlu takip bütçesini” aştığından, neredeyse yakalanmak üzereyken bile takip durdurulur.

Bu arada kişiler bilgisayar tarafından atanan bir “mate” ile birlikte kalırlar. Herkesin tek bir oda arkadaşı vardır. İki kişi yaşarlar.

Yasal Cinsel Aktivite: TV kanalı gibi bir kanaldan yapılan holografik erotik dans sırasında bir makinanın size mastürbasyon yapması. Fiilen yapılan tüm cinsel temaslar suç.

Cinsellik yasaklanmıştır ve libido kimyasallarla önlenmektedir. (Holografik bir ekranda dans eden bir erkek/kadın izlerken mekanik bir mastürbasyon aracı size mastürbasyon yapmaktadır. “Yasal Cinsellik” budur. Geriye kalan tüm yaklaşımlar “yasadışı cinsellik aktivitesi” olarak yorumlanmaktadır.

 

Giyim, kuşam standardize edilmiştir. Kimse saç uzatmaz. Herkes beyaz pijamavari kıyafetler kullanır. (Filmden alıntı: “Zevk ve verimliliği arttırmak için tüketim standartlaştırılıyor.)

Adalet, Emniyet ve Cezalandırma:

1984’teki gibi, bir çok yer izlenmektedir, insanlar dinlenmektdir. Şüpheli aktiviteler tespit edilmektedir. Yine 1984’teki gibi insanlar birbirlerini kolayca rapor edebilmektedirler.

En sık rastlandığı anlaşılan suç “ilaç suçu”. Yani size verilen ilaçları kullanmamaya kalkmak ya da bazı ilaçlarda doz aşımına gitmek. (Equilibrium filminde de benzer bir tema işlenmişti ve orada da ilaçların zamanında ve doğru miktarda alınmasına önem veriliyordu. Her ikisinde de ilaçların amacı duyguları –cinsel arzular dahil- bastırmak.)

Polisler android. Yüzleri yok.

Polis memurları android formundalar. Yüzleri de yok ve sabit. Sesleri de kadın ve erkek olmak üzere iki çeşit, ama standart. Suçluya olan yaklaşımları oldukça yapıcı ve teslim olmaya ikna edici. Zaten insanların şartlandırıldığı yaşam, böyle bir durumda itiraz etmelerine büyük ölçüde engel. Toplum bir koyun sürüsünden farksız.

Ancak yine de bireyler mahkemede yargılanıyor. Çok basit, tarafların sürekli aynı şeyleri söylediği karmaşık bir mahkeme ortamında yok edilmenizin mi, yoksa kullanılmaya devam edilmesinin mi uygun olduğuna karar veriliyor. Orada hızlı hızlı geçen diyaloglar çarpıcı ve ayrı bir dikkat istiyor.

Cezaevleri dört duvar değil, bilakis yine minimalist tasarım anlayışına sahip, sonsuz bir beyaz boşluğun ortasında. Mahkumların kaçmayacağına o kadar eminler ki, bu sınırlandırılmamış koğuşlar, çok büyük bir alana rastgele dağıtılmışlar ve üzerlerinde herhangi bir kilit de yok. Cezaevine konmadan önce üzerinizde çok çeşitli tıbbi tetkikler yapılıyor. Hatta keyfi test uygulamaları yapıldığına dair imalar var.

Din:

Tanrısal haklara dayanan bir devlet dini mevcut. THX 1138 distopyasında teokratik bir devlet modeli olduğu söylenebilir. Tanrı kelimesi mevcut ancak bir vahdet-i vücut anlayışı da görülüyor.

1984’teki Büyük Birader figürü yerine İsa benzeri bir figür konmuş (Bu arada onun da ismi OMM 0910. Resmi ise Hans Memling’in 1478’de yaptığı “İsa Kutsamasını Sunuyor” adlı tablodan.). Günah çıkarma/Terapi kulübelerine

OMM 0910. Günah Çıkarma Kulübesi.

girip –bu ankesörlü bir telefon gibi hemen bir cadde üzerinde de olabilir- konuşuyorsunuz. Genelde aynı ses geliyor ve diyaloğun da genelde aynı olması bir botla konuşuluyormuş izlenimi veriyor.

Vahdet-i vücut anlayışı korporatist bir kimlik kazanmış ve kitleler “kutsayıcı” olarak addediliyor. Bu kulübede yaşanan bir diyalog esnasında makina/figür şöyle söylüyor:

– Kitleler seni kutsuyor. Sen Tanrı’nın kitleler tarafından ve kitleler için yaratılmış insan suretindeki kulusun.

(Bu arada THX klinikte doğmuş, yani yapay yolla üretilmiş ancak LUH gerçek bir doğumun ürünü.)

GENEL YORUM:

Filmin kurgusu genel bir portre çizmiyor ve bir çok şey telsizler arasında geçen diyaloglardan elde ediliyor. Filmde zaman ve mekanla ilgili belirgin öğeler mevcut değil. Bazı sahneler arasında kopukluklar var ve “nasıl oldu?”, “neden?” sorularını sormanıza sebep oluyor. Ancak bir süre sonra bunun yönetmenin üslubu olduğunu anlıyor ve bundan keyif almaya başlıyorsunuz.

Filmin genelinde hakim olan beyaz planlar ve aydınlatmalar, verilen sonsuzluk hissi, mekansal mevhumun kaybedilmesi açıkçası rahatsız edici ancak bunun özellikle amaçlandığını söyleyebilir.

Fütüristik bir distopyadaki bu minimalist mimari, moda ve dünya ve renksizlik doğal karşılanabilir ve hatta bir anlamda izleyiciyi filmin içine çektiği söylenebilir. George Lucas’ın özellikle sahne tasarımlarında bu yolu seçmesi, distopyaya bir gerçeklik kazandırıyor ve kendi boşluğu sizin dünyanızı kaplayıveriyor. Filmi izlerken arada bir odama dönüp bakıp, renklerin, kişisel eşyaların ve süs eşyalarının güzel şeyler olduğunu düşünmedim değil.

Eksik öğeler:

Yukarıda bir yerlerde de söylemiştim, şimdi tekrar ediyorum:

Hakim sınıf belli değil. Evet. Android polisler var, kurallar var, işverenler var… Ama hiç görünmüyorlar. THX ve LUH’un davranışlarından rahatsız olan, bunun isyanın devamını tetikleyeceğinden korkan ve edişeli gözlerle olayları izleyen bir kaç kişi bekliyorsunuz ama yok. Öyle kişiler yok. Sadece kuralları tekrar eden sesler var ama onların da –tabiri caizse- emir kulu mu olduğu yoksa hakim sınıfa ait bireylerin sesi olup olmadığı belli değil. Emniyet teşkilatının robotlardan oluşması durumu iyice belirsizleştiriyor.

Zaman zaman önemli pozisyonlarda olduğu görülen sarı pijamalı insanlar var ama onların da saçları yok, onlar da cinselliğe karşılar ve suça asla göz yummuyorlar. Hakim sınıfta olmaları halinde bulundukları pozisyondaki işleri yapacaklarını da sanmıyorum açıkçası.

1984’teki O’Brien gibi bir hakim sınıf temsilcisi beklentisiyle ilerliyorsunuz filmde ama yok…

Fakat daha önce de söylediğim gibi: Bu senaryoyu orjinal kılıyor. 1984 ve Equilibrium gibi benzer temalı distopyalarda hakim sınıf görünüyor. Benim 2005’te yazdığımı söylediğim benzer temalı distopyada hakim sınıf görünmese bile onlarla ilgili bilgiler okura ifşa ediliyor. THX’te yok… Yok yok yok…

Kabukta yaşayanlar:

Verilmesi gereken bir detay da bu. Şehre dahil olmayan, “genelde pis kokan” ve cüceler olarak resmedilmiş (Yeterli beslenmemekten mi, yoksa seçilim sonucu mu bu hale gelmişler belli değil), mutant fare-maymunları evcil hayvan olarak besleyen ancak yakalandıklarında bile “Tanımsız 64313213” diye anılan bir alt sınıf mevcut ama “kabuğun dışında” olduklarından şehir devletimize dahil edemiyoruz.

Cezaevine getirilen ve filmin sonlarına doğru kadraja giren örneklerinden görüyoruz ki organize bir tehdit oluşturacak zeka ya da sosyalliğe de sahip değiller.

SONUÇ:

Film konusu gereği –ve bir başarı unsuru olarak- o kadar renksiz ve ciddi ki, ben de bu yazıyı kaleme alırken o ciddiyet ve soğukluktan çıkamadım. Sonuca geldiğimde ansiklopedik bir dil ve hatta üslup kullandığımı farkediyorum… Demek oluyor ki filmden epey etkilenmişim J

Bu arada enteresandır, bir önceki incelemem Fritz Lang’ın Metropolis (1927) filmine aitti ve Queen müzik grubunun Radio Gaga şarkısında Metropolis sahnelerini kullandığını söylemiştim ve bu durumu filmi izlerken farkettiğimi de belirtmiştim. (http://www.tevfikuyar.com/2011/inceleme/inceleme-metropolis-1927.html)

Benzer durum THX 1138’de de oldu. Queen’in “Calling All Girls” şarkısının klibi de THX 1138’in sahnelerini içeriyor. Bu klibi de yazının sonuna koyuyorum.

 

İnceleme: Metropolis (1927)

Geçtiğimiz günlerde siberpunk filmlerle ilgili bir bloğu gezerken bir film hakkında “Siberpunk 1960’larda ABD’de değil, 1920’lerde Almanya’da başlamış olabilir” gibi bir ifadeye rastladım. Bahsi geçen film Metropolis’ti. İfade tabi ki bir eğretileme… Ama böyle bir bilimkurgu kültünü izlememiş olmamı yüzüme vurduğu için gayet faydalı oldu.

Metropolis Almanya’nın Weimar dönemi’nde yapılan ve tabir-i caizse bugünün parasıyla 200 milyon dolara (Kaynak: Vikipedi) mâl olan bir film. Zamanın büyük bütçeli filmlerinden olduğunu filmi izlerken tahmin edebiliyorsunuz. Bir defa o kadar fazla figüran kullanılmış ki, bu konuda ciddi anlamda insan kaynağı kullanıldığı, dolayısıyla zaman ve para harcandığı belli oluyor.

Filmi izlemeyenleri üzecek içeriğe geçmeden önce biraz genel görüşlerden bahsedelim:

Metropolis bir sessiz film. Bu filmi izlerken daha önce hiç sessiz film izlemediğimi fark ettim. Öyle ya, ben zaten sinema konusunda kendimi pek bilgili hissetmem; çünkü gerçekten az sinema filmi izlemişimdir. Bu konuyu kaleme almamın sebebi ise bilim kurgunun siberpunk öğeler içeren bu ilk örneklerinden birini ancak izlemiş olmam ve bu fütüristik şehir distopyasını biraz olsun irdeleyebilmek istemek… Ama ilk kez sessiz sinema izliyor olmanın –açıkçası biraz sıkıcı ve- garip bir duygu olduğunu itiraf etmem gerek.

Bu film parçaları kaybolmuş bir film. Benim izlediğim sürümü 118 dakika idi. Orjinali ise 153 dakika. İzlediğim sürümde kaybolan parçaların yerine özet yazılar konmuştu. Bu özet yazıları oluşturanın kaynağın aslına sadık kaldığından emin olunabilir, zira Fritz Lang tarafından yönetilen film senaryosunu da birlikte yazdığı, eşi Thea von Harbou tarafından romanlaştırılmış ve eserin orijinali de bu sayede korunabilmiş.

Metropolis Weimar döneminde Almanya’ya sıçrayan bilim kurgu akımının ürünlerinden ve bu tarz bir plütokrat fütüristik distopyanın ilk örneği sayılabilir. Filmde dönemin Almanya’sının kapitalist, korporatist karakteri hissediliyor. Naziler de filmi beğenerek kendi propogandalarında fikir kaynağı olarak kullanmışlar, ancak ilk gösterimi 10 Ocak 1927’de Almanya’da yapılan film, 1927’nin Ekim ayında tam İstanbul’da gösterime girmek üzereyken dönemin hükûmeti tarafından ateizm propagandası yaptığı ve komünizmi övdüğü gerekçeleriyle yasaklanmış (Kaynak: Vikipedi -> Atlas Tarih dergisi).

DİKKAT: BU SATIRDAN SONRAKİ PARAGRAFLARIN FİLMİ İZLEMEYEN AMA İZLEMEK İSTEYENLERCE OKUNMASI TAVSİYE EDİLMEZ.

Film türünün belirlenmesi üzerine notlar

Filmde görüldüğü kadarıyla Lang’ın “Metropolis” adındaki şehrinde iki sınıf var: Şehirliler ve işçiler. Filmin başında belirtilen bilgilere göre “makina-insan”dan nemalanan sınıflar kendilerine yukarıda harika ve lüks bir dünya yaratmışlar. Bu dünyanın ihtiyaçları ise devasa makinalardan karşılanıyor. Bu makinalar işçiler tarafından çalıştırılıyor.

Filmin başında “Makina-İnsan” kelimesi telaffuz edilince –ki bu sırada gösterilen işçiler uygun adım ile mekanik bir şekilde yürüyorlar- işçilerin android olduğunu düşünebilirsiniz; ancak öyle değil.

Burada makina insan vurgusunun, Karl Marx’ın uzmanlaşma adı altında eleştirdiği, Fordizm’in ağır bir betimlemesi ve Taylor’un bilimsel yönetimi ile birlikte ortaya çıkan standartlaştırılmış, ve bu uzmanlaşmanın getirisiyle birlikte bir makine parçasında dönüşmüş olan insanı

Makinadaki kolların bir işçi tarafından yanan ampüllere denk getirilmesi gerekmektedir. Hangi ampüllerin yanacağı her saniye rastgele değişmektedir. Bu dekoru Queen grubu da Radio Gaga şarkısının klibinde kullanmıştır.

başka bir deyişle işçinin makinayı değil, makinanın işçiyi kullandığı duruma atıfta bulunmaktadır. Marx’a göre küçük parçalara ayrılmış bir işe tahsis edilmiş işçinin bir makina parçasından farkı yoktur. Zira filmdeki sahneler de bu iddiaya uygun görüntüler çizmektedir –ve hatta güçten düşen işçiler, -filmin ana karakteri Freder’in tahayyülünde de olduğu gibi- bozulan makina parçası gibi çöpe atılıyor halde betimlenmiştir (Moloch!!!)-. Zira filmin sonunda mucit Rotwag, bir hümanoid (insan-robot) geliştirmekte ve hatta bunu hem fiilen hem de amaçsal olarak başarıya ulaştırmaktadır.

İnternette biraz gezindiğimde bu bağlantı sebebiyle bazı blog yazarlarının bu filmin bir miktar siberpunk kategorisine girebileceğine değindiğine rastladım, ancak ben bu fikre katılmıyorum. Bu biraz retrospektif bir yaklaşım olabilir. Zira siberpunk’ın vurgusu sadece androidlerin varlığına değil sibernetiğin insan yaşamını kalitesiz kılmasınadır. Bilgisayarın henüz icat olmadığı bir tarihte “sibernetik”, dolayısıyla “siber” kavramından bahsetmek mümkün değil. Filmin girişinde vurgulanan piston, kasnak ve makinalar, film boyunca ve sonunda sürekli olarak vurgulanan buhar ve su imgeleri filmi ancak biraz steampunk alt kategorisine sokabilirdi, fakat bu da anakronik bir yaklaşım olur: Zira steampunk, günümüz teknolojik öğelerinin makina çağındaki şekilleriyle resmedilmesidir. Film 1930’lardan önceki bağlamında gelecekteki teknolojiyi kendi gününün öğeleriyle resmetmiştir.

Filmin öncülük etmiş olabileceği siberpunk öğeleri

Josaphat’ın takip ettiği makinede veriler akmaktadır. Matrix’teki veri ekranlarının öncüsüymüş gibi görünüyor.

Matrix ve akan veriler: Filmi izlerken gözüme çarpan bir kaç nokta oldu. Bunlardan birincisi, Metropolis’in yönetim koltuğunda oturan Fredersen’in (Freder’in babası) odasındaki veri ekranıydı. Film aralarında gösterilen metinlerden Fredersen’in sağkolu Josaphat’ın şehirdeki aktiviteleri takip edip Fredersen’e bildiren, gerektiğinde aksiyon alan bir görev tanımı olduğu anlaşılıyordu ve Josaphat ilk göründüğünde akıyor olan bir veri bandını izlereyek oradan notlar aldığı görülüyordu. Hem verilerin akış şekli, hem de kullanılan karakterler bana Metropolis’in Matrix’teki veri izleme fikrinin atası olabileceğini düşündürttü. Resimde gördüğünüz o verilerin aşağıya akan bir bant üzerinde yer aldığı düşünün: Matrix’i anımsatıyor değil mi?

Dikey gettolar: Yukarıda da bahsettiğim üzere, filmdeki iki sınıftan birisi işçi sınıfı ve bu işçiler yer altında yaşıyorlar. Bir çok sosyal distopyada getto vardır; burada bir yenilik yok ama gettolaşma, yani yaşam alanlarında sınıfa bağlı izolasyonu genelde günümüzün de gerçeğine uygun olarak yatayda gerçekleşir. Yani şehrin belli mahalleleri gettodur ve bazı sınıflar burada yaşarlar. Ancak Metropolis’te hakim sınıf yerin üstünde, hükmedilen sınıf ise yerin altında yaşamaktadır. Bunun bir benzerine Battle Angel Alita’da rastlıyoruz, ancak biraz yukarıya ötelenmiş halde: Battle Angel Alita’da seçkinler havada asılı olarak duran şehirde yaşarken, getto yüzeydedir. Siberpunk olmayan ancak bir çok sosyal ya da fütüristik distopyada zaten benzerlerine rastlanan bu durum (Örnek: Cezalandırıcı’da (Demolition Man) vardı. Orada da yoksul sınıf kanalizasyonlarda yaşamakta idi), Metropolis ile birlikte ortaya çıkmış görünüyor. (Bilmediğim örnekleri varsa affedin… Rus yönetmen Yakov Protazanov’un filmlerini henüz izlemedim. Biliyorsanız yorum kısmına yazarsanız sevinirim.)

Siyasi mesaj

İlginçtir, Metroplis komünizm ve ateizmi teşvik ettiği gerekçesiyle ülkemizde de yasaklanmış. Aslında durum tam tersi. Bolşevikliğin Rusya’da galip geldiği bir devirde çekilen film Weimar Almanya’sının rahatlığında ortaya çıkabilmiştir. Bu ayrı bir konu, ancak filme genel olarak bakıldığında zaten kapitalist ülkeleri rahatsız edebilecek bir durum yok gibi görünüyor.

Film ilk etapta kapitalizm eleştirisi gibi gelebilir, zira sınıflaşma, fordizm, gettolaşma öğeleri dışavurumcu bir şekilde

“Beyin ve eller ancak aradaki bir kalp ile bağlanabilir”

sergileniyor. Daha filmin giriş kısmında şehirden bahsederken “kurucuların kendi çocukları rahat yaşasın diye kurdukları “eşsiz bahçe” nitelemesi ile anti-kapitalist imaj ve eleştiri güçlendiriliyor gibi görünebilir. Şehrin/şirketin yönetildiği binaya “yeni babil kulesi” denmesinin de (dini kaynaklarda tanrıya ulaşmak amacıyla inşa edilen kule) aynı imajı güçlendirdiği söylenebilir. Ancak olayların cereyan edişi de tam olarak bu yönde ilerlerken kurgu filmin kadın başrolünde yer alan Maria karakterinin “beyin ve eller arasındaki boşluğun ancak bir arabulucu kalp ile gerçekleşebileceği” söylemi ile korporatist yapı kurulmaya başlıyor.

(Bilindiği üzere korporatizm faşist İtalya ve Almanya’da ortaya çıkan, hem işçi sınıfını hem de işveren sınıfını ulusal hedefler doğrultusunda seferber eden, totatiteryen rejimlerin bir özelliğidir. Korporatizmde devlet, işçi, işveren birlikte aynı hedef için çalışırlar.)

İşçilerin mucit Rotwag tarafından icat edilen ve Maria’ya benzetilen insan-robotunun Maria yerine geçip işçileri provoke etmesiyle isyan başlıyor. İşçiler makinaları parçalamaya başlıyorlar ancak “hırslarından”, makinaları parçaladıkları zaman kendi şehirlerinin de yıkılacağını ve çocuklarının da şehirde olduğunu unutuyorlar. Daha sonra çocuklarının öldüğünü hatırlayan işçiler bu defa “cadı avına” çıkıyor ve Maria’yı aramaya başlıyorlar. Bu sırada Maria, Freder (Patron Fredersen’in oğlu) ve Josaphat (Patronun eski sağ kolu) çocukları kurtarmakla meşguller ve hepsini de kurtarıyorlar. İşçiler Maria yerine onun insan-robot kopyasını yakalıyor ve onu yakıyorlar, ve onun aslında bir robot olduğu gerçeğiyle yüzleşip afalladıkları bir zamanda da çocuklarının hayatta olduğunu öğrenerek sakinleşiyorlar. Daha sonra olayların içyüzü açığa çıkıyor ve nihayet Maria’nın sözüne gelip beyin (işverenler) ve işçiler (eller), Freder’in (devlet) arabuluculuğunda (kalp) birleşiyorlar.

Bana göre verilmek istenen mesaj şu:

– Ne kadar ağır çalışsanız da şirket sizin de yaşam kaynağınız. Ona saldırmayın.
– İsyan, grev vb. gibi eylemler size zarar verecektir. Hırs gözünüzü kör edebilir. Çocuklarınızı ve onların geleceğini düşünün.
– Patron beyindir. O düşünür. Siz ise elsiniz. Emek sarfedersiniz. Gördüğünüz gibi bu adil bir paylaşım. Arada bir kalp olur da sizi uzlaştırırsa rahat rahat yaşarsınız. Siz çocuklarınızı unutursunuz ama biz unutmayız.

Bunlar hesaba katıldığında hiç de “komünizm” propogandası sezinlenmiyor. Hatta Marx’ın işaret ettiği çelişki bertaraf ediliyor. Zira Nazi’ler, devletin halkın farkı tabakaları arasında “kalp” rolünü üstlendiği yolundaki korporatist propogandalarında Metropolis’teki fikirlerden de yararlanmışlar…

Beğendiğim replikler/sahneler

“Geleceğin makina-inanını yaratmak için bir el feda etmeye değmez mi?”

Rutwag HEL’i kurtarmak uğruna (Freder’in annesi ve Fredersen’in eşi) bir elini yitirmiştir. Onu bir büst haline getirip evinde konumlandıracak kadar da onu sevmektedir. Takma elli mucit, yapmış olduğu robotu Fredersen’e ilk lanse ettiğinde robot Fredersen’le tokalaşmak için elini uzatmıştır. Fredersen korkmuş ve elini uzatmamıştır. İşte tam bu sırada Rutwag’in söylediği cümle akıllıca idi: “Ne dersin Joh, Geleceğin makina-insanını yaratmak için bir el harcamaya değmez mi?” (Bu arada “geleceğin makine-insanı” nitelendirmesi mevcut işçi sınıfını o makina ile eşdeğer gördüklerinin bir ispatı olarak düşünülebilir.)

Makinanın tenekeden Maria’ya dönüşmesi sırasındaki görüntüleri görür görmez: “Aha! Bu Queen’in Show Must Go On klibinde gördüğüm sahne” dedim hemen… Show Must Go On’un klibi Queen’in eski kliplerinden derleme olduğundan filmi izledikten sonra Queen’in aslında hangi klibinin görüntülerinin Metropolis’ten sahneler içerebileceğini araştırdım. Kısa bir sorguyla hemen buldum: Radio Ga Ga. İlk olarak Greatest Hits II albümünde dinlediğim bu şarkının klibi Metropolis sahneleri içeriyor ve bazı kısımlarında da Queen üyeleri de bu sahnelerden yola çıkılarak oluşturulmuş makinaları kullanıyorlar. Yazının sonuna klibi koyuyorum.

Sevgiler ve selamlar.

Fotogaleri:

[nggallery id=16]

Siberpunk Akımı ve William Gibson Kızları

Siberpunk geleceğin karanlığını gözler önüne sererek sizi rahatsız edebilir ancak genelde rahatsız eden karanlık değil, onun gerçek olma ihtimalidir. Kadınların hayatta kalmasının tek yolu ise erkekleşebilmesidir.

Teknolojinin bugün hayatlarımıza olan katkıları yadsınamaz bir gerçek. Evden alışveriş yapmanın keyfini yaşamayan yoktur. Ellerimize aldığımız yetenekli, işlevsel ve giderek ucuzlaşan aletlere olan bağımlılığımız günden güne artsa da, bundan kaynaklanan memnuniyetimiz de tatminsiz biçimde artıyor. Herkes pul kolleksiyonu yapmıyor belki ama hepimiz farkında olmadan teknoloji kolleksiyonu yapıyoruz. Bu da onu hobi ve ilgi alanı olmaktan çıkarıp yaşamsal ihtiyaca dönüştürüyor.

Sanayi devrimi ortaya ilk çıktığında kimse bu sürecin -bugün hala ölümcül olmadığı için insanoğlu olarak ciddi bir şekilde dikkate almadığımız- yıkıcı etkileri olabileceğini düşünmemişti. “Ürün devri” kim ne üretirse üretsin satıldığı, henüz insan hakları olgunlaşmadığından üretim uğruna hakların yendiği, tüketici hakları gelişmediğinden insanların sürekli olarak kandırıldığı o devrin bugün tükenebilir enerji kaynaklarının tükenmesine, küresel ısınmanın gezegeni tehdit etmesine, bir çok hayvan ve bitki türünün yok olmasına sebep olacağını düşünmemişti.

Benzer şekilde bugünkü teknolojik gelişimler –yan, kökleri daha eskiye dayanan makina, bilgisayar ve iletişim teknolojisi- gelecekte ne gibi yıkımlara sebep olacağının sinyallerini tam anlamıyla vermiş değil. Bir çok insan bir gün cep telefonu ve benzer teknolojilerin yarattığı radyo dalgalarının kanser gibi hastalıkların sebebi olacağını düşünüyor. Ya da genetiği değiştirilmiş organizmaların sağlıksal bazı tehditler yarattığını da biliyor. Ancak organize bir karşı çıkışın varlığından da bahsedilemiyor. Bunun muhtemel sebebi de “yaşamsal ihtiyaç” kelimesinde gizli.

İşte siberpunk, teknolojiye olan bağımlılığı saf bir şekilde yansıtmanın yanı sıra içinde bir karşı çıkışı da barındıran, insanlığa geleceğini göstermeyi amaçlamasa da tanım gereği görev edinmiş bir bilimkurgu akımı. Sosyal içeriği ise “Yüksek teknoloji ve düşük yaşam kalitesi”.

Siberpunk sahneye “edebiyat” sahasında çıksa da zamanla müzik, resim, sinema, anime gibi diğer güzel ve görsel sanatlara sıçradı ve bu alanlarda da temsilciler edindi. Ancak siberpunk’un bilimkurgunun çok özel bir alt dalı olduğunu iyi anlamak gerekiyor; zira bir çok bilimkurgu eseri ilk etapta siberpunkmış gibi görünebilir.

Her “gelecek” siberpunk değildir.

Bir siberpunk eserini diğer bilimkurgu eserlerinden ayırmanın bir kaç yolu var:

Siberpunk, galaksiler arası yolculukların yapıldığı, insanın dünyadan başka yaşam alanları bulduğu ya da aradığı zamanı işlemez. İnsanoğlu kısmen uzaydan faydalansa da hala dünyaya sıkışıp kalmıştır. Hatta siberpunk’a kanını ve canını veren William Gibson romanlarında insanlar Siberuzay’da özgürleşirler.

Siberpunk’ta insanoğlu Star Trek’te olduğu gibi teknolojinin sadece nimetlerinden faydalanmazlar; aynı zamanda yoğun bir külfeti de sırtlarında taşırlar. Uzay Yolu’nda sağlık sorunu neredeyse kalmamıştır. Teknolojik küçük cihazlar muayene eder, bir kapsülün içinde her şeyiniz yenilenebilir. Siberpunk’da tıp ancak size yapay organlar tesis etmek için ilerlemiştir. Bunların da çoğu karaborsaya düşmüştür.

Siberpunk’ta sosyal düzen kurulu ve sistematik bir şekilde işliyor değildir. Güçlü devletler yoktur. Genelde güçlü şirketler vardır, güçlü mafya vardır, güçlü silah tacirleri vardır. Devletler teknolojinin sınırsızlığı içerisinde sınırlarını ve erklerini yitirmiş gibidirler.

Kısacası siberpunk dünyasında insanoğlu mutsuzdur, yaşam kalitesi düşüktür ya da tutsaktır. Sosyal düzen bozulmuştur ve ya bir kaos vardır ya da toplumlar kaosun eşiğindedir. Zengin ve yoksul arasında ciddi bir ayrışma vardır. Ya da Matrix üçlemesinde veya Terminator serisinde olduğu gibi herkes yoksuldur ve insanoğlu doğrudan teknolojinin kendisiyle savaşıyordur.

Yapayzeka, Siberuzay ve bugünün diğer aynaları

 

1950’lerin bilimkurgu öyküleri genelde teknolojiyi baştacı etti. Teknolojinin ilerleyişinin insanlara sonsuz mutluluk getireceği teması üzerine kurulması sonucunda teknolojiye bir karşıçıkışın programlanması sözkonusu değildi. 1960’lara gelindiğinde ABD’de bir yeni akım ortaya çıktı. Bu akım bilimkurgu ile antropoloji, din, cinsiyet gibi kavramları daha fazla harmanlayarak bilimkurguya bir gelecek rüyası olmaktan öte sosyal ve kavramsal bir kimlik kazandırdı. Ancak hala geleceği iyimser bulma takıntısı devam ediyordu. Yeni akımın başarısızlığı siberpunk öğeleri ortaya çıkarmaya başladı.

Battle Angel Alita, siberpunk bir animedir. Oldukça ses getirmiştir.

Sinema kültlerinden olan Blade Runner’ın (Bıçak Sırtı) uyarlandığı roman olan, Philip K.Dick’e ait “Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?” romanının tohumlarını attığı siberpunk, William Gibson’a ait olan ve 1984 yılında yayınlanarak bilimkurgunun en önemli üç ödülünü de kapan “Neuromancer” (Türkiye’de “Matriks Avcısı” olarak Altın Kitap’lar tarafından yayınlanmıştır) ile sınırlarını keskinleştirdi. Bu kitabı sayesinde William Gibson Siberpunk’un babası olarak anıldı.

Hugo, Nebula ve Philip K. Dick ödüllerinin üçünün de sahibi olan bu roman, bugün internetin yansımalarını ve hatta Second Life, Imvu gibi sanal sosyal ortamların tasavvurlarını o tarihten gerçekleştirmiştir. Bilgisayar korsanlarını siberuzay olarak anlandırdığı internetin merkezine koymuş, bazı politik ve ticari ilişkileri bu korsanların ya da karaborsa iş yapan diğer kişilerin arasında döndürmüştür.

William Gibson’un siberpunk eserlerine bakıldığı zaman, o dönemde dünyaya teknoloji öncülüğü yapan Japonya’nın olayların ve hatta ticari/politik ilişkilerin merkezi olduğu görülür, ki bu da William Gibson’un eserlerini ürettiği dönem için beklenen bir tarz. Zira daha sonraki siberpunk eserlerinin bir kısmı japon geleneğinden çok ayrılmayacaktır.

Yapayzeka siberpunk akımında ayrı bir yer tutar: Yapay zeka insanın bir yansıması olduğu için siberpunk insan eleştirisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Genelde Hollywood, en başarılı eserleri yapay zekanın kontrolden çıkması üzerine kurulu öykülerde vermiştir. Bu yüzden siberpunk sinemaların en bilinenleri Terminator ve Matrix Üçlemesi’dir.

Globalleşme de siberpunkta önemli bir yer tutar. Zira siberpunkta genelde çok güçlü şirketler vardır ve çoğu siberpunk yazarı bu şirketleri bugünün şirketleri arasından seçmekten de  çekinmez. Filmlerde sponsormuş gibi görünen Pizza Hut, Hitachi, General Dynamics gibi firmalarla filmlerin temel alındığı siberpunk edebi eserlerinde de karşılaşmak mümkün.

Jiletkızlar, kuklalar ve diğerleri

Molly, Neuromancer'da ortaya çıkan bir karakter. Kendinden sonraki tüm jiletkızlara ilham olmuş.

Bu kadar kaosun ve mücadelenin olduğu pis bir dünyada kadına ayrılan yer oldukça fazla olmakla beraber kadının yaşama şansı bulması ancak erkekleşmekten geçer.

Özellikle William Gibson’un eserlerine bakıldığında kadın baş karakterler genelde fizyolojik olarak manüpile edilmişler. Yani parmaklarında gizli jiletler, gözlerinde daha iyi görüş sağlayan aletler, kazandırılmış çeviklik ve dövüş sanatları, aseksüel kişilik. Neuromancer’daki Molly karakteri en bilinen örneği oluşturuyor ki kendisi orjinal jiletkız (İng: Razorgirl). Daha sonra bir çok eserdeki “samuray” ya da “koruyucu” kızlar ona benzeyeceklerdir.

Ancak başka bir bakış açısıyla bakıldığında önemli bir cinsiyet ayrımı olmadan, erkeklerin de yaşamak için aynı koşullara sahip olması gerektiği görülür. Yani aslında siberpunk dünyasında kadın ve erkek sadece “birey” olarak ele alınıyor da denebilir.

Bilindik bir örnek olan Matrix Üçlemesi karakteri Trinity’nin kadınlığıyla öne çıktığı söylenemez. Yine diğer bilindik örnek olan Terminatör’de Sarah Connor da maskülin özellikler gösterir. Kısacası karakterlerin sadece cinsiyetleri kadındır. Ya da ön plana çıkmış bir rol değişimi vardır. Hatta kimi zaman transeksüel ya da crossdresser, yani kadın gibi giyinmiş erkeklere rastlanır.

Mesela Molly, Neuromancer’ın başrol oyuncusu Case’i eski erkek arkadaşına benzettikten sonra ona nasıl onun peşindeki suikastçileri öldürdüğünü anlatır (Bu öykü Jhonny Mnemonic filminin uyarlandığı kısa öyküdür. Gibson roman ve öyküler arasında karakterlerin hafızaları üzerinden atıflar yapmıştır). Ya da bir ara Case Molly’e nasıl ağladığını sorar. O da “ben pek ağlamam” der. Yine de birisi kendisini ağlatırsa ne yaptığını sorunca “gözyaşı kanalların boğazıma yönlendirildiği için tükürürüm” der. Molly’i dönüştüren kişiler onun ağlarken görünmesini istememişlerdir.

Yine Neuromancer’daki önemli yeniliklerden birisi de “Kukla” kavramıdır. Gibson siberpunkunda teknolojinin sağladığı bir “getiri” ile kadınlar bilinçli fahişelik yapmazlar; bağlandıkları bilgisayardan yönetilirler ve bu sırada bilinçleri yerlerinde değildir. Molly’nin ifadesiyle “insana havadan para kazanıyormuş gibi gelir”. Ancak Molly, üzerindeki manüplasyonların “kuklalık” çipleri ile uyuşmazlığı sonucu nasıl bazı şeyleri kötü bir rüya gibi anımsadığını da ciddi bir üzüntüyle anlatır.

Gelecek de bir gün gelecek

 

Siberpunk öğeleri ile bundan on yıl öncesi ve bugün karşılaştırıldığında ortaya çıkan paralellik korkutucu olabilir.

Evet. Gerçekten de teknoloji ilerliyor. Sağlığı tehdit eder hale geliyor. Sağlığı tekrar elde etmek için gerekli ne varsa yine teknolojinin sağladıklarından elde ediliyor. Teknoloji ucuzluyor ve bu da karaborsaya düşme ihtimalini arttırıyor. İnsan vücudu ve teknoloji entegre edilebilir hale geliyor ve “yapay” organlara yelken açılıyor. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyüdükçe karaborsa da alıcı buluyor. Şirketler büyürken, halkın yaşam kalitesi düşüyor; çünkü çevre kirleniyor.

Yani bugün dünya da siberpunkta şikayet edilene benzer bir noktaya koşuyor. Ancak bu yazının giriş kısmında da ifade edildiği gibi, teknolojiye olan bağımlılık sebebiyle de organize bir karşı çıkış ortaya çıkmıyor.

İlginçtir ki bu bağımlılık ve karşıçıkış ikilemi de siberpunk yazarlarınca öngörülmüşçesine bazı eserlerde de açıkça vurgulanıyor: Matriks üçlemesinin ikinci filminde Neo ile Senatör Hamann’ın Zion kentine oksijen, basınç ve temiz su gibi yaşamsal öğeleri sağlayan makinalara bakarken yaptığı konuşma da bu vurgulamaya verilebilecek örneklerden:

– “Burada aşağıda, şu makinalara bakarken aslında hala Matrix’e bağlı bir şekilde yaşadığımızı düşünmekten kendimi alamıyorum.”

Tevfik Uyar, Aralık 2010

(Bu yazı E-Kadın dergisinin birinci sayısı için yazılmıştır)

Siberpunk konusunda daha önce yazmış olduğum yazılar:

Sprawl Üçlemesi (7 Ağustos 2008): William Gibson’a ait Matriks Avcısı ve Kont Sıfır İncelemesi

Johnny Mnemonic (25 Ekim 2010): William Gibson’ın kısa hikayesinden uyarlanan Johnny Mnemonic filmi incelemesi

Johnny Mnemonic

Sonunda William Gibson serimi tamamladım… Siberpunk’un babası Gibson’un insanlığa kattığı bir eser daha. William Gibson’u bilmeyenler, onun yarattığı siberpunk dünyasında hiç yaşamayanlar başarısız bulacaktır. Zira öyledir de… Ancak öykünün detaylarına inildiğinde bu filmi izleyenlerin aldığı tat çok farklı.

Johnny Mnemonic, William Gibson’un mevcut uyarlamalarından en başarısızı değil. The New Rose Hotel başarısızlık konusunda kuşkusuz başı çekiyor. Gerçi bunda kafa avcılığı hariç Gibson icadı siberpunk öğelerinin yokluğunun büyük etkisi var. En başarılısının ise Ralph Fiennes’ın oyunculuğu ve içerdiği “anılar” ile Gibsonvari en sağlam öğeleri içeren, ayrıca hem oyunculuk hem de genel olarak yapım kalitesi açısından en tepede duran “Strange Days” olduğunu söylemek de yanlış olmaz. (Neuromancer’ı merakla bekliyoruz efem.)

Johnny Mnemonic ise işte tam karşınızda, ortada duruyor.

Keanu Reeves’in Matrix’ten çok önce bir Siberpunk oyuncusu olduğunu bilmiyordum. Açıkçası bu filmi bu zamana kadar nasıl kaçırmışım? O konuda da çok şaşkınım.

Bu film, Neuromancer’da karşılaştığım siberuzay’ı düşündüğümden çok da farksız olarak gözümde canlandırmasıyla yer etti kafamda. Ben nedense daha beyaz hayal ediyordum her şeyi. Oysa hiçlik beyaz olmamalı elbet. Renk verilmeyen her şey #00000000’dır bilgisayarda ve siyah olması da gayet normal.

Johnny Mnemonic’te Gibson’un yaratıcılığının yanısıra filme yedirilen sosyopolitik dönüşümü de gayet iyi görüyoruz. Mnemonic’teki Gibson evreninde olaylar Sprawl üçlemesinden çok farklı değil, zira Gibson evreninin tüm öğeleri ile karşı karşıyasınız. Teknolojik merkez Japonya ve yer altı işleri de Çin’de dönüyor. Şirketler hükümetler kadar güçlü ve kendilerini Yakuza orduları ile muhafaza ediyorlar. En güvenli veri taşıma yolu iyi eğitilmiş bir insanın beyni ve bu yüzden kuryeler kullanılıyor. Johnny, yani sevgili Keanu Reeves de bir kurye. Ancak yükleme sırasında bir baskın gerçekleşiyor ve tekrar indirmek için gerekli kod hedefe ulaşmıyor. Hikaye de böylelikle başlıyor.

Jane rolündeki Dina Meyer, yani “bodyguard”, bana Molly’i hatırlattı. Tüm Gibsonseverleri tek aşkı: Efsane sokak samurayı, jilet kız Molly… Molly’i gözümde canlandırmama sebep olan kitap kapağıyla Jane’in örtüşmezliklerine rağmen Jane’e neden bu kadar sahip olmak istediğimi çözemiyorum. Film boyunca çok istedim Johnny’i öpmesini. Elin şeyiyle gerdeğe girmek misali… Strange Days de yine bir çeşit Bodyguard olan Mace de Molly havası almıyor insan. Ama Jane! Tam bir Razorgirl! Canımsın!

Gibson’un dünyası bu filmde adamı esir ediyor işte böyle…

Nihayet seriyi tamamladığım için bazı ortak özelliklerden de bahsedebiliyorum artık:

Gibson’un dünyasında zencilerin hep anarşist, anti-emperyalist, kurumlaşma karşıtı yapılarda görüyoruz ve genelde bu hareketleri örgütleyen insanlar oluyorlar. Strange Days’te Jeriko One ve bu filmde J-Bone…

Yine Gibson’un dünyasında -ki böyle bir doktora tezi bulup okumuştum- erkeksi kadınlar başrolda oluyor. Neuromancer’da (Kitapta tabi ki… Film 2011’de inşallah. Bekliyoruz.) Molly aseksüel bir moddaydı; ancak doktora tezinin de iddia ettiği üzere maskülin bir yapıdaydı. Strange Days’te Mace’e yüklenen şefkat rolleri sayılmazsa şöförlük sırasında giydiği takımla birlikte bir crossdresser havası yarattığı bile söylenebilir. Kendisi yine maskülindir. Film boyunca ikili mücadeleye girdiği Philo’nun koruması da aynı şekilde. Dina Meyer’in seksiliğinin gizlenmediği bu filmde etkin olarak gördüğümüz diğer kadınlar, yani Ralfi’nin korumalarından birisi crossdresser, öteki ise transeksüel olarak karşımıza çıkıyor. Yani Gibson, kendi evreninde, kadına hayatta kalabilmesi için tek şans tanıyor: Erkekleşebilmek. Ancak kendisinin çizdiği Siberpunk evreninde güç geçerli bir para birimi olduğundan beklenen bir sonuç zaten. Kimsenin buna itiraz edebileceğini sanmıyorum.

Kısacası:

Eline sağlık Gibson. Hakikaten hayranım sana…

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google