Bir çeşit sanal birikinti alanı

Rusya

ŞURADAN İKİ NEPTÜN UZATIR MISINIZ?

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Acenta onu kırmadı: 500 Şilin –o tarihte 20 USD- kaparo aldıktan sonra rezervasyonunu gerçekleştirdi… talebi uzay yarışındaki iki ülkeni sivil havacılık sahasındaki bayrak taşıyıcıları Pan Am ve Aeroflot’a iletti. Aeroflot yanıt olarak, ilk uçuş için yer kalmadığını, ikinci uçuş için belki yer olabileceğini söylerken, 2 hafta sonra Pan Am rezervasyonu kabul etti ve uçuş tarihi olarak 2000 yılını verdi.

(Açık Bilim Dergisi’nin Haziran 2012 sayısında yayınlanmıştır.)

Bir gezegenlerarası otoyol illüstrasyonu. (Resim: NASA, JPL)

Bir düşünün. Esenler Otogarı’nda ana baba günü. Yolda yürürken birileri kolunuza sarılıp “Mars mı abi?” diye sizi sarsıyor. Arkanızdan biri size sesleniyor: “Jupiter hemen kalkıyor!”. Valizinizi elinizden almaya kalkan görevli tecrübeli, şirket montunuzdan anlıyor Neptün’e gideceğinizi ve “Satürn’e uğramadan, Neptün’e, ekspres gidiyor… Koltuklar tekli…” diyor. Sizi cezbedip, kazanıyor. Daha aşağıda Fatih’ten dolmuşlar var. Nispeten daha ucuz ama dolmadan da kalkmıyor. Sizin aceleniz olduğundan tarifeli seferi tercih ediyorsunuz. Bayram için geldiğiniz baba gezegenini terketmek zor olsa da 2 güne Neptün’de olmak zorundasınız, zira hayatınızı kazanmak için başka bir gezegende iş buldunuz ve bir süredir orada çalışıyorsunuz…

Günümüzün geleceğe bu kısa mizahi yansıması küçük sallardan, deve kervanlarından, bir ada büyüklüğündeki yolcu ya da yük gemilerine, A380 gibi devasa uçaklara ulaşmış, ses bariyerini yıkmış ve güneş sistemini keşfe çıkmış medeniyetimizin sıradaki adımı olabilir.

Öncelikle bu imkana gereksinim duymak için gezegenlerdeki kolonizasyon çalışmalarının tamamlanmış olması, ister kalıcı, isterse geçici ve iş için olsun, orada bir yaşam başlatılması, yüzeylerinde olmasa bile her birinin yörüngesine devasa istasyonlar kondurulması şart. Belki de ilk etapta sadece turizm yapılacak… Ancak başladığı noktadan tüm kıtaya, oradan diğer kıtalara yayılmış insanoğlunun bir gün güneş sistemini de fethedeceğinden şüphe duyan kaldı mı? Jüpiter, Satürn gibi gaz devlerinin yaşamaya elverişli bir toprağı bile olmadığını bilsek de onları şöyle bir dünya gözüyle görmek isteyecek insanlar olmayacağını, güneş sistemimizin pek çok köşesinin turizme açılıp açılmayacağını bilemeyiz.

Bu yazımızda, geçtiğimiz günlerde (22 Mayıs 2012) Falcon 9 roketiyle Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk ticari kargo taşımacılığını gerçekleştiren SpaceX’in rüştünü ispat etmesinin ardından, uzay turizminden ve uzay taşımacılığından bahsedeceğiz.

Biraz Mars kumu, biraz Titan denizi… Uzay turizmi!

Bilimkurgu tarihinde uzayda cirit atmak ile uzay turizmini birbirinden ayırmak gerekiyor. Elbette çok ileri tarihlerde geçen uzay operalarında insanoğlu vızır vızır uzayı gezmektedir. Ancak uzaya çıkışın ve seyahat etmek, bir turizm endüstrisi olarak ilk kez 1957 yılında Robert Anson Heinlein’in “Dünya’dan Bir Baş Belası (The Menace From Earth)” adlı kısa öyküsünde geçer. Pek çok Siberpunk öyküsünde de yörüngedeki lüks otellere yer verilir.

Kimi zaman bilimkurguların geleceğe dair algılarımızı değiştirdiği, kimi zamansa o eserlerin yaratıcılarının insanların gelecek beklentilerinden kaynaklandığı görülür. 1957’de Heinlein ile başlayan uzay turizmi hadisesi ABD ve Sovyetler arasında tutuşulan uzay yarışının da etkisiyle 1960-1970 yılları arasında pek çok hikaye, roman ve filme sirayet etti, uzay yolculuğu heyecanı dalga dalga yayıldı. Hem de öyle yayıldı ki, ABD menşeili havayolu firması Pan Am, ay biletleri satmaya başladı:

Pan Am’ın uçuş bekleyen 93.000 yolcusu için açmış olduğu klübün üye kartı.

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Acenta onu kırmadı: 500 Şilin –o tarihte 20 USD- kaparo aldıktan sonra talebi uzay yarışındaki iki ülkeni sivil havacılık sahasındaki bayrak taşıyıcıları Pan Am ve Aeroflot’a iletti. Aeroflot yanıt olarak, ilk uçuş için yer kalmadığını, ikinci uçuş için belki yer olabileceğini söylerken, 2 hafta sonra Pan Am rezervasyonu kabul etti ve uçuş tarihi olarak 2000 yılını verdi. Özellikle 1969 yılındaki başarılı Ay inişinden sonra olmak üzere, 3 Mart 1971’e dek tam 93.000 kişi, Pan Am’ın bu müstakbel uçuşlarına yer ayırttı. O tarihten sonra da yeni rezervasyon kaydedilmedi [1][2].

Pan Am hayal ettiği yolculuğu hala gerçekleştiremedi ancak 1999 yılında o güne dek sadece hükümet programları olarak icra edilen uzay yolculuklarının sivilleşmesi ve akabinde ticarileşmesiyle birlikte yeni bir endüstri ortaya çıktı. 90’larda hükümet programları kapsamında hem ABD, hem de Rusya tarafından başta gazeteciler olmak üzere bir takım insanlar uzaya gönderilse de Dennis Tito’nun servet mukabilindeki bir ücreti ödeyip istasyona çıktığı 2001 yılına dek yine de uygulamaya geçmedi.

Dennis Tito, 20 milyon USD ödeyerek, uzay istasyonunun ilk ücretli yolcusu oldu. Heyecanı ve mutluluğu her fotoğrafta yüzünden okunabiliyor. (Fotoğraf: NASA)

1999’da Mir Uzay İstasyonu’na götürecek turist arayan –ve sadece bu amaçla kurulan- MirCorp firmasının ilk müşterisi Dennis Tito oldu. Tito bu göreve hazırlanırken Mir Uzay İstasyonu’nun lağvedilme kararıyla birlikte yönünü Uluslararası Uzay İstasyonu’na (ISS – International Space Station) çevirdi. NASA’dan bazı kesimlerin itirazına rağmen MirCorp ve ISS’in acentası Space Adventures arasında bir anlaşma gerçekleştirildi. İlk etapta turistlere açık olması planlanmayan ISS, 2001 yılında Dennis Tito, 2002 yılında Mark Shuttleworth, 2005 yılında da Gregory Olsen tarafından ziyaret edildi. İlk üç yolcu, onar günlük bu turistik gezileri için $20.000.000’u (yirmi milyon USD) gözden çıktılar. 2009 yılına dek aralarında Virgin Galactic adlı bir “uzayyolu” firmasının sahibi de bulunan dört yolcu daha ISS’yi ziyaret ettiler. Bu yolculardan ikisi $35.000.000 ödedi.

Yörünge altı uçuşlar

Uzayı görmeye ayıracak serveti olmayanlar için bazı başka şirketlerin önerdiği, ancak henüz hiç gerçekleşmeyen, nispeten çok ucuz uçuşlar da olacak. Ancak bu uçuşlarda Uluslararası Uzay İstasyonu’nun özel bir konuğu olunmayacak; uzaya şöyle bir bakılıp geri dönülecek. Bu uçuşlar “Yörüngealtı Uçuşlar” olarak nitelendirilecek.

Bir uçuşun “yörüngealtı uçuş” olarak nitelendirilmesi için ilgili aracın en az 100 km irtifaya ulaşması ve elbette yolcularını sağlıklı bir şekilde karaya indirmesi gerekiyor. 100 km’lik bu irtifa Karman Çizgisi olarak adlandırılır ve aerodinamik taşıma kuvveti ile ulaşılacak kabaca en yüksek irtifayı ifade eder.

Yolcularına Karman Çizgisi’ne ulaşmayı 1966 yılında ilk vaat eden girişimci: Uçak/Uzay Mühendisi Robert Truax. (Fotoğraf: Wikipedia)

Yolcularına Karman Çizgisi’ne ulaşmayı ya da onu geçmeyi vaat eden çeşitli firmalar mevcut. Bunlardan ilki –gariptir ama- 1966 yılında Robert Truax tarafından kurulan Truax Engineering firmasıydı ve yeniden kullanılabilen ucuz roketlerle seyahat ettirmeyi amaçlıyordu. Bugün var olan ondan fazla şirket ise bu irtifaya çıkabilecek uçak/mekikler ile yolcularına yakın zamanda bu imkanı sunmayı planlıyorlar. Bugüne kadar 4 araç yörüngealtı uçuş gerçekleştirdi. Hükümet projeleri olan ilk üçü (Mercury, X-15 ve Soyuz 18a) sırasıyla 1961, 1962 ve 1975’te imal edildi ve yine sırasıyla 2’şer, 13’er ve 1’er kez bu irtifaya ulaştılar. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere ikisi ABD, birisi Sovyet projesi.

2004 yılında ise hükümet projesi olmayan ilk araç, SpaceShipOne, astronot Mike Melvill tarafından 2 haftalık bir periyotta 2 kere Karman Çizgisi’ne ulaştırıldı. Aynı yıl içerisinde yaklaşık bir ay sonra, 4 Ekim 2004’te astronot Brian Binnie, aracı 112 km. irtifaya uçurdu.

Daha önce uzay turisti olarak da seyahat eden Virgin Atlantic havayollarının sahibi olan Richard Branson’ın Scaled Composites ile müştereken kurduğu Virgin Galactic adlı şirket de yukarıda bahsettiğimiz SpaceShipOne üzerine geliştirilmiş olan iki adet SpaceShipTwo gemisiyle yörüngealtı uçuş hizmeti vermeye hazırlanıyor. Virgin Galactic, bu iki “gemi”sine, Star Trek’in unutulmaz gemisinin adını da yaşatmak üzere, VSS Enterprise ve VSS Voyager isimlerini verdi. Anagemilerin adları ise VMS Eve (Havva) ve VMS Spirit of Steve Fossett (Steve Fossett’in ruhu).

Virgin Galactic firmasının Atılgan’ı: VSS Enterprise (SpaceShipTwo modeli). Fotoğraf: Mark Greenberg/Clay Observatory for Virgina Galactic/AP

Anagemi demişken, bu tip araçların yerden havalanmadığını, başka bir uçaktan yüksek bir irtifada bırakıldığını laf arasında söylemek gerek. Aracın düşük sürüklemeli, yüksek hızlı tasarımının getirdiği kalkış, pist uzunluğu, küçük alanlı kanatlar vb. dezavantajlar, bu dezavantajları bertaraf eden geleneksel uçaklarla ön bir tırmanma gerektiriyor. Bu rakam SpaceShipTwo’nun son testinde 15.200 metre (50.000 ft.) oldu.

Kargo taşımacılığı

Aracın içine yolcuyu dahil ettiğimizde emniyet konusuna verilen önem epey bir artıyor, ve insansız bir araca göre ilgiyi daha çok hakediyor. Uzaya yolcu taşımacılığının kargo taşımacılığından önce ilerlemesi bu mantıkla bakıldığında biraz ters görünebilir, fakat kargo taşımacılığının çalışabileceği müşteri sayısının daha az olduğunu da unutmamak gerek. Yine de kargo taşımacılığı önemli bir yol katetti.

22 Mayıs 2012 tarihinde SpaceX firmasının kendi roketi Falcon 9 aracılığıyla Uluslararası Uzay İstasyonu’na ilk kurye hizmetini vermesi ile, Özel Uzay Kargo Taşımacılığı önemli bir kilometre taşını geride bırakmış oldu. 2006 yılında NASA ile ISS’ye ve ISS’den Kargo Taşımacılığı konusunda sözleşme imzalayan ve 2010 yılında yörüngeye bir aracını sorunsuz gönderip, tekrar döndürebilen şirket, bu yazıyı gördüğünüz tarihten bir gün önce, 31 Mayıs’ta yükünü boşaltıp geri dönüyor olacak. Aynı şirket, 2013 yılında ay yörüngesini dolaşıp geri dönecek kabiliyete sahip Falcon Heavy adlı roketinin üzerinde hala çalışıyor[3].

SpaceX firmasının CEO’su Elon Musk 22 Mayıs 2012’de başarıyla fırlatılan Falcon 9 roketinin önünde. (Space.com)

Yüksek ihtimalle güneş sistemimizdeki diğer gökcisimleri ilk etapta yaşam alanları olarak değil, hammadde temini için kullanılacağından, kargo endüstrisinin orta vadede yolcu taşımacılığından daha geniş bir pazara hitap eteceği ve daha fazla gelecek vaat ettiği tahmin edilebilir.

Sözleşmeye dikkat edin!

Araçların uzaya vızır vızır yolcu taşıdığı günlerin hayali şimdilik fantastik dursa da uzay, isteyenlerin turistik amaçlarla gezebileceği bir yer haline geldi. Elbette ilk önce bundan imkanları dünya ortalamasının pek üstünde olanlar faydalandı. Bir zamanlar pek çok teknolojik imkan gibi, cep telefonu ile iletişimin de oldukça pahalı olduğunu, ancak teknoloji ilerleyip, oyuncular çoğaldıkça bu imkanın da oldukça ucuzladığını düşünürsek, bir gün bu hizmetin de ucuzlayacağı öngörüsünde bulunabiliriz.

Şimdiden bilet alacaklar Pan Am benzeri bir tezgaha düşmemek için bilet sözleşmesine iyi baksınlar: En azından bilet başkasına devredilebiliyor olsun ki, siz faydalanmazsanız bile, belki çocuklarınız faydalanabilir.

Kaynaklar / Notlar:

[1] The Blade Gazetesi, 23 Temmuz 1989, s.15. Toledo – Ohio, ABD.
[2] Şu an Pan Am tarafından verilen “Aya İlk Yolculuk Kulübü” kartları sahibi yolcular ilgili uçuşun gerçekleşeceği tarihi hala bekliyorlar. Sözleşmeye göre aya yolculuk hakkı bir başkasına devredilemediğinden, muhtemelen Pan Am, tüm potansiyel yolcularının vefatıyla bu yükümlülükten kurtulacaktır.
[3] Spacex.com bülteninden.
[4] Wikipedia.
[5] NASA Jet Propulsion Lab – Web sitesi.

Tevfik Uyar, “Şuradan İki Neptün Uzatır mısınız?”, Açık Bilim, Haziran 2012.
http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/suradan-iki-neptun-uzatir-misiniz.html

 

Mistral Satışı ABD & Avrupa’yı ürkütüyor

Rusya’nın Fransa’dan almak istediği taarruz maksatlı dört adet havuz doklu amfibik çıkarma ve helikopter gemisi, NATO engeline takılabilir.

Mistral satışı için NATO’nun açık ve resmi bir engellemesi yok, ancak NATO çevreleri Fransa üzerinde psikolojik baskı oluşturmaya başladılar bile.

Rusya uzun süredir böyle bir geminiye ihtiyaç duyuyordu ve hatta böyle bir su platformu için genel bir prensibinden dahi vazgeçerek, ilk defa kendisinin üretmediği bir askeri sistemini satın almaya karar vermişti. Bu kapsamda Hollanda, İspanya ve Fransa ile görüştükten sonra geçtiğimiz Mart ayı başında Fransa ile Mistral gemisi üzerinde anlaşmaya varmıştı.

Şimdiyse ABD’li bazı kurumların yapmış olduğu açıklamalar, Fransa gibi bir NATO ülkesinden Rusya’ya gerçekleşecek olan bu ilk önemli gelişmiş askeri teknoloji transferinin gerçekleşmesi halinde Fransa ve NATO ilişkilerinde gedik açılacağı iddiasında ki Fransa daha bir sene kadar önce Türkiye’nin de onayı ile NATO’ya tam üye olarak geri dönmüştü

ABD’nin Dış İlişkiler Komitesi’ndeki Cumhuriyetçilerin Lideri Ileana Ros-Lehtinen ,16 nisanda ABD’nin meclis konularında özelleşmiş olan siyasi gazetesi The Hill’de yazdığı makalede Rusya’nın amfibi hücum kabiliyetlerini arttıran ve komşu ülkeler üzerindeki tehdidini sağlamlaştıran bu satışın NATO ittifakının temeline zarar verdiğini belirtti. Meslektaşlarını eleştiren Cumhuriyetçi, Fransa’nın bu satışla birlikte NATO ittifakını ve transatlantik ilişkilerini riske attığını ifade etti.

Mistral komşularını ürkütüyor

Konuşulmasına başlandığı 2009 Aralık’tan beri satış ile ilgili eleştirilen Fransa artık Rusya’nın Avrupa için tehdit olarak görünmemesi gerektiğini ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘ne dayanarak bu gemilerin uzak denizlerde korsan faaliyetlerine yönelik kullanılacağını söylese de Rusya’nın 2008’deki Gürcistan Müdahelesinde bir deniz kuvvetleri komutanının Mistral’i refere ederek sarfettiği sözler Avrupa’yı Fransa’dan farklı düşünmeye itti.

Her şeyden önce Mistral, Rus Komutanı’nın da “Mistral gibi bir gemimiz olsaydı, Gürcistan’ı 40 dakikada yenerdik” sözüyle ifade ettiği gibi Rusya’nın elini fazlasıyla güçlendirecek bir unsur. Bazı uzmanlara göre alınacak gemilerin rakamının dört olması da tesadüf değil.Rus Donanması’nın dört ana filosu var: Bunlar Kuzey, Pasifik, Baltık ve Karadeniz filoları.

Tevekkeli değil, Rusya 30 yıllık gemilerle iyice yaşlanmış olan Karadeniz Filosu için önümüzdeki beş yıl içerisinde dört firkateyn ve dört dizel-elektrik denizaltı tedarik edeceğini açıkladı. Ochakov, Kerch destroyerleri, bir adet deniz altı ve çeşitli destek gemileri ise kal listesine alınıyor. Yeni gemilerin bir kısmı şimdilik belli: İnşa altında olan Amiral Gorshkov firkateyni ve Lada sınıfı Sivastopol dizel denizaltısı.

Batı’nın en modern amfibik gemilerinden biri olan Mistral’den bahsetmek gerekirse:

Güvertesinde konuşlanan 16 adet helikopterin yanısıra 40 adet ana muharebe tankı ya da 13 ana muharebe tankının da aralarında yer aldığı 70 adet zırhlı araç, 4 amfibi çıkarma botu ve 450 tam teçhizatlı askeri taşıyabiliyor. 16 adet helikopterse on ton sınıfında. Zira 2009 yılının kasım ayında üç günlük bir resmi ziyaret kapsamında St. Petersburg’a giden Mistral gemisine Ka-50’nin geliştirilmiş sürümü olan ve üretimi halen devam eden 10.8 tonluk Kamov Ka-52 tipi taarruz helikopterleri ile başarılı testler gerçekleştirildi. Mistral gemisi, çıkarma ve taarruz kabiliyetlerinin yanısıra, öz savunma maksatlı 2 x Simbad hava savunma füzesi, iki adet 30 mm Breda-Mauser topu ve dört adet 12.7 mm’lik makineli tüfeklerini de içeriyor. 21 300 tonluk Mistral gemilerinden halen Fransız donanmasında iki adedi görev yapıyor.Gemi bu yönüyle öncelikle Rusya’nın gergin olduğu Litvanya, Estonya ve Letonya gibi Baltık Devletleri‘nden oluşan komşuları yanında bilhassa ihtilafta olduğu Kafkas ülkesi Gürcistan’ı ürkütüyor.

ABD ile çeşitli konularda ittifak yapan bu devletlerin yanısıra ABD ile pararlel düşünen Avrupa devletleri ve ABD de Rusya’nın elinde bu tarz bir amfibik platformun olmasından endişe duyuyor. Atlanılmaması gereken bir ayrıntı daha var: Nitekim bu da Fransız deniz savunma endüstrisinin Rusya ile mevcut iyi ilişkiler içinde olması.

Fransız Thales firması Rus Tankları ve uçakları için zaten çeşitli ürünler tedarik ediyor. 2006 yılında Fransız DCN ve Rusya arasında imzalanmış bir protokol de mevcut. Bu protokol Rus Hükümeti ve DCN’nin ArGe çalışmaları gerçekleştirerek teknik, endsütriyel ve çeşitli ticari ortaklıklarda bulunmalarını öngörüyor.

DCN’nin Mistral’in üreticisi olduğu düşünülürse konu çok da yeni sayılmaz, üstelik henüz rakamı açıklanmayan ancak Rus kaynaklarının yalanlamış olduğu bir hakkında “1 milyar dolar” olduğu söylentisi yayılan bu satışla birlikte bu ortaklığın daha da fazla ilerlemesi sözkonusu.

Rusya neden Mistral’i tercih etti?

SavunmaSanayi.NET yazarlarından Cem Devrim Yaylalı’nın 2009 yılı sonunda yaptığı analize göre Rusya’nın Mistral’i tercih etmesinin askeri, politik ve endüstriyel olmak üzere farklı farklı sebepleri bulunuyor.

Askeri: Putin, dokuz sene önce Rusya Federasyonu‘na Devlet Başkanı seçildikten sonra, ülkedeki Yeltsin yıllarının getirdiği küçülme ve çöküşün ardından, silahlı kuvvetlerde tekrar toparlanma sürecini başlattı. Ancak bu sürece rağmen Rus Silahlı Kuvvetleri’nin tamamlaması gereken büyük eksiklikler de halen mevcut.Bunlardan bir tanesi de Rus Deniz Kuvvetleri‘nin stratejik güç aktarım yetenekleri. Rus Karadeniz Filosu 2008 yılındaki sekiz günlük Rusya – Gürcistan savaşında Gürcü Deniz Kuvvetleri‘ni başarı ile bertaraf etti etmesine ancak Rusya’nın kontrolündeki Abazya bölgesine denizden Rus askerlerinin ulaştırılarak intikal ettirlmesi uzun ve zahmetli bir yolculuk sonunda gerçekleşti. Ayrıca bu operasyon için filonun elinde bulunan bütün büyük ve yaşlı amfibik çıkarma gemileri kullanıldı. Ancak Rusya’nın amfibik filosu daha uzun menzilli askeri operasyonları desteklemeye yetecek yetenek imkanlara henüz sahip değil.

Politik: Deniz piyadeleri, zırhlı bir destek birliği ve çeşitli helikopterleri taşıyacak bir amfibik geminin yapacağı ve güzelce kamuoyuna pazarlanacak seferlerin politik açıdan da Rusya’nın gücünü artıracağı bariz. Ayrıca eskiden Sovyetler Birliği’nin bir parçası olup bugün bağımsızlıklarını kazanmış Baltık- ve Kafkas cumhuriyetleri için de sorun çıkaracak olanlara karşı politik ve askeri gözdağı verilmesi, dolayısıyla caydırıcılık açısından amfibik gemiler çok ideal bir araç.Gürcistan ve Estonya’nın Rusya’nın Mistral sınıfı amfibi gemiler alma planına açık bir şekilde karşı çıkmış olmaları böyle gemilerin sahip oldukları caydırıcılığın açık bir göstergesidir.

Endüstriyel: Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri Rus tersaneleri ve gemi inşaa endüstrisi ciddi bir küçülme yaşadı. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu güne kadar Rus tersaneleri bir adet Borey sınıfı balistik füze denizaltısı, bir adet Lada sınıfı dizel-elektrik denizaltısı, bir adet Gepard sınıfı firkateyn, bir adet Steregushchiy sınıfı firkateyn ve bir adet Buyan sınıfı hücumbot dışında yeni dizayn geliştirememiş ve üretememişlerdir.Rus gemi inşaa endüstrisinin atrofiye olması Rus Deniz Kuvvetleri‘nin ihtiyaç duymakta olduğu modern suüstü ve sualtı platformlarının geliştirilmesi ve üretilmesini yavaşlatılmış ve hatta neredeyse durdurulmuştur. Bu gerçek Rus siyasetçilerini ve askerlerini gemi dizaynı ve imalatı için başka ülkelere yönelmeye mecbur bırakmıştır. Ayrıca Rus Deniz Kuvvetleri‘nin Alman Tip 212 sınıfı denizaltılar ile ilgilenmekte olduğuna dair de bazı iddialar bulunmaktadır. Rus Deniz Kuvvetleri‘nin kendini Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi uluslarası bir güç olarak kanıtlayabilmesi için deniz üzerinden güç aktarımı yapabilmesi gerekmektedir. Bunun için en uygun araç büyük amfibik gemilerdir. Rus gemi inşaa sanayii Rusya’nın bu ihtiyacını ülke içi olanaklarla karşılaması için en azından bir on seneye ihtiyaç duymaktadır. Oysa Rusya’nın politik ve askeri olarak bu kadar bekleyecek vakti yok.

Satışın gerçekleşmeme ihtimali

Nacizane düşüncelerime göre ok yaydan çıktı. Fransız hükümeti, Fransız sermayesinin “sat, kim olursa olsun sat” baskısına dayanamıyor. Brezilya ile yaptığı görüşmelerden henüz sonuç alamayan, Rafale ile istediği noktaya erişemeyen –ve hatta yenilgiyi artık kabul eden-, en son Airbus’ın ABD’deki tanker ihalesinden de çekilmesiyle hava savunma sanayii alanında ciddi bir hezimet yaşayan Fransa’nın deniz savunma sanayii endüstrisini ayakta tutmaya ihtiyacı var. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz “her filoya bir Mistral” durumunun bozulması sıradaki olumsuz etap olabilir.

Fransa’nın NATO ülkeleri ile yaşayacağı ciddi bir ihtilaf sonrasında Fransa ile Rusya’nın sipariş rakamı üzerinde bir değişikliğe gitmesi de beklenebilecek sonuçlar arasında, çünkü Fransa’nın bu seferki sıkıntısı Kaddafi ile yaşadığına pek benzemiyor gibi görünüyor.

Tevfik Uyar
SSNET Genel Yayın Yönetmeni

Kazalar devam ediyor…

Bu hafta geçtiğimiz haftayı değerlendirmeye Rolls Royce ile donatılmış Boeing 777’ler için yeni yayınlanan AD ile başlayacaktım; ancak bilgisayarın başına oturmamla birlikte Rusya’dan fena bir haber geldi. Bir Boeing 737 daha düştü ve 88 kişiye mezar oldu.

Biri vatandaşımız olmak üzere 88 kişinin hayatına mal olan Moskova-Perm uçuşunu gerçekleştiren 737-500 Aeroflot’a ait. Aeroflot, on sene öncesinin istatistiklerine göre Avrupa’nın bir çok firmasından güvenli, köklü ve sağlam bir havayolu firması idi. Ancak geçtiğimiz beş sene içerisinde kaza oranlarını oldukça yükseltmiş durumda. Kazanın sebebi henüz net olarak belirlenmiş olmasa da dünya medyası ve uzmanlar faturayı çoktan Aeroflot’a kesmiş bulunuyor. Oysa havacılık bilgi ve bilgilenen kitle kalitesi itibariyle böylesine doğrudan konuşmaya müsaade eden bir alan değil.

Hatırlarsanız Ağustos sonuna daoğru Spanair’a ait MD 83’ün Madrid’de kalkamadan düşmesinden sonra da tüm dünya MD’ler katil ilan etmişti. Oysa bir hafta sonra Kırgızistan’da bir Boeing 737, hemen hemen aynı uçuş safhasında benzer bir arıza ile çakılmıştı. Boeing 737’lerin kaza istatistikleri MD 80 serisinden yüksek olmasına rağmen bu defa da Kırgızistan suçlanmıştı. Şimdi Rusya’da bir 737 daha kazaya karıştı… Bu defa yine Rusya ve Rusya’nın en büyük firması Aeroflot sorumlu tutulmaya çalışılıyor. Hem de henüz enkaz yerden kaldırılmamışken…

O halde ortaya iki sonuç çıkıyor: Ya kazaları politik malzeme haline getirmeye hevesli gizli bir kitle uluslar arası medyayı yönlendiriyor, ya da MD örneğinde de olduğu gibi, her şey ne kadar titizlikle uygulanıyor olsa da havacılık dünyasında önyargıları kırmak çok zor.

Unutmamalı ki Rusya kendi geliştirdiği özgün teknolojilerle havacılık alanında batıyla mücadele edebilmiş eski bir teknik mirasın üzerinde oturuyor. Aeroflot ise Rusya’nın SSCB olduğu dönemlerden miras kalmış, köklü bir kuruluş olmasının yanı sıra zaten 1923’e dayanan kökleriyle dünyanın en eski havayolu firmalarından biri. Bizde THY ne ise, Almanya’da Lufthansa ne ise, Rusya’da Aeroflot da odur. O halde, batılı kaynaklarda önyargılı bir şekilde yer alan “Yeteri kadar eğitilmemiş pilot”, “Teknik bakım yetersizliği” gibi önermeleri “mesnetsiz” bulmak yerinde olacaktır. Zira Aeroflot, Air France, Alitalia gibi Avrupa devleriyle Codeshare anlaşması bulunan, kalitesi de tescillenmiş dev bir firmadır. Filosunda 80’in üzerinde uçağı, 10 yıl içerisinde teslim alacağı 100 kadar da siparişi vardır.

Aeroflot konusunda bu kadar önyargıya sebep olan şey 1973’ten bu yana 10’dan fazla kaza gerçekleştiren havayollarını “doubtable” (şüpheli) ilan eden havacılık araştırma şirketleri ise eğer, kazalara sayılarla değil de oranlarla bakılmasını tavsiye etmem ayıp olur herhalde… 10 adet uçakla, 10 bini geçememiş uçuş sayısıyla tek kazaya sahip olmak ile seksene yakın uçak ile milyon sefer uçuşta 10 kazaya sahip olmak arasında fark vardır.

B777 için yeni AD yayınlandı, yenileri yolda

Önceki değerlendirmemde ele aldığım G-YMMM kırımı sonrasında yakıt ve yakıt sistemlerinin yeniden masaya yatırılacağını bildirmiştim. Zira FAA, ilgili motorla desteklenmiş B777’ler için yeni bir AD yayınladı. Yeni AD sadece teknisyenleri değil, pilotları da ilgilendiriyor, çünkü uçağın uçuş manuelinde de değişiklikler var.

Bu değişikliklere göre artık alçalmadan en geç 15 dakika önce yakıt sıcaklığının kontrol edilmesi, eğer yakıt sıcaklığı -10 derece altında ise 10 saniye ya da 0.86 Mach’a kadar (hangi şart önce sağlanırsa) azami tırmanma gücüne (maximum climb thrust) geçilmesi gerekmektedir. Yakıt sirkülasyon prosedüründe de yine yakıt sıcaklığına bağlı bir takım değişiklikler gerçekleştirilmiş durumda. Ayrıntılı AD’ye FAA’in web sitesinden ulaşılabilir.

Görünen o ki sebebi anlaşılamamış yakıt donmalarına karşı uçuş manueli ve yakıt sirkülasyon prosedürü değişiklikleri ile önlem alınmaya çalışılıyor. Diğer uçaklar için de bazı tetkikler yapıldıktan sonra benzer değişiklikler söz konusu olacağını öngörebiliriz.

Herkese iyi haftalar.

http://www.airporthaber.com/v3/read.php?newid=6413

Kafkasya da kararsız denge

500.jpg

Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı kurulmasını engelleyemeyen, Kafkaslarda ve Doğu Avrupa’da gerçekleşen devrimleri engelleyemeyen, Kosova’nın bağımsızlığında ağırlığını koyarak başarılı olamayan ve bugün de NATO kıskacı içerisine girme paranoyasıyla savaşan Rusya, bölge statükosunun korunmasındaki ısrarını bütün Dünya’ya gösterirken, eski arka bahçesinden bu kadar kolay vazgeçmeyeceğini ilan etmiş oldu.

Geçtiğimiz günlerde hemen yanı başımızda patlak veren bir savaşın hayretini yaşadık. Öncesinde belirgin bir gerilim gözlenmeden patlayan savaş bir an için bir çok kimseyi şaşırttı. Ancak öncesinde gerilim olmadığı gibi bir sanıya kapılınmasının sebebi aslında gizli bir gerilimin süreğen olarak birikmesi ve bugüne dek ateş ile konuşmayan Rusya’nın davranışlarının kanıksanmış olmasıydı. Bölge ülkelerinin Sovyetlerden kopmasından bu yana süregelen Batı/Rusya egemenlik mücadelesi Rusya’nın ciddi bir tavır koymasıyla yeni bir sürece girmiş oldu.

Kararsız denge patlak verdi

Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan devletlerden birisi olan Gürcistan, bağımsızlığını kazanmasıyla beraber içerisinde bulunan üç özerk bölgenin sorunlarını da kabul etmiş oldu. Zira bağımsız olur olmaz bu üç özerk bölgeden kendi bağımsızlığını şiddetle ilan etmek isteyen Güney Osetya ve Abhazya ile silahlı çatışmalara girişti. Temmuz 1992’de imzalanan ateşkes ile Rus lehine kararsız bir denge oluştu. Ancak Ruslara göre “Anlaşma, anlaşmadır”. Hatta batının Gürcistan’ın sandığının aksine bu çatışmalarda insanlıktan ve istikrar oluşturulmasından yana olmaktan başka açık bir saf tutmamaları da bu antlaşmaya dayanmaktadır. Barış gücü sadece Rus askerlerinden de oluşuyor olsa, Gürcistan tek taraflı olarak bu antlaşmayı bozdu ve Güney Osetya’ya askeri müdahelede bulundu. Rusya’nın ise buna karşılık vermesi uzun sürmedi.

Acil misillemenın arkasındaki mesaj

Çek Cumhuriyeti ve Polonya’ya füze kalkanı kurulmasını engelleyemeyen, Kafkaslarda ve Doğu Avrupa’da gerçekleşen devrimleri engelleyemeyen, Kosova’nın bağımsızlığında ağırlığını koyarak başarılı olamayan ve bugün de NATO kıskacı içerisine girme paranoyasıyla savaşan Rusya, bölge statükosunun korunmasındaki ısrarını bütün Dünya’ya gösterirken, eski arka bahçesinden bu kadar kolay vazgeçmeyeceğini ilan etmiş oldu. Zira Rusya’nın çatışmalardan sonraki istekleri arasında Saakaşvili’nin istifa etmesini istemesi, 2003 yılında gerçekleşen Gül Devrimi’ni askeri müdahaleyle karışık bir karşıdevrimle ortadan kaldırma amacını taşındığını gösteriyor. Gürcistan’ın tek taraflı ateşkesinden sonra Rusya’nın kararlı ilerleyişi ve sivil kentlerdeki stratejik hedeflerin bombalanması da halk üzerinde Saakaşvili aleyhinde bir etki ve kışkırtma bırakmaktan başka amaç taşımıyor gibi görünüyor. Ancak son NATO toplantısında da Gürcistan’ın NATO hayalini henüz gerçeğe dönüştürememiş olan Saakaşvili’nin mazlum bir halkın korkusuz başkanı olması engellenememiş gibi görünüyor. Ayrıca Kosova konusunda “her iki tarafın isteklerinin gözetilmesi” konusunda ısrarcı tavır sürdüren Rusya’nın Güney Osetya ve Abhazya konusunda kendi / özerk bölgenin otonom isteklerini bastırmasının yarattığı çifte standart izlenimi Kafkaslardaki sempatizanların elindeki bazı kozları düşürmüş gibi görünüyor.

Ermenistan kazığı ve bölgesel etkiler

Şüphesiz Gürcistan-Rusya çatışmasının bölge üzerinde köklü etkileri olacaktır. Bu etkilerin başında ise kısa süre içerisinde izleyeceğimiz “Ermenistan-Gürcistan” sorunları var. Ermenistan ve Gürcistan’ın imzaladığı ikili savunma anlaşmasına göre her iki ülkenin de saldırı altındayken saldıran tarafa kendi topraklarını kullandırmaması gerekiyor. Ancak Gürcistan’ı bombalayan uçakların Ermenistan’dan kalkmış olduğu gerçeği Gürcistan’ı en kısa zamanda Ermenistan ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye zorlayacaktır. Ermenistan’ın hangi amaçla böyle bir anlaşmaya izin verdiği bilinmez ama BTC’de dışlanmış olmanın da verdiği hırsla Rusya’ya diğer Kafkas komşularına tavır alırcasına yaklaşması safların yeniden düzenlendiği gerçeğini de ortaya çıkarıyor.

Bunun yanında bölgedeki dengesizliğin Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ sorununa yeni bir anlam kattığını söyleyebiliriz. Güney Osetya’nın ve Abazya’nın statükosundaki herhangi bir değişiklik Azerbaycan’ı harekete geçirmek için geçerli bir neden olacak gibi görünüyor. Bugün Kafkaslar’daki diğer özerk bölgelerde de yeni soruların sorulmaya başladı bile.

Türkiye’nin konumu

Şüphesiz yakın tarihi boyunca doğu ile batı arasında kalan Türkiye, yine Doğu tarafını temsil eden Rusya ile Batı yanlısı Gürcistan arasında kalacaktır. Her şeyden önce Azerbaycan da dahil tüm Türk Cumhuriyetleri’yle en önemli kara bağlantımız Sarp Sınır kapısı, yani Gürcistan sınırıdır. Dahası Türkiye’de gürcü kökenli vatandaşlar ve Gürcistan’a yakın duran Kafkas kökenli diğer vatandaşlar önemli bir çoğunluktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’nin göstereceği tavır Karabağ konusunda göstereceği tavırla çelişkili olmamalıdır. Rusya ile de iyi ilişkiler geliştirmeye başlayan Türkiye’nin terazinin kefelerini de iyi ayarlaması gerekmektedir. Tüm bunları zedelememek için Türkiye’nin tarafsız bir barış elçisi görevi görmesi maalesef yetmez, çünkü her iki taraf da barış için kendi askerlerinin söz konusu özerk bölgelerde yer alması gerektiğini savunmaktadır. Şu halde Türkiye’nin günlük gelişmeleri iyi değerlendirip, değişken bir strateji izlemesi gerekmektedir. Aynen satranç oynar gibi…

Girilen yeni süreç ve sonuç

Girilen yeni süreçte tüm Kafkas ülkelerinde –belki batıdaki Demirperdelerde bile- Rus yanlısı muhalefet ya da iktidarların elinin güçlenmesi öngörülebilir – ancak bu defa eskisi gibi sempati üzerine kurulu bir etki değil, belki de biraz korkuya dayalı bir saygı çerçevesinde gelişmiş bir çerçeve söz konusu-. NATO’ya dâhil olmaya çalışan ülkelerde de belirgin bir istek yavaşlaması olacağı da beklenebilir. Rusya’nın, Gürcistan’a Batı’nın yardımcı olamamasından aldığı cesaretle bundan sonra daha sert politikalar uygulayacağı da beklentiler arasında. Balkanlara göre nispeten daha istikrarlı görünen Kafkasların da dengelerinin her an bu gibi çatışmalarla bozulabileceğinin idrak edilmesi de önemli sonuçlar arasında yer alıyor.

Orta Doğu’da Orta Oyunu

Sovyetler Birliği’nin ardında bıraktığı tek kutuplu dünyanın nimetlerinden faydalanmak üzere gözünü “ırak” topraklara diken ABD, gerek fiili askerî müdahalelerle, gerek renkli devrimlerle Ortadoğu’da yeni bir egemenlik alanı kurma çabalarını sürdürürken, Ortadoğu’nun tarihî sakinleri aba altından sopa göstererek varlıklarını hissettirme yoluna girdiler.

ABD’nin yol haritasını bölgede çıkarları bulunan Rusya ve Çin’in de mıntıkasından geçirmesine cevaben yapıldığı düşünülen Rus-Çin müşterek harp oyunları, Ortadoğu’yu sahipsiz sananlar üzerinde soğuk duş etkisi yaparken, her birisinin çatışmada olduğu en az bir ülke bulunan Rusya ve Çin, gerek askeri, gerek diplomatik hareketlenme içerisine girdiler.

Rusya, bir yandan uluslararası silah pazarında kuralına göre oynamaya başlayarak ABD ve Avrupa’ya ait dev şirketlerin tekelini kırmaya çalışıyor. Buna gösterilebilecek en güzel örnek, birçok ülkede gelişmiş silah sistemlerinin pazarlamasından sorumlu olan Alenia’ya açılan Rusya kapıları. Diğer yandan ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığından rahatsızlık duyan Rusya, ABD’nin Kırgızistan ve Özbekistan’dan çekilmesini isteyerek eski hakimiyet günlerine geri dönmek istediğine dair niyetini de belli etti. Rusya’nın koalisyon güçlerinden Irak’ı terk etmeleri için bir tarih isteğinde bulunması, husule eren hadiselerin ehemmiyetini dünyaya bir kere daha gösterdi.

Çin ise daha stratejik ve yumuşak davranmaya çalışıyor. Dünya’nın Çin konusunda endişeye düşmesi de Çin’in huzurunu kaçırmış olacak ki, Çin Hükümet Enformasyon Dairesi, 1 Eylül 2005 tarihinde, “Çin’in Silah Kontrolü, Genel ve Nükleer Silahsızlanma Çabaları” adı altında Çin’in silah kontrol, genel ve nükleer silahsızlanma politikası, mevcut durumu ve bu hususlardaki düşünceleri içeren bir beyanat yayınladı.

Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, Washington’da Bush ile görüşmesinden birkaç gün önce yayınlanan bu beyanatta, Çin’in barıştan yana olduğu, bir Çin hegemonyası kurmak gibi bir çabaya sahip olmadığı ve bugüne kadar izlediği barışçı politikayı değiştirmeyeceği vurgulandı. Beyanatta, Çin’in 90’larda bir nükleer araştırma-geliştirme tesisini kapatması, nükleer silah üretebilme kapasitesine sahip olmasına rağmen en az deneme yapmış ülke unvanına sahip olması, Çin’in barışçıl politikalarına örnek olarak gösterildi. Beyanatta, kendi ülkesinde gerçekleştirdiği az sayıda nükleer denemenin de sadece savunma amaçlı olduğunu belirten Çin, Japonya’nın topraklarında bıraktığı kimyasal silahların etkisinden müteessir olduğunu, dolayısıyla kimyasal silah konusunda hassas olduğunu belirtti. Çin’in Kimyasal Silah Önleme Organizasyonu tarafından gerçekleştirilen 95 denetlemede temiz çıktığının da belirtildiği raporda Çin’in sınırları dışında herhangi bir nükleer veya kimyasal silah denemesinin gerçekleştirilmediğine de dikkat çekildi. Ayrıca, Çin’in 1985’te 4,238 milyon olan askeri personel sayısını 87’de 3,238 milyona ve bugün 2,3 milyona çekmesi, Çin’in barışçıl politikaları desteklediğine dair kanıt olarak gösterildi.

Çin’in gizli askerî harcaması bulunmadığı ve savunma harcamalarının şeffaf olduğu da belirtilerek, ABD yetkililerinin bazı basın yayın organlarına Çin’in gizli harcamaları olduğuna dair verdiği demeçlere yanıt verilmiş olundu. ABD’li yetkililere verilen tek yanıt da bu değildi. Uzayın insanlığın ortak malı olduğu ve Çin’in uzayda silahlanmaya karşı olduğu beyanatta belirtilerek, Mayıs ayında ABD’li basın organlarının ABD’nin uzayda silahlanacağı konusunda yazdıklarına binaen Çin’in ne gibi bir tepki vereceği ortaya konulmuş oldu.

Elbette Çin’in beyanatta barıştan yana olduğunu sıkça belirtmesine rağmen, ABD’nin öncülük ettiği Nükleer Silahsızlanma Güvenlik İnisiyatifi (PSI–Proliferation Security Initiative) anlaşmasına imza atmaması dikkat çekiciydi. Çin’in, ABD’nin Kuzey Kore’nin hassasiyetlerine yer vermeden düzenlediği anlaşmaya Çin’in imza atması da beklenen bir hareket değildi. Fakat Kuzey Kore’nin Ağustos sonunda gerçekleşecek altılı görüşmeleri ertelemesi, ardından açıklama yapan Çin’in Altılı görüşmelerin Eylül ayında devam edeceğini söylemesi bir gerginlik iniş-çıkışına sebebiyet verdi. Nihayet gerçekleşen son oturumda Altılı Görüşmeler sonuç verdi ve Kuzey Kore, petrol, enerji yardımı ve güvenlik garantileri karşılığında nükleer programından vazgeçtiğini açıkladı.

Çin’in yayınladığı beyanatta yer alan en önemli konulardan birisi de Tayvan’dı. ABD’nin Tayvan’a satacağı altı batarya PAC-3 hava savunma sistemlerinin, bölgedeki dengeyi bozacağı ve Çin ile ABD arasında güven sorunu oluşturacağı iddia edilirken, Çin’in küresel dengeleri bozacak her hangi bir gelişmenin karşısında olduğu, Çin’in barış içinde bir gelişimden yana olduğu ve barış yanlısı kalacağı yinelendi. Beyanatta yer alan cümleler, halihazırda üç adet PAC-2 hava savunma sistemini Taipei civarına kuran Tayvan’a ve Tayvan’ı destekleyen ve Avrupa’nın Çin’e uyguladığı askerî ambargoyu kaldırmasından rahatsız olduğunu sık sık dile getiren ABD’ye bir uyarı niteliği taşımış oldu.

Bu beyanat ile tüm Dünya basınında ve aydınlar sınıfının yazılarında yer alan Çin hegemonyası paranoyasına yanıt verdiğini düşünen Çin’in, sanılandan daha uysal bir politika izlediğini göstermeye çalışmış olduğu da düşünülüyor. Kuzey Kore’nin nükleer programından vazgeçebileceğini söylemiş olmasıyla ABD kısmen rahatlamış olsa da, Çin’in Tayvan’la inatlaşması, Rusya-Çin yakınlaşması, Rusya’nın eski hâkimiyetine ulaşma arzuları ve tüm bunların yanında söz konusu ülkelerin büyük silahlanma yarışı içerisinde olmaları Ortadoğu’da büyük krizlere yol açacak gibi gözüküyor. Şimdilik bir ortaoyunu havasında süren yarış ve inatlaşmaların yerini neye bırakacağı ise büyük bir soru işareti…

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google