Articles Tagged with: Pazarlama

KAZIKLANMA RUTİNİ

Dünya değerler araştırmasının 2014 raporuna göre kişilerarası güvende Türkiye dibi boylamış durumda. İnsanlarımızın sadece %8’i “çoğu insana güvenebilirim” diyor.

Elbette bu durumun demokrasimizin işleyişinden, farklı fikirlere olan hoşgörümüze, kültürel değerlerimizden başarıya güdülenme şeklimize kadar pek çok şeyle ilgisi var. Ancak ben daha çok tüketim dünyasındaki nedenleriyle ilgilenmeye çalışacağım bugün. Aslında bu bir iç dökme, çünkü beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, 3–4 gündür bir araç alım ve satım işiyle ilgilenirken karşılaştıklarım yüzünden verem olmaya yaklaşmam. Her yerde yolunacak tavuk muamelesi görmek -ve ne kadar dikkatli olsanız da yolunmak- çok acı (bazılarının bir süre sonra göstermeye başladığım hassasiyet ya da paranoyadan kaynaklanabileceğini kabul ediyorum).

Türkiye’de, bilhassa da İstanbul’da yaşamanın bizleri ne hale getirdiği, bu güvensizlik sarmalına nasıl düştüğümüzü ilk defa Yunanistan’da anlamıştım. Araba kiralamak gibi “basit” bir işte hem de. Araç kiraladıysanız bilirsiniz: Ülkemizde “arabayı kiralayan bir yerini sürter, kaza yapar ya da ceza yer de ödemez” korkusuyla kira ücretinin iki katı kadar kredi kartınıza bloke koyarlar. Size verirken neresinde çizik olduğunu ellerindeki rapora iyice işaretlerler. Siz de “ben çizmem ama benden bilirler” korkusuyla “doğru işaretlemişler mi” diye rapora iyice bakar, hatta fotoğraf çekersiniz. Bu yüzden Yunanistan’da araç kiraladığım şirket, pasaportumun fotokopisini almadığında, kartıma bloke koymadığında, depozito istemediğinde, hatta ve hatta adamda bozuk çıkmadığı için 68 Euro olan tutarı “döndüğünüzde alırız” dediğinde afalladım. Çizikleri filan da işaretlemedi adam. Benzer duyguları bir arkadaş görüp oturduğumuz masaya “canınız çekmiştir” diye karpuz getirdiklerinde ya da herhangi bir yerde kahve ikram ettiklerinde derinlemesine yaşadık… Hatta ben kaldığımız günler boyunca otelde içtiğimiz kahveleri sayısını fazla ya da eksik ödemeyelim diye tutmuştum (Türkiye’de olsa oteldeki dandik hazır kahvelere iyi para ödersiniz). Türkiye’ye döneceğimiz gün gelip de -bırak hazır kahveyi- adam günde üç-dört kere bizim için özel olarak hazırladığı türk kahvesi ve filtre kahveler için “kahveye para mı alınır?” diye sorduğunda kendimden utandım.

(Bu arada yemek yiyene çay ikram etmek gibi gelenek haline gelmiş bir lütfun giderek yok olmaya başladığını da fark etmişsinizdir)

Kazıklanma sarmalı içerisinde kendi anılarımdan yola çıkarak bir tür kategorizasyona gittim. Bunlardan en az birini “ömrüm boyunca hiç yaşamadım” diyen de yoktur herhalde. (Şu an Twitter’de yürüttüğüm ankete göre katılımcıların %67’si son bir ayda bizzat kazıklanmış ya da yakınlarının kazıklandığına şahit olmuş).

Eminim bu kategorizasyon eksiktir de; zira aklıma gelmeyen daha pek çok yolu, yordamı vardır tüketiciyi kazıklamanın. Veya bazısına itiraz da edilebilir ve itirazları memnuniyetle yanıtlarım, tartışırım. Ama şunu da peşinen söyleyeyim: yüksek kâr marjını kazıklama olarak görmem. Benim dikkat çekmek istediğim temel ayrım dürüstlük.

  1. “Nasılsa bir daha görmeyeceğim” usülü kazıklama

Bu türden kazıklanma yazı sonunda kısaca değindiğim üzere “işlemsel pazarlama” odaklı olanların eseridir. Yani bu zihniyete kavuşmuş satıcının derdi sizinle iyi ilişkiler sürdürmek, tesis etmek değil, o anki işlemdir. Sürekli ilişkide olduğunuz satıcılardan da yiyebilirsiniz bu kazığı.

Yıllardır müşterisi olduğum, piyasaya göre pahalı kesen ama “komşum kazansın” mantığıyla yine de sürekli gittiğim berber, dükkanı kapatmaya karar verdiği için sağolsun her zamankinin iki katı ücret aldı (ne de olsa bir daha gitmeyeceğim ona).

Üç yıl önce başka bir yerde önemli bir işim varken mecburen gittiğim başka bir berberde de başıma şu iş geldi: Saçımı tıraş eden arkadaş, 3mm yerine 1mm’lik bıçak taktı (saçımı bire vurmaya başladı yani). Dedim, “Ne yapıyorsun? Saç gitti? Biz sana üç dedik?”. Makineye baktı. Bariz “1mm” yazıyor orada. “Abi bıçak 1mm. 2 mm de makina. 3 yapar” dedi. Dedim ki “1 mm’ye vur deyince, 2mm makinede olduğuna göre kafa derimi mi yüzeceksin?”. Ve ne oldu tahmin edin? Nasılsa kendisine bir daha gelmeyeceğimi bildiği için piyasanın iki katı ücret aldı.

Bu kazıklama türünü “keklik avlama” olarak da adlandırabiliriz.

2. “Eli mecbur ödeyecek” usülü kazıklama

Bu kazıklama türünde sizin ya beyefendiliğiniz veya hanımefendiliğiniz istismar edilir ya da o anki zor durumunuzdan faydalanılır. Ürün veya hizmet mevcut haliyle teoride kendi isteğinizle, pratikte zorla verilmiş olabilir. Genelde iyi niyetinizden vazgeçmezsiniz.

Bunun için de herkesin yaşayabileceği türden bir anım var.

Evdeki ayarlı kaloriferin ayar vanası bozuldu. Bir de banyodaki klozet musluğunun mekanizması ara sıra gürültü yapıyor, sistemdeki basınç değişikliklerinde kaçırma yapıyordu. Gelmişken onu da değiştirsin dedik. Sitemizin “herkesten akıllı” tesisatçısını çağırdık. Geldi öğlen sağolsun. Mesaiden sonra yapacağım dedi. Miktarlarıyla vereyim: Kalorimetre vanası 65 TL imiş, musluk tesisatı da özelmiş, o da 35 TL imiş. İşçilik de dahil 120 TL dedi. İyi dedik, akşam gel yap.

Herkesten akıllı kardeşimiz geldi. Elindeki kalorimetrenin çıkma olduğuna adım gibi eminim ama ses etmedim. O da iki parçalık bir mekanizma (A ve B diyelim) ve A parçası yok. Sadece B’yi değiştirdi. Biz de mühendisiz, boru değil. Sorunun A da olduğuna eminim. Zaten yeni ve orijinalmiş gibi kakaladığı B parçası sorunu çözmedi. “Önce bir bunu deneyeyim dedim, ddur gidip yenisini getireyim” dedi. Getirdiği yeni parça orjinalinden daha özelliksiz görünen başka bir vanaydı (şudur — 30 TL). Ve klozet musluğunun özel mekanizmasını da değiştirdi sağolsun arkadaş. Özel mekanizmalı dediği musluk yerine şu bildiğimiz şeyi taktı (azami 15 TL). Bu herkesten akıllı arkadaş, ya bir kişiyi birden fazla kazıklayabileceğini sanıyor, ya da 2–3 ay içinde yolcu, “gitmeden ne kadar söğüşlersem o kadar iyi” diye düşünüyor. Başka bir açıklaması olamaz. Salonda soğuktan titrediğimiz için, akşam vakti de elimiz mecbur olduğu için itiraz etmeyeceğimizi biliyor.

Bu türden kazıklamalara en çok satın alınan ürünün tamamlayıcı hizmeti olan sevkiyatta rastlanıyor. Size bir günde teslim edileceği söylenen ürünler günlerce gelmez, gelirse kırık gelir, günlerce iade almazlar, evde saatlerce oturup beklersiniz. Karşınızdaki kimse “nasılsa satın aldı, eli mecbur bekleyecek” diye düşünür ve sizi evde beklemeye mecbur eder. Sevkiyatı getirecek olanlar size “daha oraya 2 saat mesafedeyiz, siz bence işinizi halledin, biz anca geliriz” demezler. Nedense ya 20 dakika mesafededirler, ya da “son bir teslim kaldı, ondan sonra siz varsınız”dır. Ama o araç size bir türlü gelmez.

Kısacası bu kazıklama türüne, bir ürün hakkında vaat edilen özelliklerin aslında size verilmediğini anladığınızda geri dönmenin artık zor ya da imkansız olduğu yerlerde sıklıkla rastlarsınız.

3. “Hallederiz abi” usülü kazıklama

Bir ürün alırken o sırada ürünün bir özelliğinin eksik olduğunu fark edersiniz. Bunu satış görevlisine söylersiniz ve o an size ürünü aldırması gerektiği için “sorun yok hallederiz / arkadaşlar şimdi hallederler” filan gibi cümlelerle satın almanızı sağlarlar. Sonra o eksik parçanın olmadığını, ürünü de iade alamadıklarını veyahut ancak ücretli yapabileceklerini öğrenirsiniz. Hele aldığınız şey hizmetse, onun iadesi de yoktur.

“Hallederiz abi” usülü kazıklamaya bilhassa emlak kiralarken maruz kalırsınız. Tutacağınız ya da satın alacağınız evin eksiklikleri vardır. “Haftaya hallolacak” olan bu eksiklikler ya aylarca hallolmaz ya da vaat edilen kalitede halledilmez.

Ücretli yapma olayına da en çok Dijital TV hizmetlerinde rastlandığını duyuyorum. Adamlar ürünü size satarken pek çok şey vaat ediyorlar. Daha sonra bu vaatleri yerine getirmelerini istediğinizde ya teknik servisin ücretli olduğunu öğreniyorsunuz, ya da bizzat vaadin kendisinin.

Benim başıma ise şöyle bir şey geldi. Bir gün müşterisi olduğum bankalardan birisi aradı. “ÜCRETSİZ OLARAK” Gold karta geçebileceğimi ve Gold kart ile birlikte A, B, C … K imkânlarına ulaşabileceğim söylendi. Yer mi Anadolu çocuğu? Cümle yapısına bakarsanız size şunu söylüyor: Gold karta ücretsiz geçme hakkına sahip özel müşteriyim. Güzel… Gold Kart ile de A, B, C … K hizmetlerine sahip olabiliyorum. O da güzel. Diyorum ki “yani bu A, B, C … K hizmetlerinden ücretsiz faydalanabileceğim. Doğru mu?”. Bu küçük dikkatim beni kazıklanmaktan koruyor, çünkü kelime oyunu var: Gold karta geçmek ücretsiz (hangi kredi kartı parayla satılıyor ki?). Fakat A, B, C … K hizmetleri ücretli. Aferim, güzel taktik.

Yine bankaların “krediniz 10 dakikada hazır” diyip dört günde çıkardığı krediler de bu türden kazıklamaya örnek olarak verilebilir.

Sonuç

Bir gün “çağdaş yönetim yaklaşımları” adlı doktora dersi hocamız Doç. Dr. Sera Özbaşar, “Türkiye’den neden global firma çıkmıyor?” diye sorup yanıtlarını düşünmemizi istemişti.

İşte bu örneklerin her biri birer yanıttır. Biraz işletme terimleriyle konuşacak olursak, nedenleri şöyledir:

  1. İlişkisel pazarlama (müşteriyle uzun vadeli ilişkiler kurmak, onunla birlikte kâr etmek) yerine işlemsel pazarlama (satış işlemine odaklanmak, müşteriye zarar vermek yoluyla azami kar elde etmek)
  2. Başarıyı pazar payını, markayı ve satış hacmini büyütmede değil mümkün olduğunca kârla satmada görmek
  3. Maliyetleri düşürmeyi 5 liralık şeyi 3 liraya kapatabilmek, kâr marjını arttırmayıysa onu 7 liraya değil 9 liraya satabilmek sanmak

Ve gelelim güven meselesine…

Sosyal hayatı bir kenara bırakıp da tüketici satıcı ilişkilerine bakacak olursak: Bu ortamda birbirimize nasıl güvenelim?

FİLMLER NEDEN CUMA GÜNLERİ VİZYONA GİRER?

Yıl 1995. Soyadıyla piyasaya çıkmaya karar veren Fergan Mirkelam, İskender Paydaş’ın düzenlediği Her Gece şarkısıyla Türk pop müzik listelerine bomba gibi girer(1).

Sadece müzik piyasasına girmekle kalmaz; Umur Turagay’ın yönettiği klipte bir cadde boyunca önce yürüyen, sonra koşan –ve bu yüzden Koşan Adam olarak anılmaya başlayan- Mirkelam’ın pantolonu da meşhur olur. Bir süre sonra “Erkek adam renkli pantolon giymez” inancının yaygın olduğu toplumumuzda her yerde renkli renkli, çeşit çeşit “Mirkelam Pantolonları” türemeye başlar. Türkiye’de gelişmiş bir sektör olan tekstil sektörü –ve onu besleyen kanallardan birisi olan işporta- bu eğilimi iyi yakalamıştır.

Peki ne olmuştur da, bu pantolon bu kadar hızlı yayılmış, kadın ve erkek giyimleri konusunda katı kalıp düşünceleri olan bir toplumda böylesine bir moda haline gelebilmiştir?

Pantolonlar mı çok güzel? Yoksa taktik mi doğru? Ya da çok mu ucuzdu acaba? Giyen neden giydi? Giymeyen neden giymedi? Ya da kimler hemen giydiler? Kimler, “dur bakalım” deyip beklediler…

Gelin hep beraber modaya, pazarlamaya, sosyal ilişkilere “modelli” bir bakış yapalım ve pantolondan filme şöyle bir uzanalım…

Ayrışma ve Benzeşme

Dünya nüfusu yedi milyar mertebesinde, binlerce farklı kültür içerisinde yaşamlarını sürdürüyor. İki insanı karşılaştırdığımızda daha ilk bakışta pek çok benzer ya da farklı özelliklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman aynı çağda yaşamış insanları karşılaştırabilirsiniz, kimi zaman ise aynı coğrafyada yaşayanları. Gerek coğrafya, gerek zaman, gerek ise de ait olduğu kültüre göre grupların bir takım benzer özelliklere sahip olduğu göze çarpabilir.

Özellikle aynı mekanda bulunan insanlara bakıyorsanız benzerliğin iki sebebi vardır:

Birincisi ayrışma. Yani benzer özellikler gösteren insanların aynı yerde toplanması. Önceki sayımızda da yer verdiğimiz ayrışma modeline göre, insanlar çevrelerinde kendilerinden daha yabancı kalabalıklar gördüğü zaman, kendilerine daha benzer olanları bulmak için harekete geçerler. Bu etkinin özelliklerini özellikle kentleşmede görürüz: Çin mahalleleri, İtalyan mahalleleri, Karadenizli taksiciler, doktorlar sitesi vb…

Bir diğeri ise benzeşme ya da başka bir deyişle gruba uyma davranışıdır. Burada da insanlar bulundukları gruba uyarlar (grupların normları vardır ve içinde barınmanın koşulu budur), ya da bazen bir miktar çoğunluğa uyarlar. Yani bir X eylemini gerçekleştirmek için çevrelerindeki Y kadar insanın da X eylemini gerçekleştirmesini beklerler ve istenen koşul oluştuğunda da gerçekleştirirler.

Dikkat edilirse ayrışma ve benzeşme birbirlerinden farklıdırlar ve bu ince çizgi önemlidir: Çin mahallelerini oraya taşınanların giderek bir Çinliye dönüşmelerinden değil, Çinlilerin genelde o mahalleye taşınmalarından kaynaklanır. Bu durum ayrışmadır. Öte yandan bir şehirde insanların genelde kırmızı renk giyindiklerine rastlıyorsanız, bu durum da kırmızı giymeyi sevenlerin o şehre taşınmalarından değil kırmızı giyinmenin moda olmasından, insanların birbirlerinde kırmızı kıyafetler gördükçe bunu yapmaya artan meyillerindendir. Bu durumsa benzeşmedir.

Geçtiğimiz sayımızda ayrışmayı anlatan modellerden birine yer vermiştik… Bu sayımızda da benzeşme modelinden biraz bahsedeceğiz ve başlıkta da yer vermiş olduğumuz “Filmler niçin Cuma günü vizyona girer?” sorusuna yanıt arayacağız.

Ayakta alkış!

Diyelim ki bir tiyatroya gittiniz. Bir buçuk saatlik, iki perdelik oyun sona erdi. Oyuncuların performansını çok beğendiniz. Her şey gerçekten de harikuladeydi. Şimdi oyuncular sizi, yani seyircileri selamlamak için sahneye geliyorlar. Ayakta alkışlar mısınız?

Pek çoğumuz takdirimizi ifade etmek için ilave yollar ararız tabii ki. Sahne sanatları ya da sahnede icra edilen eylemlerin pek çoğunda takdiri daha güçlü ifade etmenin yolu ayakta alkışlamaktır. Fakat bir oyunu herkesin eşit derecede takdir etmesi ne kadar mümkündür? Elbette mümkün değildir. Herkesin oyundan beklentisi, oyuncudan beklentisi, beğenisi, geçmiş deneyimleri (mukayese aracı olarak) ve oyunun içeriği ile ilgili duyguları ayağa kalkma kararını etkileyecektir.

Aşağıdaki model “Ayakta Alkış” modeli olarak geçiyor ve bize ayağa kalkma etkisinin nasıl yayılabileceğine dair matematiksel bir model sunuyor(2):

T: Ayağa kalkma eşiği
K: Oyunun kalitesi
Ç: Çeşitlilik (Ayağa kalkma eşiği birbirinden farklı olan insanların yarattığı çeşitlilik) ve
S: Sinyal (K + Ç)

Olmak üzere:

S > T ise, yani sinyal eşikten büyük ise, ayakta alkış durumu gerçekleşir.

Dikkat edilirse S, oyunun kalitesi ve seyirci çeşitliliğinin bir toplamı. Yani oyunun kalitesi yeteri kadar yüksek ise ve salonda da kalite beklentisi çok çeşitli seyirciler bulunuyorsa, şartlarımız ayakta alkış için gerek olgunluğa sahip demektir.

İlk bakışta karmaşık görünebilecek bu hesaplamayı birkaç şekil yardımıyla anlatmaya çalışalım:

"Ayakta Alkış" modeli.

“Ayakta Alkış” modeli.

Şekilde de görüldüğü gibi ayakta alkışı belirleyen faktör kalite, başka bir deyişle modaya konu olan ürün, nesne ya da hâlin kabul edilebilirlik düzeyi, bunun “belirli sınırlar içerisinde” gerçekleşme koşulu ise eşiği bu kabul edilebilirlik düzeyi altında olan insanlar bulunması. Daha basit kelimelerle ifade edecek olursak, bir ürünü kullanmak, ya da bir konuda harekete geçmek için o şeyin sunduklarının sizin beğeninizin üstünde olması gerekiyor.

Ancak bu basit modelde ihmal edilen önemli bir unsur var: Diğerlerinin ayağa kalkması.

Evet! Sadece beğeni ve kalite yetmiyor; çünkü seyirci takdirini bu kadar göstere göstere ifade edeceğinden burada sosyal cesaret ve kişiliğin de önemi devreye giriyor. Bazı insanlar oyunu beğendilerse kimse ayağa kalkmadan ayakta alkışlamayı tercih edebilir. Bir kısmı ancak salonun %5’i ayağa kalkarsa kalkar, bir kısmı ise %10’u. Herkes ayağa kalksa da kalkmamayı tercih edecekler bile olabilir.

Eminim “Sürü psikolojisi” deyimini çok duymuşsunuzdur. Sürü psikolojisi, başka bir deyişle sosyal grup davranışları daha ana bir başlıkta toplanırsa “sosyal etki” olarak adlandırılır. Kaba tanımı bireylerin kendi davranışlarında içerisinde bulundukları grubtan etkilenerek karar vermeleridir. Özellikle çevremizi inceleyerek neyin doğru olduğuna karar veriyorsak, bu kararımızın arkasında “bilgilendirici sosyal etki” vardır. Çevremizdeki insanların davranışlarını inceleyerek doğru hareketin ne olduğuna dair bilgi elde etmeye çalışır ve o hareketin doğru olduğunu düşünerek uygulamaya geçeriz.

Aşağıdaki videoda sosyal etki altındaki davranışa ait bir deney görülüyor, ve bir kamera şakasından da farksız. Asansöre binen deneklerin asansördeki diğer kişilerin hareketi karşısında nasıl tepki verdiklerini izlemek eğlenceli olabilir:

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=uuvGh_n3I_M]

Şimdi dilerseniz bir toplum modelleyelim. Bu toplumun bireylerinin eşiklerini de yüzdeler olarak değil, sayılar olarak verelim. Mesela bu toplumun yedi üyesi olsun ve Mirkelam Pantolunu giyme eşikleri 0, 1, 2, 2, 3, 6, 6 olarak sıralansın. Yani bu üyeler hiç kimse giymese de bu pantalonu giyeceklerden “6 kişi giyerse ben de giyerim” diyenlere kadar sıralanıyor.

Önce yanıtı düşünün: Bu toplumun her üyesi Mirkelam pantolonu giyecek midir?

Yanıt “ikisi hariç evet”. Çünkü bu akım şöyle ilerliyor:

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Benzeşme etkisinin kişilerin eşiklerine bağlı olarak yayılımı.

Şekildeki durumu biraz açıklamak gerekirse şunları söyleyebiliriz: Bu toplumda 0 eşiği olan kişi, herhangi bir başkasından görmeye gerek duymadan bu ürünü satın alır. Artık bu bir kişinin varlığı, eşiği bir olan üyeyi harekete geçirir. Şu durumda artık elimizde 2 adet Mirkelam Pantolonu kullanıcısı olur. Bu durumda eşiği 2 olan iki üye de diğer gün harekete geçecektir. Eşiği üç olanın canına  minnet, çünkü hal-i hazırda dört kişi ürünü satın almış bile. En nihayetinde beş kişi Mirkelam Pantolonu giymiş oluyor. Bu pantolonu giymeyen iki üyemiz kalacak en sonunda, çünkü onların eşikleri 6.

Kabûl-Karar Eğrisi

Bir ürüne, hizmete ya da akıma karşı eşiklerimizin çeşitli olması bizi birbirimizden farklı kılıyor ve bu farklarımızla herhangi bir etkiye karşı, yine bir “normal eğrisi” üzerinde diziliyoruz. Bu normal eğrisine kabul karar eğrisi deniyor.

Örneğin, iPhone 5’in piyasaya sürüleceği haber veriliyor. İlk olarak da ABD’deki mağazalarda satışa çıkacağı bildiriliyor. Bir bakıyorsunuz ki, insanlar geceden dükkanın önüne birikiyorlar ve kapının önünde kuyruk oluyorlar. Amaç: iPhone 5’i çıkar çıkmaz almak! Benzer sahnelere çok kült filmlerin devam serilerinde, kullanmanın bir ayrıcalık olarak sayıldığı motorsikletlerde, ya da bir kitabın ilk imza gününde rastlayabiliyoruz(3). İşte bu kuyrukta bulunanlar eşiği 0 (sıfır) olanlardır. Ancak kabul karar eğrisi üzerinde farklı bir isme sahip oluyorlar: Öncüler!

Star Wars'ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz.

Star Wars’ı gala gecesinde izleyenlerden misiniz? O zaman siz bir öncüsünüz (4).

Pazarlamacıların doğru olduğunu varsaydığı bu teoriye göre yeni bir ürün ya da hizmete öncelikle öncüler sahip olur. Örneğin Matrix devam filmini daha vizyona girdiği ilk gün izlemek isteyenler bu gruba girer. Daha sonra ilk dalga, yani ürünü bekleyen, ama öncüler gibi heyecanlı olmayan (yukarıdaki örneğimizde eşiği 1 olanlar bu grupta sayılabilirler) kimseler gelir. Matrix’i ilk hafta içinde izleyecek olanlar yani. Erken çoğunluk ürünün yaygın kullanıcılarıdır ve çok beklemeden ürüne sahip olurlar. Aynı örnekten gidecek olursak, ilk iki haftada izlemek isteyenleri bu gruptan sayabiliriz. En sonunda geç çoğunluk gelir. Bu kullanıcılar biraz beklemiş olanlardır. Heyecanlı olanlar artık gitmiştir, “film gitmeden bir gidelim” diyen çoğunluk geç çoğunluktur. Ve nihayet, filmin gösterimden kalkacağı sıralarda, herkesten filmin adını duymuş olup, “e hadi biz de gidelim” diyenler filme gidecektir. Pantolon örneğimizde eşiği 5 olan bir üye olsa idi onu bu gruba örnek verebilirdik. Peki eşiği 6 olan bu eğride nerede yer alıyor? Hiçbir yerde. O üye ürüne ilgi göstermemiş oluyor…

Peki filmler neden Cuma günü gösterime girer?

Şu halde artık başlıkta sorduğumuz soruyu artık yanıtlayabiliriz:

Toplumlar örneğimizdeki gibi “altı” kişiden ibaret değildirler, ama içlerinde altı kişilik pek çok alt grup barındırabilirler ve hepimizin herhangi bir yeni ürün, hizmet ya da akıma karşı çeşitli eşikleri vardır. Bazılarımız bir filme iki ayrı arkadaşımızın, bazılarımız beş ayrı arkadaşımızın tavsiyesiyle gideriz. Gittikten sonra biz de tavsiye edebiliriz. Bir kısmımız ise o filmi zaten bekliyordur –ya da tesadüfen görmüştür- ve tavsiye eden pozisyonda başlarız. İşte sinema endüstrisi ilk seferde daha çok kişiye izletmek, başka bir deyişle öncü nüfusunu arttırmak için haftasonu tatilini kullanmak ister. Cuma akşamı vizyona giren film, Cumartesi ve Pazar günü olabildiğince insana ulaşmış olur. Daha gösterimin ilk günlerinde fazla izleyiciye ulaşma şansı bulan film böylece birkaç eşiği birden devirmiş olur.

Ayrıca pazarlamacıların esas aldığı kabul-karar eğrisinin gerçeği yansıttığı varsayılırsa, öncülerin nüfusunun artması doğal olarak eğrinin yukarı ötelenmesine ve böylece çok daha fazla insan tarafından seyredilmesine yol açar.

Tabi bu durum sadece eşik ile ilişkin değildir: Ayakta alkış modelinde gördüğümüz gibi, temelde filmin kalitesi belirleyici olacaktır.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Mayıs 2013 Sayısı

http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/filmler-neden-cuma-gunleri-vizyona-girer.html

Kaynaklar:

1. Wikipedia – “Mirkelam” maddesi
2. Scott E Page, Michigan Üniversitesi – “Model Thinking” dersi ders notları.
3. Doç. Dr. Cenk Arsun Yüksel, İstanbul Kültür Üniversitesi – Pazarlama Kuramları ve Uygulamaları Ders Notları
4. Marketing Theory: A Student Text, Michael J. Baker

ULAŞILAMAMA HAKKI

Günde ortalama bir arama, beş de mesaj alıyorum.

Bu mesajlar içerisinde bilindik markaların kampanya uygulamaları olduğu gibi, kredi kartı borçlarını muvazaalı bir şekilde ödeyerek sizi kendine borçlandıran neo-tefecilerin ilanları da var.

Artık anlaşılıyor ki cep telefonu numaralarımız isimlerimizle birlikte elden ele geziyor. Buna nasıl bir önlem alabileceğimizi nereye sorduysam yanıt yok.

Operatörümü arayıp her tür reklam içerikli mesaj ve arama alımını kapattıralı epey zaman geçti, ancak operatörler sadece kendileri ile anlaşmalı olan şirket ya da merkezlerin mesajlarına karşı önlem alabiliyor. Fakat bakteri gibi üreyen çağrı merkezlerinin kaçak telefonları için yapılabilecek hiçbir şey yok.

Aramalar geldiğinde davranışımı standartlaştırdım. Bu yüzden diyaloglar da standartlaştı. Genelde şöyle gerçekleşiyor:

–          “Tevfik Bey ile mi görüşüyorum?”

–          “Evet buyrun?”

–          “Sizi bilmemne bilmemne hakkında bilgilendirmek için aradım. Müsait misiniz?”

–          “Öncelikle ben bir soru sorayım: Numaramı nereden aldınız?”

–          “Bu bilgiyi sizinle paylaşamam…”

Süper… Yani siz beni arayacaksınız, benim ben olduğumu bileceksiniz, hatta atıyorum ev telefonu hizmet sağlayıcımla sözleşmemin bittiğini bileceksiniz, ama ben numaramı nereden aldığınızı öğrenmek isteyeceğim, ama bunu söylemeyeceksiniz? Bu düşüncelerimi aynen ifade etmeye çalışıyorum:

–          “Nasıl yani? Beni aradınız. Benim Tevfik olduğumu biliyorsunuz… Ben de sizden bu bilgiyi nereden aldığınızı öğrenmek istiyorum. Bunu bana söylemeyecek misiniz?”

–          “Bakın beyefendi, burası bir çağrı merkezi. Biz numaraların nereden alındığını göremiyoruz.”

–          “Hangi çağrı merkezi?”

–          “Onu da paylaşamayız…”

Haydaaa… Görgü kuralıdır bir kere. Birini aradıysanız kendinizi tanıtmak zorundasınız değil mi? Hadi tamam, numaramı nereden aldığını bilmiyorsun, bari kim olduğunu söyle?

–          “Bana yetkili birini bağlar mısınız?” diyorum en sonunda.

Bu noktada “yetkili yok benim” diyen de var, bana gerçekten bir yetkili bağlayan da. Burada yeni bir savaş başlıyor.

–          “Beyefendi/Hanımefendi merhaba. Ben numaramı nereden öğrendiğinizi merak ediyorum.”

–          “Birisi referans olarak paylaşmıştır. Gizlilik gereği bu bilgiyi sizinle paylaşamıyorum.”

–          “Beyefendi. Ben bu saatte uyuyor muyum, uyumuyor muyum, müsait miyim, değil miyim diye düşünmeden beni tanımadığım bir numaradan arıyorsunuz, adımı biliyorsunuz [varsa spesifik başka bir bilgi onu da söylüyorum burada] ama ben numaramı kimden aldığınızı sorunca “gizli bilgi” diyorsunuz öyle mi?”

–          “Evet öyle…”

–          “Güzel. O halde bana beni aradığınız çağrı merkez her neyse onun ticari ünvanını verin lütfen…”

Yasal olarak yapabileceğim hiçbir şey yok evet… Ama varmış gibi ünvanını öğrenmek istiyorum… Bana yetkili olarak bağladıkları kişinin ticari ünvanın ne olduğu konusunda hiçbir fikri yok. “XYZ Ltd. Şti” ya da “XYZ A.Ş.” dedirtene kadar canım çıkıyor. Ya salağa yatıyor, ya da sonuna kadar gizlemeye çalışıyor, ya da gerçekten bilmiyor…

Bu sırada ben sinirlendiğim için suratıma kapatan da var. Suratıma kapatıldığında bana verilen numarayı arıyorum: Bazen birisi çıkıyor ve aynı saçmalıkları onunla da yaşıyorum, bazense bant kaydına alınmış bir kampanya metniyle karşılaşıyorum.

Ben bir vatandaşım. Her şeyden önce de insanım, bireyim… Gece vardiyasında çalışıyor olabilirim ve bu yüzden gündüz uyuyor olabilirim, hastam olabilir, bebeğim uyuyor olabilir, hiç aranmak istemediğim, havamda olmadığım bir anda olabilirim. Ben cep telefonunu sadece yakınlarım beni arayabilsin diye kullanıyor olabilirim…

Ama es kaza cep telefonumuzu kime verdiysek –bu bir mağazada alıveriş sırasında kart çıkarttırmak için olabilir, belki de bankadır bilemiyorum- ya da birisi her ne için referans verdi ise numaralarımız öbek öbek, paket paket çağrı merkezleri arasında satılıyor olabilir.

Hiç unutmuyorum, evde dijital TV hizmeti veren bir firma –adını vermeyeceğim- 20-30 çağrı merkezi ile anlaşmış sanırım, her gün birisi Hatay’dan, birisi Bursa’dan telefon almaktan bıkmış, sinir hastası olmaya doğru yol almıştım.

Tüketici koruma derneklerinin yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını da geçen hafta bu derneklerden birinin şubesini arayarak öğrendim: Evet bu numaralar hakkında suç duyurusunda bulunabiliyoruz ama bu numaralar zaten gün aşırı değiştiriliyor olabilir.

Hukukçulara bu köşe aracılığıyla sesleniyorum: Bundan kurtulmanın bir yolu olmalı! Kişilerin özel cep telefonlarını pazarlama amacıyla her önüne gelen yerden aramasınlar! Cep telefonu numaralarının ticari değer taşıyan bir ürün olarak satışları ya da elden ele dolaşması engellensin.

Yazılımcı arkadaşlara da sesleniyorum: Bu numaraların toplandığı merkezler olsun. Telefonumuza bir program yükleyelim. Yasaklı numaradansa engellesin, mesajını bana göstermesin. E-posta’lardaki “gereksiz e-posta” kontrolü gibi yani…

Zaten olmadı bir imza kampanyası falan bizzat ben başlatmayı düşünüyorum.

Herkese iyi haftalar. Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun!

(29.10.2012’de Gazeteport‘ta yayınlanmıştır.)

Muhabbet Teorisi 3. Bölümü Yayında

The Space. Final Frontier… Bunlar Ozan ve Tevfik’in derin uzaydaki maceraları! Konuşulmayanları konuşmak, bilinmeyenleri bilmek… Yok yok. Gereksiz övdük… Alelade bir muhabbet işte.

Yine de nihayet üçüncü bölüm! Bu defa neler konuştuk?

– Hollywood fiziği yanlış yönlendirmeye mi neden oluyor? Ne kadar gerçekçi? Spielberg fizik bilmiyor mu?

– Moda nasıl oluşuyor? Beyaz gözlük modası nereden çıktı? İnsanlar neden gruplaşıyor? Moda gruplaşma ölçüsü mü? İspanyol paça pantalonlar nerede?Read More

THY Air Bosna ile Ne Yapacak?

2008 yılının sonunda Bosna Hersek Havayolları’nın %49 hissesini alan Türk Hava Yolları Anonim Ortaklığı, satın alma yoluyla büyümeye yönelik bir adım atmıştı. Read More

THY Avrupa’yı kuşatıyor.

1926 yılında kurulan askeri cuntada Maliye Bakanı olarak göreve başlayan ve 1968 yılına kadar Portekiz’i yöneten Antonio Salazar’ın “Futbol olmasaydı ben Portekiz’i yönetemezdim” dediğini bilir misiniz?

Zira futbol, Salazar’ın da itiraf ettiği gibi, uzun bir dönem kitlelerin yönlendirilmesinde kullanılmıştır. Toplumsallığın bireyselliğe dönüştüğü şu zamanda kulüp takımları daha farklı bir hal almış, markalaşmış, futbol de endüstriyelleşmiş, ancak kitleleri yönlendirme niteliğini yitirmemiş, bilakis ulusal bir seviyeden uluslararası bir seviyeye taşımıştır. Küreselleşme kültürel, ekonomik, ticari alanda olduğu gibi bu alanda da etkisini gösterdi. Artık futbol takımlarının taraftarları da küresel yelpazede…

İletişim olanaklarının artmasıyla her ligi TV’den izleyebilme imkanı, bahis oyunlarının eski loto-toto’daki gibi ulusal ligleri değil tüm ligleri içermesi, bilgisayar oyunları, futbol dergileri vb. derken futbol endüstriyel gelişimini tamamlamış oldu. Takım satın alan Rus ve Arap iş adamları da böyle görüyorlar demek; ki yatırımlarını bu yönde yapıyorlar.

Velhasıl, futbol yerel ya da ulusal olmaktan çıkıp global hale gelince, şirketlerin tutundurma amaçlı çalışmalarının da ana unsurlarından birisi oldu.

Küresel markaların ya da ulusal markaların Türkiye’deki takımlarımıza sponsor olmasına alışıktık da; futbolun küreselleşmesini fırsat bilip de dünya devlerine sponsor olan bir Türk firmasına hiç mi hiç alışık değildik. Krizde büyüyerek hayatını sürdüren Türk Hava Yolları bizler için de kendisi için de son yılların en ilginç reklam kampanyasına imzasını attı. İlk etapta küresel “star” Kevin Costner’ı kullanarak global pazara hitap eden reklam kampanyasına başladığında THY’nin bir şekilde dışarıya hızlı bir çıkış yolu aradığını ve belki de gerisinin geleceğini anlamalıydık.

Zira THY şu günlerde Barcelona, Manchester United futbol takımları derken irili ufaklı bazı başka global reklam ve sponsorluk çalışmalarıyla zincirlerini kırıp dünya markası olma yolunda ilerleyen bir firma olarak karşımıza çıktı. Son olarak da Yunanistan birinci lig basketbol takımı Maroussi’ye forma sponsoru olan THY’nin neyi amaçladığı ise çok kişiye göre muamma.

2009 yılı sonlarında başlayan ve Ocak-Şubat aylarında nihai sonuçlar veren bu seriye göz attığımızda aklımıza bir şeyler geliyor elbet. THY’nin bu stratejisine daha ne kadar ve ne şekilde devam edeceğini bilmiyoruz. Ancak “komplo teorisyenliği” diye bir kavram varsa, herhalde “strateji teorisyenliği” diye bir kavram da olmalı.

Bu yüzden tesadüfi ya da değil, bazı tespitlere yer vermek istedim. Bu yüzden hatırlatmak isterim ki aşağıda yazdıklarım herhangi bir yerden almış olduğum bilgilere dayanmıyor. Sadece tespitler… Hatta kör tesadüfler olarak bile adlandırılabilir.

Dört köşe Avrupa

Tüm gelişmelere ve haberlere bakıldığında akıllara Kıta Avrupa’sını fethetme arzusunda bulunan bir THY’nin, önüne bir harita alıp koyduğu, bir dikdörtgene benzeyen Avrupa’yı dört köşeden kuşatmak üzere Avrupa’yı bölgelere ayırdığı geliyor.

Sadece coğrafi olarak ele alsak, önce Avrupa’nın güneybatı köşesi (Barcelona-İSPANYA), sonra kuzeybatı köşesi (Manchester United-İngiltere). Spanair ile de kod paylaşımı anlaşması yapan THY, iyiden iyiye İspanya’ya yayılıyor. İtalya’yı ortada sayarsanız Yunanistan Avrupa’nın güneydoğu köşesini teşkil eder. Maroussi’yi de buna dahil edelim.

Diğer yandan Rusya Kuzeydoğu Avrupa demek… THY’den resmi bir açıklama yapılmamış olsa da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya ziyareti sırasında ortak bir havayolu firması kurulmasının gündeme geldiği biliniyor. Bu doğrulanmasa bile THY’nin Rusya üzerinde planları mevcut. Rusya’nın turizm merkezi Soçi’ye sefer başlatılması bunlardan birisi idi. 18 Şubat’ta açıklanan atamalarda da Soçi boş geçilmedi haliyle ve Personel Başkanlığı’ndan Arif Ali Gezmişoğlu, ekibi kurması için Soçi’ye atandı.

THY’nin Çek Cumhuriyeti’nde Çek Havayolları’nın İstanbul uçuşlarından çekilmesiyle birlikte pazarını büyüttüğünü biliyoruz.

İlave bir sınıflandırmayı da Avrupa’yı kendi içinde bölgelere ayırarak yapalım. Bana Avrupa’yı böl deseler konu hakkında az çok bilgi sahibi olan herkes gibi ben de şöyle bölerim:

Pirenelerin altı (İspanya), Pirenelerin üstü (Fransa), Birleşik Krallık Adaları(İngiltere), Balkanlar (Yunanistan), Doğu Avrupa (Rusya, Çek Cumhuriyeti)…

(NOT: Sadece haberlerle eşleşen ülkeleri yazdım.)

Fransa nereden çıktı derseniz, THY’nin Fransa’nın meşhur takımlarından Lyon ile görüşmelerde bulunduğu ve Lyon’a da sponsor olmak istediği biliniyor.

Şu halde Baltık Avrupa’sı hariç, bölgesel listemizin her elemanı birer ülke ile tamamlanıyor.

Bu nacizane stratejik teorim doğruysa yakında THY’den İskandinav Avrupa’sına yönelik bir haber duymamız gerekecek…

Konsolide bilançoyu bekleyin

Bu arada THY kârını 309 milyon TL olarak bildirmişse de meraklısına söylemem gerek ki bu kâr konsolide kâr değil. Yani THY’nin ana ortaklığa bağlı diğer iştiraklerinden (THY Teknik A.Ş gibi) ve diğer faaliyetlerinden elde ettiği kârlar bu rakama dahil değil.

Tahminlere ve hatta yatırım firmalarının aralarında yaptığı bir ankete göre THY’nin konsolide kârı açıklanan brüt kârın iki katı kadar, yani 600 milyon TL seviyelerinde olacak.

İyi haftalar.

Eski Osmanlı Coğrafyası’nda Ulaşım Ağları

Türkiye, bölgesindeki liderlik rolünü pekiştirmek için ulaştırma alanını ve THY’nin gücünü kullanmayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Bildiğiniz üzere havacılık alanındaki en büyük ciddi yatırım TAV’ın Makedonya’daki iki büyük havalimanının işletmeciliğini, bir diğerinin ise inşaatını üstlenmesiyle yapılmıştı.

Eylül ayında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın Makedonya ve hemen arkasından gerçekleştirdiği Kosova ziyaretleri de hesaba katıldığında, aşağıda söyleyeceklerimiz biraz daha anlam kazanıyor.

Air Bosna’yı satın alan, Makedonya ile ilişkilerini kuvvetlendirmeye hazırlanan THY’yi, sadece Türkiye’nin değil, bulunduğu bölgenin güçlü ve yönlendirici bir şirketi olmaya adaylığı açısından ele almadan önce, Makedonya’nın Türkiye ve bölge için olan stratejik önemi ve içinde bulunduğu durumu iyi analiz etmek gerekiyor.

Şimdi, hep beraber Eurovision yarışmalarına upuzun bir isme sahip olan ancak bizim sadece “Makedonya” diye andığımız ülkeyi bir ele alalım.

İsim konusu Yunanistan’ı rahatsız ediyor.

Kuzey ve Batı Yunanistan’da, kendilerini Makedon kökenli olarak tanımlayan, diğer rum çoğunluktan daha farklı bir kökene sahip olduğu için azınlık teşkil ettiklerini savunan bir topluluk bulunuyor. Yunanistan’ın yanıbaşında kendilerini yine Makedon olarak tanımlayan Makedonya adında bir ülke olması ise, Makedonların Yunanistan’dan koparak Makedonya’ya katılmak arzusunda olması endişesi ciddi bir tehdit algılaması yaratıyor.

Zira Yunan devleti, bölgenin de adı olan Makedonya’yı ve Makedonları hep inkar etmiş ve bu topluluk üzerinde asimilasyon politikası uygulamıştır.

İşte bu yüzden Türkiye’nin, Avrupa’da özellikle “Former Yugoslav Republic of Macedonia” olarak anılan ülkeyi “Makedonya” olarak anması Yunanistan’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü Yunanistan, Balkanların bu küçük ülkesi Makedonya’nın kendi ülkesini bu şekilde anmasını gizli bir iddia olarak görüyor.

Makedon Anayasası, yürürlüğe girdiği ilk tarih olan 17 Kasım 1991’de 49. maddesinde “Makedonya Cumhuriyeti, komşu ülkelerde yaşayan Makedon milletine mensup kişilerin ve Makedon sürgünlerin statü ve haklarını korur, kültürel gelişimlerini destekler, onlarla ilişkileri teşvik eder” şeklinde bir madde barındırarak bu iddiayı somutlaştırmıştı da. 27 Haziran 1992’de Yunanistan Makedonya’dan anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti” ismini değiştirmesini talep etti. Nisan 1993’te ise Birleşmiş Milletler, bağımsızlığını tanıdığı bu ülkeyi, Yunanistan’ın da baskıları sonrasında “The Former Yugoslav Rebuplic of Macedonia: Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” geçici ismi ile kabul etti (Bugün Avrupa Birliği de bu ismi kabul ediyor). Yunanistan açısından sakıncalı olan maddeler 1995’te imzalanan interim antlaşma ile kaldırılsa da, Yunanistan hala ismi sorun olarak görüyor ve Makedonya isminin anılması konusunda saplantılı bir tavır izlemeye devam etti.

Yunanistan iddiasında zayıflıyor

Bugün ise BM ve AB uzun ismi kullansa da, bugün Çin, ABD ve Rusya da dahil olmak üzere 110 ülke Makedonya’yı “Makedonya Cumhuriyeti” olarak anıyor. Yunanistan ise Makedonya’yı “Üsküp” diye anıyor. Makedonlar ise “Makedonya” ismi dışında bir alternatif konusuna razı değil ve hukuki hakkı olan kendi kendini dilediği gibi tanımlama hakkından vazgeçmek istemiyor.

2005 yılında AB üyesi olma hakkını elde eden ve şu an AB ile müzakere masasına oturmaya hazırlanan Makedonya’nın müzakere sürecine de aynı sebeple sekte vurulmaya çalışılıyor. Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini her seferinde veto etmekle tehdit eden Yunanistan, geçtiğimiz günlerde Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Droustas aracılığıyla, isim konusu çözülmeden 7 Aralık’taki AB oturumunda görüşmelerin başlamasının mümkün olmadığı mesajını verdi.

Sadece bizim meselemiz değil

Yukarıdaki bilgilerden de görülebileceği gibi Türkiye ile Makedonya arasındaki ilişkilerin ilerlemesi başka herhangi bir ülkeyi birinci dereceden ilgilendirmeyen bir konu değil.

Zira Makedonya’da Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı duyulan müthiş bir sevgi var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Makedonya’yı ziyaret ettiğinde gerçekleştirilen sevgi gösterilerini hatırlayınız. Geçtiğimiz hafta Vatan gazetesindeki köşesinden yazmış olduğu Makedonya’daki Türkiye Modeli’ni de bir gözden geçiriniz.

Bosna Hersek’teki yatırımın da benzer şekilde temellendiğini ve vücuda geldiğini de dikkate alınız. THY’nin, önce Air Bosna’yı satın aldığını, şimdi de Makedonya Havayolları ile ilişkilerini güçlendirmeye yöneldiğini –ve muhtemelen hemen ardından da önemli yatırımların gelebileceğini- düşünününz.

Acaba diyorum; THY eski Osmanlı Coğrafya’sında bir havacılık ağı kurmaya doğru gidiyor diyebilir miyiz?

Tevfik Uyar

DUYURU: Asistan arıyorum

Biri tam zamanlı, biri yarı zamanlı, şu aşağıdaki özelliklere sahip asistan aramaktayım:

İş Tanımı: Tam Zamanlı Asistan (Bayan)

  • İstanbul Avrupa Yakası’nda (özellikle ya da metrobüs hattına yakın) ikamet eden
  • Üniversite mezunu ya da açıköğretim öğrencisi
  • Microsoft Office programlarını kullanabilen
  • Makul seviyede İngilizce bilen
  • Sosyal fobisi bulunmayan (Aviation Türk dergisi için reklam ya da iş geliştirmeye yönelik diğer konularda görüşmelerde bulunabilecek)
  • Asistanlık, pazarlama ya da reklamcılık konularında en az bir yıl deneyimli

İş Tanımı: Yarı Zamanlı Asistan (Bay, Bayan)

  • Haftada bir gününü ayırabilecek
  • Kalan zamanlarda benimle iletişimde olarak çeşitli zamanlarda yardım edebilecek
  • Karşılığında içerisinde bulunduğum tüm konularda eğitime tabi tutacağım ve makul bir burs vereceğim
  • Üniversitelerin Uçak, Uzay Mühendisliği ya da makine mühendisliği bölümlerinde eğitim gören yarı zamanlı asistan

İlgililerin bilgi@tevfikuyar.com adresine özgeçmişlerini de içeren bir e-posta atmaları rica olunur.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google