Articles Tagged with: öykü

ÖYKÜ: Cennet-i Sükun

Gezegen ekranı doldurmaya başlamıştı artık. Yeşil, altın sarısı ve mavinin ahenkli bir karışımı olan hâkim rengiyle, her yanı yağmur ormanları ve sahillerle kaplı bir cenneti andırıyordu. Islak, büyülenmiş bakışlarıyla izlediği ekranda, çıplak gözle algılanmayacak bir yavaşlıkta büyüyordu.

Bu hedefe 30 yıllık bir yalnızlık sonunda varmıştı. Ayak basılmamış bir gezegendi burası. 35 yıl evvel galaksi ağında görüp beğenmiş, ömrünü bu gezegene varmaya adamış ve beş yıllık hazırlık sürecinin sonunda kendi ekosistemine sahip modifiye gemisiyle yollara düşmüştü. Hesapta birkaç saat sonra yörüngeye girecek, uygun bir yer seçip inecek; son 35 yılını tam da hayal ettiği gibi, yaşanabilir kuşaktaki bu şirin, el değmemiş Dünya benzeri gezegende yapayalnız geçirecekti.

İnsan ömrünün ortalama 100 yıla çıkışından, uzayda hatırı sayılır bir hıza ulaşılmasından ve eskiden bir servete mal olan bireysel gemilerin ucuzlamasından beridir Salih’in hayali tam da böyle bir inzivaya çekilmek, hiç keşfedilmemiş bir gezegenin ilk sakini, kaşifi olmaktı.

Ama umulmadık bir şey oldu…

Radarında hemen hemen kendi gemisi boyutlarında ikinci bir gemi gördü. “Yoksa bizden başka akıllı canlılar mı var?” diye düşünüp, insan dışındaki ilk akıllı formun kâşifi de olacağı fikriyle heyecanlanırken, radarından geminin bir transpondırı olduğunu görünce söndü heyecanı. Bunun anlamı şuydu: Gemi insan yapımıydı… Birileri resmen onu takip etmişti demek ki… İyi de hangi münasebetsizdi bunu yapan?

Selamlama kanallarını açarak temas kurdu gemiyle. Alternatif üç iletişim kanalından da aynı mesajı gönderdi:

“Kimsin?”

Karşıdaki gemi, telsizleri kapalı olduğu için mesajı duymamış olmalıydı. Yine de sistemlerine bir göz attı ve kendi transpondırının kapalı olduğunu fark etti. Pek bir fark yaratmazdı ama yine de uzayın ücra köşesinde işe yaramayacağını düşünerek boşa elektrik harcamasın diye devreden çıkarmıştı. Bu, diğer geminin radarında görünmediği, başka bir deyişle diğer gemi tarafından bir “gemi” olarak algılanmadığı anlamına geliyordu. Transpondırını açtı ve aynı mesajı, sanki diğer mesajı duyulmuş da yanıt verilmemiş gibi yineledi:

“Kimsin dedim?”

Artık yabancı geminin iletişim kanalı kapalıysa bile, gemisi radarda görünen diğer geminin yanına bir mesaj sembolü koyacak, o gemiden gelen mesajı kaydedecek, iletişim kanalı açılır açılmaz kullanıcısına iletecekti. Tüm bunların öngörüsüne uygun şekilde gerçekleşmesi iki dakika sürdü.

“Ne demek kimsin?” diye yanıt verdi diğer geminin kullanıcısı. Sesin sahibi epey gençti.

“Basbayağı kimsin? Ne işin var peşimde?”

“Ne işim olacak ya? Peşinde filan değilim.” dedi kaptan. Genç olduğu sesinden de, tarzından da belliydi. Salih amca görüntü kanalını da açıp devam etti: “Babanı çağır bakayım. Yok mu anan baban?”

“Ne anası ne babası bey amca. Kendim geldim ben.” dedi. “18 yaşından büyüğüm. Ehliyetim var. Bak.”

Muhatabı da görüntü kanalını açtı. Ekranda elinde bir evrakla, tam da Salih amcanın tahmin ettiği gibi ergenliğinden henüz çıkmış genç bir oğlan duruyordu.

“Dalga geçme ulan. O gemiye anandan çıktığın gibi binseydin bile 30 yaşında olman lazımdı şimdi.”

Genç oğlan, ihtiyarın kullandığı argoyu pek anlamıyordu ama ne anlatmak istediğini az çok kavrayabilmişti.

“Amca ne diyon sen ya, bunadın mı? Ne otuzu ya? Takmışsın otuza…”

“Sus, gelirim oraya kırarım kafanı. Otuz tabi. En az otuz yaşında olman lazımdı senin. O gemide peydahlamışlar seni belli ki. Nerede anan? Ya da baban? Kim varsa artık…”

“Ne kızıyosun ya? Amma da aksi adammışsın. Yahu vallahi doğru söylüyorum. Yalnızım burada ben. Kimse yok. Deneme turu atmak için çıktım kendim. Gerçi Memo da gelecekti ama sattı sonradan, amaan… Neyse… Yalnızım dedim ya, kimse yok burada.”

“Bak hâlâ yalan söylüyor… Nereden geliyorsun sen bakayım?”

“Dünya’dan geliyorum.”

“Evladım, dünya buradan 30 yıl çekiyor. Senin yaşın ya 19 ya 20… Gemi mi doğurdu seni?”

“30 yıl mı çekiyor? 3 günde geldim ben be? Yürüyerek mi gelecektim?”

“Lan yürü git! Hâlâ dalga geçiyor! Vallahi gelip döverim seni.”

“Yahu üç günde geldim amca, niye inanmıyorsun? Hatta dur bakiyim…” dedi. Önündeki konsolda bir şeylere bastığı görünüyordu.“51 saatte gelmişim. 2 buçuk gün bile değil. Niye gelmesin yahu? Canavar gibi Kartal SFX… Gelmese iade ederim.”

Amcanın kafası iyice karışmıştı. Özellikle kendisiyle eğlenmek istemiyorsa, oğlanın böyle bir yalan söylemesine lüzum yoktu hakikaten. Rastgele bir gezegene seyahat edecek olsa, tutup da kendisinin kıymetlisine gelecek değildi ya? Ya aptalın tekiydi, ya da organize bir şaka yapılıyordu kendisine -ki birilerinin otuz yıllık bir organizasyonla şaka yapması pek mantıklı değildi. Son ihtimal de bilmediği, anlamadığı bir şeyler olduğuydu. Mesela 2 günlük yolu, dolana dolana 30 yılda gelmiş olabilir miydi? Dünya’dan 2 günlük mesafede olacak değildi ya? Onca hesap yapmıştı hâlbuki… Bir terslik vardı bu işte.

“Evladım… Yavrum. Epey kafam karıştı benim. Tane tane anlat bakayım bi daha şimdi bana. Kimsin, nesin, nasıl geldin? Neden geldin?”

“Ya yeni aldım bu gemiyi. Babam aldı yani, parasını ben vermedim… Gerçi benim de birikmişim vardı kenarda. Gemigaleriye gittik…”

“Evrenin başlangıcından başlasaydın… Büyük patlama filan… Oğlum bu detayları geç! Buraya neden geldin?”

“Sen de her şeye kızıyorsun ya… Tane tane anlat demedin mi? Neyse… Bu gemiyi yeni aldım. Bi deneme gezisine çıkmıştım. Bi iki yeri daha geze geze… Dur, tam söyleyeyim… Hah… 51 saat, on iki dakikada buraya gelmişim işte… Yavaş geldim üstelik. 40 saate bağlardım kassam, üç buçuğuncu nesil gemi bu.”

“Ne diyosun canım sen? 30 yılımı verdim ben buraya gelmek için?”

Oğlan kaşlarını çattı, gözlerini kıstı… Sonra bir şey hatırlamış gibi kafasını öne arkaya salladı hafiften. Gözlerini tavana dikip düşündü… Ve nihayet bir gizemi çözmüş gibi “Şimdi anladım galibaaaaa” dedi. “Dur bakayım” dedikten sonra konsolunda bir şeyler karıştırmaya başladı ama Salih amca’nın oradan oğlanın tam olarak ne yaptığı anlaşılmıyordu.

“Oooooooooo… Amcacım senin araç klasik zaten, ama epey iyi durumda valla… Vay vay vay… Baya eski model bu ya. Arnuvö akımından…”

Geminin tamamına bakmıştı demek oğlan. Görüntüyü evirip çevirip incelemeye devam ediyor, bazen hayretten gözleri büyüyor, bazen kendi kendine gülüyordu.

“Hımm…. Arkası boş ama… Sıçrama modu da yoktur bunun… Hakikaten. Senin sıçrama motorun yok ya… Ohaaaaa… Doğru söylüyorsun demek. Sen şimdi gerçekten 30 yılda mı geldin buraya moruk?”

“Moruk babandır ulan eşşoğlueşşek! Saygılı konuş. 30 yılda geldim tabi… Sabırla geldim. Emek emek geldim. Uzun uzun yolları, derin karanlıkları, kadim sessizlikleri aştım da geldim.”

“Vah vaaah… Şair olmuşsun yolda da belli ki… E amcacım, 25 yıl filan oldu sıçrama keşfedileli ya. 5 yıl daha bekleyeydin, iki haftada gelirmişsin. Uzayaltı itkisiyle mi geldin buraya? Bisikletle gelsen daha iyiymiş ehehehe… İşe bak ya… Ehehehehe…”

Oğlan acımayla karışık bir alayla, katıla katıla gülüyordu.

“Gülme ulan… Ciddi misin? De bakayım şu sıçrama şeysini bi daha?”

“Sıçrama motoru. Ciddiyim tabi… Anlatmakla uğraşamam valla. Uzay ansiklopedisi var mı gemide entegre?”

“Var. 2093 kopyası.”

“Gerçi vardır tabii. 2070’ten beri standart değil mi? Ama eskiymiş senin ansiklopedi. Veri kanalını aç da göndereyim madem. Bende en günceli, 2123’ü var.”

Uzay ansiklopedisi, Dünya ile veri iletişimi kuramayacak kadar uzaklara gidecekler için Dünya kültür birikiminin yanısıra, uzayda ihtiyaç duyulabilecek tüm bilgileri derleyen bir açık ansiklopediydi. Kökleri 21. yüzyıl başında atılmış, o günden bu yana gönüllü kullanıcılarca geliştirilmekteydi.

“Gönderdim.” dedi oğlan. Hemen sonra Salih amcanın ana bilgisayarından bir dosya transferi uyarısı geldi. Kabul düğmesine basılır basılmaz veri aktarım kanalından yollandı ansiklopedi.

“Sıçrama motoru maddesine bak…”

“Dur acele etme… Sıç…ra…ma… Mo…to…ru… Hıh… Okuyorum bi dakika…”

Çocuk haklıydı. Salih’in Dünya’yı terk etmesinden beş yıl kadar sonra sıçrama motoru diye bir şey keşfedilmişti. İlk versiyonları ticarileşmemiş, askeri amaçla kullanılmıştı. 2107 yılında piyasaya sürüldüyse de ilk başlarda yakıt tüketimi yüksek diye hiç tercih edilmemişti. Lakin iki yıla kadar, geciktirilmiş fizyon teknolojisi ortaya çıkmış, motor havayla suyla çalışır vaziyete gelmişti. Kısa sürede uzayaltı itkisinin yerini alıp insanoğlunun en büyük icadı sayılmış, insanoğlunun kaderini kısa sürede değiştirmiş, ilk on yılında galaksinin %10’unun madenciliğe ve imara açılmasını sağlamıştı. Bolluk nedeniyle pek çok kaynak problemi çözülmüş, bu sayede sıçrama motoru gün geçtikçe daha iyi hale getirilmişti.

Gözlerine inanamadı Salih amca ama… Doğruydu. Zamanda kayıp olmadan uzun mesafeleri kat etmek daha önce hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştı.  Boşuna 30 yıl beklemişti hayal ettiği gezegene ulaşmak için. Yapayalnız tüketmişti ömrünü yollarda. Tarihsel bir örnek vermek gerekirse, o zamanının gezgini olarak yürüyerek Bağdat’a ulaşmaya çalışırken, birileri uçağı keşfedivermişti.

Kendini avutmaya çalıştı. Tam 35 yıl önce stoacılıkla tanışmıştı. İnsan ihtiyaçlarının büyük çoğunluğunun sanal, çağın mutluluk tanımlarının abartılı bir yapaylık ürünü olduğunu düşünüyor, pek çok kavramın insan zihni tarafından inşa edildiğine ve hiçbir kıymeti bulunmadığına inanıyordu. Bu yüzden terk etmişti Dünya’yı ve kendini daha iyi anlamak, kaderini kendi tayin etmek için düşmüştü yollara. Esas kıymetli olan yürüyerek gitmekti zaten Bağdat’a. “Olsun be… Yolculuğun kendisi güzeldi sonuçta…” diye mırıldandı gözleri ansiklopedinin nizami satırlarına dalmışken.

“Buyur amca?”

“Sana demedik ulan…” diye terslendi çocuğa ama konuşmaya ona hitaben devam etti: “30 yılım gitti ama hedefime ulaştım işte. Nasıl olduğu beni ilgilendirmiyor. Meselem Dünya’dan çekip gitmek, uzayda kaybolmaktı zaten. Cesaret edebildim, bunu göze alabildim ya… Ha yıllarım uzayda yolda geçmiş, ha otuz yıl gezegende beklemiş, iki günde gelmişim… Aha kalan ömrümde tek başıma yaşayacağım şu gezegende. Sessiz… Sakin… Sükunet içinde.”

“Tek başına mı? Sükunet içinde mi?” diye sordu oğlan. Teyit amaçlı ya da meraktan olmadığı belliydi. Alay etmek için soruyor gibiydi daha çok. Zaten bıyık altından gülmeye başladı daha sorarken. Sonra sırıttı… Şiddeti giderek arttı gülüşünün ve en sonunda kahkahaya boğuldu.

“Ne gülüyorsun ulan bacaksız! Sen ne anlarsın inzivadan? Ne bilirsin iç huzuru? Nereden anlayacaksın kalabalıktan bunalmanın, dünya telaşından yorulmanın acısını?”

“Ahaha… Neye mi gülüyorum? Yahu galaksinin en kalabalık beach club gezegenine gelmişsin, haberin yok.”

“Ne diyosun? Ne klübü? Ne kalabalığı?”

“Teleskopun varsa aşağıya dikkatlice baksana bi.”

Adam geminin hemen altında konuşlu gözlem teleskobunu çalıştırıp gezegen yüzeyine odakladı. Çıplak gözle sapasakin görünen gezegenin yüzeyi epey imar edilmiş, üstelik yoğun bir hareketlilik sahibiydi.

“Bu neeeeeeeee!”

Teleskobun önünden bir de iletişim uydusu geçmişti üstelik. Biraz azalttı yakınlaştırma katsayısını ve yörüngede epey bir uydu olduğunu fark etti. Gezegene yaklaşırken de bunları gördüğünü ama göktaşı sandığını hatırladı.

“Amca galaksinin en meşhur sahilleri buradadır. Bak şu beyaz lekeler var ya. Onlar hep otel. Beş bin yataklı, şehir gibi oteller var burada.”

“Ben dağ taş sandıydım onları…”

“Öyle zaten. Artistliğine sökmediler kayaları. Hepsini oyup otel yaptılar. Güzelliği de orada zaten. Serin serin mağaralarda takılıyor herkes. Bu kayalar epey geniş alanlara yayılıyorlar. Bak şu çizgiler var ya? Onlar da otelin kendi demiryolu ağı. O kadar büyük oteller var düşün. Geçen yıl dayımlarlan geldiydik…”

“Şu kahverengi siyah lekeler ne?”

“Siyahlar? Hangileri? Haaa… İnsan onlar da.”

“Ne diyosuuun?”

“Tabii ya… Gezegen nüfusu dört mevsim milyar mertebesinde. Ya baksana önündeki ansiklopediden? Gezegenin adı Havana Beach.”

Adam tekrar ansiklopedi ekranına geçti. “Ha… va… na… Bu nasıl isim ya? Kim koymuş? Biiiiiç…..”

“İlk keşfeden koymuş. Kural böyle…” diye ukalalık etti çocuk. Elbette adam da biliyordu isim hakkının ilk keşfedene ait olduğunu. Kâşifi olmayı hayal ettiği ve adını “Cennet-i Sükûn” koymayı arzuladığı gezegeni tatil beldesine çevirip adını Havana Biiiç koyan zihniyete sövdü içinden. Gezegenin tarihçesi önünde duruyordu. Yarı içinden yarı dışından okurken gözlerine inanamadı. Gezegenin kâşifi satırında Kâmil Çomar adı yazıyordu.

“Kâmil Çomar mı?”

“Haa… Turizm kralı. Vergi rekortmeni olan. Tanımıyor musun? Gerçi 30 yıldır haber bile okumuyosundur sen.”

“Kuzenimin adı bu. Anaaa… Resmi de var. Gerçekten o… Benim kuzenim yahu bu!”

Adam önünde duran sakin cennetiyle üçkağıtçı kuzeni arasındaki bağlantının bir tesadüf olmadığından emindi. Biraz düşündükten sonra anladı meseleyi.

“Vay puuuuuuşt! Sıçrama motoru çıkar çıkmaz benim planımı mı çalmış? Vay köpoğluu…. Kopyacı pezevenk. Hırsııııız! Hırsız! Adi hırsızzzzzzz!”diye bağırdı. Hıncından konsolunu yumruklamaya başladı.

“Sakin ol amca. Sen Kamil Çomar’ın kuzeni misin hakikaten?”

“Olmaz olaydım! Ooooooooof yaktın beni Kâmil. Geçen zamanda ağzıma sıçmışsın meğer itoğlu it. Ne yapacam ulan ben şimdi? Meğer hayallerimi çalmış şerefsiz. Otuz yıl yol teptim, O-TUZ-YIL!. Of anam of…”

Bir tür sinir krizi geçiriyordu Salih Amca. Sinirinden hop oturup hop kalkıyordu… Küçük egzersizlerle diri tutmaya çalışsa da gemide otuz yıl boyunca hamlamış bedeni onun daha fazla hareketlenmesine müsaade etmedi. “Anam belim belim belim…” diyip oturdu yerine.

Dudaklarını ısırıyor, ileri geri sallanıyordu. Derken büzüldü dudakları… Titremeye başladı… Gözlerinden kalın kalın yaşlar süzüldü nihayetinde. Oğlana göstermemek için başını önüne eğdi ama sesini kısmayı başaramadı: Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bir yetişkinin böylesine bir şiddetle ağlaması karşısında ne yapması gerektiğini bilemeyen oğlan karşısındaki ihtiyara acımakla yetindi. Diyecek bir şey bulamayınca “Amca… Hadi in bi tatil yap buraya gelmişken…” diyebildi sadece. Adamın bu teklife kayıtsız kaldığını görünce karar değiştirdi: “ya da geri dönelim birlikte… Hadi… Götüreyim sen Dünya’ya.”

“Madem iki günde geldin… İki günde de döneceğiz demek… Tamam… Dönelim hakikaten.”

“Gemin ne olacak?”

“Sıçmışım gemisine. At arabası olmuş bu zaten…”

“Haklısın… Yaklaş da kilitlenip alayım seni… Söz ver dövmeyeceğine?”

“Söz yahu söz. Seninle derdim yok ki benim… Şaşkınlıktan kızdım işte biraz. Beni döven dövmüş zaten. Oooof of…”

Oğlan çabuk sulandırdı ortalığı: “Amca bak gelmişken bir görseydin şu aşağıyı. Bi denize girseydik filan? Bana hava hoş gerçi… Gelirim gene. Senin işin zor, 30 git 30 gel ehehehe…”

“Dalga geçme ulan! Görmeyeceğim dedim. Lanet olsun bu gezegene. Hivini biiiçç… İsmine sıçtığım. Büyük Teleskop verilerinden karıştırıp bulduğumdan beri gözüm bundaydı benim. Milyonlarca gezegen verisi içinden tesadüf denk gelmiştim. Kimse bulamaz sanıyordum. Ne bileyim ite köpeğe yol göstereceğimi? Götür beni Dünya’ya. Bir rüya bitti, bir ömür gitti. Lanet olsun…”

“Tamam tamam… Ama gemiyi orada bırakma, cezası vardır böyle yörüngede bırakılmaz. Bağlayıp götürebiliriz benimkiyle. Kütle artışından yolculuk yavaşlar biraz ama gene de bir haftada alırız Dünya’yı. Hem satarsın sen bunu. Gemiler artık çok ucuz ama seninki iyi durumda bir klasik. Meraklısı, koleksiyoncusu var bunların…”

Dünya’ya gidince paraya gerçekten de ihtiyacı olacaktı ama derdi para pul değildi henüz. İkinci kısmını duymazdan geldi.

“Bir haftaya uzayacak demek? Olsun peki… 30 yılı göze aldım, bir hafta ne?”

Sonra kendi kendine mırıldandı: “Ben Dünya’ya gelip de seni bulmaz mıyım… Turizm kralıymış. Vay adi vay. Vay şerefsiz vay…”

“Bağlıyorum amca o zaman.”

“Bağla bağla…”

 

BİTTİ

GALAKTİK TİYATRO’NUN KELİME BULUTU

2014 yılı Şubat Ayı’nda Entropol Kitap‘tan yayımladığımız Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımın içerisindeki öykülerin her birinin kelime bulutunu yarattım. Aşağıdaki görüntüler ortaya çıktı (Kitap hakkında Özgün Muti’nin yapmış olduğu bir değerlendirmeye ulaşmak için tıklayın).

Kelime bulutları 1000-3000 kelime sınırları ile yapıldı. Şu adresteki bulut üreteci zamirler ve edatları atarak daha sağlıklı analiz yapma şansı veriyor: http://www.kelimebulutu.net

İşte öykülerime ait kelime bulutları…

1. Fırıldak

1firildak

2. Galaktik Tiyatro

2galaktik

3. Tanrı Misafiri

3tanri

4. Zamansız Apollonia

4apollonia

5. Başkalaşım

5baskalasim

6. Son Mektup

6sonmektup

Its time to change the web, one pixel at a time

- Swami

GALAKTİK TİYATRO HAKKINDA

Entropol Kitap olarak hazırlayıp yayına e-kitap olarak sunduğumuz, ikisi ödüllü altı öykümü içeren Galaktik Tiyatro hakkında Fabilog.com‘dan Özgün Muti harikulade bir eleştiri ve değerlendirme yazısı kaleme aldı.

Fabilog ailesine ve kendisine teşekkürlerimi iletirken söz konusu yazısının bağlantısını paylaşmak isterim:

http://fabilog.com/galaktik-tiyatro-tevfik-uyar/

ÖYKÜ: AŞKIM TARİKATI

Gayrettepe’de dükkânım olduğu zamanlar gidip gelmek kolay olsun diye Beşiktaş’ın Dikilitaş Mahallesi’nde bir eve taşınmıştım. Altı dairelik bir binaydı. Giriş katındaki iki dairenin birinde ben, diğerinde de Ayla yaşardı.

Ayla güzelce bir kadındı, yalnızdı. Orta boyluydu; ne zayıf, ne de şişman… Etine dolgun desem değildi, ama çelimsiz de değildi. Öyle her şeyin ve her ölçünün arasında bir yol tutmuş ve onu da korumaya çalışıyor gibiydi. Beyaz tenliydi ve karaydı kaşı gözü. Bazı sabahlar gözlerinin altı şaşılacak derecede şişerdi ve hasta olduğunu sanırdım. Böyle olduğu zamanlar başı öne eğik yürürdü ama aynı akşam kendisini tekrar gördüysem o şişliklerden eser kalmadığına şahit olurdum.

Ayla’nın huyu da güzeldi. Taşınmamla samimiyetle tanışmamız arasında kalan zaman aralığında kapı ağzında karşılaştığımız zamanlar olurdu. Nezaketen selam verirdim ve o da mutlaka alır, hal hatır ederdi. Güzel bir yemek yaptığı zaman kokusu benim daireme kadar geldi ise, sanki canımın çektiğini bilmişçesine elinde bir tabakla kapımı çalar ve koklayan burnun hakkını da verirdi. Yardımsever olduğunu da üst kattaki Hanife Teyze’nin her işine koşturuşundan bilirdim. Akıllı bir kadın olduğunu da biliyordum, zira apartman yöneticisi başkası olmasına karşın apartmanın genelini ilgilendiren konulara o müdahale eder, kapıcıdan duyduğuma göre alınacak bir şey olduğu zaman bizzat kendisi ilgilenir, ne gerekiyorsa bulurdu.

Yalnız… Gece olduğu zaman bir haller olurdu Ayla’ya. Akşam ile yatsı arasındaki bir zaman balkona çıkar, “Aşkııııım, aşkııııım” diye uzun uzun bağırır. Duysanız, sanki delirmiş gibi.

Ben gündüzleri hiçbir iş tutamayan, ama akşam oldu mu kısa sürede imkânsızları başaranlardanım. Gündüz hiçbir şeye aklım ermez ve hatta sabahları arabayı bile bir garip kullanırım, ama gece verin bana arabayı sabaha kadar sizi Dünya’nın bir ucuna bir kez dahi esnemeden götüreyim. Kısacası hava karardı mı artık benim düşünme, çalışma saatimdir. Dükkânda hesapları kontrol ettikten sonra eve gelir, her ne işim varsa, her ne yazıp çizeceksem o saat o sandalyeye oturur, uyuyana dek de işimi bitiririm. Lakin bu eve taşındığım ilk zamanlarda komşumun şevkle çalıştığım o saatlerde balkonuna çıkıp bağırması benim dikkatimi dağıtmaya başladı.

İlk haftalarda durumu garipsiyor, iyi kötü yine de işime gücüme devam ediyordum. Dikkatim dağılıyordu ama kadınla da bir samimiyetim olmadığından bu duruma ya da olası nedenlerine fazla takılmıyor, “Allah kurtarsın!” deyip geçiyordum. “Herhalde bu kadın aşık olmalı… Yahut kocası, sevgilisi falan öldü. Kadın hala kabullenemiyor. Ya da felaket bir kara sevdanın pençesine düşmüş ve ayıkken sayıklıyor” diye kendimce de tahminler yürütüyordum, yoksa kim bağırır balkona çıkıp da böyle feryat figân, hem de her akşam?

Aradan zaman geçip de kadınla muhabbetim artınca, oldukça normal görünen, gayet de akıllı ve iyiliksever olan kadının derdinin ne olduğunu merak etmeye başladım. Hele ki o bana yemek getirdikçe, hal hatır ettikçe, bir ihtiyacım olup olmadığını sordukça bende yersiz bir ahde vefa hissi aldı yürüdü. Kadın elinden geldiğince benle ilgilenir, her yemek yaptığında beni de düşünürken, ben onun meçhul derdine kulaklarımı tıkıyor ve hiç aldırmıyormuşum gibiydi sanki. Üstelik bir de işime gücüme engel olduğu için de içten içe kızıyordum ona. Hâlbuki kadın ne bilsin, o iki dakikada benim tüm dikkatimi dağıtmayı başarıyor ve bana engel oluyor? İtiraf da edeyim, bencil bir merakım vardı bu konuda. Bu nidalar, bu feryatlar koca bir bilmeceye dönüşüyor, ben sebebini anlamadıkça büyüyen gizem beni yavaş yavaş içine çekiyordu ve nihayet kendimi bu konuyu çözmekle mükellef bir dedektif gibi hissediyordum.

Taşındıktan iki ay kadar sonra idi sanırım, benim de delilik damarım tuttu, elime kağıdı kalemi alıp not tutmaya başladım: Saat kaçta çıktı balkona, kaç kez “aşkım” diye bağırdı, iki bağırış arasında ne kadar süre geçti, “aşkım gel artık?” diye devam etti mi etmedi mi, o gece bu bağırma işi kaç posta gerçekleşti, hepsini not ediyor, hesap kitap yapıyor, istatistikler, grafikler çıkarıyordum. Herhalde benim şüpheci beynim bundan bir düzen çıkaracağını ve bu düzen vasıtasıyla bu gizemi çözeceğini sanıyordu ki ben de matematiğin bana bir şeyler vereceğinden ümitlenerek aklımın bu talimatına uyuyordum. Bir yandan da kendi kendime “ne uğraşıyorsun yahu, git de sor, öğren, ne var bunda?” diyordum ama onun kapısını böyle bir şey için çalmak bana abes geliyordu. Her şeyden önce yalnız yaşayan bir kadındı. Ayrıca daha sonradan öğrendiğime göre genç yaşında dul kalmıştı. Böyle yalnız ve bekâr bir adam olarak gidip nasıl çalardım kapısını? Beni bir çay içmeye, kahve içmeye davet etseydi neyse, ben de böylece muhabbet esnasında belki cesaret edip sorabilirdim ama öyle bir davet de hiç gelmemişti.

Aradan bir ay daha geçti. Elimde -dışarıda geçirdiğim iki akşamı saymazsak- bir ayın kaydı vardı. Kâğıda baktığımda hummalı bir bilimsel araştırmanın verilerine bakıyor gibi hissediyor ve istikrarlı bir biçimde araştırmama devam etmiş olmamdan gururlanıyordum. Alt alta gelen veriler tam yirmi sekiz gün ediyordu. Tuttuğum notlara göre “Aşkım” nidaları mutlaka hava kararınca, muhtemelen bir akşam yemeği sonrasında başlıyor gibi görünüyordu ama sayıları arasında bir düzen yoktu. Kimi zaman sadece iki kere çığrınmış, kimi zaman sekiz. Kimi zaman bu ayin bir dakika sürmüş, kimi zaman aralıklarla on beş dakikayı bulmuş. Bazen “Nerdesin?” diye feryâd etmiş, bazen “Gel artık!” diye yalvarmış. Bazense sadece “Aşkım” deyip geçmiş. Allem ettim, kallem ettim, bir şey bulamadım. Ne bulacağıma dair keskin bir fikrim de yoktu ama araştırmalarım sonuçsuz kalmıştı.

Merakım beni çılgına çeviriyordu. Önceleri aklıma gelen ilk ihtimâller kara sevda ya da kabullenilmemiş bir ayrılık iken şimdi çok başka şeyler düşünüyordum. Genç yaşında terk edilip dul kalmış olması olayı açıklasa da bu gizemin bu kadar kolay bir çözümü olmasını mümkün bulmuyordum.

Bu bir büyü olabilir miydi? Her gün akşam vaktinde bir türlü ikna olmayan ya da seveni sevemeyen o sevgiliyi çağırma yoluyla yapılıyordu ve belki ben görmüyordum ama o sırada elindeki bir tas okunmuş suyu yola serpeliyor, tılsımlı bir tütsüyü savuruyor ya da aralarda dudaklarını oynatarak sesizce dua ediyordu? Belki de ona büyü yapılmıştı, kimbilir? Ya da benim henüz hiç keşfetmediğim bir dindi bu. Aşk ya da en azından ilâha duyulan sevgi ortaktı pek çok dinde ve pekâlâ bu bilmediğim dinde de olabilirdi. Tanrı’ya “Aşkım” diye hitap edilenini bilmiyorum ama mevleviler aşk olarak adlandırmıyor muydu tanrı sevgilerini? Hem ille de yeni bir din olacak değil ya, bir tarikattır belki de. Adı da “Aşkım Tarikatı” olsa hiç şaşırmazdım.

Bilmece başından beri aynı olmasına karşın ben onu çözemedikçe daha da büyüyor gibiydi. Bir süre sonra öylesine sesleri komşumun sesi zannetmeye başlamıştım. Balkona çıkacak ve elime kalem kâğıdı alıp ayrıntıları not edeceğim diye bir kulağım hep o tarafta idi. Hatta akşam vakitlerini de aşmıştı bu iş. Gece tuvalete ya da su içmeye kalktığımda komşum tarafına kulak kesiliyor, balkona çıkıp ışığı yanıyor mu diye bakıyor, bir yanımla hep onu dinliyor, hem onu izliyordum. Bir ara “acaba âşık mı oldum?” diye bile düşündüm ama ilgisi yoktu. Muhabbetsiz aşk olur muydu ki?

Nihayet bir gece rüyama girdi. Rüyamda yataktan yenice kalkmıştım ve her nasılsa güneşin doğmak üzere olduğunu da biliyordum. Balkonun kapısını birinin tıklattığını işitiyorum ve oraya varıyorum. Kapının bir tarafında ben, bir tarafında da siyah pardesülü, fötr şapkalı, kaldırdığı yakalarından ve indirdiği şapkasından yüzü seçilemeyen bir adam. Açıyorum, bir şey demek istiyorum, diyemiyorum. Derken o konuşuyor ve sanki han kapısını çalmış da yer soruyormuş gibi bir rahatlıkla “Buralarda beni çağıran birisi varmış, siz misiniz ya da tanıyor musunuz?” diye soruyor. Konuşmak istiyorum, konuşamıyorum. Çevredeki apartmanlara bakınıyor, elimle doğru yönü işaret etmek istiyorum, ama onu da beceremiyorum. Bir ara “kimsiniz” diyesim geliyor ama ağzımı açmak ne mümkün? Fakat o duymuş gibi tekrar bana çeviriyor kafasını ve duymuş gibi de cevap veriyor: “Azrail yahu, tanımadın mı?”

Kanter içinde uyandım ki nasıl da terlemişim? Yatak göl gibiydi! Hem terlemiş, hem de susamıştım ama çocuklar kadar korktuğumdan ve mutfağa gidip su içmeye cesaretim olmadığından gerisin geriye uyumaya çalıştım.

O sabah kalktığımda bu işin aslını öğrenmeye karar vermiştim artık. Rüyaların mânâsı olduğuna çok da inanmam ama azrailin görünmesini niyeyse manidar bulmuştum. “Cici komşum ölecek miydi yoksa?” diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Merakın yanında bir de kendi halim vardı: Artık işim gücüm bu gizemi çözmek olmuştu ama yeni bir bilgi elde edemediğimden durduğum yerde kalakalmıştım. Hiçbir şey bana heyecan vermiyor, kendi hayatıma dair hiçbir gelişme, eş, dost, arkadaş beni mutlu etmiyordu. Dükkâna bile uğramaz olmuştum ve hayatım alt üst olmuştu. Beni arayan insanların telefonunu açmıyor, onlara geri de dönmüyordum. Ne kimse ile konuşasım, ne de evden çıkıp bir şeyler yapasım vardı. Bu gizemi çözmek benim hayattaki yegâne amacımdı sanki.

Planlar yapmaya başladım. Planlarımdan birisi o balkonda böyle çığrınır iken birden karşısına çıkıvermekti. Herhalde o sırada göz göze gelsek bana anlatmak zorunda hissederdi bu garip feryâtların sebebini. Fakat bu planı becerebileceğimi sanmıyordum, çünkü o rüyayı gördüğümden beri o böyle bağırdıkça korkuyordum artık. Nitekim rüyadan ya bir ya iki gün sonraki akşam vakti idi. Evde çok bunaldığım bir anda temiz hava almak için balkona çıkmıştım. Onun tarafına doğru bakıyordum ki gözümün ucu ile perdenin kenara çekildiğini hissettim. Aklımda şimşek gibi beliriverdi detaylar: “Akşam ezanı okundu, yatsıya da az bir şey var, şimdi çıkacak yine, eyvah!” diye düşünüp, kendimi içeriye nasıl atmıştım bilmiyorum. Balkona doğru uzanan kanepenin üzerine attım kendimi ve gözümün önünde rüyamdaki azrail belirdi. Nasıl nefes nefese kalmışım anlatamam. O anlar beni bu kadar korkuturken balkonda durmayı nasıl becereyim?

Diğer planım balkonundan uzak ve gündüz vakti olduğundan daha güvenli idi: Kendimi davet ettirmek, böylelikle yakınlık kurmak, mümkünse onun hakkında daha çok şey öğrenerek bu sırrı çözmek. Fakat bunu nasıl yapabileceğimi bir türlü bulamıyordum.

Yine bir gün kendimi nasıl davet ettirebileceğimi, en azından onun da yanlış anlamayacağı bir biçimde o benimle temas kurmadan onunla nasıl temas kurabileceğimi düşünürken bir çay içeyim diye mutfağa gitmiştim. Komşumun evine giden yolun anahtarını işte o gün, orada gördüm: Bana en son getirdiği tatlının tabağı… Tabi ya! O kadar düşüncesiz, o kadar vurdumduymazdım ki, kadın boş tabaklarını elinde dolu bir tabakla geldiğinde alırdı. Bir gün olsun şu tabağı doldurup vermeyi akıl edememiştim. Neden bu ilk olmasındı?

İyi de; yemek yapmayı bilmiyordum ki! İlle yemek mi olmalı? Ya ne yapacaktım? Yoğurt koysaydım mesela? Saçma olurdu. Komşuya bir kâse yoğurdu vermek için illa ki özellikli bir yoğurt olmalıydı. Mesela memleketten gelen kaymaklı bir koyun yoğurdu olsaydı iyi olurdu ama elimdeki tek yoğurt pastörize hazır yoğurt. Hazır çorba yapıp versem dalga geçmek gibi olurdu, ama aksine sempatik de görünebilirdim. Bilememiştim. Gerçi demokrasilerde çare tükenmez! Biraz daha düşününce aklıma sıkı bir yalan gelmişti…

Aceleyle evden çıkıp pastaneden çikolatalı pasta aldım geldim. Pastayı güzelce dilimledim. Bugünün doğum günüm olduğunu söyleyecektim. Özellikle iki dilim koydum ki beni pastanın yanında bir kahve içmeye davet edebilsin ve içeride en azından şu pastayı bitirene dek vakit bulabileyim.

İkindi yeni çıkmıştı ki kapısını çaldım. Plan tam da düşündüğüm gibi işledi. Güzel komşum kapıyı açtıktan sonra ıkına sıkıla ona o gün doğumgünüm olduğunu, bir arkadaşımın pasta getirdiğini, hem tabağını iade etmek hem de doğum günü pastamdan ikram etmek istediğimi söyledim. Sırf arkadaşımın gittiğini ve çağırılmaya müsait olduğumu ima etmek için bir ara saçmalamış da olabilirim. Önemli değildi, plan işledi ve beni içeri buyur etti. Salona doğru yürüdüm; yürürken yavaş yürüyor ve etrafıma bakınıyordum: Ev oldukça normal görünüyordu. Ne bilmediğim bir dinin işaretlerine, ne muskalara, ne de anormal bulunabilecek hiçbir şeye rastlamıştım. Gayet düzgün, temiz, modern bir evdi.

Bir yandan pasta yiyip, bir yandan da çaylarımızı yudumlarken bir on beş dakika kadar geçmişti galiba. Çayları tazelemek için mutfağa gittiğinde yine etrafımı inceliyordum ki kadının belli belirsiz “Aşkııım” diye seslendiğini duydum.

Sanki bu sihirli bir kelimeymiş, bir büyünün kilit cümlesiymiş gibi bir anda yüreğim sıkıştı. Tüylerim ürperdi ve birden korkumun kaynağı olan evde bulunduğumu fark ettim. Kadın yine aynı türküyü çağırıyordu ama bu defa balkonda değil evindeydi. İşin kötüsü o evde ben de vardım. Ya azrail geldi ise ve tam da ben kadının evindeyken onun canını alacaksa? Eyvah eyvah…

Tekrar içeriye kulak kabarttım ama kulaklarım tıkanmıştı ve sadece kendi yüreğimin atış seslerini duyuyordum. Derken kadın bir kez daha “Aşkım” dedi ve irkildim… Ancak bu defa bir çağırma sesi değil, yumuşak bir seslenmeydi bu. Daha önce duymadığım bir tonda. Aradığı bir şeyi bulmuş gibi… Neyi buldu ki? Aman yarabbi!

En azından hala ölmediğini bilmek beni rahatlatmıştı, fakat her an kötü bir şey olacakmış gibi bir hissiyat içerisinde, adeta teyakkuzda bekliyordum. Kadın, hiçbir şey olmamış gibi tekrar salona geldi. Artık her nasıl görünüyorsam halime bakıp hayrete düştü.

“Ne oldu size böyle?”
“Ne… Ne, ne olmuş?” diye kekeledim.
“Bilmem, korkmuş gibisiniz…”

Ona sebebini nasıl açıklayacaktım? Bir yolunu bulmaya çalışırken o da hala elindeki tepsiyle ayakta bekliyordu. O da korkmuştu sanki.

Derken, ince ve sık aralıklarla çalan bir zilin sesini işittim koridordan. Mutfaktan salona yaklaşan bir şey vardı. Acaba sadece ben mi duyuyordum? Kadın neden sese tepki vermiyor anlamıyordum. Yüreğimin ağzımdan dışarıya fırlamasına ramak vardı ve gözlerimi pörtletmiş halde olduğumun farkındaydım. Belki kadını dehşete düşüren de bu manzaraydı. Ve ses gittikçe yaklaştı… Yaklaştı… Salonun kapısına kadar geldi.

Gözlerimin karardığını hatırlıyorum, gerisi kopuk…

*

Burnuma keskin bir kolonya kokusu geldiğinde varlığımın bilincine tekrar ulaşıyordum. Başım küçük bir yastığın üzerinde, burnumda ve bileklerimde birinin elleri vardı, ama kimindi? Gözümü açmaya cesaret edemiyordum. İçeride hala bir zil sesi oradan oraya dolaşıyor. Gözümü açtım, komşum uzandığım koltuğun dibine diz çökmüş. Bileklerimi ovalayan o. “Ne oldu size Ömer Bey? Bayıldınız, çok korktum…” diye soruyor.

Ağzımı açacağım sırada birden bacaklarıma doğru uzun tüylü bir hayvan zıpladı ve ben de istemeden sıçradım. Komşum “Aşkım! Rahat dursana!” diye kızdı ve şişman ama atletik kediyi kucağına alıp hemen yanı başındaki balkon kapısını açtı, dışarıya bıraktı.

“Çok direndim ama yeter! Kısırlaştıracağım artık bu hayvanı… Hiç söz dinlemiyor ve sürekli evden kaçıyor. Her akşam balkonlarda deliler gibi adını bağırmaktan sıkıldım. Duyan ne diyordur acaba?” diye sordu.

Oturduğum yerde doğruldum. Gözümü Ayla’nın gözlerine diktim. Ne diyeceğimi merak ediyordu, zira bir şey söylemek istediğimin de farkındaydı. Sabırla bekledi, bekledi, bekledi…

Kahkahalarım bir volkan gibi patladı ve deliler gibi gülmeye başladım

Galaktik Tiyatro Çıktı!

Galaktik Tiyatro

Galaktik Tiyatro

Türkiye’de Yayınevleri artık öykü kitabı basmıyorlar, çünkü satış potansiyeli olduğunu düşünmediklerini ifade ediyorlar. Başka bir kitap projem için şimdiden iki yayınevi bulmuş olmama rağmen, öykü kitabıma bulamıyordum (gerçi Versus Kitap ile özel şartlarda anlaşmıştık ama daha sonra çeşitli talihsizlikler oldu).

Somut bulan hayallerimden birisi olan “Bilgi Çağı Şirketi” Entropol bünyesinde, Türkiye’nin ilk profesyonel <<sadece>> çevrimiçi yayınevini -nihayet- Dünya’ya getirdik: Entropol Kitap. Daha ilk kurulduğunda doğaya ve çevreye saygılı olacağını bir ilke olarak ilan eden Entropol, kurduğu bu yayıneviyle de “hiçbir ağaca zarar vermeden yayıncılık!” prensibine bağlılığını göstermiş olacak.

E haliyle, Entropol Kitap ile birlikte giriştiğimiz ilk iş, “Fırıldak” ve “Son Mektup” gibi ödüllü, “Galaktik Tiyatro” gibi seçilmiş ve üçü de daha önce farklı dergilerde yayınlanmış olan toplamda 6 adet öykümü birleştirmek oldu.

“Galaktik Tiyatro” adlı öykü kitabım 137 sayfa olarak, 978-605-85335-0-9 ISBN nosuyla EPUB formatında resmen yayında.

Kitap hakkında bilgiye de şu adresten ulaşabilirsiniz:

Entropol Kitap:
http://www.entropolkitap.com/kitap/galaktik-tiyatro/

Goodreads:
https://www.goodreads.com/book/show/20911301-galaktik-tiyatro

SATIN ALMAK İÇİN

Google Play Books
(Türkiye ve Avrupa)
İdefix
(Tüm Dünya)
D&R
(Tüm Dünya)
iBookstore
(ABD ve Türkiye)
google-play-logo1 idefix dr iBookstore

 

TÜYAP KİTAP FUARI VE İTHAKİ ANTOLOJİSİ’NDEKİ ÖYKÜM

3 Kasım 2013 Pazar günü “imza günü” kapsamında İstanbul Beylükdüzü’nde TÜYAP kitap fuarında olacağım.

Bildiğiniz üzere daha çok internette yazıyorum. Bugüne dek basılmış tek kitabım var. Geçtiğimiz TÜYAP fuarında ön anlaşmaya vardığım yayınevinin sahibi biz anlaşmaya vardıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle işten elini eteğini çekti (kendisine tekrar tekrar acil şifalar…). Hal durum böyle olunca biri astroloji (skeptik açıdan) hakkında, diğeri ise öykü seçkimden oluşan iki kitap projesi yattı / ertelendi, artık her ne ise…

Şimdilik tek kitabım olan “İz Odası” benim acemilik eserim. Bundan beş yıl önce yazdığım kısa bir hikaye iken, biraz daha uzatıp üç buçuk, dört yıl kadar önce uzun öyküye devşirdim. Bu süre zarfında çok değişmiş olacağım ki, kitaba bakınca kendim yazmışım gibi gelmiyor :) Yine de -benim söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama- dostlar ve tanımadığım okurlar çabuk okunması, akıcı olması ve sürüklemesi ile eğlenceli bir kitap olduğunu söylerler. Pek çok öykümde olduğu gibi, bilimkurgusal bir çerçevede yaşanan bir aşk hikayesi.

Yine benzer konseptteki “Galaktik Tiyatro” adlı öyküm, yakında İthaki yayınlarından çıkacak olan bir bilimkurgu öykü seçkisi içerisinde yer alacak. Bu haberi de bu yazı aracılığıyla ilk kez duyurmuş olayım.

3 Kasım 2013’te tüm dostları TÜYAP kitap fuarına beklerim. Sadece artık bayatlamış olan kitabımı imzalamak için değil elbet, sohbet, muhabbet ve tanışma için.

Herkese sevgiler.

ÖYKÜ: HÂD

Adını sordum, Ayten’miş. Az önce götürmüşler. “Kim?” diye sordum; kimse bilmiyor. Götürenlerden için “Kelli felli adamlar” dediler.

Az ötedeki kaldırımda Ayten’i götüren aracın gittiği tarafa yüzü dönük oturan, dişlerini göstere göstere de zaferini ilan eden biri oturuyor. Kollarını çemremiş, bir eli dizinin üzerinde. Onun yanına gittim. Bir an bana çorbasına düşmüş bir sinek gibi baktı ve yere tükürdü.

“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordum. Sinekler konuşamaz diye zahar, o da onunla konuşabildiğime inanmıyor, –ya da cevap vermeye tenezzül etmiyor- hala suratıma bakıyor. Ben de sabırla onun gözlerine baktım ve bekledim. Rahatsız oldu. Hiddetli bir cevaba hazırlandığını anladım önce, ama “ne olur ne olmaz” demiş olmalı.

Yarı sert yarı yumuşak: “Haddini bilecek herkes” dedi.

‘Kraldan daha çok kralcı’ deyişinin mana bulduğu o bir an var. O an insanlık olarak ‘bunca yüzyıldır hangi yolu kat edebilmişiz?’ sorusunun cevapsızlığında kayan bir yıldız gibi belirip siliniverir. Ardında dumanı bile görünür bir an ve o yükseklik mertebesinde çok uzak görünür. Bir şaşkınlık, bir hayret, ve saf saf da bir gülümseme. Böyle zamanlarda insan acıyor düşlerine… Çünkü düşlerinde ayırt etmeksizin insanı, herkesi, mutlu edivermişsin. Çünkü düşlerinde onur var, şeref var, aç çocuklar hiç yok. Düşlerinde kimse kimsenin önünde boyun eğmiyor. Düşlerinde insana insan manası yüklenmiş; başkaları değil, başkalarının yükü değil, başkalarının fikri değil. İnsan takla atmıyor, insan aşağılanmıyor. İnsan insan gibi.

Oysa durum farklı… Gücün zulmünü sevinç çığlıkları ile destekleyen bir kalabalık kol geziyor, arenalarda boğa güreşi ya da gladyatörleri izleyen lüzumsuz ve oyalanan güruhu aratmayacak kadar da ortaçağlı. İnsanda olması gereken en önemli vasıf, o kendinden utanma, o ar damarının çevresinde inşa edilmiş bedeni kör gözlerle, duymayan kulaklarla donatmamak için biraz, ama el kadar da olsa bir kişiliğe sahip olma…

İmparatorun bir el hareketiyle kafası vurulurken birilerinin, bundan orgazm olacak kadar keyif duyulabilir mi? Kişi haysiyetini mal ile mülk ile çoktan değişmiş olabilir mi? Ağızlarından salyalar saçarak el çırpılabilir mi? Neyin zaferi bu kutlanan? Başlara, omuzlara basılarak çıkılan bir zirvede bir de aşağıya, onlarcasının üzerine tükürülürken “yarabbi şükür!” cümlesi duyulabilir mi?

Ama duyulur işte… Nasılsa “Hâd” vardı.

Bilmemiz gereken sınır bu. Sınırları kalemle çizilmiş ülkelere aşağılama yoluyla bakmayı öğrettiler bizlere ama bizlerin de hadleri, sınırları kalemlerle çiziliyor. Arada bir kırıyorlar o kalemi.

“Doğru” dedim. “Hâdlerini bilemediler… Peki o kızı niye götürdüklerini biliyor musun?” diye sordum.

Düşünerek bulabilecekmiş gibi düşündü bir süre. “Vardır bir bildikleri” dedi.

Öyle ya. Vardır bir bildikleri. Yani birileri hep daha çok şey bilir ve uygular. Bizler bilemeyiz, aklımız ermez. Biz bildiğimizi düşündüğümüz an bilenlere ayıp etmiş, onları kendi seviyemize çekmiş oluruz.

Oysa hiç kimseyi bilerek ve de bildiklerine güvenerek değerlendirmiyoruz hiçbir zaman, onları kural koyucular haline getirdiğimizde. Sanki bu bilgi, bu yetenek, ilgili makama talip olur olmaz oluşur. Her işte bir ehil arar, herkesi işimize çırak alır, işimize karışan bilmiyorsa bir şey, yüzüne de vururuz. Ama konu bizi yönetmek olunca…

“Öyle tabi. Mutlaka. Yoksa neden götürsünler? Tanrılar hata yapmaz” dedim.

“Ha’şa…” dedi telaşla.

Ha’şa ya! Her bildiği doğru olan başka nedir? İnsan başka neyin ve kimin her bildiğinin doğru olduğuna inanır ki?

“…ama yapmıştır bir hata…”

Öyle değil mi? Ne kadar kolay kabullenmesi böyle söyleyince. Bir hata yapmıştır kesin. Yoksa neden götürsünler? Yüzde yüz de suçludur hani. Yargılamaya bile gerek yok aslında.

“Tipi mi öyle gösteriyordu?” diye sordum.

“Öyle gibiydi, yani onlar gibi davranıyordu.”

Onlar dedikleri insan değil de sanki başka bir şey…

“Kimler gibi?” diye sordum.

Bir tarif bulmakta zorlanıyordu. Yine de cevap verdi:

“İşte onlar… Şu her şeyi eleştirenler…”

“Haaa…” dedim yeni öğrenmiş gibi. Ve ekledim: “Öldürsünler o zaman… Acımasınlar…” dedim.

Sigaramı yere attım ve zevkle ezdim söndürürken. Bir an onunla aynı keyfi alıyormuşum, bu güç gösterisinden zevkleniyormuşum gibi. Eleştiriyi üreten o bedeni ortadan kaldırmak, zararlı her şeyin kökünü kurutmak gibi değil miydi bir an için?

İtiraz etti: “Yok ya o kadar da değil… Neden öldürsünler?”

“Ne kadar peki? Ne yapsınlar sence?”

Sordum bunu ama gelecek yanıtı da biliyordum. Her şeyi bilenler bilecek yine. Top onlarda.

“Orasını da ben düşünemem…”

Gülümsedim. Ne kadar güzel ve rahat bir dünya var onun kafasında. ‘Haddini bilecekler!’ kısmına karar verebilmek için ne kadar da yetkin, ne kadar da rahat; öte yandan biraz vicdanı sızlamaya başlıyor ya, kanlı bir olaya ortak oluyor, ama bu zorlu kısmını da kesip atabiliyor böylelikle. Yarım insanlık bu olsa gerek. Az ondan, az bundan… Yarım yarım… Üstüne gittim diğer yarısının:

“Neresini sen düşünebilirsin?”

Sorularım ona garip geliyordu belli ki. Sıkışıyordu ve her seferinde neden sorduğumu sorgulayacak oluyordu ama kendinden emin ahmaklığı buna müsaade etmiyordu. Tüm yanıtlar kendisindeymiş ve onlar da doğruymuş gibi… Her şeye bir yanıt verecek.

Ama bu defa konuşurken yüzüme bakmamaya başladı. Ezbere verilmiş cevaplar arasında bu gibi sorulara verilecek yanıtlar yoktu. Kimin tarafından olduğumu anlayamadığı için afallıyordu belki de. Kaçamak bir yanıt verdi:

“Ceza versinler.”

“Farklı düşündüğü için mi?”

“Eh… Yani… Zararlı düşünceler bunlar.”

“Doğru, doğru. Zararlı… Çok zararlı düşünceler bunlar. Diyorum ki, köklerini kurutacaksın, hiç olmayacak böyleleri, daha çocukken fark edip, değiştireceksin, değiştiremiyorsan, yallah… Değil mi?”

Çok inanır bir hal ve tavır ile söylüyordum bunları. Ben bunları söylerken çöpçülerin kaldırması için yerde bekleyen pankartlara bakıyordu. Ben de onlara bakarak konuşmuştum zaten; bir şekilde onun da dikkatini cezbetmiş olmalı. Belki de ilk defa okuyor, aslında Ayten’in neler istediğini…

“Yok canım o kadar da değil…” dedi. “Aslında haksız da değiller… Biraz da doğru şeyler bu söyledikleri…”

İnsafa mı geliyordu ne? Düşünmeye yeni başlamak böyle bir şeydi herhalde. Ben de ne yalan söyleyeyim, ümitlendim, çok kısa bir an da olsa. Sağolsun, boşuna yormadı beni, “ Ama kesin başka bir şey de yapmıştır…” dedi, ben daha fazla hayale kapılmadan, ümitlenmeden.

“Öyle ya… Kesin. Kesin yapmıştır başka bir şey… “

Sanırım her canlı gibi o da mutluluk istiyordu sadece ve ancak böyle düşünerek mutlu oluyordu. Vicdanın törpüsü gerçeğin aksine inanmaktır.

Artık anladı tabii, benim aslında onun gibi düşünmediğimi… Hiç tanımadığım birisi için onunla böyle bir sohbete tutuşmayacağımı düşünmüş olmalı ki, “Tanıyor muydun?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Ama yeteri kadar tarih biliyorum” dedim.

Çünkü tarih tekerrürden ibaretti. Gücün yozlaşması onun kendi özelliği idi. Yozlaşmayacak şey güç olamazdı zaten.

“Ne ilgisi var?” dedi. Bir kere daha tükürdü yere. Beni ilk gördüğünde de yapmıştı. Biri konuşmayı başlatmıştı, bu da bitirsin madem…

Ben de hâddimi aşmıştım anlaşılan. “Boş ver” dedim ve faydasız konuşmamızı bir nihayete erdirdim.

Hiçbir şey demeden dönüp gittim.

YUMRUKTAN TASARRUF

Argoda bir laf vardır, “sana bir vuracağım, yarısı boşa gidecek…” diye.

Burada anlatılmak istenen herhalde bir anlamda yumruktan tasarruftur. İlla ki boks ile tasarruf arasında bağlantı arayacaksanız eğer bu deyim yeter. (Hani, bu bağlantı böyle herhangi bir an başımızda gelip de aranacak bir şey değildir de, ola ki Kelimatör yarışmasında yarışmacı olursunuz ve dolaylı soru olarak karşınıza çıkıverir…)

3-9 Ekim tarihleri arasında Polonya’nın Wladyslawowo kentinde gerçekleşen Avrupa Genç ve Yıldız Bayanlar Boks Şampiyonası’na sporcularımızın otobüsle 38 saatte gönderildiğini geçen hafta duyduğumuzdan beri yeni bir bağlantımız daha var artık: Boks Federasyonu.

-Allah’tan- 10 adet madalya ile dönerek Avrupa’da ülkemizi en iyi şekilde temsil eden sporcularımızı otobüsle gönderme gerekçesini de Boks Federasyonu Başkanı Eyüp Gözgeç açıklamış: “40 kişilik kafile ile bu şampiyonaya katıldık. Uçak parası 28 bin Euro tutuyordu. Biz bu nedenle sporcularımızı 6 bin Euro’ya otobüsle gönderdik. Biz devletin parasını harcayan federasyonlarız. Ekonomik olarak otobüs daha uygundu ve bu yolu seçtik. Bu devlet hepimizin devleti. Para, bu milletin parası. Uçak parası ortada, otobüs parası ortada. Tasarruf olsun diye bu yolu seçtik. 28 bin ile 6 bin Euro arasındaki fark ortadadır.”

Sporcularımızı toplamda 38 saat kara yolculuğuna göndermenin sebebi olarak yapılan bu açıklamayı direkt olarak kabul edebilirsiniz. Ya da biraz kuşkucu davranarak, en azından bir fikir sahibi olmak için doğrulayabilirsiniz de… Ben doğrulama yolunu seçtim:

Örneğin 40 kişilik kafileyi bir uçağa bindireyim dedim,

THY ile 26 Aralık 2012’de gönderdim, 4 Ocak 2012’de de döndürdüm. Tüm vergiler dahil gidiş dönüş 23933 TL tuttu. Hemen hemen 10 bin 500 avro yani. Yine THY ile 28 Ocak 2012’de gönderdim ve 4 Şubat 2012’de de döndürdüm, aynı fiyat çıktı.

Tabi THY web sitesi azami 7 yolcu için hesap yapmaya müsaade ediyor. Belki 40’a çıkılmaya kalkınca fiyat kademeli olarak artıyordur, ama THY’nin 10 kişi ve fazlasını grup kabul ederek indirim yapmaya yönelik prosedürleri bulunuyor. İstense herhalde 10 bin avroya denk getirilebilir gibi görünüyor. Milli sporcu kafilesi olduğundan alınabilecek ilave indirimler varsa onları bilmiyorum bile. İlla THY olacak değil. Zürih ya da Frankfurt aktarmalı gidip dönmek üzere Swissair ya da LCC’leri içerecek bir çözüm aradım ve onu da otobüs fiyatına buldum: 6 bin 500 avro.

Bu turnuvanın hangi tarihlerde nerede yapılacağı aylar öncesinden bellidir herhalde, böylelikle 1-2 ay öncesinden bu kafile için gereken biletleri iyi bir fiyata almak mümkün olsa gerek. Ben yine de “belki ben tarih değişimlerinden dolayı hata yapıyorumdur ve Ekim’de daha pahalıdır” diyerek önümüzdeki yılın aynı tarihlerine bakayım dedim, fiyat yine aynı çıktı.

Yetinmedim. Bir de böyle bir durumda acil hareket etmek zorunda kalayım dedim: Aynı biletleri önümüzdeki hafta için almaya kalktığımda 55 bin TL’yi aşıyor. Hımmm… Demek ki almakta geç kalınca fiyatlar 20 bin avroyu buluyormuş. 40 kişiyi düşünüp kademeli artışı hesaba katarsak 28 bini bulur, doğrudur.

Acep diyorum, bu 40 kişinin kim olacağından turnuvaya kimin katılacağına kadar büyük bir muamma vardı da bu bilet son dakikaya mı kaldı diyorum?

(Bu arada ben olsam “sporcularımızın direncini arttırmak için onları olumsuz koşullarda 38 saatlik antrenmana tabi tuttuk” derdim.)

NOT: Bildiğiniz üzere edebiyata, bilhassa bilimkurgu edebiyatına ilgim var. Sevinçle paylaşmak isterim: Her yıl düzenlenen ve Türkiye’nin en uzun soluklu bilimkurgu öykü yarışması olan Türkiye Bilişim Derneği Bilimkurgu Öykü Yarışması’nın 2012’de gerçekleşen 14’ncüsünün sonuçları 9 Kasım’da açıklandı. Yarışmaya gönderdiğim “Son Mektup” adlı eserim ikinciliğe layık görüldü.

İnci küpeli kız…

orj.jpg

“Neden daha önce izlemedim” sorusunu sorduran ve başucu filmlerim listesi arasına giren film. Aslında film olarak nitelendirmekten ziyade, “olay” demek daha uygun.

Bence tarih, kendisinden böyle bir öykü çıkardığı için gurur duymalı ve tabi bu öyküyü beyaz perdeye uyarlayanlar da başarılarından.Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google