Bir çeşit sanal birikinti alanı

İTÜ

THK Üniversitesi Gerçekçi Olmalı

THK Üniversitesi kuruldu. Bence geç bile kalındı. Elindeki eğitim imkanları, meydanlar, olanaklar düşünülünce THK’nın eğitimlerini bir akademik kimlik altında vermesi memleketin faydasına. Üstelik tüm imkanlar üniversite altına kaydırılmadı ve Türkkuşu bir okul olarak da faaliyetlerine devam ediyor. Bu olabilecek en iyi model.

Ancak… Yetersiz imkanlarla, gerçekçi olmayan hayaller peşinde, sırf yapılmış olsun diye, acelece yapılan uygulamalardan kaçınmak gerekir. Yapılıyor diye söylemiyorum; ama görünen o ki yapılacak… Neden böyle düşündüğümü detaylı olarak ifade edeyim:

Uzay programı olmadan astronot yetiştirmek

THK Üniversitesi rekrörü Prof. Dr. Ünsal Ban, Akşam Gazetesi’ne THK Üniversitesi’nin hedefleri hakkında çok şey açıklamış. Öncelikle hedeflerin ulusal hedefler olduğunu, ülkemize fayda getireceğini ve elbette geleceğimize katkıda bulunacağını söyleyebiliriz. Bu ideallere uzun yıllardır ihtiyacımız vardı ve şimdi bir üniversite rektörü tarafından dillenmiş oluyor. Ne ala!

Ancak… Ben özellikle şu astronot yetiştirme kısmına takıldım.

Astronot nasıl yetiştirilir? Programa kimler katılacak? Liseden mezun olmuş öğrencileri Üniversitelere Giriş Sınavı gibi bir sınavla ve belki bir kaç sağlık testi ve mülakat ile alarak astronot mu yetiştireceğiz?

Sınav, sağlık testi, mülakat… Daha ne olsun? diye sorabilirsiniz.

Hemen açıklayalım, bu işler öyle olmuyor:

Örneğin NASA’da astronot olabilmek için koşullar şunlar:

Kaptan/Pilot için:

–          1000 saat PIC jet uçuşu ve tercihen test pilotu
–          Mühendislik, biyoloji, fizik ya da matematik lisans derecesi

Diğer mürettebat için:

–          Mühendislik, biyoloji, fizik ya da matematik lisans derecesi

Bir kaç örnek verelim:

1. 1983-1992 yılları arasında Challenger görevlerine katılmış olan Guion Bluford, uçak-uzay mühendisidir. Aynı dalda yüksek lisans yapmış, uzmanlık alanı lazer fiziği olmak üzere aynı dalda doktora yapmış. Daha sonra astronot olmuş. Bitmemiş, orduda albaylığa kadar yükselmiş ve astronot olarak uçuşlara başladıktan sonra yönetsel becerilerinin gelişmesi için bir de işletme yönetimi yüksek lisansı (MBA) yapmış.

2. Bir örnek daha verelim: 1965’te ilk insanlı Gemini görevine katılan ve daha sonra da Apollo 16 ile ayda yürüyen 9. insan olarak tarihe geçen John Young, 1952’de Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden uçak mühendisi olarak mezun olmuş. Daha sonra donanmaya katılıp bazı destroyerlerde kontrol subayı olarak çalıştıktan sonra pilotaj eğitimi alıp F9 Cougar’larla uçmuş. Daha sonra test pilotu olmak üzere eğitim olmuş ve Phantom II’lerin test pilotluğunu yapmış. Bir süre de bu görevde çalıştıktan sonra astronot olmuş.

3. Bir de kadın örnek verelim: Uzaya çıkan ilk ABD’li kadın astronot. Ulusal tenis başarılarına sahip parlak bir öğrenci olan Sally Ride, Stanford Üniversitesi’nde fizik bölümünü bitirmiş, aynı dalda yüksek lisans yapmış. Daha sonra astrofizik ve serbest elektron lazer fiziği uzmanlık alanlarında olmak üzere aynı dalda doktora yapmış. NASA’ya katıldığında hemen astronot olmamış; önce Challenger’ın robot kolunu geliştiren ekipte yer almış. Daha sonra da Challenger uçuşuna katılarak uzaya çıkan ilk ABD’li kadın astronot olmuş.

4. Yetmedi, bir de müslüman ve hatta Kazak Türk’ünden örnek verelim: Talgat Musabayev. Mir Uzay İstasyonu ve Uluslararası Uzay İstasyonu görevlerinde bulunan Musabayev mühendis olarak mezun olmuş. Daha sonra orduya katılmış. O bir akrobasi pilotu ve bir çok akrobasi ödülü var. Yani başka bir anlamda, hem kontrol yeteneğini, hem de olumsuz uçuş koşullarına direncini kanıtlamış. 1990’da da kozmonot olarak seçilmiş.

Şimdi sevgili okurlar,

Sizlere de soruyorum. Bir uzay programımız olmadığı için astronotları sıfırdan yetiştirebileceğimiz platformlar, araçlar, gereçler ve hatta bilgi birikiminden maalesef yoksunuz. Kendi uydu çalışmalarımız haricinde uzaya yönelik çok az tecrübemiz var. Gerek NASA, gerekse Sovyetler, sadece astronotları eğitebilmek için Alaska ve Sibirya’ya, yani kutuplara yakın bölgelere, düşük basınç ve düşük sıcaklık ortamları kurdular ve oralarda eğitim çalışmaları yaptılar. Bizim karlı ve yüksek dağlarımızın üzerine, henüz böyle bir tesis çalışmalarımız olmadı.

Bir astronot yetiştirme programı olacaksa eğer:

  1. Bu programın başarılı öğretim görevlileri, mühendis, bilimci, yönetici, araştırmacılardan oluşturulan bir komisyon ile, Türkiye’de yıllardır uçak ve uzay mühendisliği eğitimleri veren İTÜ ve ODTÜ’nün de THK Üniversitesi ile belki TÜBİTAK ya da yeni bir kurumun yöneticiliği altında bir araya gelip, bunu bir üniversite ve lisans eğitim aktivitesi olarak değil de, ulusal bir program, bir seferberlik olarak yürütülmesi gerekmiyor mu?
  2. Seçilecek ilk astronotların hava kuvvetlerinde jetlerde ya da denizaltılarda görev yapmış, tecrübeli pilotlardan, alanında başarısını kanıtlamış uçak ve uzay, makina, elektrik, elektronik vb. mühendislerinden, ihtiyaç duyulan uzmanlık alanına göre biyologlardan, fizikçilerden, matematikçilerden, yönetsel becerilerinin de gelişmiş olması için endüstri mühendislerinden ya da işletme yönetimi yüksek lisansı (MBA) yapmış olanlarından seçilmesi gerekmiyor mu?
  3. Astronot yetiştirmeden önce en azından yörüngeye çıkabilecek insanlı bir program için de düğmeye basılması ve astronot yetiştirme programının da bu yörüngeye girecek insanlı araç programı ile paralel yürütülmesi gerekmiyor mu?

Öyle bir kaç lisans dersi koyup, yetenek sınavı ve üniversite sınavı ile öğrenci alıp astronot yetiştirirsek işimiz maalesef zor.

Benim THK Üniversitesi’nden naçizane isteğim, biraz gerçekçi olması. Böyle bir programa başlamadan önce en azından bir çalıştay yapılması.

Tek bir üniversitenin bölüm açmasıyla astronot yetiştirilir mi? Bu kadar kolay mı?

Ayrıca astronot yetiştirmeden önce bol bol uzay mühendisi, astrofizikçi, astronom yetiştirmemiz gerekiyor.

Yoksa mezunlar ne olacaklar? Bankacı olup “ben aslında astronotum” mu diyecekler?

İyi haftalar.
Tevfik Uyar

Araban Batsın!

Bir papağan gibi aynı söylemleri tekrarlayıp duran bir zihniyet var. Bu zihniyete sahip kişiler birbirlerinin fotokopisi gibi; ve nasıl oluyor anlamıyorum aynı cümleleri aynı kalıpla tekrar ediyorlar.

Hani sanırsınız bu yorumun sahibi aynı kişi ve işi gücü internette dolaşarak hep aynı yorumu yapmak: “Araba bile yapamıyoruz”

Vallahi de billahi da aratın bu cümleyi internetten. Bu söyleme çok yerde rastlayacaksınız. Ülkemize ait iyi bir haber görün, hemen altında bu yorum sizi karşılayacak.

Ben çok kızgınım bu arkadaşa. Devrim arabalarına karşı çıkan zihniyetin devamı çünkü bu arkadaş. Üstelik de son derece cahil… Eli kolu her yere ulaştığı için başkalarını da yanlış yola sürüklüyor. Bu arkadaşın yazdıklarını okuyan umutsuz vatandaş ister istemez bize değil de ona inanıyor.

Ama siz kendisine kızmayın. Kuyunun dibinde oturanlar gökyüzünü yalnız kuyu kadar sanarlar. Kendisi cahildir ve ufku dardır. Ufukta onun için sadece Mercedes vardır. Arkadaşın hayatta görüp görebileceği, hayal edebileceği en teknolojik varlık araba olduğu için çok farklı alanlardaki çok farklı endüstrileri sadece otomotiv endüstrisiyle karşılaştırır. Bu arkadaşa biraz para verin, gidip arabasının modelini yükseltir. Girdiği meclislerde arabasıyla hava atar. Ferrari’ye binen adama saygı duyar, fakat düşük modelli bir araba kullanan kişiyi adamdan saymaz.

Arabanın da neticede bir mühendislik ürünü olduğunu, atla deve bir teknolojiye sahip olmadığını, bugün araba üretmiyor olmamızın yerleşik bir pazara yeni bir ürün sokmanın zorluklarından kaynaklandığını ve sadece bir maliyet problemi olduğunu bilmez, bilemez. Arabaların hiçbirinde kimsenin bilmediği, muhteşem teknolojiler olmadığını, uygulamanın pahalı olmasından başka hiçbir sorun olmadığını hiç bilmez.

Yabancı menşeili firmaların Türkiye’de üretilen araçlarını da burada yabancı mühendisler yapıyor zanneder. Mesela bir Ford Transit Connect’in buradaki Ford fabrikasının ürünü olduğunu ve ABD’ye bile buradan ihraç edildiğini bilmez. Otomotiv endüstrisini de arabadan ibaret sandığı için otobüs ve kamyon kanadında (ki fonkisyonel açıdan bakıldığında otomotivden daha gelişmiş ve zordur) neler olup bitiyor bu arkadaşı ilgilendirmez. Mesela Frauhauf dorselerinin Koç’a ait olduğunu, TEMSA’nın Mitsubishi ile çalışırken kazandığı tecrübeyle artık yerli otobüsümüzü ürettiğini, üstelik bunu sadece Türkiye’de değil, Mısır’da da yaptığını hiç ama hiç bilmez. Güleryüz marka otobüs ve minibüslerin kendi garajlarında kazalı araçlara kaporta yaparken, bunu dev bir endüstriye dönüştüren bir baba ve üç oğulun ürünü olduğunu nereden bilsin?

Binek otomobilin sadece bir pazar olduğunu, girip girmemenin herhangi bir gösterge olmadığını, mesela bugün her çeşit uçak yapan Brezilya’nın hiç kendi araba markası olmadığını zaten bilmesini de beklemiyoruz.

Kendi otomobil markana sahip olmaktan ziyade ülkende otomotiv endüstrisinin gelişmiş olmasının daha önemli olduğunu, mesela şu meşhur Land Rover cipleri ile, Jaguar araçlarının aslında TATA’ya ait olduğunu, yani Hindistanlı bir firmaya ait olduğunu, olayın basit bir “bizim otomobil markamız var” demekten farklı bir şey olduğunu anlatmaya ihtiyaç duymuyoruz. Dişe dokunur bir otomobil markası olmayan ve genelde otomobilleri dökülen Rusya’nın geçen ay Fransa’dan Mistral gemisi alana dek hiç yabancı askeri silah ya da araç kullanmadığını ve hatta iyi bir otomobili olmasa bile bir zamanlar uzay yarışında ABD’yi geçtiğini, bugünse beşinci nesil ve üstü üç beş savaş uçağından birinin üreticisi olduğunu hatırlatsak da nafile olduğunu düşünüyoruz.

Bu arkadaşa şu gibi bilgiler de vererek cehaleti hususunda bir kez daha düşünmeye davet ediyoruz:

Türkiye kendisine ait bir “binek otomobil” markasına sahip olamasa da –ait olmak denen şeyin de bir önemi kaldıysa tabi- otomotiv/motorlu araç sektöründe şu aşağıdaki başarı ve özelliklere sahiptir:

-Sivil otomotiv sektöründe: Avrupa’nın 7. büyük taşıt aracı üreticisi olan Türkiye, AB ülkeleri içinde hafif ticari araç üretiminde birinci, otobüs üretiminde ise ikinci sıradadır.
-Askeri otomotiv sektöründe: Dünya’daki nadir zırhlı muharebe aracı, zırhlı personel taşıyıcı, hafif zırhlı personel taşıyıcı, mayına dirençli zırhlı taktik araç ve obüs üreticilerinden ve hatta ihracatçılarından birisidir. (PARS, COBRA, AKREP, KAYA, T-155 FIRTINA vb.)
-Traktör üretimi yapan 5 adet firma mevcuttur. Türkiye’deki traktör firmalarının toplam kurulu kapasiteleri 2008 yılı itibarıyla 70.500 adet/yıl’dır.

Bu arkadaş cahil olduğu için bu kadar yazıdan bir şey anlamamış olabilir. O yüzden üç maddeye indirgeyerek – belki tekrar etmek gerekecek ama- tekrar söyleyelim:

-Otomotiv/Motorlu araç sektörü binek araçtan ibaret değildir ve “binek araç” dışındaki diğer sahalarda da Türk menşeili markalara sahibiz.
-Kendi markamıza sahip olmasak bile Türkiye’de ciddi bir otomotiv ana sanayi ve yan sanayi bulunmaktadır. Üstelik burada yapılan AR&GE çalışmaları, geliştirilen ürünler büyük ölçüde Türk mühendislerine aittir.
-Bir ülkenin kendi markasına sahip olması çok da bir şey ifade etmemektedir. İngiliz olarak kurulan Land Rover ve Jaguar Hintli TATA’ya, bir zamanlar Romanya’nın sanılan Dacia Fransız Renault’a, İsveç’in olduğu düşünülen SAAB Hollandalı bir gruba aittir. Demek ki neymiş? Bir otomobil markasının üretimi ve istihdamıyla hangi ülkeye katkı sağladığına bakmak gerekmiş. Zaten sahipleri her kimse paralarını global hesaplarda tutuyorlar ve “paranın da milleti yok” bildiğiniz gibi.

Zira bugün Türkiye’de çok büyük bir grup ya da konsorsiyum tutup da -örnek veriyorum-; Hyundai’nin Türkiye’deki tesislerini satın alsa ve artık Hyundai Accent’i Türk markası olarak üretsek ona da “Evet, otomobil yapıyoruz Türkler olarak ama zaten onu da Hyundai’den aldık” diye hor görecekler. Yani bu adamlara ne söyleseniz fayda etmez. Aşağılık kompleksine esir olmuşlardır.

Şu halde; artık gerçeklerle yüzleşelim.

“Biz araba bile yapamayız” diyen bu arkadaşı nerede görürsek, hemen şu yukarıda üç madde ile özetlediğimiz şeyleri anlatalım…

Bu kişiyi çocuklarımızdan uzak tutalım ki onlara ümitsizlik aşılamasınlar. Çocuklarımızın ideallerini koruyabilmesi için kesinlikle bu tiplerden uzak durması gerekir.

Eskaza bu insanların yakınları iseniz onları siyasetten uzak tutmaya çalışalım. Bu kişiler yabancı devlerin, akıl hocalarının “Türkiye beceremez, yapamaz, bu projeye hiç girişmeyin” gibi söylemlerinden etkilenmeye çok yatkındır. Devrim Arabaları tarihinde de olduğu gibi, buna inanan başka liderler, sanayiciler ve siyasetçiler olursa onları da yolundan geri döndürmek için elinden geldiğini yapabilir.

Daha da kötüsü bu insanlar “peki madem yapamayız: yapamamaya devam mı edelim? Bir yerden başlamayalım mı?” sorunun cevabına hiçbir yanıt veremeyerek sizi de büyük bir mantıksızlık örneğinin içine çekebilirler. Akıl sağlığına da zararlıdır yani.

Bu kişiye tane tane, fazla ürkütmeden şu yukarıda bahsettiğimiz üç maddeyi anlatmaya çalışın. Fayda eder mi? Bilemem. Biraz düşünmeyi biliyorsa fayda eder. Düşünmeyi bilmiyorsa da “gölge etmesin, başka ihsan istemez.”

Eksiklerimiz yok mu? Tabi ki var.
Türkiye olarak geri kaldığımız bir gerçek değil mi? Elbette gerçek.
Bir şeyleri bir yerinden yakalamamız gerekmiyor mu? Tabi ki gerekiyor. Zaten biz de bunu söylemeye çalışıyoruz.

Fakat bunu kendimize, mühendisimize, girişimcimize, vizyonumuza güvenerek yapmalıyız.

“Araba bile yapamıyoruz” gibi saçma bir söylemle bir yere varamayız.

Uçak yapmak istesek: “araba bile yapamıyoruz” (ANKA’da böyle olmadı mı?)
Mikroçip yapmak istesek: “araba bile yapamıyoruz” (Bu da oldu bu arada. TÜBİTAK mikroçip yapmak istediğinde de bu tipler aynen bu söylemi ortaya koydular. Dünya’da sayılı ülke yapıyormuş da, biz nasıl yapacakmışız… Yaptık. 15 ülkeden birisiyiz şu an ve ihracat yapıyoruz.)
Uydu yapmak istesek: “araba bile yapamıyoruz”. (Bir zamanlar buna benzer bir yazıyı İTÜ pSAT fırlatıldığında yazmıştım. Bugün o uyduyu yapan arkadaşlar Roketsan, TAI, Aselsan gibi kuruluşlarda uydu üzerine çalışıyorlar.)

Yeter yahu! Araban batsın…
(Yorumlar ve tartışmalar için:  SavunmaSanayi.NET – Araban Batsın)

Yerli uyduya yersiz tepki…

Bildiğiniz üzere geçtiğimiz hafta İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi bünyesinde gerçekleştirilen bir projenin meyvesi olarak, Türkiye’nin ilk küp uydusu –ki bu bir öğrenci uydusu olma özelliği taşımaktadır- göklerdeki yerini aldı…
Bu projenin bazı kısa detaylarından ben burada bahsedeceğim ancak yazımın sonunda bazı adresler verdim. Daha fazla bilgi almak isteyenler bu adresleri ziyaret edebilirler.

Konumuza dönelim…

Olayın basınımızda yer almasından itibaren hem o fakültenin bir mezunu olarak, hem de ülkemiz için bir “ilk” niteliği taşıyan bu olayın basınca ve okurlarca nasıl değerlendirildiğini incelemek arzusuyla haber sitelerini ve forumları gezdim. Gerçekten de, tek tek, bütün gazete sayfalarını, bütün siteleri gezdim. Bu yüzden aşağıda yazdıklarımdan bireysel olarak kimse alınmasın. Bu genel bir eleştiridir.

90 uydudan sadece 14’ü…

Sizlerden çok ama çok özürdileyerek, “edep” kelimesinden türetilmiş “edebiyatımıza” ve belki etiğe de yakışmayarak şöyle söylemek istiyorum: “Rezalet”.

Olayı böylesine kötü, çirkin bir kelimeyle nitelememin sebebi aynı derecede kötü ve çirkin ifadelerle karşılaşmamdan ötürüdür. Yaşadığım hayal kırıklığını anlatmak için ise maalesef dilim, düşüncem, beynimin ilgili tüm kısımları, deneyimlerim, bilgilerim yetersiz kalmaktadır.

Bugüne dek 60’ın üzerinde üniversite, 90’ın üzerinde küp uydu gönderme girişiminde bulunmuş, bunlardan çok azı başarılı olmuş ve sadece 14’ü haberleşebilme başarısını elde etmiş, bu küçük başarı oranı içerisine bu vatanın bu toprağın çocuklarının, yine bu vatanın, bu toprağın, bu ülkenin yetiştirdiği hocalarının liderliğinde yaptığı uydu da girmiş, ama bizim insanlarımız kendi bilgileri onlardan çok ama çok üstünmüşçesine döktürmüş de döktürmüş…

Gerek çalışanların fakülte arkadaşlarım olması sebebiyle, gerekse memleketimizin eğitim amaçlı yürüttüğü bu çalışmanın önemi itibariyle epeyden beridir takip ettiğim bu olayın ülkemizde büyük bir heyecan yaratacağı, vatandaşlarımızın özgüven eksikliğinin giderilmesine katkıda bulunacağı düşüncesinde idim…

O kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşadım ki anlatamam…

Uydunun amacı

Üç yıl önce başlatılan, iki yıllık çalışmada tamamlanan ancak bir sene kadar fırlatılmayı beklenen piko uydu için konuyla ilgili konuştuğum, proje çalışanlarından Uzay Mühendisi Melahat Cihan’ın bana yazmış olduğu metin kendilerinin de bu yorumlar sebebiyle hayal kırıklığına uğradığını belirtiyor. Öyle ki Cihan, yazmış olduğu metne özellikle belirtilmesini isteyerek şöyle başlıyor:

“Öncelikle bu uydu öyle kimsenin yapamadığı şeyleri başarmak için yapılmadı. Eğitim amaçlıydı. Buradaki öğrencileri yetiştirmek ve uzay sektöründe çalışacak nitelikli insanlar yetiştirmek, ileride başlanacak olan daha büyük projeler için bilgi birikimi oluşturmak ve deneyim kazanmak için başlandı bu projeye.”

Yani uydunun amacı pek de anlaşılamamış duruyor…

Benim özellikle bilimsel forumlarda gördüğüm eleştiriler can sıkıcı nitelikte. İnsanların beklentileri, inanılmaz ama tam olarak şu cümlelerle ifade edilebilecek şekilde: Yüksek lisans öğrencilerinin NASA ile yarışabilmesi. NASA’nın milyar dolarılık bütçelerle, binlerce mühendisle ve araştırma / deney imkanlarıyla yaptığını, üniversitemiz bünyesinde kısıtlı bir bütçe ile, öğrenci arkadaşlarımızın yapması.

Yani eğitim amaçlı olan bu uydunun çok büyük uydularla, çok büyük ülkelerle yarışmasını bekliyorlar.

“İneğe tapan Hindistan bile…” sözünü bir kaç yerde duydum. Hindistan’ı hala geri ve fakir ülke zannedenler Hindistan’ın artık askeri ihtiyaçlarının büyük bir çoğunluğunu kendisinin ürettiğinin, uzun yıllardır elinde nükleer silah bulunduğunun, casus uydularının, fırlatma rampalarının olduğunun farkında değiller sanırım… Daha da önemlisi Hindistan’ın uzay çalışmalarına 1980’de, basit biz gözlem uydusuyla başlamış olduğu gerçeği de önemli… Yani bu işler adım adım oluyor…

Elbette Hindistan’ın Türkiye ile karşılaştırıldığında daha ileride olması da yine bir eleştiri konusudur, fakat bu çalışma üzerinden değil…

Çok basit bir örnek vermek istiyorum:

Komşunuzun 20 yaşında oğlu var… Siz ise yeni çocuk yapmışsınız. Birisi gelip size “Görmüyor musun Ahmet Bey’lerin çocukları 20 yaşında. Siz neden 0 yaşında bir çocuk doğurdunuz” demesi ne kadar mantıklıdır?

Değildir elbet. Herkes, her ülke, hatta mühendislerin kendileri bile, bu gibi çalışmalarda bir yerden başlamalıdır. Kaldı ki, Sn. Melahat Cihan’ın da söylediği gibi: Bu proje kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmak için yapılmadı. Öğrenciler deneyim kazansınlar diye yapıldı. Çok daha önemlisi, “bir gün kimsenin yapmadığını yapsınlar” diye yapıldı.

Başka bir forumda, eğitimli olduğunu bildiğim, atıp tutacağını düşünmediğim bir insan ise şöyle söylemiş:

“bence eski araştırma verilerinin ABD ve Rusya tarafından özgür bırakılması nedeniyle böyle birşey yapıyoruz yani bilgilerde bizim kendi bilgilerimiz değil…”

Herhalde Avrupa’lılar sıfırı müslümanlar buldu diye kullandıkları için kendilerini de eleştirecektir bu arkadaş.

Bir defa her şeyden önce bu iddia anlamsız ve gereksizdir. Doğru değildir. İTÜ’deki muhterem hocalarımızın kendi bilgileri eksik değildir. Fizik evrenseldir, birikimlidir. Kaldı ki doğru bile olsa: yahu bilimin mirası ortaktır. Uzay aynı uzaysa, fizik kanunları aynı kanunlarsa, ne yapacaksın? Vakit kazanmak için başka projeleri inceleyeceksin. Mühendisliğin temelinde biraz da bu vardır zaten, çünkü vakit ve maliyet başarının diğer anahtarlarıdır. “Dur bakmayım, kendim bulayım” diye on sene harcanmaz. O zaman Isaac Newton’un dinamik kanunlarını, Bernoulli’nin akışkan kanunlarını, ideal gaz denklemini yabancılar buldu diye kullanmayaydık! Var mı böyle bir şey? Demek ki bizim İTÜ’nün hatası, kendi uzayını yaratıp, ona uydu göndermemekmiş.

Ancak ne mutlu ki arkadaşlarımızın hevesi kırılmamış ve hala büyük bir hevesle yeni çalışmalarda yer almak için can atıyorlar… Bu eleştirileri de haketmiyorlar. İTÜ de onlara bu denli güzel, uygulamalı bir eğitim şansı sundu diye günah işlemedi, aksine, güçlü bir teorik eğitim ancak uygulamaya geçirilememiş bilgiler, unutulmaya mahkumdur. Bir de şunu da dikkate almak lazım. Uydunun adı İTÜ pSAT-1. Çünkü 2’lere, 3’lere gebe…

Aksini düşünenlere “Devrim Arabaları” filmi ile, Türkiye’nin uçak fabrikalarının öykülerini tavsiye ediyorum.

Neden Hindistan?

Bir diğer mesele de şu:

Uydunun Hindistan’dan fırlatılmasının eleştirilmesi.

Fransa’nın uydularını Paris’ten fırlattığını sananlara bazı bilgiler vermek istiyorum:

Casus uydu fırlatmadıkça ya da büyük çaplı kıtalararası balistik füzelerinizi yakın zamanda ateşlemek gibi bir niyetiniz yoksa, fırlatma rampasını kendi ülkenizde kurmanız gerekmez. Casus uydu fırlatacaksanız bile, ülkelerle aranızı iyi tuttuktan sonra bunu parayı bastırıp herhangi bir yerden yaparsınız.

Roket fırlatma tesislerinin ekvator üzerinde kurulmasında fayda vardır. Dünya’nın çizgisel hızından azami derecede faydalanmak için (bu değer ekvatorda 465 m/s’dir) bu elzemdir.

Bu sebeple Fransa Fransız Guyana’sından, Rusya Kazakistan’dan, ABD’de yine ekvatora yakın uzay üslerinden fırlatmaktadır.

Türkiye’nin uzay endüstrisinden elde ettiği önemli bir gelir yoktur. Turksat’ın TV gelirleri ise bir fırlatma rampası yapımını gerektirmez. Dünya’da fırlatma üssüne sahip çok az ülke vardır zaten… Yüzü alıp astarını istemeye de lüzum yok. Kaldı ki, uzay üssü kurmak için uygun bir coğrafyada olduğumuz söylenemez. Ancak keşke yapsa idik de, sırf muhalefet etmek için muhalefet edenler en azından araştırıp “Türkiye yerine ekvatordan bir yerden fırlatılsaydı katı yakıttan şu kadar tasarruf ederdik” diye eleştirselerdi…

O zaman daha hora geçerdi herhalde.

Takdir ve tebrik…

Yazımı bitirirken projede yer alan hocalarım ve dostlarımın isimlerini anmak istiyorum:

Değerli hocalarım Prof. Dr. Alim Rüstem Aslan ve Yrd. Doç. Dr. Gökhan İnalhan’ın liderliğinde,

Geçmişte projede çalışan ancak şu an çalışmayan Can Kurtuluş, İlke Akbulut, Taşkın Baltacı, Bahadır Armağan, Murat Ulusoy, Tufan Aydın, Anıl Erkol, Ozan Oğuz Haktanır,
Şu an projede çalışmaya devam eden: Barış Toktamış, Elgiz Başkaya, Ertan Ümit, Melahat Cihan, Melih Fidanoğlu ve Özgün Sarı,

Türkiye’nin ilk başarılı küp uydusu ile bizi gururlandırmıştır.

Kendilerine teşekkür ediyor ve bu çalışmaların “kimsenin yapmadığını yapmak” mertebesine gidişte bir ilk adım olmasını temenni ediyorum.

Herkese saygı, sevgi ve selamlar.

Tevfik Uyar
SSNET Genel Yayın Yönetmeni
Savunmasanayi.NET

NOT: Değinmeden geçemeyeceğim; projeye VGA kamerayı beğenmeyip yüksek çözünürlüklü kameralarını hibe etmek isteyen kimselerin varlığını neredeyse tüm haber sitelerinde gördüm. Kendilerinin bu fedakarlığı (!) karşısında gözlerim yaşardı. Meddahlık yapayım derken, yüksek çözünürlüklü verinin yüksek zorlukta aktarım sorunu yaratabileceğini düşünmemiş olmaları kendilerinin suçu değildir.

http://usl.itu.edu.tr/Documents/Other/ITUpSAT1-firlatma-basinaciklamasi.doc

Sen de mi İTÜ?

İTÜ “Ay Ti Yu” olacak gibi duruyor. Neden mi? Bugüne dek derslerin sadece %30’unu İngilizce tutarak Türkçe’nin kalesi niteliğinde olan İTÜ, %100 İngilizce eğitime geçiyor…

Bu aymazlığın muhtemel sebebi, herhalde “İyi üniversitelerin %100 İngilizce Eğitim verdiği” düşüncesi ve aşağılık kompleksidir. Çok şey yazmaya gerek yok! Hali hazırda, dersler Türkçe işlense bile, kitaplarımız İngilizceydi ve biz terimlerin ve kavramlarım hem İngilizcesi hem de Türkçesini öğrenme avantajını mükemmel bir şekilde yaşıyorduk.

Örneğin ODTÜ’den mezun / ODTÜ’de öğrenim gören meslektaşım olan arkadaşlarım Türkçe havacılık terimlerini bilmiyorlardı ve her konuştuğumuzu anlamıyorlardı. Oysa biz hem İngilizcesini hem de Türkçesini öğrenmiş oluyorduk.

Ancak şimdi, bizim de kendi mesleğimizde Türkçe düşünme özgürlüğüne sahip olamayacağımızı öğrenmekle birlikte kahrolmuş durumdayım.

Yıllardır kendi çapımda, eğitimin, dolayısıyla beyinlerin İngilizleştirilmesine karşı verdiğim mücadelemin en iyi dayanak noktası İTÜ’ydü. Yani, “Bakın İTÜ’ye, %100 Türkçe olmasa da mükemmel ve nitelikli eğitim olabiliyor gördüğünüz gibi” diyebiliyordum… Bu hakkı elimizden alanların gerekçesi nedir çok merak ediyorum.

Şimdi bir kaç tepki ve karşıduruş hareketi doğuyor…

Bu duruma en iyi şekilde tepki verebilecek olanlar hocalar değildir, çünkü onlar çalıştıkları için çeşitli baskılara maruz kalabilirler… (Nasıl yani? demeyin… Olmuş, duyduk. Asistanlara fırça kaymışlar)

Bu duruma en iyi şekilde tepki verecek olanlar mezunlardır!

Yani bizleriz.

O güzelim “Ayazağa Yerleşkesi” tabelamız, “Ayazaga Campus” ile değiştirilmesin..

Lütfen! İTÜ, Ay Ti Yu olmasın!

Uçuruyoruz’un ilk bölümü

Yarın (15 Ekim Çarşamba) saat 22:00’de Airport TV için hazırladığım Uçuruyoruz programının İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nde çektiğim “Mühendislik Eğitimi” temalı ilk bölümü yayınlanacak.

Havacılık tutkunlarının izlemesi dileğiyle. Airport TV için uydu bilgileri:

TURKSAT 3A

Frekans: 12729
Polarizasyon: Yatay
Sembol: 30000
FEC: 5/6

İnternetten canlı izlemek için:

www.airporttv.tv

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google