Articles Tagged with: Hikaye

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

KUYRUKLU YILDIZ

Doğarken anlatmadılar. Anlatsalar anlamazdık. Hayatın özelliği hepimize sürpriz yapmış olması. Yavaş diye anlamıyoruz; uyanın! Kandırılmadık bile. Öylece sürpriz yaptılar ve sonradan öğrendik: Bir sürü kuralı varmış fiziğin. Bir sürü kralı varmış dünyanın, zalim hem de. Bir sürü yaralı bereli insan, ki anlamı yok, bir dram, bazen dua ve hep satılan uyku hapları.

Neyse ki gökyüzü var ve bir tek onun tek yüzü var. Gece karanlık, ama yıldızlar orada öylece salınıyorlar bir kontrast yaratarak. Kimbilir ne var o kadar uzaklarda, küçük ve göze çarpmıyor. Belki çevresinde dünyalar, dünyalar ve dünyalar var. Bu dünyalarda mutlu mesut başka insanlar, insan gibi değiller ama onlar da insanlar var. Onlar da göğe bakıp bilmeden el sallıyorlar. Ama onların güneşleri daha tuhaf bence. Düşünün yalnız bir yıldız, olduğu yerde ne yapar öylece? Kimsenin yakından görmüşlüğü yok ve evrende sadece biz var isek, uzaktan görülmüşlüğü bile yok kimisinin. Hiç kimsenin bilmediği ve görmediği, okyanus ortasındaki bir kaya gibi. Üzerine kuş bile konmayan.

Ve gariptir kimi zaman kuyruklu yıldızlar geliyor bilinmeyen yerlerden. Bir gelin gibi, eteklerini arkasından sürüyen, elleri çiçekli ve hızla tavaf ediyor şu bizim mavi gezegeni. Hikaye anlatmayan gezginler ne garip, zira seyyah dediğin konuşur, ki seyyah görmeye değil konuşmaya çıkmıştır başka yerlerin insanlarıyla. Oysa bunlar suspus, ve bir tür süs gibi gecenin ortasında bu kuyruklu yıldızlar ve meraklı çocukları heyecanlandırıyorlar. Olsun, çocuklar heyecanlansın zaten. Onlar kandırılmalarının ilk yıllarını yaşıyorlar ve hep bir şeyler aşıyorlar, üstelik onlara şimdilerde kin ve nefret aşılanırken –ve kimisi anlamayacak bile yaşlanırken-. Oysa farklı da olabilirdi, böyle varaklı, yaldızlı bir dünya da gayet mümkün, insanın ağzı köpüklenmezse. Köpeklenmez o zaman kapılar, kilitlenmez banka hesapları ve gökyüzüne uzanan binalar piramitlerin tekerrürü olmaz. Birbirinin tekrarı olmayan insanlarla mı daha güzel olurdu bilemedim şu “kentsel dönüşüm” ama aslında “hissel duruşum” olmalı faniler arasında: Zira bence insan hem mantıklı, hem de duygusal olabilir. Hisleri kalpte sanmak kalpsizliğe meşruiyet tanıyor. Kazımayın artık ağaçlara isimlerinizin baş harflerinizi, yumruğunuz kadar organınızı yumruğunuz kadar organınızla resmederek.

Velhasıl, ne dense boş. Doğarken anlatmadılar. Anlatsalar anlamazdık. Hayatın özelliği hepimize sürpriz yapmış olması. Yavaş diye anlamıyoruz; uyanın! Kandırılmadık bile. Öylece sürpriz yaptılar ve sonradan öğrendik: Yağması varmış, talanı varmış. Hem kuyruklu yıldızı hem de kuyruklu yalanı varmış…

TÜYAP KİTAP FUARI VE İTHAKİ ANTOLOJİSİ’NDEKİ ÖYKÜM

3 Kasım 2013 Pazar günü “imza günü” kapsamında İstanbul Beylükdüzü’nde TÜYAP kitap fuarında olacağım.

Bildiğiniz üzere daha çok internette yazıyorum. Bugüne dek basılmış tek kitabım var. Geçtiğimiz TÜYAP fuarında ön anlaşmaya vardığım yayınevinin sahibi biz anlaşmaya vardıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle işten elini eteğini çekti (kendisine tekrar tekrar acil şifalar…). Hal durum böyle olunca biri astroloji (skeptik açıdan) hakkında, diğeri ise öykü seçkimden oluşan iki kitap projesi yattı / ertelendi, artık her ne ise…

Şimdilik tek kitabım olan “İz Odası” benim acemilik eserim. Bundan beş yıl önce yazdığım kısa bir hikaye iken, biraz daha uzatıp üç buçuk, dört yıl kadar önce uzun öyküye devşirdim. Bu süre zarfında çok değişmiş olacağım ki, kitaba bakınca kendim yazmışım gibi gelmiyor :) Yine de -benim söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama- dostlar ve tanımadığım okurlar çabuk okunması, akıcı olması ve sürüklemesi ile eğlenceli bir kitap olduğunu söylerler. Pek çok öykümde olduğu gibi, bilimkurgusal bir çerçevede yaşanan bir aşk hikayesi.

Yine benzer konseptteki “Galaktik Tiyatro” adlı öyküm, yakında İthaki yayınlarından çıkacak olan bir bilimkurgu öykü seçkisi içerisinde yer alacak. Bu haberi de bu yazı aracılığıyla ilk kez duyurmuş olayım.

3 Kasım 2013’te tüm dostları TÜYAP kitap fuarına beklerim. Sadece artık bayatlamış olan kitabımı imzalamak için değil elbet, sohbet, muhabbet ve tanışma için.

Herkese sevgiler.

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Tarih 8 Mart 1857.

New York’taki dokuma fabrikasının emekçi kadınları için önemli bir gündü. Daha ucuza daha uzun süreler çalıştırabildikleri için özellikle istihdam edilen kadınlar her gün olduğu gibi o sabah da hiç memnun olmadıkları ancak çalışmaya da mecbur oldukları işlerine gidiyorlardı. Dinlenebilmiş değillerdi, işlerinde mutlu da değillerdi, zaten mutluluk gibi bir beklentileri de yoktu… Tek dertleri hayatta kalmak, çocuklarını doyurabilmek, yaşayabilmekti; ta ki o güne kadar:

O gün bekledikleri büyük gündü. O güne dek becerilemeyeni becermeye, hep birlikte greve gitmeye karar vermişlerdi. Clara, Rachel, Anne ve daha niceleri, henüz icat edilmemiş asgari ücretten, azami çalışma sürelerinden haberdar değillerdi, ama yaşamın gereğiymiş gibi görünen ve hayatlarından çalan bu düzene o gün karşı çıkacaklar, seslerini kendilerini bir makine parçasından farksız görenlere duyurmaya çalışacaklar, gerekirse insan gibi yaşayabilmek için öleceklerdi.

Fabrika önünde biriken kalabalık az sonra grevin startını verdi. Zaten işkillenen polis kuvvetleri de patron tarafından oraya sevk edilmişti. Polis patronun yanında yer aldı, kalabalığı var gücüyle dağıtmaya çalıştı. Saldırıya uğrayan işçi kadınlar kendilerini fabrikaya attılar ama daha kötü bir talihsizlikle karşılaştılar: İçeride bir yangın patlak verdi ve az önce dayaklarından kaçtıkları polisin kurduğu barikat bu defa kadınların yangından kaçmalarını engelledi. İzdiham sonucunda 129 kadın işçi ezilerek ve yanarak öldüler*.

Bu hikaye, bugünlerde her yıl 8 Mart geldiğinde size kadınlar gününe özel indirimler sunan mağazalarınız, bu mağazalarla anlaşma yapan bankalarınız, dudaklarını bükerek “kadınlar günümü kutlamadın amaaa” diye serzenişte bulunan arkadaşlarınızın bilmediği hikayedir. 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” değil, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’dür. Sırf kadın oldukları için, çocuklarına ekmek götürmek için çalışmak zorunda olan, emeklerinin sömürülmesine sesini çıkaramayan, dayak ya da işkenceye maruz kalan kadının günüdür.

Tekstil işçisi Fatma Ana’nın, temizlikçi Huriye Hanım’ın ve hatta Sema Amir’in günüdür.

Ücret “doyurucu” değil “koruyucu”dur

Ölüm kaçınılmaz. Bundan kaçamayacağız. Bundan kaçamayacağımız için hem kendimiz, hem de yakınlarımız için “en azından şöyle olsun…” dediğimiz temenniler vardır. Şüphesiz bu temennilerden birisi ölümün acısız olması ise, bir diğeri de ecelin biz sevdiklerimizin yanında iken gelmesidir.

Merhum Sema Amir’in ilk temennisi gerçekleşmiş ise bu bize bir tesellidir, ama ya ikincisi?

Eminim onunla aynı sektörde yer aldığımız için işin bu uluslararası doğasından nasibini alan hepimiz rahatlıkla empati yapabiliyoruzdur: Kendimizin ya da bir yakınımızın sevdiklerinden uzakta hayata gözlerini aniden yumması ne acı, ne katlanılmaz bir sondur…

Şimdi bu acı son bazı konuların yeniden gündeme gelmesine sebep oluyor bakıyorum: Herkes yeniden kabin personelinin çalışma şartlarına odaklanmış durumda. Hala aynı tartışmalar. Toplu sözleşme zamanında ya da grev sırasında olandan pek bir farkı yok… Tek fark, acı bir ölüm.

Bernard Shaw’un haklı bulduğum bir sözünü paylaşmak isterim: “ Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil, ölüm kuvvetidir.”

Peki Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 129 tekstil işçisinin ölümünden doğuşu gibi, kabin personelinin çalışma şartları da bu “ölüm” ile gerçek anlamda sorgulanmaya başlanabilecek mi?

Şimdi duyguları bir kenara bırakalım ve bilimsel bakalım…

Birikmiş (başka bir deyişle kronik yorgunluk) konusunun tıbbi olarak tartışılmasının bugüne kadar bir işe yaramadığını gördük. Şimdi daha farklı bir alandan bakacağız: Yüksek ücret gerçekten de her derde deva mıdır?

İş tatmini insanların işlerinden duydukları mutluluğu ifade eder. Başka bir deyişle çalışanların işlerine karşı tutumudur. Pek çok faktörden etkilenir. Herzberg, iş tatminini sağlayan faktörleri ikiye ayırmıştır:

Birincisi, insanın işini sevmesine sebep olan, onun işine karşı olumlu duygular beslemesini sağlayan ve o işe sahip olduğu için mutlu kılan “doyurucu faktörler”.

İkincisi ise, insan mutsuz, stresli dahi olsa, sağlığı bile bozulsa, işinden nefret dahi etse onun işten ayrılmasını engelleyen “koruyucu faktörler”.

Yapılan yüzlerce bilimsel çalışma göstermektedir ki, ücret faktörü, yani maaş, insanın sadece işinden ayrılmasını engelleyen bir “koruyucu faktör”dür. Doyurucu faktör değildir. Kabin personelinin şikayetlerine, işleriyle ilgili beyan ettikleri mutsuzluklara “ama standardın üzerinde maaş alıyorsunuz” yanıtını vermek Herzberg’in ilk olarak ortaya attığı ve araştırmalarla defalarca kez ortaya konan bu gerçeği göz ardı etmektir . Bu hatayı sadece konuyla direkt olarak ilgisi bulunmayan insanlar değil, THY ve hatta sendika yöneticileri de yapıyor. (Oysa Dünya markası olma yolundaki THY’nin İşletme’nin bu çok önemli konusuyla ilgili teorileri ve pratik çalışmaları bilmesi gerekir. Öyle değil mi?)

İddia ediyorum, şimdi yapabiliyorsanız 200-300 kadar kabin memuruna sorun, “size daha az ücret verilse, ancak yorgunluğunuz ve sosyal, ailevi ve duygusal dünyanız da dikkate alınarak, daha insani, daha az yorucu bir uçuş programı sağlansa kabul eder miydiniz?” deyin, büyük oradan “evet” yanıtını duyacaksınız.

Belki de odaklanılması gereken kısım burasıdır ve hatta çözüm de burada yatıyordur.

THY doğal olarak maliyetlerini düşürmek ve kâr etmek isteyen bir işletmedir ama en doğru stratejiyi belirlerken işletme biliminden ne kadar faydalanmaktadır? İş tatminin faktörlerine ne kadar eğilinmektedir? Gerçekten de buna karar veren yöneticiler sadece yüksek ücretle her şeyin çözüleceğini düşünüyorlar mı? Aynı soruyu sendikal örgütlere de soruyorum: Ücreti pazarlık unsuru yaparken daha önemli noktaları gözden kaçırıyor olabilir misiniz?

Her şey para değil. Hatta para hiçbir şey değil… Şimdi Sema Amir’in ailesi bugüne kadar THYAO’dan aldığı tüm ücretleri iade etsin, hadi bakalım Sema Amir’i geri getirebilecekler mi?

“Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün hemen ardından gerçekleşen bu acı olay için, Müstecaplıoğlu ailesine, Türk Hava Yolları’na ve tüm sektörümüze başsağlığı dilerim.

*   Bu hikaye bir apokriftir. Yani gerçekte olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir, ancak 1910 yılındaki Uluslar arası Sosyalist Kadın Konferansı’ndan bu yana gerçekleştiği kabul edilir ve Kadınlar Günü fikri de bu hikayeye dayandırılmıştır.

ÖYKÜ: BİR KEDİ HİKAYESİ

Her şey bir Mart ayının gelip çatmasıyla başladı. Memeli doğasıdır, anlarım: Kedimde bir haller var. Hani anlayışlı da bir insanım ama bir de kokmaya başladı ki sormayın. O kokuyor, ben korkuyorum. Korkuyorum ama sevgimi yitirmekten. Ezelden beridir burnum kokulara çok hassas ve kumuna pisleyip geldiğinde bir süre onu göresim gelmiyor. İtmeye yönelik güçlü bir duygu hissediyorum.

Kime anlatsam “İlla kısırlaştır” diyor ama hayvana da kıyamıyorum. Bir hayvan dahi olsa cinsel hayatını sona erdirmek, onu hadım ettirmek başka tür bir canilikmiş gibi geliyor. Ben ne bilirdim başıma gelecekleri?

Bir arkadaşımın beni ziyaret ettiği baharın serin bir akşamında camları kapıları açmış otururken arkadaşımın “bu kiiim!” diye korkuyla bağırmasıyla irkildim. Önümden bana ait olmayan bir kedi geçti. Ben de bir an geri çekildim irkilip. Yabancı kedi de korkuyla balkona fırlayıp evi terk eyledi. Bizim kediye baktım: Mağrur bir hava. “Vaaay, eve kız atmalara başladık!” dedim. Hiç oralı değil. Benimle öyle bir muhabbete girmiyor.

Fazla değil birkaç gün sonra, yorgun argın eve gelirken, yine balkonumdan aşağıya bir kedi iniverdi. Eve girdim bizim yaramaz nerede diye: Baktım yatağında yatıyor. Başka renkte kedi tüyleri yastığına bulaşmış. “Ulan kerata!” dedim içimden, “işin iş valla…” diye de dışımdan söyledim. Hiç oralı değil. Dilimizi ne bilsin hayvan.

Toplumumuzun ataerkil yapısından mıdır nedir, aslında inceden de bir gurur duyuyorum. Kafamda bir hayal var: Pencerenin önüne dişi kediler doluşmuşlar, bizimki de robdöşambrını giymiş, mağrur mağrur balkon doğramaları arasında dolaşıyor. Alttaki dişi kediler ciğercinin suratına bakar gibi, kafaları havada, hayranlıkla izliyor… Sonra gülüyorum kendime bu hayali kurduğumda ve geçip gidiyor.

Buraya kadar yine de her şey normaldi aslında. Alt tarafı azgın bir erkek kedim vardı, öyle değil mi? Evi birkaç kedinin ziyaret etmesinden ya da bizimkinin arada bir ortadan kaybolup bir süre sonra eve gelmesinden başka ne zararı vardı?

Bir Haziran akşamıydı, bizimki iki aydır faal olsa gerek. Artık dairemin kapısına anahtarımı sokup da kapıyı her açtığımda evde başka kedi olup olmadığını tarıyor gözlerim. Yine öyle yaptım. Bizimkinin yattığı odaya girdim ki yine pek bir rahat. Ben geldim diye de yerinden kalktı, yavaş yavaş bana yürüyor. Onu kucağıma almaya eğildiğimde kedimin leş gibi sigara koktuğunu farkettim. Gözüm bir şekilde etrafı taradı. Bir de ne göreyim? Yatağının dibinde bir küllük ve aceleyle söndürülmüş bir sigara. Bir an için kedimin çiftleştikten sonra sigara yakıp tellendirdiği bir manzara geldi gözümün önüne. Olacak iş değil ya? Herhalde o sabah ya da bir önceki sabah kedimi sevmeye ya da beslemeye gelmiş, bir kahvaltı öncesi sigarası yakıp burada aceleyle söndürüp çıkmış olmalıyım. Başka ne olacak? Kokusu da külden falan bulaşmış olmalı.

Dimağım sildi gitti ki bu meseleyi; hadise tekerrür etti birkaç güne. Yine baktım küllüğe, benim sigaram. Herhalde diyorum sabah afyonum patlamıyor ben zıkkımlanırken. Kedimin yemini, suyunu verip çıkarken, sigarayı da küllüğü de bırakıp gidiyorum burada. Yine de kurt düştü ya bir kere aklıma, her sabah evden çıkarken küllüğü bir yana koydum, evde de hiç sigara bırakmamaya başladım.

Üzerinden bir hafta geçmedi ki iş üstünde yakaladım bizimkini. Eve girmemle yine dişi bir kedinin kaçması bir oldu. Odasına gittim bizimkinin, amanın ne göreyim? Küllük yine bizimkinin yatağının yanında, bir sigara hala tütüyor hatta! Uzaktan baktığımda sarı filtreli olduğunu gördüm sigaranın, benimki beyaz olduğuna göre bana da ait değil. Küllüğe bakıyorum, bizimkine bakıyorum, bizimki ise küllük ile aralarında bir bağ olabilecek kadar akıl kırıntısı göstermeden elimdeki market poşetlerine aval aval ama meraklıca bakıyor. Tövbeler çekerek sigarayı bastım, söndürdüm. Tüylerim diken diken.

Bu olayı zihnimin bana oynadığı bir oyun addedip konuyu unutmaya çalışıyordum ki, başka bir tuhaflık kafamı karıştırmaya başladı. Hep kedimin olacak değil ya, bir gün benim de özel bir misafirim geldi. Sabahtan planlarım da var: Misafirim gelecek, içmeye kıyamadığım o yıllanmış şarabı o gün onun için açacağım. Akşamı nasıl ettim bilemedim, her şey düzgün olsun istiyorum.

Neyse, akşam oldu, geldi misafirim. Güzel bir sohbetten sonra şarap ikramını da kabul etti. Yerimden fırladım -misafirimden ziyade şarap için heyecanlı idim itiraf edeyim- ve şarabı muhafaza ettiğim odaya koştum. O da ne? Şarabın yerinde yeller esiyor. “Acep başka yere mi koydum?” diye düşünüyor, arıyor, tarıyorum, yok… O değil, misafir de bekliyor içeride ya, üzüldüm, şaşırdım, kızdım ama belli etmedim. Mahçup olmamak için bakkaldan başka bir şarap getirttim.

Bakkalın şarabını servis edecektim ki bu defa da kadehlerin olduğu dolabın içerisini bomboş buldum! Evet! Evde bir tek kadeh kalmamış. Misafirimi “misafir edemeyip” kapıdan uğurlarken kedimle göz göze geldik. Pis pis sırıtıyordu it oğlu it. Dayanamadım, elime geçen ilk şeyi fırlattım. Kaçtı gitti.

O gece bu hususa ciddi ciddi kafa yormaya karar verdim. Aklım almıyor, volta atarak düşünüyordum: Çapkın bir kediydi, anladık, ama bir kedinin sevişip sonra bir sigara tellendirmesi, yıllanmış bir şarabı algılayıp bunu özel konuklarına ikram etmek üzere açabilmesi, bulaşık bırakmamak ve beni kıllandırmamak için kadehleri ortadan kaldırması mümkün olabilir miydi? Olacak iş değildi. Böylesi Stephen King romanlarında olur, onda da kedi bir serseri değil, olsa olsa katil olur.

O gün ona bir şey fırlattığımdan da alınmış ya da bana kızmış olsa gerek ki birkaç gün ortalarda gözükmedi.  Kendi kendime pek çok senaryo kurdum: Neler düşünmedim ki? İçine şeytan mı girmişti? Bir serserinin ruhu mu kaçmıştı? Aslında herhangi bir insanoğlundan daha zeki bir yaşam formu idi ve şimdi foyası ortaya çıktığı için başka bir ev aramak üzere yollara mı düşmüştü?

Böyle, biten aşklardan bir süre sonra daha tarafsız muhakeme yapmaya başlayıp kendini suçlu görmeye başlayan âşıklar gibi, kedim gittikten sonra “yoksa bana zekâsını göstermeye çalışmıştı da ben mi onu hiç anlamamıştım?” diye düşünmeye başlamış ve kendi anlayışsızlığımın nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum. Hiçbir mantıklı açıklama bulamıyor olmanın yarattığı infial daha başka. Bir yandan da kafamı kurcalıyor. İşte, yolda, evde hep dalgınım. Aklım mantıklı bir açıklama arıyor. Belki de evimi kullanan bir gebeş var, kediyi kendine maske ediyor, onun arkasına saklanıyor. Neden olmasın?

Fakat yok işte… Bir kanıt, bir ispat, bir ipucu… Hiçbiri yok!

Gittim yine iyi bir şarap bulup aldım. Dolaplarımdaki eksikleri tamamladım. Yokluğuna da alışmaya başlamıştım artık. Kedi gitti, gariplikler tükendi. Yaşadıklarımın da birer hayal olduğunu düşünüyordum. Herhalde çok stresli ve yorgundum. Halüsinasyon, delüzyon… Bunlar mümkün şeyler. İnsanın kendine neler edebildiğini az çok okuduğum kitaplardan biliyorum.

Ammavelakin bir gün eve geldim. Daha dış kapıdayken anladım ki benim dairemden müzik geliyor. Kapıyı anahtarla açıp girdim: Müzik seti açık. Dinlemeyi çoktan bırakmış olduğum bir ergen müziği tıngırdıyor. Gittim kapattım.  Odaları tek tek taradım, bizim çapkına rastlamadım ama kumunda taze bir dışkı kokusu var. Uğramış demek ki… (Ve müzik dinleyip gitmiş… Böyle mi yani?)

Şimdi de garsoniyer olarak mı kullanıyordu yani evimi?

İyice izanımı yitirmiş olmalıyım ki sağa sola bir not yazmıştır diye bakınıyordum. Masa üstlerinde bir kâğıt, bir zarf aradım. Tabi ki –ve iyiki de- bulmadım öyle bir şey (oldu olacak bulsaydım ve zarfa para da koysaydı…).

Ben tam da bu olayı unutmuş halüsinasyona falan yorarken kedimin geri gelmesi iyi olmadı. Gece uyumadan aklıma düşüyor artık, tüylerim yine diken diken oluyor, yükselen adrenalin beni bir yarım saat kadar uyutmuyor. Nasıl uyuyayım? İnanmam normalde ama ruhani varlıklardan falan da şüphelenmeye başladım mı tamam, gitti bir saatlik uyku.

Neyse ki artık sonbahar da yaklaşıyordu. “Evden çıkarken kapıyı pencereyi sıkı sıkı kapatabilirim. Hala sıcak ama en azından akşam serinliği var, gece geldim mi açarım.” diye düşünüyordum. Hem gelirse de giremesindi pezevenk. Garsoniyer miydi burası?

Bir süre öyle yaptım. Yine her şey normale döndü. Eylül’ün ortasıydı ki iki üç günlük bir şehir dışı seyahati durumu çıktı. Atladım, gittim. Bir süre otelde kalmak da iyi geldi: Evden uzaklaşmam lazımmış. Camım, kapım da kapalıydı: Ohhhh!

Geri döndüğümde aklımda kedi medi yoktu artık. Ankara’daki o oteldeki masum güzelliğe sahip, cici resepsiyonisti düşünüyorum (cici ne yav?). Düşünün işte, o kadar masum, o kadar cici.

Sokağın başından eve doğru yürürken haliyle daireme baktım. O sırada şaşkınlıktan takılıp düşüyordum: Evimde bir şeyler oluyor! Mavi, kırmızı ışıklar geziniyor! Hah dedim, işin sırrı çözüldü. Demek ki inler, cinler, periler bastı benim evi. Kanım çekildi oracıkta, gözlerim faltaşı gibi açık, tüylerimin yine dikeldiğini hissediyorum, dikeldiler, bana batıyorlar, tenimi acıtıyorlar ben yürürken.

Bir süre apartmanın önünde durdum, eve girmeye cesaretim yok. İnceden bir mor ışığın kapladığı odamın her yerinde renkli renkli hayaletler uçuşuyor. Çevreme bakıyorum, bu garipliği algılayan başka birisi var mı diye? Yok. Gece yarısını geçmiş vakit, sokakta kim olsun?

Bir süre daha daireme bakınca hareketlerde bir tekrarlılık fark ettim: Misal, kırmızı bir ışık geçiyorsa perdeden, 10 saniye sonra bir daha geçiyor, 10 saniye sonra bir daha… “Tıpkı şu diskolardaki küreler gibi…” dedim dışımdan ki jeton düştü. Apar topar apartmana girdim, anahtarı koyduğum yerden zor çekip çıkardım, bir hışımla girdim eve (peh, peh, peh!).

Tahmin ettiğim gibi: Tepede bir disko topu dönüyor, içerisi mor ötesi lambalarla aydınlatılmış. Ortalık leş… Alkol alınmış, meze yenmiş, keyif yapmış birileri. İmkansız… Kedi işi değil bu.

Yatak odamdan da bir ses duydum, “İşte!” dedim, benim evimi kullanan kim ise yakaladım. Baskın basanındır, yallah! Büyük bir heyecanla yatak odama koşturuyorum. Ne kadar inandıysam orada iki kişi göreceğime “yakaladım sizi!” diye bağırarak girdim içeri.

Ama tablo çok farklı: Benim yatağın üzerinde benim kedi, iki yanında da birer dişi kedi.

“Allah’ım rüya mı görüyorum!” diye haykırdığımı hatırlıyorum, sesime tepki veren kediler yerinden fırlayıp açık unuttuğum kapıdan çıkıp gittiler.

Disko topu, tabaklara servis edilmiş mezeler, rakı bardakları… Bunlar açıklayabileceğimden çok öte şeylerdi. O küçücük patilerin bu işi ortaya çıkarabileceğine ihtimal dahi vermek mümkün değil. Hadi yapabiliyor olsun da, disko topunu nereden temin edecek? (Hayır bir de çok kroydu yani…)

Evimde rakı olmaz benim, bu rakıyı kim satın aldı, nereden satın aldı, neyle satın aldı? Bilmediğimiz bir kedi uygarlığı mı var? Bu uygarlık bizim göremediğimiz başka bir tür varlıkla bir antlaşma halinde mi? Ucundan başından tutabileceğim hiçbir açıklama yok! Hem kapı pencere kapalıyken eve nereden girdi bu mahlukatlar? Yanıt bulmanın imkanı yok.

O gece nevresimleri falan değiştirdim –nasıl bir tiksintiyse artık- ama akabinde hiç uyumadım. Düşünerek hiçbir şey bulamayacağımı bildiğimdem düşünmemeye karar verdim. Akıl sağlığım için yapmam gereken tek şeyin ne olduğunu biliyordum: Taşınmak.

Nitekim ertesi gün de ilk işim emlakçının birine gitmek oldu. “Parası mühim değil, iyi bir yerde şöyle iyi kötü bir ev” diye yalvarır gözlerle baktığımı hatırlıyorum. Yine aynı mahallede ama birkaç sokak ötede başka bir evi tuttum. Kirası oturduğum yerle aynıydı ama ev biraz daha küçük. Olsun. Artık bir kedim de olmadığına göre büyük, küçük farketmiyordu.

Velhasıl, eşyaları iyi kötü topladıktan sonra ev sahibiyle hesabımızı kapatacaktık. Büyük eşyalar gitti, küçükler hala duruyordu. Ev sahibim vermiş olduğum depozitodan ne kesebileceğini görmek için her şeyin inciğine, cıncığına bakmak üzere eve geldi. Kedimin tırnaklarıyla kazıdığı kapı bana bir boya parasına mal oldu. Başka da bir masraf yok.

Her şeyi konuştuktan sonra artık anahtaları da teslim edip yollanmam gerekiyordu. Bir tanesi zaten cebimde. Yedek olanı vermek için salondaki derin vazonun içerisine elimi attım… Evet! Tahmin ettiğim gibi. Anahtar orada yoktu…

Anahtarın orada olmaması olan bitene daha basit manalar kazandırıyordu: Biri beni kötü bir oyuna getirdi ve kedimi de bir şekilde maske olarak kullandı. (Diğer uzak ihtimal: Kediler sandığımız şeyler değiller…)

Bu işin sırrını öğrenir miyim bir gün? Sanmıyorum. Evi de bıraktık gitti zaten. Belki yıllar sonra birisi gelip, “abi hakkını helal et, şarap çok iyiydi” diyecek. Ya da kedim (ya da arkasındaki hınzır) her kimse benden sonra bu eve musallat olmaya devam edecek ve benden sonra taşınan komşu her kimse ondan da bir şeyler duyacağız.  Kısmet. Zaman neler gösterecek…

Tevfik Uyar, Eylül 2012
İstanbul

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google