Articles Tagged with: Gıda

Afet Fırsatçılığı…

Bir kaç saat önce AHL’de Türkiye tarihinin en büyük terör eylemlerinden biri gerçekleşti. Artık diyecek bir şey bulamıyoruz… (Gerçekten bu kısmı yazıp yazıp sildim. Ne diyeceğiz ki? Bir şey değişmiyor.)

Ancak bu saldırının daha öncekilerden bazı farkları vardı. Elbette başlıca fark havalimanı gibi uluslararası bir mekânda gerçekleştirilmesi. Havalimanları, bir ülkenin sınır kapısıdır. Bir aktarma merkezidir. Şehiriçi araçlarla gelinir, uçakla gidilir; ve de tersi: Uçakla gelinir ve şehiriçi araçlarla şehre dağılınır. Yani, havalimanındaki faaliyetlerin durması, kısa bir süre içerisinde çok fazla insan yığılmasına neden olur. Hele ki AHL gibi kalabalık bir havalimanında.

Nitekim dünkü saldırıda da, öncelikle seferlerin durdurulması nedeniyle gideceği yere gidemeyen yolcular, daha sonra da inişi gerçekleşen uçakların bekletilen yolcuları yığıldılar.

Yerli veya yabancı, bu yolculardan pek çoğu gideceği yere taksi kullanarak gitmeyi düşünüyordu. Lakin gecenin ilerleyen saatlerinde Twitter’de aşağıdaki tarzda haberler uçuşmaya başladı:

Hemen inanmak istemediğimden teyit etmek için Twitter’da benzer mesajlar olup olmadığına baktım. Görünüşe göre gerçekti… İlginçtir, pek şaşırmadım.

Afet Fırsatçılığı, Fiyat Patlaması ve Yağma

Bu davranışa afet fırsatçılığı denir. Ürün, mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki roket gibi artışa ise fiyat patlaması. Genelde klasik iktisadın prensibi geçerlidir: Talep yüksek, arz düşük… O halde fiyat yükselir. Devlet -ya da örgütlü siviller- müdahale edene kadar da sürer.

Afet fırsatçılığının daha kötü türleri de var: Mesela yağma. 1999’da gerçekleşen Marmara Depremi’nde enkaz altında kalan cesetlerin takılarını soyacak kadar şerefini yitirenler vardı mesela. Fiyat patlaması oralarda da yaşandı elbet: Hatırlayanlar olacaktır: Gıda fiyatları on misli artmıştı deprem bölgelerinde. Benzerini de ben yaşadım: 2004’te geçirdiğim tren kazasında iyileştikten sonra jandarmaya çantamı almaya gittim. Üzerinde kocaman bıçak kesiği vardı. Nedenini sordum, “yağmacılar bilgisayar var mı diye kesip bakarlar” dediler. Pek çok kazada olabiliyormuş!

2009’daki İstanbul sel felaketinde neler olduğunu da pek çoğumuz hatırlıyor olmalıyız. Selin İstanbul’un sanayi bölgesinde gerçekleşmesi nedeniyle pek çok fabrikanın malları caddelere, sokaklara saçılmıştı. Yağmacılar, kamyonlara yükleyerek götürdüler malları. Birbirleriyle kavga ettiler. Kameralara takılan bir tanesinin ne söylediğini hiçbir zaman unutmayacağım. Adam bir yandan sel suyunun sürüklediği malları toplarken, diğer yandan “oruç tutmuyorlar ondan oluyor” demişti.

Sorun ne? Çözüm nerede?

Bu olanlardan toplum hakkında bir genelleme yapmak mümkün değil. Bu yüzden sorunu yağmacının kendisinde, kültürde ya da toplumda aramak, çözüm bulmaya katkı sağlamaz. Öte yandan bir gerçeği de görmek lazım: O çok bahsedilen birlik, beraberlik filan var ya… İşte o “siyasi birlik, siyasi beraberlik” oluyor Türkiye’de hep. İş insanî dayanışmaya gelince fıs… Ve işte görüyorsunuz afet fırsatçılarını. Tam bu noktada susmak istiyorum. Sonra ağzım bozuluyor.

Esas mesele ise “acil eylem planı” eksikliği…

Türkiye bir deprem ülkesi. Türkiye terör tehdidiyle yaşayan bir ülke. Türkiye alt yapı eksiklikleri dolayısıyla sel felaketleriyle karşılaşan bir ülke. Yani her türlü felaket için kaydadeğer bir risk taşıyoruz. Daha bir kaç ay önce Brüksel havalimanında saldırı olmuşken “havalimanına saldırı riski” öyle yabana atılacak risk değil.

Güvenlik zaafiyetinden filan bahsetmiyorum, hayır… Kontrol noktasında gerçekleşmiş bir saldırı bu zaten. Noktayı nereye koyarsanız, saldırı da orada olur. Engellemenin tek yolu istihbarat. Zaten söylemeye çalıştığım şey başka:
İstanbul Atatürk Havalimanı gibi aşırı yoğun bir meydanda, uçuş faaliyetleri sadece terörle değil, herhangi bir nedenle dursa (pistte kaza yaparak pisti kapatan bir uçak da olabilirdi bu), orada insanların yığılacağı belli. Nasıl olur da böyle bir yığılma için acil eylem planı olmaz?

İnsanları taksicilerin insafına bırakamazsınız! Birincisi, herkesin taksi parası olmayabilir. İkincisi, kime yetecek o kadar taksi? Dünya’nın en yoğun 11. havalimanından bahsediyoruz. Böyle zamanlarda oraya derhal 40–50 adet otobüs sevkedecek bir planın her an uygulanmak üzere kenarda bekletilmesi gerekmez mi?

Neyse ki, sorun iyice ayyuka çıkıp da insanlar İBB Beyaz Masa’ya mesaj göndermeye başladıktan bir süre sonra otobüslerin gönderildiğini duyduk. Twitter’den bu taleplerini iletenlere mesajla yanıt da verdiler.

Kurumsal anlamda, afet yönetimi bağlamında gereken derslerin çıkartıldığına inanmak istiyorum.

Son bir not: Afet fırsatçılığı denen şey insanlığa karşı suç filan ilan edilmeli. Böyle kepazelik olmaz… Ayıp bir şey.

Ölenlerin yakınlarına sabır dilerim. Yaralananlara şifa dilerim. Hepimize geçmiş olsun.Teröre lanet olsun.

KÜRESEL ISINMANIN GÖZDEN IRAK KAYNAKLARI

6038935_kmkz440a06Tuhaf günlerden geçiyoruz. Mevsimler bildiğimiz mevsimlere benzemiyor. İklim de bildiğimiz iklim olmaktan çıkıyor giderek. İlkin Haziran ayında Tuzla-Pendik civarında çıkan hortum hiç de alışık olduğumuz tarzda bir doğa olayı değildi bizler için. Devamı da geldi üstelik. Bazı uzmanlar Türkiye olarak yarı tropikal bir iklime hazır olmamız gerektiğini söylüyor.

İklime dayalı pek çok değişikliğin birinci dereceden şüphelisi uzun yıllardır dilimizin iyice alıştığı “küresel ısınma” mevzuu. Neticede Dünya kabaca kapalı bir kutu ve atmosfer ile örtülü. Bu kutunun içerisinde bize yaşanabilir koşulları sağlayan atmosfer bir hava kütlesi olmakla beraber öyle pistonlu  küçük bir kaptaki gibi her noktası benzer özellikler gösteren (homojen) bir kütle değil. Her gaz kütlesi gibi onun da sıcaklık, basınç vb. değerleri var ama kutu bu kadar büyük olunca bu değerler yerine göre değişiklik gösteriyor. Zaten  iklim denen olguyu da bu farklılıklar yaratıyor.

Dünya’mızın atmosferi bildiğimiz diğer atmosfere sahip gezegenlerinkine nazaran güzel bir denge içerisinde. Öyle Mars’taki gibi aylarca sürecek küresel kum fırtınalarına ya da Jüpiter’deki gibi sürekli hareketli ve elektrikli bir havaya sahip değiliz. Tam olarak da az önce söylediğim gibi: Bize yani insanlığa yaşanabilir koşulları sağlayan şey atmosferimiz. Yaşasın gaz küremiz!

Yeniden Hatırlayalım: Küresel Isınmanın Mekanizması

Küresel ısıma dediğimiz konu ise bilindiği üzere yine aynı atmosferin içerisinde yer alan sera gazlarından kaynaklanıyor. Güneş ışınları Dünya yüzeyine düşer. Işınlar atmosferden girip toprağa ulaşır ve enerjinin bir kısmı bu süreçte atmosfer, toprak ve su tarafından tutulur, diğer kısmı ise geri yansıtılır. Bu yansıtma süreci bildiğimiz yansımadır: Tıpkı üzerine ışık düşen nesneler gibi, onları görmemizi sağlayan bir yansıma. Şu an bilgisayarınızın önündeki tuşları bu sayede görürsünüz: Işık düşer, cisim bu ışığın bir kısmını soğurur, hangi renkte görüyorsanız eğer o rengi yaratan dalga boylarındaki ışığı geri yansıtmıştır. Bu kadar basit.

Güneşin ışığının Dünya’nın katı, sıvı ve gaz katmanları tarafından soğurulması yaşamı oluşturan ve idame ettiren başlıca faktörlerden biridir. Yani bu etki Dünya’nın yaşanabilir bir gezegen olması için elzemdir ve şiddeti şimdilik bizler için iyidir de. Ancak atmosferdeki sera gazlarının miktarı arttıkça bu soğurulmanın miktarı da arttığından ilk başta iyi olan şey giderek kötüleşmektedir. Sera gazları (karbondioksit, metan, su buharı, azot dioksit ve ozon) Dünya’dan geri yansıyarak çıkmasını beklediğimiz güneş ışığını soğurur ve ısının Dünya içerisinde hapsolmasına neden olurlar.

Fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan karbondioksitin bir sera gazı olması nedeniyle son üçyüzyılda küresel ısınmanın miktarının özellikle arttığı biliniyor. Zira endüstri devrimi sonrasında bolca tüketilen ve halen de tüketilmekte olan petrolün, doğalgazın ve diğer fosil yakıtların içeriğinde bulunan karbon onların yanmasıyla birlikte milyonlarca yıldır bulundukları yerden kurtulup atmosfere salınırlar. Artan nüfus, kentleşme ve doğa tahribatı nedeniyle ormanların giderek azalıyor oluşu da kardondioksitin besin sentezi yoluyla tekrar atmosferden çekilmesini yavaşlatıyor. Son sekiz bin senede Dünya gezegeni, ormanlarından yarısından fazlasını kaybetmiştir ve bu kaybın yarısından fazlası da son 50 yılda gerçekleşmiştir. Başat bir etken olan kereste tüketiminin yanısıra tarım arazisine ve şehirlere yer açmak için ormanları kesmek bu kaybın başlıca nedenlerindendir.

Sözün kısası küresel ısınma olgusu giderek güçlenmekte ve gün geçtikçe gezegenimiz daha sıcak bir gezegen haline gelmektedir. Küresel ısınmanın endüstri ile ilişkisi bugüne kadar pek çok kez pek çok yerde işlendi. Artık bunu biliyoruz. Bu yüzden bu yazıda endüstri aracılığıyla atmosfere salınan gazların küresel ısınmaya katkısından değil göz önünde bulunmadığından pek de bilmediğimiz bir etmenden bahsedeceğim: Tarım ve Hayvancılık.

(Önce şu uyarıda bulunmalıyım… Buradaki ana fikir kesinlikle “Aslında sanayinin yarattığı kirlilik abartılıyor ve küresel ısınma bir yalandır” değil. Daha önce dergimizde yayınlanmış olan şu yazıda küresel ısınma inkârcılarının bu yolla çeşitli faydalar elde ederek halkın kafasını karıştırmayı iş edindiklerinden bahsetmiştik. Aldanmayınız, itibar etmeyiniz…)

“O son butu yemeyecektin!”

Karbon… Yaşamımızın temeli. Dört bağ yapabilmesi sayesinde başta proteinlerimiz olmak üzere milyonlarca ve hatta milyarlarca organik molekül inşaatı potansiyeline sahip. Doğada bu tip bir kabiliyete sahip olan diğer element silikondur ama silikonlu bileşikler genelde o kadar serttir ki canlılığın silikon üzerine inşası pek mümkün olmazdı. Kısacası karbon tüm canlılığın ortak malıdır. Adresini sorarsanız kendisi toprakta bolca bulunuyor.

Tarımın küresel ısınmaya etkisi çeşitlidir:

Her şeyden önce toprakta bağlı olan karbon tarımla birlikte açığa çıkar, ama bu yeni bir şey değil, zirâ doğal bir süreç olduğundan avcı-toplayıcı olduğumuz dönemlerde de bu süreç hep vardı. Ancak insan tarım yapmaya başladıktan sonra toprak çok daha hızlı bir şekilde karbon zenginliğini kaybetti ve toprakta olanın atmosfere karışmasını daha da hızlandırdı.

Üstelik tarım ürünlerini bizlerin ve hayvanların yemesi sonucunda etkili olan bir başka süreç daha vardır: Yediklerimizi sindirdiğimiz, çeşitli yollarla doğaya bıraktığımız ve bu esnada da atmosferin de bundan nasibini aldığı süreç. Sindirim neticesinde açığa çıkan gazlar ve katı atıklar atmosfer için başka bir sera gazı kaynağı haline gelir.

Tarım toplumlarının miktarı arttıkça artan bu iki etkiye bir üçüncüsü topraklar zenginliklerini kaybettiği zaman eklenir: Gübre. İleride detaylarını vereceğimiz üzere, toprağın kaybettiği zenginliği telafi etmek üzere kullanılan gübre başka bir sera gazı kaynağıdır. Kısacası “beslenmek” başlı başına bir küresel ısınma nedenidir.

Geleneksel tarım ve hayvancılık insan nüfusunun ve dolayısıyla da besin tüketiminin az olduğu çağlarda yine de büyük bir etkiye sahip olmasa gerek. Peki ya şimdi?

İnanılmaz gelebilir ama tarım ve hayvancılığın küresel ısınma nedenleri arasındaki yeri %18’lik payıyla oldukça yüksektir. Bu yüksekliğin nedeni besin endüstrisi. Ya da daha özel olarak ifade edecek olursak endüstriyel tarım ve hayvancılık diyebiliriz. Özellikle tarım ve hayvancılık faaliyetleri sırasında açığa çıkan gazlar karbondioksitten çok daha etkili sera gazlarıdır: Metan ve azot dioksit. Kendileri karbondioksite göre sırasıyla 23 kat ve 296 kat daha fazla sera gazı etkisi yapar.

Kaynak: IamNotUnique

Gezegenimizin kalbine giden yol çiftlik hayvanlarının midesinden geçiyor olabilir. Resim Kaynağı: IamNotUnique

Metan büyük ölçüde hayvanların sindirim sisteminin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Sadece hayvanların gaz çıkarmasından ötürü atmosfere karışan metan gazının 90 milyon tondan fazla olduğunu söylesem? Ve 2,2 milyar ton karbondioksitin etkisine karşılık geldiğini? Tabii ki bu sayılar tek başına bir anlam ifade etmeyecek. Bu yüzden yüzde olarak ifade etmem daha doğru olur: Sadece çiftlik hayvanlarının (büyükbaş ve küçükbaş) çıkardığı gazın küresel ısınmaya katkısı %5 dolaylarında. İnanılmaz değil mi?

Ve maalesef çok etkili bir sera gazı olan metan sadece yellenme yoluyla atmosfere karışmıyor. Bilindiği üzere hayvan dışkıları tarımın ortaya çıkmasından bu yana gübre olarak kullanılırlar. Bu gübrelerin toprağa bekletilmeden ve doğrudan uygulanması açığa çok fazla metan çıkmamasına neden olur ancak bu dışkıların işlenmesi, bekletilmesi ve stoklanması atmosfere metan gazı salınımının devamına neden oluyor. İşte bu de endüstrileşmenin bir “götürüsü”.

Maalesef burada bitmiyor! Gübrelerin toprakta geçirdiği süreçler, yani nitrifikasyon ve denitrifikasyon süreçleri bu defa da açığa azot dioksit çıkmasına neden olur. Ki kendisin karbondioksitten 296 kat daha etkili olduğunu da söylemiştik. Yani gübrenin eldesi de, stoklanması da, kullanımı da küresel ısınmaya ziyadesiyle katkıda bulunuyor.

Aşağıdaki tablo hangi tarım ve hayvancılık faaliyetinin toplam tarım ve hayvancılık karbon salınımı (emisyonu) içerisinde ne kadar payı olduğunu gösteriyor:

Faaliyet Pay
Tarım faaliyetlerinde gübre kullanımı %61
Hayvanların sindirim sistemleri %18
Gübre stoklama, işleme ve taşıma %9
Tarım faaliyetleri için kullanılan fosil yakıtlar %7
Diğer %4
Toplam T&H Karbon Emisyonu %100
Genel Emisyon İçerisindeki payı %18

 

Bazı spesifik nedenlerden ötürü de tarım küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, ki bu nedenler tabloda diğer başlığı altındadır. Sözgelimi çeltik tarlaları su ile kaplı olduklarından atmosferik oksijen toprağa ulaşamaz. Bu nedenle topraktaki organik materyaller anaerobik solunumla parçalanırlar, ki bu da açığa metan gazı çıkmasına neden olur.

Şu halde gerçekten de besin üretiminin küresel ısınmaya katkısı dolayısıyla aslında tam bir baş belası olduğunu söylemek mümkün! Science dergisinden Nathan Fiala’nın yaptığı bir benzetmeyle “200 gramlık hamburger köftesinin küresel ısınmadaki payı neredeyse 1300 kg’lık bir aracın 20 km. gitmesine eşdeğer”. Üstelik bu durum bacasından dumanlar tüten bir fabrika ya da yağ yakan bir kamyon kadar göz önünde olmadığından pek aklımıza düşmüyor.

Sorun nerede? Nasıl çözeceğiz?

O halde ne yapacağız? Beslenmeyecek miyiz?

Bundan kaçış yok. En iyi ihtimalle vejetaryen olarak hayvan tüketmekten kaçınabilirsiniz ama tarım ürünlerinden kaçınmanız pek mümkün değil. (Daha önce yazmış olduğumuz yapay et‘ten de bu noktada bahsetmek gerek…)

Şu halde bu duruma çözüm bulunmalı.

Ağır kimyasal gübre kullanımının sınırlandırılması çözümlerden birisi. Bir diğeri de tarım yapılan arazi ile hayvancılık yapılan arazilerin birleştirilmesi. Uzmanlar her iki faaliyetin de aynı alanda gerçekleştirilmesinin karbon salınımını ciddi şekilde düşüreceğine inanıyor.”Tarımsal Ormancılık” (İng: Agroforestry) olarak anılan, tarım alanlarının ağaçlandırılması da soruna katkı sağlayan küçük çözümlerden. Üretimin yerelleştirilmesi de çözümlerden birisi: Tarım ve hayvancılık endüstrisinin yarattığı salınımın %7’si bu faaliyetler için kullanılan fosil yakıtlardan kaynaklanırken gübrenin nakliyesi de salınım kaynaklarından birisi. Şu halde lojistik başlı başına bir problem olduğu için tarımın yerelleştirilmesi iyi olacaktır.

Öte yandan salınımı azaltmayan ancak salınmış olanı geri toprağa bağlayan ve bu sayede gübre kullanımını azaltan çözümler de mevcut. Bu çözümlerden birisi örtü bitkisi kullanımı. Bu yöntem “Yeşil Gübreleme” olarak da anılıyor, çünkü örtü bitkileri olarak anılan bitkiler atmosferdeki azotu tekrar toprağa bağlayabiliyorlar. Tarım’da örtü bitkisi kullanımı aynı zamanda toprağın zenginliğini arttırması, nemini muhafaza etmesi, erozyonu azaltması ve zararlı kontrolü sağlaması gibi daha bir dizi başka faydaları nedeniyle gün geçtikçe artıyor.

Ama bana sorarsanız bu çözümlerin pek çoğu yine de hâlâ yüzeysel, çünkü şahsi düşüncem insan nüfusunun fazlalığının temel problemi teşkil ediyor olduğu. Yani tüm bu üretim ve tüketim çılgınlığı bir şekilde gelip insan sayısına dayanıyor. Artan nüfusu beslemek için endüstriyel tarım ve hayvancılık maalesef şart, aksi takdirde bu kadar insanı doğal tarım ve hayvancılıkla doyurmaya çalışmak maliyetlerinden ötürü gıda fiyatlarının yükselmesine neden olacak. Mevcut ekonomik sistemin buna elverişli olduğunu söylemek de zor. Bu yüzden “nüfus planlama” ve “doğum kontrolü”, insan nüfus artışının bu yolla sınırlandırılması kök nedeni ortadan kaldırabilir. Yeni Malthusçuluk başlığı altında sınıflandırılabilecek olan bu fikir akımı kulaklara pek demokratik gelmeyebilir ama aşağıdaki belgesel parçasını izledikten sonra belki siz de bir miktar böyle düşünebilirsiniz.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=_8nErJYB3-M&w=480&h=360]

.

Ayrıca endüstriyel tarımı sadece karbon salınımı açısından değerlendirmek de indirgemeci bir yaklaşım olur. Yukarıdaki videoda özellikle tüylerinizi ürperttiğini tahmin ettiğim ilk sahne insan türünün diğer türler üzerindeki tahakkümünün etik boyutu hakkında da durup düşünmemize neden oluyor. Sahi, bu Dünya’daki en organize ve zeki tür olmamız bize diğer türleri sıkış tepiş bir alanda istifleyip, makinelerle toplayıp, onları çekmecelere tıkıp, uygun bir biçimde öldürdükten sonra seri üretim hatlarında parçalara bölme hakkını veriyor mu?

Veterinerlik alanında “etik” bir devrim yaptığını düşündüğüm Temple Grandin’in kendi hayatını konu alan filmden yine kendisinin sarf ettiği şu cümleleri de yeri gelmişken aktarmak istiyorum:

Tamam, kabûl… Bir şekilde hayvanları besliyor ve sonra kesip yiyoruz. Yüzbinlerce yıldır da böyle; ama en azından biraz saygıyı hak etmiyorlar mı?

İlk Yayın:

Açık Bilim, Eylül 2014

Kaynaklar:

Kapak Fotoğrafı: tricky (rick harrison) via Compfight cc

 

 

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google