Articles Tagged with: gelecek

Coğrafya mı Kaderdir?

Yunanistan seyahatlerimin birinde çok ama çok güzel bir tesadüf sonucunda Nea Karvali adı verilen bir kasabada kaldım. Nea “yeni” demek. Yunanistan’daki pek çok diğer yerleşim biriminde olduğu gibi, isimde eğer Nea geçiyorsa orası Lozan mübadillerinin yerleşim yeridir ve Türkiye’den her nereden göçmüşlerse oranın ismini “yeni” olarak vermişlerdir (Nea Marmara, Nea Moudania gibi bilindik yerler olduğu gibi, Nea Karvali gibi günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kullanılmayan isimlere sahip yerleşim birimleri de mevcut).

Nea Karvali, Aksaray sınırları içerisindeki, bugün adı Güzelyurt olan Gerveli sakinlerinin yerleşim birimi. Yaşlıları hâlâ Türkçe konuşuyorlar. Hatta ve hatta hâlâ Orta Anadolu şivesiyle konuşuyorlar (“Ekmekle ye” değil “ekmeğinen ye” diyor mesela Yaya adlı bir teyze…). Orada doğup büyüyen ikinci ve üçüncü nesilde de Türkçe’yi öğrenip konuşanlar var. Nea Karvali’de edindiğim dostlardan geçmişe dair duyduğum hikayeler o kadar güzel -ve hatta trajikomik ki- yazmakla bitmez. Zira günün birinde oraya gidip bir belgesel çekmeye ahdım var. Küçük bir kısmını aşağıda aktardığım yaşanmışlıkları bir şekilde kayda almak, yansıtmak istiyorum çünkü.

Neyse… Konumuza gelecek olursak…

Güzelyurt Anadolu’nun ortasında bir kaza… Sakinlerinin göç etmeden önce ne deniz bilmişlikleri, ne de görmüşlükleri varmış.  Mübadele sonrasında yerleri, yurtları olmadıkları bir halde girmişler Yunanistan’a. Mübadeledeki dengesizlikten ötürü pek çok Yunan evsiz kalmış ve Yunanistan hükûmeti gelenlerden bazılarına anlaşmaya uygun olarak ev yerine ev parası ya da malzemesi vererek yer göstermiş. Gerveli’den gelenlere de diğer mübadillere yaptığı gibi, deniz kıyısında bir yer gösterip “buraya yerleşin” demişler (anlatırlarken “Yunanlılar bize böyle böyle demişler…” demeleri oldukça ilginçti).

Lakin Gervelilileri gösterilen yerdeki deniz epey korkutmuş. “Bu deniz denen şey kabarır da bizi yutar” diye endişe ettiklerinden iyice iç tarafa, denizden epey uzağa yerleşmişler. Birebir aktarmak gerekirse, daha sonra şunlar gelmiş başlarına:

“E yunanlılardan ses seda çıkmamış bir süre. Sonra bizimkiler demişler ki ‘biz açız’. Yunanlılar şaşırmış, ‘Ne demek açız? İşte deniz var orada?’. Bizimkiler sormuş: “Ne yapılır ki burada?”. Yunanlılar bakmış, balık tutamıyor bizimkiler, en sonunda herkese birer manda vermişler. Bizimkiler birer mandayı ne yapacaklarını bilemeyince de, ‘bazılarınızınki dişi, bazılarınızınki erkek. Biz mi diyelim artık ne yapacağınızı?’ diye kızmışlar.

Gervelililer, Kapadokya’nın fiziken kapalı, yükseltilerle çevrili coğrafyasında, çoğunlukla ticaretle ve zanaatle uğraşan, gerçekten de hayatlarında hiç deniz görmemiş bir topluluktu. Geldiklerinde bocalamaları kadar normal bir şey olmasa gerek. Ne var ki bugün Yunanistan’ın neredeyse hemen her yerinde olduğu gibi ekmeklerini denizden çıkarmayı biliyorlar.

Peki ya bizler? İki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul sakinleri?

Rahmetli Çetin Altan 2009 yılında da NTV’de katıldığı bir programda Ruşen Çakır’a şöyle söylüyordu:

“Türkiye içinden deniz geçen Çanakkale ile iki kıtayı birleştiren tek yer öyle değil mi? Bakın bir anket yapsak, iskele sancağı bilen kaç kişi var? Kaptanların iş bölümü nasıl olur, gemi yanaşırken kalkarken süvari ne zaman çıkar?”

Gemiciliği bir yana bıraktım… İstanbul’da deniz kıyısında yaşayan nüfusumuzun ne kadarı denizi tanıyor, içinden çıkan balıkları adlarıyla, türleriyle biliyor, hayatlarında en az bir defa balık tutma deneyimi yaşıyor? (Twitter’da Ozan Barselonevi daha acısını sordu geçenlerde: İstanbul’da denize ayağını sokabileceğimiz bir yer var mı?)

Görünen o ki İstanbullu için -ve belki pek çok deniz kıyısındaki kentlimiz için- deniz dediğimiz şey manzaradan ibaret. Karşısında çay yudumlamaya ya da felekten bir gece çalmaya yarıyor. Bir de gayrimenkullerin değerini artıyor: Deniz gördüğü, denize yakın olduğu için, vapur iskelesine ya da deniz otobüsüne yürüme mesafesinde olduğu için…

Bu durumun nedenlerini anlamaya çalışırken, elbette akla ilk olarak Çetin Altan’ın işaret ettiği eksiklik geliyor: Eğitim. İlköğretimde mahallemizi, ilçemizi, şehrimizi tanımamızı sağlayacak bilgiler ya pek az veriliyor, ya da hiç verilmiyor. Ortaöğretim ve Lise’deyse böyle bir çaba zaten yok. Bizler ise hiç merak etmiyoruz zaten.

İkinci akla gelense sosyolojinin ve demografinin babası sayılabilecek İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir” şeklindeki meşhur tespiti. İstanbul’da mukim olanların büyük çoğunluğu Anadolu’nun denizi olmayan memleketlerinden göç etmiş olsa gerek -ki bu gruba bir Eskişehirli olarak ben de dahilim-. Pek çok insanın denizle haşır neşirliği yok. Hiç de olmamış. Yani çoğumuz Nea Karvali’yi yeni kuran Gervelililer gibiyiz.

Gerçekten de üzerinde bir müddet düşünün: Üzerinden üç köprü geçirdiğimiz boğazın, vızır vızır vapurlar, deniz otobüslerini işlettiğimiz, şehri boydan boya yalayan şu denize ayağımızı güvenle sokamamak ne demek? Bunca kıyı şeridine rağmen kumsalları mumla aramak, bir kumsala erişmek için kilometrelerce yol gitmek ya da Ada’ya geçmek zorunda kalmak ne demek? O manzarayı hemen her gün izlerken oradan geçen bir geminin pruvasının, karinasının, üst güvertesinin neresi olduğunu olduğunu söyleyememek?

(Hemen herkes sadece kıç tarafını biliyor…)

Buradan çıkan sonuç şu: Bir kısmımız denize zaten yabancıyız. Yabancı olmayanlarımız da gittikçe yabancılaşıyor. Her nesil denizden daha da uzaklaşıyor. Ne eğitim sistemimizde, ne kültürümüzde “yakınlaşma gereksinimi” de bulunmuyor.

Son derece tuhaf bence bu.

SIK KULLANILAN SAFSATA: Peki şunun hakkındacılık…

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da çok basit bir soru sordum. Esasında bir bilgi sorusu değildi… Kendi hafızamın zayıflığı karşısında, Twitter ahalisine yönelttiği bir yardım talebiydi.

https://twitter.com/tevfik_uyar/status/713873966956294145

Bu sorunun yanıtını bulmakta gerçekten de zorlandık. Son saniye basketleri, futbol başarıları gibi, toplumsal birlikteliğimize katkıda bulunmayan anlık sevinçler dışında, dişe dokunur tek aday Aziz Sancar’ın nobel ödülü almasıydı ki, ödül aldıktan sonra Aziz Sancar’ın bir çok kesim tarafından ayrı ayrı lince tabi tutulması sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Sevinç, derin ve kalıcı bir duygu değildir; ama üzüntü öyledir. Peki ortak olarak neye üzüldük? Bu konuda bir yanıt geldi mi dersiniz? HAYIR! Maalesef… Patlayan bombaları bile, bombayı kimin patlattığına, ölenlerin kim olduğuna göre değerlendiren çeşitli kesimlerden müteşekkil bir toplum haline gelmişiz meğer. Özgecan’ın başına gelen tecavüz ve cinayet vahşetini dahi, kendi ahlâkî değerlerine uymadığı gerekçesiyle (ya da sözde iddiasıyla) kimi kesimler “müstahak” gördü.  Çocuk istismarı konusu dahi bu ayrışmadan nasibini aldı.

Görünen o ki hiçbir konuda kesin ve net değerlerimiz yok: FİİLİ FAİLE GÖRE DEĞERLENDİRİYORUZ! Daha açığı: İnsanlar bir fiil hakkındaki tepkilerini faillerin kim olduklarına göre ayarlıyorlar. Hatta ve hatta, daha da vahimi “Bu olaya X’ler üzüldüğüne / sevindiğine göre demek ki bu iyidir / kötüdür” tarzında bir yaklaşım bile sözkonusu. Hiç utanmadan bir olay hakkındaki yargısını buna göre oluşturduğunu açıkça beyan eden var, matah bir şeymiş gibi.

Bu tabloya biraz dikkatli bakan bir insan, artık Türkiye’nin birbirinden nefret eden ama bir şekilde bir arada yaşamak zorunda kalan, hayatları, kültürleri, dünya görüşleri birbirinden ziyadesiyle farklı -ya da aynı olsa dahi münferit olaylar için farklılaşan- çeşitli gruplardan meydana gelmiş olduğunu görebilir. Kutuplaşma o kadar belirginleşmiş ki, gruplar birbirleriyle aynı coğrafyayı, mahalleyi ve hâttâ havayı paylaşmak istemez hale gelmiş görünüyorlar.

cemresoysalSık kullanılan safsata: “Whataboutism”

Uzunca bir süredir bu vahim durumu, grupların sosyal medya üzerindeki atışmaları aracılığıyla izleyip analiz etmeye çalışıyorum. Safsatalar, bu kutuplaşmada, insanların birbirlerinden nefret etmelerini kolaylaştırıcı bir rol oynuyor: Çünkü karşı tarafın “kötü” olduğuna dair mesnetsiz bir gerekçe / bahane veriyor zihne… Ve akıllarımız, özellikle eğitilmedikleri zaman, eksiksiz değil, tutarlı bilgiyi doğru kabûl ederler. Aşağıda örneğini vereceğim safsatalar, “düşünme tembelliği” içerisinde bulunan zihne “tutarlı” geliverir.

Ve işte, bir X hadisesine tepki verdiğinizde, ya da bu hadiseyi kınadığınızda veyahut X için eylem yaptığınızda yöneltilen, hepinize tanıdık gelecek o safsata türünün örnekleri (Bağlantılara tıklayın… Görüklerinize şaşırabilirsiniz.):

Whataboutism, kaynaklarda bir safsata olarak değil, Sovyet propaganda tekniği olarak geçiyor. Türkçesi yok; bu yazı vesilesiyle “Peki şunun hakkındacılık” diye önermiş olayım. Benim safsata olarak anmamın nedeni, bu tür argümanların şu aşağıdakilerin en az ikisini içermesi:

  1. X ile Y’nin birlike savunulamayacağını / kınanamayacağını,
  2. Kişinin Y’yi savunduğu için X’i savunmayacak kadar ikilik içerisinde olduğunu
  3. Kişinin bunu siyaseten yaptığını ve “gizli niyetleri” olduğunu (Bir başka safsata olan “Ad Hominem” saldırısını içermesi)
  4. Kişiyi her konuda eşit düzeyde tepki vermekle mükellef kılması

Mesela soldaki örnek… Yanıtı yazan şahsiyet, tecavüzle ilgilenen şahsın, şehit çocuklarıyla ilgilenmediği, tecavüze karşı olduğu ama askerlerin çatışmalarda ölmesine karşı olmadığı, kullandığı “zahmet olmazsa…” türünden imalı sözlere bakılırsa da, Cemre Sosyal’ın bunu siyaseten veya tutarsızca gerçekleştirdiği varsayımları içeriyor. Tecavüze uğramış çocukla ilgilenmenin ve çocuk istismarına karşı çıkmanın önşartı, şehit çocuklarıyla ilgilenmek değildir. Bu tweet, akılcı bir sorgulama değil, nefret içerikli bir saldırıdır.

Dördüncü maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum: Kimse her konuda tepki vermekle mükellef değildir. Aşağıdaki video, bu ön kabûlü iyi anlatıyor ve yıllardır hemen her konuda (Neşet Ertaş’ın vefatına üzülenlere bile) yöneltilen klasik soruyu içeriyor: “Şehitlere niye tepki vermediniz?”

https://www.youtube.com/watch?v=0jx8tJbpMNU

 

Bu eyleme katılan kızların şehitler için de eylem yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz; belki yaptılar. Belki kendilerine tekme atan, bağıran, söylenenlerden daha fazlasını yaptılar. Ancak yapmamış olsalar dahi, kadınlar gününde böyle bir eylem yapmasına engel değildir; zira kadına şiddet eylemine katılmanın ön şartı, şehitlere tepki vermek değildir. İki konu birbiriyle ilgisiz olduğu gibi, ilgili olması da bir şey değiştirmez. Üstelik “toplumsal konulara tepki veren grup” şeklinde tanımlanmış bir grup yoktur. Orada o kızlar eylem yaparken, bir kenarda da siz eylem yapabilirsiniz. Hatta her gün eylem yapabilir, imza toplayabilir, destek masaları kurabilirsiniz. Buna engel olan nedir? Yoksa ortaya “birilerinin bir konuda tepki verme niyeti varsa o da benim istediğim konuda olmalı” gibi bir hastalıklı düşünceye varır ucu.

Her tutarlılık arayışı safsata değildir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle bir çekince de koymam gerekir: Her tutarlılık arayışı safsata değildir. Mesela aynı konuda farklı fikirler beyan edenlerde tutarlılık arayışı bir safsata teşkil etmeyecektir (mesela bombayı kimin patlattığına göre ağız değiştirenler veyahut liderlerinin ifadelerine göre söylediklerinden hızla çark edenler) . Konular yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konular olmadığı gibi, birbiriyle zıt ve mantıken çelişkili iki açık beyan söz konusu olabilir.

Ancak her durumda nazik olmayı elden bırakmamak da kanımca önemlidir (ben de bazen zıvanadan çıksam da). “O batmadı da bu mu battı”, “Zahmet olmazsa”, “O zaman neredeydiniz?” gibi ifadeler yazılanı bir saldırıya dönüştürür. Çelişki olduğunu düşündüğünüz bir noktada “sizce bu bir çelişki değil mi?” gibi bir soru daha uygun. En azından gerçekten kendi fikirlerini beyan edenler için söylüyorum. Tek bir merkezden çıkmış mesajları iletenleri değil.

 

 

NİHAYET VAKİT VAR (ÇEVİRİ)

Alacakaranlık Kuşağı, 8. Bölüm (1959) - Henry Bemis

Alacakaranlık Kuşağı, 8. Bölüm (1959) – Henry Bemis

Yaklaşık bir buçuk yıl önce tercüme ettiğim bir öykü bu. Uzun süredir kenarda bekliyordu çünkü Özgün Muti ile birlikte gerçekleştirmek istediğimiz bir projeydi bu. Ve eğer başka çevirenler de bulabilseydik, başta Ray Bradbury editörlüğünde çıkan Futuria Fantasia adlı dergideki öyküler olmak üzere pek çok telifi düşmüş öyküyü tercüme edip Türkçe’ye bir kitap olarak kazandıracaktık. Ne yazık ki bu kapsamlı projeyi geçen süre zarfında gerçekleştirme imkanı bulamadık.

Aşağıdaki öykü Lyn Venable‘a ait. IF Worlds of Science Fiction dergisinin 1953 yılı Ocak sayısında yayımlanmış (Gutenberg Project). Sonradan öğrendiğime göre 1959 yılında Alacakaranlık Kuşağı dizisinin 8. bölümü bu hikayeden uyarlanmış (Kaynak: Wikipedia).

Bu arada; bugüne dek iki kurgu-dışı eser çevirdim ama bu benim ilk kurgu tercümem. Kurgu çevirmenleri aksini iddia etse de, bence kurguyu çevirmek daha zor. Yazarın üslubu ile kendi üslubunuz arasındaki çatışmaları gidermek gerekiyor. Bunu hakkıyla yapabilmek de zor.

Umarım beğenilir. Sevgiler.

Tevfik Uyar.

 

 


 

Atom bombası pek çok insan için bir son demekti. Henry Bemis içinse biraz daha farklı bir anlama geliyordu- minnet duyulası, keyiflenilesi bir şey…

Nihayet Vakit Var!

Uzun bir süredir Henry Bemis’in şöyle bir hâyâli vardı: Bir kitabı okumak. Ama öyle başlığını, sunuşunu ya da ortalardan bir sayfasını değil. Başından sonuna dek, ilk sayfasından son sayfasına bütün bir kitabı okumak. Birçoğu için büyük bir hayal değildi bu elbette ama bu hayalin içeriği Henry Bemis’in bedbaht hayatı için bir tür imkânsızlığa karşılık geliyordu.

Henry’nin kendine zaman ayırmak gibi bir lüksü yoktu. Zamanının bir kısmını patronu olacak Bay Carsville’e maaşı karşılığında satmıştı. Kalanı ise eşine, Agnes’e aitti. Agnes’in tüm haklarına kayıtsız şartsız el koyduğu bu zaman diliminde Henry’nin yapmasına izin verdiği tek şey işine gitmesi ve işten dönmesiydi.

İşin kötüsü felek de Henry’e sillesini vurmuş ve ona ıslah olmaz bir çift miyop göz vermişti. Zavallı adam o kadar miyoptu ki burnunun ucunu bile göremiyordu. İlk başta ana-babası onu zeka özürlü sanmıştı. Bir süre sonra meselenin Henry’nin gözleri olduğunu anlayınca ona bir gözlük aldılar ama kayıp zamanın telafisi yoktu işte.  Gözlüklü Henry kalan zamanda okuyamadan geçirdiği o yılların acısını çıkarma şansı bulamadı. Aslında şimdi de öyle bir şansı yoktu zaten… Ama bir gün, tüm bunları değiştirecek bir şey oldu.

Hadise gerçekleştiğinde Henry, Eastside Bank & Trust’ın bodrum katındaydı. Bir kafese tıkılıp da geçirdiği mesaisinden kaytarabildiği bir kaç dakikayı o sabah satın aldığı derginin bir kaç sayfasını okumaya ayırmıştı. Bay Carsville’e müşterilerden birine ait tüm fatura koçanlarına bakması gerektiğini bahane ederek bodruma inmiş, bodurumun loş ışığında paltosundan çıkardığı cep dergisini okumaya başlamıştı.

“Yeni Silahlar ve Size Yapabilecekleri” adlı makaleyi büyük bir keyifle okumaya başlamıştı ki bir anda kulaklarına duyup duyabileceği en yüksek gürültü doluverdi. Gürültü öylesine şiddetliydi ki, sanki aynı anda hem dışarıdan hem de kendi içinden geliyordu. Derken asfalt beton onunla birlikte yükselmeye, tavansa üzerine doğru eğilip çökmeye başladı. Henry’nin aklına bir an için daha geçenlerde okuduğu “Kuyu ve Sarkaç” adlı öykü geldi. O hikâyeyi bitiremediği ve sonunu asla öğrenemediği için üzüldüğü sırada ortama karanlık, sessizlik ve bilinçsizlik hakim oldu.

Kendine geldiğinde Eastside Bank & Trust’ın o bildik manzarasında ciddi derecede bir yanlışlık olduğunun farkına vardı: Bodrumun ağır çelik kapısı burulup bükülmüş, taban kafa karışıklığı yaratacak şekilde yerinden kalkmış, tavan da çılgınca onun üzerine çöreklenmişti. Henry ihtiyatla ayaklarını oynattı, kollarını ve bacaklarını hareket ettirmeye çalıştı. Bi’yerinin kırılmadığından emin olduktan sonra bir an için panikle ellerini gözlüklerine götürdü: Tanrıya şükür gözlükleri sağ salim yerindeydi! Yoksa darmadağın olmuş bu bodrumdan hayatta yukarı çıkamazdı.

Aklının bir kenarına yazdı hemen: Dr. Torrance’a kendisine yedek gözlük göndermesi için mektup yollayacaktı. Allah’ın belası doktorlar kolay kolay reçete yazmazdı ama şişedibi gözlük camlarını reçeteye uydurmada Dr. Torrance’tan başkasına güvenemezdi. Henry, ağır gözlüğünü çıkarınca odanın görüntüsü aniden bulandı. Pembe bir leke –kendi eliydi bu pembelik- beyaz bir baloncukla –o da cebinden çıkardığı mendildi- buluştu ve gözlük camlarını itinayla sildi. Gözlüğü yeniden takınca burun köprüsünden aşağıya bir miktar kayıverdi. Yakın zamanda vidaları sıktırması gerektiği anlamına geliyordu bu.

Bilincine henüz kavuştuğunun farkında olmadan, aslında az önce bir şeyler olduğunu, bu şeyin bir kazan patlamasından, bir gaz hattının infilak etmesinden hatta bugüne dek olmuş her şeyden daha kötü bir şey olduğunu fark etti. Fark etti; çünkü ortam olağanüstü sessizdi. Olan şey her neyse yukarıdan ne bir siren vızıldaması, ne bir çığlık, ne de bir koşuşturma duyuluyordu. Hiç de hayra yorulamayacak, insanın içine işleyen bir sessizlikti bu.

Henry eğilmiş tabanın üzerinden yürüdü. Arada bir kayarak ve sendeleyerek de olsa yamuk zemin üzerinden asansöre ulaştı. Asansör kabini şaftın üzerine düşmüş, resmen bir tür akordeona dönüşmüştü. İçerisinde Henry’nin bakamayacağı türden bir şeyler vardı; böyle hani sanki bir zamanlar insanmış ve hatta insan grubuymuş da şimdi ne olduğunu söyleyebilmenin pek de mümkün olmadığı bir bulamaca dönmüş bir şey…

Henry gördüğü manzara yüzünden sersemledi biraz ve pek de iyi hissetmez bir halde merdivenlere yürüdü. Basamaklar hâlâ oradaydı ama hepsi allak bullak olmuş, bazıları diğerlerinin üzerine binmiş gibiydi. Çaresiz devam etti ve bir merdivenden çıkıyor olmaktan daha çok bir dağa tırmanırcasına yukarı kata erişti: Bir zamanlar bankanın lobisi olan yer büyük ve sessiz bir salona dönmüştü resmen. Eskiden tavanın olduğu yerde asılı kalan kirişlerin arasından sızan güneş nedeniyle tuhaf bir şekilde neşeli görünüyordu aslında. Parçalı ışık sessiz lobide ışıldıyor ve az önce Henry’nin sersemlemesine neden olan türden başka görüntüleri, birbiri içine geçmiş biçimsiz yığınları aydınlatıyordu.

“Bay Carsville” diye seslendi. Bir yanıt alamadı. Hâlbuki bir şeyler yapılmalıydı şu an. Pazartesi gününün ortasında korkunç bir şeyler olmuştu ve Bay Carsville burada olsa ne yapılması gerektiğini bilirdi. Tekrar ve daha şiddetli bir şekilde “Bay Carsville” diye seslenirken sesi çatladı. Bu sırada yere düşmüş büyük bir mermer bloğunun altından dışarıya uzanan kol ve omuza takıldı gözü. Ceketin düğme iliğinde bu sabah Bay Carsville’in takmış olduğu beyaz bir karanfil seçiliyor ve elin orta parmağındaysa yine Bay Carsville’e ait olan mühür yüzüğü görünüyordu. Henry, Bay Carsville’in vücudunun geri kalanının büyük mermer blok altında kaldığını anladığında hemen soğukkanlılığını yitirmedi. Ancak biraz sonra büyük bir ıstırap duydu: Mr. Carsville ölmüştü. Kalan tüm personel de öyle: Bay Wilkinson, Bay Emory, Bay Prithard, ve tabi ki Pete, Ralph, Jenkins, Hunter, güvenlik görevlisi Pay ve kapı görevlisi Willie. Henry Bemis haricinde Eastside Bank & Trust’a ne olduğu hakkında bir şeyler söyleyebilecek tek bir kimse mevcut değildi. Banka azıcık bile olsa umurunda değildi zaten ama elinden hiçbir şey gelmemesinden rahatsızlık duyuyordu.

Devrilmiş duvarın tuğla yığınları üzerinden itinayla tırmandı. Caddeye adım atarken gıcırdayan, ezilmiş bir şeyin üzerine bastı ve kendini kusmaktan zar zor alıkoydu. Caddenin manzarası da içeridekinden çok farklı değildi: Günışığının yarattığı aydınlık, üzerinden emeklenerek aşılması gereken moloz yığınları ve maalesef şu tatsız manzara… Hem de çok daha fazla, çok daha kötüydü burada.

Birden Agnes geldi aklına. Normalde Agnes’e ulaşmak için çabalaması gerekmiyor muydu? Daha önce gördüğü bir afişi hatırladı: “Acil durumlarda telefonları meşgul etmeyin. Sevdikleriniz de sizin gibi emniyette olacaklardır”. Otomobillerin ölü hayvanlar gibi nalları diktiği şu saatte artık Agnes’e ulaşmanın mümkün olmadığını anladı. Eğer şu an sağsa zaten sağdır, değilse… Tabii ki de değildi! Hatta belki de uzun bir yol boyunca görüp görebileceği hiç kimse, belki eyaletin, belki ülkenin ve hatta belki dünyanın tamamı sağ ve salim değildi şu an. Hayır, bu değildi Henry’nin şu an düşünmek istediği… Bu yüzden zihnini ve düşüncelerini tekrar Agnes’e yöneltti.

Kim ne derse desin aslında iyi bir eşti Agnes. Eğer bugünlerde okumaya hiç vakti olmuyorsa bu Agnes’in suçu değildi ki? Ev vardı, banka vardı, bir de komşuları vardı: Briç için Jones’lar, pişpirik için Graysons’lar ve sessiz sinema oynamak için Bryant’lar. Ve tabii bir de televizyon -ki Agnes izlemeyi çok sever ve nedense de asla yalnız izlemek istemezdi. İşte bunlar yüzünden bir gazete okumaya dahi vakti olmazdı Henry’nin. Gazete deyince önceki gece geldi hatrına…

Henry, koltuğuna yerleşmişti yerleşmesine ama bunu yavaşça yapmaya çalışmıştı, çünkü koltuğun yayları gıcırdayarak Agnes’in dikkatini çekebilir ve Henry’nin o an işi olmadığını haber edebilirdi. Gazetesini yerinden alıp yavaşça açtı, zira sayfaların çıkardığı o keskin ses Agnes için bir savaş borusu mahiyetindeydi. Manşetlere göz attı: “Müzakerelerin Çökmesi Yakındır”. Bu makaleyi okumaya vakit ayıramadı. İkinci sayfaya geçti: “Solon’a Göre Savaşın Eli Kulağında”. Sayfaları daha hızlı çevirmeye başladı, tek bir haber için gereğinden fazla vakit harcamamak için oradan buradan bir kaç satır okudu. Arka sayfalardan birinde kısacık bir makale gördü: “Yucatan’da Tarih Öncesinden Kalma Yapılar Ortaya Çıktı”.

Henry kendi kendine tebessüm ederken gazeteyi itinayla dörde katladı. Tamamını okuyabilseydi ne ilginç olurdu hakikaten. Derken Agnes’in önce “Henrrreeee!” diyen sesi, sonra da kendisi geldi içeriye. Gazeteyi usulca Henry’nin elinden aldı ve şömineye fırlattı. Alevler okuyamadığı o güzel son sayfa haberinin etrafını yalarken gazete haberin çevresinde büküldü. Agnes, “Henry bu gece Jones’ların briç gecesi. 30 dakika içerisinde burada olurlar ve ben daha giyinemedim bile. Sen de tutmuş… bir şeyler okuyorsun”. Gazete okumak çok pis, iğrenç bir işmiş gibi yüzünü ekşitmişti. “Kalk da bir an önce traş ol. Bak Jasper Jones’a? Daima filinta gibi geziyor adam. Bak biraz da örnek al. Sonra da biraz buraları toparla, hadi!” dedi kadın. Şömineye bakarken yüzüne bir pişmanlık ifadesi yerleşti: “Tüh yaa… Yayın akışı da yandı… Gerçi Jones’lar geç gider epey ama ne bileyim, yine de belki gece iyi bir film… Henry! Şuna bak hâlâ oturuyor! Acele etsene, kime diyorum ben!”

***

Bugün Henry acele ediyordu ama fazla acele zarar verdi ona. Bir zamanlar araba çamurluğu olan burulmuş bir metal parçasına bacağını kestirmişti az önce. Yaranın çevresini cebindeki mendille sararken eli titriyor, aklına tetanos veya kangren gibi illetler geliyordu. Tahayyülünde dün gece alevler tarafından gazetenin son sayfasının nasıl da yutulduğu canlandı yeniden. Artık istediği tüm gazeteleri okuyacak kadar vakti olacaktı, ama yeni gazete çıkmayacaktı artık: Zira caddenin karşısındaki moloz yığını Gazette Binası olmalıydı ve yerinde resmen yeller esiyordu. Yeni tarihli bir gazetenin olmayacağını düşünmek de ziyadesiyle korkunçtu bu arada. Yeni yayın akışı olmayacağı için Agnes de üzülürdü herhalde ve tabi artık hiç televizyon yayını olmayacağına da. Gülmek istedi ama beceremedi. Yakışmıyordu şu ortama…

Yoluna devam etti. Aradığı binayı buldu ama binanin silüeti epey bir değişmişti. Koca kubbesi artık bir daire değil, yarı daireydi. Kanatlarından birisi ise kendi üstüne çökmüştü. Henry Bemis’i ani bir panik havası sardı: Ya dünya üzerindeki bu tür binaların her biri mahvolmuş, tamamen ortadan kalkmışsa? Ya bu binalardan bir tane bile kalmamışsa? Çaresizliğin gözyaşları göz pınarlarına yürürken o da binanın çarpık manzarasına doğru yürüdü.

Binanın eksiksiz olduğu zamanları düşündü. Pek çok geceler geniş ve davetkâr kapısının önünde durup beklediğini hatırladı. Havanın sıcak olduğu gecelerde kapıların ardına kadar açık olduğu, içerideki insanların ahşap masalarda yanlarında bir yığın kitapla oturduğunu gördüğü zamanları… Halk kütüphanelerinin ne kadar muhteşem yerler olduğunu düşünürdü. Öylesine muhteşem ki, herkesin, istisnasız herkesin girebildiği ve bir şeyler okuyabildiği yerler…

Bir kaç defa içeriye girmeye yeltenmiş, kapıdan diğer insanları izlemişti. Bilhassa da kapıya yakın oturan, yağ lekeli bir tulum giymiş, muhtemelen anlamakta zorlandığı teknik bir dergi üzerinde gecelerce çalışan, bu haliyle parlak bir gelecek vaat eden o adamı. Bir de kapının diğer tarafında yaşlı ama bilge bir adam, sakin sakin sayfaları çevirdikçe dudaklarını da hafif hafif oynatıyor, şu yalan dünyada pek fazla kalmamış olan vaktini değerlendiriyordu -ki yine de ne yapmak istiyorsa onu yapabildiği için aslında vakit bakımından zengin sayılırdı…

Henry hiç bir zaman içeriye girmemişti. Bir kaç basamak ilerlemiş, neredeyse kapıya kadar erişmişti ama sonra aklına gürültülü sesiyle Agnes düşmüştü hep. O da arkasını dönüp eve gitmişti her seferinde.

Gerçi şimdi neredeyse sürünerek de olsa içeri giriyordu işte; nefesi bıçak gibi göğsünü acıtırken, avuçları yırtılmış, kanıyor halde. Kanı kızıla bulanmış mendilinden sızmış ve pantalonunu da aynı renge bulamıştı artık. Fena halde zonkluyordu bacağı ama Henry aldırmadı. Hedefinin önündeydi şimdi.

Kütüphaneye ait kitabe artık kapısız olan girişin üzerindeki yerindeydi. H-A-L- K- – -Ü-P-H- – -E- -İ. Kalanı kırılıp gitmiş, içerisi de harabeye dönmüştü resmen. Rafların kimisi yana yatmış, kimisi devrilmiş, kırılmış, parçalara ayrılmış, yapının nadide eşyaları olan kitaplar etrafa saçılmışlardı. Henry pek çoğunun hâlâ yekpare kaldığını, kullanılabilir ve okunabilir halde olduklarını sevinçle fark etti. Dizlerine kadar yükselen kitap yığının arasına dalıp çamurda yuvarlanır gibi yuvarlanmaya başladı. Bir tanesini aldı eline: “William Shakespeare’den Seçme Eserler”. Evet, bir ara bunu okumalıydı. İtinayla kenara ayırdı. Bir başkasını aldı eline: Spinoza. Onu da başka bir kenara ayırdı. Bir başkasını daha aldı. Bir başkasını daha… Bir daha.. Bir daha… Hangisinden başlayacaktı? Bir ton kitap vardı burada.

Kıtlıktan çıkmış da açık büfe akşam yemeğine uğramışçasına, sanki elinde koca bir tabak tutuyor ve biraz ondan, biraz bundan diyerek çeşit çeşit yemeği yığıyordu tabağına.

Bir süre sonra sakinleşti. Seçtiği kitaplardan oluşan yığından bir cildi eline aldı ve ters dönmüş bir kitaplığın üzerine kıçını rahatça yerleştirdikten sonra kitabı açtı. Ağzı kulaklarına varıyordu.

Bu sırada çatlamak üzere olan bir molozun inceden gürültüsü ulaştı kulağına. Ses Henry’nin üzerine oturduğu kitaplığın diğer köşesinden gelmişti.

Derken moloz kırıldı ve kitaplığın bir köşesi boşluğa düşerken Herny’nin de dengesini bozdu. Bu sırada gözlüğü kaydı ve yere düştüğünde bir çınlamaya neden oldu.

Henry hemen eğildi, eliyle yoklayarak gözlüğün düştüğü yeri buldu bulmasına ama eline tuzla buzdan başka bir şey gelmiyordu.

İşte şimdi ani ve bir şehri tamamen ortadan kaldıran o felaket Henry için de gerçekleşmiş oldu. Önüne açtığı sayfanın bulanık görüntüsüne bir müddet bakakaldıktan sonra haykırarak ağlamaya başladı.

——SON——

 

Orijinal Eser: Time Enough at Last, IF Worlds of Science Fiction dergisi Ocak 1953 sayısı.

Yazan: Lyn Venable, Çeviri: Tevfik Uyar

 

MİLYAR MİLYAR YIL SONRA…

Sıçramadan sonra pekala Arz’ın güneşi olabilecek yıldız hâlâ onda bir parsek mesafedeydi. Gökyüzündeki açık ara en parlak nesneydi, fakat hâlâ bir yıldızdan ibaretti.

Isaac Asimov, “Vakıf ve Dünya”

Kozmos belgeselinin bir bölümünde Neil deGrasse Tyson, evrenin büyük patlamadan bu yana olan ömrünü bir yıla, yani 365 güne ölçekleyerek insanın bu yılın sadece son dakikasında yaşadığını söylüyordu.

Hakikaten de kainat tarihi için ne kadar da önemsiz, kısa bir alanı işgal etmekte olduğumuzu anlamamıza yarayan bir örnek bu. Düşünün ki insan denen varlık, yaklaşık 14 milyar yıllık bir tarihin neredeyse sadece son bir milyon yılında yaşamış, son derece yeni ve kainatın geri kalanı için etkisiz bir eleman. Üstelik geliştirmekle övündüğü medeniyet bin yıldan daha yaşlı değil. İnsan hakları fikri doğalı beş yüz yıl olmamış, uzaya iyi kötü anlamlı radyo dalgaları göndermeye başladığından beri bir buçuk asır dolmamış. Bir de kendi ömürlerimizi düşünelim: Kozmos yılı içerisindeki bir salise bile değil.

Eğer evren tarihini bir kasede benzetirsek, şu an kasetimiz üzerinde ama keyifli ama keyifsiz bulduğumuz bir şarkıyı dinlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Aslında biz var olduğumuzdan bu yana sadece bu şarkıyı biliyoruz. Astronomlar, astrobiyologlar ve jeologlar önceki şarkıların nasıl olabileceğine dair bir şeyler elde etmek için bugüne dek pek çok izin peşinden gitmişlerdir. Onların çabaları sayesinde kainatın nasıl ortaya çıktığı, güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini, Dünya’mızın hangi süreçlerden geçtiği, Ay’ın nasıl var olduğu gibi sorulara yanıt olan senfonileri bulmuş görünüyoruz. Peki sıradaki şarkılar nasıl olacaklar? Şimdikine benzer mi? Yoksa bambaşka mı? Hızlı mı? Yavaş mı? Sert mi yoksa yumuşak mı?

Ömrümüz kozmosun tarihi içerisinde  minicik bir an olunca gelecek dediğimizde de  ilk bakışta kendimiz kadar minicik bir bakış fırlatmamız son derece doğal. Öyle ya: Gelecekten bahsedeceksek o gelecek olsa olsa önümüzdeki 50-100 yıl olmalı… O 50-100 yılda da robotlar, nanoteknoloji, yakın gezegenlerin keşfi olmalı. Ne de olsa bu sırada Dünya yine bildiğimiz Dünya olacak, Samanyolu Galaksisi’nin içerisinde Güneş’in de yer aldığı o dış kolu karanlık bir gecede yine o tüm ihtişamıyla uzanacak. Hakikaten de küresel ısınma, iklim değişikliği, artan nüfusun yarattığı tehdit, kirlilik vb. gibi bilinen tehditleri bir kenara bırakır, olası bir göktaşı çarpması, robotların isyanı, alt edemeyeceğimiz bir virüs ya da uzaylı istilası gibi “terminal global riskleri (soncul küresel riskler)”  yok sayarsak, en azından 50 milyon yıl için Dünya’nın bildiğimiz Dünya’dan çok farklı olmayacağını söyleyebiliriz.

Fakat daha ileriki tarihlerden bahsediyorsak gezegenimizin bekâsı bir mesele haline geliveriyor… İnsanların birbirlerine zulmetmeyi ne kadar sevdiğini göz ardı edersek 50 milyon yıl sonra türümüzün varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmez; ama büyükten başlarsak galaksimizin, güneş sistemimizin ya da gezegenimizin bize sunduğu ortam pek öyle kararlı ve sakin bir ortam olacakmış gibi görünmüyor.

İşte milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra bizi bekleyen “bilinen” hadiseler…

100-250 milyon yıl sonra: Yeni bir süper kıta

Dünya’nın bir zamanlar tek kıtadan müteşekkil olduğunu pek çoğunuz duymuşsunuzdur. (Henüz bu konuyu bilmeyenler ya da detay isteyenler için şu yazıda bir şeyler var: LEVHA TEKTONİĞİ VE EVRİM).

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi.

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi. (Kaynak: Wikimedia Commons)

Aslında bu bir döngüdür: Yani evet, bugün bildiğimiz kıtalar bir zamanlar bir aradaydılar, şimdi ise ayrılar; ama bu ayrılık da geçici. Gün gelecek yeniden bir araya gelecekler. (Var olan 3 adet süper kıta modelini görmek için şu taraftan lütfen…)

Örneğin 50 milyon yıl sonra Afrika ve Avrupa birbirine geçtiği için Akdeniz diye bir deniz olmayacak. (Her şey bildiğimiz gibi sürseydi GSMH içerisinde turizmin büyük bir pay sahibi olduğu Türkiye için epey kötü bir haber olurdu bu). Yaklaşık 100 milyon sonra kıtalar birbirlerine çok yakın bir biçimde bir araya toplanmış olacaklar. Antarktika ve Grönland’ın eriyen buzulları nedeniyle su seviyesi 90 metre kadar yükselecek. Bugün beğenmediğimiz dağlardaki kayalık arazilerden arsa satın almaya başlarsanız iyi olacak gibi görünüyor.

250 milyon yıl kadar sonra ise tamamının tek bir kıta oluşturacak şekilde çarpışacağını söyleyebiliriz. Elbette bu çarpışmalar öyle sükûn içerisinde olmayacak: Olabilecek en şiddetli depremler eşliğinde yeni volkanik dağlara merhaba diyeceğiz. Süper kıtanın oluşumu ilk önce küresel sıcaklığı düşürecek, zira hem genel rakım yükseldiği hem de dağlar rüzgârları yönlendirdiği için küresel iklimin bir miktar soğuyacağı düşünülüyor. Yeni buzul oluşumları nedeniyle hem bir buz devrinin başlaması hem de deniz seviyesinin azalması muhtemel.  Ne var ki bu buz devrine müteakip mantodan yüzeye teşrif eden lavlar yeni bir ısınma dönemini başlatacak. Yani anlayacağınız birleşmeden sonraki bir kaç milyon yıl içerisinde ince giyinsek de olmayacak, kalın giyinsek de.

250 milyon yıl sonra: Uzayan günler, geceler…

Kıtalar kardeş olmuşken Dünya’nın eksen eğikliğinin bugün olduğu 23 derece 27 dakikadan bir 0,5 derece (30 dakika) daha fazla eğik olacağını ve bir günün 25,5 saate uzayacağını söylesem?

Ay’ın Dünya’nın dönüşünü yavaşlatma yönünde bir etkisi olduğundan ve gittikçe Dünya’dan uzaklaştığından Ay’ın nasıl meydana geldiğini açıkladığım şu yazıda bahsetmiştim. Ay Dünya’dan her yıl 3.82 ± 0.07 cm uzaklaşmaktadır ve Dünya’nın dönüş hızını her yüzyılda 1,7 milisaniye yavaşlatmaktadır. Yani aslına bakarsanız Dünya her yıl bir miktar daha yavaşlamaktadır. Ne var ki bizim mini minnacık ömrümüz içerisinde bu yavaşlamanın bir önemi yoktur. Öyle ki dedenizin dedenizin dedenizin dedesinden 3-4 milisaniye daha uzun yaşıyorsunuz günü, o kadar. Fakat “astronomik rakamlar” deyimi boşuna değildir. Söz konusu kainat ise sayılar her zaman çok büyüktür. Bahsettiğimiz küçük eksen eğilmesi farkları çok uzun bir zaman diliminde Dünya için oldukça köklü bir değişime neden olabilecek şekilde birikir. Sözgelimi 1,5 ila 4,5 milyar yıl içerisinde Dünya’nın eksen eğikliğinin 90 derece artacağı tahmin ediliyor. Yani bugün kutuplar diye bildiğimiz yer artık ekvator olacak. İyi haber: Hâlâ var olursak ve tüm şartlar aynı kalırsa Türkiye’de 4 mevsimi yine de yaşayabilecek olmamız… Kötü haber: İlkokul duvarlarındaki mevsimlerin sırasını değiştirmemiz gerekeceği için sınıf öğretmenlerine ekstra iş çıkacak.

750 milyon yıl sonra: “Tekrar Merhaba Yay Cüce Galaksisi!”

Yay Cüce Galaksisi (İng: Sagittarius Dwarf Spherical Galaxy) Samanyolu’nun uydu galaksisidir. İlki 1,9 milyar yıl önce, sonuncusu 900 milyon yıl önce olmak üzere daha önce Samanyolu ile iki kez çarpışmıştır kendileri. Hatta ve hatta Samanyolu’nun estetik spiral yapısını son çarpışmaya borçlu olduğunu düşünüyor bilim insanları. Bu müthiş çarpışmayı kaçıranlar üzülmesin, çünkü 750 milyon yıl kadar sonra kendisi bir kez daha Samanyolu’nu yoklayacak.

(Samanyolu’nun spirallerini bu cüce galaksiye borçlu olduğu yönündeki tahminlerin dayandığı simülasyon görüntüsünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. İlgili makale ise şurada.)

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=pig-uqRehNM]

10 bin ışık yılı çapındaki cüce galaksinin bize şu anki uzaklığı 70 bin ışık yılı. Bizim güneşimiz Samanyolu’nun dış kollarından birinde yer aldığından, cüce galaksi Samanyolu’nun merkezine bize olduğundan daha yakın: 50 bin ışık yılı kadar. Ve gün geçtikçe de yaklaşmakta…

70 yıldır bilinen bu gerçek 70 bin ışık yılı uzaklıktaki bu galaksiyi gözümüzde bir tehdit haline getirmiyor elbet ve Güneş Sistemi ile etkileşiminin ne olacağı konusunda da pek bir tahmin yok, ancak o tarihte hâlâ hayatta olursanız yay cüce galaksisinin bir kaç nesil boyunca Dünya’nın bulutsuz bir geceye sahip her yerinden görüneceğinden emin olabilirsiniz.

1 milyar yıl sonra: Güneşe iyi bakın, çünkü böyle kalmayacak

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya'daki sıvı su %100 kaybolacak!

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya’daki sıvı su %100 kaybolacak! (Kaynak: Flickr, Matt and Kim Rudge, Bağlantı: Tıklandığında açılır.)

 

Bilindiği üzere güneş hidrojen yakıtı yakar. Yakar derken oksitlenme ile karışmasın: Hidrojenleri birleştirerek Helyum yapan bir füzyon reaksiyonu gerçekleştirir.  Güneş bu işe ilk başladığında kendisi bu kadar parlak değildi. Yakın gelecekte de bu kadar sönük olmayacak. Bu durumu bir kömürün yanışına benzetebiliriz. Kömür ilk ateşlendiğinde belli bir ısı verecektir ve verdiği ısı peyder peye artacaktır. Parlaklığı da öyle. İşte güneşin parlaklığı –ve dolayısıyla verdiği ısı- her 1,1 milyar yılda bir %10 artmaktadır. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık bir milyar yıl sonra güneş bugünkünden %10 daha parlak olacak.

Güneş’in daha parlak olması daha güneşli günler ve daha keyifli kumsal etkinlikleri anlamına gelmiyor: Güneş’in yaşanabilir kuşağının ötelenmesi anlamına geliyor. Bir yıldızın yaşanabilir kuşağı, kendisinin çevresinde dönüp duran gezegeni için sıcaklık anlamında bildiğimiz anlamdaki canlılığın var olabileceği koşulları yarattığı alan demek. Güneş’in daha da parlak olması halinde Dünya bu yaşanabilir kuşağın dışında kalacak, zira 1 milyar yıl sonra Dünya’nın güneşten aldığı pay yükselmiş ve gezegenimiz suyun sıvı halde barınamayacağı bir sıcaklığa kavuşmuş olacak. Bu da okyanusların, denizlerin, kısacası yüzeydeki tüm suların kuruması, su döngüsünün bozulması demek.

Böyle bir ortamda nasıl yaşayacağımızı belirlemek güç ama bir şekilde Dünya’daki su kaynaklarından elde edilmiş bir damla suya muhtaç olmayacağımız bir medeniyet geliştirmek ya da evrilmek zorunda olduğumuz da açık.

3 milyar yıl sonra: Aaaa, Andromeda Hanımlar da gelmişler!

Andromeda_Collides_Milky_Way

İnsan bu manzarayı görebilmeyi kesinlikle istiyor…

2 milyar yıldır su için savaşan Dünya canlılarına müjde: Sonunda hayatınızda eğlenceli bir şeyler olacak, çünkü en yakın galaksi komşumuz Andromeda, Samanyolu ile buluşacak. Başka bir deyişle, “çarpışacak”.

İki galaksinin çarpışması dendiğinde insanın aklına müthiş bir olaylar silsilesi geliyor olabilir ve insan öncelikle kendi güneş sisteminin akibetini merak edebilir. Hemen söyleyeyim: Bu çarpışmada bizim güneş sistemimize ne olacağı henüz meçhul. Güneşimiz ya da herhangi bir gezegeni başka bir yıldızla ya da gezegenle çarpışabilir, sistemce yeni oluşacak galaksi formasyonu içerisinde kendimize yeni bir yer bulabiliriz, ya da galaksilerden dışarıya savrulup yapayanlız bir yıldız sistemi olarak varlığımızı sürdürebiliriz.

Aslında bir önceki paragrafta bir olasılık olarak telaffuz etmiş olsam da güneşimizin başka bir yıldızla çarpışma ihtimali son derece düşüktür. Her ne kadar Samanyolu 300 milyar kadar, Andromeda ise 1 trilyon kadar yıldız içerse de yıldızlar arasındaki mesafenin yüksekliği çarpışma olasılıklarını ihmal edilebilir düzeye çekmektedir. Sayısal olarak ifade edecek olursak, bize en yakın yıldız olan Alfa Centauri 4,2 ışık yılı uzaklıktadır. Bu mesafe güneşin çapının 30 milyon katına karşılık gelmektedir. Küçük bir benzetmeyle 20 cm çapındaki basket toplarının aralarında 6000 km’lik mesafelerle bulunduğu bir ortam tarif edebiliriz. Böylesine dağılmış iki top topluluğu birbirine girse idi çarpışan toplara rastgelmek son derece olasılık dışı olurdu.

Diğerleri için de olasılık verelim: Bilgisayarlarda gerçekleştirilen simülasyonlar gösteriyor ki, güneş sistemimiz yeni galaktik sistem içerisinde %50 olasılıkla bir miktar yer değiştirecek ve merkezinden şimdiki uzaklığından 3 kat daha fazla uzaklıkta kalacak. Sistem tarafından dışarıya atılma olasılığı ise %12. Elbette bu rakamlar gerçekleştirilen simülasyonun ne kadar başarılı olduğuna bağlı olarak gerçeğe de o kadar yakın. Sahip olduğumuz veriler zamanla arttıkça, güneş sistemimizin geleceği hakkında gerçeğe daha yakın şeyler söyleyebileceğiz.

5,4 milyar yıl sonra: Kızıl Dev

Bir anakol yıldızı olan güneşimizin güneş olmaktan çıktığı an, onun bir kızıl deve dönüştüğü an olacak.

Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi, güneş yakıt olarak hidrojen kullanmakta, onları Helyuma dönüştüren bir çekirdek reaksiyonu sayesinde ışıklarını bize göndermektedir. Bu reaksiyon onun sadece parlamasını sağlamaz; aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütlenin kendi içine çökmesini engeller. Bir yandan kütle merkezi güneşin tüm malzemesini kendine çekmeye çalışırken, güneşteki reaksiyonların yarattığı basınç ise bunu dengeler.

Yıldızlar homojen bir şekilde yanmazlar. Merkezlerindeki bölgelerde bulunan hidrojeni tükettiklerinde (yani onları Helyum’a dönüştürdüklerinde) reaksiyonlar çekirdekte sona ererken dışarıda gerçekleşmeye devam ederler. Dolayısıyla “reaktör” dış yüzeye kaymaya başlar. Merkezden çevreye doğru gerçekleşen bu kayma yıldızın çapında bir genişlemeye neden olur. Ama ne genişleme!

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de "devleşecek". (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de “devleşecek”. (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneşimiz kızıl deve döndüğünde çapı giderek büyümeye başlayacak ve yaklaşık 7,5 milyar yıl sonra ise bugünkü çapının 256 katına ulaşacak. Bunca milyonlu, milyarlı sayıdan sonra 256 sayısı gözümüze küçük gelmiş olabilir ama o kadar da küçük değil. Yandaki resim bu büyümenin boyutunu gözler önüne sermekte işe yarayacaktır. Üstelik Merkür ve Venüs’ün Güneş tarafından kesin olarak yutulacağını, Dünya’nın ve Mars’ın akıbetinin ise henüz bir miktar belirsiz olduğunu da ekleyelim ki büyümenin boyutu daha iyi anlaşılsın.

Sözün kısası aşağı yukarı 5,5 milyar yıl sonra Güneş bildiğimiz Güneş olmaktan çıkacak. Bu durum yine de Dünya ve Güneş tarafından içe alınan diğer kardeşleri için acı bir son anlamına gelmeyebilir, zira daha önce kızıl devinin içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilen gezegen keşfedildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu gezegenlerde canlılığın idame edebileceğini söylemek artık imkânsızlaşıyor.

Milyar milyar yıl sonra

Merkezdeki helyumun karbona dönüştürüleceği yeni bir süreci de atlatan güneşimiz artık bir Beyaz Cüce’ye dönüştüğünde, kadim yaşam kaynağımızın çevresinde yeni bir gezegen bulutsusu bırakacak. Akıbeti ise bir süre sonra kahverengi cüceye dönüşmek. Yani bir demir yığınına.

Yukarıda saydığımız bunca süreci biraz da espiri katmak amacıyla zaman zaman günümüz insanı varlığını sürdürecekmiş gibi ele aldık, ama gerçekte mevcut halimizle Dünya gezegeni dışındaki tüm bilinen evren ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi hariç hiçbir yer ve zaman hayatta kalmamıza uygun görünmüyor.

Dünya’da bildiğimiz anlamdaki canlılığın çok hücreli yaşam formları olarak 800 milyon yıl kadar, prokaryotlar olarak ise 1,3 milyar yıl kadar daha süreceği tahmin ediliyor ama özellikle vurgulamak istediğim gibi, “bildiğimiz anlamdaki canlılık” için söylüyoruz bunu. Zira evrim yerinde durmayacak elbette ve belki de uç koşullara dayanıklı yeni canlı türleri ortaya çıkaracak. Bunu şimdiden ön görmek mümkün değil. Öte yandan biz karbon temelli ve protein yapılı bir canlılıktan bahsediyoruz. Başka türlü bir canlı yaşamını şimdilik tutarlı bir biçimde hâyâl edemiyor olabiliriz. Ya da yaratacağımız bir makina uygarlığının hayatta kalma olasılığı mevcut, zira onlar çetrefilli şartlardan bizler kadar etkilenmiyor olacaklar. Bir önceki ayki yazımda bahsettiğim gibi, onların canlı olmadığını kim söyleyebilir?

Yazımızın girişinde bahsettiğimiz kasedi ileri sarınca oldukça sert, hatta son derece gürültülü bir müzikle karşılaşıyoruz gibi görünüyor.

… ama yeni nesiller(!) de bir garip; tuhaf tuhaf müzikler dinliyorlar.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Haziran 2014 – http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/milyar-milyar-yil-sonra.html

Kaynaklar:

 

SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM (Çeviri)

Kendi ülkenizi tanımanın en iyi yolu başka bir ülkede yaşamak ya da bir yabancının gözünden kendi ülkenizin nasıl olduğunu dinlemektir. Dilimizi tanımanın yolu da belki bir yabancının gözüyle nasıl göründüğünü öğrenmek olabilir.

Aşağıda eline geçen Türkçe bir daktiloyu inceleyerek Türkçe ve diğer diller hakkında pek çok şey öğrenen Marcin Wichary’nin medium.com’da yayımlanan yazısınun türkçe tercümesi var. Yazının ingilizce bilmeyen vatandaşlarımız için de okunabilir olmasını arzu ettiğimdem kendisinden tercümesini yapmak için izin istedim. Sağolsun o da kırmadı. Afiyetle okuyunuz efem. (Yazının orijinali: What I learned about languages just by looking at a Turkish typewriter)


SADECE TÜRKÇE BİR DAKTİLOYA BAKARAK DİLLER HAKKINDA ÖĞRENDİKLERİM

Daktilolar sevilesi şeyler. Aksini iddia edenlere kanmayın. Öyle ki Medium’daki her konferans salonuna bir daktilo şirketinin adı verilmiştir. Neyse… Bir gün ingilizce yerine türkçe düzene sahip bir daktilomuz olması gerektiğini düşündüm ve bir tane elde ettim.

Ben Türkçe konuşamıyorum. Hatta okuyamıyorum da. Daha önce hiç Türkiye’de bulunmadım. Dürüst olmak gerekirse Türkiye hakkında pek bir şey de bilmiyorum. O halde neden Türkçe daktilo istediğimi öğrenmek istiyorsunuzdur tabi. Söyeyeyim: Bence dünyada var olan daktilolar arasında en büyüleyici tuş düzenlerinden birine sahip!

Bu etkileyici daktiloyu incelyerek ve hakkında araştırma yaparak öğrendiğim 5 bilgiyi tüm okurlarla paylaşmak istiyorum.

1.
Q·W·E·R·T·Y’ye mahkûm değiliz

Q·W·E·R·T·Y düzeni kâtipler çok hızlı yazabildiklerinde şeride vuran harfler üstüste binerek makineyi tıkadığından, onları yavaşlatmak amacıyla tasarlanmıştı. Çok sık birlikte kullanılan harfler klavyenin etrafına dağıtılmış, öğrenme ve zihin ergonomisi açısından uygunsuz olan bu çözüm en azından malum teknolojik zorluğu aşmaya yetmişti. Pek çok Avrupa ülkesi küçük değişikliklerle de olsa QWERTY’nin izinden gitti. Almanlar ve Polonyalılar Q·W·E·R·T·Z kullanırken Fransızlar A·Z·E·R·T·Y’e çevirdi. Kalanlardan pek çoğu harfi harfine Q·W·E·R·T·Y düzenini kabul ederken dillerinde bulunan diğer özel harfleri Q·W·E·R·T·Y düzeninin kenarlarına tıkıştırdı.

Farklı bir dil konuşup başka bir klavye düzenini kullanmanın aslında ne kadar korkunç olduğunu hayal etmek mümkün. Bir düşünün: İki farklı dil aynı alfabeyle yazılıyor olsa bile dillerin kelime yapıları, popüler harf kombinasyonları ve harflerin kullanım sıklıkları birbirinden çok farklı. Bu farkı anlamak için her bir harfa farklı puan değerlerinin atandığı Scrabble’a bakmak yeter. Avrupa’nın büyük çoğunluğunun hala İngilizce’ye dayanan daktilo düzeni kullanmasıyla Rumence Scrable’da ingiliz puanları kullanmak arasında bir fark yok: İkisi de aynı derecede anlamsız aslında.

(Üstte) İngilizce Scrabble taşları. (Altta) British Columbia’da (Kanada) konuşulan Carrier diline ait Scrabble taşları. Fotoğraflar: Leo Reynolds.

Ne var ki Türkiye, zamanında farklı bir yol tutmaya karar verdi ve 1955’te parmak kası röntgenlerinden de faydalanılan on yıllık bir çalışma sonucunda F klavye düzenini ortaya çıkardı ve geçtiğimiz yüzyıl bitmeden kısa bir süre önce F klavyeyi binbir zorluk ve maliyetine karşın ulusal bir standart haline getirmeye çalıştı.

Bu yeni düzenin Q·W·E·R·T·Y ile uzaktan yakından alakası yoktu. Ergonomik açıdan muazzamdı ve yapılan ölçümler F klavyeyle yazmanın diğerine göre iki kat hızlı olduğunu ortaya koyuyordu. (Nitekim geçtiğimiz yüzyılda gerçekleştirilen daktilo şampiyonalarında Türkiye rekor üstüne rekor kırarak bunu ispat etmişti.)

Şimdi yukarıdaki İngilizce Q·W·E·R·T·Y düzenine bakın. Gözünüze harfler tamamen rasgele dağılmış gibi gelecek. Fakat hemen altındaki daktiloya bakarsanız Türkçe hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Mesela ben şimdi bu makaleyi yazarken sağ elimin işaret parmağı ingilizcede nadiren kullanılan j harfi üzerinde duruyor (Tüm ingilice kelimelerin sadece % 0,5’i “j” harfi içerir) ama Türkçe klavyede böyle bir müsriflik yapılmış değil ve j’nin yerinde sıklıkla kullanılan harfler bulunuyor.

2.
Noktalı harfler her zaman ikinci sınıf vatandaş yerine konmaz

Türkçe’nin az çok nasıl bir dil olduğunu anlamak için aşağıdaki popüler pangram yeterince iyidir:

Pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi.

(Pangram‘lar bir dildeki tüm harfleri içeren, kısa, gerçekçi olmayan cümlelerdir. En bilinen ingilizce pangram The quick brown fox jumps over the lazy dog cümlesidir ve İngilizce’deki 26 harfin tamamını içerir.)

Yuncanca ve Rusça gibi bazı istisnalar hariç Avrupa alfabeleri Roman/Latin alfabesinden türemiştir. Genelde İngilizce’den noktalı harfleriyle ayrılırlar. Bu harflerin karşılık geldiği sesler İngilizce’de yer alıyor olsa da orijinal dillerinde süslü gösterime sahiptirler. Sayıları çeşitlilik gösterebilir: Mesela İspanyolca’da sadece ñ vardır ama Çekçe gibileri bu sesleri ifade edebilmek için bir dolu yeni harf   — á č ď é ě í ň ó ř š ť ú ů ž —  türetilmiştir.

Bu ekstra harfleri önemsiz addetmek ve onları ikinci plana atmak kolay ve mümkündür. Daktilo ve bilgisayar klavyelerinde bu geri plana itme işi bu harfleri bir takım yardımcı tuşlara (Mesela bilgisayarda Alt + A ile å yapmak) ya da ölü tuşlara (önce ` sonra da a’ya basarak à elde etmek) mahkûm ederek yapılır. Sık kullanılan bir harf olup ortalamanın üstünde bir öneme haiz olsalar bile genelde yapılan budur.

Ancak Türkçe’de durum farklı. Mesela ü ve ş harfleri c, v ve p harflerinden daha yaygındır.  Bu klavye düzenini mucitleri bunu dikkate aldıklarından bu harfler yaygın Latin harflerinin hemen yanıbaşında yer alırlar. Zaten Q·W·E·R·T·Y’yi reddetmeleri ve özgün harfleri ön plana çıkarmaları Türkçe düzenin en kuvvetli yanını oluşturuyor. Bana göre bu klavyenin bağıra bağıra verdiği mesaj şu: “Dilimizle gurur duyuyoruz ve ona hakettiği saygıyı göstermeliyiz”.

3.
Her dilin çılgın bir sırrı vardır.

İngilizce ve benzer pek çok dilde i harfi büyüdüğü zaman I’ya dönüşür. Ancak Türkçe’de i harfi büyüdüğü zaman yine İ olur; bu arada I diye bir harf de kendi varlığını sürdürür. Ve onun küçük harfi ne dersiniz? Evet tahmin ettiğiniz gibi: ı. Noktalı i ve noktasız ı bir ahenk içerisinde aynı anda var olur ve bu iki harfe klavyede iki ayrı tuş tahsis edilmiştir.

Çılgınca değil mi? Bana karşı yöndeki şeride girip orada araba sürmek ya da sıcaklığı ölçmenin farklı bir yolunu kullanmak kadar çılgınca geliyor bu durum – muhtemelen bugüne dek alışık olduğumuzdan çok çok farklı olduğu için. Çılgınca olsa da Türkçe’deki bu yaklaşım diğer Latin dillerininkinden daha mantıklı görünüyor.

Ancak diğer dillerde de küçük büyüleyici noktalara rastlayabiliyoruz elbet. Mesela Flemenkçe’de ij  kombinasyonu ayrı bir harf gibi muamele görüyor. İngilizler kesme işareti kullanmak yoluyla ain’t gibi kaynaşmış sözcükler yaratabiliyor. Almanlar kısa bir süre önce, büyütüldüğü zaman SS’e dönüşen küçük ß harfiyle bir yüzyıl yaşadıktan sonra, matbaacıların henüz tam olarak ne yapacaklarını bilmedikleri bir büyük  harfine kavuştular.

4.
Bazen başka dillerin de düzene uydurulması gerekir.

Ezilen taraf olmak her zaman zordur ama o kadar da kötü değil. İngiliz klavyesi sadece ingilizceye dayanıyor olabilir, ama diğer dillere ait daktilolar ingilizceyi ya da kendi dillerini etkisi altına alan popüler dilleri es geçemezler.

Türk daktilosuna tekrar bakalım: Pek alışık olmadığımız bir yerde, üst sırada ve rakamların sağında bir mevkiide w, x, and q mevcut.

Türk alfabesinde — a b c ç d e f g ğ h ı i j k l m n o ö p r s ş t u ü v y z — bu harfler yok ancak gerek İngilizce yazmak için gerekse de İngilizce’den Türkçe’ye doğrudan geçmiş kelimeleri yazabilmek için bu tuşlara ihtiyaç var. Bu harfler uzak ve erişilmesi zor bir köşeye atılmış olsalar da yine de varlar. ` ve ^ simgelerini veren ölü tuşları da görmüşsünüzdür (Farsça ve Arapça’dan Türkçe’ye geçmiş kelimelerin telaffuzdaki farkları için kullanılıyor) ve 2‘nin üzerinde yalnız bırakılmış bir é bulunuyor (Osmanlı İmparatorluğunun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk zamanlarında Türkçe’yi etkisi altına alan batı dili Fransızca idi).

Görüldüğü üzere, eğer doğru bakmayı becerirseniz, tuşlar ve klavyeler size tarih dersi verebilir.

5.
İlk önce şişmanlar ve “noktalamalar” ölür

Türk daktilosunun ebatları İngiliz daktilosuyla aynı. İlave bir satır veya sütun yok. Bu da demek oluyor ki alfabedeki fazladan karakterleri koyabilmek için bazılarını iptal etmek zorunda kalmışlar. Görünen o ki iptal edilenler daha çok noktalama işaretleri olmuş.

Soldaki İngiliz daktilosuyla sağdaki Türk daktilosunu mukayese edin. Ampersand (&), pound (£) ve dolar ($) tuşları yok. keys. = ve + işareti de görünürlerde değil. Ayrıca noktalı virgülün yerinde de yeller esiyor (;).

Tamam; bazısı Türkiye’de o kadar da popüler değil ve yerlerine harfler konabilir; fakat dikkatle bakarsanız ünlem işaretinin de orada olmadığını görürsünüz. Hatta ve hatta “1” sayısının sırra kadem bastığını da! Bu nasıl olabilir?

Tarnıya şükür daktiloların bilgisayarların sahip olmadığı bir özelliği bulunuyor: Bir sütun geriye gidip “eskisinin üstüne yazmak”. Yani noktali virgülü yapmak önce bir yapıp, sonra geri dönüp üzerine bir de , basmak kadar basit. Peki ya ünlem? Bir noktanın üzerine basılacak bir kesme işaretinden ibaret değil mi? Biraz kaba ama olsun; işe yarıyor. 1 sayısı nasıl yapılıyor dersiniz? Elbette iki işareti birbirine ulayarak değil ama küçük l harfi ne güne duruyor? İşte size l…

(Şaka değil. Eskiden 0 (sıfır) olmayan daktilolar vardı. 0 yerine büyük O harfi basınca tüm dertler bitiyordu. Tamam; bu bir tipografik katliam ama şartlar bunu gerektiriyorsa yine de bu bir çözümdür.)

Geri tuşuyla bir sütun geriye gitmeyi zahmetli bulan daktilocular makineyi kandırmanın yolunu bulmuşlardı: Boşluk tuşuna basılı tut, basabildiğin kadar tuşa bas, sonra boşluk tuşunu bırak ve işleme devam et. Mekanik olarak bir tuşu bırakmadan sıradaki sütuna ilerlenemeyeceğinden bu yöntem kesinlikle işe yarar. Konami şifresini biliyorum diye kibirlenmeyin; Türk daktilocular on yıllardır bunu yapıyor. Tabi ki her şeyin beteri var: Tamil dili gibi alfabesinde yüzlerce harf barındıran dilleri ya da Çince gibi alfabetik olmayan dilleri daktiloyla yazmaya çalışanların çektiği azabı hayal bile edemiyorum.


Eminim bu daktiloda daha farkında varmadığım pek çok şey vardır; üstelik burada sadece bir dilden bahsediyoruz. Her daktilo düzeni ayrı bir yazı konusu olabilir: Rus daktilocuları üst satırdaki rakamları neden Shift’e bağladılar, Almanlar için Z neden bu kadar önemliydi de Q·W·E·R·T·Y ‘i tutup Q·W·E·R·T·Z’e dönüştürdüler, Flemenk daktilolarında görülen fonksiyon benzeri ƒ’nin ardındaki gizem nedir? Latin olmayan dillerden ya da alfabetik olmayanlardan daha bahsetmedim bile (ki Çinli daktilocular ve geliştirdikleri yazma yöntemlerinden değil makale, kitaplar çıkar).

Çevrenizde kolaylıkla erişebileceğiniz daktilolar bulunmayabilir ama her bilgisayar bir sanal daktilo müzesidir. Telefonunuzda veya bilgisayarınızda klavye ayarlarına gidip bu müze içerisinde gezintiye çıkabilirsiniz.

Bu sırada ilginç bir şey bulursanız mutlaka paylaşın!

Ve şimdi, müsaadeniz olursa daktilonun üstüne yatıp, San Francisco’nun bu sıcak günleri için son derece manidar olan, en sevdiğim Türk atasözünü yazmaya çalışacağım.

Aaa… Bu arada, İngilizce olduğunu söylediğim şu diğer yeşil daktilo aslında “İngiliz” değil. Hangi dile ait olduğunu bulabilecek misiniz bakalım? Yazdıklarım arasında gerekli tüm ipuçları mevcut.


Türk dili ve kültürü hakkında bir ton bilgi sağlayan Ahmet Özkale‘ye, çeşitli daktilolardan güzel kareler çekmek için birlikte uğraş verdiğimiz Joy Chen ve Madeline Bermes‘e teşekkür ederim. (Evet bildiniz; ufukta daha başka daktilo öyküleri görünüyor).

İngilizce’den Türkçe’ye Çeviri: Tevfik Uyar

Yazar Marcin Wichary’nin izniyle çevrilmitir.

ÖYKÜ: FIRILDAK

Türkiye Bilişim Derneği’nin 2013 yılında düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen öyküm Fırıldak’ı blogumda yayımlamaya karar verdim.

Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımda da yer alan Fırıldak adlı öykü, TBD jürisinin yorumuyla “bir uzaylı istilasını arka planına alan, aşk ve dostluk gibi insani halleri etkili bir biçimde kullanan, bir grup insan arasındaki karmaşık ilişkiyi tekinsiz, post-apokaliptik bir atmosfere ustalıkla yerleştiriyor.”

Bakalım sizce de öyle mi…


 

FIRILDAK

Fakülte binasının hiç kullanmadığımız odalarından birinde Hasan ile kaç saattir oturuyorduk bilmiyorum. Hasan’da epeydir bir haller vardı. Ketumdur, duygularını hiç belli etmez ve hiç söylemez; o yüzden epey zorlandım aşık olduğunu öğrenene kadar. Platonik olarak tanımladı. Birkaç kez de görüşmüş. Kim olduğunu inatla söylemiyor ama tahmin etmek mümkün. Hepi topu otuz kişiyiz ve eşcinsel değilse potansiyel üç kişi var elde. Tahmin etmek de istemiyorum aslında. Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli.

“Kendini çok kaptırma…” dedim.

“Olur. Öğüdün çok klişe. Annemi hatırlatacak kadar klişe hatta, fakat yerinde bir öneri.” dedi. Her zamanki Hasan… Bir fikri tamamen onaylarsa taviz vermiş gibi hisseder, o yüzden ille de eleştiriyor. Kuyruğu dik tutma çabası hep… Ama çok sıkı çocuktu. İki kez ölümden aldı beni.

Öğüdüm onu sessizleştirmişti, çünkü hakkım vardı: Aşk çok verimli bir duygu değildi yaşadığımız günlerde. O yüzden kafası da karışıktı. Daha çok sessizleşmesin diye artık konuşmuyordum ki kapı aniden açıldı ve Aysu daldı içeriye. Minik kız kanter içindeydi ve heyecanlıydı. Soluk soluğa, tıkanmış, konuşamıyor. Avucumun içiyle sakin olmasını işaret ettim. Durmadı; bir çırpıda “Kedi gördüm ben…” deyiverdi.

Kaşlarımı kaldırıp bakakaldım; çünkü kedi görmek heyecanlı ve büyük bir olaydı, benim şu an onun sözlerinin doğruluğundan şüphe edebileceğim kadar.

“Nerede gördün?”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğundan eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum”

İnanmakta tereddüt ettiğim için Hasan’a dönüp baktım. Manalıca gülümsedi. Ben bu gülümseyişi tanıyordum. Çatışmalar henüz sıcaktı ve bir binada mahsur kalmıştık. Kurtulmaktan hiç ümidim kalmadığından “buraya kadarmış” demiştim ve o yine böyle gülümsemişti. Ne yapıp edip bizi sağ çıkarmıştı oradan. Onun ümidi ve çabası benim ümitsizliğimi dövmüştü.

“Bir bakalım” dedim. Yemek saati yaklaşıyordu. “Ama yemekten sonra… Olur mu?”

Çok sevindi… Çocuklar heyecanlanınca hareketleri tetikleşiyor. Aysu küçük adımlarıyla önümüzde koşarken, biz de takip ederek yemekhaneye indik. Bulgur pilavı güzel kokuyor, sürpriz ise yoğurt. İnekler yeniden süt vermeye başladığından bu yana beklenen an. Masalar da birleşmiş, demek doğumgünü falan var.

Ona buna laf atıp şakalaşarak masaya vardık. Sırtımı pencereye verdim. Bu hafta mutfakta görevli olan Leyla’yı izlemek istiyordum. Saçları yemeklere düşmesin diye beyaz bir tülbent bağlamıştı başına. Beni görünce çekidüzen verdi kendine ama gözlerini kaçırıyordu hep. Şefika Abla’dan çekiniyordu herhalde.

Az sonra herkes susuverdi. Bu susuşların sebebi bellidir. Arkamı dönüp pencereden dışarıya baktım: Kol uçuşundaki üç fırıldak Etiler tarafında bir yere süzülüyorlardı. Üçü de eş zamanlı olarak mühimmatlarını attılar. Tam yükselip giderlerken içlerinden birisi geri dönüp tekrar saldırdı. Sonra o da diğerleriyle aynı yöne ışıklarını saçarak yükseldi, hepsi birden buluta girip kayboldular. Bunlara fırıldak adını vermemizin sebebi yükselirlerken karınlarından saçtıkları alacalı beleceli döner ışıklar. Herhalde yer çekimine bu ışıkları saçan mekanizma ile karşı koyuyorlardı.

Remzi pencerenin önünde ayakta izledi bombardımanı. Yine ağız dolusu küfürler ediyorken göz göze geldik. Yanımdaki sandalyeyi işaret ettim; küfürlerin dozunu arttırarak geldi.

“Arkadaş, bir türlü anlamıyorum. Ne yere iniyorlar ne de s..tir olup gidiyorlar.”

Remzi haklıydı. Anlaması güç bir durumdu. İlk geldiklerinde her yeri havadan bombaladılar. Sonra kara birliklerini indirip savaştılar. Ordularımız varlık bile gösteremedi. Kara birlikleri çekildi ve geriye sadece bu cılız hava saldırıları kaldı.

“Vardır bir hesapları, sivrisinek mevzuu gibi işte…”

Belki yüz defa verdiğim örneği yine verdim: “Mahallendeki sivrisineklerin kökünü kurutmazsın ama yakınına konarsa da affetmezsin.”

Sivrisinek benzetmem yine hoşuna gitmemişti. Küfürlerinden benim de nasibimi aldığımdan emindim. “Aysu kedi görmüş” dedim. İlgilenmedi. “Hasan’la aramaya gideceğiz” dedim, Leyla’ya bakarken. Göz göze geldik bu sefer, kaçıramadı bakışlarını ve gülümsedi. Suçlu, tuhaf bir gülümsemeydi bu defa. Ah Şefika Abla ah…

Remzi böldü: “Bulsan n’apacaksın?”

Soruya yanıt vermeden önce sohbete ilgisiz kalan Hasan’a baktım. Kime baktığını kestirmeye çalışıyordum. Aksi gibi kafamdaki üç isim de birlikte oturmuşlardı yemeğe. Hasan da arada bir oraya göz atıyor ama tam olarak kimi gözlediğini anlamam mümkün değil. Çok da ilgi göstermiyor sanki.

“İlk önce kediler öldü biliyorsun. Bu itler gelmeden üç dört yıl önce. Sonra bir daha hiç kedi gören olmadı. Belki bir anlamı vardır.”

Tatmin olmadı. “Kediyi yakalarsak doktorlara götürürüz. Belki bir şey bulurlar” dedim.

Doktorlar, bildiğimiz altı komşumuzdan bize en yakın olanlardı. Onlar da kampüsteydiler ve başka bir fakülte binasında yaşıyorlardı. Çoğunluğu bilim insanı, mühendis falan olduğundan onlara bu ismi vermiştik. Karşılaştığımız sıkıntılara kafaları ve ellerindeki malzemelerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Beyin takımı gibi… Sadece onlarla bir kablo üzerinden iletişim kurabiliyoruz -kablosuz her türlü iletişim işgalle birlikte felç olmuştu -. Diğer komşularımızla ulaklar kullanıyoruz.

Şefika Abla “yemek hazır” diye bağırdı. Nizami bir şekilde sıraya geçtik. Yoğurt kazanının başında Leyla var. Biraz bakışalım ve gülümsediğinde gamzesini yakından göreyim diye önünde durdum. O yüzüme bakmadı, elime bir kağıt tutuşturuverdi. Bakmadan cebime attım. Hep utangaçtı böyle… Deli kız…

Yerlerimize döndük ve yemeklerimizi yemeye koyulduk. Aysu’nun babası da tıp doktorumuzdur, yanımıza oturdu. Son eczane yağmasından beri aramız limoni.

“Benim kız biraz hayalperesttir” dedi.

Ağzım doluyken “Biliyorum” dedim yüzüne bakmadan.

“Kedi gördüğünü sanmıyorum” dedi. “Kitaplardan okuduklarını çok içselleştiriyor ve hayal kuruyor.“

Hiç konuşmayacaktım ama dayanamadım: “Ya gerçekten kedi gördüyse?”

“Öyleyse bile kızım için tehlikeye atılmanı istemem”

Aslında kıza güvendiğim söylenemez. Hasan’ın davasını sahipleniyordum yine. Ona can borcum olduğundan özellikle onun bu merakı gidermek istediğini anlamış ve düşünmeden “bakarız” demiştim.

“Kedilerin anlamı olduğuna inanıyorum. Her ne olduysa, şu işler başımıza gelmeden birkaç yıl önce hepsi topluca öldüler. Denemeye değer. Aysu için değil kendimiz için yapacağız” dedim. Söylediklerim açık ve netti. Doktor kalktı gitti. Fırıldaklar Etiler’i bir sorti daha bombalıyorken yemekhanede çınlayan tek gürültü yine metal tabldotlarla çarpışan çatal sesleri idi. Sessizce yemeğimizi yedik ve çıktık.

Dışarının kurşuni havası boğuktu. Bu havalardan nefret ediyordum: Kalın giyinsen terliyor, ince giyinsen üşüyordun. Lanet bir şey.

Kütüphane tarafına gitmek için her zaman kullandığımız patikayı kısmen kullanacaktık. Bu iyiydi; çünkü her yüz metrede bir fırıldakların ortaya çıkması halinde altına gizlenmemiz için önceden hazırladığımız yalıtkan korunaklar vardı. Fakat ana kantin binasının önündeki ayrımdan sonrası için aynı şeyi söyleyemezdik.

Yürürken düşünüyordum: Ne kadar bodoslama dalmıştık bu işe. Mesela ikindinleyin doktorlardan gelen kafileden başkalarıyla da görüşüp kedi olayını doğrulamamıştım. Aysu’ya “senden başka gören oldu mu?” diye sormak da aklıma gelmemişti. Görev dönüşü, özellikle de kötü bir şey olursa, Hasan’ın bunu yüzüme vurması garantiydi. Başa kakmayı çok sever. “Hani en önemli şey bilgi idi?” diyecek. Biliyorum, diyecek, kesin diyecek…

Yanımızda birer tabanca var sadece. Fırıldakları uçarken vurmak mümkün değil ama kaçırma vakalarına karşı tabancalar kullanışlı olabiliyor; çünkü hedefi almak için inerken savunmasız kalıyorlar. Göbekten vurulurlarsa nakavt! Fakat yanımıza silah almamızın sebebi peynir kokan yaratıklardan ziyade insanlardı. Kaynakların kısıtlı olması ölümcül bir rekabet doğuruyordu. Anarşiden bir oyunmuşçasına keyif alan tehlikeli eşkıya grupları vardı. Bizimse korumamız gereken ve hayatta kalmak için direnen çocuklar, kadınlar ve onları hayatta tutmak için gereken kısıtlı bir gıda ve ilaç stoğumuz, doktorlar sayesinde kurduğumuz bir de küçük çiftliğimiz vardı. Yiyecekleri stoklardan ve seradan temin etsek de yağmalar hala önemli bir kaynak olduğu için zaman zaman biz de yağmaya çıkıyorduk.

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi” dedi Hasan. Hemen ardımdan geliyordu, tek sıra yürüyorduk. “Fırıldaklar buluttan çıkana dek göremeyeceğiz.”

“Avantajları da var” dedim. “Onlar da bizi izleyemiyorlar”.

“Çok mühim sanki. İsteseler hepimizi anında yok edebilirler. Bunu bilerek yapmıyorlar bence” dedi. Bu şüphe herkeste müşterekti.

“Onlara zarar veremeyecek bir kitle için daha fazla mühimmat harcama lüksleri yok demek ki. Onlara da bir hesap soran vardır belki” dedim.

“Mümkün” dedi Hasan.

Ana kantine gelmiştik. Sol tarafa, inşaat fakültesine gidecek olsak güvenli hattımız devam ediyor olurdu. Oysa biz sağa yönelecektik şimdi.

“Aracı alsaydık keşke” dedi.

Elimizde korunaklarımız gibi yalıttığımız için fırıldakların göremediği özel bir araç vardı ama tek tehlike fırıldaklar değildi. Çalışan bir motorlu araç o kadar kıymetliydi ki eşkıyalığa kurban gitmesi pek mümkündü. Bu yüzden mecburi bir yağma olmadıkça sadece kampüs içinde kullanıyorduk. İkindi kafilesi doktorlardan yoğurt ve süt getirebilmek için aracı kullanmıştı; Aysu’nun kedi görme hikayesi de bundandı.

“Meçhul kedi için kısıtlı yakıtımızı harcayamayız. Ben inanmamıştım zaten bu arada, sen inandın. Bir gidip bakmak istediğini farkettim; her zamanki gibi sana ve hislerine güvendiğim için düştüm yola.”

“Sen yine de bana o kadar güvenme.”

“Aklımda bulunsun. Hadi sen geç öne madem. Arkamdan falan vurursun şimdi.”

Gülerek ve rahat söyledim bunu. Birincisi, böyle bir şeyi cidden söylemeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. İkincisi, iki can borçluydum adama. Hasan demek benim için “güven” demekti.

Yolu takip edersek hızlı olacaktık ama güvende olmayacaktık. Ağaçlığı takip edersek saklanması kolay olacaktı, ama bu defa da yürümekte zorlanacaktık. İnsanın bakımından yoksun kalan tüm alanlar balta girmemiş ormana dönmüştü iki senede. Hasan yolu tercih etti. On dakika kadar sessizce ve dikkatle yürüyüp kütüphane bahçesine ulaştık.

“Eee… Pisi pisi mi diyeceğiz şimdi?”

Öyle ya. Bir kedi varsa dahi nasıl çağıracaktık? “Pisi pisi” deyince gelecek miydi yoksa korkacak mıydı? Kedi bir insanoğluyla karşılaşmayalı epey vakit geçmiş olabilirdi. Elimle Fen-Edebiyat fakültesini göstererek “bekleyelim” dedim. Kapıdan içeriye bir iki adım girip dışarıyı gözlemeye başladık. Beklemekten başka bir şey gelmiyordu aklımıza.

Hasan “Aynı yeri gözlemek son derece anlamsız. Buranın bir arka çıkışı olmalı. Sen burada kal, ben o tarafa gideyim” dedi. Kafamla onaylayınca –nedense sessiz olmamız gerektiğini düşünüyordum- gitti ve yalnız kaldım.

Az sonra boğaz taraflarından bir yerlerden sonda gürültüleri gelmeye başladı. Altı yedi kilometre uzaklıktaydı boğaz. Yaratıklar yine su çekiyor olmalıydılar. Su çektiklerini ilk gördüğümde onların buraya yerleşmeye gelmediklerini düşünmüştüm. Gezegeni sömürecekler, tükettikten sonra gideceklerdi. Biz de geriye kalan bir avuç insan olarak susuz kalacaktık. Aslında türümüzün sayılı yılları olduğuna da emindim. Su olmadan medeniyet mümkün mü? Nasıl mağlup edilir ki bu haydutlar?

Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız… Güzel kadın… Uğruna yaşadığım şey.

Leyla’nın notunu hatırladım. Elimi cebime attım: Terden nemlenmiş, çıkarmaya çalışırken yırtıyordum az daha.

O da ne? Aha! Biri “miyav” mı dedi?

Önümdeki alanın bitiminden aşağıya uzanan merdivende bir kedi kafası görüyordum. Sonda seslerinden ürktüğü belli, küçücük bir yavru kedi. Nasıl yavru olabilir? Altı yıldır ortalıkta yoktu kediler. Bu bir yavru ise anası danası falan da olmalıydı.

Telsizimiz olmadığı için Hasan’a haber veremezdim. Kediyi kaçırmadan almalıydım ama nasıl? “Pisi pisi” diye seslendim. Kulaklarını dikip baktı bana. Seslenmeye biraz daha devam ettim. Basamağı çıktı, insan görmemiş olmasının avantajıydı herhalde; ürkmeden yaklaşmaya başladı. Hatta ben ürküyordum ve elim silahımdaydı. Ufacık bir ses olsa kediyi çekip vurabilirdim.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Çömelip başını, boynunu sevdim. Mırlıyordu hergele. Çantamdaki kuru ekmeği ıslatıp verdim. Hayvan mutlulukla yemeye başladı. Hasan’ı bekleme zamanıydı şimdi.

Elimi tekrar cebime attım ve notu yırtılmaması için dikkatlice çıkardım. Nemlendiği için tükenmez kalem biraz dağılmış, yazılar kağıdın arkasına geçmişti. Tersten yazılmış “dikkat et” kelimesini seçebiliyordum. Sayfaları birbirinden itinayla ayırmaya çalışıyordum ki önce arkamda hafiften bir rüzgar ve hemen ardından da ince, mekanik bir ses işittim.

“Bammm!”

Ses, hayalet bir kente dönüşmüş olan kampüste şiddetle yankılandı. Kedi kaçmıştır diye endişelendim, ama aksine donup kalmış bana bakıyordu.

“Bakma öyle. Hiç mi silah arkadaşını vuran bir asker görmedin?” dedim ona. Doğal olarak tepki vermedi.

Hasan’ı tam kalbinden vurmuştum.

Yanına gidip bir bakacaktım ama bana bir kelime dahi söylemesini istemiyordum. Kıt olan mermilerimizden bir tane daha harcamak israftı, üstelik gürültü yapmak da mantıklı değildi. Yine de kaçmasın diye önce kediyi kucağıma aldım –meğer o kadar korkmuş ki ben dokununca sıçradı- ve Hasan’ın bir el de kafasına ateş ettim. Üzerinde “Dikkat et! Hasan seni öldürmeyi planlıyor” yazan nemli kağıdı buruşturup Hasan’ın cesedinin yanına attım. Elim sadece kana değil, mürekkebe de bulanmıştı.

Sığınağa döndüm. Kimse bana bir şey sormadı ve ben de olanları sadece Leyla’ya anlattım. Leyla, Hasan ona duygularını açtığında hemen benle paylaşmadığından dolayı kendini suçladı. İlgisi olmadığına ikna edemedim.

Ertesi gün alana yeniden gittim. Tahmin ettiğim gibi kedinin sülalesi de oralardaymış ve hepsini bir çırpıda getirdim. Kolay oldu çünkü Hasan’ın cesedine üşüşmüşlerdi. Zor oldu çünkü Hasan’ı orada öylece kedilere öğün olurken görmek üzücüydü.

Bana daha sonra da hiçbir şey sorulmadı. Leyla olan biteni herkese en uygun şekilde anlatmıştı veya insanlar artık ölümü normalleştirmişti. Ya da insan artık bildiğimiz insan değildi. Bildiğimiz insan neydi ki? Ben bildiğim ben miydim mesela?

Kedilere gelince… Doktorlar yaratıkların kedilere has bir mikroptan çekindikleri için önce onları katlettiklerini düşünüyorlar. Bir kedi çiftliği projesine başladılar. Bu projeyi destekleyenler de var, sınırlı yiyeceğimizi kedilerle paylaşmak istemeyenler de.

Bu konudaki kendi fikrimin ne olduğunu bilmiyorum. Hasan olsa idi ona sorardım. Hasan’a, hislerine ve fikirlerine değer veriyordum. Hasan demek, “güven” demekti benim için.

Ama aşk yaratıklardan da, eşkıyalardan da tehlikeliydi.

NASIL BİR SÜPER KAHRAMAN OLMAK İSTERSİNİZ? (ANKET ANALİZİ)

Günlerden bir gün dostum Gülbike Berkkam ile İstanbul trafiğinin en acımasız hâline denk geldik. Hızımız dakikada üç metre. Sıkışıklıktan değil, mantıksızlıktan. Gülbike birden bana dönüp “Sana da tüm arkadaşlarıma sorduğum o soruyu sorayım, böylece vakit geçer” dedi. Reddedilemeyecek teklif.

“Karşına bir cin çıksa ve sana bir duygunu vermen karşılığında özel bir yetenek verecek olsaydı, hangi duygunu verir ve nasıl bir yetenek alırdın?”

Soru müthişti! Biri korku diğeri bilimkurgu yazarı olan iki kişi için daha keyifli sohbet olamazdı. Teleport olabilen ama bedeninden başka bir şey götüremediğinden her gittiği yere çırılçıplak giden bir süper kahramandan kanuni yollardan para kazanmaya çalışan bir zihin okuyucuya pek çok hayal kurduk… Ve sonra daha da derinine inip sorgulamaya başladık: Acaba hangi duyguyu seçip hangi yeteneği alacağımıza nasıl karar veriyoruz? Niçin bazılarımızı teleport olmak heyecanlandırırken, bazılarımızın ilgisini zamanda yolculuk cezbediyor?

Bunlar üzerinde tartışırken aklıma bir fikir geldi ve dedim ki Gülbike’ye, “Niçin bu soruyu sadece senin arkadaşlarına soruyoruz? Haydi bir anket yapalım ve herkese soralım. Bakalım kimler neler veriyor? Karşılığında neler alıyor? Bu seçimler cinsiyete, yaşa, okunan türlere göre değişiyor mu?”

Ve nihayetinde -eğer katıldıysanız kesinlikle hatırlayacağınız- bir anket çalışması yaptık.  Veri çok… Değişken de çok. Bu yüzden anket sonuçlarını çok sıkmadan, kısa kısa anlatmaya çalışacağım.

Katılımcı Profili

Anketimizde katılımcılara öncelikle cinsiyetlerini, yaşlarını, okudukları türleri (Bilimkurgu, fantastik, korku, polisiye, diğer kurgu, kurgu-dışı), ve sonrasında da hangi duygularını verdiklerini ve karşılığında nasıl bir yetenek istediklerini sorduk.

Anketimize toplamda 519 kişi katıldı. Katılımcıların %60,5’i Erkek, %39,5’i Kadındı.

Yaş dağılımları ise şöyle gerçekleşti:

Yaş aralığı Frekans Yüzde
8-15 4 0,8
16-23 137 26,4
24-31 194 37,4
32-39 123 23,7
40-47 42 8,1
48-55 15 2,9
56-63 2 0,4
64-71 1 0,2
72-79 1 0,2
Total 519 100

 

Katılımcıların %77,3’ü Bilimkurgu, %54,1’i Fantastik, %28,1’i Korku, %48,6’sı Polisiye okuyor.

Katılımcıların %7,7’si tüm türleri okurken, en kalabalık kitle 88 kişilik nüfusuyla (%17) hem Bilimkurgu hem de Fantastik okuyanlar. Onları sadece bilimkurgu okuyan 77 kişi (%14,8) takip ediyor.

Alınan Yetenekler ve Verilen Duygular

Katılımcıların bazı özelliklerinden bahsettik. Şimdi hem alınan yetenekler (artık kısaca “alınanlar” diyeceğim) hem de feda edilen duygular (“verilenler”) arasında en popüler olanlara bakalım.

Evvela “verilen duygu”. Verilen duygular arasında “Kaygı / Evham” çok popüler. Her dört katılımcıdan birisi kaygı / evhamı vermeyi seçerken, her beş katılımcıdan biri de Kin/ Nefreti feda etmeyi tercih etmiş. En az vazgeçilmek istenen iki duygu ise sevgi ve vicdan. Tüm katılımcılar arasında sadece 6 kişi sevgiyi vermeyi tercih ederken, 9 kişi vicdanı vermeyi seçmiş. Tam sıralı liste aşağıda:

Verilen Duygu Sıklık Yüzde
Kaygı / Evham 143 27,6
Kin / Nefret 101 19,5
Kıskançlık 75 14,5
Korku 60 11,6
Öfke 49 9,4
Utanma 34 6,6
Aşk 24 4,6
Merhamet 18 3,5
Vicdan 9 1,7
Sevgi 6 1,2

Gelelim Süper Kahramanlık fakültesi tercihlerine. Görünen o ki zaman yolculuğu en popüler yanıt. Her beş kişiden birisi zamanda seyahate çıkabilmeyi istiyor. Hemen ardından da zihin manipülatörleri geliyor. Katılımcıların hemen hemen altıda biri de zihinleri kontrol edebilmeyi istemiş. Hayvanlara hükmetme, aşırı kuvvetli olma veya aşırı hızlı hareket etme gibi yetenekler pek rağbet görmemiş ve katılımcıların sadece %1’i bu yetenekleri talep etmiş.

Alınan Süper Güç Sıklık Yüzde
Zaman yolculuğu 112 21,6
Zihin kontrolü / Düşünce manipülasyonu 91 17,5
Ölümsüzlük 44 8,5
Şifacılık 44 8,5
Teleport olma (Işınlanma) 37 7,1
Zamanı durdurma 34 6,6
Görünmezlik 29 5,6
Ateşi / Havayı veya Suyu kontrol etme 25 4,8
Uçabilme 24 4,6
Geleceği görme (Medyumluk) 19 3,7
Telekinezi (Objeleri zihin gücüyle hareket ettirme) 17 3,3
Telepati (Zihinden Zihine İletişim) 16 3,1
Yüz ve beden değiştirme 10 1,9
Aşırı hızlı hareket etme 7 1,3
Aşırı kuvvetli olma 5 1
Hayvanlara hükmedebilme 5 1

Dikkat çeken ilişkiler: Cinsiyet!

Bu verileri toplayıp da aralarında anlamlı ilişkiler var mı diye bakmamak olmaz. Mesela kadınlar ve erkekler arasında ciddi tercih farkları var mı? Ya da yaş ilerledikçe verilen duygu ve alınan yetenek tercihleri değişiyor mu? SPSS İstatistik Paket programı ile yaptığımız bir takım analizlerle bu sorulara yanıt bulmak mümkün oldu. Fakat istatistiki terimlerle kafa karıştırmayacağız ve sadece kayda değer bazı tespitlere yer vereceğiz.

Öncelikle cinsiyetin neleri değiştirdiğine göz atalım:

Mesela Aşırı hızlı hareket etme (4x), Aşırı Kuvvetli Olma (3x), Geleceği Görme (2x), Ölümsüzlük (2x), Teleport (2x), Zamanı Durdurma (2x) bariz bir biçimde erkeklerin kadınlara nazaran daha çok tercih ettiği yetenekler. Her bir yeteneğin yanında parantez içerisinde yazdığım sayılar, söz konusu yeteneği tercih eden erkeklerin tüm erkeklere oranının, kadınların oranının kabaca kaç katı olduğunu gösteriyor. Örnek vermek gerekirse, erkeklerin %40’ı aşırı hızlı hareketi tercih etmişse, kadınların %10’u tercih etmiş. “Basitçe neden sayıları karşılaştırmıyorsun?” diye sorarsanız eğer, sayıların bizi yanıltma olasılığını dikkate aldığım için derim… Zira anketimize katılan erkek sayısı, kadın sayısından fazla.

Öte yandan Yüz ve Beden Değiştirme (6x), Telepati (3,5x), Hayvanlara Hükmedebilme (2,5x), Şifacılık (2x) yetenekleri de bariz bir biçimde kadınların erkeklere göre daha fazla tercih ettiği süper güçler (aynı oransal ilişki burada da var). Yüz ve beden değiştirmeyi seçen kadın oranı, aynı yeteneği seçen erkek oranının 6 katı.

Diğer yetenekler kadınlar ve erkekler tarafından hemen hemen eşit oranda tercih edilmişler.

Erkeklerin ilk 3 listesinde, Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Ölümsüzlük,

Kadınların ilk 3’ü ise  Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Şifacılık bulunuyor.

Üçüncülere bakılırsa erkekler kendilerini, kadınlarsa başkalarını iyileştirmeyi istiyor gibi görünüyor.

Ya verilen duygular nasıl değişmiş?

Aslında verilen duygulardaki farkların anlamlılık düzeyi sadece %90 çıkıyor. Yani daha gündelik dilde söyleyecek olursak istatistiki olarak aşağıdaki sonuçlar pek anlamlı değil. Fakat yine de göze çarpan farklılıklardan bahsetmemizi isterseniz şöyle:

Merhamet (2x), Utanma (2x) ve Aşk (1,5x) erkekler tarafından kadınlara göre daha çok feda edilirken, Kadınlarda Kaygı / Evham (1,5x) ve Kıskançlık (1,5x) erkeklerden daha çok feda ediliyor.

Her cinsiyetin kendi içindeki ilk 3’lerine bakacak olursak karşımızda da şöyle bir tablo çıkıyor:

Erkeklerin ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Korku iken,

Kadınların ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kıskançlık ve eşit miktarda Kin /Nefret.

Dikkat çekici fark erkeklerin daha çok “korkudan”, kadınlarınsa daha çok “kıskançlıktan” kurtulmak istemeleri.

Dikkat çeken ilişkiler: Yaş!

Duyguları esas alarak bakacak olursak: Aşkı verenlerin ve sevgiyi verenlerin %50’sinin 16-23 yaş arasında olduğunu söylemekle başlayalım. Korkuyu verenlerin %43’ü de öyle. Yani daha erken yaşlarda muzdarip olunan duygular daha çok bunlarmış gibi görünüyor. (Ya da belki de bu yaş grubundaki katılımcılar bu duygulardan kurtulmadan süper kahraman olunabileceğini düşünmüyor). Yaşı esas alırsak: 16-23 yaş grubunun feda ettiği en popüler duygu korku. 16-23 yaş arasındaki 137 katılımcının her beş tanesinden biri korkuyu vermiş.

Böylesine bariz sonuçlardan bir diğeri de 24-31 ve 32-39 yaş gruplarına çıkıldığında Kaygı ve Evham’ın %30’un üzerinde bir tercih oranına sahip olması. Herhalde hayata dair kaygılarımızın arttığı bu dönemde kaygı ve evhamdan daha çok muzdarip oluyoruz, ki bu da ankete yansıyor. Bu yaş grubundaki toplamda 317 kişinin üçte biri Kaygı ve Evham’ı vermeyi tercih etmiş.

Bir sonraki yaş grubu 40-47 için Kin ve Nefret %30’luk bir tercih oranıyla liderliği ele geçirse de, 48-55 yaş grubunda Kaygı ve Evham%40 ile  bayrağı tekrar ele alıyor. Daha da ileri yaş gruplarında katılımcı sayısı çok az olduğu için sonuçlar vurucu da olsa anlamlı değiller. Merhameti tercih eden 18 kişiden 9’unun 24-31 yaş grubuna düştüğünü de belirtelim.

Süper güç tercihlerine geldiğimizde de çok ilginç bulgulara ulaşıyoruz. Bu bulgular arasında en çok dikkat çekenleri şöyle: Geleceği görebilmeyi isteyen 19 kişiden 12’si 24-31 yaş grubunda. Bu yaş grubunun diğer gruplara nazaran daha çok gelecek kaygısı taşıdığını ve bunun da ankete yansıdığını söyleyebilir miyiz acaba?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
16-23 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
24-31 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük & Şifacılık
32-39 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
40-47 Zaman Yolculuğu Şifacılık Zihin Manüpilasyonu
48-55 Şifacılık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu

 

Genel olarak tüm gruplarda Zaman Yolculuğu (ZY) ve Zihin Manipülasyonu (ZM) ilk ikiyi oluşturuyor. Ancak üçüncüler farklı:

16-23 yaş grubu için üçüncülük Ölümsüzlüğe (%9,5) ait (ZY %21,9 ve ZM %20,4).

24-31 yaş grubu içinse üçüncülüğü Ölümsüzlük ve Şifacılık birlikte paylaşıyor (%8,2) (ZY %22,2 ve ZM %15,5).

32-39 yaş grubunda ölümsüzlük popülaritesini yitirip beşinciliğe düşmüş. Şifacılık (%9,8) üçüncülüğü kapmış. (ZY %18,7 ve ZM %17,1).

Bedenlerin yorulup hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı, ya da belki de yaşlı aile üyelerinin bakımını üstlenmesi daha muhtemelen olan 40-47 yaş grubuna gelindiğinde Zihin Manipülasyonu (%16,7) ikinciliği Şifacılığa kaptırıyor (%19). Zaman Yolculuğu ise yine birinci (23,8).

Katılımcı sayısı düşük olduğu için (15 kişi) istatistiki anlamını kaybeden  48-55 yaş grubunda birinciliği eşit oranda (%26,7) ile ZM, ZY ve Şifacılık paylaşıyor.

Alınan ve Verilenler birbiriyle ilişkili mi?

  #1 #2 #3
Genel Kaygı / Evham Kin / Nefret Kıskançlık
Bozan Gruplar
Yüz ve Beden Değiştirme Kaygı / Evham Kıskançlık Kin / Nefret
Şifacılık Kaygı / Evham Öfke Kin / Nefret
Ölümsüzlük Kaygı / Evham Öfke Korku
Görünmezlik Kaygı / Evham Utanma Korku
Geleceği Görmek Korku Kaygı / Evham Kin / Nefret

 

Genele bakıldığında verilen duygular arasında ilk 3’ü sırasıyla Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Kıskançlık duygularının oluşturduğunu söylemiştik. Alınan süper güçlere göre değerlendirdiğimizde bu düzeni bozan haller var mıdır merak ettik:

Mesela yüz ve beden değiştirmek isteyenler (kadınlar bariz bir biçimde daha yüksek oranda tercih etmişlerdi) Kin ve Nefret duygularından ziyade Kıskançlık duygularını vermek isteyerek ilk 3’ü değil ama sıralamayı bozuyorlar. Fakat bu tercihi yapanlar sadece 10 kişi oldukları için bu bulgunun kuvvetli olduğunu söyleyemeyiz.

Kıskançlık yerine öfkelerini vermek isteyerek düzeni bozanlar Şifacılar. Şifacılığı tercih eden 44 kişi üçüncü sıraya kıskançlık (%13,6) yerine öfkeyi (%15,9) koymuş. Fakat yine de fark bariz değil.

Ölümsüzlüğü isteyen 44 kişide Kin / Nefret yerine (%11,4) korkunun (%13,6) gelmiş olması söz konusu olsa da fark yine küçük.

Aradığımız bariz farka Görünmezliği tercih eden 29 kişide rastlıyoruz. Bu grupta kıskançlık (%6,9) seviyesine inerken yerine Utanma ve Korku (%13,8 ve %13,8) geliyor. Her iki duygunun da “görünmez” olma arzusu yaratabileceğini düşünürsek manidar.

Geleceği görmek isteyen 19 kişi için kıskançlık (%5,8) anlamsızken, korku (%21,8) birinci sırayı almış!

Diğer bazı gruplarda sayı çok küçük olduğu için farklar anlamını yitiriyor. Kalabalık gruplarda da genel kaide bozulmamış (ki genel kaideyi de onlar oluşturmuş oluyor).

Ya tersten bakarsak ne görürüz?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
Kaygı / Evham Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kıskançlık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kin / Nefret Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Korku Zaman Yolculuğu Ölümsüzlük Işınlanma
Öfke Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Utanma Zaman Yolculuğu Zamanı Durdurma Görünmezlik

 

Zaman Yolculuğu (ZY – %21,6) ve Zihin Manipülasyonu (ZM – %17,5) genelin öncelikli tercihlerini içeriyordu. Peki verilmek istenen duygulara göre kategorize edersek, anlamlı sonuçlara ulaşabilir miyiz?

Kaygı ve Evhamdan kurtulmak isteyen 143 kişinin üçüncü tercihi ölümsüzlük (%11,2). Kıskançlık için de aynı durum sözkonusu (%10,7).

Kin ve Nefretten kurtulmak isteyen 101 kişinin üçünü tercihi ise şifacılık (%10,9).

Korkusunu vermek isteyenler yine en çok zaman yolculuğunu isterken zihin manipülasyonuyla ilgilenmiyorlar. Onların ikinci ve üçüncüsünü sırasıyla Ölümsüzlük ve Işınlanma oluşturuyor.

Öfkesinden kurtulmak isteyen 49 kişinin ilk 2’si genelle aynıyken üçüncülüğü yine şifacılık kapmış (%14,3).

Nispeten kalabalık olan bir başka grup utangaçlar. Utanma duygusundan kurtulmak isteyen 34 kişi ikinciliği Zamanı Durdurmaya (% 14,7) ve üçüncülüğü Görünmezliğe (%11,8) vermişler. Sayılar az olduğu için sonuçlar istatistiki olarak çok anlamlı değil. Fakat bir başka veri olarak görünmezliği tercih edenler arasında utanma duygusundan kurtulmak isteyenlerin başı çekmesi manidar.

Sonuç

Türkiye’de internet kullanıcıları arasında yapılmış bu anket çalışması elbette genelleştirebileceğimiz nesnel verileri bize yüksek bir güvenilirlikle sunmuyor. Bu anketin aynısını Almanya’da ve ABD’de gerçekleştirerek kültürlerarası fark oluşup oluşmadığını araştırma niyetimiz var. Hatta anketin Almancası hazır bile.

Yine de yaş ve cinsiyet ile tercih edilen süper güç ve feda edilen duygular arasındaki ilişkiler çarpıcı görünüyor. Bir kısmı istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir şekilde ortaya çıkan bu ilişkiler, yaşımız ilerledikçe kurtulmayı istediğimiz duygular ve eksikliğini hissettiğimiz bazı güçler hakkında bizlere fikir veriyor.

Tamamen eğlenme amaçlı düzenlediğimiz bu ankete katılan tüm katılımcılara teşekkür ederiz.

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

SÜPERALYUVARLAR VE NANOTEKNOLOJİ

“Şirin, küçük ve sevimli bir kız çocuğu olduğu kadar oldukça üretkendi de. Öyle ki bir an önlem almadığınız zaman bulunduğu odayı dolduracak kadar çoğaltabiliyordu kendini. Kötü olan şeyse gözlerinin asla kopyalanamamasıydı. Siz iyi veya kötü bir çocuk olsanız da Şirin’leri görebilirdiniz; ama Şirin’ler sizi asla göremezlerdi.”

T. Uyar

Gen6_640

Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin (Respirocytes), yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu “döven” Mikropçulların (Microbivores), bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştireceği iddia edilen Kromalositlerin (Chromallocytes) fikir babası ve tasarımcısıdır. (Kaynak: Foresight Enstitüsü)

Geleceğin sisli ufuklarına bakınca, diğerleri arasından sıyrılarak öne çıkacağı ve insanlığa büyük bir sıçrama yaptırabileceğine inanılan bir kaç saha var. Nanoteknoloji de bunlardan birisi. Bir ölçü birimi olarak nanometreden türeyen –kendisi bir metrenin bir milyarda biridir- nanoteknoloji kelimesi, bizlere çok küçük aletler yapmayı vaat etmenin yanı sıra aynı zamanda maddeleri atomlar düzeyinde kontrol edebilerek hiç ummadığımız tarzda bir insan yaşamını tetiklemeyi ifade ediyor. Sırf bu özelliği dolayısıyla nanoteknolojiyi insanoğlunun gerçekleştirebileceği en son ve en uç devrim olarak nitelendirenler bile var.

Kirlilik, küresel ısınma, enerji, imalat teknolojileri vb. pek çok alanda devrimsel çözümler üretmeye muktedir olan nanoteknolojik ilginin hatırı sayılır bir kısmı tıp sahasında, biyoteknolojik gelişmelerin epey minik formları olarak karşımıza çıkıyor. Bu alanda nanoteknolojinin imkân vereceği ya da geliştireceği uygulamalar temel olarak

i) hastalıkları daha hızlı ve kesin olarak teşhis etmek,

ii) ilaçları / tedavi edici molekülleri doğrudan hedeflenen organ ve hücreye gönderilebilmek,

iii) hastalığa neden olan biyolojik etkenleri karmaşık bir manipülasyon ile ortadan kaldırmak veya

iv) iletişim imkanı veren nano cihazlar sayesinde hastayı sürekli olarak muayene etmek ve izlemek

olarak sıralanıyor.

Bunlar bildiğimiz tıbbî uygulamaların son derece gelişmiş halleri; bir de nanoteknolojinin “biyolojik olarak yapılacaklar” listesinde insan performansını geliştirmek de var. Yani insanın kendi limitlerini aşmasını sağlamak…

Kulağa bilimkurgu gibi geliyor olabilir. Öyledir de; Ottawa Üniversitesi’nden Jose Lopez, nanoteknolojiyi aşırı gelecek yönelimli olarak tanımlayarak onu geleceğe ilişkin olanla mümkün olan arasındaki uçurumu derinleştirmekle suçlar ve bu yüzden de bilimkurguyla içiçe olduğunu söyler. Nitekim bu yazımı değerlendiren Açık Bilim yazarlarından birisi yazımın “fütürist” bir yazı olduğunu anladığını ifade etmesinin yanı sıra bazı noktalarda uçuklukla suçladı. Adını pek sık duymamıza rağmen nanoteknolojinin icat ufku şimdilik pek gerçekçi gözükmüyor. Ancak pek çok nanoteknolojik tasarı, ulaşılabilirlik açısından bir ışık hızını geçmek ve ya da zaman yolculuğu yapmak gibi değil…

Öte yandan tıpkı zaman yolculuğunun olası kazaları gibi nanoteknolojinin de kasıtlı veya bilerek neden olacağı felaketler ya da sosyal değişimler mevcuttur. Özellikle de bu yazıda konu alacağımız cinsten, insan limitlerini aşmaya yarayan gelişmeler. Düşünün ki siz yüzlerce kitabı geleneksel yollarla okurken parayı bastıranlar bir kütüphanelik bilgiyi beyinlerine sinaptik paketler göndermek suretiyle yükletebilecekler… Siz isyan etmez miydiniz? Ben ederdim. Zira bana göre bilginin bu kadar kolay elde edilmesi onun değerini düşürür. Fakat tümörü kimyasal olarak hedefleme yoluyla bulan ve bertaraf eden metalik ‘nanokabuk’lar sayesinde kanseri “sivilcemi sıkar mısın?” düzeyine inmiş bir problem olarak görebilme şansını da reddedemem. Şüphesiz bu türümüz için sevindirici bir ilerleme olurdu.

Bir ciddiye alma sorunsalı: Nanoteknolojinin makro çılgınları… 

210px-Eric_Drexler_2007

K. Eric Drexler

Aslında nanoteknolojinin getirilerinin yanında olası götürülerini düşünenler de azınlıkta değil. Richard Feynman’ın fikir babası olduğu nanoteknoloji kavramının onu büyütüp hayata hazırlayan bir annesi varsa o da K. Eric Drexler’dır, çünkü nanoteknoloji terimini birbirinden habersiz icat eden iki kişiden birisi olup, bu konuyla ilgili ilk doktora tezinin yazarıdır. 1986 yılında kaleme aldığı “Yaratımın Makineleri: Nanoteknoloji” adlı kitabıyla bugüne dek hiç bitmeyecek olan tartışmaların fitilini de ateşlemiştir. Drexler az sonra bahsini edeceğimiz Robert A. Freitas’ın nanobiyoteknoloji hakkında düşündüğünün çok daha fazlasını nano-imalat teknolojileri için düşünmüştür. Bir yandan nanoteknoloji sayesinde yapılabilecek olan müthiş şeyleri ve değişen ekonomik/sosyal düzeni tasvir eden Drexler, bir Grey Goo tehlikesine de dikkat çekmiştir: Grey Goo, Drexler’ın yarattığı bir nanoteknolojik felaket  senaryosudur. Grey Goo tehlikesinin başrolünde  kendinisinin tıpkısının aynısını atmosferde yer alan hammaddeleri kullanarak üretebilen bir nanofabrika vardır. Bu bakteri benzeri fabrika kontrolden çıkar ve 2’nin kuvvetleri şeklinde artan sayısı (dolayısıyla da kütlesi) nedeniyle teorik olarak iki günden kısa bir süre içerisinde gezegenimizden daha ağır hale gelir. Elbette bu hepimizin ölümü demektir.

Drexler, ilginç bir şekilde nanoteknolojinin annesi olmasına karşın bu sahada çalışanlarca, Richard Smalley’in değerlendirmesiyle ‘çocukları korkutan’ fikirlerinin aşırı uçuk ve kurgusal bulunması yüzünden dışlanmıştır. Kendisinin Nobel Kimya ödüllü Richard Smalley ile meşhur “Büyük Çekişmeler” kitabına konu olabilecek bir çekişmesi de vardır (hatta ayrı bir yazı konusudur). Bazı kimyacılar onu 1986 yılında yazdığı kitaptan sonra “şarlatan” olarak yorumlamıştır. Zira o tarihte yazdığı kitap, haklı bir “moleküler düzeydeki işler öyle makro düzeydekiler gibi değil canım!” eleştirisi almıştır. Makro ölçekteki her şeyin nanoölçekte de uygulanabileceğini öne süren Drexler’ın atomik dünyadaki karmaşık ve tuhaf mekanizmayı gerçekten de dikkate almadığını kabul edebiliriz. Bunu zaten kendisi de kabul ediyor ve “Bu uçak yapmak isteyen birine yerçekimini düşünmediğini söylemek gibidir. Zaten sorunun temel parçalarından birisi budur” diyor. Mark Stevenson’a göre Drexler’ın kimyacılarla yaşadıkları mühendislerle bilim insanlarının temel çatışmasından başka bir şey değildir. Drexler’ın kendisinin aleyhinde olan bilim camiasının nezdinde ayaklarının biraz daha yere değdiğini söylersek yanlış olmaz. 2006 yılında ABD Ulusal Bilim Akademisi, Ulusal Mühendislik Akademisi ve Ulusal Araştırma Konseyi, moleküler düzeydeki üretim süreçleri ile ilgili araştırmalara teşvik verilmesi gerektiği yönünde rapor sunarken, IBM de nano inşaat şirketi için -elbette vadesi çok uzun olmak üzere- planları ciddiye almaya başladı. Drexler’ın yapıtlarını doğrudan okuyan kişi olmadığım için ne onu yerebilir, ne de övebilirim. Yapabileceğim tek şey hayalgücüne ona sahip olanın dışlanması yoluyla ket vurulmasına karşı çıktığımı ifade etmek. (Yayınlarını bizzat okuduktan sonra tekrar bir yazı yazacağıma da böylece söz vermiş olayım.)

Ama Robert A. Freitas öyle değil. Yani en azından Drexler gibi algılanmıyor.

Robert Freitas

Robert Freitas

Asıl anlatmak istediğim Respirositleri tasarlayan Freitas’tır. Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin (Respirocytes), yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu “döven” Mikropçulların (Microbivores), bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştiren Kromalositlerin (Chromallocytes) fikir babası ve tasarımcısıdır. Tasarımcısıdır; çünkü bu üç silahşörler hala birer –belki gelecekte imâli mümkün görünen- mühendislik projeleridir.

O bir süper alyuvar!

Freitas’ın 1998 tarihli “A Mechanical Artificial Red Blood Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology” makalesinde tarif ettiği respirositler, kabaca yapay kan hücreleri olarak tanımlanabilir ve alyuvarların gerçekleştirdiği Oksijen ve Karbondioksit taşıma görevlerini yapabilecek şekilde tasarlanmışlardır. Bir kaç paragraf boyunca bu teorik makineden bahsedeceğimden kullandığım kip nedeniyle zaman zaman “zaten yapılmış” gibi bir algıya neden olabilirim. Unutmamanızı tavsiye ederim ki respirositler kavramsal olarak projesi çizilmiş “gelecek” alyuvarlarıdırlar. Şimdi hep beraber bu makineye yakından bakalım.

Freitas tarafından öngörülen yapının çapı sadece bir mikrometredir. Toplamda 18 milyar adet atomun bir gaz tankı şeklinde düzenlenmesiyle organize edilen yapı, alyuvardan 236 kat daha verimlidir. Aslında yapay alyuvarlar deyince günümüzde kullanılan bir takım yöntemlerle karışabileceğine de dikkat çekmek gerek. Günümüzde koroner perfüzyon hastalarının tedavisinde hiçbir yan etkisi olmadan oksijen taşıyabilen florokarbon çözeltileri kullanılabilmektedir. 20 yıldan fazladır uygulanan bu yöntem sadece tedavi amaçlı olup süper alyuvar respirosit gibi “damarımda kanımsın” diyebileceğimiz türden değildir. Respirositler bir ilaç değil, sürekli olarak taşıyabileceğimiz birer nanotankerdirler.

Süperalyuvar Respirosit'in tek bir rotorunun çalışma mekanizması

Süperalyuvar Respirosit’in tek bir rotorunun çalışma mekanizması

Her ne kadar nanotanker diye anıyorsak da respirositler statik birer tanker değil; aslında bir makinedirler. Bir respirosit, üzerinde işlev bakımından üç çeşit rotor (bir şaft ya da kam etrafında döner parçaya sahip motor) barındırır. Bu rotorlardan ilki respirosit akciğere geldiğinde bünyesine oksijen çekmesini ve kan dolaşımı sırasında ise salmasını sağlar. İkinci rotor ise kan dolaşımı içerisinde karbondioksit toplama işlemini gerçekleştirir ve akciğerlere geldiğinde de tamamını dışarıya tahliye etmeye yarar. Üçüncü rotor ise tankın kendi motorudur: Kandaki serbest glukozu yakıt olarak kullanarak diğer rotorların ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlar. Her bir respirositin bünyesindeki gaz sensörleri, tankın içerisindeki oksijen ve karbondioksit miktarlarını izleme ve ayarlamaya yarar.

Bu gaz sensörleri respirositin merkezindeki bir bilgisayara bağlıdır ve bu bilgisayar dışarıdan akustik sinyallerle ya da bir takım başka nanomakine ve sensörlerle programlanabilir ve kalibre edilebilir. Freitas, respirositin tüm bu işlemleri yapabilmesi için bilgisayarı mutlaka kendi bünyesinde bulundurması gerektiğini ve 104 bit/s’lik bir bilgisayarın bir respirositi çalıştırmaya yeteceğini söylüyor. Ancak bu boyutlarda olup çalışabilen bir bilgisayarın mümkünatı konusunda soru işaretleri de mevcut.

Geleneksel yarı iletken teknolojileriyle elde edilebilecek nanoölçekte bir bilgisayar için çeşitli limitler bulunuyor ama buna rağmen bu alanda çarpışan şirketler hedeflerini giderek “küçültüyorlar”. 2006 yılında Koreli bir grup FinFET adında sadece 3 nanometrelik bir transistör geliştirerek Dünya’nın en küçük nanoelektronik cihazının mucidi oldular. Yine 2010 yılında Avustralyalı bir grup da sadece 7 atomdan oluşan 4 nm boyutunda tek işlevli bir işlemci geliştirmeyi başardıklarını duyurdular. Intel şirketi günümüz bilgisayarlarında kullandığımız işlemcilerin her bir düğümünü 5 nanometreye hedefini 2022 yılına dek gerçekleştirmeyi planlıyor Bir Silikon-Silikon bağının 235,2 pikometre olması temel sınırı teşkil ediyor. Ancak tabi ki bu “bildiğimiz yollar”… Bilmediklerimizi henüz bilmiyoruz.

Sensörlü çark sistemi. Ayar rotoru sayesinde iç basınç kontrol edilerek taşınacak molekül miktarı da kontrol edilmiş olur.

Sensörlü çark sistemi. Ayar rotoru sayesinde iç basınç kontrol edilerek taşınacak molekül miktarı da kontrol edilmiş olur.

Respirositlerin sırrı bünyesindeki karbondadır. Bünyesine bu kadar gaz sığdırmasının kerameti, elmastan farksız özellikler sergileyen dizilimin 1000 atmosfer basıncı kaldırabilmesi ve bu sayede içinde 9 milyar adet oksijen ve karbondioksit molekülü taşıyabilmesindedir. Aslında elmasımsı diye anıyor olsak da yapının münferit parçaları elmastan farksızdır. Bir bütün olarak yapı 10 nm kalınlığında -yaklaşık 60 karbona tekabül ediyor- 2.2 x 2.2 mikronluk elmas “sac”larla inşa edilmiştir. Bu saclar yine karbondan inşa edilmiş, balpeteği formundaki iskelet çevresinde kullanılır. Bu sayede yapı oldukça mukavimdir ve küçük bir hacimde muazzam miktarda gaz molekülü taşıyabilir. Öyle ki respirositleri %50 derişimde içeren 5 cm3’lük bir sıvı, 5400 cm3’lük kanın gaz kapasitesine sahiptir. Yan etkisi olmayacağı düşünülmektedir ve hatta ömür çevrimini tamamlar: Respirositler elmasımsı yapıları ve küçüklükleri sayesinde kullanım ömürleri içerisinde makrofajlar ve dalak hücreleri tarafından fark edilmezler; ancak çalışmaları durduğunda üç boyutlu yapıları bozulduğu için algılanır ve yok edilirler.

(Yukarıdaki rotorların küresel formda olan respirosit üzerinde nasıl dizildiğini görmek için şuraya, respirositin ekvatoral kesitini görmek için şuraya, kutupsal kesitini görmek içinse buraya tıklayın.)

Artıları (+) / Eksileri (-)

Nanoteknolojik imalat kabiliyetlerimiz arttığı zaman inşa edilmesi mümkün görünen bu mikro gaz tankerlerinin yaratacağı tıbbî ilerlemeden kimsenin kuşkusu yok. Her şeyden önce kansızlık, akciğer yetmezliği, kalp yetmezliği gibi pek çok hastalık respirositler sayesinde tarihten silinebilirler, organ nakilleri ve uzun ameliyatlarda karşılaşılan kanlanma ve oksijenlenme sorunları çok büyük ölçüde giderilebilir. Yani bir şekilde lokal ya da genel oksijen yetmezliğine bağlanabilecek tüm rahatsızlıkları respirositler bir çırpıda ortadan kaldırabilir.

Kaynak: Foresight Enstitüsü

Kaynak: Foresight Enstitüsü

Transhümanistlerin seveceği kısma gelirsek: Respirositler sayesinde bir insan 4 saat boyunca su altında durabilir hale gelecek. Öte yandan var gücümüzle attığımız deparı 15 dakika boyunca kesintisiz sürdürebiliyor hale geleceğiz ve oksijen azaldıkça kaslarda biriken laktik asit nedeniyle hissettiğimiz yorgunluk bizler için tatlı bir nostalji haline gelmiş olacak. Sıklıkla verilen daha çarpıcı bir örnekse, kalp krizi geçiren bir kişinin kalbi tekrar çalışana dek bir saat daha hayatta kalabilmesidir. Kan dolaşımı dursa dahi respirositler mevcut pozisyonlarında yaptıkları oksijen salınımları ile duran dolaşımın olumsuz etkilerini bir saat boyunca hissettirmeyecektir. Bu süre de kişilerin bir sağlık kuruluşuna yetiştirilerek kalplerinin yeniden çalıştırılması için ihtiyaç duyulacak süreyi fazlasıyla sağlar.

Elbette her “makine” gibi respirositin de bir takım problemleri olacaktır. Yazarın kendisi bunları aşırı ısınma, yanıcı olmayan patlama ve radyasyondan kaynaklanan hasarlar olmak üzere üç grupta toplamış ve bu olası problemler için de bir takım çözüm önerileri de getirmiş; ancak beklenmedik kazaların her zaman olabileceğini de unutmamak gerekir (O yüzden 2 yıl garanti istemeyi unutmamak ve faturasını da asla kaybetmemek gerekir…).

Sonuç

Gelecek buradan çok tatlı görünüyor… Hımmmm…

Ama bunlar şimdilik davulun uzaktan gelen hoş sesleri… İmalat hatası yüzünden bir anda patlayan respirositlerin insanların ani ölümlerine me şekilde sebebiyet vereceğini, tüm respirositlerdeki gazı serbest bırakacak akustik bir sinyal yaratabilecek terör örgütlerini, binlerce kişinin katıldığı maraton koşularıyla olimpiyatların önemini tamamen yitirmesine neden olacağı ve bunun yanında –hala kalırsa- futbol maçlarındaki olağanüstü performansların “respirosit şikesi” olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı gibi çeşitli spekülasyonlar daha ilk düşünüşte aklıma gelenler. Belki kullanımı yasaklanan bir ‘illet’ haline gelir ve kıymetlenerek karaborsaya bile düşer. Dahası, pratikte olabilecekler hakkında henüz öngöremediğimiz pek çok şey olabilir. Kesin olarak öngörebildiğimiz tek şey ise, eğer ki ücretsiz olup her insanın sahip olabileceği bir imkan olmazsa zengin ve yoksul kesim arasındaki farkın artık sadece rakamlarla değil, “su altında nefeslerini ne kadar tutabildikleri” ile de ölçmeye başlamamız olur.

Respirositlerin mühendislik açısından bir sıkıntısı gözükmediğini, ancak gerçekleştirilebilmesi için teknolojinin başka sahalarında ilerleme ve yeniliklere ihtiyacımız olduğunu, ama tüm ilerlemeler kaydedildiğinde bu sayede Homo Superior’u oluşturma yolunda bir adım daha ilerleyebileceğimizi söyleyebilirim.

Ama Homo Superior’u yaratırken adaleti es geçersek pek öyle süper müper bir insan yaratmış da olmayacağız…

İlk Yayın:

Açık Bilim, Nisan 2014 – “Nanoteknoloji ve Süperalyuvarlar” – T. Uyar

Kaynaklar:

  • Robert A. Freitas Jr., ” A Mechanical Artificial Red Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology”, Foresight Institute, http://www.foresight.org/Nanomedicine/Respirocytes.html
  • Selvarajan Sandhiya, Steven Aibor Dkhar, A. Surendiran, “Emerging trends of nanomedicine – an overview”, Fundamental & Clinical Pharmacology 23 (2009), p263–269
  • Mark Stevenson, Geleceğe Yolculuk, Butik Yayıncılık (2011), İstanbul.
  • Wikipedia, “K. Erick Drexler” ve “5 nanometer” maddeleri

Meraklısına:

* Bir zamanlar oldukça popüler olan sanal yaşam oyunu Second Life sunucusu oyun içerisinde kendini sürekli kopyalayabilen cisimler yaratılmak suretiyle çökmüştür. Sanal bir Grey Goo vakası olarak kayda geçen olay popüler kültürde yankı bulmuştur. (http://www.theregister.co.uk/2006/11/24/secondlife_greygoo_attack/)

* Tasty Planet adlı şirin bir flash oyunu Grey Goo senaryosunu konu almış. Oyuna şu adresten ulaşabilirsiniz. Bu da oyunun tanıtımı için hazırlanmış bir mini öykü:

(Tıklayınca büyür. Kaynak: dinogames.com/tastyplanet)

(Tıklayınca büyür. Kaynak: dinogames.com/tastyplanet)

AĞAÇ ÖLÜRSE HERKES ÖLÜR

Toprağa su yürür…
Toprağa yalın ayak.
Ve insan elbet bir gün anlayacak:
Toprak insanın.
Toprak da yalın ayak.

Tevfik Uyar

 

Tarih: 2250, Yer: Zamonia’da Bir Okul

Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. “Varkalım Tarihi” dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: “Bilgi Çağı Çöküşleri”.

Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve “İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından  bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın.” diyerek bir girizgah gerçekleştirdi.

Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı.

Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı’nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkân vermişlerdi.

Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi.

Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu.

Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu “sorunuz var mı?” bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı.

“Buyrun hanımefendi?”

“Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar?”

***

ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu “nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar?” benim için çok acıklı bir soruydu.

21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu “Mayalar” pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor (gerçi biz şu yazımızda biraz bahsetmiştik). Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş.

Jared Diamond’un Timaş Yayınları’ndan çıkmış olan “Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır” adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız “İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz.

BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM!

Paskalya Adası

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti.  Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti. Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası. “Dünya’nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası” olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili’ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir.

18. yüzyılda Avrupa’lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi.  Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya’nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu?

Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik’teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km’lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının –biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor.

Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak  için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi.

Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500’lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler.  Bu “ormansızlık” şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! (O tarihlerde bir Paskalyalının diğerine edebileceği en ağır küfür şuymuş: “Annenin eti dişlerimin arasında kaldı”).

1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774’te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook’tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından “köle devşirme” modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru’nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111’di.

Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması temelde Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor:  Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması (spesifik olarak: adadaki protein kaynaklarının tükenmesi) sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu.

Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn’de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı.

Anasaziler

anasazi

1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi Anasazi uygarlığıydı.

İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD’nin Güney Batısı’ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu’nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır.  Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920’de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır.

İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler (kemirgenlerin fosilleşmiş gübreleri kemirgenin çevrede yediği her şey hakkında muazzam bilgiler içerir ve pek çok teknikle bölge hakkında bilgi elde edilebilir) MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması.

Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco’ya yardım yağıyordu.  Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100’lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130’da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco’lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği  ve yardımların kesilmesinde rahiplerin “yağmur yağdıramamasının” etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak “eski halk” anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir.

Mayalar

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık.

Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti.

Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları

Gröndland'daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

Gröndland’daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

MS 8 Haziran 793’te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb’un keşfinden çok önce Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan (Vinland) bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland’da kalıcı oldular.

Vikingler İzlanda’ya geldiklerinde İzlanda’nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80’i ilk birkaç on yılda, %96’sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda’nın sadece %1’i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda’nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda’ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz.

Grönland’a gelince… Anakara Norveç’ten çok daha uzak olan Grönland’a MS 980’de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo’larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Grönlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300’lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur.

SONUÇ

İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus’a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki –ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır.

Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus’un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus’un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar.

Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul’a üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus’un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge’in deyimiyle, “dünün çözümleri, bugünün sorunları”dır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır.

Malthus’u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda “çökmüş medeniyetler” arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız.

Yeşil bir gelecek ümidiyle…

İlk Yayın:

Bu yazı Açık Bilim dergisinin Temmuz 2013 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.

TEDxReset’teyim.

TED Konferanslarının lisansı ile bağımsız olarak İstanbul’da gerçekleştirilen TEDxReset etkinliğinde ben de bu yıl konuşmacı olarak yer alacağım.

18-19 Nisan 2014 tarihlerinde gerçekleşecek etkinliğin ilk gününde, ilk konuşmacı olarak saat 14:00’te sahnede olacağım. “Bilim Haberciliği ve Sözdebilim” konulu konuşmamda Türkiye’de bilim haberciliğinin trajikomik durumu ve sözdebilimle olan iç içeliğini ortaya koymaya gayret edeceğim. Tüm dostları beklerim.

TEDxReset Anasayfa: http://www.tedxreset.com

TEDxReset Programı: http://www.tedxreset.com/programs/show/2014

TEDxReset Hakkında (Web sitesinden):

TED, kendilerini en fazla heyecanlandıran fikirleri paylaşmak üzere dünyanin önde gelen düşünürlerinin katıldığı yıllık bir konferanstır.

“TED” geleceğimizi şekillendiren üç kapsamlı konunun – Teknoloji, Eğlence, Tasarım’ın (Technology, Entertainment, Design) ilk harflerinden oluşur. Etkinliğin kapsamı herhangi bir disiplinle ilişkisi bulunan bütün fikirlerin ortaya konulmasını teşvik eder.Katılımcılara göre “en iyi beyin SPA’sı” ve “bir gelecek gezisi”dir.

TED, farklı alanlara ait önemli düşünce biçimlerini keşfedip kendi yaşamımıza ve iş hayatımıza uyarlayabileceğimizin örnekleriyle aktarıldığı bir merkez olarak hizmet veriyor. Çoğu katılımcı için sonuç: enfes, beklenmedik bağlantılar, olağandışı görüşler ve güçlü bir ilham kaynağı…

Etkinlikte CEO’lardan bilim adamlarına, yaratıcılardan, hayırseverlere çeşitli katılımcılar yer alır. Bill Clinton, Bill Gates, Jane Goodall, Frank Gehry, Paul Simon, Sir Richard Branson, Philippe Starck ve Bono gibi isimlerin konuşmacıların yeraldığı etkinlikte katılıcımlar da bir o kadar sıradışıdır.

Ayrıca henüz tam anlamıyla ünlü olmayan, yeni tanınan sanatçı, bilim adami ve düşünürleri bulup TED topluluğuyla tanıştırmak da TED’in genel felsefesinin bir parçası. Hepsinin ätesinde TED ünlü isimlerden çok daha fazlası…Dünyayi değiştirebilecek güce sahip fikirler, tutku, kahkaha, güzellik ve beceri…

Devamı: http://www.tedxreset.com/about

ŞURADAN İKİ NEPTÜN UZATIR MISINIZ?

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google