Articles Tagged with: Emniyet

AHLÂK VE ŞİDDET ÜZERİNE BİR KAÇ KELAM

Değişen Türkiye manzarasını fark ediyor musunuz? Yanılıyorsam siz söyleyin:

Trafikte, banka kuyruğunda, metrobüs sırasında, basit bir alışverişte sürekli olarak “dikkat etmezsem hakkım yenecek” kaygısı taşıyor musunuz mesela?

Birisi ticari etiğe aykırı davranıp rüşvet yedirmiş veya bozuk mal kakalamışsa “yazıklar olsun” mu denir? “sen işini bilirsin çakaaal” mı?

Hangi halde başarılı olma şansınız yüksektir: İşinizi iyi yaptığınızda mı? Doğru mevkilerde doğru insanları tanıyarak mı?

CHP’nin vaatlerinden birisi “siyasi ahlâk yasası” çıkarmak. Nedenleri malûm. Fakat ahlâkı sadece siyasi alana sıkıştırmak, ahlâk konusunu sadece siyaset üzerinden irdelemek biraz eksik bir bakış bana göre. Siyaset toplum tarafından üretilir. Bizim sadece siyasi ahlâkla sınırlı bir problemimiz yok: Toplum olarak ahlâk meselesinde çöküşe gidiyoruz. Siyasetse bunun sadece bir yansıması.

“Haksız insan” davranışı bu konuda önemli bir gösterge mesela. Toplumumuzun genel davranış örüntülerini bir düşünün: Tanımadığınız birisi size bir şekilde bir haksızlık edince kolaylıkla özür diler mi? Yoksa üste mi çıkmaya çalışır? (Ya da levyeyle kafanızı mı patlatmaya kalkar… Abartı değil; oluyor trafikte her gün). Mesela birisi kuyrukta önünüze geçtiğinde “pardon beyefendi, sıra benimdi” dediğiniz zaman, eğer ki sizden yaşlı ise -veya siz bir kadın, o da bir erkekse- sizce hemen özür diler mi? Bağırıp çağırma, itiraz ederseniz üzerinize yürüme olasılığı hakkında ne düşünüyorsunuz? (ve tüm bunlar olurken çevredekiler sadece izlemesi hakkında…)

Elbette herkes aynını yapacak, herkes bu çatışmalarda aynı şiddette aynı hödüklüğe maruz kalacak değil; olasılık açısından düşünmenizi istiyorum: Dilerseniz başka bir toplumla mukayese edin, dilerseniz on yıl önceki Türkiye ile.

Ben gözlemlediklerimi söyleyeyim: Ahlâk, güç, iktidar, otorite gibi birbirine bağlı pek çok kavramı anlamlandırmada ve bu kavramların hayattaki birbiriyle ilişkili pratiklerinde hızla yokuş aşağı yuvarlanıyoruz. Örneklerini hemen hemen her gün ya bizzat yaşıyor, ya gözlemliyor, ya da TV’lerden izliyor veya haberlerden okuyoruz.

Geçtiğimiz günlerde bankamatik sırasında önüme geçen 45-50 yaşlarında bir adamı bir defa uyardım diye beş dakika boyunca bana bağırdı, “hayır sabretsen ne olur?” diye tükürüklerini suratıma saçtı, “ne öyle hakkımı yedin filan diyosun; komünist misin sen?” diye beni azarladı. Abartmıyorum. Beş dakika boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp “la havleler” çekti. Yine geçen hafta yakın bir arkadaşım ters yöne girmiş bir aracın “afedersin ters yöne girdim” diyemeyen şöförü tarafından çocuğunun yanında yumruklu saldırıya uğradı. Daha geçen hafta bir sürücü bir başka sürücüyü “yol vermesi için selektör yaktığı” için levyeyle döverek öldürdü. Milletvekilinin elini sıkmadı diye bir esnaf üç kişi tarafından darp edildi, dertlerinin ne olduğu bilinmeyen iki aile birbirlerine satırlarla ve baltalarla saldırdı.

Örnekler çoğaltılabilir ama çoğaltmanın da anlamı yok.

İtiraf edin: Artık trafikte işgüzarlık edip emniyet şeridinden gidenlere, sapaklarda sıraya girmeyip yanınızdan burnunu önüne sokup sizi atlatanlara zaten alışmışsınızdır.  Korna çalasınız bile yok. Her şeyden önce haksızlığını asla kabul etmeyecek. Hatta ve hatta -kimbilir- belki de size saldıracak.

Tüm bunlar bize ahlakın yerini güç ilişkilerinin aldığını, güçlü olanın haklı olduğunu ve gücüyle ahlaksızlığını bastırabildiğini gösteriyor. Ve tabi bizlerin de bunu kanıksadığını, yumruklaşmanın anlamsız ve her halükarda zararlı olduğunu, boyun eğmeninse maliyetsiz olduğunu düşünen rasyonel insanlar olarak bizlerin sessiz kalmayı alışkanlık haline getirdiğimizi de.

Dileyenler bunun kaynağını siyasette arayabilirler; fakat ben siyasetteki benzer halin bizzat toplumdan kaynaklandığını, çarpık ahlak anlayışımızın yarattığı bir mesele olduğunu düşünüyorum.

 

BİR GÜNDE ÜÇ DENEY

Bahar döneminin başlamasıyla birlikte İstanbul Kültür Üniversitesi, Havacılıkta Yer Hizmetleri Yönetimi programı kapsamında verdiğim “Emniyet Yönetim Sistemleri” dersine de başladık.

Geçtiğimiz pazartesi dönemin ikinci dersini gerçekleştirdik. Emniyet yönetiminin insan faktörleri ve sosyal psikolojiyle olan sıkı bağlantısından ötürü, bu yıl dersleri bir takım tarihi psikoloji deneylerini kapsayacak şekilde yürütmeyi düşünüyordum. İkinci dersimizde bunu fazlasıyla gerçekleştirdim. Hakkında okuyup bildiğimiz meşhur deneyleri canlı canlı görmek benim için eğlenceli, öğrencilerim içinse son derece öğreticiydi.

  1. Evvela Monty Hall‘un basit bir simülasyonunu gerçekleştirdik. Üç öğrencimden “kapı” olmalarını rica ettim. Üç küçük kağıda keçileri ve arabayı temsil etsin diye K, K ve A yazdık. Her seferinde bu kağıtları rasgele “kapı gibi” öğrencilerime dağıttım ve diğer öğrenciler de sırasıyla yarışmacı oldular. Geçtiğimiz yıllarda da bu simülasyonu çokça gerçekleştirmiştim zaten. Her yıl olduğu gibi, küçük örnekleme rağmen sonuçlar tam olarak da olasılık teoremini doğrular nitelikte çıktı.
  2. İkinci araştırmamızı Doğumgünü Paradoksu üzerine gerçekleştirdik. Bir erkek ve bir kız öğrencim ders arasında kantinde bulunan her masayı sırayla dolaşarak toplamda 62 kişinin GÜN ve AY olarak doğumgünü verilerini topladılar. 62 kişi içinde doğumgünleri aynı olan 3 çift tespit ettik.
  3. En bombasıysa Sosyal Uyum Deneyi idi. Tam olarak da Solomon Asch’in yaptığı orijinal deneyi yeniden gerçekleştirdik. İlk derse gelmeyen öğrencilerden birisini kurban seçtik. İki öğrencim Asch deneyindeki gibi, solda bir çubuk, sağda ise numaralandırılmış dört çubuk olan dört ayrı DENEY KARTI hazırladılar. 7 kişilik işbirlikçi grubum ilk soruyu doğru yanıtladı. İkinci sorudan itibaren yanlış yanıtlamaya başladılar. Deneğimiz ilk kartı doğal olarak doğru yanıtladı. İkinci kartta tereddüt ve itiraz etti. Fakat üçüncü ve dördüncü kartlarda tamamen gruba uyum gösterdi ve yanlış yanıtı belirtti. Asch’in deneklerinden bir kısmının da söylediği gibi “kuralı yanlış anladığını” düşünerek gruba uymaya karar vermişti.

Öğrencilerimin hakkını vermem lazım: Hem araştırmacılar, hem soruşturmacılar, hem de işbirlikçilik konusunda müthişler. Asch deneyinde benim bile gülesim gelirken onlar hiç renk vermediler.

Deneylerimiz sürecek…

2013 Yılı Nasıl Geçti?

İnternetin yaygınlaşması yeni adetleri beraberinde getiriyor. Gördüğüm bu yeni adetlerden birisi de her bloğun kendi 2013 yılı değerlendirmesini yayınlamasıydı. Ben de 2013 yılının benim ve neredeyse 2001’den beri yayında olan kişisel sitem / blogum açısından nasıl geçtiğini tüm dostlarla paylaşayım istedim:

2013 içinde blogum yaklaşık 31.000 kez görüntülendi. Toplamda 49 adet olmak üzere yazdığım / paylaştığım yazılardan en çok okunan beş adedi şu şekilde sıralandılar:

  1. Bir takım popüler gıdaların kalorisi başına ne kadar ödediğimizi eğlencelik olsun diye yazdığım NEYİN KALORİSİ NE KADAR? GERÇEL FİYATLAR
  2. Birsen Tezer’in yeni albümü çıkar çıkmaz paylaştığım şarkısı ŞARKICININ ŞARKISI (Kendisi tarafından da RT’lendiği için ilk 5’e girdi bu paylaşım…)
  3. Olgunlaştıramadığım Twitter analiz çalışmam SAHTE TWITTER GÜNDEMİ VE BİR YÖNTEM
  4. Lacivert Dergisi’nde de yayınlanan Kısa Öyküm: HÂD
  5. Bir sabah Ankara’ya giderken… RÜYA DİLİ

2013 yılı içerisinde 14 adet Açık Bilim Yazısı ve 4 Adet Yalansavar Yazısı yazdım.

Blog dışında, kendi hayatımda da gerçekleşen önemli gelişmelerden bir kısmına değinmek isterim:

“Türk İş Havacılığı Sektörü Teknisyenlerinde İş Tatmini” adlı makalem İşletme Araştırmaları Dergisi 5. Cilt, 3. sayısında yayınlandı. Geçtiğimiz yıl da ikincilik ödülünü aldığım Türkiye Bilişim Derneği’nin bu yıl düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü yarışmasında “Fırıldak” adlı öyküm ile yine 2.lik ödülüne layık görüldüm.

“Bir bilgi çağı şirketi” olarak nitelendirebileceğim ve hayallerimi, bilgimi ve tecrübemi kurumlarla ve kişilerle paylaşmak üzere ENTROPOL adlı şirketi hayata geçirdim. ENTROPOL de Mağazaloji‘yi doğurdu.

Her şey olumlu olmadı tabi bu süreçte. 2010 yılı başından bu yana Kalite & Emniyet Müdürü olarak görev yaptığım Kaya Havacılık’tan 2013 yılı sonunda ayrılmak durumunda kaldım. 2012 yılında başlattığımız ve hazırlamaktan büyük keyif aldığımız AÇIK BİLİM RADYO PROGRAMI da 2013 yılı Ocak ayı itibariyle son buldu.

Hayat kaotik bir biçimde ilerliyor. Klişe olacak ama; değişmeyen şey değişimin kendisi. Mühim olan bu değişimin yönü, şiddeti ve topluma ve insanlığa ne kadar fayda sağladığı.

Bakalım 2014 neler getirecek…

HAVACILIK SES GETİRİR: HAVACILIĞIN SOSYAL VASIFLARI

Dün THY’nin İstanbul-Cidde seferini yapacak olan uçakta kargo bölümünden gelen sesler üzerine kargo kısmında davetsiz bir misafir olabileceği üzerine uçak geri döndü.

Kargo bölümü, iniş takımı yuvaları… Bu alanlar gerçekten de kimi zaman davetsiz misafirlere mekan olabilirler. O kısımda unutulmuş, uyuyakalmış bir kimse olabileceği gibi tehlikeli bir kaçak yolculuğa çıkmış birisi de olabilir.

Dünkü vaka bana bu hususu tekrar hatırlattı. İniş takımına ya da kargo kompartmanlarına saklanma vakalarını 2010 yılının Şubat ayında gerçekleşen iki kaçak yolcu vakasından sonra yazmış, örneklerden de bahsetmiştim (ulaşmak için tıklayın).

Ancak bu defa, aynı şeyleri tekrar etmemeye özen göstererek konuyu yeni bir açıdan, havacılığın toplumsal vasıfları açısından değerlendirmek istiyorum: Havacılığın Sosyal ve Toplumsal Vasıfları.

İnsanoğlunun taşımacılık ve seyahat kabiliyetleri bakımından ulaştığı son noktayı temsil eden havacılığın, küreselleşmenin hızlanmasına katkısının yanısıra, sosyal açıdan çok daha başka önemlere haiz olma durumu vardır: çünkü havacılık ses getirir.

Günümüzde son derece sık gerçekleşen, alelade bir taşımacılık operasyonu olmasına karşın, uçak kazaları ya da kaçırmalarının uluslararası medyada kendine epey bir yer bulma durumu vardır. Teknoloji ilerlediği için sıklığı oldukça azalan uçak kaza ve kırımlarının gerçekleşmeleri halinde de eskisi kadar katastrofik, yani yıkıcı sonuçlar doğurmadığı da ortadadır. Uçak kazalarından çok daha sık gerçekleşen ve hatta daha fazla can kaybına sebep olan pek çok husus küresel medyada kendine yer bulmaz, ama uçak olayları bulur. Havacılığın doğası gereği uluslararası bir vasfı olduğu da gerçektir. 40 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir otobüs kazası “yerel” olarak görülürken, 30 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan bir uçak kazası “global” bir olay olarak nitelendirilir. Muhtemelen bir havacılık faaliyetinin, kullanılan donanımdan, uygulanan kurallara, tabi olunan otoriteden ve içinde gidilen rotadan, üzerinden geçilen ülke sayısına kadar, onu yerel olmaktan çıkaran etkenlerin varlığı bu anlayışı doğurmaktadır. Fakat yine de bu durumun bir basın geleneği olduğundan şüphe edenler varsa onlar da haklıdırlar.

Havacılık olaylarının küresel ilgi görmesinin bir zamanların moda eylemi olan uçak kaçırmalarına sebep olduğunu biliyoruz. Yerel davalarına küresel dikkati çekmek isteyen bazı terör örgütleri ya da baskı grupları, davalarını dünyaya anlatabilmek için uçak kaçırma yolunu tercih etmişlerdir. Hiç başarı sağlamadıkları söylenemez, ama kazaya sebebiyet vererek sempati toplamak yerine antipati topladıkları da olmuştur.

Ancak havacılığın kaçırmalar kadar ilgi görmeyen diğer bir toplumsal vasfı daha var:  Coğrafyaları birbirine direkt olarak bağlamasından kaynaklı, bir kaçış umudu, bir yaşama ümidi olması.

Normal şartlarda bir Afrikalının kara sınırından Fransa’ya erişebilmesi çok zahmet gerektirir. Geçmesi gereken onlarca sınır olduğu gibi, bunu başarabilmek aylar alacaktır, ama bir uçağa kendini atabilirse, “hayalleri ile arasında bir gün bile olmayacaktır”. Uçağın basınçlandırılmamış ve ısıtılmamış bir bölgesinde hayatta kalamayacağını bilmeyen pek çok kişi bu yolu denemeye kalkmıştır.

Otoriter ve totaliter rejimlerin hakim olduğu ya da gelir dağılımının adaletsiz olduğu ülkelerde yaşayan halkların ümitlerini törpülediği, temiz su kaynaklarına ulaşamadığı ya da savaş ve ölüm tehdidi altında yaşadığı gibi bir gerçek var. Bu halklar yaşadıkları hali o kadar içselleştirmiş olmalılar ki, terör örgütleri gibi bir uçak kaçırıp durumlarını gösterip Dünya’dan yardım istemek yerine, öncelikle kendilerini daha güvenli(!) bir ülkeye atma derdindeler demek ki. Bu yüzden iniş takımına saklanma vakalarında Asya ya da Afrika ülkelerine gitmeye çalışan maceraperest batılılara değil Afrika, Güney Amerika ya da Asyalılara rastlıyoruz. Tabi bu durumu bir “cesaret” ya da “imkan” meselesi olarak da görebiliriz.

Bu vakalar arasında, daha önce başka bir yazımda paylaştığım, ve çevirisini bu yazının sonuna da koyduğum bir mektupla, uçak kaçırma eylemlerinde olduğu gibi Dünya’ya mesaj verme işlevine de sahip olabilmiş tek bir vaka var. Bir sonuç yarattığı söylenemez, ama bir dram olarak havacılık tarihine geçmiştir.

Havacılık bu vasıflarını yitirmedikçe kaçırılma ve saklanma vakalarına hala sahne olacağını unutmamak gerekir. Bu yüzden operasyonel yönetmeliklerde hala işletmelere bu tip vakalara karşı önlem alma zorunluluğu yükleniyor. Yetkisiz Taşıma ve Uçuş Güvenliği (Dikkat! Emniyet değil, güvenlik…) hususları dahilinde geliştirilen standart güvenlik önemlerini hepimiz biliyoruz. Her uçuş öncesinde ya da sonrasında gerçekleştirilen kontrollerin ihmali umulmadık sonuçlara sebep olabilir.

(Alkollü yolcular için hala etkin, ama daha da önemlisi eşitliği ve eşitlikçiliği zedelemeyecek bir çözüm geliştiremiyor olmamız acı. Geçtiğimiz hafta İstanbul-İzmir seferinde ve devamında Adnan Menderes Havalimanı’nda cereyan eden istenmeyen olaylar bu gerekliliği de kanıtlıyor.)

Herkese iyi haftalar.

İki genç

Gine’li iki genç iniş takımı yuvasında donarak öldüler.

EK: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara’nın mektubu.

1999 yılının Temmuz ayında Gine’den kalkan ve Belçika’ya gitmekte olan uçağın iniş takımı yuvalarına saklanan iki Gine’li genç günler sonda donmuş halde bulunduklarında, yanlarındaki plastik çantaları içinde doğum belgeleri, okul karneleri, aile fotoğrafları ve bir de Avrupa halklarına yazılmış mektup olduğu görüldü. Çatpat bir Fransızca ile yazılmış bu mektubun İngilizce’sinden, aynı çatpatlıkla yaptığım çevirisini aşağıda sunuyorum:

Saygıdeğer Ekselansları, Avrupalı beyleri, insanları ve yetkilileri,

Yolculuğumuzun amacını ve Afrika’nın çocukları ve genç insanları olarak çektiğimiz acıları size bu mektupla aktarmaktan büyük onur duyarız.

Ancak her şeyden önce size hayatın en nefis, en büyüleyici ve en saygıdeğer selamlarını sunarız. Bizim desteğimiz ve yardımcımız olun. Sizler biz Afrikalılar için biraz refah isteyebileceğimiz kimselersiniz. Size kıtanıza, insanlarınıza, özellikle tüm ömür boyu sevgi duyduğunuz çocuklarınız adına yalvarıyoruz. Kıtanızı en güzel ve en hayranlık duyulacak hale getiren zenginlik, kabiliyet ve iyi deneyimleri size sunan Tanrı adına yalvarıyoruz.

Avrupalı beyler, insanlar ve yetkilileri, sizlere Afrika’nın refahı için dayanışma ve iyiliğiniz için sesleniyoruz. Bize yardım edin, biz Afrika’da hat safhada acı çekiyoruz, problemlerimiz var ve çocuk hakları konusunda ihlaller var.

Problemleriz ise savaş, hastalık ve kıtlık vb. şeyler. Özellikle Gine’de olmak üzere, Afrika’da çok fazla okul olsa da hiç eğitim ya da öğretim yok. Sadece özel okullarda eğitim var ancak o da ciddi miktarda para gerektiriyor. Bizlerin aileleri ise fakir ve paraya ancak bizi beslemek için ihtiyaçları var. Buna ilave olarak, futbol, basketbol ya da tenis oynayabileceğimiz bir spor okulu da yok.

Bu nedendendir ki, biz, Afrikalı çocuklar ve gençler sizden, bizlere faydalı olmak için büyük ve etkili bir organizasyon gerçekleştirmenizi rica ediyoruz.

İşte bu yüzden hayatımızı riske atıyor ve kendimizi kurban ediyoruz, çünkü Afrika’da da acı çekiyoruz ve sizin Afrika’daki yoksulluğu ve savaşı sonlandırmanıza ihtiyaç duyuyoruz. Sizin gibi nasıl olunur öğrenmek istiyoruz ve sizden bunu öğretmenizi rica ediyoruz.

Son olarak size, bizim saygı duyduğumuz saygıdeğer kişiliklerinize bu mektubu yazma cürretinde bulunduğumuz için çok çok özür diliyoruz. Afrika’daki zayıflığımız ve yetersizliğimiz konusunda yas tutabilecek, dert anlatabilecek kimselerin sizler olduğunuz unutmayınız.

İki Gine’li çocuk tarafından yazılmıştır: Yaguine Koita ve Fodé Tounkara.

 

ŞURADAN İKİ NEPTÜN UZATIR MISINIZ?

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Read More

ALKOLE KARŞI EMNİYET YÖNETİMİ

7 Aralık’ta Türkiye’de de gösterime girecek olan, Robert Zemeckis’in yönettiği ve Denzel Washington’un başrolünü oynadığı “Flight” (Uçuş) adlı film önce bir kazayı başarılı bir şekilde yöneterek uçaktaki tüm yolcuları yüksek olasılıklı bir ölümden kurtardığı için kahraman ilan edilen, ancak daha sonra uçuş öncesinde alkol kullandığı ortaya çıkan bir pilotun bu süreçte yaşadıklarını konu ediniyor.

Fragmanlarına ve konusuna bakılırsa film bence başarılı bir film. Bu yüzden 7 Aralık için gün sayanlardanım ve filmi gelir gelmez de izlemeyi planlıyorum.

Havacılıkta emniyet ve kalite yönetimi üzerine çalıştığımdan film benim için ayrıca ilgi çekici, zira aslında film, oldukça gerçekçi bir şekilde, olası bir riski bir hayat üzerinden anlatmaya çalışıyor.

Bir süre önce yer hizmetleri veren şirketleri denetlerken kullandığım kontrol listelerine yeni bir soru ekledim:

“Herhangi bir şikayete ya da olaya bağlı olmadan, önleyici ya da sadece kontrol amaçlı periyodik alkol muayenesi içeren bir prosedürünüz mevcut mu?”

Çoğunlukla yanıt “hayır” oluyor ama devamında da “bir kaza ya da kırım gerçekleştiği zaman ya da şikayet olduğu zaman kesinlikle gerçekleştirildiği” oluyor.

Kaza-kırım araştırmalarında böyle bir muayenenin mevcut olması önemli, fakat bu daha çok suçluyu belirlemeye yönelik bir uygulama. Olası bir kaza ya da kırım için bir engel oluşturmuyor. Şikayet üzerine olması da, elbette böyle bir şikayete kayıtsız kalınamayacak olmasından.

Oysa emniyet yönetimi, olası riskleri önceden tespit edip bertaraf etmeye yarayan proaktif ve önleyici süreçleri kapsar. Şikayet, bu tip bir riskin şans eseri ya da bu riski yaratan kişinin dikkatsizliği sonucunda kendini teşhir etmesiyle vuku bulan reaktif bir ihbar… Peki ya şikayet edecek kimse olmazsa?

Havayollarına bakıldığında mevcut durum şöyle görünüyor: Ülkemizde operasyon usül ve talimatlarını içeren ve SHGM tarafından yayınlanan SHT OPS-1 talimatına göre uçuştan sekiz saat öncesine kadar alkol tüketilmemeli ve uçuştan önce kandaki alkol seviyesi 0,2 promili aşmamalıdır. Bildiğiniz üzere şirketler bu kuralları daraltabilirler, ama esnetemezler. Pek çok operatör de bu sekiz saati on iki saate çıkartmak suretiyle bu kuralı sıkılaştırmışlardır (hatta kural olarak yer almasa da alkolün metabolik olarak parçalanmasının yavaş olması dolayısıyla 24 saat öncesinden itibaren alkol tüketilmemesi tavsiye edilir). Bu kural hem şirketlerin işletme ya da kabin ekibi el kitaplarında yer aldığı gibi çalışanların sözleşmelerinde de yer alır ve iş akdinin feshedilmesi için geçerli bir sebeptir.

Kural koymak iyidir… Ancak Emniyet Yönetim Sistemi gereği olarak bu kuralın yerine getirilip getirilmediğine yönelik bir önleyici prosedür oluşturmak zorunlu olmasa da gereklidir (bu zorunluluk şirketin söz konusu riski kabul edilebilri / kabul edilemez kabul edip etmemesine bağlı. Geçmişe dönük olay raporlamalarından elde edilen “olayın yaşanma sıklığı” değeri burada belirleyicidir).

Bu yüzden zaman zaman tüm şirketlerin ilgili personellerine (pilot, kabin memuru, yer hizmetleri görevlisi, PAT sahaları araç sürücüsü) şikayete ya da olaya bağlı olmadan rastgele örnekleme yoluyla alkol kontrolü yapması uygundur.

Bu tip bir kontrol prosedürlerde yer alsa dahi –ki yer almadığına da çok kez şahit oluyorum- bu yazıyı yazmadan önce konuştuğum, sektörümüzde çeşitli sahalarda görev yapan pek çok kimse böyle bir kontrole rastgelmediğini söyledi.

Demek ki bu kurala uymak tamamıyla kişilerin görev bilinç ve sorumluluğuna bırakılmış. İnsan faktörleri konusunda biraz bilgi sahibi olan birisi küçük bir yüzde de olsa bir grup insanın içerisinde kuralları ihlal eden bireylerin olduğunu ya da bireylerin hayatlarının çok küçük bir yüzdesinde kuralları ihlal edebilecek özel şart ve durumlara sahip olduğunu bilir.

O halde böyle bir kontrolün eksikliği, tüm kaza ve kırım modellerine bahsedilen “örtük sebeplerin” başında geliyor diyebiliriz.

Elbette rastgele yöntem böyle bir kuralın ihlalilini kesinlikle engellemeyecektir, ancak herhangi bir sebepten ötürü bu kuralı ihlal ederek uçuş ve görev emniyetine risk oluşturabilecek kimseyi caydırıcı bir özelliğe sahip olmakla birlikte rastgele kontroller sayesinde uygunsuzluklar tespit edilebilir.

Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümü kutlu olsun.

Herkese iyi haftalar.

Öykü: İKİ İKRAMİYE

Sabah gözümü açtım. Baktım saat yediye bir var. Alarm çalmadan bir dakika önce uyanıvermişim. Benim gibi zor uyanan bir adam için hayret verici. Yoksa alarm çalacak ve ben duymayacağım, karım uyku sersemliğinde onu bir ahtapot sanacağım kadar maharetli ve eşzamanlı el, kol ve ayak darbeleriyle bir yandan beni dürterken bir yandan “Kazım kalk!” diye tutturacak. O da işe yaramayınca önce yükselen “Kazım! Kazııııım!” sonra alçalan, “Kazıııım! Kazım!” ve sonra da giderek küfre dönüşen “Kör olasıca Kazım”lar ile beni hayattan bezdirmek suretiyle uyandıracak. Ben evden çıkana kadar da söylenmeyi ihmal etmeyecek. Bense o sırada, yeniden uyumak ve rahatlamak yerine niçin söylenip durduğunu merak edeceğim ve söylediklerinin içeriğine de pek ehemmiyet vermeyeceğim. Ama öyle olmadı. Kalkıverdim yediye bir varken, ama o da ne? Karım Neriman benden önce kalkmış, ortalıkta yok. Sıcaklığı bile muhafaza etmemiş yatak. “Rüya mı acep?” diye şöyle bir silkindim, olmadı kendimi çimdikledim, o da yetmedi dilimle damağımı gıdıkladım, damağım kaşındı, kendime geldim ama yok değişen bir şey. Bildiğin uyanığım. Bu sükûneti bozar korkusuyla alarm çalmadan saatin çentiğini çektim ki çalmasın.

Yatağın kenarına oturdum, biraz daha açılmayı bekliyorum, derken karım kendisine iki beden büyük gelen beyaz geceliğinin eteklerini savura savura içeri girdi, kahvaltıyı hazırladığını söyleyip, yeni gelin heyecanıyla gülerek ve sekerek uzaklaştı. Ben on küsür yıllık evliliğimizin şu an küsüratını teşkil eden ilk iki yıllık kısmından beri karşılaşmadığım bu durumun sebebini merak ediyordum artık. Aklım komedi filmlerine gitti: Ya dün bana piyango vurmuştu ya da Yedi Bela Kazım ile kimliklerim karışmıştı… Anlam veremedim.

Kahvaltıyı yaparken karım boşalan çay bardağımı dolduruyor da dolduruyor, ben daha son yudumu alır almaz çaydanlığın uzayan giden şefkatli ağzını bardağımın içinde görüyordum. Anın keyfini çıkarayım diye içtim de içtim, belki on, belki on beş ince belli bardak çay içtim. İçim, dışım, midem, ağzım hep çay. Şişkinlik yapsın, radyasyonlu olsun, yine içerim. İkinci bardağı görmeyeli, hele ki onu Neriman koyarken görmeyeli çok oldu. Kızaran ekmeklerde çeşit çeşit reçeller sürülü. Hangisini yersem onu yiyorum. Yemediğimi ya o yiyecek, ya da atılacak mıdır nedir, sorgulamıyorum da… Kesin piyango vurmuş olmalı.

Hepsi zaten şaşırtıcı idi de en duygusal anlarımı karım kravatımı boynuma bağlarken yaşadım. Öyle ki iki damla yaşı gözümden süzülmemesi için tutuyordum, zira kravat bağlamasını bildiğini bile bilmiyordum. Az sonra bu rüyayı terkedecek ve işe gidecektim, biraz da ona üzülüyordum.

Dışarısı daha bir garip hatta hakikaten bir facia idi ve ben konunun benim piyango kazanmam ya da Yedi Bela Kazım olmamdan daha aşkın, daha derin bir şey olduğuna, karımınsa bizim evi aşan bir düzenin kuklası olduğuna kani oluyordum. Keşke evde kalsaydım! Evde karım her zamankinin tersine kibar, anlayışlı, saygılı ve sevecendi. Dışarıda ise bir keşmekeş, bir tuhaflık, yanlışlarla doğrular yer değiştirmiş, daha doğrusu yanlışın doğru olduğu iddiasındakiler onu bir hayli abartmış görünüyordu.

Evimin bulunduğu caddeden E-5’e çıkana dek üç şeritli caddenin iki şeridi park halindeki araçlarla doldurulmuş. Biri çıkarken diğeri de üçüncü şeride geçip yol vereceğim derken orası da tıkanıyor. Zaten boş olan tek şeritte dörtlüleri yakıp mal boşaltan kamyonetler ve ticari araçlar beni en az bir yarım saat daha oralarda tutmuştur. E-5’teki manzara daha bir başka. Arabalar emniyet şeridinde kuyruk olmuş, ilerlemeye çalışıyorlar. Kalan bütün şeritler boş. Ben normal şeritten gidiyorum diye her üç-dört arabadan birinden okkalı bir küfür yiyordum. Hiç küfreden kadın sürücü görmemişken bir günde onlarcasına şahit oluverdim. “Utamıyor musun ayı!” bunlardan en hafifiydi ve neyden utanacağımı da bilmiyordum. Demek ki düzen falan değişmişti dün gece, benim yeni haberim oluyor.

İşyerimin bulunduğu büyük binanın kapalı otoparkına girecekken her şey normale dönmüşe benziyordu. Güvenlik görevlileri beni durdurdular ve aracımın LPG’li olup olmadığını bakmak üzere bagaj kapağını açmamı beklediler. Ben adamın devam etmemi ima eden el işaretini beklerken o aheste aheste kapının yanına geldi. Pencereyi açtım: “Üzgünüz, LPG’siz araçları kapalı otoparka almıyoruz, açık otoparka lütfen” dedi. Olabilir dedim, ne de olsa bina yönetiminin politikası. “LPG’li araçlara hep haksızlık ettik, onları küçük düşürdük, biraz da onlar kapalı otoparka gitsinler” demiş olabilirler. Hem hava güzel, yağmur yağacak gibi de değil. Aracımı açık otoparka parkettim.

Otoparktan çalıştığım binaya yürüyorum. Gökdelenleri pek severim ben. Bu işi de sırf ondan kabul ettim. Orada çalışanların ayrı bir havaları vardır ve birbirleriyle de pek muhattap olmazlar. Sırf bu asosyalliğe tutkunum ben. Adımı bilmeyne insan çoktur…

Asansörün düğmesine bastıktan sonra aşağıya, bana doğru gelen asansörün kapısı önünde bekliyordum. Kapı bir açıldı ki içeride 3-5 kişi. Ben insinler diye beklerken sanki konsere çıkacak, geciken bir şarkıcıyı karşılıyor gibi, evine saklanıp karanlıkta oturmaktan bıkmış olan doğum günü sürprizcilerini andıran bir eda ile, neşeli çığlıklar arasında beni içeri çektiler. Sanki bu sosyal ortamın tek eksiği benmişim de tamamlanmış ve eğlence başlıyormuşçasına herkesin gözlerinde bir sevinç. Ama o nasıl mutluluk. Yavaş yavaş beni de sarıyor. 10. Kat civarında iken ortaya hızla alışmış oluyorum ve çıkacağım on sekizinci kata kadar bir an için asansörün bozulmasını ve bu arızanın bu dehşetli sevgi ortamını uzatmasını istiyorum! Öyle olmadı, ama asansördeki beşliden ikisi bana ben içince de eşlik etti. Yolda durdurup durdurup sarılıp öpüyorlar, üzerindeki parti simlerini bana da bulaştırıyorlar. “Karım ne der?” diye düşünüp kaygılanacakken sabahki tavırlarını hatırlayıp boşverdim. Sarmaş dolaş ofisin yolunu tuttuk.

Çalıştığım ofise girdim ki bir de ne göreyim. Herkes çıplak ve birbiriyle fazla samimi. Suratsız genel müdürümün iki yanında şirketimizin iki uzmanı pek bir şen şakrak, hepimizin epeyce bir çekindiği orta yaşlı pek muhafazakâr bir kadın olan genel müdür yardımcımız ise genç çalışanlarla oynaşmada. Uzaktan giderek büyüyen bir varlık keşfettim ki, o da genel müdürümün bakmaya doyamadığım sevgili sekreteri Müjgan. Kemik gözlüklerini az aşağıya indirmiş, bakışlarını onun üzerinden bana dikmiş bana doğru geliyor. Elindeki kalemin arkasını da dudaklarının arasına yerleştirmiş ki ben o bu hareketi her yaptığında çok tahrik olurdum. Müjgan’ın zaten bana ulaşmış olan bakışlarına bir süre sonra bedeni de eşlik etti. Karımın sabah bağlayarak beni şaşırtıp duygulandırdığı kravattan yakaladı beni, sevişmelerin yoğun olduğu yere, yularımdan çeker gibi götürüyor. Daha da garibi geçtiğim yerdekileri bir elektrik süpürgesinin pinpon topunu çektiği gibi çekiyorum, biz yürüdükçe cihada katılan askerler gibi arkamızda bir kadınlar ordusu oluşuyor. Büyük bir yıldız, kadınların rüyası, tek kullanımlık beyaz atlı bir prens gibiyim ve üstelik atım da Müjgan ve üstelik yularından çekilen de ben. Genel Müdür’ün hep niçin metrekaresi pek büyük olduğunu merak ettiğim odasına doğru gidiyoruz. Gerisi malum. Beş kişi miydik, yedi kişi miydik anlayamadım.

Kanter içinde odadan çıktığımda çoraplarımdan birini kaybettiğimi farkediyorum. Uzaklarda bir karaltı var birinin elinde, tanıdık geliyor! Aha diyorum benim çorap. Bizim mali müşavirin elinde, bana uzatıyor. Yanına gidiyorum. Çorabımı kendi etrafında büküp bir top yapmış ve tam ben alacakken personel müdürüne atıyor. Ona koşarken artık gözlüklerini çıkarmış olan Müjgan’a uçuyor çorap. Kızacak oluyorum ama anlıyorum ki bu bir oyun. Güle eğlene oynuyoruz. Nitekim bir ara kaptım çorabı ve bana kaptıran Şaziye ebe oldu. Hep “acaba bel ağrısı çekiyor mudur?” diye düşünmeme sebep olan koca memelerini zıplata zıplata çorabın peşinden koşuyordu. Birisi “Sami Bey geliyor!” diye bağırdı. Ben hemen toparlanacak oldum, baktım kimsenin salladığı yok.

Sami Bey bizim cimri ve çok çakal patronumuzdur. Bildiğimiz kadarıyla şirketin %76’sı onun, ama söylentiye göre bu da bir oyun. Yönetim Kurulu Başkanı da olduğundan her şeye o karar verir. O gün bir el arabasıyla para getirmeye ve onu da bizlere dağıtmaya karar vereceğini ne bileyim ben?  Baktım Sami Bey şöförüne taşıttığı el arabasından tutam tutam para alıp lunaparkta çember atar gibi ortalığa saçıyor. Ben davranacak oluyorum ama diğer insanlarda bir gözü tokluk var ki sormayın, kimse kılını kıpırdatmıyor. Sanki dağıtılanlar para değil, martıya atılan ekmek. Hayretimden kaskatı kesilmişken kafama gelen çorap ile ayıldım, yere düşen çorabı Şaziye aldı ve bana “ebesin” dediler.

Artık bedenim oyun oynuyor ama aklım parada. O kadar para yerde ve hatta süzüle süzüle bizim oyun sahamıza düşenleri bile var. Diyorum “Kimseye çaktırmadan şunları cebime koyuversem ne olur?”. İyi de para ha, benim iki maaşım kadar… Yani olup olabilecek en yüksek banknottan on beş yirmi tane var. Ben paralara dalmış onları saymaya çalışırken oyunla ilgilenmiyorum diye sitemler, işveler. Hatta sekreter bir ara gelip oyun için şansa ihtiyacım olduğunu söyleyip kalın dudaklarıya beni ıslak ıslak öpüyor. Gaza gelip oyuna devam etsem de yok, aklım paralarda. Remzi’ye atılan çorabı yakalayıveriyorum. Herkes neşe içinde yeni ebeyi oyun sahasına davet ediyor. Fırsat bu fırsat dedim, eğildim ve paraları bir çırpıda aldım, cebime soktum.

Zamanın devresi para ile cebim arasındaki mesafeymiş gibi, elimi cebime sokmamla tüm hareketlerin durması bir oldu. Mekân bundan etkilenmedi ve olduğu gibi duruyor yerinde. Ben de yerimdeyim. İnsanlar da yerinde ama her zamanki hallerinde giyimli, yüzlerinde görev aşkı, hareketlerine oldukları yerden başladılar. Remzi elindeki evrakı fotokopi makinesine götürüyor, mali müşavir elinde bir dosya Sami Bey’e koşuyor, Sami Bey boş durmamamızı tembihleyen öğütler verip çalışmanın nimetlerini Allah’a bağlıyor. Bir elim cebimde, parayı hissediyorum, diğer elimde de çorabım. Ayaklarım ayakkabının içinde ama birisi çıplak. O sırada yanıbaşımda olan Müjgan, Genel Müdür Yardımcısı’nın beni çağırdığını söylüyor. Ne olduğunu anlamaya çalışırken cevap veremedim ona ama “geliyorum” anlamına gelsin diye kafamı salladım. Yoluna devam etti.

O gider gitmez paraları hemen cebimden çıkarıp yere koydum. Bir değişiklik olmadı. Tekrar aldım, elimde evirdim, çevirdim, tekrar yere koydum. Yine yok. İkiye böldüm, ikiye katladım, belki rüşvet istiyordur diye cüzdanımdan para çıkarıp diğer tomara kattım. I ıh! Geri gelmiyor. Sami Bey’in saçıverdiği gibi havaya attım; süzüle süzüle inişlerini izlediğim o kısa an içerisinde yere değdiklerinde her şeyin az önceki haline döneceğinden ümitlendim. Boş ve sonuçsuz. Üstelik paralar bana doğru yaklaşan Sami Bey’in ayaklarının dibine düşmesin mi?

“Ne yapıyorsunuz Kazım Bey?” diye sordu. “Çok maaş veriyoruz herhalde size ki saçıyorsunuz?” diye de ekledi. Elimde çoraptan bir top, aramızda saçtığım paralar, velinimetimizin suratına aval aval bakıyorum.

“Ben az önce en güzel rüyamı bu paraya sattım” dedim. Anlamadı. İyiki de anlamadı zira anlamadığını belli etmemek için devam etti, yürüdü gitti. Bense yerime döndüm hemen ve ayakkabımı çıkarıp çıplak olan ayağımı çorapla buluşturdum.

Genel Müdür Yardımcısı’nın odasına girerken Müjgan yanımdan geçiyordu. Bugün nasıl yaşandığını anlamadığım o hadiseleri gözümün önüne getirerek yürüyordum ki Müjgan durdu. Beni öpüyormuşçasına dudaklarını büzüp benden bir makas aldı. Göz kırptı ve gitti.

O gün pek çalışamadım. İşten çıktım. Asansörde birbirine selam vermekten aciz, daha önce pek hoşlaştığım o heykel müsveddeleriyle aşağıya indim. Arabam sabah bıraktığım yerde.

Eve dönerken her zaman olduğu gibi normal şeritler dolu idi ve birkaç akıllı emniyet şeridini kullanıyor. Karım daha ben merdivenlerde iken dırdıra başlamış, sahip olmaktan hiç vazgeçmediği bir önyargı ile bana almamı tembih ettiği şeyleri unutup geldiğimden yakınıyordu. Yarı yarıya haklıydı çünkü yarısını almıştım. Onları verirken ona daha yaklaşmış olmama rağmen –ve tam tersi olması gerekirken- sesini biraz yükseltmiş, üzerinde sabahtan bu yana belki de hiç çıkarmadığı iki beden büyük gecelikle televizyonun sesini açmaya gitmişti.

Eğer şu an içinde bulunduğum hayat gerçek hayatsa, bir önceki güne göre iki maaş ikramiye ve küsüratı olarak da bu makas kadar kârdaydım şimdi. Öteki hayat her neyse oradaki zenginliğimi tarif edemem. Açıkçası bu elimde kalan para ile güzel bir makasın gerçekçi anısının mı, yoksa o rüyanın mı gerçek ikramiye olduğuna karar veremiyordum ama Sami Bey’e dediğim şey olmuştu tam olarak ve en güzel rüyamı iki maaş karşılığında satmıştım. Zaman zaman da kendimi, “o parayı almasam ne olurdu?” diye düşünmekten alıkoyamıyorum.

Tevfik Uyar
08.05.2012, İstanbul.

Kapak Resmi:

Salvador Dali, Jeopolitik Çocuk Yeni Adamın Doğuşunu İzliyor (1943)

Havacılığın gözünü seveyim

Her tür muamma insan üzerinde derin duygular uyandırır. Bu duygu heyecan olabilir, mutluluk olabilir, ümit olabilir, çoğu zaman da korku olabilir. Bilinmezlik korku ve kaygının ana kaynağıdır. Tedbir ise yegane ilacı. Ancak her tedbir korkuyu tedavi edici ya da önleyici de değildir.

Ancak karanlık da dahil olmak üzere bir çok fobi bilinmezliğin doğasındandır. Yenmenin yolu da az önce de bahsettiğimiz gibi, tedbir almak, tedbir almak mümkün olmasa bile bilgi almak, bilmektir. Bu yüzden canınızın sorumluluğunu başkasına teslim ettiğiniz durumlarda, bilhassa ulaştırma araçlarında olduğu gibi, herhangi bir arıza, terslik, aksilik varsa bilmek istersiniz.

Temelleri ve kuralları bilimsel method ve bilgilere dayanan “havacılığın” gözünü sevmek de işte buradan çıktı. Bu yazıyı dört haftadır yazacağım da bir türlü kısmet olmadı… Araya başka türlü konular girdi…

Velhasıl, Bostancı-Bakırköy deniz otobüsü hattını çok kullananlardanım. (Anadolu yakasında oturan bir çok havacı gibi diyelim…)

Bildiğiniz üzere bir ay kadar önce sık aralıklarla fırtınalar yaşadık. Deniz otobüsü seferleri de fırtınaya bağlı olarak zaman zaman iptal edilir.

O gün öyle bir sefere denk gelmiştim ki; iptal ihtiyacı bizim seferden sonra gerçekleşti. Yani iptal edilmesi gerektiği kadar güçlü ve kuvvetli dalgaların olduğu muhtemelen bizim seferimiz sırasında anlaşılmıştı. (Başka ölçme sistemleri varsa bilemiyorum…)

Zaten dikkat çekmek istediğim konu, yolcuların rahatlığı.

İyi güzel, hoş. Sefer başlangıcında “Deniz dalgalı olduğundan bundan olumsuz etkilenebilecek yolcuların önlemlerini alması gerektiği” banttan anons edilmiş ve isteyen yolculara poşet dağıtılmıştı.

Ancak denizin bu kadar dalgalı olduğuna ben de ilk kez şahit oldum.

İlk etapta yükseliş ve alçalışlardan keyif alırken, geminin çaprazdan aldığı dalgalara çarparak dalga çukurlarına düşmesi “denizin dalgalı olduğundan…” ile başlayan anonsun “nicelik” belirtmediğini ortaya çıkardı. “Sıkı tutunun” dense anlardık…

Bu da tabi ki beraberinde paniği getirdi. Gemide yer alan çocuklar ağlamaya başladı. Kadınlar her yeni dalga boşluğunda çığlık attılar. Birisinin şekeri yükseldi. Tansiyonu düşenleri ve elden ele kolonya uzattıklarımızı saymıyorum.

Peki “havacılığın gözünü neden seveyim?”

Havada bu tarz şeyler olmuyor mu?

Olmaz mı. Türbülansın en dik alası oluyor, yıldırım düşüyor, hava boşluğuna giriliyor… Ancak pilot hemen anonsta bulunarak yolcuları rahatlatıyor. Sadece sarsıntılarda değil; pas geçildiğinde, havada bekleme yapıldığında…

Yolcular “acaba ömrümüz bu kadarmış, bir felakete mi uğrayacağız” demeden, “şehadet getirmeden” bilgi veriliyor.

Zira o hengame içerisinde gemi görevlisini yanıma çağırarak, kaptanın niçin anons yapmadığını sordum. İlk başta banttan bir anons yapıldığını hatırlattı. “Gemi yarılsa da anons yapılmayacak mı yani?” dedim. Kaptana ileteceğini söyleyerek gitti.

Az sonra gemi kaptanı anons yaptı: “Deniz biraz dalgalı. Fırtına sebebiyle sarsılıyoruz, ancak anormal hiçbir durum yok. 5 dakika içerisinde Bakırköy’de olacağız”.

Ondan sonra daha şiddetli dalgalar olsa bile, insanlar çığlıklar atmadılar…

İşin sırrı burada işte.

Havacılığın gözünü seveyim.

(IDO’ya fırtınalı havalarda kaptanların yapacağı anonslarla ilgili prosedürlerini yenilemelerini tavsiye ederim.)

Tevfik Uyar

Yağma Endüstrisi

“Enkaz altındayım, elim kolum dışarda, kafam dışarıda… Birileri geldi ve yardım edecek sandım. Az ileride kolunda bilezikler olan enkaz altındaki bir kadının kolu görünüyor. Bana yardım edecekleri yerde gözümün önünde kadının kolunu testere ile kestiler. Ben o sırada bağırırken bana küfür ederek “bağırıp durmasana lan” diye bağırdırlar…”

***

IMF’nin tuzağına düşen Arjantin birden başlayan yağmalama olaylarıyla yüzleştiğinde biz “Türkiye ne kadar aç kalsa da Arjantin’e benzemez”demiştik…

Yanlış demişiz.

Zaten yanlışlığı yıllar öncesinden kanıtlanmıştı ama herhalde boş yere gururlanmak istemişiz. IMF’yi korumak isteyenlerin empoze ettiği bir fikir de olabilirdi… Her neyse… Konumuz bu değil.Read More

Havacılık Sadece Ticaret midir? – Türk Havayolu Firmalarının Acı Sonları


Açıldıktan kısa süre sonra kapanan ya da ruhsatı iptal edilen firmalar hem sektörün özgüvenini sarsıyor, hem de arkasında işinden olmuş binlerce mağdur personel bırakıyor. Sorun nedir? Nasıl çözülür?

Yakın bir zamana kadar havacılık bir çok ülke için milli bir meseleydi. Ülkelerin ilk havayolu şirketleri kurumlar olarak bizzat devletlerin kendisi tarafından kuruldu. 1933’te Havayolları Devlet İşletmesi olarak kurulan ve 50’lere kadar “Devlet Hava Yolları (DHY)” adı altında hizmet veren Türk Hava Yolları da bizim milli havayolumuz olarak görev yaptı, hala da bayrak taşıyıcı firma olarak semalardaki yerini koruyor. Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google