Articles Tagged with: ekmek

SIK KULLANILAN SAFSATA: Peki şunun hakkındacılık…

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da çok basit bir soru sordum. Esasında bir bilgi sorusu değildi… Kendi hafızamın zayıflığı karşısında, Twitter ahalisine yönelttiği bir yardım talebiydi.

https://twitter.com/tevfik_uyar/status/713873966956294145

Bu sorunun yanıtını bulmakta gerçekten de zorlandık. Son saniye basketleri, futbol başarıları gibi, toplumsal birlikteliğimize katkıda bulunmayan anlık sevinçler dışında, dişe dokunur tek aday Aziz Sancar’ın nobel ödülü almasıydı ki, ödül aldıktan sonra Aziz Sancar’ın bir çok kesim tarafından ayrı ayrı lince tabi tutulması sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Sevinç, derin ve kalıcı bir duygu değildir; ama üzüntü öyledir. Peki ortak olarak neye üzüldük? Bu konuda bir yanıt geldi mi dersiniz? HAYIR! Maalesef… Patlayan bombaları bile, bombayı kimin patlattığına, ölenlerin kim olduğuna göre değerlendiren çeşitli kesimlerden müteşekkil bir toplum haline gelmişiz meğer. Özgecan’ın başına gelen tecavüz ve cinayet vahşetini dahi, kendi ahlâkî değerlerine uymadığı gerekçesiyle (ya da sözde iddiasıyla) kimi kesimler “müstahak” gördü.  Çocuk istismarı konusu dahi bu ayrışmadan nasibini aldı.

Görünen o ki hiçbir konuda kesin ve net değerlerimiz yok: FİİLİ FAİLE GÖRE DEĞERLENDİRİYORUZ! Daha açığı: İnsanlar bir fiil hakkındaki tepkilerini faillerin kim olduklarına göre ayarlıyorlar. Hatta ve hatta, daha da vahimi “Bu olaya X’ler üzüldüğüne / sevindiğine göre demek ki bu iyidir / kötüdür” tarzında bir yaklaşım bile sözkonusu. Hiç utanmadan bir olay hakkındaki yargısını buna göre oluşturduğunu açıkça beyan eden var, matah bir şeymiş gibi.

Bu tabloya biraz dikkatli bakan bir insan, artık Türkiye’nin birbirinden nefret eden ama bir şekilde bir arada yaşamak zorunda kalan, hayatları, kültürleri, dünya görüşleri birbirinden ziyadesiyle farklı -ya da aynı olsa dahi münferit olaylar için farklılaşan- çeşitli gruplardan meydana gelmiş olduğunu görebilir. Kutuplaşma o kadar belirginleşmiş ki, gruplar birbirleriyle aynı coğrafyayı, mahalleyi ve hâttâ havayı paylaşmak istemez hale gelmiş görünüyorlar.

cemresoysalSık kullanılan safsata: “Whataboutism”

Uzunca bir süredir bu vahim durumu, grupların sosyal medya üzerindeki atışmaları aracılığıyla izleyip analiz etmeye çalışıyorum. Safsatalar, bu kutuplaşmada, insanların birbirlerinden nefret etmelerini kolaylaştırıcı bir rol oynuyor: Çünkü karşı tarafın “kötü” olduğuna dair mesnetsiz bir gerekçe / bahane veriyor zihne… Ve akıllarımız, özellikle eğitilmedikleri zaman, eksiksiz değil, tutarlı bilgiyi doğru kabûl ederler. Aşağıda örneğini vereceğim safsatalar, “düşünme tembelliği” içerisinde bulunan zihne “tutarlı” geliverir.

Ve işte, bir X hadisesine tepki verdiğinizde, ya da bu hadiseyi kınadığınızda veyahut X için eylem yaptığınızda yöneltilen, hepinize tanıdık gelecek o safsata türünün örnekleri (Bağlantılara tıklayın… Görüklerinize şaşırabilirsiniz.):

Whataboutism, kaynaklarda bir safsata olarak değil, Sovyet propaganda tekniği olarak geçiyor. Türkçesi yok; bu yazı vesilesiyle “Peki şunun hakkındacılık” diye önermiş olayım. Benim safsata olarak anmamın nedeni, bu tür argümanların şu aşağıdakilerin en az ikisini içermesi:

  1. X ile Y’nin birlike savunulamayacağını / kınanamayacağını,
  2. Kişinin Y’yi savunduğu için X’i savunmayacak kadar ikilik içerisinde olduğunu
  3. Kişinin bunu siyaseten yaptığını ve “gizli niyetleri” olduğunu (Bir başka safsata olan “Ad Hominem” saldırısını içermesi)
  4. Kişiyi her konuda eşit düzeyde tepki vermekle mükellef kılması

Mesela soldaki örnek… Yanıtı yazan şahsiyet, tecavüzle ilgilenen şahsın, şehit çocuklarıyla ilgilenmediği, tecavüze karşı olduğu ama askerlerin çatışmalarda ölmesine karşı olmadığı, kullandığı “zahmet olmazsa…” türünden imalı sözlere bakılırsa da, Cemre Sosyal’ın bunu siyaseten veya tutarsızca gerçekleştirdiği varsayımları içeriyor. Tecavüze uğramış çocukla ilgilenmenin ve çocuk istismarına karşı çıkmanın önşartı, şehit çocuklarıyla ilgilenmek değildir. Bu tweet, akılcı bir sorgulama değil, nefret içerikli bir saldırıdır.

Dördüncü maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum: Kimse her konuda tepki vermekle mükellef değildir. Aşağıdaki video, bu ön kabûlü iyi anlatıyor ve yıllardır hemen her konuda (Neşet Ertaş’ın vefatına üzülenlere bile) yöneltilen klasik soruyu içeriyor: “Şehitlere niye tepki vermediniz?”

https://www.youtube.com/watch?v=0jx8tJbpMNU

 

Bu eyleme katılan kızların şehitler için de eylem yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz; belki yaptılar. Belki kendilerine tekme atan, bağıran, söylenenlerden daha fazlasını yaptılar. Ancak yapmamış olsalar dahi, kadınlar gününde böyle bir eylem yapmasına engel değildir; zira kadına şiddet eylemine katılmanın ön şartı, şehitlere tepki vermek değildir. İki konu birbiriyle ilgisiz olduğu gibi, ilgili olması da bir şey değiştirmez. Üstelik “toplumsal konulara tepki veren grup” şeklinde tanımlanmış bir grup yoktur. Orada o kızlar eylem yaparken, bir kenarda da siz eylem yapabilirsiniz. Hatta her gün eylem yapabilir, imza toplayabilir, destek masaları kurabilirsiniz. Buna engel olan nedir? Yoksa ortaya “birilerinin bir konuda tepki verme niyeti varsa o da benim istediğim konuda olmalı” gibi bir hastalıklı düşünceye varır ucu.

Her tutarlılık arayışı safsata değildir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle bir çekince de koymam gerekir: Her tutarlılık arayışı safsata değildir. Mesela aynı konuda farklı fikirler beyan edenlerde tutarlılık arayışı bir safsata teşkil etmeyecektir (mesela bombayı kimin patlattığına göre ağız değiştirenler veyahut liderlerinin ifadelerine göre söylediklerinden hızla çark edenler) . Konular yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konular olmadığı gibi, birbiriyle zıt ve mantıken çelişkili iki açık beyan söz konusu olabilir.

Ancak her durumda nazik olmayı elden bırakmamak da kanımca önemlidir (ben de bazen zıvanadan çıksam da). “O batmadı da bu mu battı”, “Zahmet olmazsa”, “O zaman neredeydiniz?” gibi ifadeler yazılanı bir saldırıya dönüştürür. Çelişki olduğunu düşündüğünüz bir noktada “sizce bu bir çelişki değil mi?” gibi bir soru daha uygun. En azından gerçekten kendi fikirlerini beyan edenler için söylüyorum. Tek bir merkezden çıkmış mesajları iletenleri değil.

 

 

KAZIKLANMA RUTİNİ

Dünya değerler araştırmasının 2014 raporuna göre kişilerarası güvende Türkiye dibi boylamış durumda. İnsanlarımızın sadece %8’i “çoğu insana güvenebilirim” diyor.

Elbette bu durumun demokrasimizin işleyişinden, farklı fikirlere olan hoşgörümüze, kültürel değerlerimizden başarıya güdülenme şeklimize kadar pek çok şeyle ilgisi var. Ancak ben daha çok tüketim dünyasındaki nedenleriyle ilgilenmeye çalışacağım bugün. Aslında bu bir iç dökme, çünkü beni bu yazıyı yazmaya iten sebep, 3–4 gündür bir araç alım ve satım işiyle ilgilenirken karşılaştıklarım yüzünden verem olmaya yaklaşmam. Her yerde yolunacak tavuk muamelesi görmek -ve ne kadar dikkatli olsanız da yolunmak- çok acı (bazılarının bir süre sonra göstermeye başladığım hassasiyet ya da paranoyadan kaynaklanabileceğini kabul ediyorum).

Türkiye’de, bilhassa da İstanbul’da yaşamanın bizleri ne hale getirdiği, bu güvensizlik sarmalına nasıl düştüğümüzü ilk defa Yunanistan’da anlamıştım. Araba kiralamak gibi “basit” bir işte hem de. Araç kiraladıysanız bilirsiniz: Ülkemizde “arabayı kiralayan bir yerini sürter, kaza yapar ya da ceza yer de ödemez” korkusuyla kira ücretinin iki katı kadar kredi kartınıza bloke koyarlar. Size verirken neresinde çizik olduğunu ellerindeki rapora iyice işaretlerler. Siz de “ben çizmem ama benden bilirler” korkusuyla “doğru işaretlemişler mi” diye rapora iyice bakar, hatta fotoğraf çekersiniz. Bu yüzden Yunanistan’da araç kiraladığım şirket, pasaportumun fotokopisini almadığında, kartıma bloke koymadığında, depozito istemediğinde, hatta ve hatta adamda bozuk çıkmadığı için 68 Euro olan tutarı “döndüğünüzde alırız” dediğinde afalladım. Çizikleri filan da işaretlemedi adam. Benzer duyguları bir arkadaş görüp oturduğumuz masaya “canınız çekmiştir” diye karpuz getirdiklerinde ya da herhangi bir yerde kahve ikram ettiklerinde derinlemesine yaşadık… Hatta ben kaldığımız günler boyunca otelde içtiğimiz kahveleri sayısını fazla ya da eksik ödemeyelim diye tutmuştum (Türkiye’de olsa oteldeki dandik hazır kahvelere iyi para ödersiniz). Türkiye’ye döneceğimiz gün gelip de -bırak hazır kahveyi- adam günde üç-dört kere bizim için özel olarak hazırladığı türk kahvesi ve filtre kahveler için “kahveye para mı alınır?” diye sorduğunda kendimden utandım.

(Bu arada yemek yiyene çay ikram etmek gibi gelenek haline gelmiş bir lütfun giderek yok olmaya başladığını da fark etmişsinizdir)

Kazıklanma sarmalı içerisinde kendi anılarımdan yola çıkarak bir tür kategorizasyona gittim. Bunlardan en az birini “ömrüm boyunca hiç yaşamadım” diyen de yoktur herhalde. (Şu an Twitter’de yürüttüğüm ankete göre katılımcıların %67’si son bir ayda bizzat kazıklanmış ya da yakınlarının kazıklandığına şahit olmuş).

Eminim bu kategorizasyon eksiktir de; zira aklıma gelmeyen daha pek çok yolu, yordamı vardır tüketiciyi kazıklamanın. Veya bazısına itiraz da edilebilir ve itirazları memnuniyetle yanıtlarım, tartışırım. Ama şunu da peşinen söyleyeyim: yüksek kâr marjını kazıklama olarak görmem. Benim dikkat çekmek istediğim temel ayrım dürüstlük.

  1. “Nasılsa bir daha görmeyeceğim” usülü kazıklama

Bu türden kazıklanma yazı sonunda kısaca değindiğim üzere “işlemsel pazarlama” odaklı olanların eseridir. Yani bu zihniyete kavuşmuş satıcının derdi sizinle iyi ilişkiler sürdürmek, tesis etmek değil, o anki işlemdir. Sürekli ilişkide olduğunuz satıcılardan da yiyebilirsiniz bu kazığı.

Yıllardır müşterisi olduğum, piyasaya göre pahalı kesen ama “komşum kazansın” mantığıyla yine de sürekli gittiğim berber, dükkanı kapatmaya karar verdiği için sağolsun her zamankinin iki katı ücret aldı (ne de olsa bir daha gitmeyeceğim ona).

Üç yıl önce başka bir yerde önemli bir işim varken mecburen gittiğim başka bir berberde de başıma şu iş geldi: Saçımı tıraş eden arkadaş, 3mm yerine 1mm’lik bıçak taktı (saçımı bire vurmaya başladı yani). Dedim, “Ne yapıyorsun? Saç gitti? Biz sana üç dedik?”. Makineye baktı. Bariz “1mm” yazıyor orada. “Abi bıçak 1mm. 2 mm de makina. 3 yapar” dedi. Dedim ki “1 mm’ye vur deyince, 2mm makinede olduğuna göre kafa derimi mi yüzeceksin?”. Ve ne oldu tahmin edin? Nasılsa kendisine bir daha gelmeyeceğimi bildiği için piyasanın iki katı ücret aldı.

Bu kazıklama türünü “keklik avlama” olarak da adlandırabiliriz.

2. “Eli mecbur ödeyecek” usülü kazıklama

Bu kazıklama türünde sizin ya beyefendiliğiniz veya hanımefendiliğiniz istismar edilir ya da o anki zor durumunuzdan faydalanılır. Ürün veya hizmet mevcut haliyle teoride kendi isteğinizle, pratikte zorla verilmiş olabilir. Genelde iyi niyetinizden vazgeçmezsiniz.

Bunun için de herkesin yaşayabileceği türden bir anım var.

Evdeki ayarlı kaloriferin ayar vanası bozuldu. Bir de banyodaki klozet musluğunun mekanizması ara sıra gürültü yapıyor, sistemdeki basınç değişikliklerinde kaçırma yapıyordu. Gelmişken onu da değiştirsin dedik. Sitemizin “herkesten akıllı” tesisatçısını çağırdık. Geldi öğlen sağolsun. Mesaiden sonra yapacağım dedi. Miktarlarıyla vereyim: Kalorimetre vanası 65 TL imiş, musluk tesisatı da özelmiş, o da 35 TL imiş. İşçilik de dahil 120 TL dedi. İyi dedik, akşam gel yap.

Herkesten akıllı kardeşimiz geldi. Elindeki kalorimetrenin çıkma olduğuna adım gibi eminim ama ses etmedim. O da iki parçalık bir mekanizma (A ve B diyelim) ve A parçası yok. Sadece B’yi değiştirdi. Biz de mühendisiz, boru değil. Sorunun A da olduğuna eminim. Zaten yeni ve orijinalmiş gibi kakaladığı B parçası sorunu çözmedi. “Önce bir bunu deneyeyim dedim, ddur gidip yenisini getireyim” dedi. Getirdiği yeni parça orjinalinden daha özelliksiz görünen başka bir vanaydı (şudur — 30 TL). Ve klozet musluğunun özel mekanizmasını da değiştirdi sağolsun arkadaş. Özel mekanizmalı dediği musluk yerine şu bildiğimiz şeyi taktı (azami 15 TL). Bu herkesten akıllı arkadaş, ya bir kişiyi birden fazla kazıklayabileceğini sanıyor, ya da 2–3 ay içinde yolcu, “gitmeden ne kadar söğüşlersem o kadar iyi” diye düşünüyor. Başka bir açıklaması olamaz. Salonda soğuktan titrediğimiz için, akşam vakti de elimiz mecbur olduğu için itiraz etmeyeceğimizi biliyor.

Bu türden kazıklamalara en çok satın alınan ürünün tamamlayıcı hizmeti olan sevkiyatta rastlanıyor. Size bir günde teslim edileceği söylenen ürünler günlerce gelmez, gelirse kırık gelir, günlerce iade almazlar, evde saatlerce oturup beklersiniz. Karşınızdaki kimse “nasılsa satın aldı, eli mecbur bekleyecek” diye düşünür ve sizi evde beklemeye mecbur eder. Sevkiyatı getirecek olanlar size “daha oraya 2 saat mesafedeyiz, siz bence işinizi halledin, biz anca geliriz” demezler. Nedense ya 20 dakika mesafededirler, ya da “son bir teslim kaldı, ondan sonra siz varsınız”dır. Ama o araç size bir türlü gelmez.

Kısacası bu kazıklama türüne, bir ürün hakkında vaat edilen özelliklerin aslında size verilmediğini anladığınızda geri dönmenin artık zor ya da imkansız olduğu yerlerde sıklıkla rastlarsınız.

3. “Hallederiz abi” usülü kazıklama

Bir ürün alırken o sırada ürünün bir özelliğinin eksik olduğunu fark edersiniz. Bunu satış görevlisine söylersiniz ve o an size ürünü aldırması gerektiği için “sorun yok hallederiz / arkadaşlar şimdi hallederler” filan gibi cümlelerle satın almanızı sağlarlar. Sonra o eksik parçanın olmadığını, ürünü de iade alamadıklarını veyahut ancak ücretli yapabileceklerini öğrenirsiniz. Hele aldığınız şey hizmetse, onun iadesi de yoktur.

“Hallederiz abi” usülü kazıklamaya bilhassa emlak kiralarken maruz kalırsınız. Tutacağınız ya da satın alacağınız evin eksiklikleri vardır. “Haftaya hallolacak” olan bu eksiklikler ya aylarca hallolmaz ya da vaat edilen kalitede halledilmez.

Ücretli yapma olayına da en çok Dijital TV hizmetlerinde rastlandığını duyuyorum. Adamlar ürünü size satarken pek çok şey vaat ediyorlar. Daha sonra bu vaatleri yerine getirmelerini istediğinizde ya teknik servisin ücretli olduğunu öğreniyorsunuz, ya da bizzat vaadin kendisinin.

Benim başıma ise şöyle bir şey geldi. Bir gün müşterisi olduğum bankalardan birisi aradı. “ÜCRETSİZ OLARAK” Gold karta geçebileceğimi ve Gold kart ile birlikte A, B, C … K imkânlarına ulaşabileceğim söylendi. Yer mi Anadolu çocuğu? Cümle yapısına bakarsanız size şunu söylüyor: Gold karta ücretsiz geçme hakkına sahip özel müşteriyim. Güzel… Gold Kart ile de A, B, C … K hizmetlerine sahip olabiliyorum. O da güzel. Diyorum ki “yani bu A, B, C … K hizmetlerinden ücretsiz faydalanabileceğim. Doğru mu?”. Bu küçük dikkatim beni kazıklanmaktan koruyor, çünkü kelime oyunu var: Gold karta geçmek ücretsiz (hangi kredi kartı parayla satılıyor ki?). Fakat A, B, C … K hizmetleri ücretli. Aferim, güzel taktik.

Yine bankaların “krediniz 10 dakikada hazır” diyip dört günde çıkardığı krediler de bu türden kazıklamaya örnek olarak verilebilir.

Sonuç

Bir gün “çağdaş yönetim yaklaşımları” adlı doktora dersi hocamız Doç. Dr. Sera Özbaşar, “Türkiye’den neden global firma çıkmıyor?” diye sorup yanıtlarını düşünmemizi istemişti.

İşte bu örneklerin her biri birer yanıttır. Biraz işletme terimleriyle konuşacak olursak, nedenleri şöyledir:

  1. İlişkisel pazarlama (müşteriyle uzun vadeli ilişkiler kurmak, onunla birlikte kâr etmek) yerine işlemsel pazarlama (satış işlemine odaklanmak, müşteriye zarar vermek yoluyla azami kar elde etmek)
  2. Başarıyı pazar payını, markayı ve satış hacmini büyütmede değil mümkün olduğunca kârla satmada görmek
  3. Maliyetleri düşürmeyi 5 liralık şeyi 3 liraya kapatabilmek, kâr marjını arttırmayıysa onu 7 liraya değil 9 liraya satabilmek sanmak

Ve gelelim güven meselesine…

Sosyal hayatı bir kenara bırakıp da tüketici satıcı ilişkilerine bakacak olursak: Bu ortamda birbirimize nasıl güvenelim?

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Tarih 8 Mart 1857.

New York’taki dokuma fabrikasının emekçi kadınları için önemli bir gündü. Daha ucuza daha uzun süreler çalıştırabildikleri için özellikle istihdam edilen kadınlar her gün olduğu gibi o sabah da hiç memnun olmadıkları ancak çalışmaya da mecbur oldukları işlerine gidiyorlardı. Dinlenebilmiş değillerdi, işlerinde mutlu da değillerdi, zaten mutluluk gibi bir beklentileri de yoktu… Tek dertleri hayatta kalmak, çocuklarını doyurabilmek, yaşayabilmekti; ta ki o güne kadar:

O gün bekledikleri büyük gündü. O güne dek becerilemeyeni becermeye, hep birlikte greve gitmeye karar vermişlerdi. Clara, Rachel, Anne ve daha niceleri, henüz icat edilmemiş asgari ücretten, azami çalışma sürelerinden haberdar değillerdi, ama yaşamın gereğiymiş gibi görünen ve hayatlarından çalan bu düzene o gün karşı çıkacaklar, seslerini kendilerini bir makine parçasından farksız görenlere duyurmaya çalışacaklar, gerekirse insan gibi yaşayabilmek için öleceklerdi.

Fabrika önünde biriken kalabalık az sonra grevin startını verdi. Zaten işkillenen polis kuvvetleri de patron tarafından oraya sevk edilmişti. Polis patronun yanında yer aldı, kalabalığı var gücüyle dağıtmaya çalıştı. Saldırıya uğrayan işçi kadınlar kendilerini fabrikaya attılar ama daha kötü bir talihsizlikle karşılaştılar: İçeride bir yangın patlak verdi ve az önce dayaklarından kaçtıkları polisin kurduğu barikat bu defa kadınların yangından kaçmalarını engelledi. İzdiham sonucunda 129 kadın işçi ezilerek ve yanarak öldüler*.

Bu hikaye, bugünlerde her yıl 8 Mart geldiğinde size kadınlar gününe özel indirimler sunan mağazalarınız, bu mağazalarla anlaşma yapan bankalarınız, dudaklarını bükerek “kadınlar günümü kutlamadın amaaa” diye serzenişte bulunan arkadaşlarınızın bilmediği hikayedir. 8 Mart “Dünya Kadınlar Günü” değil, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’dür. Sırf kadın oldukları için, çocuklarına ekmek götürmek için çalışmak zorunda olan, emeklerinin sömürülmesine sesini çıkaramayan, dayak ya da işkenceye maruz kalan kadının günüdür.

Tekstil işçisi Fatma Ana’nın, temizlikçi Huriye Hanım’ın ve hatta Sema Amir’in günüdür.

Ücret “doyurucu” değil “koruyucu”dur

Ölüm kaçınılmaz. Bundan kaçamayacağız. Bundan kaçamayacağımız için hem kendimiz, hem de yakınlarımız için “en azından şöyle olsun…” dediğimiz temenniler vardır. Şüphesiz bu temennilerden birisi ölümün acısız olması ise, bir diğeri de ecelin biz sevdiklerimizin yanında iken gelmesidir.

Merhum Sema Amir’in ilk temennisi gerçekleşmiş ise bu bize bir tesellidir, ama ya ikincisi?

Eminim onunla aynı sektörde yer aldığımız için işin bu uluslararası doğasından nasibini alan hepimiz rahatlıkla empati yapabiliyoruzdur: Kendimizin ya da bir yakınımızın sevdiklerinden uzakta hayata gözlerini aniden yumması ne acı, ne katlanılmaz bir sondur…

Şimdi bu acı son bazı konuların yeniden gündeme gelmesine sebep oluyor bakıyorum: Herkes yeniden kabin personelinin çalışma şartlarına odaklanmış durumda. Hala aynı tartışmalar. Toplu sözleşme zamanında ya da grev sırasında olandan pek bir farkı yok… Tek fark, acı bir ölüm.

Bernard Shaw’un haklı bulduğum bir sözünü paylaşmak isterim: “ Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil, ölüm kuvvetidir.”

Peki Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün 129 tekstil işçisinin ölümünden doğuşu gibi, kabin personelinin çalışma şartları da bu “ölüm” ile gerçek anlamda sorgulanmaya başlanabilecek mi?

Şimdi duyguları bir kenara bırakalım ve bilimsel bakalım…

Birikmiş (başka bir deyişle kronik yorgunluk) konusunun tıbbi olarak tartışılmasının bugüne kadar bir işe yaramadığını gördük. Şimdi daha farklı bir alandan bakacağız: Yüksek ücret gerçekten de her derde deva mıdır?

İş tatmini insanların işlerinden duydukları mutluluğu ifade eder. Başka bir deyişle çalışanların işlerine karşı tutumudur. Pek çok faktörden etkilenir. Herzberg, iş tatminini sağlayan faktörleri ikiye ayırmıştır:

Birincisi, insanın işini sevmesine sebep olan, onun işine karşı olumlu duygular beslemesini sağlayan ve o işe sahip olduğu için mutlu kılan “doyurucu faktörler”.

İkincisi ise, insan mutsuz, stresli dahi olsa, sağlığı bile bozulsa, işinden nefret dahi etse onun işten ayrılmasını engelleyen “koruyucu faktörler”.

Yapılan yüzlerce bilimsel çalışma göstermektedir ki, ücret faktörü, yani maaş, insanın sadece işinden ayrılmasını engelleyen bir “koruyucu faktör”dür. Doyurucu faktör değildir. Kabin personelinin şikayetlerine, işleriyle ilgili beyan ettikleri mutsuzluklara “ama standardın üzerinde maaş alıyorsunuz” yanıtını vermek Herzberg’in ilk olarak ortaya attığı ve araştırmalarla defalarca kez ortaya konan bu gerçeği göz ardı etmektir . Bu hatayı sadece konuyla direkt olarak ilgisi bulunmayan insanlar değil, THY ve hatta sendika yöneticileri de yapıyor. (Oysa Dünya markası olma yolundaki THY’nin İşletme’nin bu çok önemli konusuyla ilgili teorileri ve pratik çalışmaları bilmesi gerekir. Öyle değil mi?)

İddia ediyorum, şimdi yapabiliyorsanız 200-300 kadar kabin memuruna sorun, “size daha az ücret verilse, ancak yorgunluğunuz ve sosyal, ailevi ve duygusal dünyanız da dikkate alınarak, daha insani, daha az yorucu bir uçuş programı sağlansa kabul eder miydiniz?” deyin, büyük oradan “evet” yanıtını duyacaksınız.

Belki de odaklanılması gereken kısım burasıdır ve hatta çözüm de burada yatıyordur.

THY doğal olarak maliyetlerini düşürmek ve kâr etmek isteyen bir işletmedir ama en doğru stratejiyi belirlerken işletme biliminden ne kadar faydalanmaktadır? İş tatminin faktörlerine ne kadar eğilinmektedir? Gerçekten de buna karar veren yöneticiler sadece yüksek ücretle her şeyin çözüleceğini düşünüyorlar mı? Aynı soruyu sendikal örgütlere de soruyorum: Ücreti pazarlık unsuru yaparken daha önemli noktaları gözden kaçırıyor olabilir misiniz?

Her şey para değil. Hatta para hiçbir şey değil… Şimdi Sema Amir’in ailesi bugüne kadar THYAO’dan aldığı tüm ücretleri iade etsin, hadi bakalım Sema Amir’i geri getirebilecekler mi?

“Dünya Emekçi Kadınlar Günü”nün hemen ardından gerçekleşen bu acı olay için, Müstecaplıoğlu ailesine, Türk Hava Yolları’na ve tüm sektörümüze başsağlığı dilerim.

*   Bu hikaye bir apokriftir. Yani gerçekte olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir, ancak 1910 yılındaki Uluslar arası Sosyalist Kadın Konferansı’ndan bu yana gerçekleştiği kabul edilir ve Kadınlar Günü fikri de bu hikayeye dayandırılmıştır.

NEYİN KALORİSİ NE KADAR? GERÇEL FİYATLAR…

Geçtiğimiz günlerde Anadolu Üniversitesi Yayınları’ndan “Sosyal Politika” adlı ders kitabını incelerken “yoksulluk” hakkında çok şey okuma şansı buldum. Yoksulluğun çeşitli tanımları var, bu tanımlardan birisi de “mutlak yoksulluk”. Mutlak yoksulluk, tanımı içerisinde bir birey ya da bir hane için asgari bir kalori edinimini esas alıyor(1).

Aslında insanlık tarihinin avcı/toplayıcı dönemlerine bakıldığında, kalori konusunun çok önemli olduğunu görüyoruz. Öyle ki, çift sıralı buğdayın Avrasya topraklarında bulunması medeniyetin neden burada geliştiğini açıklamaya yeten nedenlerden birisi. Hatta ve hatta kıtaların gelişmişlikleri ile (tabiki de yeni dünyanın keşfinden önce) o kıtada yer alan besinlerin kalori değerleri arasında güçlü bağlantılar var. Medeniyetlerin ilerlemesinin sahip oldukları yüksek kalorili besin kaynaklarıyla ilişkisi ve hatta medeniyetlerin varlıklarını dayandırdıkları ayaklardan birinin de bu olduğu antropoloji bilimince sürekli dikkate alınan gerçeklerden birisidir(2).

Ders kitabını okurken aklıma şu an piyasada satılan besinlerin fiyatları ve kalorilerini karşılaştırmak, böylelikle hangisinin avcı toplayıcı atalarımıza daha pahalı gelebileceğini saptamak geldi. Bunun için bir tablo oluşturdum.

Birim Kalori Fiyatlarına Göre Ürünler

Tabloda sadece popüler ya da sadece aklıma gelen bir kaç ürün, bu ürünlerin kalori değerleri ve fiyatları var. Her birinin fiyatını sağladığı kalori miktarına bölerek birim kalori fiyatlarını elde ettim. Daha sonra en ucuzdan en pahalıya sıraladım.

Ürün Kalori Fiyat Birim Kilokalori Fiyatı (TL/Kcal)
  Sofra Ekmeği (300 gr.) 960 kcal 0,70 TL 0,00073
  Snickers (Standart Paket, 57 gr.) 504 kcal 1,00 TL 0,00198
  Eti Form Kepekli Bisküvi 169 kcal 0,40 TL 0,00237
  Nutella (Kavonoz, 400 gr.) 2160 kcal 5,90 TL 0,00273
  Pınar Yoğurt (1500 gr.) 1425 kcal 4,35 TL 0,00305
  Eti Browni Gold Mini (1 Paket) 704 kcal 2,50 TL 0,00355
  Pringles Normal Boy (165 gr) 845 kcal 4,65 TL 0,00550
  1 kg. Kangal Sucuk 4520 kcal 36,00 TL 0,00796
  Burger King Whooper menü 646 kcal 11,75 TL 0,01819
  Starbucks Venti boy (20oz) Karamel Macciahto 340 kcal 8,50 TL 0,02500
  Dominos Vegi Pizza Büyük Boy 960 kcal 28,90 TL 0,03010

 

Bu tablo bize, en azından bu ürün grubu içerisinde ekmeğin neden temel gıda ürünü olduğunu açıklıyor, ancak tabloda görülen bir diğer enteresan sonucun da Snickers’ın da temel gıda ürünü olabilecek kadar ucuz kalori sağlaması.

Snickers bu kalori değerini içerdiği fıstık ve karamele borçlu. Bu tabloya bakmasam da bu bilgiyi bir şekilde mantık yürütme yoluyla çıkardığım için ben de trenle yaptığım Avrupa gezim sırasında tren garlarındaki otomatlardan Snickers alıp yiyordum… İşe yarar bir şey yapıyormuşum.

Öte yandan bir diyet ürünü olan Eti Form da içerdiği yoğun karbonhidrattan dolayı yine de az maliyetle çok kalori alma yollarından birisi. Nutella’yı de ilk beşte gördüğümüze şaşırmamak gerek. Pek çok kadın Nutella’yı kilo almalarından sorumlu tutar, zira Nutella da kalori açısından oldukça zengin, ve Türkiye’de eskisinden daha ucuz. Nutella büyük bir indirime girse ve 3 TL olsaydı listede Snickers’ın üstünde yer alacaktı.

Pringles da kalori açısından zengin olmasına karşın Türkiye’de uyguladığı fiyat politikasından dolayı listenin ikinci yarısına giriyor. Pringles satıldığının yarı fiyatına olsaydı Nutella ile kafa kafaya gelecekti.

Görüldüğü üzere kalorisi en maliyetli besin ise Dominos Büyük Boy Vegi Pizza. Zira pizza bu haliyle çok pahalı. Zaten bu fiyatıyla bu pizzay genelde kimse tercih etmiyor. Pizza markalarının sunduğu 1+1 kampanyaları ya da büyük boy pizza yanında verilen promosyonlarla bu rakam dengeleniyor olmalı.

Her şey kalori değil

Hatırlatmak gerek ki her şey kalori değil. Dengeli beslenmenin içeriğinde karbonhidrat, yağ ve proteinlerin yanısıra çeşitli vitaminler ve minerallerden de ihtiyacımız kadar almak var. Bu yüzden bir besinin iyi ya da kötü olduğunu, veya zararlı ya da faydalı olduğunu kalori değerlerine bakarak söyleyemeyiz.

Ben burada sadece, eğer ihtiyacımız olan şey sadece kalori ise neyin daha ucuza geldiğini göstermeye çalıştım. Eğlenceden başka bir amacım yok yani :)

Afiyet olsun. (Yemek bloğu yazısı gibi oldu resmen…)

Kaynaklar:

(1) Eyüp Bedir vd. Sosyal Politika, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2012.

(2) Jared Diamond. Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Yayınları, 2008.[/box]

[box]

Açık Bilim Radyo Programı

Bu konuya da şöyle bir değindiğimiz Açık Bilim Radyo Programı

Açık Bilim Radyo Programı, 31. Bölüm: Ekolojik İktisat, Kalkınma ve Çevre

 

[/box]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google