Bir çeşit sanal birikinti alanı

Blog

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

2014 NASIL GEÇTİ?

Blog tutanlar arasında moda olduğu üzere, ben de 2014’ün genel olarak bir değerlendirmesini yapmak ve 2015’e dair beklentilerimi buraya yazayım dedim. Bir benzerini geçen yıl da yapmıştım. Geçenlerde denk gelip de okuyunca böyle bir özet yazmış olmak hoşuma gitti. Tekrarına “meyyalim” bundan.

2014 yılında blogum 37.000 kez görüntülenmiş. 79 adet yazı yazmış / paylaşım yapmışım. Bunların 18’i Perşembe günüymüş. Perşembe lider görünüyor nedense. 2014 yılında yaptığım paylaşımlardan en çok görüntülenen beşi şöyle:

  1. Ahmet Çakar’ın Buz Kovası etkinlikleri hakkındaki fütursuzluğuna yaptığım eleştiri: Buz Kovasını Eleştirmek 
  2. Mutlu çiftlerin neden kilo aldığına yönelik sesli düşünüşüm: Mutlu Çiftler Neden Kilo Alıyor
  3. Google Play kitap mağazasındaki türlü çeşit sahtekârlıklara olan sitemim: Yeni bir Dolandırıcılık Türü
  4. Bir adet mini öyküm: Sadık Dostlar
  5. Bir adet de öyküm: Minibüs Klonu

2014 yılında Açık Bilim için 11 adet, kuşkucu komünitemiz Yalansavar için 4 adet yazı kaleme aldım. Üretim Ekonomisi Kongresi‘nde bir adet bildiri sundum. Aynı bildiriyi Havacılıkta İnnovasyon Çalıştayı‘nda Türk ve Alman meslektaşlarımla paylaştım. 2014’ün sonunda doktora yeterlilik sınavını geçtim ve resmen doktor adayı oldum.

TEDxReset 2014 etkinliğinde “Bilim Yeterince Heyecanlıdır” adlı bir konuşma gerçekleştirdim. Garanti Bankası Yöneticiler Zirvesi 2014’te de “Şuradan Satürn’e İki Kişi Uzatır mısınız?” adlı, geleceğin belirsizliği üzerine başka bir konuşma yaptım.

2014’te Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabımı nihayet bitirdim. Versus / Aylak Kitap ile anlaştım ve 2015 yılına planladık (Şubat / Mart gibi çıkmış olacak). Türkiye’nin ilk “sadece çevrimiçi” yayınevi Entropol Kitap‘ı ortaya çıkardık. Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımı oradan yayımladık. Bu arada TÜYAP fuarında hayatımın kitaplarından birinin çevirmeni olma şansı buldum. Domingo ile anlaştık ve çeviriye başladım. O da Mart-Nisan gibi çıkmış olur diye düşünüyorum.

2014 yoğum geçti kısacası. Unuttuğum bir şeyler mutlaka vardır. Fakat felek bana en büyük sürprizini yapmak için yine 2014’ün sonunu bekledi. Onu da sonra anlatırım… Dıı dırımmm…

Heyecan 2015’te…

2015’ten beklentim büyük. Yukarıda söylediğim gibi, birisi benim yazdığım, diğeri ise benim çevirdiğim iki kitap 2015’in ilk çeyreğinde piyasada olacak. Daha önce bildirisini sunduğum Kavramsal Model: 3K‘nın üzerine gitmeyi düşünüyorum. Bir ihtimal öncelikle bildiriyi yayına çevireceğim. Sonrasında da ampirik verilerle uygunluğunu test edeceğim.

Açık Bilim Radyo Programı için Ömer Cansızoğlu ile yaptığımız bazı planlarımız var. Mayıs ayı itibariyle bir radyoda başlayabiliriz. Şimdilik adını “Muhabbet Teorisi” olarak değiştirdiğimizi ilan edeyim. Yayına nasıl gireriz zaman gösterecek.

Artık doktor adayı olduğuma göre tezimde ne çalışacağımı seçeceğim yıl bu yıl olacak. Bu da ayrı bir heyecan tabi. Aklımda onca konu var. Hepsi için literatürü tarayıp nasıl bir şey yapacağıma karar vermek zahmetli bir süreç olacak. Bu arada Kültür Üniversitesi’nde “Havacılıkta Yer Hizmetleri Yönetimi” bölümünde üçüncü defa Emniyet Yönetimi dersi açacağım.

İşte böyle… Yorucu ve heyecanlı bir yıl geçti, şimdi yenisi geliyor. Herkesin yıl boyunca -ve sonrasında da tabi ki- mutlu ve huzurlu olması dileğiyle.

İnceleme: Metropolis (1927)

Geçtiğimiz günlerde siberpunk filmlerle ilgili bir bloğu gezerken bir film hakkında “Siberpunk 1960’larda ABD’de değil, 1920’lerde Almanya’da başlamış olabilir” gibi bir ifadeye rastladım. Bahsi geçen film Metropolis’ti. İfade tabi ki bir eğretileme… Ama böyle bir bilimkurgu kültünü izlememiş olmamı yüzüme vurduğu için gayet faydalı oldu.

Metropolis Almanya’nın Weimar dönemi’nde yapılan ve tabir-i caizse bugünün parasıyla 200 milyon dolara (Kaynak: Vikipedi) mâl olan bir film. Zamanın büyük bütçeli filmlerinden olduğunu filmi izlerken tahmin edebiliyorsunuz. Bir defa o kadar fazla figüran kullanılmış ki, bu konuda ciddi anlamda insan kaynağı kullanıldığı, dolayısıyla zaman ve para harcandığı belli oluyor.

Filmi izlemeyenleri üzecek içeriğe geçmeden önce biraz genel görüşlerden bahsedelim:

Metropolis bir sessiz film. Bu filmi izlerken daha önce hiç sessiz film izlemediğimi fark ettim. Öyle ya, ben zaten sinema konusunda kendimi pek bilgili hissetmem; çünkü gerçekten az sinema filmi izlemişimdir. Bu konuyu kaleme almamın sebebi ise bilim kurgunun siberpunk öğeler içeren bu ilk örneklerinden birini ancak izlemiş olmam ve bu fütüristik şehir distopyasını biraz olsun irdeleyebilmek istemek… Ama ilk kez sessiz sinema izliyor olmanın –açıkçası biraz sıkıcı ve- garip bir duygu olduğunu itiraf etmem gerek.

Bu film parçaları kaybolmuş bir film. Benim izlediğim sürümü 118 dakika idi. Orjinali ise 153 dakika. İzlediğim sürümde kaybolan parçaların yerine özet yazılar konmuştu. Bu özet yazıları oluşturanın kaynağın aslına sadık kaldığından emin olunabilir, zira Fritz Lang tarafından yönetilen film senaryosunu da birlikte yazdığı, eşi Thea von Harbou tarafından romanlaştırılmış ve eserin orijinali de bu sayede korunabilmiş.

Metropolis Weimar döneminde Almanya’ya sıçrayan bilim kurgu akımının ürünlerinden ve bu tarz bir plütokrat fütüristik distopyanın ilk örneği sayılabilir. Filmde dönemin Almanya’sının kapitalist, korporatist karakteri hissediliyor. Naziler de filmi beğenerek kendi propogandalarında fikir kaynağı olarak kullanmışlar, ancak ilk gösterimi 10 Ocak 1927’de Almanya’da yapılan film, 1927’nin Ekim ayında tam İstanbul’da gösterime girmek üzereyken dönemin hükûmeti tarafından ateizm propagandası yaptığı ve komünizmi övdüğü gerekçeleriyle yasaklanmış (Kaynak: Vikipedi -> Atlas Tarih dergisi).

DİKKAT: BU SATIRDAN SONRAKİ PARAGRAFLARIN FİLMİ İZLEMEYEN AMA İZLEMEK İSTEYENLERCE OKUNMASI TAVSİYE EDİLMEZ.

Film türünün belirlenmesi üzerine notlar

Filmde görüldüğü kadarıyla Lang’ın “Metropolis” adındaki şehrinde iki sınıf var: Şehirliler ve işçiler. Filmin başında belirtilen bilgilere göre “makina-insan”dan nemalanan sınıflar kendilerine yukarıda harika ve lüks bir dünya yaratmışlar. Bu dünyanın ihtiyaçları ise devasa makinalardan karşılanıyor. Bu makinalar işçiler tarafından çalıştırılıyor.

Filmin başında “Makina-İnsan” kelimesi telaffuz edilince –ki bu sırada gösterilen işçiler uygun adım ile mekanik bir şekilde yürüyorlar- işçilerin android olduğunu düşünebilirsiniz; ancak öyle değil.

Burada makina insan vurgusunun, Karl Marx’ın uzmanlaşma adı altında eleştirdiği, Fordizm’in ağır bir betimlemesi ve Taylor’un bilimsel yönetimi ile birlikte ortaya çıkan standartlaştırılmış, ve bu uzmanlaşmanın getirisiyle birlikte bir makine parçasında dönüşmüş olan insanı

Makinadaki kolların bir işçi tarafından yanan ampüllere denk getirilmesi gerekmektedir. Hangi ampüllerin yanacağı her saniye rastgele değişmektedir. Bu dekoru Queen grubu da Radio Gaga şarkısının klibinde kullanmıştır.

başka bir deyişle işçinin makinayı değil, makinanın işçiyi kullandığı duruma atıfta bulunmaktadır. Marx’a göre küçük parçalara ayrılmış bir işe tahsis edilmiş işçinin bir makina parçasından farkı yoktur. Zira filmdeki sahneler de bu iddiaya uygun görüntüler çizmektedir –ve hatta güçten düşen işçiler, -filmin ana karakteri Freder’in tahayyülünde de olduğu gibi- bozulan makina parçası gibi çöpe atılıyor halde betimlenmiştir (Moloch!!!)-. Zira filmin sonunda mucit Rotwag, bir hümanoid (insan-robot) geliştirmekte ve hatta bunu hem fiilen hem de amaçsal olarak başarıya ulaştırmaktadır.

İnternette biraz gezindiğimde bu bağlantı sebebiyle bazı blog yazarlarının bu filmin bir miktar siberpunk kategorisine girebileceğine değindiğine rastladım, ancak ben bu fikre katılmıyorum. Bu biraz retrospektif bir yaklaşım olabilir. Zira siberpunk’ın vurgusu sadece androidlerin varlığına değil sibernetiğin insan yaşamını kalitesiz kılmasınadır. Bilgisayarın henüz icat olmadığı bir tarihte “sibernetik”, dolayısıyla “siber” kavramından bahsetmek mümkün değil. Filmin girişinde vurgulanan piston, kasnak ve makinalar, film boyunca ve sonunda sürekli olarak vurgulanan buhar ve su imgeleri filmi ancak biraz steampunk alt kategorisine sokabilirdi, fakat bu da anakronik bir yaklaşım olur: Zira steampunk, günümüz teknolojik öğelerinin makina çağındaki şekilleriyle resmedilmesidir. Film 1930’lardan önceki bağlamında gelecekteki teknolojiyi kendi gününün öğeleriyle resmetmiştir.

Filmin öncülük etmiş olabileceği siberpunk öğeleri

Josaphat’ın takip ettiği makinede veriler akmaktadır. Matrix’teki veri ekranlarının öncüsüymüş gibi görünüyor.

Matrix ve akan veriler: Filmi izlerken gözüme çarpan bir kaç nokta oldu. Bunlardan birincisi, Metropolis’in yönetim koltuğunda oturan Fredersen’in (Freder’in babası) odasındaki veri ekranıydı. Film aralarında gösterilen metinlerden Fredersen’in sağkolu Josaphat’ın şehirdeki aktiviteleri takip edip Fredersen’e bildiren, gerektiğinde aksiyon alan bir görev tanımı olduğu anlaşılıyordu ve Josaphat ilk göründüğünde akıyor olan bir veri bandını izlereyek oradan notlar aldığı görülüyordu. Hem verilerin akış şekli, hem de kullanılan karakterler bana Metropolis’in Matrix’teki veri izleme fikrinin atası olabileceğini düşündürttü. Resimde gördüğünüz o verilerin aşağıya akan bir bant üzerinde yer aldığı düşünün: Matrix’i anımsatıyor değil mi?

Dikey gettolar: Yukarıda da bahsettiğim üzere, filmdeki iki sınıftan birisi işçi sınıfı ve bu işçiler yer altında yaşıyorlar. Bir çok sosyal distopyada getto vardır; burada bir yenilik yok ama gettolaşma, yani yaşam alanlarında sınıfa bağlı izolasyonu genelde günümüzün de gerçeğine uygun olarak yatayda gerçekleşir. Yani şehrin belli mahalleleri gettodur ve bazı sınıflar burada yaşarlar. Ancak Metropolis’te hakim sınıf yerin üstünde, hükmedilen sınıf ise yerin altında yaşamaktadır. Bunun bir benzerine Battle Angel Alita’da rastlıyoruz, ancak biraz yukarıya ötelenmiş halde: Battle Angel Alita’da seçkinler havada asılı olarak duran şehirde yaşarken, getto yüzeydedir. Siberpunk olmayan ancak bir çok sosyal ya da fütüristik distopyada zaten benzerlerine rastlanan bu durum (Örnek: Cezalandırıcı’da (Demolition Man) vardı. Orada da yoksul sınıf kanalizasyonlarda yaşamakta idi), Metropolis ile birlikte ortaya çıkmış görünüyor. (Bilmediğim örnekleri varsa affedin… Rus yönetmen Yakov Protazanov’un filmlerini henüz izlemedim. Biliyorsanız yorum kısmına yazarsanız sevinirim.)

Siyasi mesaj

İlginçtir, Metroplis komünizm ve ateizmi teşvik ettiği gerekçesiyle ülkemizde de yasaklanmış. Aslında durum tam tersi. Bolşevikliğin Rusya’da galip geldiği bir devirde çekilen film Weimar Almanya’sının rahatlığında ortaya çıkabilmiştir. Bu ayrı bir konu, ancak filme genel olarak bakıldığında zaten kapitalist ülkeleri rahatsız edebilecek bir durum yok gibi görünüyor.

Film ilk etapta kapitalizm eleştirisi gibi gelebilir, zira sınıflaşma, fordizm, gettolaşma öğeleri dışavurumcu bir şekilde

“Beyin ve eller ancak aradaki bir kalp ile bağlanabilir”

sergileniyor. Daha filmin giriş kısmında şehirden bahsederken “kurucuların kendi çocukları rahat yaşasın diye kurdukları “eşsiz bahçe” nitelemesi ile anti-kapitalist imaj ve eleştiri güçlendiriliyor gibi görünebilir. Şehrin/şirketin yönetildiği binaya “yeni babil kulesi” denmesinin de (dini kaynaklarda tanrıya ulaşmak amacıyla inşa edilen kule) aynı imajı güçlendirdiği söylenebilir. Ancak olayların cereyan edişi de tam olarak bu yönde ilerlerken kurgu filmin kadın başrolünde yer alan Maria karakterinin “beyin ve eller arasındaki boşluğun ancak bir arabulucu kalp ile gerçekleşebileceği” söylemi ile korporatist yapı kurulmaya başlıyor.

(Bilindiği üzere korporatizm faşist İtalya ve Almanya’da ortaya çıkan, hem işçi sınıfını hem de işveren sınıfını ulusal hedefler doğrultusunda seferber eden, totatiteryen rejimlerin bir özelliğidir. Korporatizmde devlet, işçi, işveren birlikte aynı hedef için çalışırlar.)

İşçilerin mucit Rotwag tarafından icat edilen ve Maria’ya benzetilen insan-robotunun Maria yerine geçip işçileri provoke etmesiyle isyan başlıyor. İşçiler makinaları parçalamaya başlıyorlar ancak “hırslarından”, makinaları parçaladıkları zaman kendi şehirlerinin de yıkılacağını ve çocuklarının da şehirde olduğunu unutuyorlar. Daha sonra çocuklarının öldüğünü hatırlayan işçiler bu defa “cadı avına” çıkıyor ve Maria’yı aramaya başlıyorlar. Bu sırada Maria, Freder (Patron Fredersen’in oğlu) ve Josaphat (Patronun eski sağ kolu) çocukları kurtarmakla meşguller ve hepsini de kurtarıyorlar. İşçiler Maria yerine onun insan-robot kopyasını yakalıyor ve onu yakıyorlar, ve onun aslında bir robot olduğu gerçeğiyle yüzleşip afalladıkları bir zamanda da çocuklarının hayatta olduğunu öğrenerek sakinleşiyorlar. Daha sonra olayların içyüzü açığa çıkıyor ve nihayet Maria’nın sözüne gelip beyin (işverenler) ve işçiler (eller), Freder’in (devlet) arabuluculuğunda (kalp) birleşiyorlar.

Bana göre verilmek istenen mesaj şu:

– Ne kadar ağır çalışsanız da şirket sizin de yaşam kaynağınız. Ona saldırmayın.
– İsyan, grev vb. gibi eylemler size zarar verecektir. Hırs gözünüzü kör edebilir. Çocuklarınızı ve onların geleceğini düşünün.
– Patron beyindir. O düşünür. Siz ise elsiniz. Emek sarfedersiniz. Gördüğünüz gibi bu adil bir paylaşım. Arada bir kalp olur da sizi uzlaştırırsa rahat rahat yaşarsınız. Siz çocuklarınızı unutursunuz ama biz unutmayız.

Bunlar hesaba katıldığında hiç de “komünizm” propogandası sezinlenmiyor. Hatta Marx’ın işaret ettiği çelişki bertaraf ediliyor. Zira Nazi’ler, devletin halkın farkı tabakaları arasında “kalp” rolünü üstlendiği yolundaki korporatist propogandalarında Metropolis’teki fikirlerden de yararlanmışlar…

Beğendiğim replikler/sahneler

“Geleceğin makina-inanını yaratmak için bir el feda etmeye değmez mi?”

Rutwag HEL’i kurtarmak uğruna (Freder’in annesi ve Fredersen’in eşi) bir elini yitirmiştir. Onu bir büst haline getirip evinde konumlandıracak kadar da onu sevmektedir. Takma elli mucit, yapmış olduğu robotu Fredersen’e ilk lanse ettiğinde robot Fredersen’le tokalaşmak için elini uzatmıştır. Fredersen korkmuş ve elini uzatmamıştır. İşte tam bu sırada Rutwag’in söylediği cümle akıllıca idi: “Ne dersin Joh, Geleceğin makina-insanını yaratmak için bir el harcamaya değmez mi?” (Bu arada “geleceğin makine-insanı” nitelendirmesi mevcut işçi sınıfını o makina ile eşdeğer gördüklerinin bir ispatı olarak düşünülebilir.)

Makinanın tenekeden Maria’ya dönüşmesi sırasındaki görüntüleri görür görmez: “Aha! Bu Queen’in Show Must Go On klibinde gördüğüm sahne” dedim hemen… Show Must Go On’un klibi Queen’in eski kliplerinden derleme olduğundan filmi izledikten sonra Queen’in aslında hangi klibinin görüntülerinin Metropolis’ten sahneler içerebileceğini araştırdım. Kısa bir sorguyla hemen buldum: Radio Ga Ga. İlk olarak Greatest Hits II albümünde dinlediğim bu şarkının klibi Metropolis sahneleri içeriyor ve bazı kısımlarında da Queen üyeleri de bu sahnelerden yola çıkılarak oluşturulmuş makinaları kullanıyorlar. Yazının sonuna klibi koyuyorum.

Sevgiler ve selamlar.

Fotogaleri:

[nggallery id=16]

Blog blog söyle bana…

Bazı okurlarımdan beklenmedik eleştiriler aldım…

Beklemediğim şey eleştirilerin içeriği değildi. Beni “Hep teknik yazılarınızı koyuyorsunuz artık. Biraz daha güncel, edebi ya da sizle ilgili, hayatla ilgili yazılarınız nerede?” diyen okurlarımın bulunmasıydı…

Elbette okunduğumu biliyordum. Site istatistikleri var, geri beslemeler, yorumlar var. Bu yolla tanıştığım kıymetli insanlar var. Ancak yine de beklenmedik oldu benim için. Güzel de oldu.

Aslında haklı bir eleştiri. Ne zamandır kendime ve hayata dair bir şeyler yazamıyorum. Bunda şu son 6 aylık süreçte ailecek yaşadığımız sağlık problemleri, benim iş yoğunluğum vb. bir çok etken var. Düşünmeyi bile bırakmıştım diyebilirim. Bugünlerde yeniden başlamış olduğumda farkettim bunu. Hakikaten: Sorgulamayalı, sual etmeyeli ne kadar zaman olmuş?

Bir de ilerleyen ve levmettiğim kendi rasyonel karakterim beni ele geçiriyor.

Duygu lazım biraz. Duygusallık lazım… Havacılıkla ilgili olmayan son on yazıya bakınca bu defa biyoloji, felsefe vs. ama bir şekilde teknik ya da bilimsel yazılarla karşılaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde “Dünya Oteli”ni yazmış olmam sırf bu yüzdendi…

Şimdi karar verdim, artık mütemadiyen bir şeyler karalayacağım. Yazmanın ve yazıyor olmanın beni rahatlattığını da tamamen unutmuştum ve bunu da yeniden hatırlamamda bana yardımcı olacak yazmak.

Abartıp çok hızlı girersem kusura bakmayın.

Sevgiler.

“Blog” mantığını kavramam gerek…

Kişisel site… Site lafının bir ara IXIR reklamındaki Banu Alkan repliği sayesinde aynı zamanda oturduğumuz evler birbirine benzerse bir arada anılmak için sarfedilen kelime de olduğunu keşfetmiştik.

“İstanbul’da yer mi var ki site yapalım”…

Öyle demeyin Banu Hanım,

Onca orman var… Yakın, belediyeden de adam angaje edin, yer açılsın. Belediyeci ile siz birlikte puro yakın. Çamlar meşeler yanarken aldığınız keyfi tütünle pekiştirin…

Velhasıl kişisel site yaparken bırakın orman yakmayı, neredeyse entropi bile arttırmadığımızı söyleyebiliriz. Üstelik bu bloglar, forumlar sayesinde epey bir bilgi de insanlığın ortak kullanımına açılmış oldu. Zira -okuyanlar da bilirler- daha önce “İnternetin getirdikleri” ve “Üçüncü kültür” hakkında bir iki akademikimtrak yazı kaleme almıştım. Benim hayran olduğum şey, işte bu blog/forum kültürüdür.

Geçtiğimiz günlerde öğrencilerin belirtilmiş soru tipine göre düzeylerini belirleyen bir yazılım yazacak oldum. Ticari bir mesele olmadığı için olayı sevgili iş ortaklarıma ya da benim için bunu eser iş olarak ortaya çıkartabilecek arkadaşlara paslamadım. Veritabanı hususunda çok iyi olmadığımdan Excel üzerinden çalışan, ancak bir Windows uygulaması olan bir şeyler ortaya çıkarttım. Gerek Excel’i dışarıdan kullanmak, gerekse özellikle grafikler oluştururken kullandığım bir Windows denetimi olan MsChart’ı öğrenirken bu engin denizden inanılmaz faydalandım. Böyle giderse kütüphaneler tarihe karışacak… Hatta “ders kitapları da”. Özellikle bilgisayar konusunda artık kitap basmak göz göre göre zarar etmek demek (göz göre göre kazık yemek isteyip onları almaya devam etmek isteyenler hala hatırı sayılır miktarlarda demek ki…)

Tabi şimdi olaylara bakış açım böyle. Yani blog dediğin, forum dediğin ademoğluna faydalı olmalı. Bu yüzden bildiğiniz mecralarda yazdığım yazıları kendi sitemde yayınlıyorum. Başka yayınlayacak gazete, web sitesi vs. bulamazsam, o tip yazın eserlerimi de sitemek koyuyorum. Fakat başlıkta da sölediğim gibi, benim şu blog mantığını bir kavramam gerek.

Akşama kadar car car car, siyaset, felsefe, politika, bilim, onca insanla fazlasıyla şey konuşuyor, insanlara düşüncelerimi serbest bir dille aktarıyorum zaten. Yazmayı kasıntı görmemin sebebi çok titiz olmam. Gazetecilik tarafımızın vermiş olduğu bir huy olsa gerek. Canı çıkarmadan huyu çıkaramam, ama huyu taksonomik bir hapishaneye koyabilirim. “Yani kardeşim, yazdığın yazının sınıfına göre davranış beğen… Madem blog yazacaksın, serbest ol. Kimse seni ayıplayacak değil…”

Öyle ya…

Şu andan itibaren günlük meseleler karşısındaki düşünceleri bir şekilde dile getirmem lazım. Mizahi yönümün kuvvetli olduğunu söyleyen arkadaşlar bunu yazılarıma aktarmadığımdan şikayet ederler.

Şimdi o zaman ben ağlanacak halimize bi güldürmeye çalışayım bakalım kendimizi…

“Blog” muymuş, yoksa “buz bloğu” mu anlarız…

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google