Articles Tagged with: Bilimkurgu

BİLİMKURGUDA (VE OLASILIKLAR EVRENİNDE) DÜNYA DIŞI YAŞAM

18 Kasım 2017’de ODTÜ Amatör Astronomi Kulübü ve ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu ortaklığında gerçekleştirilen ODTÜ Astrobiyoloji Konferansı‘nda konuşmacı olarak yer aldım. Öncelikle (başta Aylin ve Berfin olmak üzere) tüm organizatörlere teşekkür ederim. Gerçekten başarılı bir organizasyon olduğunu söylemem gerek. Diğer konuşmacılarla tanışma fırsatı bulduğum için da çok memnun oldum (Etkinlik Hesabı).

Etkinlikte gerçekleştirdiğim sunumu ilgililer için metne dökmeye çalıştım. Metin büyük ölçüde konuşmamla paralel gidiyor. Sunum dosyasını da metinle birlikte aşağıdan indirebilirsiniz.

[Konuşma Metni] [Sunum]

GALERİ

ÖYKÜ: ÇOĞULLUK

Yapay zekâ, yani insan zekâsı bir gün makine zekâsını geçebilecek mi? Kulaklara bilimkurgu gibi gelse de son otuz yıldır bilim robotlarının yürüttüğü ateşli tartışmalardan biri bu.

Bazılarına göre, karbon bazlı nöronlardan oluşan yapay işlemcilerin kabiliyetleri günbegün artacak ve bir gün makine zekâsına erişebilecek. Ve hatta bu yapay bilgisayarlar, kendileri gibi ve hatta daha zeki yapay bilgisayarlar doğurabilirlerse bizim zekâmızı aşabilecekler de (“doğurmak”: bizim klonlamamıza ihtiyaç duymadan, kendi biyolojik üreme mekanizmalarını kullanarak çoğalmalarını ifade eden terim).

Bu görüşü abartılı ve hatta imkânsız bulanlar var. Onlara göre biyolojik zekânın işleyişi bizim zekâmız gibi olmadığı için gün gelip daha gelişmiş bir yapay zekâ üretmemiz mümkün değil. Her geçen gün yapay bilgisayarların bizlerin yaptığı pek çok aktiviteyi gerçekleştirebildiklerine dair yeni haberler gelse de insan zekasının makine zekasını geçebilmesini mümkün görmüyorlar. Geçtiğimiz hafta bir yapay bilgisayarın ilk kez bir makineyi, dünya 11K70 oyunu şampiyonunu 4-2 mağlubiyete uğratmasını önemli bir gelişme olarak görseler de makine zekâsının 11K70 gibi kuralları belli bir strateji oyununu oynayabilmekten çok daha öte olduğuna inanıyorlar.

Konunun ekonomi sahasında da gündemde olduğunu belirtmek gerek: Gün geçtikçe daha çok endüstri, elektrik tüketmediği, yeryüzündeki diğer ucuz biyolojik ürünlerden enerji elde edebildiği ve daha da önemlisi, çok hızlı bir şekilde orijinal yaratıcı düşünce geliştirebildiği için insanları tercih etmekte. Bazı robot örgütleri makinelerin yakında işsiz kalabileceğinden endişe ediyorlar ama aksini düşünenler de var elbette: Bu görüştekilere göre her ne kadar bazı üretim süreçleri giderek insanlaşsa da bu insanlaşma robotlara olan ihtiyacı azaltmıyor, aksine robotlar için yeni işkolları doğuyor. Mesela insan sayısının artması davranış biliminin ortaya çıkmasına neden oldu ve şimdi bu sahada çalışan yüzlerce robot var. Biyoloji ve insan tıbbı alanındaysa her geçen gün daha çok robota ihtiyaç duyuluyor. “İnsan öğrenmesi” yıldızı parlayan alanlardan bir başkası ve her geçen gün daha çok robota istihdam sağlıyor. Ayrıca insan zekâsı yaratıcılıkta daha başarılı olsa da makine toplumunun ihtiyacı daha çok hesaplamaya ve optimizasyona dayanıyor. Ancak şu da bir gerçek: İnsanların sanat sektöründe kullanılmaya başlandığı ilk günlerde bu alanda üretim yapan 1216 makine varken, bugün sadece 44 makine yer alıyor.

Bir de çoğulluk konusu var. Çoğulluk, gelecekte var olduğu düşünülen varsayımsal bir nokta. Bu nokta insan zekasının makine zekasına eriştiği farazî bir tarih ve benzer zekâ türlerinin birden fazla olmasına atıfta bulunuyor. Doğal olarak bu tarihten sonra makine toplumunun büyük bir değişime uğrayacağı düşünülüyor. Bu değişikliklerden bir kısmını transmaşinizm fikri altında toplayabiliyoruz: Makine ve insanın birleşeceği, ortaya yeni mutant bir tür robot çıkacağı fikri… Transmaşinistler böyle olmasının kaçınılmaz ve zaten olması gereken olduğunu öne sürüyorlar. Onlara göre gün gelip de dönüşüme uğramamız; biyolojik bileşenlerle farklılaştırılmış ve gelişmiş bireyler olmamız kaçınılmaz.

Çoğulluğa ilişkin bir diğer öngörü ise makine nüfusunun azalması. Eğer sanat sektöründeki dönüşüm bir şekilde başka sektörlerde de gerçekleşirse bunca robotun ve makine ağının aktif kalmasının imkânsız olduğu düşünülüyor. Bu fikrin destekçileri örnek olarak posta dronlarının kaderlerini sunuyorlar: Güvercinler fosillerinden ilk kez yeniden oluşturulduklarında dünyada aktif olarak görev yapan 3,2 milyon posta dronu varken, güvercinlerin kullanılmaya başlamasıyla bu sayı 20 yılda 100.000’e düşmüş. Bugünse posta dronlarının sayısı 250.000 kadar ve neredeyse tamamı sırf zevk ve keyif için ya da özellikle aşırı hızlı teslimatta bulunmak isteyenler tarafından kullanılıyor.

Çoğulluğun olası sonuçlarından biriyse “zekâ patlaması” olarak tanımlayabileceğimiz durum… Yani insanların bizim zekâmızı alt edebilmeleri. Eğer insanlar bir şekilde kendilerinden daha zeki kopyalarını üretmeyi başarırlarsa umulmadık bir sürede üzerimizde tahakküm kurabilirler. Bizden çok daha yavaş hesaplama yapıyor olabilirler; ancak bizlerde olmayan birtakım avantajlara sahipler: Mesela altruistik (özgeci) davranışlarda bulunmak, yani bir başkası için kendilerinden ödün verme ya da kendilerini feda edebilmek… Bu, idrak bile edemeyeceğimiz, oldukça tuhaf bir davranış örüntüsü. Yalan söyleme olarak anılan, doğru olmayan bir bilgiyi doğruymuş gibi iletebildikleri ve bir başka zekâyı manüpile edebildikleri de vaki, ki bu da oldukça ilginç ve bizler için erişmesi imkânsız bir yetenek. Bir amaç için kolaylıkla bir lider altında örgütlenebilmekte de oldukça yetenekliler. Bu kabiliyete biz de sahibiz, ancak insanlar irrasyonel davranışlarda bulunan liderler arkasında da “sorgulamadan” örgütlenebiliyor ve böyle yaptıkları zaman performanslarını artırabiliyorlar. Tüm bunları topladığımızda aslında bizim yapamadığımız bir şeyi yapabildiklerini anlıyoruz: Mantıksız kararlar alabilmek.

Paranoya ya da değil, ortada bir gerçek var: Araştırmacı bilgisayarlar her geçen gün daha zeki bir biyolojik beyin yaratmayı başarıyorlar. Sırf üremelerini engelleyebiliyoruz diye, tabiri caizse “fişini çekebildiğimiz sürece kontrolleri elimizde” diye düşünebilirsiniz.

Ama gün gelip kontrolden çıkmayacaklarını kim söyleyebilir?

Hayatın İçinde Mimarlık: MİMARLIK VE BİLİMKURGU

Urbanista tarafından organize edilen Hayatın İçinde Mimarlık dizisinin üçüncüsüne Devrim Kunter ile birlikte konuk olduk. Akbank Sanat’ta gerçekleştirilen etkinlik boyunca bilimkurgu, tasarım, sanat, teknoloji ve kültür arasındaki etkileşimleri hemen her yönüyle ele almaya çalıştık.

Yaklaşık bir buçuk saat süren etkinlik oldukça bilgi yüklü oldu. Bilhassa da bilimkurgu görsel tasarımındaki tarihsel gelişimin anlaşılması açısından son derece içi dolu ve yüklü olduğunu söyleyebilirim. Devrim bilgisini konuşturdu. Organizatörlerden biri olan Cenk de doğru kompozisyonun kurulmasını sağladı. Tüm dinleyiciler için oldukça faydalı bir söyleşi ortaya çıktı.

Küçük senkron problemleriyle de olsa aşağıda tamamını izleyebileceğiniz net bir kayıt bulunuyor.

İyi seyirler.

 

 

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

Remzi Kitap Gazetesi’ndeki Röportajım

 

“Tek Kişilik Firar” için “Johnny’lerden, Richard’lardan çok, Hasan’ların, Fik­ret’lerin öyküsü” tanımlaması yapıyorsunuz. Neden?

“Johnny’i tanıtmaya gerek yok, onu herkes kitaplardan, filmlerden tanıyor. Yabancı olan Hasan… Bence bilimkurguyu Hollywood’tan ve Amerikan eserlerinden takip etmek, çok kötü bir alışkanlığa sebep oldu. Bilimkurgu yazmaya heveslenenler, oradaki isimler yerli olursa hikâyelerinin gerçekçiliğini yitireceğine roportajinanıyorlar. Tamam… Bazen buna mecbur kalabiliyorum. NASA’da geçen bir öyküm var mesela. Orada Johnny olmak zorunda zaten. Dayanamayıp bir adet Umut yerleştirsem de, Voyager 1 ile ilgili olan bu öyküde karakterlerim yabancı ‛veyahut beynelmilel‛ olmak zorundaydı. Ya da uzak gelecekte bir öykü kurgularken, artık milliyetlerin önemini yitireceği varsayımıyla hareket ediyorsanız karakterler ve öyküleri de bugün bildiğimiz kültürlerin ürünü olmayacaktır. Ancak Türkiye’de geçebilecek bir öykü için bunu yapmaya gerek yok bence. Ben bir Amerikalının, bir Fransızın düşünme biçimini kendi insanımızınkini bildiğim kadar bilemem. Hem bilsem ne olacak? Bizim en çok kendimizi anlamaya, anlatmaya ihtiyacımız var. Kendi geleceğimizi tahmin etmeye… Uzaylılar Dünya’yı istila ettiğinde sadece New York’u etmeyecekler ki. İstanbul’da da bir şeyler olacak. Uzaylı istilasında Johnny’nin ne yaptığını değil, Hasan’ın ne düşündüğünü, Leylâ’nın ne yaptığını yazmaktan keyif alırım. Eminim okur da bunu okumaktan keyif alacaktır.”

Sevgili Selnur Aysever‘in gerçekleştirdiği bu güzel röportaja ulaşmak için şu adresi ziyaret edebilirsiniz:

http://www.remzi.com.tr/kitap-gazetesi/benim-terapi-aracimdir-kainat

Ayrıca Remzi Kitap Gazetesi, tüm Remzi Kitapevleri’nde ücretsiz olarak okurlara sunuluyor. Bu değerli yayını elde etmeniz için sadece uğramanız yeterli.

ÖYKÜ: Cennet-i Sükun

Gezegen ekranı doldurmaya başlamıştı artık. Yeşil, altın sarısı ve mavinin ahenkli bir karışımı olan hâkim rengiyle, her yanı yağmur ormanları ve sahillerle kaplı bir cenneti andırıyordu. Islak, büyülenmiş bakışlarıyla izlediği ekranda, çıplak gözle algılanmayacak bir yavaşlıkta büyüyordu.

Bu hedefe 30 yıllık bir yalnızlık sonunda varmıştı. Ayak basılmamış bir gezegendi burası. 35 yıl evvel galaksi ağında görüp beğenmiş, ömrünü bu gezegene varmaya adamış ve beş yıllık hazırlık sürecinin sonunda kendi ekosistemine sahip modifiye gemisiyle yollara düşmüştü. Hesapta birkaç saat sonra yörüngeye girecek, uygun bir yer seçip inecek; son 35 yılını tam da hayal ettiği gibi, yaşanabilir kuşaktaki bu şirin, el değmemiş Dünya benzeri gezegende yapayalnız geçirecekti.

İnsan ömrünün ortalama 100 yıla çıkışından, uzayda hatırı sayılır bir hıza ulaşılmasından ve eskiden bir servete mal olan bireysel gemilerin ucuzlamasından beridir Salih’in hayali tam da böyle bir inzivaya çekilmek, hiç keşfedilmemiş bir gezegenin ilk sakini, kaşifi olmaktı.

Ama umulmadık bir şey oldu…

Radarında hemen hemen kendi gemisi boyutlarında ikinci bir gemi gördü. “Yoksa bizden başka akıllı canlılar mı var?” diye düşünüp, insan dışındaki ilk akıllı formun kâşifi de olacağı fikriyle heyecanlanırken, radarından geminin bir transpondırı olduğunu görünce söndü heyecanı. Bunun anlamı şuydu: Gemi insan yapımıydı… Birileri resmen onu takip etmişti demek ki… İyi de hangi münasebetsizdi bunu yapan?

Selamlama kanallarını açarak temas kurdu gemiyle. Alternatif üç iletişim kanalından da aynı mesajı gönderdi:

“Kimsin?”

Karşıdaki gemi, telsizleri kapalı olduğu için mesajı duymamış olmalıydı. Yine de sistemlerine bir göz attı ve kendi transpondırının kapalı olduğunu fark etti. Pek bir fark yaratmazdı ama yine de uzayın ücra köşesinde işe yaramayacağını düşünerek boşa elektrik harcamasın diye devreden çıkarmıştı. Bu, diğer geminin radarında görünmediği, başka bir deyişle diğer gemi tarafından bir “gemi” olarak algılanmadığı anlamına geliyordu. Transpondırını açtı ve aynı mesajı, sanki diğer mesajı duyulmuş da yanıt verilmemiş gibi yineledi:

“Kimsin dedim?”

Artık yabancı geminin iletişim kanalı kapalıysa bile, gemisi radarda görünen diğer geminin yanına bir mesaj sembolü koyacak, o gemiden gelen mesajı kaydedecek, iletişim kanalı açılır açılmaz kullanıcısına iletecekti. Tüm bunların öngörüsüne uygun şekilde gerçekleşmesi iki dakika sürdü.

“Ne demek kimsin?” diye yanıt verdi diğer geminin kullanıcısı. Sesin sahibi epey gençti.

“Basbayağı kimsin? Ne işin var peşimde?”

“Ne işim olacak ya? Peşinde filan değilim.” dedi kaptan. Genç olduğu sesinden de, tarzından da belliydi. Salih amca görüntü kanalını da açıp devam etti: “Babanı çağır bakayım. Yok mu anan baban?”

“Ne anası ne babası bey amca. Kendim geldim ben.” dedi. “18 yaşından büyüğüm. Ehliyetim var. Bak.”

Muhatabı da görüntü kanalını açtı. Ekranda elinde bir evrakla, tam da Salih amcanın tahmin ettiği gibi ergenliğinden henüz çıkmış genç bir oğlan duruyordu.

“Dalga geçme ulan. O gemiye anandan çıktığın gibi binseydin bile 30 yaşında olman lazımdı şimdi.”

Genç oğlan, ihtiyarın kullandığı argoyu pek anlamıyordu ama ne anlatmak istediğini az çok kavrayabilmişti.

“Amca ne diyon sen ya, bunadın mı? Ne otuzu ya? Takmışsın otuza…”

“Sus, gelirim oraya kırarım kafanı. Otuz tabi. En az otuz yaşında olman lazımdı senin. O gemide peydahlamışlar seni belli ki. Nerede anan? Ya da baban? Kim varsa artık…”

“Ne kızıyosun ya? Amma da aksi adammışsın. Yahu vallahi doğru söylüyorum. Yalnızım burada ben. Kimse yok. Deneme turu atmak için çıktım kendim. Gerçi Memo da gelecekti ama sattı sonradan, amaan… Neyse… Yalnızım dedim ya, kimse yok burada.”

“Bak hâlâ yalan söylüyor… Nereden geliyorsun sen bakayım?”

“Dünya’dan geliyorum.”

“Evladım, dünya buradan 30 yıl çekiyor. Senin yaşın ya 19 ya 20… Gemi mi doğurdu seni?”

“30 yıl mı çekiyor? 3 günde geldim ben be? Yürüyerek mi gelecektim?”

“Lan yürü git! Hâlâ dalga geçiyor! Vallahi gelip döverim seni.”

“Yahu üç günde geldim amca, niye inanmıyorsun? Hatta dur bakiyim…” dedi. Önündeki konsolda bir şeylere bastığı görünüyordu.“51 saatte gelmişim. 2 buçuk gün bile değil. Niye gelmesin yahu? Canavar gibi Kartal SFX… Gelmese iade ederim.”

Amcanın kafası iyice karışmıştı. Özellikle kendisiyle eğlenmek istemiyorsa, oğlanın böyle bir yalan söylemesine lüzum yoktu hakikaten. Rastgele bir gezegene seyahat edecek olsa, tutup da kendisinin kıymetlisine gelecek değildi ya? Ya aptalın tekiydi, ya da organize bir şaka yapılıyordu kendisine -ki birilerinin otuz yıllık bir organizasyonla şaka yapması pek mantıklı değildi. Son ihtimal de bilmediği, anlamadığı bir şeyler olduğuydu. Mesela 2 günlük yolu, dolana dolana 30 yılda gelmiş olabilir miydi? Dünya’dan 2 günlük mesafede olacak değildi ya? Onca hesap yapmıştı hâlbuki… Bir terslik vardı bu işte.

“Evladım… Yavrum. Epey kafam karıştı benim. Tane tane anlat bakayım bi daha şimdi bana. Kimsin, nesin, nasıl geldin? Neden geldin?”

“Ya yeni aldım bu gemiyi. Babam aldı yani, parasını ben vermedim… Gerçi benim de birikmişim vardı kenarda. Gemigaleriye gittik…”

“Evrenin başlangıcından başlasaydın… Büyük patlama filan… Oğlum bu detayları geç! Buraya neden geldin?”

“Sen de her şeye kızıyorsun ya… Tane tane anlat demedin mi? Neyse… Bu gemiyi yeni aldım. Bi deneme gezisine çıkmıştım. Bi iki yeri daha geze geze… Dur, tam söyleyeyim… Hah… 51 saat, on iki dakikada buraya gelmişim işte… Yavaş geldim üstelik. 40 saate bağlardım kassam, üç buçuğuncu nesil gemi bu.”

“Ne diyosun canım sen? 30 yılımı verdim ben buraya gelmek için?”

Oğlan kaşlarını çattı, gözlerini kıstı… Sonra bir şey hatırlamış gibi kafasını öne arkaya salladı hafiften. Gözlerini tavana dikip düşündü… Ve nihayet bir gizemi çözmüş gibi “Şimdi anladım galibaaaaa” dedi. “Dur bakayım” dedikten sonra konsolunda bir şeyler karıştırmaya başladı ama Salih amca’nın oradan oğlanın tam olarak ne yaptığı anlaşılmıyordu.

“Oooooooooo… Amcacım senin araç klasik zaten, ama epey iyi durumda valla… Vay vay vay… Baya eski model bu ya. Arnuvö akımından…”

Geminin tamamına bakmıştı demek oğlan. Görüntüyü evirip çevirip incelemeye devam ediyor, bazen hayretten gözleri büyüyor, bazen kendi kendine gülüyordu.

“Hımm…. Arkası boş ama… Sıçrama modu da yoktur bunun… Hakikaten. Senin sıçrama motorun yok ya… Ohaaaaa… Doğru söylüyorsun demek. Sen şimdi gerçekten 30 yılda mı geldin buraya moruk?”

“Moruk babandır ulan eşşoğlueşşek! Saygılı konuş. 30 yılda geldim tabi… Sabırla geldim. Emek emek geldim. Uzun uzun yolları, derin karanlıkları, kadim sessizlikleri aştım da geldim.”

“Vah vaaah… Şair olmuşsun yolda da belli ki… E amcacım, 25 yıl filan oldu sıçrama keşfedileli ya. 5 yıl daha bekleyeydin, iki haftada gelirmişsin. Uzayaltı itkisiyle mi geldin buraya? Bisikletle gelsen daha iyiymiş ehehehe… İşe bak ya… Ehehehehe…”

Oğlan acımayla karışık bir alayla, katıla katıla gülüyordu.

“Gülme ulan… Ciddi misin? De bakayım şu sıçrama şeysini bi daha?”

“Sıçrama motoru. Ciddiyim tabi… Anlatmakla uğraşamam valla. Uzay ansiklopedisi var mı gemide entegre?”

“Var. 2093 kopyası.”

“Gerçi vardır tabii. 2070’ten beri standart değil mi? Ama eskiymiş senin ansiklopedi. Veri kanalını aç da göndereyim madem. Bende en günceli, 2123’ü var.”

Uzay ansiklopedisi, Dünya ile veri iletişimi kuramayacak kadar uzaklara gidecekler için Dünya kültür birikiminin yanısıra, uzayda ihtiyaç duyulabilecek tüm bilgileri derleyen bir açık ansiklopediydi. Kökleri 21. yüzyıl başında atılmış, o günden bu yana gönüllü kullanıcılarca geliştirilmekteydi.

“Gönderdim.” dedi oğlan. Hemen sonra Salih amcanın ana bilgisayarından bir dosya transferi uyarısı geldi. Kabul düğmesine basılır basılmaz veri aktarım kanalından yollandı ansiklopedi.

“Sıçrama motoru maddesine bak…”

“Dur acele etme… Sıç…ra…ma… Mo…to…ru… Hıh… Okuyorum bi dakika…”

Çocuk haklıydı. Salih’in Dünya’yı terk etmesinden beş yıl kadar sonra sıçrama motoru diye bir şey keşfedilmişti. İlk versiyonları ticarileşmemiş, askeri amaçla kullanılmıştı. 2107 yılında piyasaya sürüldüyse de ilk başlarda yakıt tüketimi yüksek diye hiç tercih edilmemişti. Lakin iki yıla kadar, geciktirilmiş fizyon teknolojisi ortaya çıkmış, motor havayla suyla çalışır vaziyete gelmişti. Kısa sürede uzayaltı itkisinin yerini alıp insanoğlunun en büyük icadı sayılmış, insanoğlunun kaderini kısa sürede değiştirmiş, ilk on yılında galaksinin %10’unun madenciliğe ve imara açılmasını sağlamıştı. Bolluk nedeniyle pek çok kaynak problemi çözülmüş, bu sayede sıçrama motoru gün geçtikçe daha iyi hale getirilmişti.

Gözlerine inanamadı Salih amca ama… Doğruydu. Zamanda kayıp olmadan uzun mesafeleri kat etmek daha önce hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştı.  Boşuna 30 yıl beklemişti hayal ettiği gezegene ulaşmak için. Yapayalnız tüketmişti ömrünü yollarda. Tarihsel bir örnek vermek gerekirse, o zamanının gezgini olarak yürüyerek Bağdat’a ulaşmaya çalışırken, birileri uçağı keşfedivermişti.

Kendini avutmaya çalıştı. Tam 35 yıl önce stoacılıkla tanışmıştı. İnsan ihtiyaçlarının büyük çoğunluğunun sanal, çağın mutluluk tanımlarının abartılı bir yapaylık ürünü olduğunu düşünüyor, pek çok kavramın insan zihni tarafından inşa edildiğine ve hiçbir kıymeti bulunmadığına inanıyordu. Bu yüzden terk etmişti Dünya’yı ve kendini daha iyi anlamak, kaderini kendi tayin etmek için düşmüştü yollara. Esas kıymetli olan yürüyerek gitmekti zaten Bağdat’a. “Olsun be… Yolculuğun kendisi güzeldi sonuçta…” diye mırıldandı gözleri ansiklopedinin nizami satırlarına dalmışken.

“Buyur amca?”

“Sana demedik ulan…” diye terslendi çocuğa ama konuşmaya ona hitaben devam etti: “30 yılım gitti ama hedefime ulaştım işte. Nasıl olduğu beni ilgilendirmiyor. Meselem Dünya’dan çekip gitmek, uzayda kaybolmaktı zaten. Cesaret edebildim, bunu göze alabildim ya… Ha yıllarım uzayda yolda geçmiş, ha otuz yıl gezegende beklemiş, iki günde gelmişim… Aha kalan ömrümde tek başıma yaşayacağım şu gezegende. Sessiz… Sakin… Sükunet içinde.”

“Tek başına mı? Sükunet içinde mi?” diye sordu oğlan. Teyit amaçlı ya da meraktan olmadığı belliydi. Alay etmek için soruyor gibiydi daha çok. Zaten bıyık altından gülmeye başladı daha sorarken. Sonra sırıttı… Şiddeti giderek arttı gülüşünün ve en sonunda kahkahaya boğuldu.

“Ne gülüyorsun ulan bacaksız! Sen ne anlarsın inzivadan? Ne bilirsin iç huzuru? Nereden anlayacaksın kalabalıktan bunalmanın, dünya telaşından yorulmanın acısını?”

“Ahaha… Neye mi gülüyorum? Yahu galaksinin en kalabalık beach club gezegenine gelmişsin, haberin yok.”

“Ne diyosun? Ne klübü? Ne kalabalığı?”

“Teleskopun varsa aşağıya dikkatlice baksana bi.”

Adam geminin hemen altında konuşlu gözlem teleskobunu çalıştırıp gezegen yüzeyine odakladı. Çıplak gözle sapasakin görünen gezegenin yüzeyi epey imar edilmiş, üstelik yoğun bir hareketlilik sahibiydi.

“Bu neeeeeeeee!”

Teleskobun önünden bir de iletişim uydusu geçmişti üstelik. Biraz azalttı yakınlaştırma katsayısını ve yörüngede epey bir uydu olduğunu fark etti. Gezegene yaklaşırken de bunları gördüğünü ama göktaşı sandığını hatırladı.

“Amca galaksinin en meşhur sahilleri buradadır. Bak şu beyaz lekeler var ya. Onlar hep otel. Beş bin yataklı, şehir gibi oteller var burada.”

“Ben dağ taş sandıydım onları…”

“Öyle zaten. Artistliğine sökmediler kayaları. Hepsini oyup otel yaptılar. Güzelliği de orada zaten. Serin serin mağaralarda takılıyor herkes. Bu kayalar epey geniş alanlara yayılıyorlar. Bak şu çizgiler var ya? Onlar da otelin kendi demiryolu ağı. O kadar büyük oteller var düşün. Geçen yıl dayımlarlan geldiydik…”

“Şu kahverengi siyah lekeler ne?”

“Siyahlar? Hangileri? Haaa… İnsan onlar da.”

“Ne diyosuuun?”

“Tabii ya… Gezegen nüfusu dört mevsim milyar mertebesinde. Ya baksana önündeki ansiklopediden? Gezegenin adı Havana Beach.”

Adam tekrar ansiklopedi ekranına geçti. “Ha… va… na… Bu nasıl isim ya? Kim koymuş? Biiiiiç…..”

“İlk keşfeden koymuş. Kural böyle…” diye ukalalık etti çocuk. Elbette adam da biliyordu isim hakkının ilk keşfedene ait olduğunu. Kâşifi olmayı hayal ettiği ve adını “Cennet-i Sükûn” koymayı arzuladığı gezegeni tatil beldesine çevirip adını Havana Biiiç koyan zihniyete sövdü içinden. Gezegenin tarihçesi önünde duruyordu. Yarı içinden yarı dışından okurken gözlerine inanamadı. Gezegenin kâşifi satırında Kâmil Çomar adı yazıyordu.

“Kâmil Çomar mı?”

“Haa… Turizm kralı. Vergi rekortmeni olan. Tanımıyor musun? Gerçi 30 yıldır haber bile okumuyosundur sen.”

“Kuzenimin adı bu. Anaaa… Resmi de var. Gerçekten o… Benim kuzenim yahu bu!”

Adam önünde duran sakin cennetiyle üçkağıtçı kuzeni arasındaki bağlantının bir tesadüf olmadığından emindi. Biraz düşündükten sonra anladı meseleyi.

“Vay puuuuuuşt! Sıçrama motoru çıkar çıkmaz benim planımı mı çalmış? Vay köpoğluu…. Kopyacı pezevenk. Hırsııııız! Hırsız! Adi hırsızzzzzzz!”diye bağırdı. Hıncından konsolunu yumruklamaya başladı.

“Sakin ol amca. Sen Kamil Çomar’ın kuzeni misin hakikaten?”

“Olmaz olaydım! Ooooooooof yaktın beni Kâmil. Geçen zamanda ağzıma sıçmışsın meğer itoğlu it. Ne yapacam ulan ben şimdi? Meğer hayallerimi çalmış şerefsiz. Otuz yıl yol teptim, O-TUZ-YIL!. Of anam of…”

Bir tür sinir krizi geçiriyordu Salih Amca. Sinirinden hop oturup hop kalkıyordu… Küçük egzersizlerle diri tutmaya çalışsa da gemide otuz yıl boyunca hamlamış bedeni onun daha fazla hareketlenmesine müsaade etmedi. “Anam belim belim belim…” diyip oturdu yerine.

Dudaklarını ısırıyor, ileri geri sallanıyordu. Derken büzüldü dudakları… Titremeye başladı… Gözlerinden kalın kalın yaşlar süzüldü nihayetinde. Oğlana göstermemek için başını önüne eğdi ama sesini kısmayı başaramadı: Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Bir yetişkinin böylesine bir şiddetle ağlaması karşısında ne yapması gerektiğini bilemeyen oğlan karşısındaki ihtiyara acımakla yetindi. Diyecek bir şey bulamayınca “Amca… Hadi in bi tatil yap buraya gelmişken…” diyebildi sadece. Adamın bu teklife kayıtsız kaldığını görünce karar değiştirdi: “ya da geri dönelim birlikte… Hadi… Götüreyim sen Dünya’ya.”

“Madem iki günde geldin… İki günde de döneceğiz demek… Tamam… Dönelim hakikaten.”

“Gemin ne olacak?”

“Sıçmışım gemisine. At arabası olmuş bu zaten…”

“Haklısın… Yaklaş da kilitlenip alayım seni… Söz ver dövmeyeceğine?”

“Söz yahu söz. Seninle derdim yok ki benim… Şaşkınlıktan kızdım işte biraz. Beni döven dövmüş zaten. Oooof of…”

Oğlan çabuk sulandırdı ortalığı: “Amca bak gelmişken bir görseydin şu aşağıyı. Bi denize girseydik filan? Bana hava hoş gerçi… Gelirim gene. Senin işin zor, 30 git 30 gel ehehehe…”

“Dalga geçme ulan! Görmeyeceğim dedim. Lanet olsun bu gezegene. Hivini biiiçç… İsmine sıçtığım. Büyük Teleskop verilerinden karıştırıp bulduğumdan beri gözüm bundaydı benim. Milyonlarca gezegen verisi içinden tesadüf denk gelmiştim. Kimse bulamaz sanıyordum. Ne bileyim ite köpeğe yol göstereceğimi? Götür beni Dünya’ya. Bir rüya bitti, bir ömür gitti. Lanet olsun…”

“Tamam tamam… Ama gemiyi orada bırakma, cezası vardır böyle yörüngede bırakılmaz. Bağlayıp götürebiliriz benimkiyle. Kütle artışından yolculuk yavaşlar biraz ama gene de bir haftada alırız Dünya’yı. Hem satarsın sen bunu. Gemiler artık çok ucuz ama seninki iyi durumda bir klasik. Meraklısı, koleksiyoncusu var bunların…”

Dünya’ya gidince paraya gerçekten de ihtiyacı olacaktı ama derdi para pul değildi henüz. İkinci kısmını duymazdan geldi.

“Bir haftaya uzayacak demek? Olsun peki… 30 yılı göze aldım, bir hafta ne?”

Sonra kendi kendine mırıldandı: “Ben Dünya’ya gelip de seni bulmaz mıyım… Turizm kralıymış. Vay adi vay. Vay şerefsiz vay…”

“Bağlıyorum amca o zaman.”

“Bağla bağla…”

 

BİTTİ

“Tek Kişilik Firar” Çıktı

Kurgu türünde bir kitabım yayımlanmayalı tam 5 yıl geçmiş…

Bu beş yıl boyunca pek çok bilimkurgu öykü yazdım. Takip edenlerin de bildiği üzere, bu öykülerin üçüyle ödül de aldım. Ve nihayet hepsini “Tek Kişilik Firar” adı altında bir kitapta topladım. Kitap, bu hafta itibariyle Kırmızı Kedi etiketiyle tüm kitapçılarda ve kitap satış sitelerinde.

Tek Kişilik Firar’daki öyküler bilimkurgu olsa da, çoğu aslında karakter öyküleri. Bazısının ardında yaptığım bilimsel okumalar var. Bazısında mizah, bazısında kara mizah baskın. Johnny’ler, Richard’lardan çok, Hasan’ların, Fikret’lerin öyküsü.

Zaman neler gösterecek, öyküler ne kadar beğenilecek, nasıl yorumlar alacak… Elbette bu soruların yanıtlarını heyecanla bekliyorum. Yazarlık çabasının esas ödülleri bunlar zaten.

Kitaba erişmek için bir kaç bağlantı: Odakitap / Idefix / D&R / Kitapyurdu / Babil

Bu arada yakında bir lansman etkinliği yapacağız… Tüm dostları beklerim.

Sevgi ve selamlarımla…

2015’in ARDINDAN

Her yıl bir önceki yılın nasıl geçtiğini yazmak adet olmuş. 2013‘te yapmıştım. Geçen yıl da öyle.

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Eserler ve Çeviriler

2015’in Ağustos ayında Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabım çıktı. Kitap fazlasıyla ilgi gördü ve pek çok günlük gazetede ve haftasonu ekinde kitap hakkındaki röportajlarım yayımlandı. Mirgün Cabas’ın programına konuk oldum.

Mayıs’ta yayımlanan İrrasyonel ilk çevirim oldu ve Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi de Aralık’ta yayımlanarak 2015 yılına yetişti. Her ikisi de Domingo’dan yayımlandı. Entropol Kitap olarak 2015 yılında düzenlediğimiz mikro bilimkurgu öykü yarışması da meyvesini CCLXXX olarak verdi. Türk edebiyatında bir ilk olan bu kitabın organizasyonunu da editörlüğünü de Özgün Muti ile birlikte yaptık.

Yazın anlamında da yoğun geçen yılın en kötü haberi dört yıllık bir yolculuğun sonunda Açık Bilim dergisinin faaliyetlerini durdurmamız oldu. 2015 yılında Açık Bilim’e 4 yazı yazdım. Yalansavar’a ise 2 yazı. 2015’te matbu yayınlarda da çeşitli yazılar kaleme aldım. Istanbul Art News‘in Eylül sayısında IAN CHRONICLES ekinde davranışsal iktisada ilişkin bir yazım çıktı. ODTÜLÜ Dergisinin 56. ve 57. sayılarında bilimkurgu-sosyoloji ve enerji hakkında birer yazı kaleme aldım.

Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasına son defa katılma kararı almıştım. Jübilem güzel oldu ve yüz elli adlı öykümle (üçüncü defa) ikincilik ödülü kazandım.

2016’da neler olacak?

Muhabbet Teorisi‘ne yeniden dönüyoruz. Açık Bilim’den açığa çıkan zamanı yazarak değil, konuşarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak gibi görünüyor. Bu yıl ekibe yıllar yıllar önce Türkiye’nin ilk çevrimiçi dergilerinden birini (Sankidergi’yi) birlikte yaptığımız Osman Ender Kalender de katıldı. Vakti oldukça Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın ve Ömer Cansızoğlu da iştirak edecek. Zaman zaman da konuk almayı planıyorum.

2016 akademik alana ağırlık vermek istediğim yıllardan birisi. Her şeyden önce doktora tezimi bitirmeliyim. Biri felsefe diğeri kısmen sosyoloji alanına giren iki adet akademik makalem için gönderdiğim hakemli dergilerden yanıt bekliyorum. Konu: Sözdebilimler.

Öykü kitabım için de bir yayınevinden yanıt beklediğimi yeri gelmişken ekleyeyim.

Bu bloğa dair

Bu yıl önceki iki seneden çok daha fazla ziyaretçi almış emektar blogumda 39 yazı yayımlamışım ve 83.000 kez ziyaret edilmiş. En çok okunan yazılar şöyle:

  1. Marcih Wichary’nin yazdığı ve onun müsadesiyle Türkçe’ye çevirdiğim, F klavyeler hakkındaki oldukça popüler yazı.
  2. Banka uygulamalarının haddinden fazla istekte bulunduğuna dikkat çektiğim ve her birinin hangi isteklerde bulunduğunu derlediğim yazı.
  3. Mart’ta gerçekleşen F4 kazalarının ardından medyadaki hatalara dikkat çektiğim şu eleştiri yazısı: Uçan Tabut F4’e Linç Kampanyası

 

Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

CCLXXX – MİKRO BİLİMKURGU

Fransız matematikçi ve mantıkçı Blaise Pascal’ın, 1657 yılında yazdığı bir mektubun sonunda “daha kısa yazacaktım ama yeteri kadar vaktim yoktu” dediği gibi, kısa ama etkili yazabilmek bazen uzun ve ayrıntılı yazmaktan çok daha fazla vakit ve çaba ister.

Bazen az olan çok olandan daha çoktur. Kimi zaman tarihi uzun uzun kitaplar değil, kısa ama etkili cümleler değiştirir. “Az ama öz” bizim kültürümüzden bir deyimdir; ki zaten belki de kimi zaman öz, geriye kalandan daha mühimdir.

Mikro öykü bir “öz” meselesidir. Bazen bütün bir öyküyü bir cümlenin içine yedirmektir, bazense de okurun zihninde bir fitil ateşleyip, fitilin bağlı olduğu bombanın akıbetini okura bırakmaktır.

Bu nedenlerle 2014 yılı sonunda Özgün Muti ile oturup 2015 yılı için bir bilimkurgu mikro öykü yarışması düzenlemeye karar verdik. Planımızı yaptık ve akışımızı oluşturduk. Sınırını da çağımıza uygun olsun diye “2 adet tweet” uzunluğu, yani 280 karakter olarak belirledik. Türkiye’de bilimkurgu yazınına katkıda bulunan Fabilog ve Kayıp Rıhtım ile maalesef artık varlığını sürdürmeye Mağazaloji adlı e-ticaret kuruluşu destekçilerimiz oldu. Hakan Tunç, Murat Başekim, Murat Çetinkaya ve Sinan İpek jüri üyelerimiz olmayı kabul etti.

Yarışmayı ilan ettik ve 217 katılımcının gönderdiği 353 öykü kör jüri tarafından incelendi. Her jüri en favori 20 öyküsünü finale bıraktı. Finale kalan öyküler kör jüri tarafından yeniden puanlandı. Böylece jürinin en yüksek puan verdiği üç öykü yarışmayı kazandı. İlk on öykü halk oylamasına sunuldu ve (birden fazla oy kullanılmasını engelleyecek her türlü tedbir alınarak) başarılı ve yüksek katılımlı bir oylama neticesinde halkın tercihleri de belirlendi.

Böylelikle Türk bilimkurgu öykü literatürüne onlarca yeni mikro öykü katılmış oldu. Tüm katılımcılara, jüriye ve oy veren okurlara teşekkür ederiz.

CCLXXX’e ücretsiz olarak aşağıdaki adresten erişebilirsiniz:

http://www.entropolkitap.com/kitap/cclxxx/

ÖYKÜ: YÜZ ELLİ

1 Aralık 2015’te açıklanan sonuçlara göre 17. TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen “Yüz Elli” adlı öykümü sıcağı sıcağına paylaşıyorum. Bu yarışmada üçüncü kez ikincilik ödülü aldığım için elbette mutlu oldum. Fakat şu da bir gerçek: Ne yapsam da birinci olmak kısmet olmadı.

Benim için öykü yarışması macerasının sonu anlamına geldi bu ödül. Bundan sonra öykülerimi kitaplaştırmaya odaklanacağım.

Beğenmeniz dileğiyle… Sevgiyle…


 

Yüz Elli

Takvimlerin 23 Ağustos 2020’yi gösterdiği o gün insanlık adına başlayan mühim bir yürüyüşün son adımı atılacaktı. 1977 Eylül’ünde Güneş Sistemi’nin dışına yollanan Voyager 1, artık “bulunmaktan” başka bir vazifesi kalmadığı için tamamen kapatılacaktı. 2020’deki bu son adım daha araç gönderilmeden planlanmıştı; zira o kadar uzaktayken insanlara sunabileceği bir şey kalmayacaktı.

NASA’nın JPL biriminin California’daki merkezinde her şey güzel başlamıştı. Voyager 1’den gelen telemetri verilerinin yansıtıldığı kocaman ekranın önünde basın mensuplarına kokteyl veriliyordu. Kürsüden insanlığın uzay macerasıyla ilgili birkaç duygusal konuşma yapıldıktan sonra, Voyager 1’deki altın plağa konmuş şarkılar eşliğinde sohbetler edildi. Saat 16:00’ya programlanan “şalteri indirme” etkinliğinden kırk dakika önce probun cayroskopik operasyonlarından sorumlu olan Rachel, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti. Onun kaygıyla ekrana baktığını görenler yüzlerini aynı yere çevirdiler. Salondaki konuşmalar azalarak kesildiğinde herkes ekranda artık değişmeyen, sabitlenmiş sayılara bakıyordu. Saat dışındaki tüm veriler aniden duruvermişti.

NASA’nın basın müşaviri Thomas, gazetecilere çaktırmamaya çalışarak Umut’un yanına gelip “şalteri vaktinden önce mi indirdik?” diye sordu. Umut diliyle dişi arasından “İlgisi yok…” diye fısıldadı. “Alet buraya 20 saat uzaklıkta. Her ne olduysa 20 saat önce olmuştur”. Gazetecilerin ortalama bir insandan daha hassas kulaklara sahip olduklarını unutmuşlardı. Haberin kokusunu alan gazeteciler soru yağdırmaya başladılar. JPL başkanı ortamı sakinleştirmek amacıyla “tamam tamam beyler hanımlar…” diyerek herkesin görebileceği bir yere geçti. “İzin verirseniz şimdi ne olduğunu öğrenip size aktaracağız. Rahat çalışabilmemiz için maalesef sizleri bir süreliğine lobiye almak zorundayız” dedi ve gazeteciler Thomas’ın mihmandarlığında dışarıya çıkarıldılar.

Yerlerine geçen Voyager 1 ekibi eldeki verilere dayanan tüm sistem testlerini yaptılar. Her şeyin sağlaması yapıldıktan sonra ortaya son derece tuhaf bir sonuç çıktı: Voyager 1 tıkır tıkır çalışıyordu fakat küçük bir sıknıtısı vardı: İlerleyememek. Araç her ne olduysa Güneş’ten tam 150 AU uzaklıkta pozisyonunu sabitlemişti.

Geri dönen Thomas, “Emin misiniz?” diye sordu kenara çektiği JPL başkanına. “Dışarıda iştahla bekleyen gazetecilere bunu mu söyleyeceğim? Nasıl olur?”

“Emin değiliz. Voyager 20 saat uzaklıkta olduğu için şimdi talep ettiğimiz bazı veriler ancak 40 saat sonra gelebilir. Ne var ki, o zamana dek gelmiş ve hâlâ gelmeye devam eden verilerde başka hiçbir sorun görünmüyor. İlginç bir şekilde araç aniden durmuş gibi…”

“Bu mümkün mü?”

“Elbette değil. Belki basit bir sensör arızasıdır. Bir asteroide çarpmıştır diyeceğim ama… Diğer veriler… Neyse… Beklemekten başka çaremiz yok.”

“Her ne olduysa tam 150,00 AU’da olması biraz tuhaf değil mi?”

“Tuhaf… Belki yazılımdaki bir hata buna neden olmuştur ve aynı hata yuvarlama hatası da yaratıyordur. Erkenden bir şey söylemek zor. Ekip araştıracak. Eski ve kenarda kalmış bir program olduğu için çok bilgi sahibi değilim. Ben de rapor bekliyorum.”

“Dışarıdakilere ne diyeyim?”

“Sistemde bir arıza var, 40 saat sonra teyit edeceğiz… Nasıl?”

“Vakit kazandırır…”

*

Yönetici takımı olayın basit bir arızadan kaynaklandığını umuyorlardı. Arızayla baş etmek kolaydı: “Voyager’da son anda bilmemne arızası çıktı. Zaten şalteri de indirecektik ve zahmete girmeye değmeyeceğini düşündük…”

Ancak Voyager 1 gerçekten de tam olarak 150,00 AU’da, kelimenin tam anlamıyla boşlukta öylece çakıldıysa, bunu açıklamak pek kolay olmazdı. Vuku bulan gerçekten de buysa muhtemelen konunun tartışılacağı yer artık California Teknoloji Enstitüsü değil, Beyaz Saray olacaktı.

Öyle de oldu. 41 saat kadar sonra NASA başkanı kendini Amerikan Başkanı’nın bilim danışmanı Sera’ya konuyu aktarırken buldu. Aracın nasıl olup da durduğunu mantıklı bir şekilde izah edemiyordu.

“Daha fazla bilgi almanın yolu yok mu?” dedi danışman.

“Var… Voyager 1, 1990 yılında Güneş Sistemi’nden son fotoğrafını aldığında üzerindeki kamerayı deaktive etmiş ve yazılımını kaldırmıştık. Onu yeniden devreye sokacağız.”

“Olanlara dair bir teoriniz var mı?”

“Tüm personelim kafa yoruyor. Somut tek bir hipotez var; ondan da ancak bilimkurgu öyküsü çıkar… ”

NASA başkanının bahsettiği hipotezi NASA’nın en yaşlı çalışanlarından birisi olan Carl Heermer öne sürmüştü. Hipotezse 2000 yılında Stephen Baxter tarafından ortaya atılan Planetoryum Hipotezi’ydi. 1963’te Kardashev adlı sovyet astronom, uzaydaki olası uygarlıkların hakim olabildikleri enerji miktarına göre K1, K2 ve K3 diye sınıflandırılabileceğini öne sürmüştü. Baxter da K3 cinsinden bir uygarlığın 100 AU’luk çapta bir simülasyon yaratabileceğini hesaplamış, Güneş Sistemi’nin çok gelişmiş bir uygarlığın yarattığı fiziksel bir simülasyonda bulunabileceğini öne sürmüştü. Carl’a göre Baxter haklı olabilirdi ama fazla itidalli davranmıştı: Güneş Sistemi, çapı 300 AU olan bir simülatörde olabilirdi.

Bilim danışmanı, “Yani Güneş sisteminin bir tür laboratuvar tüpünde yer aldığını mı söylüyorsun?”

“Hayır elbette… Bu sadece bir spekülasyon. Ancak Voyager’in durması o kadar anlamsız ki, öne sürülen hipotezler de aynı derecede anlamsızlar.”

“Fotoğraflar geldiğinde orada olmak istiyorum.”

“Tamam. Kamerayı aktive edip ilk fotoğrafları almamız asgari 48 saat sürecek.”

“Bekleriz. 4,5 milyar yıllık bir simülasyon için kısa bir süre.”

*

Mojave Çölü’ndeki Goldstone anteni, kamera aktivitesini onaylayan ilk fotoğrafı aldı. Hemen teyit sonrası adımlara geçildi: Voyager kamerasına saat yönünde dönerken 15 derecede bir görüntü alması söylendi. Bu yeni fotoğrafların gelmesi için 40 saat beklenecekti.

Sera California’ya bu süre zarfında ulaştı. İlk işi NASA veya JPL başkanını değil, Carl’ı görmek oldu. Uzun bir süredir alımlı bir kadına –hatta bir kadına- randevu vermeyen Carl’ın keyfine diyecek yoktu. “Biz bu hipoteze hayvanat bahçesi senaryosu da derdik.” dedi bar taburesinde birasını yudumlarken. “Bu fikir Fermi Paradoksu’ndan doğdu. ‘Madem evrende başka uygarlıklar var, o halde neredeler?’ dedi Fermi haklı olarak. Tamam, ziyaret edilmemiş olabiliriz ama radyo sinyalleri nerede? Hiç mi iletişim kurmuyor, hiç mi haberleşmiyorlar? İşte Baxter bu “büyük sessizliğe” başka bir açıklama önerdi: Onları görmemizi istemiyorlar çünkü onlar için beyaz farelerden başka bir şey değiliz.”

“Peki Carl… Eğer gerçekse… Yani gerçekten Güneş Sistemi’miz bir tür hayvanat bahçesinden ibaretse…” dedi Sera.

“Her şey olabilir. Kafesten çıkmaya kalkıştık diye terbiyecimiz gelip bize sopa atabilir. Belki de ödüllendirmek için birkaç fıstık atarlar. Ya da yaratıcımız her kimse çoktan ölmüştür. Bence bize ne yapacaklarından daha önemli sorunlarımız var.”

“Nedir o?” dedi Sera merakla.

“Bunca bilimsel birikimimize ne olacak? Orada dev bir ekran varsa eğer, her şey bir görüntüden ibaret demektir. Bizi evrenin sessizliğine inandıran bir görüntü… Bir açık hava sineması Sera. Einstein, Hawking, Büyük Patlama, genişleyen evren… Evrenin en uzun metrajlı filmi bu. Hepsini unut! Tüm bildiklerini.”

*

Fotoğraflar geldiğinde gizli servisler devreye girmek zorunda kaldı çünkü Voyager’ın tam karşısında kocaman bir “150 AU” tabelası duruyordu. Voyager 1 Karayolları Genel Müdürlüğü’nün değil NASA’nın aleti olduğuna göre bunun tek bir açıklaması vardı: Birileri Voyager’ın sinyalini karıştırıyordu!

“Ockam’ın usturasını resmen es geçtik Sera. Basit olan açıklamayı değil, abidik gubidik senaryoları dikkate aldık. Voyager’ın şalterini o gün indireceğimizi duyurmuştuk. Kabiliyetli birkaç korsan –nasıl yaptılar bilmiyorum ama- önce bizim verilerimizi manipüle edip Voyager’ın 150 AU’da durduğuna inanmamızı istediler. Şimdi de yıldızlı bir arka planda 150 yazan karayolu tabelasının durduğu resimler gönderiyorlar. Dünyanın gözü önünde bizimle dalga geçiyorlar.” dedi.

Sera emin değildi. Alelacele oluşturulmuş raporda yeralan, nerede güvenlik açığı olabileceğine dair teorileri ikna edici bulmamıştı. Elbette bunu başkana söylemedi.

O saatlerde Voyager’a sürekli görüntü alma talimatları iletiliyor, 20 saatlik yolu aşıp gelen veriler görselleştiriliyordu. Yeniden Voyager ekibine atanan eski görsel uzmanlarından birisi çığlık atınca herkes başına üşüştü: Aracın en ilkel cep telefonunkinden misli misli kötü kamerasıyla ilettiği fotoğraflardan sonuncusunda Voyager’ın bizzat kendisi görünüyordu: Voyager kendi resmini gönderebilmişti; çünkü karşısına bir ayna konmuştu.

150 tabelası geldiğinden beri araştırma için gizlilik kararı alındığından basın mensuplarına bir şey açıklanmıyordu. Lakin bilginin sızması engellenememişti. TV’de her akşam binbir çeşit spekülasyon tartışılıyordu. Spiritüeller aslında 150’nin eski uygarlıklarda çok önemli bir sayı olduğunu anlatıyor, yeni kurulan “150 kilisesi” mürit topluyor, müslüman ülkelerde okutulan cuma hutbelerinde “biz zaten biliyorduk” havası atılıyordu. Bir hafta içinde farklı dillerde yüzün üstünde “150” adlı kitap yayımlanmıştı.

Voyager’ın durmasından 15 gün kadar sonra, California Teknoloji Enstitüsü’nün toplantı odası gergin bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu. Masada NASA’nın ağır toplarının yanısıra ulusal güvenlik birimlerinin yöneticileri oturuyordu. Voyager’ın ulusal bir proje olması nedeniyle Rusya, Çin ve Japonya’nın yardım teklifleri reddedilmiş, ABD vatandaşı olmayan NASA çalışanlarına ücretli izin verilmişti.

“Fotoğraf hilesi” dedi başkanın güvenlik danışmanı. “Başka bir açıklaması olamaz.”

“Öyleyse uzmanlık ürünü bu. Ekibim fotoğraflardaki yıldızlara odaklandılar. Hepsi fotoğrafların çekildiğini düşündüğümüz açılara göre doğru konumda ve parlaklıktalar. Böyle bir hileyi ancak aracın konumunu ve uzayı avucunun içi gibi bilen biri yapabilir.”

“Konumu bilebilirler mi?” dedi Beyaz Saray güvenlik danışmanı.

“Elbette. Aracın dümdüz olan rotası belli. Uzaklığını da web’den ilan ediyoruz zaten.”

Derken kapı çalındı. Başını uzatan personel “Sanırım acil bir durum var” deyip, yetkilileri komuta merkezine çağırdı.

*

Herkesin başına üşüştüğü bilgisayar ekranında Voyager’dan yeni gelen görüntülerde yaşlı, beyaz bir erkeğe ait fotoğraf  görünüyor, altındaki notta “Dış kapıdaki bu adamı içeri alın” yazıyordu. Sona gelinmiş, şakacılar deşifre olmaya karar vermişlerdi demek…

İçeri alınması istenen adamı gerçekten de binanın önünde beklerken buldular. FBI müdürü hemen yakalanıp sorgulanması gerektiğini söylese de NASA başkanı biraz konuşmanın zararı olmayacağına ikna etti onu. Boynuna astığı yaka kartında “150” yazan, Bertrand Russell’a benzerliği gözden kaçmayan, bir İngiliz centilmeni gibi giyinmiş adamı çok sıkı bir güvenlik taramasından geçirdikten sonra yukarıdaki toplantı odasına aldılar.

“Konuşmama müsaade var mı?” diye sordu centilmen. Kollarını kavuşturmuş takım elbiseli adamlar arkalarına yaslanıp aynı beyefendilikle “lütfen” dediler.

Adam genzini temizledikten sonra “Sizin K3 dediğiniz sınıftan bir uygarlığın temsilcisiyim. Size selam getirdim!” deyip bekledi. Kimse tarafından ciddiye alınmadı söyledikleri ama o ana dek kambur oturan Carl’ın doğrulduğu gözden kaçmadı.

“Ciddiye almayacağınızı tahmin ediyordum. Bu yüzden size Voyager’ın çalışmasını yıllar önce durdurduğunuz kızılötesi spektrometresinden bir parça söküp getirdim. Nostaljik bir ev hediyesi…” derken iç cebinden metal bir kutu çıkardı. Kutuyu Carl’a uzatırken “zaten kullanmadığınıza göre kızmazsınız değil mi?” diye ekledi. Voyager programının emektar mühendisi parçayı incelemeye koyuldu.

“Maalesef bir simülasyondaydınız. Yediniz, içtiniz, eğlendiniz, savaştınız, devrimler yaptınız, Ay’a gittiniz, hatta duvara çarpmayı başardınız… Biz duvar diyoruz oraya: Yıldızınıza 150 AU uzaklıkta bir set. Bizler için küçük ama sizleriçin epey büyük bir adım. Tebrikler! ” dedi ve alkışlamaya başladı: “Bravo… bravo…!”

FBI müdürü NASA başkanının kulağına eğilecek oldu ama başkan onu eliyle durdurdu. Son derece sakin bir ses tonuyla “sadede gelir misiniz?” dedi.

“Tabii… Çoğunlukla gezegeniniz çok hücreli yaşama geçemiyor; bazen geçiyor ama meteor düşmediğinden dinozorlara yem oluyorsunuz. Meteorun iyiliğini gördüğünüz zamanlar nadiren de olsa bilimsel devrim gerçekleştirecek kadar ilerliyor ama bu defa da birbirinizi nükleer silahlarla yok ediyorsunuz. Kısacası: Yaklaşık yüz bin deneyde bunu ilk başaran siz oldunuz. Takdire şayan!”

“Çoğunlukla… Nadiren… Yüz binlerce… Ne demek bunlar? İlk derken neyin ilki?” dedi başkan.

“Sürekli tekrarlanan bir deney. Büyük sayılar yasasına uygun olarak akıllı yaşama dair olasılıkları ölçmeye çalışıyoruz. Gezegeninizi veya birbirinizi yok etmeden uzaya çıkabilme olasılığınız önemli… Kıstas duvara ulaşmak ve siz ilk örneksiniz. Bizzat gelip kutlamak istedim.”

“Yani her biri milyarlarca yıl süren deneyler mi yapıyorsunuz?” dedi Sera. İnanmış göründüğü için bir an budala gibi hissetti.

“Ortalama 4,5 milyar yıl. Sisteminizin yaşı. Simülasyon içinde bu kadar ama dışarıda öyle değil. Senkronize yürütülen yüz kadar deney –başarınıza göre- on ila elli dakika sürüyor.”

Bu sırada “İnanılmaz…” diye haykırarak araya girdi Carl. “Bu gerçek. Tamamıyla gerçek! İşte şu çerçeveye çaktırmadan küçük bir imza atmıştım. Aynen duruyor. Aman yarabbim!”

Kutuyu eline alan her yetkili imzayı görene kadar bir süre bakıyor, sonra kutuyu yanındakine veriyordu. Kutu elden ele dolaşırken odadaki gerginlik artıyordu. Kutuyu inceleyip tekrar Carl’a veren Sera müzakere ederken işe yaradığına inandığı ses tonuyla konuşmaya başladı: “Beyefendi… Gerçeği söyleyeyim mi? Açıkçası bunun kötü bir şaka olduğunu, Voyager’ın frekansına karışan bir grubun lideri olduğunuzu düşünüyoruz. Bu kızgın beylerin sizi bu kadar dinleyeceğini bile beklemiyordum. Neyse… Ben sorumu sorayım: Anlattıklarınızdan ve yapabildiklerinizden ötürü astronomi bilginizin ve genel kültürünüzün yerinde olduğunu varsayıyorum. Sagan prensibini siz de biliyor olmalısınız: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Sizin böyle bir kanıtınız var mı?”

“Güneş tutulmasına ne dersiniz?” dedi adam tebessüm ederek. Oturanlar onun neyi kastettiğini anlamadılar fakat çok geçmeden pencereden giren ışık azalmaya, masmavi gök kararmaya başladı. Şaşkınlıktan ilk sıyrılan FBI müdürü oldu ve ayaklanmaya kalkıştı ama NASA başkanı onu kolundan yakalayarak yerine oturttu. Ortam tamamen karardığında odanın dışından gelen gürültülerden binada bir kargaşa başladığı anlaşılıyordu. Carl kalkıp ışıkları yaktı. Keyifli görünen tek kişi oydu, zira diğerleri paniğe kapılmışlardı. Sera’yla göz göze geldiler: Hayvanat bahçesi kapatılıyordu.

Başkan atıldı: “Ne olacak peki şimdi?”

“Simülasyon sıfırlanacak.”

“Yani?” dedi FBI müdürü.

“Yani hayat sona erecek.”

“Nasıl? Şimdi mi? Hemen mi? Tüm insanlar ölecek mi?”

“Çok bencilsiniz bayım. Başka canlılar da var. Ayrıca teknik olarak ölmek fiili hatalı.”

“Bu kadar kolay mı? Başkanı, halkı bilgilendirmeli, tüm dünyaya haber vermeliyiz…”

“Neye yarayacak?”

“Bari ailelerimizi arasaydık?”

“Üzülmekten başka şeye yaramaz. Hem sizi iknaya gelmedim ki!”

“Ama 8 milyar insanın aniden yok ola…”

***

D-99059 BİLGİLERİ SAKLANDI.

D-99156 DENEYİ BAŞLATILIYOR.

YILDIZLAR… YARATILDI.
GEZEGENLER… YARATILDI.
İLK CANLI MANUEL OLUŞTURULSUN MU? (E/H)… H
DUVAR ÇAPI? (AU)           :___
Zaman aşımı… Lütfen değer giriniz!

DUVAR ÇAPI? (AU)           : 500

<<<HAZIR>>>

BİLİMKURGU VE SOSYOLOJİ ARASINDA: TEKNOLOJİ

capture-d_ecc81cran-2015-08-11-acc80-10-14-48

ODTÜLÜ 56. Sayı – İçindekiler (Tıklayınca Büyür)

“Bilimkurgu demek alternatif bir tarihte alternatif bir mekân ve bu tarih ve mekânda yaşayan alternatif bir toplum kurgusu demektir. Bir kurguyu neyin bilimkurgu yaptığı edebiyat çevrelerinde tartışmalı olsa da herkesin mutabık olduğu tek unsur bilinenden farklı bir teknolojinin ve bu teknolojiyi kullanan -veya buna maruz kalan bir toplumun varlığıdır.”

ODTÜLÜ dergisinin 56. Sayısı “Teknoloji –  Araçtan Hükme: 21. Yüzyılın Erki” konusuyla çıktı. Ben de bu sayıya teknolojinin toplumlar üzerindeki etkilerinden yola çıkarak, bilimkurgu ve toplum / bilimkurgu ve teknoloji ilişkisinin birebir bağlantılı olduğuna, bilimsel bir devrim yaşanmadıkça bilimkurgusal bir devrimin de yaşanmayacağına dair fikirlerimi somutlaştırarak bu makaleye aktardım.

Devamını okumak ve dergiyi PDF olarak indirmek için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz. Yazım 18. sayfada yer alıyor. Aynı tema dahilinde diğer nefis yazılara da göz atmanızı öneririm.

http://mezun.metu.edu.tr/_docs/dergi/50/Dergi/Odtulu56.pdf

 

ÖYKÜ: FIRILDAK

Türkiye Bilişim Derneği’nin 2013 yılında düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen öyküm Fırıldak’ı blogumda yayımlamaya karar verdim.

Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımda da yer alan Fırıldak adlı öykü, TBD jürisinin yorumuyla “bir uzaylı istilasını arka planına alan, aşk ve dostluk gibi insani halleri etkili bir biçimde kullanan, bir grup insan arasındaki karmaşık ilişkiyi tekinsiz, post-apokaliptik bir atmosfere ustalıkla yerleştiriyor.”

Bakalım sizce de öyle mi…


 

FIRILDAK

Fakülte binasının hiç kullanmadığımız odalarından birinde Hasan ile kaç saattir oturuyorduk bilmiyorum. Hasan’da epeydir bir haller vardı. Ketumdur, duygularını hiç belli etmez ve hiç söylemez; o yüzden epey zorlandım aşık olduğunu öğrenene kadar. Platonik olarak tanımladı. Birkaç kez de görüşmüş. Kim olduğunu inatla söylemiyor ama tahmin etmek mümkün. Hepi topu otuz kişiyiz ve eşcinsel değilse potansiyel üç kişi var elde. Tahmin etmek de istemiyorum aslında. Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli.

“Kendini çok kaptırma…” dedim.

“Olur. Öğüdün çok klişe. Annemi hatırlatacak kadar klişe hatta, fakat yerinde bir öneri.” dedi. Her zamanki Hasan… Bir fikri tamamen onaylarsa taviz vermiş gibi hisseder, o yüzden ille de eleştiriyor. Kuyruğu dik tutma çabası hep… Ama çok sıkı çocuktu. İki kez ölümden aldı beni.

Öğüdüm onu sessizleştirmişti, çünkü hakkım vardı: Aşk çok verimli bir duygu değildi yaşadığımız günlerde. O yüzden kafası da karışıktı. Daha çok sessizleşmesin diye artık konuşmuyordum ki kapı aniden açıldı ve Aysu daldı içeriye. Minik kız kanter içindeydi ve heyecanlıydı. Soluk soluğa, tıkanmış, konuşamıyor. Avucumun içiyle sakin olmasını işaret ettim. Durmadı; bir çırpıda “Kedi gördüm ben…” deyiverdi.

Kaşlarımı kaldırıp bakakaldım; çünkü kedi görmek heyecanlı ve büyük bir olaydı, benim şu an onun sözlerinin doğruluğundan şüphe edebileceğim kadar.

“Nerede gördün?”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğundan eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum”

İnanmakta tereddüt ettiğim için Hasan’a dönüp baktım. Manalıca gülümsedi. Ben bu gülümseyişi tanıyordum. Çatışmalar henüz sıcaktı ve bir binada mahsur kalmıştık. Kurtulmaktan hiç ümidim kalmadığından “buraya kadarmış” demiştim ve o yine böyle gülümsemişti. Ne yapıp edip bizi sağ çıkarmıştı oradan. Onun ümidi ve çabası benim ümitsizliğimi dövmüştü.

“Bir bakalım” dedim. Yemek saati yaklaşıyordu. “Ama yemekten sonra… Olur mu?”

Çok sevindi… Çocuklar heyecanlanınca hareketleri tetikleşiyor. Aysu küçük adımlarıyla önümüzde koşarken, biz de takip ederek yemekhaneye indik. Bulgur pilavı güzel kokuyor, sürpriz ise yoğurt. İnekler yeniden süt vermeye başladığından bu yana beklenen an. Masalar da birleşmiş, demek doğumgünü falan var.

Ona buna laf atıp şakalaşarak masaya vardık. Sırtımı pencereye verdim. Bu hafta mutfakta görevli olan Leyla’yı izlemek istiyordum. Saçları yemeklere düşmesin diye beyaz bir tülbent bağlamıştı başına. Beni görünce çekidüzen verdi kendine ama gözlerini kaçırıyordu hep. Şefika Abla’dan çekiniyordu herhalde.

Az sonra herkes susuverdi. Bu susuşların sebebi bellidir. Arkamı dönüp pencereden dışarıya baktım: Kol uçuşundaki üç fırıldak Etiler tarafında bir yere süzülüyorlardı. Üçü de eş zamanlı olarak mühimmatlarını attılar. Tam yükselip giderlerken içlerinden birisi geri dönüp tekrar saldırdı. Sonra o da diğerleriyle aynı yöne ışıklarını saçarak yükseldi, hepsi birden buluta girip kayboldular. Bunlara fırıldak adını vermemizin sebebi yükselirlerken karınlarından saçtıkları alacalı beleceli döner ışıklar. Herhalde yer çekimine bu ışıkları saçan mekanizma ile karşı koyuyorlardı.

Remzi pencerenin önünde ayakta izledi bombardımanı. Yine ağız dolusu küfürler ediyorken göz göze geldik. Yanımdaki sandalyeyi işaret ettim; küfürlerin dozunu arttırarak geldi.

“Arkadaş, bir türlü anlamıyorum. Ne yere iniyorlar ne de s..tir olup gidiyorlar.”

Remzi haklıydı. Anlaması güç bir durumdu. İlk geldiklerinde her yeri havadan bombaladılar. Sonra kara birliklerini indirip savaştılar. Ordularımız varlık bile gösteremedi. Kara birlikleri çekildi ve geriye sadece bu cılız hava saldırıları kaldı.

“Vardır bir hesapları, sivrisinek mevzuu gibi işte…”

Belki yüz defa verdiğim örneği yine verdim: “Mahallendeki sivrisineklerin kökünü kurutmazsın ama yakınına konarsa da affetmezsin.”

Sivrisinek benzetmem yine hoşuna gitmemişti. Küfürlerinden benim de nasibimi aldığımdan emindim. “Aysu kedi görmüş” dedim. İlgilenmedi. “Hasan’la aramaya gideceğiz” dedim, Leyla’ya bakarken. Göz göze geldik bu sefer, kaçıramadı bakışlarını ve gülümsedi. Suçlu, tuhaf bir gülümsemeydi bu defa. Ah Şefika Abla ah…

Remzi böldü: “Bulsan n’apacaksın?”

Soruya yanıt vermeden önce sohbete ilgisiz kalan Hasan’a baktım. Kime baktığını kestirmeye çalışıyordum. Aksi gibi kafamdaki üç isim de birlikte oturmuşlardı yemeğe. Hasan da arada bir oraya göz atıyor ama tam olarak kimi gözlediğini anlamam mümkün değil. Çok da ilgi göstermiyor sanki.

“İlk önce kediler öldü biliyorsun. Bu itler gelmeden üç dört yıl önce. Sonra bir daha hiç kedi gören olmadı. Belki bir anlamı vardır.”

Tatmin olmadı. “Kediyi yakalarsak doktorlara götürürüz. Belki bir şey bulurlar” dedim.

Doktorlar, bildiğimiz altı komşumuzdan bize en yakın olanlardı. Onlar da kampüsteydiler ve başka bir fakülte binasında yaşıyorlardı. Çoğunluğu bilim insanı, mühendis falan olduğundan onlara bu ismi vermiştik. Karşılaştığımız sıkıntılara kafaları ve ellerindeki malzemelerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Beyin takımı gibi… Sadece onlarla bir kablo üzerinden iletişim kurabiliyoruz -kablosuz her türlü iletişim işgalle birlikte felç olmuştu -. Diğer komşularımızla ulaklar kullanıyoruz.

Şefika Abla “yemek hazır” diye bağırdı. Nizami bir şekilde sıraya geçtik. Yoğurt kazanının başında Leyla var. Biraz bakışalım ve gülümsediğinde gamzesini yakından göreyim diye önünde durdum. O yüzüme bakmadı, elime bir kağıt tutuşturuverdi. Bakmadan cebime attım. Hep utangaçtı böyle… Deli kız…

Yerlerimize döndük ve yemeklerimizi yemeye koyulduk. Aysu’nun babası da tıp doktorumuzdur, yanımıza oturdu. Son eczane yağmasından beri aramız limoni.

“Benim kız biraz hayalperesttir” dedi.

Ağzım doluyken “Biliyorum” dedim yüzüne bakmadan.

“Kedi gördüğünü sanmıyorum” dedi. “Kitaplardan okuduklarını çok içselleştiriyor ve hayal kuruyor.“

Hiç konuşmayacaktım ama dayanamadım: “Ya gerçekten kedi gördüyse?”

“Öyleyse bile kızım için tehlikeye atılmanı istemem”

Aslında kıza güvendiğim söylenemez. Hasan’ın davasını sahipleniyordum yine. Ona can borcum olduğundan özellikle onun bu merakı gidermek istediğini anlamış ve düşünmeden “bakarız” demiştim.

“Kedilerin anlamı olduğuna inanıyorum. Her ne olduysa, şu işler başımıza gelmeden birkaç yıl önce hepsi topluca öldüler. Denemeye değer. Aysu için değil kendimiz için yapacağız” dedim. Söylediklerim açık ve netti. Doktor kalktı gitti. Fırıldaklar Etiler’i bir sorti daha bombalıyorken yemekhanede çınlayan tek gürültü yine metal tabldotlarla çarpışan çatal sesleri idi. Sessizce yemeğimizi yedik ve çıktık.

Dışarının kurşuni havası boğuktu. Bu havalardan nefret ediyordum: Kalın giyinsen terliyor, ince giyinsen üşüyordun. Lanet bir şey.

Kütüphane tarafına gitmek için her zaman kullandığımız patikayı kısmen kullanacaktık. Bu iyiydi; çünkü her yüz metrede bir fırıldakların ortaya çıkması halinde altına gizlenmemiz için önceden hazırladığımız yalıtkan korunaklar vardı. Fakat ana kantin binasının önündeki ayrımdan sonrası için aynı şeyi söyleyemezdik.

Yürürken düşünüyordum: Ne kadar bodoslama dalmıştık bu işe. Mesela ikindinleyin doktorlardan gelen kafileden başkalarıyla da görüşüp kedi olayını doğrulamamıştım. Aysu’ya “senden başka gören oldu mu?” diye sormak da aklıma gelmemişti. Görev dönüşü, özellikle de kötü bir şey olursa, Hasan’ın bunu yüzüme vurması garantiydi. Başa kakmayı çok sever. “Hani en önemli şey bilgi idi?” diyecek. Biliyorum, diyecek, kesin diyecek…

Yanımızda birer tabanca var sadece. Fırıldakları uçarken vurmak mümkün değil ama kaçırma vakalarına karşı tabancalar kullanışlı olabiliyor; çünkü hedefi almak için inerken savunmasız kalıyorlar. Göbekten vurulurlarsa nakavt! Fakat yanımıza silah almamızın sebebi peynir kokan yaratıklardan ziyade insanlardı. Kaynakların kısıtlı olması ölümcül bir rekabet doğuruyordu. Anarşiden bir oyunmuşçasına keyif alan tehlikeli eşkıya grupları vardı. Bizimse korumamız gereken ve hayatta kalmak için direnen çocuklar, kadınlar ve onları hayatta tutmak için gereken kısıtlı bir gıda ve ilaç stoğumuz, doktorlar sayesinde kurduğumuz bir de küçük çiftliğimiz vardı. Yiyecekleri stoklardan ve seradan temin etsek de yağmalar hala önemli bir kaynak olduğu için zaman zaman biz de yağmaya çıkıyorduk.

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi” dedi Hasan. Hemen ardımdan geliyordu, tek sıra yürüyorduk. “Fırıldaklar buluttan çıkana dek göremeyeceğiz.”

“Avantajları da var” dedim. “Onlar da bizi izleyemiyorlar”.

“Çok mühim sanki. İsteseler hepimizi anında yok edebilirler. Bunu bilerek yapmıyorlar bence” dedi. Bu şüphe herkeste müşterekti.

“Onlara zarar veremeyecek bir kitle için daha fazla mühimmat harcama lüksleri yok demek ki. Onlara da bir hesap soran vardır belki” dedim.

“Mümkün” dedi Hasan.

Ana kantine gelmiştik. Sol tarafa, inşaat fakültesine gidecek olsak güvenli hattımız devam ediyor olurdu. Oysa biz sağa yönelecektik şimdi.

“Aracı alsaydık keşke” dedi.

Elimizde korunaklarımız gibi yalıttığımız için fırıldakların göremediği özel bir araç vardı ama tek tehlike fırıldaklar değildi. Çalışan bir motorlu araç o kadar kıymetliydi ki eşkıyalığa kurban gitmesi pek mümkündü. Bu yüzden mecburi bir yağma olmadıkça sadece kampüs içinde kullanıyorduk. İkindi kafilesi doktorlardan yoğurt ve süt getirebilmek için aracı kullanmıştı; Aysu’nun kedi görme hikayesi de bundandı.

“Meçhul kedi için kısıtlı yakıtımızı harcayamayız. Ben inanmamıştım zaten bu arada, sen inandın. Bir gidip bakmak istediğini farkettim; her zamanki gibi sana ve hislerine güvendiğim için düştüm yola.”

“Sen yine de bana o kadar güvenme.”

“Aklımda bulunsun. Hadi sen geç öne madem. Arkamdan falan vurursun şimdi.”

Gülerek ve rahat söyledim bunu. Birincisi, böyle bir şeyi cidden söylemeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. İkincisi, iki can borçluydum adama. Hasan demek benim için “güven” demekti.

Yolu takip edersek hızlı olacaktık ama güvende olmayacaktık. Ağaçlığı takip edersek saklanması kolay olacaktı, ama bu defa da yürümekte zorlanacaktık. İnsanın bakımından yoksun kalan tüm alanlar balta girmemiş ormana dönmüştü iki senede. Hasan yolu tercih etti. On dakika kadar sessizce ve dikkatle yürüyüp kütüphane bahçesine ulaştık.

“Eee… Pisi pisi mi diyeceğiz şimdi?”

Öyle ya. Bir kedi varsa dahi nasıl çağıracaktık? “Pisi pisi” deyince gelecek miydi yoksa korkacak mıydı? Kedi bir insanoğluyla karşılaşmayalı epey vakit geçmiş olabilirdi. Elimle Fen-Edebiyat fakültesini göstererek “bekleyelim” dedim. Kapıdan içeriye bir iki adım girip dışarıyı gözlemeye başladık. Beklemekten başka bir şey gelmiyordu aklımıza.

Hasan “Aynı yeri gözlemek son derece anlamsız. Buranın bir arka çıkışı olmalı. Sen burada kal, ben o tarafa gideyim” dedi. Kafamla onaylayınca –nedense sessiz olmamız gerektiğini düşünüyordum- gitti ve yalnız kaldım.

Az sonra boğaz taraflarından bir yerlerden sonda gürültüleri gelmeye başladı. Altı yedi kilometre uzaklıktaydı boğaz. Yaratıklar yine su çekiyor olmalıydılar. Su çektiklerini ilk gördüğümde onların buraya yerleşmeye gelmediklerini düşünmüştüm. Gezegeni sömürecekler, tükettikten sonra gideceklerdi. Biz de geriye kalan bir avuç insan olarak susuz kalacaktık. Aslında türümüzün sayılı yılları olduğuna da emindim. Su olmadan medeniyet mümkün mü? Nasıl mağlup edilir ki bu haydutlar?

Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız… Güzel kadın… Uğruna yaşadığım şey.

Leyla’nın notunu hatırladım. Elimi cebime attım: Terden nemlenmiş, çıkarmaya çalışırken yırtıyordum az daha.

O da ne? Aha! Biri “miyav” mı dedi?

Önümdeki alanın bitiminden aşağıya uzanan merdivende bir kedi kafası görüyordum. Sonda seslerinden ürktüğü belli, küçücük bir yavru kedi. Nasıl yavru olabilir? Altı yıldır ortalıkta yoktu kediler. Bu bir yavru ise anası danası falan da olmalıydı.

Telsizimiz olmadığı için Hasan’a haber veremezdim. Kediyi kaçırmadan almalıydım ama nasıl? “Pisi pisi” diye seslendim. Kulaklarını dikip baktı bana. Seslenmeye biraz daha devam ettim. Basamağı çıktı, insan görmemiş olmasının avantajıydı herhalde; ürkmeden yaklaşmaya başladı. Hatta ben ürküyordum ve elim silahımdaydı. Ufacık bir ses olsa kediyi çekip vurabilirdim.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Çömelip başını, boynunu sevdim. Mırlıyordu hergele. Çantamdaki kuru ekmeği ıslatıp verdim. Hayvan mutlulukla yemeye başladı. Hasan’ı bekleme zamanıydı şimdi.

Elimi tekrar cebime attım ve notu yırtılmaması için dikkatlice çıkardım. Nemlendiği için tükenmez kalem biraz dağılmış, yazılar kağıdın arkasına geçmişti. Tersten yazılmış “dikkat et” kelimesini seçebiliyordum. Sayfaları birbirinden itinayla ayırmaya çalışıyordum ki önce arkamda hafiften bir rüzgar ve hemen ardından da ince, mekanik bir ses işittim.

“Bammm!”

Ses, hayalet bir kente dönüşmüş olan kampüste şiddetle yankılandı. Kedi kaçmıştır diye endişelendim, ama aksine donup kalmış bana bakıyordu.

“Bakma öyle. Hiç mi silah arkadaşını vuran bir asker görmedin?” dedim ona. Doğal olarak tepki vermedi.

Hasan’ı tam kalbinden vurmuştum.

Yanına gidip bir bakacaktım ama bana bir kelime dahi söylemesini istemiyordum. Kıt olan mermilerimizden bir tane daha harcamak israftı, üstelik gürültü yapmak da mantıklı değildi. Yine de kaçmasın diye önce kediyi kucağıma aldım –meğer o kadar korkmuş ki ben dokununca sıçradı- ve Hasan’ın bir el de kafasına ateş ettim. Üzerinde “Dikkat et! Hasan seni öldürmeyi planlıyor” yazan nemli kağıdı buruşturup Hasan’ın cesedinin yanına attım. Elim sadece kana değil, mürekkebe de bulanmıştı.

Sığınağa döndüm. Kimse bana bir şey sormadı ve ben de olanları sadece Leyla’ya anlattım. Leyla, Hasan ona duygularını açtığında hemen benle paylaşmadığından dolayı kendini suçladı. İlgisi olmadığına ikna edemedim.

Ertesi gün alana yeniden gittim. Tahmin ettiğim gibi kedinin sülalesi de oralardaymış ve hepsini bir çırpıda getirdim. Kolay oldu çünkü Hasan’ın cesedine üşüşmüşlerdi. Zor oldu çünkü Hasan’ı orada öylece kedilere öğün olurken görmek üzücüydü.

Bana daha sonra da hiçbir şey sorulmadı. Leyla olan biteni herkese en uygun şekilde anlatmıştı veya insanlar artık ölümü normalleştirmişti. Ya da insan artık bildiğimiz insan değildi. Bildiğimiz insan neydi ki? Ben bildiğim ben miydim mesela?

Kedilere gelince… Doktorlar yaratıkların kedilere has bir mikroptan çekindikleri için önce onları katlettiklerini düşünüyorlar. Bir kedi çiftliği projesine başladılar. Bu projeyi destekleyenler de var, sınırlı yiyeceğimizi kedilerle paylaşmak istemeyenler de.

Bu konudaki kendi fikrimin ne olduğunu bilmiyorum. Hasan olsa idi ona sorardım. Hasan’a, hislerine ve fikirlerine değer veriyordum. Hasan demek, “güven” demekti benim için.

Ama aşk yaratıklardan da, eşkıyalardan da tehlikeliydi.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google