Articles Tagged with: Bilim

26 ŞUBAT GÜNDEM ÖZEL: ÖTEGEZEGENLER VE FERMİ PARADOKSU

26 Şubat’ta Deniz Bayramoğlu’nun konuğu olarak Gündem Özel programındaydım. Artık “Stüdyo arkadaşım” diyebileceğim Ethem Derman Hoca’mla ve daha evvel birlikte bir panel gerçekleştirdiğimiz saygıdeğer astronom dostum Sinan Aliş ile bu vesileyle buluştuk. Yavuz Ekşi ve İpek Çay ile de program vesilesiyle tanıştık. Umut Yıldız da Skype üzerinden bizlere katıldı.

Program bazen biraz dağılarak ilerlese de toplamda ötegezegenlerin keşfi, Fermi Paradoksu, uzaylı iddiaları konusunda doğru ve derli toplu bilgiler sunmamızı sağladı. Program üzerinden gelen geribildirimlerden anladığım kadarıyla “saf bilim” içerikli bir program oldu ve bilimseverleri çok memnun etti.

Aşağıda programın tamamı mevcut. Herkese sevgiler.

 

“Deniz Bayramoğlu sordu, NASA’da görevli astrofizikçi Dr. Umut Yıldız, Türk Astronomi Derneği Başkanı Prof. Dr. Yavuz Ekşi, akademisyen Doç. Dr. Tolga Güver, astronom Prof. Dr. Ethem Derman, bilim yazarı Tevfik Uyar yanıtladı.”

 

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

2015’in ARDINDAN

Her yıl bir önceki yılın nasıl geçtiğini yazmak adet olmuş. 2013‘te yapmıştım. Geçen yıl da öyle.

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Eserler ve Çeviriler

2015’in Ağustos ayında Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabım çıktı. Kitap fazlasıyla ilgi gördü ve pek çok günlük gazetede ve haftasonu ekinde kitap hakkındaki röportajlarım yayımlandı. Mirgün Cabas’ın programına konuk oldum.

Mayıs’ta yayımlanan İrrasyonel ilk çevirim oldu ve Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi de Aralık’ta yayımlanarak 2015 yılına yetişti. Her ikisi de Domingo’dan yayımlandı. Entropol Kitap olarak 2015 yılında düzenlediğimiz mikro bilimkurgu öykü yarışması da meyvesini CCLXXX olarak verdi. Türk edebiyatında bir ilk olan bu kitabın organizasyonunu da editörlüğünü de Özgün Muti ile birlikte yaptık.

Yazın anlamında da yoğun geçen yılın en kötü haberi dört yıllık bir yolculuğun sonunda Açık Bilim dergisinin faaliyetlerini durdurmamız oldu. 2015 yılında Açık Bilim’e 4 yazı yazdım. Yalansavar’a ise 2 yazı. 2015’te matbu yayınlarda da çeşitli yazılar kaleme aldım. Istanbul Art News‘in Eylül sayısında IAN CHRONICLES ekinde davranışsal iktisada ilişkin bir yazım çıktı. ODTÜLÜ Dergisinin 56. ve 57. sayılarında bilimkurgu-sosyoloji ve enerji hakkında birer yazı kaleme aldım.

Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasına son defa katılma kararı almıştım. Jübilem güzel oldu ve yüz elli adlı öykümle (üçüncü defa) ikincilik ödülü kazandım.

2016’da neler olacak?

Muhabbet Teorisi‘ne yeniden dönüyoruz. Açık Bilim’den açığa çıkan zamanı yazarak değil, konuşarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak gibi görünüyor. Bu yıl ekibe yıllar yıllar önce Türkiye’nin ilk çevrimiçi dergilerinden birini (Sankidergi’yi) birlikte yaptığımız Osman Ender Kalender de katıldı. Vakti oldukça Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın ve Ömer Cansızoğlu da iştirak edecek. Zaman zaman da konuk almayı planıyorum.

2016 akademik alana ağırlık vermek istediğim yıllardan birisi. Her şeyden önce doktora tezimi bitirmeliyim. Biri felsefe diğeri kısmen sosyoloji alanına giren iki adet akademik makalem için gönderdiğim hakemli dergilerden yanıt bekliyorum. Konu: Sözdebilimler.

Öykü kitabım için de bir yayınevinden yanıt beklediğimi yeri gelmişken ekleyeyim.

Bu bloğa dair

Bu yıl önceki iki seneden çok daha fazla ziyaretçi almış emektar blogumda 39 yazı yayımlamışım ve 83.000 kez ziyaret edilmiş. En çok okunan yazılar şöyle:

  1. Marcih Wichary’nin yazdığı ve onun müsadesiyle Türkçe’ye çevirdiğim, F klavyeler hakkındaki oldukça popüler yazı.
  2. Banka uygulamalarının haddinden fazla istekte bulunduğuna dikkat çektiğim ve her birinin hangi isteklerde bulunduğunu derlediğim yazı.
  3. Mart’ta gerçekleşen F4 kazalarının ardından medyadaki hatalara dikkat çektiğim şu eleştiri yazısı: Uçan Tabut F4’e Linç Kampanyası

 

Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

BİR KESİM NEDEN MUTSUZ?

Türkiye’de rasyonel ve insancıl bir siyaset yorumu yapmanın imkânsız olduğunu defalarca kez anlamış bulunuyorum. Bu hislerim nedeniyle geçtiğimiz günlerde siyasete ilişkin düşünüp yazma eylemimi asgari düzeye indirmeye karar vermiştim. Bu kararıma da sadık kalmayı düşünüyorum.

Lakin siyaseti hayatımızdan çıkarsak dahi, toplum her zaman gözümüzün önünde duruyor. İster istemez her bir düşünce kırıntısında dahi gözlemlediğiniz olguların nedenlerini sorguluyorsunuz. Bu da sizi tespit yapma ukalalığına sürüklüyor ister istemez.

Kendimizi ne kadar gözlemci yerine koysak da toplumun bir parçası olmaktan tam manasıyla sıyrılmak zor. “Toplum neden mutsuz?” sorusundan “ben neden mutsuzum?” sorusuna geçmeniz doğal… Eğer bu iki sorunun yanıtı arasında bir kesişim kümesi keşfedebiliyorsanız, bunu şu an yaptığım gibi bir tespit ukalalığına dönüştürmek de mümkün. Bu zor sorunun yanıtını bulduğumu iddia ederken gösterdiğim cesaretimi bağışlayın. Bakalım sizi ikna edebilecek miyim…

İnsanın motivasyonu büyük ölçüde yaptığı işin dişe dokunacağına olan inancından kaynaklanır. İş olsun, aile olsun, karnınızı doyurmak için girişeceğiniz basit bir eylem olsun… Tüm bunlardaki motivasyon –gerçekten mümkün olsun ya da olmasın- sonuç alacağınıza olan inancınızdan ileri gelir.

İnsanın iş ve hayat tatminin en önemli bileşenlerinden birisi başarılı olmak ve bu başarıdan ötürü takdir görmektir. Başarı güdüsü, sosyal bir güdü olarak tanımlanır. Toplumda kendine bir rol biçip, o rolü hakkıyla yerine getirmek için uğraş verme güdüsüdür aynı zamanda. Bu yüzden toplumsallaşmanın başat öğelerinden birisidir de.

Karmaşık cümleleri bir kenara bırakıp basitçe ifade edeyim: Eğer bir ülkede insanlar kendilerini mesleklerine adadıkları zaman hak ettikleri karşılığı alacaklarına inanıyorsa, adamaktan hiç vazgeçmezler. Çok çalışmak, yenilik üretmek, kendini adamak ve bununla da başarılı olacağına inanmak, bir insanı işini iyi ve hakkıyla yapması, kendini aşması için motive eder. Ancak geçer akçe bunlar değil de, iyi ilişkiler kurmak, basamakları emmi, dayı, ağabey, parti bağlantılarıyla tırmanmaksa, mesleği iyi icra etmeye yönelik güdülenme ortadan kalkar. Bunlar yerine “neye sahip olduğun değil, kimi tanıdığın önemli” gibi bir anlayış yerleşir. Dolayısıyla gerçekten yetenekli, hevesli ve kendini işine, sanatına adamaya hazır kimselerin sayısı giderek azalırken, şişirilmiş, pohpohlanmış, birilerine konsomasyon yaparak beceriksizliklerini beceri diye satabilenler ortama hakim olurlar. Böyle bir ortamda işin ehillerinin motive olmalarını beklemek fazlasıyla iyimser bir beklenti olur.

Daha büyük resme bakarsak, liyakat sisteminin bulunmadığı ekolojilerde insanların herhangi bir mesleğe sahip olmaları için de gerçek ve geçerli bir neden yoktur. Bu da rahmetli Çetin Altan’ın “mesleksizlik” diye tarif ettiği duruma yol açar: İnsanlar bir meslek sahibi olup, onu sevip, kendilerini ona adamak yerine, bir kaç parça gayrimenkul elde edip kalan ömürlerinde onun kirasını yiyerek geleceklerini nasıl garanti altına almayı arzu ederler. Türkiye’de bir iki gayrimenkul elde ettiğinde artık tamamen rahata ereceğini düşünmeyen ve bunu istemeyen çok az insan vardır. Kendinizi mesleğinize adasanız, somut bir ilerleme kaydetseniz bile karşılığını alamama riskiniz çok yüksek olduğu için ömrünüzü sigortalamak istersiniz. Bundan doğal bir şey yok… Deprem sigortasını da bu nedenle yaptırıyoruz.

Belki de bu nedenle bir sanatçının, bir bilim insanının böyle bir ekolojide motive olma şansı çok düşüktür. Yabancı dil bilmeyenleri, ülkeleriyle sınırlı coğrafya içerisinde sıkışıp kalacaklarını düşündüklerinden , sadece çalışarak ve iyi başarılı olamayacaklarına dair –bence haklı- bir ümitsizlik taşırlar. Övündüğümüz bilim insanlarının gelişmiş ülkelerin üniversitelerinden çıkması sadece imkan meselesi değildir. Sanatçılarımızın da hayallerinde başka ülkelere gitmek olması da, başarılı olanlarınsa zaten bir şekilde çoktan başka ülkelerde yaşamanın yollarını bulmuş olanlardan çıkması da hepimiz tarafından olağan karşılanmıyor mu? (ki zaten henüz gitmeyenleri de sevmediğimiz laflar ettikleri için kovmakta bir beis de görmüyoruz, anladığım kadarıyla).

Sadece sanat ve bilim gibi, salt motivasyonel faktörlerle icra edilen mesleklerden örnek vermeyeyim: Benzer şekilde, bir mühendisin ya da bir iktisatçının yerli bir şirkette değil de “uluslararası şirkette” kendini daha güvende hissetmesinin esas nedeni muhtemelen budur, zira o uluslararası şirkette yeterince çalışır ve başarı gösterirse ödüllendirileceğine dair pek kuşkusu olmaz. Sadece kendisinin değil, tüm çevresinin de kanaati bu yöndedir. Bunun “uluslararası şirketlerin sağlam finansal yapıları sayesinde daha güvenilir olduğu” ile açıklanabileceğine dayanarak itiraz edebilirsiz; ancak çok büyümüş ve globalleşmiş olarak addettiğimiz yerli sermayeli şirketlerimizde dahi dönem dönem konjonktürel “eleman alımları” ya da “temizlikler” olduğunu hepimiz biliriz ve böyle şirketlere torpilsiz adım atmanın zor olduğunu sadece ben değil, sokaktaki herhangi birine sorsanız o da söyler.

Özetlemek gerekirse; ne ekonomik potansiyelimiz, ne entelektüel sermayemiz, ne de bizim insanımızın daha gelişmiş toplumlardan önemli bir farkı yoktur. Fark sistemin kendisinde, motivasyon yaratma başarısında yatıyor. Başta da söylediğim gibi; insanlar çalıştıkları zaman meyvelerini toplayacağına inanmazlarsa çalışmaya motive olmazlar. Bu da kendini ancak çalışarak ortaya koyabilen türden insanlar için derin bir depresyona, bunalıma karşılık gelir ve bu türden insanlar için “iş tatmini = hayat tatmini” olduğundan derin bir mutsuzluk hissi kaçınılmazdır.

Heves öldüren, yetenekleri körelten bu durum sürdüğü müddetçe çukura yuvarlanmak olağandır.

MİLYAR MİLYAR YIL SONRA…

Sıçramadan sonra pekala Arz’ın güneşi olabilecek yıldız hâlâ onda bir parsek mesafedeydi. Gökyüzündeki açık ara en parlak nesneydi, fakat hâlâ bir yıldızdan ibaretti.

Isaac Asimov, “Vakıf ve Dünya”

Kozmos belgeselinin bir bölümünde Neil deGrasse Tyson, evrenin büyük patlamadan bu yana olan ömrünü bir yıla, yani 365 güne ölçekleyerek insanın bu yılın sadece son dakikasında yaşadığını söylüyordu.

Hakikaten de kainat tarihi için ne kadar da önemsiz, kısa bir alanı işgal etmekte olduğumuzu anlamamıza yarayan bir örnek bu. Düşünün ki insan denen varlık, yaklaşık 14 milyar yıllık bir tarihin neredeyse sadece son bir milyon yılında yaşamış, son derece yeni ve kainatın geri kalanı için etkisiz bir eleman. Üstelik geliştirmekle övündüğü medeniyet bin yıldan daha yaşlı değil. İnsan hakları fikri doğalı beş yüz yıl olmamış, uzaya iyi kötü anlamlı radyo dalgaları göndermeye başladığından beri bir buçuk asır dolmamış. Bir de kendi ömürlerimizi düşünelim: Kozmos yılı içerisindeki bir salise bile değil.

Eğer evren tarihini bir kasede benzetirsek, şu an kasetimiz üzerinde ama keyifli ama keyifsiz bulduğumuz bir şarkıyı dinlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Aslında biz var olduğumuzdan bu yana sadece bu şarkıyı biliyoruz. Astronomlar, astrobiyologlar ve jeologlar önceki şarkıların nasıl olabileceğine dair bir şeyler elde etmek için bugüne dek pek çok izin peşinden gitmişlerdir. Onların çabaları sayesinde kainatın nasıl ortaya çıktığı, güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini, Dünya’mızın hangi süreçlerden geçtiği, Ay’ın nasıl var olduğu gibi sorulara yanıt olan senfonileri bulmuş görünüyoruz. Peki sıradaki şarkılar nasıl olacaklar? Şimdikine benzer mi? Yoksa bambaşka mı? Hızlı mı? Yavaş mı? Sert mi yoksa yumuşak mı?

Ömrümüz kozmosun tarihi içerisinde  minicik bir an olunca gelecek dediğimizde de  ilk bakışta kendimiz kadar minicik bir bakış fırlatmamız son derece doğal. Öyle ya: Gelecekten bahsedeceksek o gelecek olsa olsa önümüzdeki 50-100 yıl olmalı… O 50-100 yılda da robotlar, nanoteknoloji, yakın gezegenlerin keşfi olmalı. Ne de olsa bu sırada Dünya yine bildiğimiz Dünya olacak, Samanyolu Galaksisi’nin içerisinde Güneş’in de yer aldığı o dış kolu karanlık bir gecede yine o tüm ihtişamıyla uzanacak. Hakikaten de küresel ısınma, iklim değişikliği, artan nüfusun yarattığı tehdit, kirlilik vb. gibi bilinen tehditleri bir kenara bırakır, olası bir göktaşı çarpması, robotların isyanı, alt edemeyeceğimiz bir virüs ya da uzaylı istilası gibi “terminal global riskleri (soncul küresel riskler)”  yok sayarsak, en azından 50 milyon yıl için Dünya’nın bildiğimiz Dünya’dan çok farklı olmayacağını söyleyebiliriz.

Fakat daha ileriki tarihlerden bahsediyorsak gezegenimizin bekâsı bir mesele haline geliveriyor… İnsanların birbirlerine zulmetmeyi ne kadar sevdiğini göz ardı edersek 50 milyon yıl sonra türümüzün varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmez; ama büyükten başlarsak galaksimizin, güneş sistemimizin ya da gezegenimizin bize sunduğu ortam pek öyle kararlı ve sakin bir ortam olacakmış gibi görünmüyor.

İşte milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra bizi bekleyen “bilinen” hadiseler…

100-250 milyon yıl sonra: Yeni bir süper kıta

Dünya’nın bir zamanlar tek kıtadan müteşekkil olduğunu pek çoğunuz duymuşsunuzdur. (Henüz bu konuyu bilmeyenler ya da detay isteyenler için şu yazıda bir şeyler var: LEVHA TEKTONİĞİ VE EVRİM).

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi.

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi. (Kaynak: Wikimedia Commons)

Aslında bu bir döngüdür: Yani evet, bugün bildiğimiz kıtalar bir zamanlar bir aradaydılar, şimdi ise ayrılar; ama bu ayrılık da geçici. Gün gelecek yeniden bir araya gelecekler. (Var olan 3 adet süper kıta modelini görmek için şu taraftan lütfen…)

Örneğin 50 milyon yıl sonra Afrika ve Avrupa birbirine geçtiği için Akdeniz diye bir deniz olmayacak. (Her şey bildiğimiz gibi sürseydi GSMH içerisinde turizmin büyük bir pay sahibi olduğu Türkiye için epey kötü bir haber olurdu bu). Yaklaşık 100 milyon sonra kıtalar birbirlerine çok yakın bir biçimde bir araya toplanmış olacaklar. Antarktika ve Grönland’ın eriyen buzulları nedeniyle su seviyesi 90 metre kadar yükselecek. Bugün beğenmediğimiz dağlardaki kayalık arazilerden arsa satın almaya başlarsanız iyi olacak gibi görünüyor.

250 milyon yıl kadar sonra ise tamamının tek bir kıta oluşturacak şekilde çarpışacağını söyleyebiliriz. Elbette bu çarpışmalar öyle sükûn içerisinde olmayacak: Olabilecek en şiddetli depremler eşliğinde yeni volkanik dağlara merhaba diyeceğiz. Süper kıtanın oluşumu ilk önce küresel sıcaklığı düşürecek, zira hem genel rakım yükseldiği hem de dağlar rüzgârları yönlendirdiği için küresel iklimin bir miktar soğuyacağı düşünülüyor. Yeni buzul oluşumları nedeniyle hem bir buz devrinin başlaması hem de deniz seviyesinin azalması muhtemel.  Ne var ki bu buz devrine müteakip mantodan yüzeye teşrif eden lavlar yeni bir ısınma dönemini başlatacak. Yani anlayacağınız birleşmeden sonraki bir kaç milyon yıl içerisinde ince giyinsek de olmayacak, kalın giyinsek de.

250 milyon yıl sonra: Uzayan günler, geceler…

Kıtalar kardeş olmuşken Dünya’nın eksen eğikliğinin bugün olduğu 23 derece 27 dakikadan bir 0,5 derece (30 dakika) daha fazla eğik olacağını ve bir günün 25,5 saate uzayacağını söylesem?

Ay’ın Dünya’nın dönüşünü yavaşlatma yönünde bir etkisi olduğundan ve gittikçe Dünya’dan uzaklaştığından Ay’ın nasıl meydana geldiğini açıkladığım şu yazıda bahsetmiştim. Ay Dünya’dan her yıl 3.82 ± 0.07 cm uzaklaşmaktadır ve Dünya’nın dönüş hızını her yüzyılda 1,7 milisaniye yavaşlatmaktadır. Yani aslına bakarsanız Dünya her yıl bir miktar daha yavaşlamaktadır. Ne var ki bizim mini minnacık ömrümüz içerisinde bu yavaşlamanın bir önemi yoktur. Öyle ki dedenizin dedenizin dedenizin dedesinden 3-4 milisaniye daha uzun yaşıyorsunuz günü, o kadar. Fakat “astronomik rakamlar” deyimi boşuna değildir. Söz konusu kainat ise sayılar her zaman çok büyüktür. Bahsettiğimiz küçük eksen eğilmesi farkları çok uzun bir zaman diliminde Dünya için oldukça köklü bir değişime neden olabilecek şekilde birikir. Sözgelimi 1,5 ila 4,5 milyar yıl içerisinde Dünya’nın eksen eğikliğinin 90 derece artacağı tahmin ediliyor. Yani bugün kutuplar diye bildiğimiz yer artık ekvator olacak. İyi haber: Hâlâ var olursak ve tüm şartlar aynı kalırsa Türkiye’de 4 mevsimi yine de yaşayabilecek olmamız… Kötü haber: İlkokul duvarlarındaki mevsimlerin sırasını değiştirmemiz gerekeceği için sınıf öğretmenlerine ekstra iş çıkacak.

750 milyon yıl sonra: “Tekrar Merhaba Yay Cüce Galaksisi!”

Yay Cüce Galaksisi (İng: Sagittarius Dwarf Spherical Galaxy) Samanyolu’nun uydu galaksisidir. İlki 1,9 milyar yıl önce, sonuncusu 900 milyon yıl önce olmak üzere daha önce Samanyolu ile iki kez çarpışmıştır kendileri. Hatta ve hatta Samanyolu’nun estetik spiral yapısını son çarpışmaya borçlu olduğunu düşünüyor bilim insanları. Bu müthiş çarpışmayı kaçıranlar üzülmesin, çünkü 750 milyon yıl kadar sonra kendisi bir kez daha Samanyolu’nu yoklayacak.

(Samanyolu’nun spirallerini bu cüce galaksiye borçlu olduğu yönündeki tahminlerin dayandığı simülasyon görüntüsünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. İlgili makale ise şurada.)

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=pig-uqRehNM]

10 bin ışık yılı çapındaki cüce galaksinin bize şu anki uzaklığı 70 bin ışık yılı. Bizim güneşimiz Samanyolu’nun dış kollarından birinde yer aldığından, cüce galaksi Samanyolu’nun merkezine bize olduğundan daha yakın: 50 bin ışık yılı kadar. Ve gün geçtikçe de yaklaşmakta…

70 yıldır bilinen bu gerçek 70 bin ışık yılı uzaklıktaki bu galaksiyi gözümüzde bir tehdit haline getirmiyor elbet ve Güneş Sistemi ile etkileşiminin ne olacağı konusunda da pek bir tahmin yok, ancak o tarihte hâlâ hayatta olursanız yay cüce galaksisinin bir kaç nesil boyunca Dünya’nın bulutsuz bir geceye sahip her yerinden görüneceğinden emin olabilirsiniz.

1 milyar yıl sonra: Güneşe iyi bakın, çünkü böyle kalmayacak

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya'daki sıvı su %100 kaybolacak!

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya’daki sıvı su %100 kaybolacak! (Kaynak: Flickr, Matt and Kim Rudge, Bağlantı: Tıklandığında açılır.)

 

Bilindiği üzere güneş hidrojen yakıtı yakar. Yakar derken oksitlenme ile karışmasın: Hidrojenleri birleştirerek Helyum yapan bir füzyon reaksiyonu gerçekleştirir.  Güneş bu işe ilk başladığında kendisi bu kadar parlak değildi. Yakın gelecekte de bu kadar sönük olmayacak. Bu durumu bir kömürün yanışına benzetebiliriz. Kömür ilk ateşlendiğinde belli bir ısı verecektir ve verdiği ısı peyder peye artacaktır. Parlaklığı da öyle. İşte güneşin parlaklığı –ve dolayısıyla verdiği ısı- her 1,1 milyar yılda bir %10 artmaktadır. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık bir milyar yıl sonra güneş bugünkünden %10 daha parlak olacak.

Güneş’in daha parlak olması daha güneşli günler ve daha keyifli kumsal etkinlikleri anlamına gelmiyor: Güneş’in yaşanabilir kuşağının ötelenmesi anlamına geliyor. Bir yıldızın yaşanabilir kuşağı, kendisinin çevresinde dönüp duran gezegeni için sıcaklık anlamında bildiğimiz anlamdaki canlılığın var olabileceği koşulları yarattığı alan demek. Güneş’in daha da parlak olması halinde Dünya bu yaşanabilir kuşağın dışında kalacak, zira 1 milyar yıl sonra Dünya’nın güneşten aldığı pay yükselmiş ve gezegenimiz suyun sıvı halde barınamayacağı bir sıcaklığa kavuşmuş olacak. Bu da okyanusların, denizlerin, kısacası yüzeydeki tüm suların kuruması, su döngüsünün bozulması demek.

Böyle bir ortamda nasıl yaşayacağımızı belirlemek güç ama bir şekilde Dünya’daki su kaynaklarından elde edilmiş bir damla suya muhtaç olmayacağımız bir medeniyet geliştirmek ya da evrilmek zorunda olduğumuz da açık.

3 milyar yıl sonra: Aaaa, Andromeda Hanımlar da gelmişler!

Andromeda_Collides_Milky_Way

İnsan bu manzarayı görebilmeyi kesinlikle istiyor…

2 milyar yıldır su için savaşan Dünya canlılarına müjde: Sonunda hayatınızda eğlenceli bir şeyler olacak, çünkü en yakın galaksi komşumuz Andromeda, Samanyolu ile buluşacak. Başka bir deyişle, “çarpışacak”.

İki galaksinin çarpışması dendiğinde insanın aklına müthiş bir olaylar silsilesi geliyor olabilir ve insan öncelikle kendi güneş sisteminin akibetini merak edebilir. Hemen söyleyeyim: Bu çarpışmada bizim güneş sistemimize ne olacağı henüz meçhul. Güneşimiz ya da herhangi bir gezegeni başka bir yıldızla ya da gezegenle çarpışabilir, sistemce yeni oluşacak galaksi formasyonu içerisinde kendimize yeni bir yer bulabiliriz, ya da galaksilerden dışarıya savrulup yapayanlız bir yıldız sistemi olarak varlığımızı sürdürebiliriz.

Aslında bir önceki paragrafta bir olasılık olarak telaffuz etmiş olsam da güneşimizin başka bir yıldızla çarpışma ihtimali son derece düşüktür. Her ne kadar Samanyolu 300 milyar kadar, Andromeda ise 1 trilyon kadar yıldız içerse de yıldızlar arasındaki mesafenin yüksekliği çarpışma olasılıklarını ihmal edilebilir düzeye çekmektedir. Sayısal olarak ifade edecek olursak, bize en yakın yıldız olan Alfa Centauri 4,2 ışık yılı uzaklıktadır. Bu mesafe güneşin çapının 30 milyon katına karşılık gelmektedir. Küçük bir benzetmeyle 20 cm çapındaki basket toplarının aralarında 6000 km’lik mesafelerle bulunduğu bir ortam tarif edebiliriz. Böylesine dağılmış iki top topluluğu birbirine girse idi çarpışan toplara rastgelmek son derece olasılık dışı olurdu.

Diğerleri için de olasılık verelim: Bilgisayarlarda gerçekleştirilen simülasyonlar gösteriyor ki, güneş sistemimiz yeni galaktik sistem içerisinde %50 olasılıkla bir miktar yer değiştirecek ve merkezinden şimdiki uzaklığından 3 kat daha fazla uzaklıkta kalacak. Sistem tarafından dışarıya atılma olasılığı ise %12. Elbette bu rakamlar gerçekleştirilen simülasyonun ne kadar başarılı olduğuna bağlı olarak gerçeğe de o kadar yakın. Sahip olduğumuz veriler zamanla arttıkça, güneş sistemimizin geleceği hakkında gerçeğe daha yakın şeyler söyleyebileceğiz.

5,4 milyar yıl sonra: Kızıl Dev

Bir anakol yıldızı olan güneşimizin güneş olmaktan çıktığı an, onun bir kızıl deve dönüştüğü an olacak.

Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi, güneş yakıt olarak hidrojen kullanmakta, onları Helyuma dönüştüren bir çekirdek reaksiyonu sayesinde ışıklarını bize göndermektedir. Bu reaksiyon onun sadece parlamasını sağlamaz; aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütlenin kendi içine çökmesini engeller. Bir yandan kütle merkezi güneşin tüm malzemesini kendine çekmeye çalışırken, güneşteki reaksiyonların yarattığı basınç ise bunu dengeler.

Yıldızlar homojen bir şekilde yanmazlar. Merkezlerindeki bölgelerde bulunan hidrojeni tükettiklerinde (yani onları Helyum’a dönüştürdüklerinde) reaksiyonlar çekirdekte sona ererken dışarıda gerçekleşmeye devam ederler. Dolayısıyla “reaktör” dış yüzeye kaymaya başlar. Merkezden çevreye doğru gerçekleşen bu kayma yıldızın çapında bir genişlemeye neden olur. Ama ne genişleme!

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de "devleşecek". (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de “devleşecek”. (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneşimiz kızıl deve döndüğünde çapı giderek büyümeye başlayacak ve yaklaşık 7,5 milyar yıl sonra ise bugünkü çapının 256 katına ulaşacak. Bunca milyonlu, milyarlı sayıdan sonra 256 sayısı gözümüze küçük gelmiş olabilir ama o kadar da küçük değil. Yandaki resim bu büyümenin boyutunu gözler önüne sermekte işe yarayacaktır. Üstelik Merkür ve Venüs’ün Güneş tarafından kesin olarak yutulacağını, Dünya’nın ve Mars’ın akıbetinin ise henüz bir miktar belirsiz olduğunu da ekleyelim ki büyümenin boyutu daha iyi anlaşılsın.

Sözün kısası aşağı yukarı 5,5 milyar yıl sonra Güneş bildiğimiz Güneş olmaktan çıkacak. Bu durum yine de Dünya ve Güneş tarafından içe alınan diğer kardeşleri için acı bir son anlamına gelmeyebilir, zira daha önce kızıl devinin içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilen gezegen keşfedildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu gezegenlerde canlılığın idame edebileceğini söylemek artık imkânsızlaşıyor.

Milyar milyar yıl sonra

Merkezdeki helyumun karbona dönüştürüleceği yeni bir süreci de atlatan güneşimiz artık bir Beyaz Cüce’ye dönüştüğünde, kadim yaşam kaynağımızın çevresinde yeni bir gezegen bulutsusu bırakacak. Akıbeti ise bir süre sonra kahverengi cüceye dönüşmek. Yani bir demir yığınına.

Yukarıda saydığımız bunca süreci biraz da espiri katmak amacıyla zaman zaman günümüz insanı varlığını sürdürecekmiş gibi ele aldık, ama gerçekte mevcut halimizle Dünya gezegeni dışındaki tüm bilinen evren ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi hariç hiçbir yer ve zaman hayatta kalmamıza uygun görünmüyor.

Dünya’da bildiğimiz anlamdaki canlılığın çok hücreli yaşam formları olarak 800 milyon yıl kadar, prokaryotlar olarak ise 1,3 milyar yıl kadar daha süreceği tahmin ediliyor ama özellikle vurgulamak istediğim gibi, “bildiğimiz anlamdaki canlılık” için söylüyoruz bunu. Zira evrim yerinde durmayacak elbette ve belki de uç koşullara dayanıklı yeni canlı türleri ortaya çıkaracak. Bunu şimdiden ön görmek mümkün değil. Öte yandan biz karbon temelli ve protein yapılı bir canlılıktan bahsediyoruz. Başka türlü bir canlı yaşamını şimdilik tutarlı bir biçimde hâyâl edemiyor olabiliriz. Ya da yaratacağımız bir makina uygarlığının hayatta kalma olasılığı mevcut, zira onlar çetrefilli şartlardan bizler kadar etkilenmiyor olacaklar. Bir önceki ayki yazımda bahsettiğim gibi, onların canlı olmadığını kim söyleyebilir?

Yazımızın girişinde bahsettiğimiz kasedi ileri sarınca oldukça sert, hatta son derece gürültülü bir müzikle karşılaşıyoruz gibi görünüyor.

… ama yeni nesiller(!) de bir garip; tuhaf tuhaf müzikler dinliyorlar.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Haziran 2014 – http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/milyar-milyar-yil-sonra.html

Kaynaklar:

 

BİLİMKURGU VE SOSYOLOJİ ARASINDA: TEKNOLOJİ

capture-d_ecc81cran-2015-08-11-acc80-10-14-48

ODTÜLÜ 56. Sayı – İçindekiler (Tıklayınca Büyür)

“Bilimkurgu demek alternatif bir tarihte alternatif bir mekân ve bu tarih ve mekânda yaşayan alternatif bir toplum kurgusu demektir. Bir kurguyu neyin bilimkurgu yaptığı edebiyat çevrelerinde tartışmalı olsa da herkesin mutabık olduğu tek unsur bilinenden farklı bir teknolojinin ve bu teknolojiyi kullanan -veya buna maruz kalan bir toplumun varlığıdır.”

ODTÜLÜ dergisinin 56. Sayısı “Teknoloji –  Araçtan Hükme: 21. Yüzyılın Erki” konusuyla çıktı. Ben de bu sayıya teknolojinin toplumlar üzerindeki etkilerinden yola çıkarak, bilimkurgu ve toplum / bilimkurgu ve teknoloji ilişkisinin birebir bağlantılı olduğuna, bilimsel bir devrim yaşanmadıkça bilimkurgusal bir devrimin de yaşanmayacağına dair fikirlerimi somutlaştırarak bu makaleye aktardım.

Devamını okumak ve dergiyi PDF olarak indirmek için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz. Yazım 18. sayfada yer alıyor. Aynı tema dahilinde diğer nefis yazılara da göz atmanızı öneririm.

http://mezun.metu.edu.tr/_docs/dergi/50/Dergi/Odtulu56.pdf

 

VE NİHAYET YENİ KİTABIM RAFLARDA: ASTROLOJİNİN BİLİMLE İMTİHANI

754005

Yıldızınız ne söylemiyor acaba?

Açık Bilim Radyo Programı’nı takip edenler ya da beni takip eden okur ve dostlarım son üç yıldır astrolojiyle ilgili bir kitap hazırlığı içerisinde olduğumu bilirler. Geçtiğimiz yıl sonunda piyasaya çıkmasını beklediğim kitap teknik nedenlerden ötürü gecikti ve yayınevi de değişerek Kırmızı Kedi’den çıktı. İyiki de öyle olmuş.

Kitabımı üç bölüm şeklinde kurguladım. Astrolojinin ortaya çıkmasının tarihte ne kadar doğal bir süreç olduğunu anlattığım birinci bölümü, astrolojinin niçin gerçekdışı olduğunu anlatan ikinci bölüm takip ediyor. Üçüncü bölümde de astrolojiye -ve diğer tüm doğa üstü fenomenlere- inanmamıza neden olan psikolojik süreçleri aktarıyorum. Ortaya tam tekmil bir “astrolojiyi anlama ve çürütme kiti” çıkmış oluyor böylece.

Yerli astrologların hata ve sorumsuzluklarına bol bol örnek verdiğim kitaba tüm popüler kitapevlerinden, bildiğiniz tüm internet kitapçılarından ulaşabilirsiniz.

Kitapla ilgili bazı bağlantılar:

Satın alma bağlantıları: D&R | Idefix | Kitap Yurdu | Babil | Oda Kitap

Habertürk Söyleşisi: Siz İnanmak İstedikten Sonra Her Fal Doğru Çıkar

Aydınlık Gazetesi Söyleşisi: Türkiye’de Astroloji hala Bilim Sanılıyor

T24’teki Işıl Öz İmzalı Söyleşi: Astrolojinin Bilimle İmtihanı

Dilek Sönmez imzalı Cumhuriyet Sokak söyleşisi: Astrolojiye Neden İnanmamalıyız

OdaTV’de yayımlanan Prof. Dr. Cem Say’ın kaleminden değerlendirme.

Açık Bilim’de Bahadır Ürkmez İmzalı değerlendirme.

DijitalX’de Müfit Gökmen ile söyleşi.

Kitabın Goodreads künyesi.

 

(Sürecek…)

MİNİK BİLİM İNSANININ NİYETİ: “YA ANNANNE NAPIYON YAA!”

Şu sevimli videoyu görmeyen kalmamıştır: Bir çocuk bilimsel bir deney yapıp videoya almak ister. Bir talihsizlik sonucu annannesinin “iyi su” şişesini deney aletine dönüştürür. Sonra olaylar gelişir… Hatırlamak isteyenler için koyalım:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=uRln0QEpeYY]

.
Bu video hakkında “acaba LCW veya Erikli Su virali mi?” şüphelerinin son derece yaygın olduğunu gördüm. Evvela söyleyeyim: O çocuğun “ya annanne napıyon yaaa” deyişindeki doğallığın bu yaştaki birisine ait oyunculuk kabiliyeti ürünü olduğuna inanmıyorum. Benzer şekilde annannesinin tepkisinin de öyle. Ancak benim inancımı bir tarafa bırakalım ve akıl yürüterek “mantıklı şüphe” bulmaya çalışalım.

Marka görünürlüğü hakkındaki spekülasyonlar

Önce başka sahadan bir örnek vereyim: Dünya’daki her uçak kazası için spekülasyon üretilebilir. Bir uçak ortalama 180-200 kişi alır. Yoksul kesimler tercih etmediği için bu 180-200 kişinin belli bir gelir ve imkan seviyesinin üzerinde olduğunu kolaylıkla tahmin edebiliriz. Toplumdaki karşılaşma sıklıklarını düşünürsek, bu kitle içerisinde en az bir şirket yöneticisi, bürokrat, ünlü sporcu, politikacı veya bilim insanı bulunduğunu tahmin edebiliriz. Dolayısıyla -mazallah- bu uçak düşecek olursa, bir suikast spekülasyonu yapmak hiç de zor olmaz. Çok bariz pilotaj ve yönetim hataları sonucunda düşen Atlas Jet uçağındaki rahmetli fizik öğretim görevlileri nedeniyle yapılan spekülasyon gibi.

Benzer şekilde internette yaygınlaşmış (bir mem haline gelebilmiş) herhangi bir video veya fotoğraf için de “viral” spekülasyonu yapmak mümkündür. Zira bu video ve fotoğraflarda çok yüksek olasılıkla bir markaya rastlanacaktır. Denemesi bedava: Elinize fotoğraf makinesini alın ve odanızın çekmeye değer kısmına çevirip bir fotoğrafını çekin. Yüksek olasılıkla içerisinde bir marka ya da markaya ait amblem, logo, o markaya ait olduğu bariz olan bir ürün denk gelecektir. Bu bir beyaz eşya da olabilir, masanın üzerinde unuttuğunuz bir çikolata çöpü de. Hele ki sigara içenleriniz varsa hemen hemen her kadraja bir Marlboro, Winston vb. reklamı girer. Eğlenirken çekilmiş fotoğraflardaki potansiyel Yeni Rakı reklamlarına hiç değinmiyorum; ve masalar üstündeki Apple, samsung telefonlara veya gömleklerinizin üzerindeki logolara.

Eğer doğal çekilmiş bir video veya fotoğrafta kadraja en az bir marka gelme olasılığı yüksekse -ve bunda da kötü bir niyet olmak zorunda değilse-, doğal bir video ile viral amaçlı çekilmiş bir videoyu birbirinden ayırmak için “marka görünürlüğünden” daha geçerli bir argümana ihtiyaç vardır.

Başka bir açıdan da bakılabilir ve Occam’ın usturası prensibi uygulanabilir. Bir düşünelim: Böyle bir videoyu çeken çocuğun, hiç markasız bir tişört ve ambalajsız bir şişe kullanma olasılığı mı, yoksa en cafcaflı tişörtünü giyip, evde eline geçirdiği ilk şişeyi kullanma olasılığı mı yüksektir? Bana ikinci açıklama daha basit görünüyor.

Ayrıca; Erikli’yi bilmem ama LC Waikiki virali olmayacağını düşünmeme neden olan bir başka mantıklı şüphe buldum. Çocuğun üzerindeki tişört şurada. Görüleceği üzere tişört LC Waikiki 2013 yılı anneler günü kreasyonu için tasarlanmış. Viral reklam için 2 yıl bayatlamış model tercih edilmez diye düşünüyorum. Yanlışsam düzeltin.

Çocuğun Tepkisi hakkındaki spekülasyonlar

Viral olduğunu desteklediği düşünülen, “çocuğun annannesinin suyu alacağını biliyormuşçasına çok çabuk tepki verdiği” şeklindeki bir başka argümanı bu yazıyı yazarken öğrendim (evet, aynı zamanda Ben Bugün Bir Şey Öğrendim Grubu’nde bu konu hakkında süren bir tartışma içerisindeyim şu an).

Çocuğun zamanlamasından böyle bir yorum çıkarılabileceğini kabul ediyorum ama insanların aynı evde birlikte yaşadıkları diğer insanların davranış paternlerine yönelik bir içgörü geliştirdiğini unutmamak lazım. Çocuk annannenin kızdığı zaman nasıl göründüğü, nasıl yürüdüğü, hangi hiddetle kendisine yöneldiği konusunda deneyim sahibi. Dolayısıyla az sonra nasıl davranacağını tahmin edebilir. Hele ki annannesinin suyunu çaktırmadan aldığının bilincindeyse.

Diyelim ki annannesinin davranış örüntülerini tanımıyor olsun ve suyun kime ait olduğu konusunda bir fikri olmasın. Sonuç değişir mi? Neticede çocuk bir video çekiyor. Annannenin video kadrajına girecek bir rotada yürümesi çocuğun gerilmesi ve tepki vermeye hazırlanması için yeterli bir nedendir. Ninesinin suyu alacağını bilmese bile annanne videoya girmek ve işi berbat etmek üzere zaten. Çocuğun cümlesi “annanne suyu neden alıyorsun” değil, “napıyosun?”… Başka bir deyişle, annanne suyu almayıp arkadan geçse de aynı tepkiyi verecek yani. O yüzden eş zamanlı bir tepki vermesinde de anormal bir şey aramak gerekmez.

Sonuç

Bu konu hakkındaki iddiaları fazla ciddiye aldığımı düşünebilir, “oturup da bununla mı uğraştın” diye sorabilirsiniz. Sormakta haklısınız ama…

Video “Türkiye’de bilim adamı neden yetişmiyor” başlığıyla viralleşti. Annanneyi espirili bir dille bilimin önüne vurulmuş bir ket olarak niteledik. Güzel bir espiriydi. Annanne alınmasın.

Fakat annannenin davranışından daha kötü bir davranış varsa, o da samimi bir şekilde, cici bir deney videosu çekmek isteyen bu sevimli çocuğu “ticari ilişkilere girişmiş bir sahtekâr” olarak nitelemek olur. Mesnetsiz bir komplo teorisi yaratarak, bilime hevesli bu girişimci çocuğu böyle bir niyetle itham etmek çirkin olur.

Yapılacak şey komplo üretmek değil, destek vermek olmalı. Hatta vakıflara, özel okullara bu çocuğa burs verilmesi için baskı yapılmalı. Spekülasyon yaratmaktan daha çok çocukları faydalı bireyler haline getirmeye, onları teşvik etmeye ihtiyacımız var.

Eyyorlamam bu kadar.

(Bu arada bu çocuğa deney seti satın alıp göndermek için gönüllü bir grup olduğunu da öğrendim. Buradan takip edebilirsiniz. Teşekkürler iyi niyetli insanlara)

ÖYKÜ: FIRILDAK

Türkiye Bilişim Derneği’nin 2013 yılında düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen öyküm Fırıldak’ı blogumda yayımlamaya karar verdim.

Galaktik Tiyatro adlı öykü kitabımda da yer alan Fırıldak adlı öykü, TBD jürisinin yorumuyla “bir uzaylı istilasını arka planına alan, aşk ve dostluk gibi insani halleri etkili bir biçimde kullanan, bir grup insan arasındaki karmaşık ilişkiyi tekinsiz, post-apokaliptik bir atmosfere ustalıkla yerleştiriyor.”

Bakalım sizce de öyle mi…


 

FIRILDAK

Fakülte binasının hiç kullanmadığımız odalarından birinde Hasan ile kaç saattir oturuyorduk bilmiyorum. Hasan’da epeydir bir haller vardı. Ketumdur, duygularını hiç belli etmez ve hiç söylemez; o yüzden epey zorlandım aşık olduğunu öğrenene kadar. Platonik olarak tanımladı. Birkaç kez de görüşmüş. Kim olduğunu inatla söylemiyor ama tahmin etmek mümkün. Hepi topu otuz kişiyiz ve eşcinsel değilse potansiyel üç kişi var elde. Tahmin etmek de istemiyorum aslında. Herkes bilmesi gerektiği kadar bilmeli.

“Kendini çok kaptırma…” dedim.

“Olur. Öğüdün çok klişe. Annemi hatırlatacak kadar klişe hatta, fakat yerinde bir öneri.” dedi. Her zamanki Hasan… Bir fikri tamamen onaylarsa taviz vermiş gibi hisseder, o yüzden ille de eleştiriyor. Kuyruğu dik tutma çabası hep… Ama çok sıkı çocuktu. İki kez ölümden aldı beni.

Öğüdüm onu sessizleştirmişti, çünkü hakkım vardı: Aşk çok verimli bir duygu değildi yaşadığımız günlerde. O yüzden kafası da karışıktı. Daha çok sessizleşmesin diye artık konuşmuyordum ki kapı aniden açıldı ve Aysu daldı içeriye. Minik kız kanter içindeydi ve heyecanlıydı. Soluk soluğa, tıkanmış, konuşamıyor. Avucumun içiyle sakin olmasını işaret ettim. Durmadı; bir çırpıda “Kedi gördüm ben…” deyiverdi.

Kaşlarımı kaldırıp bakakaldım; çünkü kedi görmek heyecanlı ve büyük bir olaydı, benim şu an onun sözlerinin doğruluğundan şüphe edebileceğim kadar.

“Nerede gördün?”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğundan eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum”

İnanmakta tereddüt ettiğim için Hasan’a dönüp baktım. Manalıca gülümsedi. Ben bu gülümseyişi tanıyordum. Çatışmalar henüz sıcaktı ve bir binada mahsur kalmıştık. Kurtulmaktan hiç ümidim kalmadığından “buraya kadarmış” demiştim ve o yine böyle gülümsemişti. Ne yapıp edip bizi sağ çıkarmıştı oradan. Onun ümidi ve çabası benim ümitsizliğimi dövmüştü.

“Bir bakalım” dedim. Yemek saati yaklaşıyordu. “Ama yemekten sonra… Olur mu?”

Çok sevindi… Çocuklar heyecanlanınca hareketleri tetikleşiyor. Aysu küçük adımlarıyla önümüzde koşarken, biz de takip ederek yemekhaneye indik. Bulgur pilavı güzel kokuyor, sürpriz ise yoğurt. İnekler yeniden süt vermeye başladığından bu yana beklenen an. Masalar da birleşmiş, demek doğumgünü falan var.

Ona buna laf atıp şakalaşarak masaya vardık. Sırtımı pencereye verdim. Bu hafta mutfakta görevli olan Leyla’yı izlemek istiyordum. Saçları yemeklere düşmesin diye beyaz bir tülbent bağlamıştı başına. Beni görünce çekidüzen verdi kendine ama gözlerini kaçırıyordu hep. Şefika Abla’dan çekiniyordu herhalde.

Az sonra herkes susuverdi. Bu susuşların sebebi bellidir. Arkamı dönüp pencereden dışarıya baktım: Kol uçuşundaki üç fırıldak Etiler tarafında bir yere süzülüyorlardı. Üçü de eş zamanlı olarak mühimmatlarını attılar. Tam yükselip giderlerken içlerinden birisi geri dönüp tekrar saldırdı. Sonra o da diğerleriyle aynı yöne ışıklarını saçarak yükseldi, hepsi birden buluta girip kayboldular. Bunlara fırıldak adını vermemizin sebebi yükselirlerken karınlarından saçtıkları alacalı beleceli döner ışıklar. Herhalde yer çekimine bu ışıkları saçan mekanizma ile karşı koyuyorlardı.

Remzi pencerenin önünde ayakta izledi bombardımanı. Yine ağız dolusu küfürler ediyorken göz göze geldik. Yanımdaki sandalyeyi işaret ettim; küfürlerin dozunu arttırarak geldi.

“Arkadaş, bir türlü anlamıyorum. Ne yere iniyorlar ne de s..tir olup gidiyorlar.”

Remzi haklıydı. Anlaması güç bir durumdu. İlk geldiklerinde her yeri havadan bombaladılar. Sonra kara birliklerini indirip savaştılar. Ordularımız varlık bile gösteremedi. Kara birlikleri çekildi ve geriye sadece bu cılız hava saldırıları kaldı.

“Vardır bir hesapları, sivrisinek mevzuu gibi işte…”

Belki yüz defa verdiğim örneği yine verdim: “Mahallendeki sivrisineklerin kökünü kurutmazsın ama yakınına konarsa da affetmezsin.”

Sivrisinek benzetmem yine hoşuna gitmemişti. Küfürlerinden benim de nasibimi aldığımdan emindim. “Aysu kedi görmüş” dedim. İlgilenmedi. “Hasan’la aramaya gideceğiz” dedim, Leyla’ya bakarken. Göz göze geldik bu sefer, kaçıramadı bakışlarını ve gülümsedi. Suçlu, tuhaf bir gülümsemeydi bu defa. Ah Şefika Abla ah…

Remzi böldü: “Bulsan n’apacaksın?”

Soruya yanıt vermeden önce sohbete ilgisiz kalan Hasan’a baktım. Kime baktığını kestirmeye çalışıyordum. Aksi gibi kafamdaki üç isim de birlikte oturmuşlardı yemeğe. Hasan da arada bir oraya göz atıyor ama tam olarak kimi gözlediğini anlamam mümkün değil. Çok da ilgi göstermiyor sanki.

“İlk önce kediler öldü biliyorsun. Bu itler gelmeden üç dört yıl önce. Sonra bir daha hiç kedi gören olmadı. Belki bir anlamı vardır.”

Tatmin olmadı. “Kediyi yakalarsak doktorlara götürürüz. Belki bir şey bulurlar” dedim.

Doktorlar, bildiğimiz altı komşumuzdan bize en yakın olanlardı. Onlar da kampüsteydiler ve başka bir fakülte binasında yaşıyorlardı. Çoğunluğu bilim insanı, mühendis falan olduğundan onlara bu ismi vermiştik. Karşılaştığımız sıkıntılara kafaları ve ellerindeki malzemelerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Beyin takımı gibi… Sadece onlarla bir kablo üzerinden iletişim kurabiliyoruz -kablosuz her türlü iletişim işgalle birlikte felç olmuştu -. Diğer komşularımızla ulaklar kullanıyoruz.

Şefika Abla “yemek hazır” diye bağırdı. Nizami bir şekilde sıraya geçtik. Yoğurt kazanının başında Leyla var. Biraz bakışalım ve gülümsediğinde gamzesini yakından göreyim diye önünde durdum. O yüzüme bakmadı, elime bir kağıt tutuşturuverdi. Bakmadan cebime attım. Hep utangaçtı böyle… Deli kız…

Yerlerimize döndük ve yemeklerimizi yemeye koyulduk. Aysu’nun babası da tıp doktorumuzdur, yanımıza oturdu. Son eczane yağmasından beri aramız limoni.

“Benim kız biraz hayalperesttir” dedi.

Ağzım doluyken “Biliyorum” dedim yüzüne bakmadan.

“Kedi gördüğünü sanmıyorum” dedi. “Kitaplardan okuduklarını çok içselleştiriyor ve hayal kuruyor.“

Hiç konuşmayacaktım ama dayanamadım: “Ya gerçekten kedi gördüyse?”

“Öyleyse bile kızım için tehlikeye atılmanı istemem”

Aslında kıza güvendiğim söylenemez. Hasan’ın davasını sahipleniyordum yine. Ona can borcum olduğundan özellikle onun bu merakı gidermek istediğini anlamış ve düşünmeden “bakarız” demiştim.

“Kedilerin anlamı olduğuna inanıyorum. Her ne olduysa, şu işler başımıza gelmeden birkaç yıl önce hepsi topluca öldüler. Denemeye değer. Aysu için değil kendimiz için yapacağız” dedim. Söylediklerim açık ve netti. Doktor kalktı gitti. Fırıldaklar Etiler’i bir sorti daha bombalıyorken yemekhanede çınlayan tek gürültü yine metal tabldotlarla çarpışan çatal sesleri idi. Sessizce yemeğimizi yedik ve çıktık.

Dışarının kurşuni havası boğuktu. Bu havalardan nefret ediyordum: Kalın giyinsen terliyor, ince giyinsen üşüyordun. Lanet bir şey.

Kütüphane tarafına gitmek için her zaman kullandığımız patikayı kısmen kullanacaktık. Bu iyiydi; çünkü her yüz metrede bir fırıldakların ortaya çıkması halinde altına gizlenmemiz için önceden hazırladığımız yalıtkan korunaklar vardı. Fakat ana kantin binasının önündeki ayrımdan sonrası için aynı şeyi söyleyemezdik.

Yürürken düşünüyordum: Ne kadar bodoslama dalmıştık bu işe. Mesela ikindinleyin doktorlardan gelen kafileden başkalarıyla da görüşüp kedi olayını doğrulamamıştım. Aysu’ya “senden başka gören oldu mu?” diye sormak da aklıma gelmemişti. Görev dönüşü, özellikle de kötü bir şey olursa, Hasan’ın bunu yüzüme vurması garantiydi. Başa kakmayı çok sever. “Hani en önemli şey bilgi idi?” diyecek. Biliyorum, diyecek, kesin diyecek…

Yanımızda birer tabanca var sadece. Fırıldakları uçarken vurmak mümkün değil ama kaçırma vakalarına karşı tabancalar kullanışlı olabiliyor; çünkü hedefi almak için inerken savunmasız kalıyorlar. Göbekten vurulurlarsa nakavt! Fakat yanımıza silah almamızın sebebi peynir kokan yaratıklardan ziyade insanlardı. Kaynakların kısıtlı olması ölümcül bir rekabet doğuruyordu. Anarşiden bir oyunmuşçasına keyif alan tehlikeli eşkıya grupları vardı. Bizimse korumamız gereken ve hayatta kalmak için direnen çocuklar, kadınlar ve onları hayatta tutmak için gereken kısıtlı bir gıda ve ilaç stoğumuz, doktorlar sayesinde kurduğumuz bir de küçük çiftliğimiz vardı. Yiyecekleri stoklardan ve seradan temin etsek de yağmalar hala önemli bir kaynak olduğu için zaman zaman biz de yağmaya çıkıyorduk.

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi” dedi Hasan. Hemen ardımdan geliyordu, tek sıra yürüyorduk. “Fırıldaklar buluttan çıkana dek göremeyeceğiz.”

“Avantajları da var” dedim. “Onlar da bizi izleyemiyorlar”.

“Çok mühim sanki. İsteseler hepimizi anında yok edebilirler. Bunu bilerek yapmıyorlar bence” dedi. Bu şüphe herkeste müşterekti.

“Onlara zarar veremeyecek bir kitle için daha fazla mühimmat harcama lüksleri yok demek ki. Onlara da bir hesap soran vardır belki” dedim.

“Mümkün” dedi Hasan.

Ana kantine gelmiştik. Sol tarafa, inşaat fakültesine gidecek olsak güvenli hattımız devam ediyor olurdu. Oysa biz sağa yönelecektik şimdi.

“Aracı alsaydık keşke” dedi.

Elimizde korunaklarımız gibi yalıttığımız için fırıldakların göremediği özel bir araç vardı ama tek tehlike fırıldaklar değildi. Çalışan bir motorlu araç o kadar kıymetliydi ki eşkıyalığa kurban gitmesi pek mümkündü. Bu yüzden mecburi bir yağma olmadıkça sadece kampüs içinde kullanıyorduk. İkindi kafilesi doktorlardan yoğurt ve süt getirebilmek için aracı kullanmıştı; Aysu’nun kedi görme hikayesi de bundandı.

“Meçhul kedi için kısıtlı yakıtımızı harcayamayız. Ben inanmamıştım zaten bu arada, sen inandın. Bir gidip bakmak istediğini farkettim; her zamanki gibi sana ve hislerine güvendiğim için düştüm yola.”

“Sen yine de bana o kadar güvenme.”

“Aklımda bulunsun. Hadi sen geç öne madem. Arkamdan falan vurursun şimdi.”

Gülerek ve rahat söyledim bunu. Birincisi, böyle bir şeyi cidden söylemeyeceğimi bilecek kadar tanıyordu beni. İkincisi, iki can borçluydum adama. Hasan demek benim için “güven” demekti.

Yolu takip edersek hızlı olacaktık ama güvende olmayacaktık. Ağaçlığı takip edersek saklanması kolay olacaktı, ama bu defa da yürümekte zorlanacaktık. İnsanın bakımından yoksun kalan tüm alanlar balta girmemiş ormana dönmüştü iki senede. Hasan yolu tercih etti. On dakika kadar sessizce ve dikkatle yürüyüp kütüphane bahçesine ulaştık.

“Eee… Pisi pisi mi diyeceğiz şimdi?”

Öyle ya. Bir kedi varsa dahi nasıl çağıracaktık? “Pisi pisi” deyince gelecek miydi yoksa korkacak mıydı? Kedi bir insanoğluyla karşılaşmayalı epey vakit geçmiş olabilirdi. Elimle Fen-Edebiyat fakültesini göstererek “bekleyelim” dedim. Kapıdan içeriye bir iki adım girip dışarıyı gözlemeye başladık. Beklemekten başka bir şey gelmiyordu aklımıza.

Hasan “Aynı yeri gözlemek son derece anlamsız. Buranın bir arka çıkışı olmalı. Sen burada kal, ben o tarafa gideyim” dedi. Kafamla onaylayınca –nedense sessiz olmamız gerektiğini düşünüyordum- gitti ve yalnız kaldım.

Az sonra boğaz taraflarından bir yerlerden sonda gürültüleri gelmeye başladı. Altı yedi kilometre uzaklıktaydı boğaz. Yaratıklar yine su çekiyor olmalıydılar. Su çektiklerini ilk gördüğümde onların buraya yerleşmeye gelmediklerini düşünmüştüm. Gezegeni sömürecekler, tükettikten sonra gideceklerdi. Biz de geriye kalan bir avuç insan olarak susuz kalacaktık. Aslında türümüzün sayılı yılları olduğuna da emindim. Su olmadan medeniyet mümkün mü? Nasıl mağlup edilir ki bu haydutlar?

Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız… Güzel kadın… Uğruna yaşadığım şey.

Leyla’nın notunu hatırladım. Elimi cebime attım: Terden nemlenmiş, çıkarmaya çalışırken yırtıyordum az daha.

O da ne? Aha! Biri “miyav” mı dedi?

Önümdeki alanın bitiminden aşağıya uzanan merdivende bir kedi kafası görüyordum. Sonda seslerinden ürktüğü belli, küçücük bir yavru kedi. Nasıl yavru olabilir? Altı yıldır ortalıkta yoktu kediler. Bu bir yavru ise anası danası falan da olmalıydı.

Telsizimiz olmadığı için Hasan’a haber veremezdim. Kediyi kaçırmadan almalıydım ama nasıl? “Pisi pisi” diye seslendim. Kulaklarını dikip baktı bana. Seslenmeye biraz daha devam ettim. Basamağı çıktı, insan görmemiş olmasının avantajıydı herhalde; ürkmeden yaklaşmaya başladı. Hatta ben ürküyordum ve elim silahımdaydı. Ufacık bir ses olsa kediyi çekip vurabilirdim.

Ayaklarımın ucuna kadar geldi. Çömelip başını, boynunu sevdim. Mırlıyordu hergele. Çantamdaki kuru ekmeği ıslatıp verdim. Hayvan mutlulukla yemeye başladı. Hasan’ı bekleme zamanıydı şimdi.

Elimi tekrar cebime attım ve notu yırtılmaması için dikkatlice çıkardım. Nemlendiği için tükenmez kalem biraz dağılmış, yazılar kağıdın arkasına geçmişti. Tersten yazılmış “dikkat et” kelimesini seçebiliyordum. Sayfaları birbirinden itinayla ayırmaya çalışıyordum ki önce arkamda hafiften bir rüzgar ve hemen ardından da ince, mekanik bir ses işittim.

“Bammm!”

Ses, hayalet bir kente dönüşmüş olan kampüste şiddetle yankılandı. Kedi kaçmıştır diye endişelendim, ama aksine donup kalmış bana bakıyordu.

“Bakma öyle. Hiç mi silah arkadaşını vuran bir asker görmedin?” dedim ona. Doğal olarak tepki vermedi.

Hasan’ı tam kalbinden vurmuştum.

Yanına gidip bir bakacaktım ama bana bir kelime dahi söylemesini istemiyordum. Kıt olan mermilerimizden bir tane daha harcamak israftı, üstelik gürültü yapmak da mantıklı değildi. Yine de kaçmasın diye önce kediyi kucağıma aldım –meğer o kadar korkmuş ki ben dokununca sıçradı- ve Hasan’ın bir el de kafasına ateş ettim. Üzerinde “Dikkat et! Hasan seni öldürmeyi planlıyor” yazan nemli kağıdı buruşturup Hasan’ın cesedinin yanına attım. Elim sadece kana değil, mürekkebe de bulanmıştı.

Sığınağa döndüm. Kimse bana bir şey sormadı ve ben de olanları sadece Leyla’ya anlattım. Leyla, Hasan ona duygularını açtığında hemen benle paylaşmadığından dolayı kendini suçladı. İlgisi olmadığına ikna edemedim.

Ertesi gün alana yeniden gittim. Tahmin ettiğim gibi kedinin sülalesi de oralardaymış ve hepsini bir çırpıda getirdim. Kolay oldu çünkü Hasan’ın cesedine üşüşmüşlerdi. Zor oldu çünkü Hasan’ı orada öylece kedilere öğün olurken görmek üzücüydü.

Bana daha sonra da hiçbir şey sorulmadı. Leyla olan biteni herkese en uygun şekilde anlatmıştı veya insanlar artık ölümü normalleştirmişti. Ya da insan artık bildiğimiz insan değildi. Bildiğimiz insan neydi ki? Ben bildiğim ben miydim mesela?

Kedilere gelince… Doktorlar yaratıkların kedilere has bir mikroptan çekindikleri için önce onları katlettiklerini düşünüyorlar. Bir kedi çiftliği projesine başladılar. Bu projeyi destekleyenler de var, sınırlı yiyeceğimizi kedilerle paylaşmak istemeyenler de.

Bu konudaki kendi fikrimin ne olduğunu bilmiyorum. Hasan olsa idi ona sorardım. Hasan’a, hislerine ve fikirlerine değer veriyordum. Hasan demek, “güven” demekti benim için.

Ama aşk yaratıklardan da, eşkıyalardan da tehlikeliydi.

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

AĞAÇ ÖLÜRSE HERKES ÖLÜR

Toprağa su yürür…
Toprağa yalın ayak.
Ve insan elbet bir gün anlayacak:
Toprak insanın.
Toprak da yalın ayak.

Tevfik Uyar

 

Tarih: 2250, Yer: Zamonia’da Bir Okul

Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. “Varkalım Tarihi” dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: “Bilgi Çağı Çöküşleri”.

Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve “İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından  bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın.” diyerek bir girizgah gerçekleştirdi.

Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı.

Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı’nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkân vermişlerdi.

Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi.

Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu.

Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu “sorunuz var mı?” bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı.

“Buyrun hanımefendi?”

“Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar?”

***

ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu “nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar?” benim için çok acıklı bir soruydu.

21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu “Mayalar” pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor (gerçi biz şu yazımızda biraz bahsetmiştik). Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş.

Jared Diamond’un Timaş Yayınları’ndan çıkmış olan “Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır” adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız “İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz.

BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM!

Paskalya Adası

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti.  Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti. Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası. “Dünya’nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası” olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili’ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir.

18. yüzyılda Avrupa’lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi.  Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya’nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu?

Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik’teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km’lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının –biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor.

Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak  için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi.

Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500’lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler.  Bu “ormansızlık” şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! (O tarihlerde bir Paskalyalının diğerine edebileceği en ağır küfür şuymuş: “Annenin eti dişlerimin arasında kaldı”).

1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774’te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook’tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından “köle devşirme” modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru’nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111’di.

Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması temelde Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor:  Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması (spesifik olarak: adadaki protein kaynaklarının tükenmesi) sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu.

Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn’de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı.

Anasaziler

anasazi

1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi Anasazi uygarlığıydı.

İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD’nin Güney Batısı’ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu’nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır.  Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920’de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır.

İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler (kemirgenlerin fosilleşmiş gübreleri kemirgenin çevrede yediği her şey hakkında muazzam bilgiler içerir ve pek çok teknikle bölge hakkında bilgi elde edilebilir) MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması.

Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco’ya yardım yağıyordu.  Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100’lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130’da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco’lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği  ve yardımların kesilmesinde rahiplerin “yağmur yağdıramamasının” etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak “eski halk” anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir.

Mayalar

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık.

Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti.

Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları

Gröndland'daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

Gröndland’daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

MS 8 Haziran 793’te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb’un keşfinden çok önce Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan (Vinland) bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland’da kalıcı oldular.

Vikingler İzlanda’ya geldiklerinde İzlanda’nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80’i ilk birkaç on yılda, %96’sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda’nın sadece %1’i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda’nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda’ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz.

Grönland’a gelince… Anakara Norveç’ten çok daha uzak olan Grönland’a MS 980’de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo’larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Grönlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300’lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur.

SONUÇ

İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus’a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki –ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır.

Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus’un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus’un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar.

Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul’a üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus’un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge’in deyimiyle, “dünün çözümleri, bugünün sorunları”dır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır.

Malthus’u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda “çökmüş medeniyetler” arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız.

Yeşil bir gelecek ümidiyle…

İlk Yayın:

Bu yazı Açık Bilim dergisinin Temmuz 2013 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google