Bir çeşit sanal birikinti alanı

bilgi kirliliği

22 ARALIK’TA GÖRÜŞÜRÜZ: SÖZDE MAYA KIYAMETİ

Bir Aralık akşamı dersaneden çıkmış, yeni tanıştığım ve aynı mahallede oturuyor olduğumuzu öğrendiğim bir arkadaşla beraber evlerimize yürüyorduk. 1999 yılıydı. On beş dakikalık mesafe süresince kişisel konularımızı konuşabileceğimiz kadar samimiyetimiz olmadığından gündemdeki bir konuyu seçmek akıllıcaydı. Birlikte yürüdüğüm genç kız, 2000 yılının girmesi ile birlikte kıyametin kopacağına inandığını söylüyordu. “Kıyamet kopmasa dahi, kesin bir şeyler olacak, eminim…” diye de devam ediyordu.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Basın, tüm kıyamet senaryolarına olduğu gibi 2K yani 2000 kıyamet senaryosuna da haddinden fazla ilgi gösteriyor, astrologlar, sayı bilimciler başımıza gelebilecek türlü felaketlerden ya da insanoğlunun yaşayacağı değişimlerden bahsediyorlardı. Felaket senaryoları arasında akla en yatkın olanı eski bilgisayar teknolojilerinin 31.12.1999’dan sonra tekrar 01.01.1900’e dönecek olmasının yaratacağı sorundu. Ona da “dijital kıyamet” dendiğinden diğer sözde kıyametlerden kolaylıkla ayrılıyordu ve en azından mantıklıydı.

Bildiğiniz üzere 2000 yılbaşında ne dijital ne de küresel bir kıyamet gerçekleşti. 5 Mayıs 2005 yılında gezegenlerin bir hizaya dizilmesinden kaynaklanacak olan kıyamet de kopmadı. 2006 yılında çarpması beklenen göktaşından iz yok. 2012’ye geldik ve şimdi de Maya kıyametini bekliyoruz.

Maya kıyameti ya da doğru tabirle Mayalılara ait olduğu iddia edilen kıyamet kehaneti, pek çok bilgi kirliliği ile birlikte sulandırılmış, magazinleştirilmiş bir konu. Maalesef Dünya’da pek çok inananı var. Bu kuvvetli inancın arkasında tabi ki her zaman olduğu gibi bilgisizlik, araştırma eksikliği ve duyulana sorgusuzca inanma eğilimleri yer alıyor.

Aşağıdaki satırlarda Maya’lıların kim olduğunu, bu takvimin aslında ne olduğu ve kıyamet senaryosunun hangi olmayan varsayımlara dayandırıldığını ortaya koyduğumuzda, konunun varmış olduğu noktayı hayretle karşılayabilirsiniz.

Maya Medeniyeti

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Guatemala-1595 - Temple of the Great Jaguar
Mayalılar metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlarından yoksundular ama ahşap ve taş araç gereçlerle kalıcı ve görkemli yapılar inşa edebildiker. (Creative Commons License, Dennis Jarvis via Compfight)

Mayalıların kentlerini İspanyollar işgal etmişlerdi ama Mayalıların kalıntıları 1839 yılında John Stephens ve Frederick Catherwood tarafından “yeniden” keşfedilene dek Mayalılar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde mayalıların başkentleri Azteklerinki gibi modern binalarla kaplanmadığından, balta girmemiş ormanlar arasındaki kalıntıları arkeologlar için paha biçilmez bilgiler sundu, ancak yine de kalıntıların biz modern insanlara anlattıkları çok yeterli değil. Kuşkusuz 1549-1578 yıllarında Maya eyaletlerini ele geçirmeye çalışan İspanyollar putperestliği yok etmek adına tüm Maya el yazmalarını yakmasa idi onlar hakkında daha çok şey bilirdik. Neyse ki bu kararı veren ve bir tarihi küle dönüştüren Piskopos Diego de Landa bir yandan Maya el yazmalarını yakarken onlar hakkında detaylı bir eseri de kaleme almış ve bu sayede yüzyıllar sonra Maya metinlerinin çözülmesine katkıda bulunmuştur.

 

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır.

Ancak Mayalar, bırakın astronomik ya da jeolojik bir kıyametin tarihini tayin etmeyi, pek çok teknolojiyi icat edecek kadar ilerleyememişlerdir. Çömlekçilik, köyleşme, şehirleşme, yazı, ilk devletler, 365 günlük güneş takvimi ve ay takvimi diğer Orta Amerika toplumlarınca bulunmuş, Mayalılar tüm bunları bir ya da birkaç yüzyıl gecikmeyle ithal etmişlerdir. Tabi tüm bu teknik ve teknolojiler Maya toprakları dışında gelişse de Mayalıların bunları ilerlettikleri inkâr edilemez, lakin Mayalılar her yok olmuş topluluk gibi kendi sonlarını getirecek tehlikelere karşı tedbir alamayan, sıradan bir topluluktur.

Mayalılardan korunarak kalan ve yaklaşık 15 bin yazıttan oluşmuş mevcut Maya külliyatının tamamı taş ve çömlek üzerine yazılmış olup sadece krallar ve soylulardan bahsetmiş, halk hakkında tek bir kelime etmemiştir. El yazması eserlerden Piskopos Landa’nın kıyımından kurtulanlar ise sadece 4 kitaptır ve bunlar da astronomi ve takvimle ilgilidir.

Uzun Sayım Takvimi

Mayalıların astronomi ve takvim ile ilgili el yazmalarından anlaşılmaktadır ki, Mayalılar için takvimin özel bir anlamı vardır. Krallar astronomik ve takvimsel ayinlere bir rahip olarak katılmak zorundadır. Kralın katılımı yağmur ve bereket getirir, çünkü krallar ve aileleri ilahlarla ilişkilere sahiptir ve bu sayede doğaüstü güçleri bulunmaktadır. Bu inanç o kadar geçerlidir ki, yağmur yağmadığı kuraklık zamanlarında kralla halkın araları bozulmaktadır.

Mayalıların 20’lik sisteme dayalı sayı gösterimleri. Bu sistem onlara toplama ve çıkarmada büyük kolaylık sağlamaktadır. İki sayıyı birbiriden çıkarmaya çalışarak görsel kolaylığı hissedin. (Kaynak: Wikimedia Commons)

İşte bu özel takvimlerden birisi Maya Uzun Sayım Takvimi’dir. İlk olarak Maya Bölgesi’ndeki bir anıt üzerinde M.S. 197 yılında işlenmiş olduğu görünen bu takvim çözüldüğünde M. Ö. 355 civarında kullanılmaya başlandığı anlaşılmıştır. Takvimde geriye gidildiğinde M. Ö. 11 Ağustos 3114’te 0.0.0.0.0 tarihini başlangıç aldığı anlaşılmaktadır.

Beş haneli bu takvim karmaşık görünse de çalışma prensibi basit. En sağdaki hane günleri gösteriyor. Bugün 0.0.0.0.2 olsa idi, yarın 0.0.0.0.3 olacaktır. Bir hafta sonra ise 0.0.0.0.9. Tıpkı bizim takvimizde olduğu gibi. Ancak Mayalılar takvimlerinde 20’lik tabana dayalı bir sistem kullanmışlardır. Yani takvim 0.0.0.0.19’u gösterdiğinde, ertesi gün 0.0.0.1.0’a karşılık gelir.

Bu hanelere karşılık gelen zaman birimlerini sıralayarak takvim sistemi için şu genelleştirmeye ulaşırız:

BAKTUN.KATUNN.TUN.UINAL.KİN

(400YILLIK-20YILLIK-YILLIK-YİRMİLİK-GÜNLÜK)

KİN, gün demektir. UINAL ise 20’lik gün. Yani 20 KİN, bir UINAL yapar.

Bir TUN ise 360 güne denk gelir.

Bir KATUNN 7200 gün, yani 20 TUN yapar.

Bir BAKTUN ise 20 KATUNN, yani 400 yıl, başka bir deyişle 144 bin gün yapar.

1.2.2.5.8 gibi bir tarihi çözümleyecek olursak bu 1 BAKTUN, 2 KATUN, 2 TUN, 5 UINAL ve 8 KİN’e karşılık geldiğini buluruz.

(Benzetim yoluyla bizimkini YIL.AY.GÜN olarak sıralasa idik, miladı 0.0.0 olarak almak üzere, 21 Aralık 2012 tarihini 2012.12.21 olarak yazardık. Bizde de GÜN, bir gün demekken, AY 30 gün, YIL ise 365 güne ya da 12 AY’a denk gelir. Bu kadar basit.)

21 Aralık 2012 günü, Maya takvimleri 13.0.0.0.0 tarihini gösterecek ve 0.0.0.0.0 tarihinden bu yana 5126 yıl geçmiş olacak. Ancak Mayalılardan kalan kitaplardan ya da çömleklerden hiçbirisi bu tarihte Dünya’nın yüzleşeceği herhangi bir kıyametten haber vermez.

8.5.16.9.7 tarihini gösteren bir Maya anıtı (M.Ö. 156)

Kıyamet senaryosu nasıl doğdu: 13. Baktun…

Mayalıların uzun sayım takviminin miladı kendilerinin yaşadığı bir döneme rastgelmemektedir. Uzun sayım takvimini ilk kez kullanmaya başladıkları günün özelliği nedir ve o gün rakamları nasıl ve neden böyle seçmişlerdir bilinmez ama tüm Maya medeniyeti 8, 9 ve 10. Baktun’da yaşanmıştır. Bu süre zarfında takvim bir sona ulaşmadığından –ki 5126 yıllık bir takvimin sonlanıp başa dönmesi çok zordur- Mayalıların kendi takvimlerinin sonu hakkında ne düşündüğü kesin olarak bilinmiyor.

Kendi takvimimize bakalım: 365 günlük miladi takvimin her bir yılı 31 Aralık’ta sona eriyor ve bu tarihte herhangi bir kıyamet kopmuyor. Yıl sayısını bir arttırarak tekrar 1 Ocak’tan başlatıyoruz.

Eğer Maya takvimini kullansa idik ve gerçekten de 13.0.0.0.0 tarihinde sonlansa idi tıpkı yılbaşlarında 31 Aralık tarihinden sonra 1 Ocak ile yeniden başladığımız gibi 0.0.0.0.0 tarihi ile takvime yeniden başlayabilirdik. Gerçi 14’e devam ettirmek, ya da aşağıda bahsettiğimiz bulgulardan birinin de işaret ettiği gibi olsa olsa sola bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 yapmak da mümkün olabilirdi.

Zaten 13.0.0.0.0 tarihinin önemi de oldukça şaibelidir. Sadece tek bir Maya anıtında, Tortuguero bölgesindeki bir anıtta yer alan ifadeler 13. Baktun başının önemine işaret etmektedir ve hakkında yazılan kralın hakimiyetiyle ilgilidir. Muhtemelen bu ifadelerin kısa sürede bir kıyamet senaryosunda dönüşmesinde batı ülkelerinin 13 sayısı konusundaki mevcut inançlarının payı bulunmaktadır.

Kıyamet senaryosu sayesinde kitap yazarak epey bir para kazanan spekülatörlerin atladığı ve kıyamet senaryosunu körükleyen basının görmek istemediği başka bulgular da var: Bu bulgular 13.0.0.0.0 tarihinden sonralarına işaret ediyorlar. “E hani Maya takvimi 13.0.0.0.0’da bitiyordu” sorusunu sormamamız için bizlerle paylaşılmayan kehanetlerden birisi 21 Ekim 4772 tarihine işaret ediyor.

Bir diğeri ise Maya takvim sisteminin başka bir özelliğini ortaya çıkarması açısından manidar. Çünkü bu bulgu şöyle bir tarihi referans veriyor: 13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.0.0.0.0

Buradan anlıyoruz ki, Mayalılara göre her 13 Baktun solda yeni bir birim (adı Tevfik olsun…), her 13 Tevfik de bir başka yeni birimi devreye sokacak ve 41 oktilyon yıl sonra takvim yukarıdaki hali olacak (evrenin mevcut ömrünün tahminen 3 oktilyona karşılık geldiğini düşünürsek Mayalıların astronomi bilgisinin iddia edildiği kadar ileride olmadığını da çıkarabiliriz.). O halde sözde kıyametten bir gün sonrasını, yani 22 Aralık tarihini, Maya takvimini soldan bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 olarak kaydedebiliriz.

Zaten araştırmaların hala sürdüğünü de eklemek gerek. Bu araştırmalar, 13. baktundan sonrasından bahseden yeni kanıtlar ortaya çıkarıyorlar. 2012 yılında Guatemela’da yapılan kazılar sırasında 17. Baktuna işaret eden yeni yazıtlar ortaya çıkarıldı. Dünya’nın 21 Aralık’ta sona ereceğini ifade eden hayali yazıt hala ortada yok! Görünen o ki, Maya takviminin 13. Baktunda sona erdiği, Mayalıların 13. Baktun’da Dünya’nın yok olacağına inandıkları koca bir yalandır.

Ve Mayalıların Sonu

Yaptıkları müthiş astronomik ölçümlerle Dünya’yı bekleyen bir tehlikeyi farkedip, bunu takvim sistemlerine yansıttıkları düşünülen bu medeniyet maalesef kendi sonunu göremedi ve gerekli önlemler alamadı. Peki Mayalılar nasıl yok oldu?

Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak kuraklık, kıtlık ve savaşlarla birlikte epey bir kan kaybettiler. İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında açlıktan ölmek üzere olan nüfus 30 bin kadardı. Peten’de işgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu medeniyetten sadece üç bin kişi kaldı.

Mayalıların kendi çöküşlerinin kabaca beş nedene dayandığı düşünülüyor: Hızlı nüfus artışı, orman katliamları ve erozyon, artan savaşlar, su kaynaklarının azalması ve kralların bu sorunları çözmedeki başarısızlığı. Zira krallar genelde birbirleriyle mücadele etmiş, kendi ceplerini doldurmuş, ağır vergilerle kendilerini zenginleştirirken diğer yandan anıt diktirme yarışına girmişler. Kısacası Maya medeniyetinin sahipleri, bırakın Dünya’nın sonunu, kendi sonlarını dahi ön görememişlerdir.

Bu da yazının sonu

Takvimlere, sayılara ve bunların oluşturduğu anlamlı gibi görünen rakamlara iyi ya da kötü mesajlar yüklemek insanoğlunun adeti gibi geliyor. Bugüne dek Dünya’nın sonunun geleceğinin iddia edildiği ve kayda değer sayıda ya da nitelikte insanın da inandığı 242 adet muhtemel kıyamet tarihi ortaya atıldı. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bunların hiçbirisi gerçekleşmedi.

Bu arada, 21 Aralık’ta gerçekten de kıyamet kopacağına inanan, kitaplar yazan ve bunu basında bas bas bağıranların kredi kartı hesaplarını inceleyebilsek ne güzel olurdu değil mi? Zira bu kehanetten bu kadar emin olduklarına göre, nasılsa ödemeyeceklerine güvenerek sonuna kadar harcamış ve son günlerinde epey eğlenmiş olmalılar, ama eminim öyle değildir.

Sözdebilimcilerin kitap yazması, basın-yayın organlarında görünüp büyük laflar etmesi için illa ki kıyamet senaryosu var olmasına da gerek yok. Kullandığımız takvimin 10.10.10 ya da 11.11.11 gibi tarihlere denk gelmesi de çeşitli senaryoların ortaya atılmasına sebep olabiliyor (bu konuda daha önce kaleme almış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın). Bu yıl 12.12.12 tarihi 21 Aralık senaryosunun gölgesinde kalmış gibi görünüyor.

Her neyse… 22 Aralık sabahında bu yazıyı hala okuyorsanız Maya kehaneti de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olacak. Yok eğer okuyamıyorsanız ve bu kehanet gerçekleşmiş ise en azından “yaaa, ne oldu, çok güveniyordun kendine?” diyecek kimsenin de kalmayacak olması beni rahatlatıyor. Benim tuzum kuru, ötekiler düşünsün.

Kaynaklar:

– Dr Karl, “Mayan Apocalypse“, ABC.Net
– Jared Diamond, “Çöküş”, Timaş Yayınları, 2006 / Çeviren: Elif Kıral.
Jeffrey MacDonald, “Does Maya Calendar Predict 2012 Apocalypse“, USA Today
– Eric Vance, “Unprecedented Maya Mural Found, Contradicts 2012 “Doomsday” Myth“, National Geographic
– Wikipedia, “2012 phenomenon” makalesi.

[box]Açık Bilim Radyo Programı

“2012, Kıyametler ve Kriz” konulu Açık Bilim Radyo Programı bölümü
http://www.acikbilim.com/2012/01/radyo-programi/acik-bilim-radyo-programi-11-bolum-2012-kiyametler-ve-kriz.html[/box]

Eğirisiyle doğrusuyla uçakta cep telefonu

İnternetin yaygınlaşması ve ucuzlamasının insanlığa büyük getirileri olmasının yanısıra bazı olumsuzlukların kaynağı olduğu da bir gerçek. Asosyalleşme, bireyselleşme vb. gibi etkilerine hiç değinmeyeceğim… Bence en kötüsü bilgi kirliliği.

Takıldığımız noktalarda bilgi alma talebiye internete başvurmak artık bizler için ciddi bir alışkanlık oldu. Hele ki internetin cep telefonlarından kullanılabilir ve dolayısıyla taşınabilir hale gelmesiyle, her sorumuzun yanıtını biraz gecikmeli de olsa cebimizde taşır olduk.

Bugün, biraz da nüktedan bir niyetle yerleşmiş bir deyim bile var: “Hz. Google’a sor.”

Google hazretlerine sormanın büyük faydaları olduğu muhakkak. Çoğu tıkandığımız noktada ondan bilgi alıyoruz; hatta ben söyleyeyim: Boyner Backup da bence o çok övündüğü soru-cevap hizmetinde aynısını yapıyor. Ben zaten interneti iyi kullanan birisiyim ve bir şey bulamadığımda onları arıyorum; onlar da ya bulamıyor ya da benim de bulup itibar etmediğim bilgilere ulaşıp onu söylüyorlar. Şimdi bu hizmeti biraz eleştirmiş olsam da aslında sadece Hz. Google’a güvenilerek ticari bir hizmet bile başlatılabildiğine örnek vermek istedim.

İnternetin en büyük projelerinden birisi olan Vikipedi açık kaynak ansiklopedisi hakikaten de insanlık için büyük bir hizmet olmasının yanısıra, belki de kendi mesleklerinin can damarı olan araştırma kısmını atlamak isteyen tembel gazeteciler için de büyük nimet: Sadece Vikipedi’den aldığı bilgilerle habercilik yapan gazeteciler var Türkiye’de. Vikipedi herhangi bir kullanıcı tarafından da değiştirilebildiği için, iyi bir kaynak olmasına rağmen verilerin kesinlikle güvenilir olmadığını özellikle göz önünde bulundurmak gerek. Vikipedi içerdiği bir çok bilgiyi bir kaynağa dayandırarak veriyor olması maalesef onu güvenilir kılmıyor.

Geçtiğimiz günlerde şu an Japonya’da sinirbilim üzerine doktora çalışmasını yapan sevgili dostum Tıp doktoru Çağrı Yalgın, Bilim Güncesi adında yazmış olduğu bloğunda bu konuya şu kelimelerle dikkat çekiyordu: “Atıflar bizi aldatabilir.” Yalgın diyor ki:

“… birçok okuyucu atıfları kontrol etmeye zahmet etmediğinden, atıfların lâyığıyla verilmediği, hattâ sırf bilimsellik görüntüsü katsın diye metnin içine ilgisiz atıfların serpiştirildiği de olur. Hattâ Elsevier yayınevi işi hakemli dergiye fiziksel olarak benzeyen ama aslında Merck şirketinin broşüründen başka bir şey olmayan bir dergi çıkarmaya kadar götürmüştü.

…Yani bir atıfın size söyleyebileceği tek şey, o yazarın o bilgiyi o kaynaktan aldığını beyan etmiş olduğudur. O kadar. Atfedilen kaynakların güvenilirliğini, doğruluğunu ve konuyla bağlantısını araştırmak size kalmış.”

Ben de daha önce “İnternet’in getirdikleri / götürdükleri” adlı bir yazımda bugün internet kullanılarak herhangi bir markanın da kolaylıkla karalanabileceğini belirtmiştim. Birinin çıkıp “Airporthaber bilmemne terör örgütüne yardım etmektedir” deyip uydurma bir iki kanıt sunup, Ali Kıdık’ı da bilmemne örgütünün lideri olarak göstermesi ve organize edilmiş yüz kişinin bu yazıyı forumlarda, sözlüklerde, bloglarda yayınlaması gayet mümkün değil mi? Bu da bir anlamda çakma bir “internet mahkemesi” kurup bir kişiyi, kurumu ya da markayı yargılamak anlamına geliyor.

İşte bu sebeple, internetin bizlere getirdiği en büyük kötülüğün bilgi kirliliği olduğunu düşünüyorum.

İnterette bir konuyu araştırırken bulunan bilgilerin evrensel geçerliliğini ve doğruluğunu kontrol etmek gibi ilave bir adıma daha kesinlikle ihtiyaç var. Yazılanların kişisel bir görüş olup olmadığına, verilen kaynakların yine güvenilir olmayan, kişisel kaynaklar olup olmadığına iyi dikkat etmek gerek.

Uçakta cep telefonu kullanımı

Uçaklarda cep telefonu kullanımı ile ilgili sınırlamaları biliyorsunuz. İnterneti şöyle bir araştırdığım zaman bu konuda cep telefonlarının kesin olarak uçaklara zarar verdiğine, hatta bu sebepten düşen bir uçak bile olduğuna dair yazılar görmek pek mümkün. Anladığım kadarıyla bu konuyu araştırmak isteyen birisi cep telefonlarının kesin olarak uçaklara zarar verdiğine konaylıkla ikna olup, Hz. Google’ı kapatabilirler. Ancak kesin olarak belirtelim ki bugüne dek cep telefonu sebebiyle düşen ya da kırıma uğrayan hiçbir uçak olmamıştır.

Yani bu uzun uzun girişi yapmamın sebebi buydu; zira ben de TEMKODER Başkanı’nın Hürriyet’teki açıklamalarını okuduktan sonra aynı şeyi yaptım: Hz. Google’a uçaklarda cep telefonu kullanımını sordum.

Bugün havayolu firmalarının çok büyük bir kısmı uçakta cep telefonu kullanımına izin vermiyor. İki gün önce Hürriyet’in haberiyle Türkiye Elektromanyetik Kirliliği Önleme, Ölçme, Araştırma ve Eğitim Derneği (TEMKODER) Başkanı Elektronik Mühendisi Mehmet Bayramoğlu’nun uçuş modunda kullanılan telefonların kazara normal moda geçerek tehlike yaratabileceğini, bu yüzden bu modda dahi olsa kullanımının yasaklanması gerektiğine dair açıklamalarını duyduk/okuduk.

Bayramoğlu, yapılan yanlışın düzeltilmesi için, havayolu şirketlerinin eylemleri ve dergilerde yazan “cep telefonu, uçuş modunda kullanılabilir” ifadesinin kaldırılması gerektiğini kaydederek, kaldırılmaması halinde Kamu adına ve kamu yararına dava açılacağını ve konunun takipçisi olacaklarını da söylemiş.

Cep telefonlarının frekans ve emisyon kaynağı olması, baz istasyonundan uzaklaştıkça sinyal gücünü arttırması vb. sebeplerle uçakta seyrüsefer cihazlarını etkileme olasılığı bulunduğu ve elektromanyetik uyumsuzluk (EMU) yaratma olasılığı akla yatkındır.

Ancak ilgililerin göz önünde bulundurması gereken bir şey daha var:

Henüz cep telefonlarının gerçek anlamda uçuş emniyetini tehlikeye attığına dair bulgular yok. Ben de üç yıl önce kendileri gibi düşünüyordum –zira dediğimiz gibi, EMU akla yatkındır- ancak uçak üreticilerinin de bu konu üzerine gittiğini ve yaptıkları araştırmalarda böyle bir bulguya rastlamadıkları da bir gerçek.

Havacılıkla ilgili kural koyucular her ihtimale karşı henüz ispat edilmemiş ancak akla yatkın olan bu tehlike ihtimalini değerlendirerek bu konuda bir yasak getiriyorlar. Kurumların bu şekilde davranıyor ve küçük de olsa ihtimalleri değerlendiriyor olmasını ben de destekliyorum ama yarın bir gün –ki bu başladı-, havayolu firmalarının uçak üzerine ilave bir istasyon kurarak, zaten tehlikesiz olan bir konuşma için ilave bir kaynak yaratarak yolcular üzerinden onlarca dolar kazanmasını da istemiyorum: İletişim, eğer zararsızsa, özgür olmalı. Ya da zaten zarar verse de vermese de diğer yolcuların rahatlığı için en baştan yasak olmalı, ama belki insanlar mesajlaşabilirler. Bu yüzden de kapsamlı bir çalışma yapılarak yolculara bu konudaki gerçek bilgiler verilmeli.

Bu yüzden bugüne dek yapılmış çalışmalar hakkında Türkçe bir kaynak olması amacıyla da aşağıdaki bilgileri bir araya getirmek istiyorum. Madem başlıkta eğrisini, doğrusunu yazacağız dedik, başlayalım:

Öncelikle uçakta kişisel elektronik cihaz ve cep telefonu kullanımına ilişkin araştırmaların nasıl yapıldığından bahsedelim:

Herhangi bir vaka şu şekilde inceleniyor:

  1. Anomaliye sebep olduğu düşünülen şüpheli cihaz kapatıldığında sorun giderilmiyor. (İlişki yok)
  2. Anomaliye sebep olduğu düşünülen şüpheli cihaz kapatıldığında sorun gideriliyor ancak açıldığında sorun tekrarlanmıyor. (Düşük korelasyon / ilişki)
  3. Anomaliye sebep olduğu düşünülen cihaz kapatıldığında sorun gideriliyor, açıldığında tekrar ediyor. (Yüksek ilişki)

Bu ilişkileri inceleyen çalışmalara göz atalım.

Çalışmaların sonuçları birbirinden farklı

Öncelikle Boeing’in bundan 11 yıl önce, yani 2000 yılında yayınlamış olduğu bir çalışmaya bakalım. Boeing bu çalışma kapsamında, (1) cep telefonu gibi sinyal yayan cihazlar dışındaki kişisel elektronik cihazları (KEC) laboratuvar ortamında test etmiştir. (2) KEC’leri uçak ortamında test etmiştir. (3) 1995-2000 yılları arasında uçaklarda olumsuzluk yarattığı iddia rapor edilen KEC’leri sahiplerinden satın almak ya da aynını üretmek suretiyle tedarik etmiş, laboratuvar ve uçularda test etmiştir. Tüm bu çalışmaların sonunda KEC’ler ve uçaktaki anormallikler arasında bir korelasyon tespit edilememiştir.

Boeing aynı yıllarda koltuğa yerleşik kişisel priz için de iki adet 737, 1 adet 747, iki adet 767 ve 3 adet 777 ile de test gerçekleştirmiş, yapılan bu sekiz testte de uçak içinde koltuklara yerleşik kişisel prizlerin ve bunlara bağlı bir dizi dizüstü bilgisayar, CD çalar vb. aletlerin de kullanılmasına rağmen uçaklarda hiçbir olumsuzluk yaratmadığını gözlemlemiştir.

Çalışma kapsamında bir başka araştırma kalemi olarak 16 adet cep telefonu ile de çeşitli testler gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar cep telefonlarının uçakların kullandığı frekanslarda ve bazı cihazlarda (ADF, HF, VHF, ILS) emisyon yarattığı gözlenmiştir. Ancak telefonlar yerde uçuş konfigürasyonunda bulunan hazır bir uçakta test edildiğinde herhangi bir şüpheli vaka ile karşılaşılmamıştır.

Ancak 2003 yılında yapılan ve IEEE Spectrum dergisinde yayınlanan Bill Strauss imzalı çalışma (enteresandır, çalışmasını Türk Hava Yolları’nın adını da anarak, kurumun “Mobile phones interfere with the flight instruments and have a negative effect on flight safety”  ikazını örnek göstererek bitirmektedir), üç ay boyunca uçaklarda yapılan bir ölçüm çalışmasından bahsediyor ve kullanımda olan bir cep telefonunun GPS cihazlarını etkileyecek yüksektikte emisyon yarattığını ispat ediyor.

Geliyoruz NASA’nın 2011 yılında yapmış olduğu çalışmaya. Havacılık Emniyet Raporlama Sistemi (ASRS: Aviation Safety Reporting System) veritabanındaki 50 öne çıkan rapora dayanarak yapılan çalışma yine güçlü bir korelasyon sağlayamıyor, ancak az sayıda olayın yüksek koraleasyon içeridiğini de tespit etmiş.

Sonuç

Havacılıkta kabul edilebilir bir kaza düzeyi söz konusu değildir. Yani havacılık, herhangi bir imalat sürecindeki gibi, her bir milyon üründen altı, yedi adedinin hatalı olabileceğini ve bu ticari kaybın kabul edilebilir düzeyde olmasını göze alabilecek bir kurum değil. Amaç daima ve daima sıfır kaza ve azami emniyettir.

Kapsamlı bir çalışma olmamasına ve mevcut çalışmaların “kesinlikle cep telefonu uçuş emniyetini olusmuz yönde etkiler” gibi bir sonucu olmamasına rağmen elektromanyetizma ve cihazların uyumuna dair bildiklerimiz cep telefonunun uçuşta olumsuzluk yaratabileceği üzerine ve buna bağlı olarak da uçakta cep telefonu ile konuşmak sınırlandırılıyor.

Cep telefonları baz istasyonlarına uzak mesafede iken çok daha güçlü, dolayısıyla çok daha tehlikeli ve riskli güçte emisyon yaratıyorlar. Bu sebeple uçak üzerine ara bir iletişim konağı yerleştirerek söz konusu sorunun ortadan kaldırılabildiği düşüncesiyle –ki EASA söz konusu cihazların kullanımı halinde uçakta cep telefonu kullanımına olanak satnımıştır- bugün kullanılan bir takım teknolojiler (AeroMobile, Onair, Picocell vb.) bulunmaktadır ve bazı havayolu firmaları cep telefonu kullanımına müsade etmektedirler (Ancak aletin kesin olarak bu teknolojilerle uyumlu olması gerekmektedir). Hatta bazı iş jeti üreticileri uçağın standart konfigürasyonuna bu sistemleri eklemiş durumda. Bu cihazları uçak üzerinde kurulu baz istasyonu gibi düşünebilirsiniz.

Bu konu hala kapsamlı testlere bağlı olarak nihayete erdirilmesi gereken bir konu olarak listede duruyor ancak şu an masrafından kaçınılıyor olsa gerek.  Açıkçası yolcuların bazılarının da uçakta cep telefonu kullanımı olmamasından memnuniyetleri bulunuyor olsa gerek, zira uçakta, telefonun iyi çekmiyor olmasından da dolayı bağıra bağıra konuşan yolcuların başkalarını rahatsız edeceği kesin. Otobüslerden bunu biliyoruz.

İyi haftalar

Tevfik Uyar,

EĞRİSİ VE DOĞRUSU İLE UÇAKTA CEP TELEFONU

 

İnternetin yaygınlaşması ve ucuzlamasının insanlığa büyük getirileri olmasının yanısıra bazı olumsuzlukların kaynağı olduğu da bir gerçek. Asosyalleşme, bireyselleşme vb. gibi etkilerine hiç değinmeyeceğim… Bence en kötüsü bilgi kirliliği.

Takıldığımız noktalarda bilgi alma talebiye internete başvurmak artık bizler için ciddi bir alışkanlık oldu. Hele ki internetin cep telefonlarından kullanılabilir ve dolayısıyla taşınabilir hale gelmesiyle, her sorumuzun yanıtını biraz gecikmeli de olsa cebimizde taşır olduk.

Bugün, biraz da nüktedan bir niyetle yerleşmiş bir deyim bile var: “Hz. Google’a sor.”

Google hazretlerine sormanın büyük faydaları olduğu muhakkak. Çoğu tıkandığımız noktada ondan bilgi alıyoruz; hatta ben söyleyeyim: Boyner Backup da bence o çok övündüğü soru-cevap hizmetinde aynısını yapıyor. Ben zaten interneti iyi kullanan birisiyim ve bir şey bulamadığımda onları arıyorum; onlar da ya bulamıyor ya da benim de bulup itibar etmediğim bilgilere ulaşıp onu söylüyorlar. Şimdi bu hizmeti biraz eleştirmiş olsam da aslında sadece Hz. Google’a güvenilerek ticari bir hizmet bile başlatılabildiğine örnek vermek istedim.

İnternetin en büyük projelerinden birisi olan Vikipedi açık kaynak ansiklopedisi hakikaten de insanlık için büyük bir hizmet olmasının yanısıra, belki de kendi mesleklerinin can damarı olan araştırma kısmını atlamak isteyen tembel gazeteciler için de büyük nimet: Sadece Vikipedi’den aldığı bilgilerle habercilik yapan gazeteciler var Türkiye’de. Vikipedi herhangi bir kullanıcı tarafından da değiştirilebildiği için, iyi bir kaynak olmasına rağmen verilerin kesinlikle güvenilir olmadığını özellikle göz önünde bulundurmak gerek. Vikipedi içerdiği bir çok bilgiyi bir kaynağa dayandırarak veriyor olması maalesef onu güvenilir kılmıyor.

Geçtiğimiz günlerde şu an Japonya’da sinirbilim üzerine doktora çalışmasını yapan sevgili dostum Tıp doktoru Çağrı Yalgın, Bilim Güncesi adında yazmış olduğu bloğunda bu konuya şu kelimelerle dikkat çekiyordu: “Atıflar bizi aldatabilir.” Yalgın diyor ki:

“… birçok okuyucu atıfları kontrol etmeye zahmet etmediğinden, atıfların lâyığıyla verilmediği, hattâ sırf bilimsellik görüntüsü katsın diye metnin içine ilgisiz atıfların serpiştirildiği de olur. Hattâ Elsevier yayınevi işi hakemli dergiye fiziksel olarak benzeyen ama aslında Merck şirketinin broşüründen başka bir şey olmayan bir dergi çıkarmaya kadar götürmüştü.

 

…Yani bir atıfın size söyleyebileceği tek şey, o yazarın o bilgiyi o kaynaktan aldığını beyan etmiş olduğudur. O kadar. Atfedilen kaynakların güvenilirliğini, doğruluğunu ve konuyla bağlantısını araştırmak size kalmış.”

 

Ben de daha önce “İnternet’in getirdikleri / götürdükleri” adlı bir yazımda bugün internet kullanılarak herhangi bir markanın da kolaylıkla karalanabileceğini belirtmiştim. Birinin çıkıp “Airporthaber bilmemne terör örgütüne yardım etmektedir” deyip uydurma bir iki kanıt sunup, Ali Kıdık’ı da bilmemne örgütünün lideri olarak göstermesi ve organize edilmiş yüz kişinin bu yazıyı forumlarda, sözlüklerde, bloglarda yayınlaması gayet mümkün değil mi? Bu da bir anlamda çakma bir “internet mahkemesi” kurup bir kişiyi, kurumu ya da markayı yargılamak anlamına geliyor.

İşte bu sebeple, internetin bizlere getirdiği en büyük kötülüğün bilgi kirliliği olduğunu düşünüyorum.

İnterette bir konuyu araştırırken bulunan bilgilerin evrensel geçerliliğini ve doğruluğunu kontrol etmek gibi ilave bir adıma daha kesinlikle ihtiyaç var. Yazılanların kişisel bir görüş olup olmadığına, verilen kaynakların yine güvenilir olmayan, kişisel kaynaklar olup olmadığına iyi dikkat etmek gerek.

Uçakta cep telefonu kullanımı

 

Uçaklarda cep telefonu kullanımı ile ilgili sınırlamaları biliyorsunuz. İnterneti şöyle bir araştırdığım zaman bu konuda cep telefonlarının kesin olarak uçaklara zarar verdiğine, hatta bu sebepten düşen bir uçak bile olduğuna dair yazılar görmek pek mümkün. Anladığım kadarıyla bu konuyu araştırmak isteyen birisi cep telefonlarının kesin olarak uçaklara zarar verdiğine konaylıkla ikna olup, Hz. Google’ı kapatabilirler. Ancak kesin olarak belirtelim ki bugüne dek cep telefonu sebebiyle düşen ya da kırıma uğrayan hiçbir uçak olmamıştır.

Yani bu uzun uzun girişi yapmamın sebebi buydu; zira ben de TEMKODER Başkanı’nın Hürriyet’teki açıklamalarını okuduktan sonra aynı şeyi yaptım: Hz. Google’a uçaklarda cep telefonu kullanımını sordum.

Bugün havayolu firmalarının çok büyük bir kısmı uçakta cep telefonu kullanımına izin vermiyor. İki gün önce Hürriyet’in haberiyle Türkiye Elektromanyetik Kirliliği Önleme, Ölçme, Araştırma ve Eğitim Derneği (TEMKODER) Başkanı Elektronik Mühendisi Mehmet Bayramoğlu’nun uçuş modunda kullanılan telefonların kazara normal moda geçerek tehlike yaratabileceğini, bu yüzden bu modda dahi olsa kullanımının yasaklanması gerektiğine dair açıklamalarını duyduk/okuduk.

Bayramoğlu, yapılan yanlışın düzeltilmesi için, havayolu şirketlerinin eylemleri ve dergilerde yazan “cep telefonu, uçuş modunda kullanılabilir” ifadesinin kaldırılması gerektiğini kaydederek, kaldırılmaması halinde Kamu adına ve kamu yararına dava açılacağını ve konunun takipçisi olacaklarını da söylemiş.

Cep telefonlarının frekans ve emisyon kaynağı olması, baz istasyonundan uzaklaştıkça sinyal gücünü arttırması vb. sebeplerle uçakta seyrüsefer cihazlarını etkileme olasılığı bulunduğu ve elektromanyetik uyumsuzluk (EMU) yaratma olasılığı akla yatkındır.

Ancak ilgililerin göz önünde bulundurması gereken bir şey daha var:

Henüz cep telefonlarının gerçek anlamda uçuş emniyetini tehlikeye attığına dair bulgular yok. Ben de üç yıl önce kendileri gibi düşünüyordum –zira dediğimiz gibi, EMU akla yatkındır- ancak uçak üreticilerinin de bu konu üzerine gittiğini ve yaptıkları araştırmalarda böyle bir bulguya rastlamadıkları da bir gerçek.

Havacılıkla ilgili kural koyucular her ihtimale karşı henüz ispat edilmemiş ancak akla yatkın olan bu tehlike ihtimalini değerlendirerek bu konuda bir yasak getiriyorlar. Kurumların bu şekilde davranıyor ve küçük de olsa ihtimalleri değerlendiriyor olmasını ben de destekliyorum ama yarın bir gün –ki bu başladı-, havayolu firmalarının uçak üzerine ilave bir istasyon kurarak, zaten tehlikesiz olan bir konuşma için ilave bir kaynak yaratarak yolcular üzerinden onlarca dolar kazanmasını da istemiyorum: İletişim, eğer zararsızsa, özgür olmalı. Ya da zaten zarar verse de vermese de diğer yolcuların rahatlığı için en baştan yasak olmalı, ama belki insanlar mesajlaşabilirler. Bu yüzden de kapsamlı bir çalışma yapılarak yolculara bu konudaki gerçek bilgiler verilmeli.

Bu yüzden bugüne dek yapılmış çalışmalar hakkında Türkçe bir kaynak olması amacıyla da aşağıdaki bilgileri bir araya getirmek istiyorum. Madem başlıkta eğrisini, doğrusunu yazacağız dedik, başlayalım:

Öncelikle uçakta kişisel elektronik cihaz ve cep telefonu kullanımına ilişkin araştırmaların nasıl yapıldığından bahsedelim:

Herhangi bir vaka şu şekilde inceleniyor:

  1. Anomaliye sebep olduğu düşünülen şüpheli cihaz kapatıldığında sorun giderilmiyor. (İlişki yok)
  2. Anomaliye sebep olduğu düşünülen şüpheli cihaz kapatıldığında sorun gideriliyor ancak açıldığında sorun tekrarlanmıyor. (Düşük korelasyon / ilişki)
  3. Anomaliye sebep olduğu düşünülen cihaz kapatıldığında sorun gideriliyor, açıldığında tekrar ediyor. (Yüksek ilişki)

Bu ilişkileri inceleyen çalışmalara göz atalım.

Çalışmaların sonuçları birbirinden farklı

Öncelikle Boeing’in bundan 11 yıl önce, yani 2000 yılında yayınlamış olduğu bir çalışmaya bakalım. Boeing bu çalışma kapsamında, (1) cep telefonu gibi sinyal yayan cihazlar dışındaki kişisel elektronik cihazları (KEC) laboratuvar ortamında test etmiştir. (2) KEC’leri uçak ortamında test etmiştir. (3) 1995-2000 yılları arasında uçaklarda olumsuzluk yarattığı iddia rapor edilen KEC’leri sahiplerinden satın almak ya da aynını üretmek suretiyle tedarik etmiş, laboratuvar ve uçularda test etmiştir. Tüm bu çalışmaların sonunda KEC’ler ve uçaktaki anormallikler arasında bir korelasyon tespit edilememiştir.

Boeing aynı yıllarda koltuğa yerleşik kişisel priz için de iki adet 737, 1 adet 747, iki adet 767 ve 3 adet 777 ile de test gerçekleştirmiş, yapılan bu sekiz testte de uçak içinde koltuklara yerleşik kişisel prizlerin ve bunlara bağlı bir dizi dizüstü bilgisayar, CD çalar vb. aletlerin de kullanılmasına rağmen uçaklarda hiçbir olumsuzluk yaratmadığını gözlemlemiştir.

Çalışma kapsamında bir başka araştırma kalemi olarak 16 adet cep telefonu ile de çeşitli testler gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar cep telefonlarının uçakların kullandığı frekanslarda ve bazı cihazlarda (ADF, HF, VHF, ILS) emisyon yarattığı gözlenmiştir. Ancak telefonlar yerde uçuş konfigürasyonunda bulunan hazır bir uçakta test edildiğinde herhangi bir şüpheli vaka ile karşılaşılmamıştır.

Ancak 2003 yılında yapılan ve IEEE Spectrum dergisinde yayınlanan Bill Strauss imzalı çalışma (enteresandır, çalışmasını Türk Hava Yolları’nın adını da anarak, kurumun “Mobile phones interfere with the flight instruments and have a negative effect on flight safety”  ikazını örnek göstererek bitirmektedir), üç ay boyunca uçaklarda yapılan bir ölçüm çalışmasından bahsediyor ve kullanımda olan bir cep telefonunun GPS cihazlarını etkileyecek yüksektikte emisyon yarattığını ispat ediyor.

Geliyoruz NASA’nın 2011 yılında yapmış olduğu çalışmaya. Havacılık Emniyet Raporlama Sistemi (ASRS: Aviation Safety Reporting System) veritabanındaki 50 öne çıkan rapora dayanarak yapılan çalışma yine güçlü bir korelasyon sağlayamıyor, ancak az sayıda olayın yüksek koraleasyon içeridiğini de tespit etmiş.

Sonuç

 

Havacılıkta kabul edilebilir bir kaza düzeyi söz konusu değildir. Yani havacılık, herhangi bir imalat sürecindeki gibi, her bir milyon üründen altı, yedi adedinin hatalı olabileceğini ve bu ticari kaybın kabul edilebilir düzeyde olmasını göze alabilecek bir kurum değil. Amaç daima ve daima sıfır kaza ve azami emniyettir.

Kapsamlı bir çalışma olmamasına ve mevcut çalışmaların “kesinlikle cep telefonu uçuş emniyetini olusmuz yönde etkiler” gibi bir sonucu olmamasına rağmen elektromanyetizma ve cihazların uyumuna dair bildiklerimiz cep telefonunun uçuşta olumsuzluk yaratabileceği üzerine ve buna bağlı olarak da uçakta cep telefonu ile konuşmak sınırlandırılıyor.

Cep telefonları baz istasyonlarına uzak mesafede iken çok daha güçlü, dolayısıyla çok daha tehlikeli ve riskli güçte emisyon yaratıyorlar. Bu sebeple uçak üzerine ara bir iletişim konağı yerleştirerek söz konusu sorunun ortadan kaldırılabildiği düşüncesiyle –ki EASA söz konusu cihazların kullanımı halinde uçakta cep telefonu kullanımına olanak satnımıştır- bugün kullanılan bir takım teknolojiler (AeroMobile, Onair, Picocell vb.) bulunmaktadır ve bazı havayolu firmaları cep telefonu kullanımına müsade etmektedirler (Ancak aletin kesin olarak bu teknolojilerle uyumlu olması gerekmektedir). Hatta bazı iş jeti üreticileri uçağın standart konfigürasyonuna bu sistemleri eklemiş durumda. Bu cihazları uçak üzerinde kurulu baz istasyonu gibi düşünebilirsiniz.

Bu konu hala kapsamlı testlere bağlı olarak nihayete erdirilmesi gereken bir konu olarak listede duruyor ancak şu an masrafından kaçınılıyor olsa gerek.  Açıkçası yolcuların bazılarının da uçakta cep telefonu kullanımı olmamasından memnuniyetleri bulunuyor olsa gerek, zira uçakta, telefonun iyi çekmiyor olmasından da dolayı bağıra bağıra konuşan yolcuların başkalarını rahatsız edeceği kesin. Otobüslerden bunu biliyoruz.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google