Articles Tagged with: Ayrımcılık

SİLİKON VADİSİNDE DOĞUM MESELESİ

Facebook ve Apple’ın kadın çalışanlarına yumurtalarını dondurmaları için sunduğu 20.000 dolarlık teklif ülkemiz gündemine de girdi. Olayın çok boyutlu olduğu ve bir çok soruyu doğurduğu kesin: Bu bir teşvik midir? Bir tür istismar mıdır? Yoksa işletmeler çalışanlarına fayda mı sağlamaktadır? Özgür irade mi? Baskı mı?

Olay pek çok boyuttan farklı bakış açılarıyla değerlendirilebilir. Öncelikle işletmeci gözlüğüyle bakalım ve şirketlerin buna niçin karar vermiş olabileceğini anlamaya çalışalım:

Entelektüel sermayenin kıymetli olduğu bir sektörde, yüksek teknoloji ile çalışan bir şirketsiniz. Aslında varlığınızın dayandığı iki ayak var: Birisi sahip olduğunuz sunucular, diğeri de sahip olduğunuz insan kaynağı -ve sektör temelinde ad verecek olursak: entelektüel sermaye-. İnsan kaynağına cinsiyetçi bir ayrımcılık yapmıyor, alırken kadınmış, erkekmiş farklı değerlendirmiyorsunuz. Öte yandan İnsan Kaynakları birimi size “işten ayrılmalar” ile ilgili raporlar sunuyor: İşten ayrılmaların başlıca nedenlerinden birisi kadın çalışanların aile kurmak üzere kariyelerine ara vermeleri. Ya da size doğum izni nedeniyle geçici süreyle işten ayrılmalar nedeniyle işgücü devrinizin ve izne çıkmaların yarattığı maliyetlerin yüksek olduğu söyleniyor. Doğal olarak -borsaya kote bir şirketin yönetim kurulu olarak- hem işletmenizi, hem de işletmenize yatırım yapmış yarıtımcılara karşı sorumluluğunuz nedeniyle bu problemlere karşı bir önlem almanız gerekiyor. Demek ki Silikon Vadisi’nde bu önlem de kadın çalışanlara “kariyerinize ara vermek istemezseniz ve bu amaçla yumurtalarınızı dondurmak isterseniz parasını biz veriyoruz” demek olmuş. İşletmenin yarasına kısmen de olsa merhem oluyor mu? Oluyor gibi…

Fakat Apple’ın ya da Facebook’un sahibi veya yatırımcısı olmadığımıza göre, -olsak bile bu kadar para odaklı değiliz- olaya bir da insani yönüyle bakalım. Bu önlemi kadın çalışanların biyolojik özgürlükleriyle iş yaşamları arasında bir çatışma yaratması nedeniyle sosyal bir politika olarak değerlendirelim. Olumlu bir uygulama mı? Yoksa olumsuz, ruhsuz bir şey mi? İki gözlüğü de takalım:

(+) Bu uygulama bir pozitif ayrımcılıktır. Hiçbir toplumda erkekler hamile kalmadıklarından ya da toplumsal açıdan çocuğun bakımına yönelik esas bir sorumluluk yüklenmediklerinden baba olmak için kariyerlerine ara vermek zorunda kalmıyorlar. Üstelik üretkenlikleri için kadınlar kadar kısıtlayıcı bir yaş sınırına sahip değiller. Yani işleri kebap. Buna karşılık kadınlar yaşları ilerledikçe önce sağlıklı üreme yeteneklerini, sonra da komple üreme yeteneklerini kaybediyorlar. Bu sayede kariyerlerinin önemli aşamalarında hayatî kararlara imza atmak zorunda kalıyorlar. ABD gibi beyaz yakalı profesyonellerin kariyer hırslarını esas yaşam amaçlarıyla sıklıkla değiştirdikleri bir ortamda kadınların işe devam edip etmemek, çocuk sahibi olup olmamak, hamile kalıp kalmamak gibi pek çok ikilem içinde kalıyorlar. Şirketler, kadın profesyonellerin ceplerinden ödeyerek aldıkları bir hizmeti karşılamaya karar vererek erkekler ve kadınlar arasındaki bu eşitsizliği gidermeye “en azından maddi katkım olmuş” demiş olarak değerlendirilebilirler.

(-) Ya olumsuz olarak değerlendirirsek? Ki o da mümkün: Yumurta dondurmanın maliyetlerinden ötürü bu işlemden kaçınan kadınlara resmen bir “teşvik” sunulmuş oluyor. Hem de işletmenin bir takım maliyetlerden kurtulmak, işgücü devrini azaltmak gibi, kaynaklarını daha verimli ve etkin kullanmaya yönelik amaçlarından ötürü. Bu haber haber olalı iki-üç gün geçtiğine göre, birileri “liberal ekonomi, özgür irade” falan filan demiştir zaten; ama “teşvik” olan yerde özgür irade sakatlanır biraz. Tıpkı bizim seçimlerimizdeki %10 barajı gibi bir şey bu: Partin %10’un altında kalacak diye meclise girmesi muhtemel partilere oy verirsin. Siyaset biliminde de buna “insentif”, Türkçesiyle “teşvik” denir.

Sosyolojik açıdan bakarsak işin insanîleşmesinden ziyade “işe uygun insan” yaratmaktır bu. Eskiden evlenme ve doğurma olasılığı bulunan kadınlar işe hiç alınmazlar, ya da “bir gün koyup gidecek” diye cam tavan uygulamasına maruz kalırlar, terfi ettirilmezlerdi. Yani insan kaynakları politikaları toplum yararı gözetilmeksizin işletme yararına belirlenirdi. Amerika’da hem işe alımda ayrımcılık yapmak ciddi bir suç olduğundan hem de bu işler yetenek temelli işler olduğundan Silikon Vadisi şirketlerinin böyle bir kültürleri ya da politikaları yoktur elbet; ama olumsuz bakış açısıyla değerlendirecek olursak, bu teşvik uygulaması da benzer şekilde toplum yararından ziyade işletme yararını gözetiyor. Bir yandan işi yeniden üretirken, kadın çalışanların doğurganlığını da işletmenin menfaatleri doğrultusunda yeniden üretiyor. Öte yandan bu sayede kadın çalışanlar kendileri bir maliyete katlanmadan hem kariyer olanaklarını, hem de doğurganlıklarıını yeniden üretmiş oluyorlar.

Şu halde ne diyeceğiz? Feministlerin itirazlarına ya da bazı sosyal aktivistlerin görüşlerine katılıp, “bu yaptığınız çok kaka” mı diyeceğiz? Yoksa “Aferim! Bu kadın kariyer yapmak ve bu esnada sana değer yaratmak için saçını süpürge ediyor, yumurtalarını donduruyor, parasını sen vereceksin tabi” mi diyeceğiz?

Günlük hayatın pratikleri içerisinde bilinçli bir vatandaş olarak değerlendireceksek bu noktada Apple ve Facebook’un dışına çıkıp büyük resme bakmamız gerek:

ABD’de kadınların doğurma yaşı giderek yükseliyor.  Çocuk yapmayı -en azından kariyer yaptıkları dönemde- istemeyen kadınların sayısı da giderek artıyor. 1970’lerde 35’inden sonra çocuk sahibi olan kadınların oranı %3 iken 2008’de %15 seviyelerine çıkmış[1]. American Fertility Association (AFA)’ya ait araştırma raporu Amerikan kadınlarının %20’sinin 35’inden sonra anne olmayı istediğini belirtiyor[2]. Yumurta dondurmaya olan talep şirketlerin sağladığı teşvikten bağımsız olarak artıyor. Gelişmiş ülkelerde kadınların özgür iradeleriyle verdikleri bir karar bu ve demografik bir gerçek. 2013 yılında New York Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada yumurtalarını donduran 183 kadından sadece 19’u, “Eğer iş yerimde daha esnek koşullar olsa idi daha erken doğum yapardım” demiş. 2008’de gerçekleştirilen bir araştırmada ise yaşları 40 ila 44 arasında değişen kadınlar arasında kendi isteğiyle çocuksuz olmayı tercih edenlerle yapmaya fırsat bulamayanların oranları yarı yarıya çıkmış [1].

Yani yumurta dondurma, ABD’deki yüksek gelirli, kariyer planına sahip kadınlar arasında talep edilen bir uygulama ise, şirketlerin bunu karşılamak istemesini o kadar abes karşılamamak lazım.

“Facebook’ta çalışanların her ihtiyacı karşılanıyormuş, içeride bowling salonu, bilardo masası, açık büfe yemek varmış vs.” diye överek anlatanlar ve bu esnada “insanların sosyal yaşamlarını iş yeri sınırları içerisine hapsetme girişimidir bu!” şeklinde bir karşı çıkış sergilemeyenler konuya böyle bakabilirler en azından.

Ben tarafsızım henüz… Ki belli etmişimdir bunu; zira uzaktan izlediğim bir dönüşümün, çağın getirisi bence. Transhümanizme doğru giden bir yolun ilk adımları hatta.

Kaynaklar:

[1] http://www.businessweek.com/articles/2014-04-17/new-egg-freezing-technology-eases-womens-career-family-angst

[2] http://www.forbes.com/2010/03/01/family-career-working-mother-forbes-woman-time-best-age-to-have-children.html

AKLI OLANA ZÛLÜM…

Pek çoğumuzun haber alma yolu sosyal medya oldu. Hiç olmazsa gazetelerin sosyal medya hesaplarını takip ediyor ve haberleri yine onların paylaşımları üzerinden takip ediyoruz. Gündemin nabzını tutma yollarından birinin bu olduğu konusunda şüpheye yer yok.

Öte yandan gazeteler ya da TV’ler tek yönlü iletişim yollarıdır. Önünüze bir şey koyarlar ve okursunuz/izlersiniz. Yanıt veremezsiniz ya da başkalarının yanıtlarını veya yorumlarını açık bir şekilde görmezsiniz. Sosyal medya öyle değil: Her kesimden insan yazılana çizilene yorum yapıyor, beyan sahiplerine yanıt veriyor, kendi düşüncelerini ifade edebiliyor. Aslında günümüz internet teknolojisinin sağladığı bir nimet olarak değerlendirilebilecek bu husus, kimi zaman acı kaynağı olabiliyor: Evet! Gerçek acıdan bahsediyorum, zira Türkiye’de siyasetin -hâttâ aslında neredeyse her konunun- tartışıldığı seviye öylesine düşük, öylesine anlamsız ve saçma sapan ki, hakikaten de, birazcık vicdânı, birazcık aklı olan insan için zûlüm olabiliyor bu bakış…

Aşağıda Türkiye’de hemen her dakika sürekli olarak yapılan, sıkma modundaki çamaşır makinesi gibi kısır bir döngünün içerisinde yüksek devirle dönen tartışmaların genel biçimlerine ve sık rastlanılan örneklerine yer verdim. İlk etapta aklıma bunlar geldi; belki bir kaç tane de sizler ekleyebilirsiniz:

 

“Daha dün bu adam hakkında X diyordun şimdi Y diyorsun”

Evet çünkü o adam dün X derken bugün Y derse doğal olarak insanlar da onun hakkında dün X derken bugün Y diyebilirler. İnsanlar gömülü yazılıma sahip makineler değildirler. Fikir değiştirebilirler, yanlış düşündüklerini anlayabilirler, çark edebilirler. Eğer yanlış düşündüklerini de samimi olarak ifade ediyorlarsa doğal olarak fikirlerini değiştirme haklarına saygı göstermek gerekir. Kişiler değil, fikirler esastır.

 

“Bugün A’ya tepki veriyorsun, peki dün B olurken neredeydin?”

Bir A meselesine tepki veren kişi illa ki bir B, C, D meselesine de tepki verecek değildir. Ayrıca “Türkiye’de olaylara tepki vermekle görevli insan grupları var ve bu insan grupları konular arasında ayrımcılık yapıyor” gibi bir durum yok. O insan A meselesi için tepki vermiştir, çünkü A meselesi konusunda tepki vermesi gerektiğine inanıyordur. Bu soruyu soran kimse B meselesini önemsiyorsa B olayına gereken tepkiyi kendisi vermelidir.  A meselesine tepki verenler “Genel Tepkici” değildir ve böyle bir vazifeleri yoktur. Bir de tepki verme/vermeme meselesini Twitter üzerinden anlaşılmaz. İnsanlar 24 saat sosyal medyayı takip etmiyor: Tatilde olabiliyorlar, eşiyle kavga etmiş olabiliyorlar ya da çocuklarının hastalığıyla ilgilenebiliyorlar. B olayı cereyan ettiğinde olaydan haberi bile olmayabilir.

 

“Sandığa gel!”

Demokrasinin temel unsurlarından birisi sandıktır; doğru. Tıpkı basketbol sporunda topu potadan geçirebilmenin oyunun bir unsuru olduğu gibi. Neticede topu daha fazla kez potadan geçirebilmiş takım kazanacaktır. Ancak o maçın adil bir maç olduğunu söyleyebilmemiz için takımların eşit sayıda oyuncu oynatma hakkına, tarafsız bir hakeme, benzer kalitede forma, ayakkabı vb. ekipmanlara ihtiyacı vardır. 5’e 3 oynanan, hakemin zayıf takıma karşı faulleri çalmadığı, bir tarafın yalınayak oynadığı ve bir takımın seyircilerinin sahaya alınmadığı bir maçta, “kaç sayı attıkları esastır” denemez. Böyle basketbol müsabakası olmaz ve bir maçın adil olmasının tek unsuru potaların eşitliği değildir. Demokrasinin tek unsurunun sandık olmaması gibi. Üstelik herhangi bir fikri doğrulayan şey onu ne kadar insanın benimsediği değildir; ya da en azından bir başkasının ilgili fikre muhalefet etmesine engel olamaz. (Bkz: Argumentum Ad Populum)

 

“Sen önce ……..’i doğru yap”

Bir kimsenin kötü bir şarkıcı, tiyatrocu ya da mühendis olması, hatta ve hatta katil olması onun siyasi fikirlerinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir konudaki düşüncemizin doğruluğu ya da yanlışlığı başka bir konudaki başarımızdan bağımsızdır (Bkz: Ad Hominem).

 

“Ona bakarsan geçmişte de onlar benzer şeyler yapmıştı”

Bir yanlışı savunma gerekçesi başka bir yanlışı örneklemek olamaz. Örneğin geçmişteki siyasetçilerin de yolsuzluğa bulaşmış olması bugünkü siyasetçilerin yapabileceği anlamına gelmez. Ya da tek parti döneminde yapılmış olan yanlışların bugünkü yanlışları meşrû kılması söz konusu değildir. Anti demokratik uygulamalara karşı tepki veren birine muhtemelen henüz doğmamış olduğu yıllarda cereyan eden olayları esas alarak yapılmış bir savunma komiktir, saçmadır, safsatadır.

Kilo Diskriminasyonu

Gün geçmesin ki THY’nin sponsorluk haberleri üstüne sponsorluk haberleri gelmesin.

Asrın reklam atağını başlatan THY, “Globally Yours” sloganının hakkını vermeye çalışıyor. Bir bakıyorsunuz Avrupa, bir bakıyorsunuz Tayland… Her taşın altından THY çıkabilir. Yolcu sayısı ve filosu da sürekli büyüyor. Çeşitli anlaşmalarla işin sadece “taşımacılık” boyutuna değil, aynı zamanda endüstriyel boyutuna da sıçramış durumda.

Küresel bir firma olmak için misyonunu iyi konumlandırmış olan THY, vizyonunu da gelişirerek değiştirme yoluna ilerliyor.

Ancak THY’nin kilolu kabin memurları için aldığı yeni karar biraz can sıktı. Naçizane fikrimce, böyle bir uygulama ve bu tarz bir zorlama, küresel bir firma olma yoluna baş koymuş olan THY’ye pek yakışmadı, çünkü bu tarz bir yaklaşım, bir tür ayrımcılık olmakla beraber, dünyadaki pek çok modern ülkede uygulanması mümkün olmayan bir eylem.

Sözgelimi şekil olarak liberal olmasına rağmen sosyal hakları liberalizasyon içinde korumayı deneyen –başarılı ya da başarısız, tartışılır- ABD’de birisini kilolu olduğu için işten çıkarmak işverenin başına ciddi bela açar. Zencilerin otobüste arka koltuklara oturduğu günlerden, bugüne sert bir geçiş yaşan ABD’de “Diskriminasyon”, yani Türkçesiyle “ayrımcılık” davası açıldı mı bir kere… Yandınız.

ABD’de birisini renginden dolayı –işten çıkarmayı bırakın-, iş görüşmesinde reddedin hadi. Ya da kilosundan, güzelliğinden, çirkinliğinden, siyasi görüşünden…

Tabi şimdi diyeceksiniz: “Ne yani, her başvuranı alıyorlar mı?”

Elbette hayır. Ya da değerlendiren kişinin kişisel görüşleri mutlaka sonuç üzerinde etkili oluyor. Ya da işe göre zayıf, güzel, çirkin, demokrat, cumhuriyetçi, siyah, Çinli, kadın, erkek vs. birini almamayı tercih edebilirsiniz. Ancak şöyle bir şart var:

İlgili pozisyonla ilgili bir iş analizi yapılmalıdır. Bu iş analizi sonucunda bu iş için temin edilecek personelin özellikleri ortaya çıkarılmalıdır. Mesela birini şişman diye işe almayacaksanız ya da şişmanladı diye işten çıkaracaksanız, şöyle bir gerekçeniz olmalı: “Biz New Jersey caddeleri altına boru döşüyoruz, borularımızın çapı 1 m ve biz 90-60-90 birilerini çalıştırmak zorundayız.” Aksi takdirde bir şekilde belli ederseniz ya da es kaza iş analizi sonucunda böyle bir yargıya ulaşılmamış bir pozisyon için “biz zayıf birilerini arıyoruz” derseniz, kapınıza gelecek tazminat tebligatını bekleyin.

Kısacası, kabin memurları için bir boy-kilo endeksi belirliyorsanız bunun haklı gerekçeleri olmalı. Bu uçuş emniyeti olabilir. Ya da uçağınızın kabin yüksekliği sınırlayıcı olabilir. Ancak THY’nin aldığı karar arkasında böyle bir gerekçe görünmüyor. Uluslararası mevzuatlarda da böyle bir tanım yok. Zira insan haklarının gözetildiği ve ayrımcılığın kesin olarak reddedildiği ülkelerde sadece kendi isteğinize göre bir boy-kilo endeksi belirleyemezsiniz.

Ayrıca başarılı ve bugün kabul gören en modern insan kaynakları ilkeleri, personeller hakkında böyle bir yaptırım gerçekleştirmeden önce performans görüşmeleri yapmayı, koçlukta bulunmayı, belki sağlıklı kilo vermeleri için yönlendirme, yine başaramazsa o kişi, alternatif pozisyonlarda değerlendirmeyi ön görüyor.

Bir kabin memurunun kilo vermeye zorlanması da anoreksiya (sürekli kendini şişman bulma tanısıyla karakterize edilen bir tür psikolojik rahatsızlık) veya blumia gibi yeme bozukluklarına sebep olabilir ki bu da imkansız değil. Kriz ortamında insanların mesleklerini kaybetmemek için çok büyük fedakarlıklara katlandığına şahit oluyoruz.

İyi haftalar.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google