Articles Tagged with: astronomi

BİLİMKURGUDA (VE OLASILIKLAR EVRENİNDE) DÜNYA DIŞI YAŞAM

18 Kasım 2017’de ODTÜ Amatör Astronomi Kulübü ve ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu ortaklığında gerçekleştirilen ODTÜ Astrobiyoloji Konferansı‘nda konuşmacı olarak yer aldım. Öncelikle (başta Aylin ve Berfin olmak üzere) tüm organizatörlere teşekkür ederim. Gerçekten başarılı bir organizasyon olduğunu söylemem gerek. Diğer konuşmacılarla tanışma fırsatı bulduğum için da çok memnun oldum (Etkinlik Hesabı).

Etkinlikte gerçekleştirdiğim sunumu ilgililer için metne dökmeye çalıştım. Metin büyük ölçüde konuşmamla paralel gidiyor. Sunum dosyasını da metinle birlikte aşağıdan indirebilirsiniz.

[Konuşma Metni] [Sunum]

GALERİ

26 ŞUBAT GÜNDEM ÖZEL: ÖTEGEZEGENLER VE FERMİ PARADOKSU

26 Şubat’ta Deniz Bayramoğlu’nun konuğu olarak Gündem Özel programındaydım. Artık “Stüdyo arkadaşım” diyebileceğim Ethem Derman Hoca’mla ve daha evvel birlikte bir panel gerçekleştirdiğimiz saygıdeğer astronom dostum Sinan Aliş ile bu vesileyle buluştuk. Yavuz Ekşi ve İpek Çay ile de program vesilesiyle tanıştık. Umut Yıldız da Skype üzerinden bizlere katıldı.

Program bazen biraz dağılarak ilerlese de toplamda ötegezegenlerin keşfi, Fermi Paradoksu, uzaylı iddiaları konusunda doğru ve derli toplu bilgiler sunmamızı sağladı. Program üzerinden gelen geribildirimlerden anladığım kadarıyla “saf bilim” içerikli bir program oldu ve bilimseverleri çok memnun etti.

Aşağıda programın tamamı mevcut. Herkese sevgiler.

 

“Deniz Bayramoğlu sordu, NASA’da görevli astrofizikçi Dr. Umut Yıldız, Türk Astronomi Derneği Başkanı Prof. Dr. Yavuz Ekşi, akademisyen Doç. Dr. Tolga Güver, astronom Prof. Dr. Ethem Derman, bilim yazarı Tevfik Uyar yanıtladı.”

 

ÖYKÜ: YÜZ ELLİ

1 Aralık 2015’te açıklanan sonuçlara göre 17. TBD Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülüne layık görülen “Yüz Elli” adlı öykümü sıcağı sıcağına paylaşıyorum. Bu yarışmada üçüncü kez ikincilik ödülü aldığım için elbette mutlu oldum. Fakat şu da bir gerçek: Ne yapsam da birinci olmak kısmet olmadı.

Benim için öykü yarışması macerasının sonu anlamına geldi bu ödül. Bundan sonra öykülerimi kitaplaştırmaya odaklanacağım.

Beğenmeniz dileğiyle… Sevgiyle…


 

Yüz Elli

Takvimlerin 23 Ağustos 2020’yi gösterdiği o gün insanlık adına başlayan mühim bir yürüyüşün son adımı atılacaktı. 1977 Eylül’ünde Güneş Sistemi’nin dışına yollanan Voyager 1, artık “bulunmaktan” başka bir vazifesi kalmadığı için tamamen kapatılacaktı. 2020’deki bu son adım daha araç gönderilmeden planlanmıştı; zira o kadar uzaktayken insanlara sunabileceği bir şey kalmayacaktı.

NASA’nın JPL biriminin California’daki merkezinde her şey güzel başlamıştı. Voyager 1’den gelen telemetri verilerinin yansıtıldığı kocaman ekranın önünde basın mensuplarına kokteyl veriliyordu. Kürsüden insanlığın uzay macerasıyla ilgili birkaç duygusal konuşma yapıldıktan sonra, Voyager 1’deki altın plağa konmuş şarkılar eşliğinde sohbetler edildi. Saat 16:00’ya programlanan “şalteri indirme” etkinliğinden kırk dakika önce probun cayroskopik operasyonlarından sorumlu olan Rachel, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etti. Onun kaygıyla ekrana baktığını görenler yüzlerini aynı yere çevirdiler. Salondaki konuşmalar azalarak kesildiğinde herkes ekranda artık değişmeyen, sabitlenmiş sayılara bakıyordu. Saat dışındaki tüm veriler aniden duruvermişti.

NASA’nın basın müşaviri Thomas, gazetecilere çaktırmamaya çalışarak Umut’un yanına gelip “şalteri vaktinden önce mi indirdik?” diye sordu. Umut diliyle dişi arasından “İlgisi yok…” diye fısıldadı. “Alet buraya 20 saat uzaklıkta. Her ne olduysa 20 saat önce olmuştur”. Gazetecilerin ortalama bir insandan daha hassas kulaklara sahip olduklarını unutmuşlardı. Haberin kokusunu alan gazeteciler soru yağdırmaya başladılar. JPL başkanı ortamı sakinleştirmek amacıyla “tamam tamam beyler hanımlar…” diyerek herkesin görebileceği bir yere geçti. “İzin verirseniz şimdi ne olduğunu öğrenip size aktaracağız. Rahat çalışabilmemiz için maalesef sizleri bir süreliğine lobiye almak zorundayız” dedi ve gazeteciler Thomas’ın mihmandarlığında dışarıya çıkarıldılar.

Yerlerine geçen Voyager 1 ekibi eldeki verilere dayanan tüm sistem testlerini yaptılar. Her şeyin sağlaması yapıldıktan sonra ortaya son derece tuhaf bir sonuç çıktı: Voyager 1 tıkır tıkır çalışıyordu fakat küçük bir sıknıtısı vardı: İlerleyememek. Araç her ne olduysa Güneş’ten tam 150 AU uzaklıkta pozisyonunu sabitlemişti.

Geri dönen Thomas, “Emin misiniz?” diye sordu kenara çektiği JPL başkanına. “Dışarıda iştahla bekleyen gazetecilere bunu mu söyleyeceğim? Nasıl olur?”

“Emin değiliz. Voyager 20 saat uzaklıkta olduğu için şimdi talep ettiğimiz bazı veriler ancak 40 saat sonra gelebilir. Ne var ki, o zamana dek gelmiş ve hâlâ gelmeye devam eden verilerde başka hiçbir sorun görünmüyor. İlginç bir şekilde araç aniden durmuş gibi…”

“Bu mümkün mü?”

“Elbette değil. Belki basit bir sensör arızasıdır. Bir asteroide çarpmıştır diyeceğim ama… Diğer veriler… Neyse… Beklemekten başka çaremiz yok.”

“Her ne olduysa tam 150,00 AU’da olması biraz tuhaf değil mi?”

“Tuhaf… Belki yazılımdaki bir hata buna neden olmuştur ve aynı hata yuvarlama hatası da yaratıyordur. Erkenden bir şey söylemek zor. Ekip araştıracak. Eski ve kenarda kalmış bir program olduğu için çok bilgi sahibi değilim. Ben de rapor bekliyorum.”

“Dışarıdakilere ne diyeyim?”

“Sistemde bir arıza var, 40 saat sonra teyit edeceğiz… Nasıl?”

“Vakit kazandırır…”

*

Yönetici takımı olayın basit bir arızadan kaynaklandığını umuyorlardı. Arızayla baş etmek kolaydı: “Voyager’da son anda bilmemne arızası çıktı. Zaten şalteri de indirecektik ve zahmete girmeye değmeyeceğini düşündük…”

Ancak Voyager 1 gerçekten de tam olarak 150,00 AU’da, kelimenin tam anlamıyla boşlukta öylece çakıldıysa, bunu açıklamak pek kolay olmazdı. Vuku bulan gerçekten de buysa muhtemelen konunun tartışılacağı yer artık California Teknoloji Enstitüsü değil, Beyaz Saray olacaktı.

Öyle de oldu. 41 saat kadar sonra NASA başkanı kendini Amerikan Başkanı’nın bilim danışmanı Sera’ya konuyu aktarırken buldu. Aracın nasıl olup da durduğunu mantıklı bir şekilde izah edemiyordu.

“Daha fazla bilgi almanın yolu yok mu?” dedi danışman.

“Var… Voyager 1, 1990 yılında Güneş Sistemi’nden son fotoğrafını aldığında üzerindeki kamerayı deaktive etmiş ve yazılımını kaldırmıştık. Onu yeniden devreye sokacağız.”

“Olanlara dair bir teoriniz var mı?”

“Tüm personelim kafa yoruyor. Somut tek bir hipotez var; ondan da ancak bilimkurgu öyküsü çıkar… ”

NASA başkanının bahsettiği hipotezi NASA’nın en yaşlı çalışanlarından birisi olan Carl Heermer öne sürmüştü. Hipotezse 2000 yılında Stephen Baxter tarafından ortaya atılan Planetoryum Hipotezi’ydi. 1963’te Kardashev adlı sovyet astronom, uzaydaki olası uygarlıkların hakim olabildikleri enerji miktarına göre K1, K2 ve K3 diye sınıflandırılabileceğini öne sürmüştü. Baxter da K3 cinsinden bir uygarlığın 100 AU’luk çapta bir simülasyon yaratabileceğini hesaplamış, Güneş Sistemi’nin çok gelişmiş bir uygarlığın yarattığı fiziksel bir simülasyonda bulunabileceğini öne sürmüştü. Carl’a göre Baxter haklı olabilirdi ama fazla itidalli davranmıştı: Güneş Sistemi, çapı 300 AU olan bir simülatörde olabilirdi.

Bilim danışmanı, “Yani Güneş sisteminin bir tür laboratuvar tüpünde yer aldığını mı söylüyorsun?”

“Hayır elbette… Bu sadece bir spekülasyon. Ancak Voyager’in durması o kadar anlamsız ki, öne sürülen hipotezler de aynı derecede anlamsızlar.”

“Fotoğraflar geldiğinde orada olmak istiyorum.”

“Tamam. Kamerayı aktive edip ilk fotoğrafları almamız asgari 48 saat sürecek.”

“Bekleriz. 4,5 milyar yıllık bir simülasyon için kısa bir süre.”

*

Mojave Çölü’ndeki Goldstone anteni, kamera aktivitesini onaylayan ilk fotoğrafı aldı. Hemen teyit sonrası adımlara geçildi: Voyager kamerasına saat yönünde dönerken 15 derecede bir görüntü alması söylendi. Bu yeni fotoğrafların gelmesi için 40 saat beklenecekti.

Sera California’ya bu süre zarfında ulaştı. İlk işi NASA veya JPL başkanını değil, Carl’ı görmek oldu. Uzun bir süredir alımlı bir kadına –hatta bir kadına- randevu vermeyen Carl’ın keyfine diyecek yoktu. “Biz bu hipoteze hayvanat bahçesi senaryosu da derdik.” dedi bar taburesinde birasını yudumlarken. “Bu fikir Fermi Paradoksu’ndan doğdu. ‘Madem evrende başka uygarlıklar var, o halde neredeler?’ dedi Fermi haklı olarak. Tamam, ziyaret edilmemiş olabiliriz ama radyo sinyalleri nerede? Hiç mi iletişim kurmuyor, hiç mi haberleşmiyorlar? İşte Baxter bu “büyük sessizliğe” başka bir açıklama önerdi: Onları görmemizi istemiyorlar çünkü onlar için beyaz farelerden başka bir şey değiliz.”

“Peki Carl… Eğer gerçekse… Yani gerçekten Güneş Sistemi’miz bir tür hayvanat bahçesinden ibaretse…” dedi Sera.

“Her şey olabilir. Kafesten çıkmaya kalkıştık diye terbiyecimiz gelip bize sopa atabilir. Belki de ödüllendirmek için birkaç fıstık atarlar. Ya da yaratıcımız her kimse çoktan ölmüştür. Bence bize ne yapacaklarından daha önemli sorunlarımız var.”

“Nedir o?” dedi Sera merakla.

“Bunca bilimsel birikimimize ne olacak? Orada dev bir ekran varsa eğer, her şey bir görüntüden ibaret demektir. Bizi evrenin sessizliğine inandıran bir görüntü… Bir açık hava sineması Sera. Einstein, Hawking, Büyük Patlama, genişleyen evren… Evrenin en uzun metrajlı filmi bu. Hepsini unut! Tüm bildiklerini.”

*

Fotoğraflar geldiğinde gizli servisler devreye girmek zorunda kaldı çünkü Voyager’ın tam karşısında kocaman bir “150 AU” tabelası duruyordu. Voyager 1 Karayolları Genel Müdürlüğü’nün değil NASA’nın aleti olduğuna göre bunun tek bir açıklaması vardı: Birileri Voyager’ın sinyalini karıştırıyordu!

“Ockam’ın usturasını resmen es geçtik Sera. Basit olan açıklamayı değil, abidik gubidik senaryoları dikkate aldık. Voyager’ın şalterini o gün indireceğimizi duyurmuştuk. Kabiliyetli birkaç korsan –nasıl yaptılar bilmiyorum ama- önce bizim verilerimizi manipüle edip Voyager’ın 150 AU’da durduğuna inanmamızı istediler. Şimdi de yıldızlı bir arka planda 150 yazan karayolu tabelasının durduğu resimler gönderiyorlar. Dünyanın gözü önünde bizimle dalga geçiyorlar.” dedi.

Sera emin değildi. Alelacele oluşturulmuş raporda yeralan, nerede güvenlik açığı olabileceğine dair teorileri ikna edici bulmamıştı. Elbette bunu başkana söylemedi.

O saatlerde Voyager’a sürekli görüntü alma talimatları iletiliyor, 20 saatlik yolu aşıp gelen veriler görselleştiriliyordu. Yeniden Voyager ekibine atanan eski görsel uzmanlarından birisi çığlık atınca herkes başına üşüştü: Aracın en ilkel cep telefonunkinden misli misli kötü kamerasıyla ilettiği fotoğraflardan sonuncusunda Voyager’ın bizzat kendisi görünüyordu: Voyager kendi resmini gönderebilmişti; çünkü karşısına bir ayna konmuştu.

150 tabelası geldiğinden beri araştırma için gizlilik kararı alındığından basın mensuplarına bir şey açıklanmıyordu. Lakin bilginin sızması engellenememişti. TV’de her akşam binbir çeşit spekülasyon tartışılıyordu. Spiritüeller aslında 150’nin eski uygarlıklarda çok önemli bir sayı olduğunu anlatıyor, yeni kurulan “150 kilisesi” mürit topluyor, müslüman ülkelerde okutulan cuma hutbelerinde “biz zaten biliyorduk” havası atılıyordu. Bir hafta içinde farklı dillerde yüzün üstünde “150” adlı kitap yayımlanmıştı.

Voyager’ın durmasından 15 gün kadar sonra, California Teknoloji Enstitüsü’nün toplantı odası gergin bir toplantıya ev sahipliği yapıyordu. Masada NASA’nın ağır toplarının yanısıra ulusal güvenlik birimlerinin yöneticileri oturuyordu. Voyager’ın ulusal bir proje olması nedeniyle Rusya, Çin ve Japonya’nın yardım teklifleri reddedilmiş, ABD vatandaşı olmayan NASA çalışanlarına ücretli izin verilmişti.

“Fotoğraf hilesi” dedi başkanın güvenlik danışmanı. “Başka bir açıklaması olamaz.”

“Öyleyse uzmanlık ürünü bu. Ekibim fotoğraflardaki yıldızlara odaklandılar. Hepsi fotoğrafların çekildiğini düşündüğümüz açılara göre doğru konumda ve parlaklıktalar. Böyle bir hileyi ancak aracın konumunu ve uzayı avucunun içi gibi bilen biri yapabilir.”

“Konumu bilebilirler mi?” dedi Beyaz Saray güvenlik danışmanı.

“Elbette. Aracın dümdüz olan rotası belli. Uzaklığını da web’den ilan ediyoruz zaten.”

Derken kapı çalındı. Başını uzatan personel “Sanırım acil bir durum var” deyip, yetkilileri komuta merkezine çağırdı.

*

Herkesin başına üşüştüğü bilgisayar ekranında Voyager’dan yeni gelen görüntülerde yaşlı, beyaz bir erkeğe ait fotoğraf  görünüyor, altındaki notta “Dış kapıdaki bu adamı içeri alın” yazıyordu. Sona gelinmiş, şakacılar deşifre olmaya karar vermişlerdi demek…

İçeri alınması istenen adamı gerçekten de binanın önünde beklerken buldular. FBI müdürü hemen yakalanıp sorgulanması gerektiğini söylese de NASA başkanı biraz konuşmanın zararı olmayacağına ikna etti onu. Boynuna astığı yaka kartında “150” yazan, Bertrand Russell’a benzerliği gözden kaçmayan, bir İngiliz centilmeni gibi giyinmiş adamı çok sıkı bir güvenlik taramasından geçirdikten sonra yukarıdaki toplantı odasına aldılar.

“Konuşmama müsaade var mı?” diye sordu centilmen. Kollarını kavuşturmuş takım elbiseli adamlar arkalarına yaslanıp aynı beyefendilikle “lütfen” dediler.

Adam genzini temizledikten sonra “Sizin K3 dediğiniz sınıftan bir uygarlığın temsilcisiyim. Size selam getirdim!” deyip bekledi. Kimse tarafından ciddiye alınmadı söyledikleri ama o ana dek kambur oturan Carl’ın doğrulduğu gözden kaçmadı.

“Ciddiye almayacağınızı tahmin ediyordum. Bu yüzden size Voyager’ın çalışmasını yıllar önce durdurduğunuz kızılötesi spektrometresinden bir parça söküp getirdim. Nostaljik bir ev hediyesi…” derken iç cebinden metal bir kutu çıkardı. Kutuyu Carl’a uzatırken “zaten kullanmadığınıza göre kızmazsınız değil mi?” diye ekledi. Voyager programının emektar mühendisi parçayı incelemeye koyuldu.

“Maalesef bir simülasyondaydınız. Yediniz, içtiniz, eğlendiniz, savaştınız, devrimler yaptınız, Ay’a gittiniz, hatta duvara çarpmayı başardınız… Biz duvar diyoruz oraya: Yıldızınıza 150 AU uzaklıkta bir set. Bizler için küçük ama sizleriçin epey büyük bir adım. Tebrikler! ” dedi ve alkışlamaya başladı: “Bravo… bravo…!”

FBI müdürü NASA başkanının kulağına eğilecek oldu ama başkan onu eliyle durdurdu. Son derece sakin bir ses tonuyla “sadede gelir misiniz?” dedi.

“Tabii… Çoğunlukla gezegeniniz çok hücreli yaşama geçemiyor; bazen geçiyor ama meteor düşmediğinden dinozorlara yem oluyorsunuz. Meteorun iyiliğini gördüğünüz zamanlar nadiren de olsa bilimsel devrim gerçekleştirecek kadar ilerliyor ama bu defa da birbirinizi nükleer silahlarla yok ediyorsunuz. Kısacası: Yaklaşık yüz bin deneyde bunu ilk başaran siz oldunuz. Takdire şayan!”

“Çoğunlukla… Nadiren… Yüz binlerce… Ne demek bunlar? İlk derken neyin ilki?” dedi başkan.

“Sürekli tekrarlanan bir deney. Büyük sayılar yasasına uygun olarak akıllı yaşama dair olasılıkları ölçmeye çalışıyoruz. Gezegeninizi veya birbirinizi yok etmeden uzaya çıkabilme olasılığınız önemli… Kıstas duvara ulaşmak ve siz ilk örneksiniz. Bizzat gelip kutlamak istedim.”

“Yani her biri milyarlarca yıl süren deneyler mi yapıyorsunuz?” dedi Sera. İnanmış göründüğü için bir an budala gibi hissetti.

“Ortalama 4,5 milyar yıl. Sisteminizin yaşı. Simülasyon içinde bu kadar ama dışarıda öyle değil. Senkronize yürütülen yüz kadar deney –başarınıza göre- on ila elli dakika sürüyor.”

Bu sırada “İnanılmaz…” diye haykırarak araya girdi Carl. “Bu gerçek. Tamamıyla gerçek! İşte şu çerçeveye çaktırmadan küçük bir imza atmıştım. Aynen duruyor. Aman yarabbim!”

Kutuyu eline alan her yetkili imzayı görene kadar bir süre bakıyor, sonra kutuyu yanındakine veriyordu. Kutu elden ele dolaşırken odadaki gerginlik artıyordu. Kutuyu inceleyip tekrar Carl’a veren Sera müzakere ederken işe yaradığına inandığı ses tonuyla konuşmaya başladı: “Beyefendi… Gerçeği söyleyeyim mi? Açıkçası bunun kötü bir şaka olduğunu, Voyager’ın frekansına karışan bir grubun lideri olduğunuzu düşünüyoruz. Bu kızgın beylerin sizi bu kadar dinleyeceğini bile beklemiyordum. Neyse… Ben sorumu sorayım: Anlattıklarınızdan ve yapabildiklerinizden ötürü astronomi bilginizin ve genel kültürünüzün yerinde olduğunu varsayıyorum. Sagan prensibini siz de biliyor olmalısınız: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Sizin böyle bir kanıtınız var mı?”

“Güneş tutulmasına ne dersiniz?” dedi adam tebessüm ederek. Oturanlar onun neyi kastettiğini anlamadılar fakat çok geçmeden pencereden giren ışık azalmaya, masmavi gök kararmaya başladı. Şaşkınlıktan ilk sıyrılan FBI müdürü oldu ve ayaklanmaya kalkıştı ama NASA başkanı onu kolundan yakalayarak yerine oturttu. Ortam tamamen karardığında odanın dışından gelen gürültülerden binada bir kargaşa başladığı anlaşılıyordu. Carl kalkıp ışıkları yaktı. Keyifli görünen tek kişi oydu, zira diğerleri paniğe kapılmışlardı. Sera’yla göz göze geldiler: Hayvanat bahçesi kapatılıyordu.

Başkan atıldı: “Ne olacak peki şimdi?”

“Simülasyon sıfırlanacak.”

“Yani?” dedi FBI müdürü.

“Yani hayat sona erecek.”

“Nasıl? Şimdi mi? Hemen mi? Tüm insanlar ölecek mi?”

“Çok bencilsiniz bayım. Başka canlılar da var. Ayrıca teknik olarak ölmek fiili hatalı.”

“Bu kadar kolay mı? Başkanı, halkı bilgilendirmeli, tüm dünyaya haber vermeliyiz…”

“Neye yarayacak?”

“Bari ailelerimizi arasaydık?”

“Üzülmekten başka şeye yaramaz. Hem sizi iknaya gelmedim ki!”

“Ama 8 milyar insanın aniden yok ola…”

***

D-99059 BİLGİLERİ SAKLANDI.

D-99156 DENEYİ BAŞLATILIYOR.

YILDIZLAR… YARATILDI.
GEZEGENLER… YARATILDI.
İLK CANLI MANUEL OLUŞTURULSUN MU? (E/H)… H
DUVAR ÇAPI? (AU)           :___
Zaman aşımı… Lütfen değer giriniz!

DUVAR ÇAPI? (AU)           : 500

<<<HAZIR>>>

MÜJDE! NURTOPU GİBİ BİR UYDUNUZ OLDU…

voyage_moon_melies

“Ay’a yolculuk” filimden meşhur bir kare. Georges Méliès’in yapıp yönettiği, Jules Vernes’in “Dünya’dan Ay’a” ve H. G. Wells’in “Ay’daki İlk İnsan” filmlerinden esinlenilerek uyarlanan 1902 yapımı sinema filmi başyapıt olarak adlandırılır.

– “Peki büyükanne, senin gözlerin neden bu kadar büyük?”
– “Seni daha iyi görebilmek için.”

Kırmızı Başlıklı Kız Masalı’ndan

Ay… Geceleri gökyüzündeki en parlak, en büyük gökcismi… Kendi ekseni çevresindeki dönüş hızıyla Dünya çevresindeki dönüş hızı aynı olduğundan diğer yanını bir türlü göremediğimiz uydumuz… Kimi zaman bizleri büyülemeyi başaran uydumuz aslında kütlesi ve çapıyla başka bir gezegenden bilmediğimiz bir uygarlıktan ziyaretçiler gelecek olsa onları bile büyüleyecek heybete sahip…

Evet! Yanlış okumadınız. Ay, güneş sistemimizdeki herhangi bir uyduya göre fazla büyük ve ağır ve bu yüzden onun nasıl oluştuğu da modern astronomi tarihindeki en önemli sorulardan birisi olmuş. Bu yazımızda Ay’ın nasıl oluşmuş olabileceğine yönelik teorileri tarihsel perspektifi ile birlikte ele alacak ve en geçerli modeli açıklayacağız.

AY BALAM…

Ay, insanlık tarihi boyunca her zaman yüksek öneme sahip olmuştur. Güneş’e atfedildiği kadar çok kez tanrı vasfı atfedilmemiş olsa da Ay, “olmasaydı insanlığın hali nice olurdu?” diye sorabileceğimiz kadar mühimdir; zira ay, birbirini takip eden düzenli evreleri sayesinde önce avcı toplayıcı sonra da tarım toplumları için önemli bir takvim olmuştur. Böylece avlanma zamanlarını,

M.Ö. 32000 yılına tarihlenen en eski ay takvimi. Ay evrelerinin işlendiği taş Avrupa'da bulunmuş.

M.Ö. 32000 yılına tarihlenen en eski ay takvimi. Ay evrelerinin işlendiği taş Avrupa’da bulunmuş.

harman ve hasat zamanlarını hesaplayabilen insanoğlu aynı zamanda yıl hesabından yaklaşan mevsimlere göre önlemler alabilmiş, doğa ile olan mücadelesinde bilinç kazanmıştır. Zira bildiğiniz üzere Dünya’nın Güneş çevresindeki dönüşünün 365 gün sürdüğü hesaplanmadan önce doğrudan ayın evrelerine göre hesaplanan Ay takvimi kullanılmaktaydı. Bugün gerek dilimizdeki “ay” kelimesinin uydumuz “Ay” ile sesteş olması, gerekse latin dillerinde (örn: İngilizce, “Moon” ve “Month”) biri zaman dilimi, diğeri Dünya’nın uydusu olan iki kelime arasındaki bağlantı bundandır. İslami (hicri) takvim hala kullanılagelen bir ay takvimidir.

Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluştuğu düşünülen Ay, Güneş Sistemi’nin en büyük beşinci uydusudur, ancak gezegenine oranla büyüklüğünden bahsettiğimizde Dünya’nın çapının %27’si olan çapı ve 1/81’i olan kütlesiyle sistemimizdeki uydular arasında tartışmasız şampiyondur. Dünya’nın özkütlesinin %60’ı olan özkütlesiyle ise bu alanda lider olan Jüpiter’in uydusu Io’nun hemen ardından gelmektedir. Ay neredeyse Dünya’ya kardeş bir gezegen gibidir ve hatırı sayılır kütlesi ile Dünya üzerinde gelgitlere neden olmakta ve varolduğu günden bu yana Dünya’nın gün uzunluğunu onun dönüşünü yavaşlatmak suretiyle değiştirebilmektedir (Bu değer her yüzyılda 1.7 milisaniye kadardır).

İşte asıl gizem burada… Peki nasıl oldu da sistemimizdeki bir gezegenin bu denli büyük ve ağır bir uydusu olabildi?

UYDULAR NASIL OLUŞUR?

Gezegen uydularının oluşumuna dair klasik teori, onların gezegenlerle birlikte gezegen öncesi disk (protoplanetory disk) içerisinde oluştuğudur. Güneş sistemindeki pek çok gezegenin gezegen öncesi disk içerisinde oluştukları düşünülmektedir. Gezegen öncesi disk, adından da biraz anlaşılacağı üzere toz ve gaz bulutundan bir disktir ve henüz yeni var olmuş yıldızın çevresinde bulunurlar. Bu disk içerisindeki toplanmalar –ve hatta topaklanmalar- ile gezegenler ve uyduların bir kısmı ortaya çıkmıştır. Yani Güneş’imiz de henüz yeni doğmuş genç bir yıldızken, onun da çevresinde bir gezegen öncesi disk mevcuttu ve gezegenlere bu disk kaynaklık etti. Gezegenler Güneş’in çekimi tarafından yakalanarak yörüngeye girerken, uydular ise kütlece küçük oldukları için gezegenler tarafından yakalanmıştır ve böylece Güneş Sistemi’nin yörünge mekaniği ortaya çıkmıştır. Bu yolla oluşan gezegen ve uyduların yörüngeleri düzgündür. Gezegenler büyük kütleli olduklarından küresel bir şekle sahip iken uyduların kütlesi yeterince büyük olanları küreseldir ve yeterince büyük olmayanlar tuhaf şekillerde olabilirler.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=f9rBJDajwPc&w=480&h=360]

Video: Gezegen öncesi diskten gezegenlerin oluşumu temsili gösterimi

Düzensiz veya ekzantrik yörüngeli ya da gezegeninin etrafında olması gerekenden çok daha uzakta konuşlanan uydular genelde başka bir cisim iken gezegenin yörüngesi tarafından yakalanan astreoidlerdir ve gezegen öncesi disk ile var olmamışlardır.

Düzenli ya da düzensiz, gezegen öncesi disk içerisinden doğan uydular güneş sisteminin doğal elemanlarıdırlar. Ancak bizim uydumuz Ay ve bir ihtimal Plüto’nun uydusu Charon gezegen öncesi disk içerisinde oluşarak gezegeninin çevresinde yörüngeye girecek kadar küçük değildirler ve bu halleriyle “biz başka bir şekilde var olduk” der gibidirler.

ESKİ AY TEORİLERİ

Ay’ın nasıl oluştuğuna yönelik pek çok kuram öne sürülmüştür. Bu kuramlar aşağıdaki gibidir:

Gelgit adını verdiğimiz konu sadece denizlerde görülen bir taşma olayı değildir. Yazıda sürekli olarak bahsettiğimiz Ay ve Dünya'nın açısal momentumu, gelgit kuvveti ile ortaya çıkan dinamik mekanizmadır. Ay, Dünya çevresinde dönerken onun pozisyonunu değiştirmeye muktedirdir.

Ay, sahip olduğu kütlesi dolayısıyla Dünya çevresinde dönerken onun pozisyonunu değiştirebilir. Ay-Dünya ikilisinin sahip olduğu bu yörünge mekaniği klasik teorilerce açıklanamamaktadır.

Kardeş Gökcismi: Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gezegen öncesi diskte birlikte oluşma ya da Ay’ın Dünya’nın çevresindeki bulutsudan meydana gelmesi gibi seçenekler, Ay ve Dünya’nın kütlesel ve çapsal özel durumunun (ve bunun yarattığı açısal momentumun) açıklamamaktadır. Ayrıca Ay’ın demir çekirdeğine ait bir veri, bu kuramı tamamen bertaraf etmektedir: Dünya’nın demir çekirdeği onun çapının %50’sini işgal etmektedir. Ay’da ise bu oran %25’tir. Eğer aynı dönemde birlikte oluşmuş olsalardı, soğuma dinamikleri de eşit olacaktı ve böylece her ikisinde de demir çekirdeğin oranı aynı olacaktı. Ancak böyle değil…

Yakalanma: Bu kuramlardan bir diğeri Yakalanma’dır. Yakalanma kuramına göre Ay kendi başına bir gökcismi iken Dünya’nın yer çekimi tarafından yakalanmıştır ve böylelikle Ay, Dünya yörüngesine girmiştir. 80’li yıllara dek popüler olan bu kuramın zayıf yanı, bu yakalanmanın gerçekleşmesi için Dünya’nın oluşma aşamasındayken sahip olduğu geniş atmosferin Ay’ı yavaşlatması ve kaçışını engellemesi gerekliliğidir. Zaten az sonra bahsedeceğimiz Büyük Çarpışma Teorisi’ni destekleyen bulgular bu kuramı tamamen tedavülden kaldırmıştır.

Fizyon (Bölünme): 19. Yüzyılın sonunda İngiliz astronom ve matematikçi George Darwin tarafından öne sürülen fizyon kuramı, bir zamanlar Dünya’nın ve Ay’ın yekvücut oldukları ve Ay’ın Dünya’dan ayrıldığı iddiasına dayanır. 1925’te Avusturyalı Jeolog Otto Ampherer tarafından da desteklenmiş ve o dönemde kıta kaymalarının ve Pasifik Okyanus’unun kaynağının bu fizyon olduğu öne sürülmüştür. Ay’dan örnek toplamamızı ve ayak basmamızı sağlayan ABD Apollo görevleri, jeolojik dönemlere ait daha sonra elde edilen bilgiler ve modelin Dünya-Ay Açısal Momentum’unu açıklamakta yetersiz oluşu kuramın tarihe gömülmesine neden olmuştur. Ayrıca hesaplamalara göre bu modelin geçerli olabilmesi için doğum gerçekleştiğinde Dünya’nın kendi ekseni etrafında bir tam günü 2,5 saatte dönüyor olması gerekirdi (gerekli santrifüj kuvvetini yaratabilmesi için) ki bu da Dünya’nın Ay’ı fırlattıktan sonra geçen 4,5 milyar yıl içerisinde yavaşlayarak dönüş süresinin 2,5 saatten 24 saate çıkması demektir. Bu yavaşlama mevcut bilgilerimize çelişkilidir.

Nihayet: BÜYÜK ÇARPIŞMA TEORİSİ

Takvimler 1946’yı gösterdiğinde ayın santrifüj kuvvetiyle fırlatıldığını öne süren fizyon teoreminin Ay’ın neden yavaşlayarak Dünya yörüngesinde kaldığını açıklamakta yetersiz bulan Harvard Üniversitesi’nden Reginal Aldworth Daly, Ay’ın Dünya’dan ayrıldığını kabul etmekle birlikte bunun bir çarpışma sonucu olabileceğini öne sürdü. Daly’nin iddiası önceleri pek dikkate alınmadı, ta ki 1974 yılında William K. Hartmann ve Donald R. Davis tarafından bir konferansta yeniden dile getirilip, 1975 yılında oldukça prestijli bir gezegenbilim dergisi olan Icarus’ta konuyla ilgili yeni makaleler yayınlanana kadar.

Hartmann ve Davis’e göre Dünya’ya çarpan cismin kütlesi Dünya kütlesinin onda birine kadar bir kütlede olmalıydı. Bilim insanları giderek çarpışma teorisi üzerinde uzlaşıya varıyorlardı ancak Dünya’ya çarpan cismin kütlesinin hangi miktarda olması halinde açısal momemtum probleminin en iyi şekilde açıklanacağı soru işaretiydi.

Başından beri bu konuyu gündemde tutmada ısrarlı olan Hartmann, Roger Philips (O sırada Houston’daki Ay ve Gezegen Enstitüsü’nün Müdürü) ve Hawaii Üniversitesi’nden Jeolog Jeff Taylor bir “Ayın Orijini” konferansı düzenlemeye karar verdiler. Konferanstan 18 ay önce meslektaşlarına “Apollo verilerini mi incelersiniz, bilgisayarınızda mı çalışırsınız, ne yaparsanız yapın ama bir şeyler bulmadan bu konferansa gelmeyin” diye duyurdular. Bu konferansın çok büyük bir etki yaratmayacağını, ama ilk olarak kendilerinin öne sürdüğü “Büyük Çarpışma Teorisi”nin artık daha fazla ilgi göreceğini düşünüyorlardı, ama 1984’te Hawaii’de gerçekleştirilen “Ayın Orijini Konferansı” büyük çarpışma teorisi için bir dönüm noktası oldu.

Hartmann’ın “Büyük Astrofizikçi” olarak tanımlandığı ve konferansta onun sunumundan sonra el karldırdığında “bir şey söyleyecek ve her şey çöpe gidecek diye çok korktum” diyerek bilgeliğinin hakkını verdiği A. G. W. Cameron, bu konferansta sunduğu çalışmasında Hartmann’in aksine çarpışmanın en az Dünya’nın 10’da biri kütlesine sahip bir cisimle olması gerektiğini, cismin hemen hemen Mars boyutlarında olduğunu öne sürdü. Gerçekten de Cameron, Hartmann’ın sandığı gibi büyük çarpışma teorisine karşı çıkmamış ve hatta daha doğru bir yaklaşımda bulunarak Büyük Çarpışma Teorisinin kaderini değiştirmiştir (zaten daha sonra bu konuda birlikte çalışmışlardır).

Konferans o kadar başarılı olmuştur ki, konferanstan sonra bırakın en popüleri, hemen hemen sağlam kalan tek ay kökeni teorisi büyük çarpışma teorisi olmuştur. 1984 yılındaki Ay konferansı hakkındaki ilk popüler bilim kitabının yazarı Dana Mackenzie konferans hakkında şunu söylemektedir:

“Konferanstan önce üç klasik teorinin de partizan boyutta destekçileri vardı ve çok az insan büyük çarpışma teorisini destekliyordu; ancak konferanstan sonra geriye sadece iki grup kaldı: Büyük Çarpışma Teorisi destekçileri ve agnostikler.”

Mars kütleli cisim “Thiea” olarak anılmaktadır ve bu isim ona 21. Yüzyılın hemen başında verilmiştir. Theia, Yunan mitolojisi’nde Ay Tanrıçası Selena’nın annesinin adıdır ve bu yönüyle Dünya ile birleşmesine bir mana yüklemiştir –biz de aynı manayı “nurtopu gibi bir uydumuzun olması ile başlığa yüklemiş olduk”.

Artık tarihi ve magazini bir kenara bırakıp çarpışmanın biçimine gelelim:

Astronomlara göre büyük çarpışma 4,4 ila 4,45 milyar yıl önce gerçekleşmiştir. Modele göre Theia Dünya’ya ne çok hızlı, ne de çok yavaş bir hızla yaklaşmış ve eğik bir açıyla çarpmıştır (Gerçekleştirilen bilgisayar simülasyonları 45 derecelik bir açı ve 4 km/s’lik bir yaklaşma hızının böyle bir çarpışmayı doğurmak için yeterli olduğunu gösteriyor).

Aşağıdaki video çarpışmayı muazzam bir biçimde görselleştirdiği için dikkate değer (özellike 1 dakika 11. saniyeden itibaren izlerseniz doğrudan videoyu görüntüleyebilirsiniz).

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=c0FCE4H0Dro&w=480&h=360]

Video: BBC’nin konuyla ilgili bir belgesel için hazırladığı temsili görüntü

Video’da da görselleştirildiği üzere, çarpışma ile birlikte Theia’nın demir çekirdeği Dünya’nınkine batmış, böylece bir miktar Theia magması Dünya’nınkine karışmıştır. Buradaki yüksek basınç ile artık magma karışımı Dünya’dan uzaya fırlamış, bir ay ila bir yüzyıl gibi kısa bir süre içerisinde birleşip soğuyarak Ay’ı oluşturmuştur. Bu çarpışma neticesinde açısal momentum ve kütle kazanan Dünya’nın dönüşü bir miktar yavaşlamıştır. Astronomlar bu yavaşlamanın Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 5 saat kadar olduğunu düşünüyor.

Bilgisayar simülasyonları Theia’nın kütlesinin %20 kadarlık bir patlama artığının halka oluşturarak ay çevresinde dönmesi gerekliliğini ortaya koyuyordu. 2011 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir çalışma, bu artıkların birleşerek ikinci bir uydu yarattığını ve bu uydunun saatler sürecek kadar yavaş bir biçimde Ay’ın görmediğimiz arka yüzeyine hareket ederek çarpışmadan birkaç on milyon yıl sonra orada birleştiğini gösteren bir takım bulguları ortaya koydu. Ayın bize dönük yüzü delik deşik alçak düzlüklerce kaplanmışken, arka yüzünün yüksek dağlardan oluşmasının nedeninin muhtemel nedeninin bu ikinci gizemli uydu olduğu düşünülüyor. Uydunun Dünya’dan fırlayan parçalardan Dünya’ya yeniden düşmeyen, ama uzaya da fırlamayan, başka bir deyişle Ay’ın arka tarafındaki Lagrange noktasında (yani Dünya ve Ay çekimlerinin birbirini dengelediği bir nokta) stabil olarak kalabilen parçalardan teşekkül olduğu sanılıyor. Bu modele göre 1000 km’lik küçük bir çapa sahip olan ikinci gizemli uydu Ay’ın arkasındaki dağları oluşturacak şekilde kardeşiyle birleşmiş.

TEORİYİ DESTEKLEYEN ÖNEMLİ BULGULAR

Ay’ın oluşumuna yönelik teoriler arasında Ay-Dünya fiziksel etkileşimini ve açısal momentumlarını en iyi şekilde açıklayabilen teorinin Büyük Çarpışma Teorisi olduğunu dolaylı olarak söylemiştik, ancak bu açıklamayı yapabilmesi onun doğrudan kabul edilmesi için yeterli değil.

Simülatörlerden elde edilen sonuçlar büyük çarpışmanın gerçekleşmiş olabileceğini gösterse de sahici fiziksel kanıt haberi 2001 yılında Washington’daki Carneige Enstitüsü’nden geldi:
Apollo’nun getirdiği Ay kaya örneklerini inceleyen araştırmacılar Ay’dan alınan kaya örneklerinin Dünya kayaları ile aynı oksijen izotopik içeriğe sahip olduğunu ve Güneş Sistemi’ndeki diğer tüm cisimlerden farklı olduğunu ortaya koydu. Bu Ay için bir DNA analizi niteliği taşımaktaydı ve bu analiz başka bir sürpriz bilgiyi daha ortaya çıkardı: O tarihe kadar sanıldığı gibi Ay’ın materyalinin büyük kısmı Theia değil Dünya kaynaklıydı. Ancak bu bilgi 2007’de biraz daha revize edilerek Theia’nın da Dünya’ya benzer bir izotopik profile sahip olduğu bilgisiyle değiştirildi. Yeni bilgiye göre çarpışmadan sonra Dünya ve çarpışma nedeniyle oluşan gezegen çevresindeki Ay Öncesi Disk homojen bir biçimde karışmıştı.

Yapılan derin analizlerde tespit edilen, oksijen haricindeki madde farkları ise çarpışma modeline uygun başka dolaylı kanıtlar sundular. Örneğin Ay’daki ağır çinko izotoplarının Dünya’ya nispeten fazla olması, hafif izotopun buharlaşarak kaçtığını doğrular ve dolayısıyşa çarpışmanın düşünülen niteliğini kanıtlar nitelikte.

Bu arada yeri gelmişken uydumuza dair büyük ihtimalle bu çarpışmadan miras kalan ilginç bir bilgiden de bahsetmek gerek: Ay Dünya’dan her yıl 3.82±0.07 cm uzaklaşmaktadır.

Şu ana dek öne sürülenler arasında en çok destekleneni ve en geçerli olmasına rağmen Büyük Çarpışma Teorisi’nin hala açık kalan bazı noktaları mevcut. Bunlardan birisi, böylesine bir çarpışmada Dünya’da bir magma okyanusunun oluşmuş olma gerekliliği. Henüz Dünya tarihinde böylesine bir magma okyanusu oluştuğuna dair jeolojik bir kanıta rastlanmış değil. Bu eksik halkanın tamamlanması halinde büyük bir astronomik ve tarihi muamma çözülmüş olacak.

İlk Yayın:

Açık Bilim, 2013 Kasım sayısı
http://www.acikbilim.com/2013/11/genel/mujde-nurtopu-gibi-bir-uydunuz-oldu.html

Kaynaklar:

  1. Brush, Stephen G., “ Early History of Selegony” – Origin of the moon; Proceedings of the Conference, Kona, HI, October 13-16, 1984 (A86-46974 22-91). http://adsabs.harvard.edu/abs/1986ormo.conf….3B
  2. Cameron A.G.W., “Impact Theory of the Moon” – Origin of the moon; Proceedings of the Conference, Kona, HI, October 13-16, 1984 (A86-46974 22-91). http://adsabs.harvard.edu/abs/1986ormo.conf..609C
  3. Wikipedia, “Origin of the Moon”, “Natural Satellite” maddeleri.
  4. “Early Earth may have had two moons”,  http://www.nature.com/news/2011/110803/full/news.2011.456.html#B1
  5. Dana Mackenzie, “The Big Splat, or How Our Moon Came to Be

HERKES İÇİN ASTRONOMİ: GÖKYÜZÜNDE NE GÖRÜYORUZ?

Orion Bulutsusu

Orion Bulutsusu

Galaksi tarihiyle ilgili önemli gerçekler, no. 1:

“Krikkit gezegenindeki gökyüzünün gece görüntüsü bütün Evrenin en az ilgi çeken manzarasıdır.”

Dünya öyle bir gezegen olsaydı ki sürekli bulutlarla kaplı olsaydı, ve bu bulutlar alacalı değil de düz bir görüntü sergileseydi, orada bir şeyler olduğuna kanaat getirip, yine de ne olduğunu keşfetmeye çalışır mıydık? Douglas Adams’ın mizahi bir radyo tiyatrosu olarak yazdığı Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kurgusunda bu sorunun hayali bir yanıtı var: Aynı zamanda Kabalcı yayınlarından kitap serisi olarak yayınlanan bu oldukça eğlenceli bilimkurgu şahseserinde Krikkit adlı bir gezegen mevcut(1). Bu gezegenin gökyüzü tamamıyla siyahtır ve Krikkitliler kendi gezegenlerinden başka bir şeyin var olduğu fikrine asla kapılmamışlardır. Bu yüzden de onlar için gökyüzü ya da uzay gibi kavramlar yoktur. Öyle ki onların aşk şarkılarındaki hikayeler “yıldızların altında” ya da “ay ışığında” değil, “çimenlerin üstünde” geçer…

Gelelim bizim manzaramıza…

Bir Krikkitli olsa idik gökyüzünde varlığını merak edecek pek bir şey bulamayabilirdik ama bir Dünyalı olarak evrende var olan pek çok türde şeyi çıplak gözle görme şansına sahibiz. Hele bulutsuz, açık bir havada, çevrede gökyüzünü kirleten ışık kaynakları da yoksa, gökyüzünü izlemeye doyamayabilirsiniz.

Gökyüzünde görmeye alışık olduğumuz o güzel gece manzarası içerisinde neler olduğunu düşündüğümüzde aklımıza öncelikli olarak yıldızlar, gezegenler ve bir de gecenin en parlak cismi, biricik uydumuz ay gelir. Oysa “yıldızlar” diye genellediğimiz parlak cisimlerin arasında başka türler de mevcut… Ayrıca çoğu zaman uçak, ya da daha spekülatif bir şekilde uçan daire olduğunu düşündüğümüz yapay ya da doğal başka cisimler de var.

Yazımızın devamında gökyüzünde çıplak gözle görebileceğimiz cisimlerin hepsinden, bir elin parmaklarını geçmeyenlerini sayısı ve isimleriyle anarak da bahsedeceğiz. Ancak hepimizin tanıyıp bildiği cisimlerin dışındaki cisimlerden daha detaylı bahsedeceğiz.

Ama önce “kadir” kavramından bahsedelim. Kadir kavramı, gökcisimlerinin parlaklıklarını uzaklıklarından bağımsız olarak tanımlamamıza yarayan ölçü birimidir ve V ile gösterilir. Batlamyus tarafından MS 2. yüzyılda oluşturulmuştur ancak daha sonra astronomi bilgi ve gözlem kabiliyetimiz artınca biraz revize edilmiştir (Batlamyus çıplak gözden başka bir araca sahip olmadığı için 6 kadirden sonrasını tanımlayamamıştır). Negatif veya pozitif değerler alabilir, ama ters bir ölçülendirme söz konusudur: Yani negatif kadir değerleri çok iyi gözlenebilir ve bu sayı arttıkça görünürlük düşüyor demektir. Bizim görüp görebileceğimiz en parlak gökcismi güneş, -26,8 kadir değerine sahiptir. Dolunay biçimindeki ay ise -12,5. Vega hemen hemen 0 (sıfır) kadir değerine sahiptir ve Vega’dan daha az parlak cisimler için artık pozitif değerler kullanılmaya başlanır. 6 kadir çıplak göz sınırıdır. 6’dan daha büyük kadir değerlerine sahip gökcisimleri çıplak gözle tespit etmek mümkün değildir.

Kadir kavramı görünen kadir ve mutlak kadir olarak ikiye ayrılır. Görünen kadir Dünya’dan izlenen parlaklıktır ve biz de bu yazı boyunca bu değerleri kullanacağız. Mutlak kadir ise “Eğer bu cisim Dünya’dan 32.6 ışık yılı uzakta olsa idi, görünen kadri ne olurdu?” sorusunun yanıtıdır.

GÖKYÜZÜNDE NELER VAR?

Güneş ve Ay

Öncelikle en bilinenleri tekrar edelim. Güneşi gece göremiyoruz; bu yüzden bize en yakın ve dolayısıyla en parlak görülen yıldız gündüzün de mimarı oluyor. Onu es geçiyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi Güneş’in kadir değeri -26,8.

Parlaklık bakımından ikinci sırada tabii ki Ay var. Uydumuz Ay’ın ilkokul kitaplarında duyduğumuz ama ilk etapta pek de anlam veremediğimiz özelliği, bir ışık kaynağı olmaması. Güneşin Ay yüzeyine vurmasıyla onu görüyoruz ve o da bu ışığı bize yansıtarak Krikkitlilerden daha sanatkar olmamızı sağlıyor.

Gezegenler

Bir de gezegenler var. Gökyüzünde güneş sistemimizde yer alan beş gezegen çıplak gözle görülebiliyor (Jupiter, Venüs, Satürn, Merkür, Mars). Bu yüzden eski uygarlıklar gezegenlerin gezegen olduklarını bilmezlerken, yıldızlardan ayrı olarak gezinip duran (gezegen ismi de buradan gelmiştir) bu beş gezegene tanrısal özellikler atfetmişler.

polaris

Yıldızlar tüm gece Dünya’nın dönüş ekseninin işaret ettiği noktadaki Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönüyor gibidirler (Kaynak: Wikipedia).

Yıldızlar arasında gezinip durmaya belki biraz daha açıklık getirmek gerek: Yıldızlar gerçekte sabit değildirler ancak birbirlerine göre bizim yüzlerce yıl boyunca algılayamayacağımız kadar belirsiz bir hareketleri vardır. Bu yüzden onların bulundukları konumda sabit oldukları düşünülür. Dünya’nın bir günlük hareketi boyunca yıldızlar dünyanın dönüş ekseni etrafında tur atarlar. Bu dönüş ekseninin uzandığı noktada Kutup Yıldızı (Polaris) bulunur. Tüm yıldızlar hareket ederken Kutup Yıldızı’nın hep kuzeyi göstermesi bundandır.

Ecliptic_plane_3d_view

Gezegenlerin karmaşık dinamik hareketleri onlar belli bir düzene göre hareket etmiyormuş izlenimi uyandırır.

Öte yandan Dünya’nın güneş çevresindeki hareketinden dolayı yıl içerisinde yıldızların konumları biraz değişse de birbirlerine göre olan uzaklık ve açıları değişmez. Ancak gezegenler tamamen anlamsız bir rota çizerler, çünkü hareketleri bir çok hareketin üstüste binmesinden doğar: Gezegenlerin kendilerinin Güneş çevresinde attığı eliptik tur, Dünya’nın kendi ekseni çevresindeki dönüşü, Dünya’nın Güneş çevresindeki eliptik yörüngesi. Bu hareketlerin birleşimi zaman zaman gezegenlerin bir harekette bulunurken birden vazgeçip geri dönüyormuş gibi bir görüntü vermesine dahi sebep olur.

Bugün astroloji adı altına icra edilen sözdebilimin kaynağı yıldızlar bu kadar sabitken, gezegenlerin ilk bakışta anlamsız gelen hareketleri, bu hareketlerden dolayı onlara atfedilen tanrısal özellikler, yani ilkel bir astronomi bilgisine dayanıyor. Güneş Sistemi’ndeki diğer gezegenler daha sonra keşfedildiler ve hatta Güneş Sistemi dışındakiler de. Güneş sistemi dışındaki gezegenleri ise çıplak gözle göremiyoruz; hatta teleskoplarla da görebildiğimizi söyleyemeyiz. Bu gezegenlerin keşfedilme yöntemleri hakkında daha önce detaylı bir yazı kaleme almıştık.

Beş gezegen çıplak gözle görünebilirken Uranüs (V=6) ve Neptün (V=8) çıplak gözle görünebilecek kadar parlak değildirler.

Yıldızlar ve Takımyıldızları

Gökyüzünde gördüğümüz parlak cisimlerden en kalabalık nüfusa sahip olanlar yıldızlardır. Çeşitli uzaklık ve büyüklüklerde olduğundan her birisi birbirinden farklı boyut ve parlaklığa sahiptir. Bu yıldızlardan aynı parlaklığa sahip olanları birliktelermiş gibi bir izlenim yaratır ve bu birlikteliklerden takımyıldızları doğmuştur. Büyük Ayı, Küçük Ayı ve yine burç kuşaklarına adını veren ve böylece astrolojiye kaynaklık eden İkizler, Akrep, Balık vb. pek çok takımyıldız, eski uygarlıklara gökyüzünü haritalama şansı da tanımışlardır. Ancak bu takımyıldızlarının üyelerinin birbiriyle pek de ilgileri yoktur. Hatta yıldız sanılan takımyıldızı üyelerinin bazıları tek başına bir galaksi bile olabilir.

Gökyüzünde görünen yıldızlardan en parlak onu aşağıdaki gibidir(2):

Sıralama Yıldız Adı Uzaklık (Işık Yılı) Görünen Kadir
1 Sirius 8,6 -1,46
2 Canopus 74 -0,72
3 Alpha Centauri 4,3 -0,27
4 Arcturus 34 -0,04
5 Vega 25 0,03
6 Capella 41 0,08
7 Rigel 1400 0,12
8 Procyon 11,4 0,38
9 Achernar 69 0,46
10 Betelgeuse 643 0,5

 

Yukarıdaki tabloda da görülebileceği gibi, yıldızların parlaklıkları sadece uzaklıklarından kaynaklanmaz. Onların türleri (kızıl dev, süper dev, anakol yıldızı vb.) ve büyüklükleri de oldukça belirleyicidir. Sözgelimi, ismi Arapçadan türemiş olan Betelgeuse yıldızı bir kızıl devdir.

Clipboard02

Güneş ve diğer bazı yıldızlar arasında bir karşılaştırma (3). -Tıklayınca büyür-

Yani bir zamanlar bizim güneşimiz gibi anakol yıldızıyken, yakıtını tüketmiş ve birden genişlemiştir. İçerisinde gerçekleşen kimyasal kıyamet bir anakol yıldızına nispeten daha az enerji açığa çıkartır, bu yüzden rengi kızıldır. Ancak o kadar büyüktür ki (güneşimizin çapının yaklaşık bin katı çapa sahiptir) oldukça parlak görünür.

Galaksiler ve Yıldız Kümeleri:

Gelelim “yıldız” sandıklarımıza… Galaksiler büyük yıldız topluluklarıdır. Onlar da kendi içlerinde galaksiler, cüce galaksiler, uydu galaksiler olarak sınıflandırılsa da temelde yıldız kümeleridirler. Bizim yıldızımız Samanyolu Galaksisi’nin bir üyesi olduğu için berrak ve açık bir gökyüzünde samanyolu hakikaten de samanların dökülmüş olduğu bir yolmuşçasına uzanıp giderken görünür. Gördüğümüz bu yol, bir spiral galaksi olan Samanyolu’nun güneşimizin de bulunduğu dış koludur.

Ancak bizlere yıldız gibi görünen bazı gökcisimleri de yıldız topluluklarıdır. İlk bakışta bir yıldızdan farksız görünen, dikkatle bakıldığında bir ihtimal hafif bulanık olduğu anlaşılabilen bu kümeler parlaklıklarına göre sıralanırsa aşağıdaki tabloyu elde ederiz:

Galaksi Uzaklık (Işık Yılı) Not
Geniş Magellan Bulutu 160 bin Sadece güney yarımküreden görünür. (V=0,9)
Küçük Magellan Bulutu 200 bin Sadece güney yarımküreden görünür. (V=2,7)
Andromeda Galaksisi 2,5 milyon Andromeda Takım yıldızının bir üyesidir. (V=3,4)
Omega Centauri 18 bin Önceleri yıldız ya da küresel yıldız kümesi olarak adlandırılırken Nisan 2010’da merkezinde bir karadelik olduğunun keşfedilmesiyle birlikte galaksi olarak anılmaya başlanmıştır. (V=3,7)
Triangulum Galaksisi 2,9 milyon Oldukça zor da olsa çok açık ve ışıksız bir gecede seçilebilmektedir. (V=5,7)

Aslında Samanyolu Galaksisi, “Yerel Grup” adı verilen 30 galaksilik bir grubun üyesidir ve bu grubun diğer üyeleri Samanyolu Galaksisi’ne yakındırlar. Ancak bu yakın galaksilerden Centaurus A, Bode Galaksisi, Heykeltraş Galaksisi ve Messier 83 de çok istisnai şartlarda bazı gözlemciler tarafından görülebilmiştir. Samanyolu’nun arkasında kaldığı için göremediğimiz ama Samanyolu olmasaydı oldukça parlak olarak seçilebilecek galaksiler de vardır. Bunlardan birisi de Maffei 1’dir.

Süpernovalar ve Bulutsular (Nebula)

Edwin Hubble galaksilerin varlığını keşfedene kadar gökyüzündeki tüm “bulutsu” cisimler nebula olarak adlandırılıyordu. Andromeda Galaksisi buna bir örnektir. Ancak nebulalar yıldız kümeleri değildir. Bir “toz toprak” kümesi olarak anılsa yeridir hatta. Nebulalar toz, hidrojen, helyum ve pek çok iyonize gazı bünyelerinde barındırırlar. Bu tozlar eğer yeteri kadar fazla ise, nebulalar yeni yıldız ve gezegenler doğurmaya gebedirler.

Girişte resmini verdiğimiz Orion Bulutsusu (V=4), yine resmi aşağıda yer alan Pipo Bulutsusu ve Güney Yarımküre’den de Kömür Bulutsusu çıplak gözle görülebilen (ya da karanlık nebula oldukları için görülemeyen) bulutsulardır. Bir de karanlık bulutsular vardır ve Samanyolu galaksisi içindekiler de aslında çıplak gözle görülürler; zira Samanyolu’na bakarken gördüğünüz katran karası bölgeler aslında karanlık bulutsulardır. Diğer bazı karanlık bulutsular, bir başka yıldızı örttükleri zaman görülebilirler.

pipenebula

Pipo bulutsuzu bir karanlık nebula olduğundan kadir değeri bulunmuyor. Karanlık nebulalar gökyüzündeki diğer cisimleri örtmelerinden anlaşılır.

Süpernovalar ise bulutsuları ortaya çıkarak yıldız patlamalarıdır. Güneşimizin 1,4 ila 3 katı kütleye sahip yıldızlar yakıtları bittiği zaman iç basıncı kütleçekimini dengeleyemez hale gelir ve olanca kütle, kütle merkezine çöker. Bu sıkışma hareketi evrende şu ana dek tespit edilmiş en güçlü patlama tipini yaratır. Bu patlamanın gücüyle yıldızların yakıtlarını yaktığı olağan süreçlerinde üretilemeyen elementler üretilir ve çevreye bir çok yıldız artığı saçılır. Yukarıdaki satırlarda bahsettiğimiz bulutsular genelde süpernova artıklarıdırlar. Samanyolu galaksisinde ortalama her elli yılda bir yeni bir süpernova patlaması gerçekleştiği düşünülmektedir ancak bu patlamaları çıplak gözle görebilmek için çok şanslı olmak gerekiyor, zira en sonuncusu 1604’te Johannes Kepler tarafından gözledi.

Kuyruklu Yıldızlar

Kuyruklu yıldızlar gökyüzünün daimi üyesi değildirler. Çok uzak mesafelerde hızla turladıklarından bazı kuyruklu yıldızlar zaman zaman Dünya’da da çıplak gözle rahatlıkla gözlenebilir. Estetik kuyrukları sayesinde bir yıldızdan kolaylıkla ayırt edilebilir. Bu arada her kuyruklu yıldız periyodik bir yörügeye sahip olmadığını da hatırlatalım.

Yarımküremizdeki kaydadeğer en son çıplak gözle kuyrukluyıldız seyri 1996-1997 yıllarında Hale Bopp ziyaretiyle yaşanmıştı. Ancak astronomlar yeni bir müjde verdiler: 2012’de keşfedilen 2012 S1 kuyrukluyıldızı 2013 sonlarında en parlak kuyruklu yıldız gözlemlerinden birisini sağlayacak ve bu hepimizin hayatındaki en ilginç deneyimlerden birisi olacak.

Göktaşları

Uzayda başı boş dolaşan göktaşları zaman zaman kendinden büyük başka bir cismin çekimine girer ve o cismin yüzeyine düşmek isterler. Eğer gezegenin kaydadeğer bir atmosferi varsa bu düşüş sırasında yanıp kül olurlar. Halk arasında “yıldız kayması” olarak da bilinen bu olay hemen hemen her gece gerçekleşir. Bu yıldız kaymaları gökyüzünde gördüğümüz, saman alevi misali bir anlık olaylar olabildiği gibi, dumanını seçebileceğimiz bir şiddette de gerçekleşebilir. Hatta Dünya yüzeyine ulaşmayı başaran göktaşları da vardır.

Yapay Uydular ve ISS

İnsan yapımı uydular ya da uluslar arası uzay istasyonu da zaman zaman bir gökcismiymişçesine gözümüze takılabilir. Yapay uydular açıları ve konumlarına göre -1’den +5’e kadar kadir değerlerine sahip olabilirler(4). Çok açık ve berrak bir gecede bu cisimlerin hareketleri rahatlıkla seçilebilir. Güneş ışığını bir anlığına yansıttıkları zaman beliren ve bir süre sonra kaybolan görüntüleriyle pek çok kimsenin aklına ilk olarak uçan daireleri de getirdiği oluyor. En azından kendilerini ufolog olarak tanıtan ve tanınamayan her nesneye “uçan daire” demeye eğilimli kimseler tarafından bu nesneler örnek olarak gösterilebiliyor. Şu an Dünya çevresinde 3000’den fazla yapay uydu var ancak bunlardan birkaç yüz adedi faal. Kalan gayrifaal uydular Dünya’nın çevresinde bir enkaz olarak dolaşıyorlar.

Diğer yandan günde 15 defa Dünya çevresini dolanan Uluslar arası Uzay İstasyonu da (ISS) çıplak gözle en iyi seçilebilen insan ürünü gökcisimlerinden. Öyle ki bazen kadri -8’i bulabiliyor! (5) http://www.heavens-above.com/ adresinden ISS’in konumunu öğrenebilir, ve eğer denk getirebilirseniz uygun bir havada gözlemleyebilirsiniz de.

İlk Yayın:
Açık Bilim Dergisi’nin 2013 yılı Ocak sayısında yayınlanmıştır.

HERKES İÇİN ASTRONOMİ: GÖKYÜZÜNDE NE GÖRÜYORUZ?

Kaynaklar/Notlar:

1. Douglas Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi, Kabalcı Yayınları: 2011.
2. About.com – http://space.about.com/od/stars/tp/brighteststars.htm
3. Daha yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafa http://www.universetoday.com/wp-content/uploads/2011/12/Star-sizes.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.
4. Gary A. McCue vd. “Optical Characteristics of Artificial Satellites”, North American Rockwell – Space Division: 1970.5. 5. Joe Rao, “How to Spot ISS and other satellites” – http://www.haydenplanetarium.org/blog/joerao/2009/07/01/how-spot-international-space-station-and-other-satellites

22 ARALIK’TA GÖRÜŞÜRÜZ: SÖZDE MAYA KIYAMETİ

Bir Aralık akşamı dersaneden çıkmış, yeni tanıştığım ve aynı mahallede oturuyor olduğumuzu öğrendiğim bir arkadaşla beraber evlerimize yürüyorduk. 1999 yılıydı. On beş dakikalık mesafe süresince kişisel konularımızı konuşabileceğimiz kadar samimiyetimiz olmadığından gündemdeki bir konuyu seçmek akıllıcaydı. Birlikte yürüdüğüm genç kız, 2000 yılının girmesi ile birlikte kıyametin kopacağına inandığını söylüyordu. “Kıyamet kopmasa dahi, kesin bir şeyler olacak, eminim…” diye de devam ediyordu.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Basın, tüm kıyamet senaryolarına olduğu gibi 2K yani 2000 kıyamet senaryosuna da haddinden fazla ilgi gösteriyor, astrologlar, sayı bilimciler başımıza gelebilecek türlü felaketlerden ya da insanoğlunun yaşayacağı değişimlerden bahsediyorlardı. Felaket senaryoları arasında akla en yatkın olanı eski bilgisayar teknolojilerinin 31.12.1999’dan sonra tekrar 01.01.1900’e dönecek olmasının yaratacağı sorundu. Ona da “dijital kıyamet” dendiğinden diğer sözde kıyametlerden kolaylıkla ayrılıyordu ve en azından mantıklıydı.

Bildiğiniz üzere 2000 yılbaşında ne dijital ne de küresel bir kıyamet gerçekleşti. 5 Mayıs 2005 yılında gezegenlerin bir hizaya dizilmesinden kaynaklanacak olan kıyamet de kopmadı. 2006 yılında çarpması beklenen göktaşından iz yok. 2012’ye geldik ve şimdi de Maya kıyametini bekliyoruz.

Maya kıyameti ya da doğru tabirle Mayalılara ait olduğu iddia edilen kıyamet kehaneti, pek çok bilgi kirliliği ile birlikte sulandırılmış, magazinleştirilmiş bir konu. Maalesef Dünya’da pek çok inananı var. Bu kuvvetli inancın arkasında tabi ki her zaman olduğu gibi bilgisizlik, araştırma eksikliği ve duyulana sorgusuzca inanma eğilimleri yer alıyor.

Aşağıdaki satırlarda Maya’lıların kim olduğunu, bu takvimin aslında ne olduğu ve kıyamet senaryosunun hangi olmayan varsayımlara dayandırıldığını ortaya koyduğumuzda, konunun varmış olduğu noktayı hayretle karşılayabilirsiniz.

Maya Medeniyeti

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Guatemala-1595 - Temple of the Great Jaguar

Mayalılar metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlarından yoksundular ama ahşap ve taş araç gereçlerle kalıcı ve görkemli yapılar inşa edebildiker. (Creative Commons License, Dennis Jarvis via Compfight)

Mayalıların kentlerini İspanyollar işgal etmişlerdi ama Mayalıların kalıntıları 1839 yılında John Stephens ve Frederick Catherwood tarafından “yeniden” keşfedilene dek Mayalılar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde mayalıların başkentleri Azteklerinki gibi modern binalarla kaplanmadığından, balta girmemiş ormanlar arasındaki kalıntıları arkeologlar için paha biçilmez bilgiler sundu, ancak yine de kalıntıların biz modern insanlara anlattıkları çok yeterli değil. Kuşkusuz 1549-1578 yıllarında Maya eyaletlerini ele geçirmeye çalışan İspanyollar putperestliği yok etmek adına tüm Maya el yazmalarını yakmasa idi onlar hakkında daha çok şey bilirdik. Neyse ki bu kararı veren ve bir tarihi küle dönüştüren Piskopos Diego de Landa bir yandan Maya el yazmalarını yakarken onlar hakkında detaylı bir eseri de kaleme almış ve bu sayede yüzyıllar sonra Maya metinlerinin çözülmesine katkıda bulunmuştur.

 

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır.

Ancak Mayalar, bırakın astronomik ya da jeolojik bir kıyametin tarihini tayin etmeyi, pek çok teknolojiyi icat edecek kadar ilerleyememişlerdir. Çömlekçilik, köyleşme, şehirleşme, yazı, ilk devletler, 365 günlük güneş takvimi ve ay takvimi diğer Orta Amerika toplumlarınca bulunmuş, Mayalılar tüm bunları bir ya da birkaç yüzyıl gecikmeyle ithal etmişlerdir. Tabi tüm bu teknik ve teknolojiler Maya toprakları dışında gelişse de Mayalıların bunları ilerlettikleri inkâr edilemez, lakin Mayalılar her yok olmuş topluluk gibi kendi sonlarını getirecek tehlikelere karşı tedbir alamayan, sıradan bir topluluktur.

Mayalılardan korunarak kalan ve yaklaşık 15 bin yazıttan oluşmuş mevcut Maya külliyatının tamamı taş ve çömlek üzerine yazılmış olup sadece krallar ve soylulardan bahsetmiş, halk hakkında tek bir kelime etmemiştir. El yazması eserlerden Piskopos Landa’nın kıyımından kurtulanlar ise sadece 4 kitaptır ve bunlar da astronomi ve takvimle ilgilidir.

Uzun Sayım Takvimi

Mayalıların astronomi ve takvim ile ilgili el yazmalarından anlaşılmaktadır ki, Mayalılar için takvimin özel bir anlamı vardır. Krallar astronomik ve takvimsel ayinlere bir rahip olarak katılmak zorundadır. Kralın katılımı yağmur ve bereket getirir, çünkü krallar ve aileleri ilahlarla ilişkilere sahiptir ve bu sayede doğaüstü güçleri bulunmaktadır. Bu inanç o kadar geçerlidir ki, yağmur yağmadığı kuraklık zamanlarında kralla halkın araları bozulmaktadır.

Mayalıların 20’lik sisteme dayalı sayı gösterimleri. Bu sistem onlara toplama ve çıkarmada büyük kolaylık sağlamaktadır. İki sayıyı birbiriden çıkarmaya çalışarak görsel kolaylığı hissedin. (Kaynak: Wikimedia Commons)

İşte bu özel takvimlerden birisi Maya Uzun Sayım Takvimi’dir. İlk olarak Maya Bölgesi’ndeki bir anıt üzerinde M.S. 197 yılında işlenmiş olduğu görünen bu takvim çözüldüğünde M. Ö. 355 civarında kullanılmaya başlandığı anlaşılmıştır. Takvimde geriye gidildiğinde M. Ö. 11 Ağustos 3114’te 0.0.0.0.0 tarihini başlangıç aldığı anlaşılmaktadır.

Beş haneli bu takvim karmaşık görünse de çalışma prensibi basit. En sağdaki hane günleri gösteriyor. Bugün 0.0.0.0.2 olsa idi, yarın 0.0.0.0.3 olacaktır. Bir hafta sonra ise 0.0.0.0.9. Tıpkı bizim takvimizde olduğu gibi. Ancak Mayalılar takvimlerinde 20’lik tabana dayalı bir sistem kullanmışlardır. Yani takvim 0.0.0.0.19’u gösterdiğinde, ertesi gün 0.0.0.1.0’a karşılık gelir.

Bu hanelere karşılık gelen zaman birimlerini sıralayarak takvim sistemi için şu genelleştirmeye ulaşırız:

BAKTUN.KATUNN.TUN.UINAL.KİN

(400YILLIK-20YILLIK-YILLIK-YİRMİLİK-GÜNLÜK)

KİN, gün demektir. UINAL ise 20’lik gün. Yani 20 KİN, bir UINAL yapar.

Bir TUN ise 360 güne denk gelir.

Bir KATUNN 7200 gün, yani 20 TUN yapar.

Bir BAKTUN ise 20 KATUNN, yani 400 yıl, başka bir deyişle 144 bin gün yapar.

1.2.2.5.8 gibi bir tarihi çözümleyecek olursak bu 1 BAKTUN, 2 KATUN, 2 TUN, 5 UINAL ve 8 KİN’e karşılık geldiğini buluruz.

(Benzetim yoluyla bizimkini YIL.AY.GÜN olarak sıralasa idik, miladı 0.0.0 olarak almak üzere, 21 Aralık 2012 tarihini 2012.12.21 olarak yazardık. Bizde de GÜN, bir gün demekken, AY 30 gün, YIL ise 365 güne ya da 12 AY’a denk gelir. Bu kadar basit.)

21 Aralık 2012 günü, Maya takvimleri 13.0.0.0.0 tarihini gösterecek ve 0.0.0.0.0 tarihinden bu yana 5126 yıl geçmiş olacak. Ancak Mayalılardan kalan kitaplardan ya da çömleklerden hiçbirisi bu tarihte Dünya’nın yüzleşeceği herhangi bir kıyametten haber vermez.

8.5.16.9.7 tarihini gösteren bir Maya anıtı (M.Ö. 156)

Kıyamet senaryosu nasıl doğdu: 13. Baktun…

Mayalıların uzun sayım takviminin miladı kendilerinin yaşadığı bir döneme rastgelmemektedir. Uzun sayım takvimini ilk kez kullanmaya başladıkları günün özelliği nedir ve o gün rakamları nasıl ve neden böyle seçmişlerdir bilinmez ama tüm Maya medeniyeti 8, 9 ve 10. Baktun’da yaşanmıştır. Bu süre zarfında takvim bir sona ulaşmadığından –ki 5126 yıllık bir takvimin sonlanıp başa dönmesi çok zordur- Mayalıların kendi takvimlerinin sonu hakkında ne düşündüğü kesin olarak bilinmiyor.

Kendi takvimimize bakalım: 365 günlük miladi takvimin her bir yılı 31 Aralık’ta sona eriyor ve bu tarihte herhangi bir kıyamet kopmuyor. Yıl sayısını bir arttırarak tekrar 1 Ocak’tan başlatıyoruz.

Eğer Maya takvimini kullansa idik ve gerçekten de 13.0.0.0.0 tarihinde sonlansa idi tıpkı yılbaşlarında 31 Aralık tarihinden sonra 1 Ocak ile yeniden başladığımız gibi 0.0.0.0.0 tarihi ile takvime yeniden başlayabilirdik. Gerçi 14’e devam ettirmek, ya da aşağıda bahsettiğimiz bulgulardan birinin de işaret ettiği gibi olsa olsa sola bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 yapmak da mümkün olabilirdi.

Zaten 13.0.0.0.0 tarihinin önemi de oldukça şaibelidir. Sadece tek bir Maya anıtında, Tortuguero bölgesindeki bir anıtta yer alan ifadeler 13. Baktun başının önemine işaret etmektedir ve hakkında yazılan kralın hakimiyetiyle ilgilidir. Muhtemelen bu ifadelerin kısa sürede bir kıyamet senaryosunda dönüşmesinde batı ülkelerinin 13 sayısı konusundaki mevcut inançlarının payı bulunmaktadır.

Kıyamet senaryosu sayesinde kitap yazarak epey bir para kazanan spekülatörlerin atladığı ve kıyamet senaryosunu körükleyen basının görmek istemediği başka bulgular da var: Bu bulgular 13.0.0.0.0 tarihinden sonralarına işaret ediyorlar. “E hani Maya takvimi 13.0.0.0.0’da bitiyordu” sorusunu sormamamız için bizlerle paylaşılmayan kehanetlerden birisi 21 Ekim 4772 tarihine işaret ediyor.

Bir diğeri ise Maya takvim sisteminin başka bir özelliğini ortaya çıkarması açısından manidar. Çünkü bu bulgu şöyle bir tarihi referans veriyor: 13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.0.0.0.0

Buradan anlıyoruz ki, Mayalılara göre her 13 Baktun solda yeni bir birim (adı Tevfik olsun…), her 13 Tevfik de bir başka yeni birimi devreye sokacak ve 41 oktilyon yıl sonra takvim yukarıdaki hali olacak (evrenin mevcut ömrünün tahminen 3 oktilyona karşılık geldiğini düşünürsek Mayalıların astronomi bilgisinin iddia edildiği kadar ileride olmadığını da çıkarabiliriz.). O halde sözde kıyametten bir gün sonrasını, yani 22 Aralık tarihini, Maya takvimini soldan bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 olarak kaydedebiliriz.

Zaten araştırmaların hala sürdüğünü de eklemek gerek. Bu araştırmalar, 13. baktundan sonrasından bahseden yeni kanıtlar ortaya çıkarıyorlar. 2012 yılında Guatemela’da yapılan kazılar sırasında 17. Baktuna işaret eden yeni yazıtlar ortaya çıkarıldı. Dünya’nın 21 Aralık’ta sona ereceğini ifade eden hayali yazıt hala ortada yok! Görünen o ki, Maya takviminin 13. Baktunda sona erdiği, Mayalıların 13. Baktun’da Dünya’nın yok olacağına inandıkları koca bir yalandır.

Ve Mayalıların Sonu

Yaptıkları müthiş astronomik ölçümlerle Dünya’yı bekleyen bir tehlikeyi farkedip, bunu takvim sistemlerine yansıttıkları düşünülen bu medeniyet maalesef kendi sonunu göremedi ve gerekli önlemler alamadı. Peki Mayalılar nasıl yok oldu?

Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak kuraklık, kıtlık ve savaşlarla birlikte epey bir kan kaybettiler. İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında açlıktan ölmek üzere olan nüfus 30 bin kadardı. Peten’de işgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu medeniyetten sadece üç bin kişi kaldı.

Mayalıların kendi çöküşlerinin kabaca beş nedene dayandığı düşünülüyor: Hızlı nüfus artışı, orman katliamları ve erozyon, artan savaşlar, su kaynaklarının azalması ve kralların bu sorunları çözmedeki başarısızlığı. Zira krallar genelde birbirleriyle mücadele etmiş, kendi ceplerini doldurmuş, ağır vergilerle kendilerini zenginleştirirken diğer yandan anıt diktirme yarışına girmişler. Kısacası Maya medeniyetinin sahipleri, bırakın Dünya’nın sonunu, kendi sonlarını dahi ön görememişlerdir.

Bu da yazının sonu

Takvimlere, sayılara ve bunların oluşturduğu anlamlı gibi görünen rakamlara iyi ya da kötü mesajlar yüklemek insanoğlunun adeti gibi geliyor. Bugüne dek Dünya’nın sonunun geleceğinin iddia edildiği ve kayda değer sayıda ya da nitelikte insanın da inandığı 242 adet muhtemel kıyamet tarihi ortaya atıldı. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bunların hiçbirisi gerçekleşmedi.

Bu arada, 21 Aralık’ta gerçekten de kıyamet kopacağına inanan, kitaplar yazan ve bunu basında bas bas bağıranların kredi kartı hesaplarını inceleyebilsek ne güzel olurdu değil mi? Zira bu kehanetten bu kadar emin olduklarına göre, nasılsa ödemeyeceklerine güvenerek sonuna kadar harcamış ve son günlerinde epey eğlenmiş olmalılar, ama eminim öyle değildir.

Sözdebilimcilerin kitap yazması, basın-yayın organlarında görünüp büyük laflar etmesi için illa ki kıyamet senaryosu var olmasına da gerek yok. Kullandığımız takvimin 10.10.10 ya da 11.11.11 gibi tarihlere denk gelmesi de çeşitli senaryoların ortaya atılmasına sebep olabiliyor (bu konuda daha önce kaleme almış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın). Bu yıl 12.12.12 tarihi 21 Aralık senaryosunun gölgesinde kalmış gibi görünüyor.

Her neyse… 22 Aralık sabahında bu yazıyı hala okuyorsanız Maya kehaneti de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olacak. Yok eğer okuyamıyorsanız ve bu kehanet gerçekleşmiş ise en azından “yaaa, ne oldu, çok güveniyordun kendine?” diyecek kimsenin de kalmayacak olması beni rahatlatıyor. Benim tuzum kuru, ötekiler düşünsün.

Kaynaklar:

– Dr Karl, “Mayan Apocalypse“, ABC.Net
– Jared Diamond, “Çöküş”, Timaş Yayınları, 2006 / Çeviren: Elif Kıral.
Jeffrey MacDonald, “Does Maya Calendar Predict 2012 Apocalypse“, USA Today
– Eric Vance, “Unprecedented Maya Mural Found, Contradicts 2012 “Doomsday” Myth“, National Geographic
– Wikipedia, “2012 phenomenon” makalesi.

[box]Açık Bilim Radyo Programı

“2012, Kıyametler ve Kriz” konulu Açık Bilim Radyo Programı bölümü
http://www.acikbilim.com/2012/01/radyo-programi/acik-bilim-radyo-programi-11-bolum-2012-kiyametler-ve-kriz.html[/box]

İsrail’in de 30-35 hocası var

Taptaze bir haber: Tel Aviv Üniversitesi bilimcileri (bilim artık erkek tekelinde olmadığı için “bilim adamı” kelime öbeğini tercih etmiyorum) bugüne kadar keşfedilmiş en yaşlı –on milyar yıl- süpernovaları keşfettiler. Japonya’da bir volkanik dağın tepesinde bulunan Subaru uydusunun izlediği Subaru Derin Alanı (gökyüzünde derinlemesine incelenmek üzere belirlenmiş alanlar bu şekilde adlandırılıyor) üzerine çalışan araştırmacılar evrenin ve hatta güneş sistemimizin tarihine ışık tutacak çok önemli bilgilere ulaşmayı hedefliyorlar.
Süpernova patlamaları, güneşimizden biraz büyük (1,4 ila 3 katı) yıldızların yakıtını tüketince kendi kütleçekimine dayanamayarak merkezine çökmesi sonucunda gerçekleşiyor. Evrende tespit edilmiş bu en büyük patlama tipi, bir çok elementin kaynağı / fabrikası. Oksijenden daha ağır moleküller yıldızların normal yaşam süreçlerindeki sıcaklıkta üretilemiyorlar. Başta demir olmak üzere vücudumuzdaki ağır elementlerin hepsinin fabrikası bu süpernova patlamaları. Garip değil mi? Hammaddemiz yıldızlardan geliyor…Read More
Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google