Articles Tagged with: Anlatı

Coğrafya mı Kaderdir?

Yunanistan seyahatlerimin birinde çok ama çok güzel bir tesadüf sonucunda Nea Karvali adı verilen bir kasabada kaldım. Nea “yeni” demek. Yunanistan’daki pek çok diğer yerleşim biriminde olduğu gibi, isimde eğer Nea geçiyorsa orası Lozan mübadillerinin yerleşim yeridir ve Türkiye’den her nereden göçmüşlerse oranın ismini “yeni” olarak vermişlerdir (Nea Marmara, Nea Moudania gibi bilindik yerler olduğu gibi, Nea Karvali gibi günümüzde Türkiye sınırları içerisinde kullanılmayan isimlere sahip yerleşim birimleri de mevcut).

Nea Karvali, Aksaray sınırları içerisindeki, bugün adı Güzelyurt olan Gerveli sakinlerinin yerleşim birimi. Yaşlıları hâlâ Türkçe konuşuyorlar. Hatta ve hatta hâlâ Orta Anadolu şivesiyle konuşuyorlar (“Ekmekle ye” değil “ekmeğinen ye” diyor mesela Yaya adlı bir teyze…). Orada doğup büyüyen ikinci ve üçüncü nesilde de Türkçe’yi öğrenip konuşanlar var. Nea Karvali’de edindiğim dostlardan geçmişe dair duyduğum hikayeler o kadar güzel -ve hatta trajikomik ki- yazmakla bitmez. Zira günün birinde oraya gidip bir belgesel çekmeye ahdım var. Küçük bir kısmını aşağıda aktardığım yaşanmışlıkları bir şekilde kayda almak, yansıtmak istiyorum çünkü.

Neyse… Konumuza gelecek olursak…

Güzelyurt Anadolu’nun ortasında bir kaza… Sakinlerinin göç etmeden önce ne deniz bilmişlikleri, ne de görmüşlükleri varmış.  Mübadele sonrasında yerleri, yurtları olmadıkları bir halde girmişler Yunanistan’a. Mübadeledeki dengesizlikten ötürü pek çok Yunan evsiz kalmış ve Yunanistan hükûmeti gelenlerden bazılarına anlaşmaya uygun olarak ev yerine ev parası ya da malzemesi vererek yer göstermiş. Gerveli’den gelenlere de diğer mübadillere yaptığı gibi, deniz kıyısında bir yer gösterip “buraya yerleşin” demişler (anlatırlarken “Yunanlılar bize böyle böyle demişler…” demeleri oldukça ilginçti).

Lakin Gervelilileri gösterilen yerdeki deniz epey korkutmuş. “Bu deniz denen şey kabarır da bizi yutar” diye endişe ettiklerinden iyice iç tarafa, denizden epey uzağa yerleşmişler. Birebir aktarmak gerekirse, daha sonra şunlar gelmiş başlarına:

“E yunanlılardan ses seda çıkmamış bir süre. Sonra bizimkiler demişler ki ‘biz açız’. Yunanlılar şaşırmış, ‘Ne demek açız? İşte deniz var orada?’. Bizimkiler sormuş: “Ne yapılır ki burada?”. Yunanlılar bakmış, balık tutamıyor bizimkiler, en sonunda herkese birer manda vermişler. Bizimkiler birer mandayı ne yapacaklarını bilemeyince de, ‘bazılarınızınki dişi, bazılarınızınki erkek. Biz mi diyelim artık ne yapacağınızı?’ diye kızmışlar.

Gervelililer, Kapadokya’nın fiziken kapalı, yükseltilerle çevrili coğrafyasında, çoğunlukla ticaretle ve zanaatle uğraşan, gerçekten de hayatlarında hiç deniz görmemiş bir topluluktu. Geldiklerinde bocalamaları kadar normal bir şey olmasa gerek. Ne var ki bugün Yunanistan’ın neredeyse hemen her yerinde olduğu gibi ekmeklerini denizden çıkarmayı biliyorlar.

Peki ya bizler? İki kıtayı birbirine bağlayan İstanbul sakinleri?

Rahmetli Çetin Altan 2009 yılında da NTV’de katıldığı bir programda Ruşen Çakır’a şöyle söylüyordu:

“Türkiye içinden deniz geçen Çanakkale ile iki kıtayı birleştiren tek yer öyle değil mi? Bakın bir anket yapsak, iskele sancağı bilen kaç kişi var? Kaptanların iş bölümü nasıl olur, gemi yanaşırken kalkarken süvari ne zaman çıkar?”

Gemiciliği bir yana bıraktım… İstanbul’da deniz kıyısında yaşayan nüfusumuzun ne kadarı denizi tanıyor, içinden çıkan balıkları adlarıyla, türleriyle biliyor, hayatlarında en az bir defa balık tutma deneyimi yaşıyor? (Twitter’da Ozan Barselonevi daha acısını sordu geçenlerde: İstanbul’da denize ayağını sokabileceğimiz bir yer var mı?)

Görünen o ki İstanbullu için -ve belki pek çok deniz kıyısındaki kentlimiz için- deniz dediğimiz şey manzaradan ibaret. Karşısında çay yudumlamaya ya da felekten bir gece çalmaya yarıyor. Bir de gayrimenkullerin değerini artıyor: Deniz gördüğü, denize yakın olduğu için, vapur iskelesine ya da deniz otobüsüne yürüme mesafesinde olduğu için…

Bu durumun nedenlerini anlamaya çalışırken, elbette akla ilk olarak Çetin Altan’ın işaret ettiği eksiklik geliyor: Eğitim. İlköğretimde mahallemizi, ilçemizi, şehrimizi tanımamızı sağlayacak bilgiler ya pek az veriliyor, ya da hiç verilmiyor. Ortaöğretim ve Lise’deyse böyle bir çaba zaten yok. Bizler ise hiç merak etmiyoruz zaten.

İkinci akla gelense sosyolojinin ve demografinin babası sayılabilecek İbn-i Haldun’un “coğrafya kaderdir” şeklindeki meşhur tespiti. İstanbul’da mukim olanların büyük çoğunluğu Anadolu’nun denizi olmayan memleketlerinden göç etmiş olsa gerek -ki bu gruba bir Eskişehirli olarak ben de dahilim-. Pek çok insanın denizle haşır neşirliği yok. Hiç de olmamış. Yani çoğumuz Nea Karvali’yi yeni kuran Gervelililer gibiyiz.

Gerçekten de üzerinde bir müddet düşünün: Üzerinden üç köprü geçirdiğimiz boğazın, vızır vızır vapurlar, deniz otobüslerini işlettiğimiz, şehri boydan boya yalayan şu denize ayağımızı güvenle sokamamak ne demek? Bunca kıyı şeridine rağmen kumsalları mumla aramak, bir kumsala erişmek için kilometrelerce yol gitmek ya da Ada’ya geçmek zorunda kalmak ne demek? O manzarayı hemen her gün izlerken oradan geçen bir geminin pruvasının, karinasının, üst güvertesinin neresi olduğunu olduğunu söyleyememek?

(Hemen herkes sadece kıç tarafını biliyor…)

Buradan çıkan sonuç şu: Bir kısmımız denize zaten yabancıyız. Yabancı olmayanlarımız da gittikçe yabancılaşıyor. Her nesil denizden daha da uzaklaşıyor. Ne eğitim sistemimizde, ne kültürümüzde “yakınlaşma gereksinimi” de bulunmuyor.

Son derece tuhaf bence bu.

SIK KULLANILAN SAFSATA: Peki şunun hakkındacılık…

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da çok basit bir soru sordum. Esasında bir bilgi sorusu değildi… Kendi hafızamın zayıflığı karşısında, Twitter ahalisine yönelttiği bir yardım talebiydi.

https://twitter.com/tevfik_uyar/status/713873966956294145

Bu sorunun yanıtını bulmakta gerçekten de zorlandık. Son saniye basketleri, futbol başarıları gibi, toplumsal birlikteliğimize katkıda bulunmayan anlık sevinçler dışında, dişe dokunur tek aday Aziz Sancar’ın nobel ödülü almasıydı ki, ödül aldıktan sonra Aziz Sancar’ın bir çok kesim tarafından ayrı ayrı lince tabi tutulması sevincimizi kursağımızda bıraktı.

Sevinç, derin ve kalıcı bir duygu değildir; ama üzüntü öyledir. Peki ortak olarak neye üzüldük? Bu konuda bir yanıt geldi mi dersiniz? HAYIR! Maalesef… Patlayan bombaları bile, bombayı kimin patlattığına, ölenlerin kim olduğuna göre değerlendiren çeşitli kesimlerden müteşekkil bir toplum haline gelmişiz meğer. Özgecan’ın başına gelen tecavüz ve cinayet vahşetini dahi, kendi ahlâkî değerlerine uymadığı gerekçesiyle (ya da sözde iddiasıyla) kimi kesimler “müstahak” gördü.  Çocuk istismarı konusu dahi bu ayrışmadan nasibini aldı.

Görünen o ki hiçbir konuda kesin ve net değerlerimiz yok: FİİLİ FAİLE GÖRE DEĞERLENDİRİYORUZ! Daha açığı: İnsanlar bir fiil hakkındaki tepkilerini faillerin kim olduklarına göre ayarlıyorlar. Hatta ve hatta, daha da vahimi “Bu olaya X’ler üzüldüğüne / sevindiğine göre demek ki bu iyidir / kötüdür” tarzında bir yaklaşım bile sözkonusu. Hiç utanmadan bir olay hakkındaki yargısını buna göre oluşturduğunu açıkça beyan eden var, matah bir şeymiş gibi.

Bu tabloya biraz dikkatli bakan bir insan, artık Türkiye’nin birbirinden nefret eden ama bir şekilde bir arada yaşamak zorunda kalan, hayatları, kültürleri, dünya görüşleri birbirinden ziyadesiyle farklı -ya da aynı olsa dahi münferit olaylar için farklılaşan- çeşitli gruplardan meydana gelmiş olduğunu görebilir. Kutuplaşma o kadar belirginleşmiş ki, gruplar birbirleriyle aynı coğrafyayı, mahalleyi ve hâttâ havayı paylaşmak istemez hale gelmiş görünüyorlar.

cemresoysalSık kullanılan safsata: “Whataboutism”

Uzunca bir süredir bu vahim durumu, grupların sosyal medya üzerindeki atışmaları aracılığıyla izleyip analiz etmeye çalışıyorum. Safsatalar, bu kutuplaşmada, insanların birbirlerinden nefret etmelerini kolaylaştırıcı bir rol oynuyor: Çünkü karşı tarafın “kötü” olduğuna dair mesnetsiz bir gerekçe / bahane veriyor zihne… Ve akıllarımız, özellikle eğitilmedikleri zaman, eksiksiz değil, tutarlı bilgiyi doğru kabûl ederler. Aşağıda örneğini vereceğim safsatalar, “düşünme tembelliği” içerisinde bulunan zihne “tutarlı” geliverir.

Ve işte, bir X hadisesine tepki verdiğinizde, ya da bu hadiseyi kınadığınızda veyahut X için eylem yaptığınızda yöneltilen, hepinize tanıdık gelecek o safsata türünün örnekleri (Bağlantılara tıklayın… Görüklerinize şaşırabilirsiniz.):

Whataboutism, kaynaklarda bir safsata olarak değil, Sovyet propaganda tekniği olarak geçiyor. Türkçesi yok; bu yazı vesilesiyle “Peki şunun hakkındacılık” diye önermiş olayım. Benim safsata olarak anmamın nedeni, bu tür argümanların şu aşağıdakilerin en az ikisini içermesi:

  1. X ile Y’nin birlike savunulamayacağını / kınanamayacağını,
  2. Kişinin Y’yi savunduğu için X’i savunmayacak kadar ikilik içerisinde olduğunu
  3. Kişinin bunu siyaseten yaptığını ve “gizli niyetleri” olduğunu (Bir başka safsata olan “Ad Hominem” saldırısını içermesi)
  4. Kişiyi her konuda eşit düzeyde tepki vermekle mükellef kılması

Mesela soldaki örnek… Yanıtı yazan şahsiyet, tecavüzle ilgilenen şahsın, şehit çocuklarıyla ilgilenmediği, tecavüze karşı olduğu ama askerlerin çatışmalarda ölmesine karşı olmadığı, kullandığı “zahmet olmazsa…” türünden imalı sözlere bakılırsa da, Cemre Sosyal’ın bunu siyaseten veya tutarsızca gerçekleştirdiği varsayımları içeriyor. Tecavüze uğramış çocukla ilgilenmenin ve çocuk istismarına karşı çıkmanın önşartı, şehit çocuklarıyla ilgilenmek değildir. Bu tweet, akılcı bir sorgulama değil, nefret içerikli bir saldırıdır.

Dördüncü maddeye özellikle dikkat çekmek istiyorum: Kimse her konuda tepki vermekle mükellef değildir. Aşağıdaki video, bu ön kabûlü iyi anlatıyor ve yıllardır hemen her konuda (Neşet Ertaş’ın vefatına üzülenlere bile) yöneltilen klasik soruyu içeriyor: “Şehitlere niye tepki vermediniz?”

https://www.youtube.com/watch?v=0jx8tJbpMNU

 

Bu eyleme katılan kızların şehitler için de eylem yapıp yapmadıklarını bilmiyoruz; belki yaptılar. Belki kendilerine tekme atan, bağıran, söylenenlerden daha fazlasını yaptılar. Ancak yapmamış olsalar dahi, kadınlar gününde böyle bir eylem yapmasına engel değildir; zira kadına şiddet eylemine katılmanın ön şartı, şehitlere tepki vermek değildir. İki konu birbiriyle ilgisiz olduğu gibi, ilgili olması da bir şey değiştirmez. Üstelik “toplumsal konulara tepki veren grup” şeklinde tanımlanmış bir grup yoktur. Orada o kızlar eylem yaparken, bir kenarda da siz eylem yapabilirsiniz. Hatta her gün eylem yapabilir, imza toplayabilir, destek masaları kurabilirsiniz. Buna engel olan nedir? Yoksa ortaya “birilerinin bir konuda tepki verme niyeti varsa o da benim istediğim konuda olmalı” gibi bir hastalıklı düşünceye varır ucu.

Her tutarlılık arayışı safsata değildir.

Bunları yazdıktan sonra şöyle bir çekince de koymam gerekir: Her tutarlılık arayışı safsata değildir. Mesela aynı konuda farklı fikirler beyan edenlerde tutarlılık arayışı bir safsata teşkil etmeyecektir (mesela bombayı kimin patlattığına göre ağız değiştirenler veyahut liderlerinin ifadelerine göre söylediklerinden hızla çark edenler) . Konular yukarıdaki örnekte olduğu gibi birbiriyle ilgisiz konular olmadığı gibi, birbiriyle zıt ve mantıken çelişkili iki açık beyan söz konusu olabilir.

Ancak her durumda nazik olmayı elden bırakmamak da kanımca önemlidir (ben de bazen zıvanadan çıksam da). “O batmadı da bu mu battı”, “Zahmet olmazsa”, “O zaman neredeydiniz?” gibi ifadeler yazılanı bir saldırıya dönüştürür. Çelişki olduğunu düşündüğünüz bir noktada “sizce bu bir çelişki değil mi?” gibi bir soru daha uygun. En azından gerçekten kendi fikirlerini beyan edenler için söylüyorum. Tek bir merkezden çıkmış mesajları iletenleri değil.

 

 

ÖYKÜ: HÂD

Adını sordum, Ayten’miş. Az önce götürmüşler. “Kim?” diye sordum; kimse bilmiyor. Götürenlerden için “Kelli felli adamlar” dediler.

Az ötedeki kaldırımda Ayten’i götüren aracın gittiği tarafa yüzü dönük oturan, dişlerini göstere göstere de zaferini ilan eden biri oturuyor. Kollarını çemremiş, bir eli dizinin üzerinde. Onun yanına gittim. Bir an bana çorbasına düşmüş bir sinek gibi baktı ve yere tükürdü.

“Neden bu kadar mutlusun?” diye sordum. Sinekler konuşamaz diye zahar, o da onunla konuşabildiğime inanmıyor, –ya da cevap vermeye tenezzül etmiyor- hala suratıma bakıyor. Ben de sabırla onun gözlerine baktım ve bekledim. Rahatsız oldu. Hiddetli bir cevaba hazırlandığını anladım önce, ama “ne olur ne olmaz” demiş olmalı.

Yarı sert yarı yumuşak: “Haddini bilecek herkes” dedi.

‘Kraldan daha çok kralcı’ deyişinin mana bulduğu o bir an var. O an insanlık olarak ‘bunca yüzyıldır hangi yolu kat edebilmişiz?’ sorusunun cevapsızlığında kayan bir yıldız gibi belirip siliniverir. Ardında dumanı bile görünür bir an ve o yükseklik mertebesinde çok uzak görünür. Bir şaşkınlık, bir hayret, ve saf saf da bir gülümseme. Böyle zamanlarda insan acıyor düşlerine… Çünkü düşlerinde ayırt etmeksizin insanı, herkesi, mutlu edivermişsin. Çünkü düşlerinde onur var, şeref var, aç çocuklar hiç yok. Düşlerinde kimse kimsenin önünde boyun eğmiyor. Düşlerinde insana insan manası yüklenmiş; başkaları değil, başkalarının yükü değil, başkalarının fikri değil. İnsan takla atmıyor, insan aşağılanmıyor. İnsan insan gibi.

Oysa durum farklı… Gücün zulmünü sevinç çığlıkları ile destekleyen bir kalabalık kol geziyor, arenalarda boğa güreşi ya da gladyatörleri izleyen lüzumsuz ve oyalanan güruhu aratmayacak kadar da ortaçağlı. İnsanda olması gereken en önemli vasıf, o kendinden utanma, o ar damarının çevresinde inşa edilmiş bedeni kör gözlerle, duymayan kulaklarla donatmamak için biraz, ama el kadar da olsa bir kişiliğe sahip olma…

İmparatorun bir el hareketiyle kafası vurulurken birilerinin, bundan orgazm olacak kadar keyif duyulabilir mi? Kişi haysiyetini mal ile mülk ile çoktan değişmiş olabilir mi? Ağızlarından salyalar saçarak el çırpılabilir mi? Neyin zaferi bu kutlanan? Başlara, omuzlara basılarak çıkılan bir zirvede bir de aşağıya, onlarcasının üzerine tükürülürken “yarabbi şükür!” cümlesi duyulabilir mi?

Ama duyulur işte… Nasılsa “Hâd” vardı.

Bilmemiz gereken sınır bu. Sınırları kalemle çizilmiş ülkelere aşağılama yoluyla bakmayı öğrettiler bizlere ama bizlerin de hadleri, sınırları kalemlerle çiziliyor. Arada bir kırıyorlar o kalemi.

“Doğru” dedim. “Hâdlerini bilemediler… Peki o kızı niye götürdüklerini biliyor musun?” diye sordum.

Düşünerek bulabilecekmiş gibi düşündü bir süre. “Vardır bir bildikleri” dedi.

Öyle ya. Vardır bir bildikleri. Yani birileri hep daha çok şey bilir ve uygular. Bizler bilemeyiz, aklımız ermez. Biz bildiğimizi düşündüğümüz an bilenlere ayıp etmiş, onları kendi seviyemize çekmiş oluruz.

Oysa hiç kimseyi bilerek ve de bildiklerine güvenerek değerlendirmiyoruz hiçbir zaman, onları kural koyucular haline getirdiğimizde. Sanki bu bilgi, bu yetenek, ilgili makama talip olur olmaz oluşur. Her işte bir ehil arar, herkesi işimize çırak alır, işimize karışan bilmiyorsa bir şey, yüzüne de vururuz. Ama konu bizi yönetmek olunca…

“Öyle tabi. Mutlaka. Yoksa neden götürsünler? Tanrılar hata yapmaz” dedim.

“Ha’şa…” dedi telaşla.

Ha’şa ya! Her bildiği doğru olan başka nedir? İnsan başka neyin ve kimin her bildiğinin doğru olduğuna inanır ki?

“…ama yapmıştır bir hata…”

Öyle değil mi? Ne kadar kolay kabullenmesi böyle söyleyince. Bir hata yapmıştır kesin. Yoksa neden götürsünler? Yüzde yüz de suçludur hani. Yargılamaya bile gerek yok aslında.

“Tipi mi öyle gösteriyordu?” diye sordum.

“Öyle gibiydi, yani onlar gibi davranıyordu.”

Onlar dedikleri insan değil de sanki başka bir şey…

“Kimler gibi?” diye sordum.

Bir tarif bulmakta zorlanıyordu. Yine de cevap verdi:

“İşte onlar… Şu her şeyi eleştirenler…”

“Haaa…” dedim yeni öğrenmiş gibi. Ve ekledim: “Öldürsünler o zaman… Acımasınlar…” dedim.

Sigaramı yere attım ve zevkle ezdim söndürürken. Bir an onunla aynı keyfi alıyormuşum, bu güç gösterisinden zevkleniyormuşum gibi. Eleştiriyi üreten o bedeni ortadan kaldırmak, zararlı her şeyin kökünü kurutmak gibi değil miydi bir an için?

İtiraz etti: “Yok ya o kadar da değil… Neden öldürsünler?”

“Ne kadar peki? Ne yapsınlar sence?”

Sordum bunu ama gelecek yanıtı da biliyordum. Her şeyi bilenler bilecek yine. Top onlarda.

“Orasını da ben düşünemem…”

Gülümsedim. Ne kadar güzel ve rahat bir dünya var onun kafasında. ‘Haddini bilecekler!’ kısmına karar verebilmek için ne kadar da yetkin, ne kadar da rahat; öte yandan biraz vicdanı sızlamaya başlıyor ya, kanlı bir olaya ortak oluyor, ama bu zorlu kısmını da kesip atabiliyor böylelikle. Yarım insanlık bu olsa gerek. Az ondan, az bundan… Yarım yarım… Üstüne gittim diğer yarısının:

“Neresini sen düşünebilirsin?”

Sorularım ona garip geliyordu belli ki. Sıkışıyordu ve her seferinde neden sorduğumu sorgulayacak oluyordu ama kendinden emin ahmaklığı buna müsaade etmiyordu. Tüm yanıtlar kendisindeymiş ve onlar da doğruymuş gibi… Her şeye bir yanıt verecek.

Ama bu defa konuşurken yüzüme bakmamaya başladı. Ezbere verilmiş cevaplar arasında bu gibi sorulara verilecek yanıtlar yoktu. Kimin tarafından olduğumu anlayamadığı için afallıyordu belki de. Kaçamak bir yanıt verdi:

“Ceza versinler.”

“Farklı düşündüğü için mi?”

“Eh… Yani… Zararlı düşünceler bunlar.”

“Doğru, doğru. Zararlı… Çok zararlı düşünceler bunlar. Diyorum ki, köklerini kurutacaksın, hiç olmayacak böyleleri, daha çocukken fark edip, değiştireceksin, değiştiremiyorsan, yallah… Değil mi?”

Çok inanır bir hal ve tavır ile söylüyordum bunları. Ben bunları söylerken çöpçülerin kaldırması için yerde bekleyen pankartlara bakıyordu. Ben de onlara bakarak konuşmuştum zaten; bir şekilde onun da dikkatini cezbetmiş olmalı. Belki de ilk defa okuyor, aslında Ayten’in neler istediğini…

“Yok canım o kadar da değil…” dedi. “Aslında haksız da değiller… Biraz da doğru şeyler bu söyledikleri…”

İnsafa mı geliyordu ne? Düşünmeye yeni başlamak böyle bir şeydi herhalde. Ben de ne yalan söyleyeyim, ümitlendim, çok kısa bir an da olsa. Sağolsun, boşuna yormadı beni, “ Ama kesin başka bir şey de yapmıştır…” dedi, ben daha fazla hayale kapılmadan, ümitlenmeden.

“Öyle ya… Kesin. Kesin yapmıştır başka bir şey… “

Sanırım her canlı gibi o da mutluluk istiyordu sadece ve ancak böyle düşünerek mutlu oluyordu. Vicdanın törpüsü gerçeğin aksine inanmaktır.

Artık anladı tabii, benim aslında onun gibi düşünmediğimi… Hiç tanımadığım birisi için onunla böyle bir sohbete tutuşmayacağımı düşünmüş olmalı ki, “Tanıyor muydun?” diye sordu.

“Hayır” dedim. “Ama yeteri kadar tarih biliyorum” dedim.

Çünkü tarih tekerrürden ibaretti. Gücün yozlaşması onun kendi özelliği idi. Yozlaşmayacak şey güç olamazdı zaten.

“Ne ilgisi var?” dedi. Bir kere daha tükürdü yere. Beni ilk gördüğünde de yapmıştı. Biri konuşmayı başlatmıştı, bu da bitirsin madem…

Ben de hâddimi aşmıştım anlaşılan. “Boş ver” dedim ve faydasız konuşmamızı bir nihayete erdirdim.

Hiçbir şey demeden dönüp gittim.

Yaz geliyor…

Yanmaya başladı İstanbul. camlar açık, storlar sallanıyor ama muhtemelen o esinti tüm enerjisini perdelerle tüketiyor. Sigara dumanı rüzgara rağmen istikrarlı ve tek bildiği figür: yükselmek. “bu kadar düz olma duman” diyesim geliyor. Dinler mi?

Dışarıda okulun tatil olmasını bekleyen çocukların sıkıntıları büyük bir çığ oldu, az önce TEM ve E-5 bağlantı yolu arasında trafiği kapadılar. Zira bir çoğu geçen haftadan beri “ceketleri çıkarabilir miyiz” diyorlar hocalara. Öğle arasında basket oynayanlar sınıfa leş gibi gelmeye başladığından öğleden sonraki ilk ders havasız bir ortamda geçiyor muhtemelen. Üniversitelerde böyle bir problem yok: Bahardan yaza geçiş, devamsızlık haklarını kullanma zamanıdır. Öğrenciler bu geleneğe uyuyor olsa gerek. Bir ironi de yaratıyorlar böylece: İnek dedikleri sınıfta takılırken, kendileri otlarda yuvarlanıyor. Reva mı?

Herkesin aklındaki tatil hayatli bir damla suya karşılık geliyor. Birleşecek onlar elbet ve damlaya damlaya bir denize de dönüşecekler. Vücudu kaptırıp, oksijensizlikten tatlı tatlı, sarhoş sarhoş ölmek gibi. O ne serinlik?

Tatilden falan değil bu, göçebeliğin genimize, dinimize, imanımıza işlemesinden. Yazın yaylağa gitmezsen, kışın kışlağı ne bileceksin? Zira herkes denize gitmiyor; çok insan var köyünün hayaliyle yaıp tutuşan ve Rahmetli Barış Manço’nun şarkısı canlanıyor bir yerlerde, ama biz İstanbul’da olduğumuzdan apartıman çocuklarıyız.: Yaban tayları çayırda tepişiyor, çilli horoz kedilerle dövüşüyor, bizim haberimiz olmuyor. Sarıkız’ı bilen yok artık, ve yaşlandığı için yerine kim atandı bilinmiyor. Horozlar çilli, yaban tayları hala yaban tayı, ama Sarıkız… Kimbilir nerede?

Zira… Şehir parladı artık. O puslu duman gitti. Eline yüzüne renk geldi. Ateşi de çıkacak, az var. O zaman kaçacak insanlar, bulaşıcı bir hastalıktanmışçasına. Gölgeye, köye, denize, göle, eve, suya, mağazalara, bir yerlere kaçacaklar. Klimaların tamamı kimbilir ne kadar elektrik tüketecek… Yetmeyecek.

Ben acırım zaten genelde. Sen tüm kış doğalgaz yak, şimdi de elektrik. Ne kadar eksantrik? Birilerinin biz mecburen yaşıyoruz diye kazanıyor olması…

Velhasıl, geliyor yaz. Gözümüz aydın. Gelen gideni aratır. Gün olur kış’a da bir şeyler yazılır.

Traktör Lastiği

Üstüste dört adet konulduğunda çocuklar için muhteşem bir oyun sahası olacabilecek lastiktir.

Gittiği ilkokulu iki sokak arkada olan şanslı çocuklardandım ve bu şansa sahip bir kaç arkadaş daha vardı. Sabahçıysak tüm öğleden sonra, öğleciysek de gündüzlerin uzamış olduğu zamanlarda akşam ezanı okunana dek.

Orhan, Neslihan, Ece ve ben, her allahın günü hayatı birlikte keşfediyorduk. karşı cinse karşı inceden bir utangaçlık ve konuşulabilecek çok çeşitli tabular olmasına karşın gerçek anlamda henüz dişi/erkek diye ayırmıyorduk insan türünü.

Orhan, Ece ve Neslihan aynı sitede oturuyorlardı zaten ve bu sitenin “arka bahçe” olarak andıkları bir otoparkı vardı. mimari olarak daha fazla pencerenin dışarıya bakabilmesi için dört apartmanlık “[” (zımba teli) şeklindeki sitenin zımba ayaklarıyla, zımba gövdesi arasındaki birleşim yerlerinde yarı karanlık boşluklar vardı.

Bu traktör lastikleri işte bu yarı korunaklı aradaydı.

Üstüste konmuş dört traktör lastiğinin beyaz saray’daki yuvarlak masa etkisine sahip olduğunu o zaman keşfetmiştik.

Lastikler üstümüzü boyamayacak kadar boyasını yitirmiş ve yağmurla yıkanmıştı, ve o yüzden hiçbir zaman oturmaya engel teşkil etmedi.

Futbol falan da oynuyorduk tabi, ya da Ece, Neslihan falan da ip atlar, lastik (çinçan) oynarlardı ama bir şekilde günün bir saati -özellikle eve bizden daha erken giden çocuklar gidip, sadece biz bize kaldığımızda- buluşma yeri burasıydı.

– “Arka bahçeye gel.”

Biz bu lastiklerin üzerinde ilk oyunlarımızı oynadık, ben salak saçma korku hikayeleriyle başta kendim olmak üzere herkesi korkuttum ve başta yine kendim olmak üzere hiçbirimiz geceleri uyuyamadık. İlk sigaramı bu lastiklerin üzerinde otururken denedim. Bilmem kaçıncı denememdi ama ilk sigara içerken yakalanışım, bir daha içmeyeceğime dair yalan yeminim yine bu lastikler üzerinde sigara içerken annemi de tanıyan bir teyzenin bir şeyler silkmek üzere cama çıkmasıyla oldu. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışta olduklarını arkadaşlarımızın vücutları değişirken burada gördüm.

Lastiklerin de sonu böyle geldi zaten. Büyümüştük ve masumiyet bitmişti artık.

üstüste dört adet konulduğunda çocuklar için muhteşem bir oyun sahası olacabilecek lastiktir efendim.bir zamanlar

Gittiği ilkokulu iki sokak arkada olan şanslı çocuklardandım ve bu şansa sahip bir kaç arkadaş daha vardı. Sabahçıysak tüm öğleden sonra, öğleciysek de gündüzlerin uzamış olduğu zamanlarda akşam ezanı okunana dek.

(bkz: bir eve giriş zili olarak akşam ezanı)

orhan, neslihan, ece ve ben, her allahın günü hayatı birlikte keşfediyorduk. karşı cinse karşı inceden bir utangaçlık ve konuşulabilecek çok çeşitli tabular olmasına karşın gerçek anlamda henüz dişi/erkek diye ayırmıyorduk insan türünü.

orhan, ece, neslihan aynı sitede oturuyorlardı zaten ve bu sitenin “arka bahçe” olarak andıkları bir otoparkı vardı. mimari olarak daha fazla pencerenin dışarıya bakabilmesi için dört apartmanlık “[” (zımba teli) şeklindeki sitenin zımba ayaklarıyla, zımba gövdesi arasındaki birleşim yerlerinde yarı karanlık boşluklar vardı.

Bu traktör lastikleri işte bu yarı korunaklı aradaydı.

Üstüste konmuş dört traktör lastiğinin beyaz saray’daki yuvarlak masa etkisine sahip olduğunu o zaman keşfetmiştik.

Lastikler üstümüzü boyamayacak kadar boyasını yitirmiş ve yağmurla yıkanmıştı, ve o yüzden hiçbir zaman oturmaya engel teşkil etmedi.

Futbol falan da oynuyorduk tabi, ya da ece, neslihan falan da ip atlar, lastik (çinçan) oynarlardı ama bir şekilde günün bir saati -özellikle eve bizden daha erken giden çocuklar gidip, sadece biz bize kaldığımızda- buluşma yeri burasıydı.

– “Arka bahçeye gel.”

Biz bu lastiklerin üzerinde ilk oyunlarımızı oynadık, ben salak saçma korku hikayeleriyle başta kendim olmak üzere herkesi korkuttum ve başta yine kendim olmak üzere hiçbirimiz geceleri uyuyamadık. İlk sigaramı bu lastiklerin üzerinde otururken denedim. Bilmem kaçıncı denememdi ama ilk sigara içerken yakalanışım, bir daha içmeyeceğime dair yalan yeminim yine bu lastikler üzerinde sigara içerken annemi de tanıyan bir teyzenin bir şeyler silkmek üzere cama çıkmasıyla oldu. Kadın ve erkeğin farklı yaradılışta olduklarını arkadaşlarımızın memeleri şekil değiştirip belirginleşirken burada gördüm ve bir süre sonra, ilk kez bir memeye burada dokunmuştum.

Lastiklerin de sonu böyle geldi zaten. Büyümüştük ve masumiyet bitmişti artık.

bir zamanlar

(timemechanic, 2011-05-09 22:16)

İstanbul Mutsuzluğu

Bir defa bu şehir çok kalabalık ve her semti ayrı bir şehir gibi. İnsan akıl sır erdiremiyor; bir otobüsün geçtiği her bir semtin ayrı bir karakteri var ve bunların bir kısmında gözünüze çalınan herkes mutluymuş gibi görünüyor. Bir defa mutluluğun ne olduğunu sorgulamaya kalktın mı, işin bitmiştir zaten. Bir yanıt bulamazsın ve bunun bir kabiliyet olduğunu düşünmeye başlarsın. O insanlar kabil ve yeteneklidirler mutlu olmaya. Sense sakatsındır, engellisindir. Bir defa senin ruhun yetmez mutlu olmaya.

Fakat tüm bunların ötesinde özellikle istanbul’a ait olabilecek mutsuzluk durumları var.

Mesela çok kişi belediye otobüsünde ağlamak nedir bilir belki. Öyle ya, bu şehirde belediye otobüsünde 2 saat vakit geçirebilir insan. “On dakika dayanayım, ayıp herkesin içinde” demezsin. On dakika değil ki yol. Bir de senin canın burnundayken trafik ilerlemez; eve varıp yalnız kalmayı arzularsın ama nafile. Yol seni tutmuştur, hapsetmiştir, inip yürüsen yürünmez. Diyelim çok paran var, ya da kıydın paraya taksiye bineceksin: Bu trafikte o da gitmez.

Bir de vapuru var mesela bu şehrin. Eskiden sigara içmek de serbestti başaçık mevkii’lerde. O kenara oturup yazsa sıcağa, kışsa yüzünü dağlayan soğua aldırmadan sigara içmezsen mutsuz değilsindir. martılara bakıp da onlar kadar özgür ve tasasız olmayı istedin mi bir kere, işin bitmiştir zaten. Zehir vardır kanında. Kolunu keseceksin ki akacak. Birileri martılara ekmek atacak, simit atacak ve sen izleyeceksin. Kimi zaman o ekmek atan da sen olacaksın. Vapur kıyıya yanaşırken sen kalkmayacaksın. Acelesi olanları, iskele verilmeden atlamaya çalışanları izleyeceksin. Mutsuz olursan böyle olur, kaçınılmaz.

Eminönü’ndeki altgeçitlerde ruhun bunalacak, yeni camiyi gören bir yere oturacaksın. Güvercilere bakarken mutsuzluğunun sebebi her ne ise kafanda dönüp duracak. Etrafında oturan diğer kişileri hiç tanımadığını farkedeceksin. “Ne olur şimdi gidip onlara anlatsam derdimi” diye düşündün mü, işin bitmiştir zaten. Konuştun, konuştun… Konuşmadın sıradaki yapacağın iş deniz kıyısında bir yere gitmek ve Galata kulesine uzaktan bakmaktır. Zaten az sonra “köprüden karşıya yürüyeyim, ne olacak lan, yakın zaten” diyip rahatlamaya çalışacaksın.

İşte buna benzer İstanbul mutsuzluğu… Böyle bir şey olmalı.

Hayat bu işte…

Hayatı herkes tanımlamaya çalıştı. Öyle ya… Hem içinde bulunduğumuz, hem de bir türlü anlayamadığımız ve üstelik çok büyük bir sistemin toz zerresi kadar hissettiğimiz başka bir durum yok.

Hayat bizi çepeçevre saran şey mi? Yoksa içimizde mi?

Nereden bakıldığına göre değişiyor. Şu an oturduğunuz noktadan bakın mesela etrafa. Çevrenizde eşyalarınız. Bunlardan bir kısmı sizin, bir kısmı başkalarının belki de. Bir kısmı başkalarından size hediye edilmiş… Belki fotoğraflar başkalarının hayatlarını gösteriyor. Ne kadar derdiniz var? Ne kadar sevinciniz var? Lüks arabanıza bulamadığınız bir cant kapağı da sizin için bir dert olabilir.Read More

Tüm mutluluklar anlıktır!

Tüm mutluluklar anlıktır!

An en küçük zaman birimi olarak ifade edilse de biz bunu biraz değiştirelim isterseniz: An, zaman ne kadar uzun olursa olsun, ilgili olunan özne ya da nesnenin hayatınızda ettiği yere göre, makro perspektifte bir an olmaya devam eder. Daha kısası her mutluluk etkilediği hayat uzunluğu içerisinde sadece bir an kadar dilimi etkiler.

Örneğin yıllarınızı birlikte geçireceğiniz kişi tanışmanızdan itibaren size o halüsinatif mutluluğu ilk bir kaç ay ya da bir kaç yıl sağlayacaktır. Sadece bir ay tahammül edebileceğiniz kişi ise bir kaç gün. Sadece sevişecekseniz bu insanla mutluluğunuz bir orgazmdır. Bu ileri ucu açık makro prespektiften yaklaşmak oldu.

Tam tersi ise, yani geriye dönük makro perspektiften bakıldığında, bir ihtimal şöyle tarif edilebilir: Almak için yıllardır beklediğiniz araba siz onu aldıktan sonra bir kaç ay ya da bir kaç yıl sağlayacaktır. Sadece bir aydır istediğiniz arabanın mutluluğu bir kaç gün olacaktır. Sadece o gün ihtiyacınız varsa o arabaya, mutluluğunuz hedefinize ulaştığınızda olacaktır.

C: Etkin mutluluk süresi
T: Beklenilen süre / Geçirilecek Süre
m: Efektif mutluluk süresi,

olarak bir tanım yapılırsa:

C=m/T (lim T -> sonsuz) = 0

Daha açık bir ifadeyle, T daima m’den çok büyük olacağı için, sonuç sıfıra yakın bir sayı çıkacaktır. Yani: “an”

Miskin insanoğlunun mutluluklara kötü bir kokuya alışan burun misali alışması onu tatminsiz kılmıştır. İnsanoğlunun kurduğu medeniyeti ileriye taşıyan şeyin aslında duyduğu büyük mutsuzluk ve “yetinmezlik” olması da oldukça ironiktir. Tüm bilimsel gelişmeleri ilerletme, hayatımıza kattığımız tüm şeylerin değerini arttırma, refahımızı sürekli olarak arttırma isteği doğal bir sonuç olarak “ekonomik ve toplumsal” kapitalizmi de doğurmuştur.

Yeni isteklerimiz arasındaki o kısa zaman yukarıda açıkladığım yaklaşımla, ihtiyaçlarımızın hızlı değişmesine ve bunlara eskiye göre nispeten çabuk ulaşabilmeye bağlanabilir.

İşte bu da anlık mutluluklar arasında debinip vaktini geçirmeye çalışan insanoğlunu yaratıyor…

Yukarıdaki formülü alışverişle kendimizi mutlu etme davranışımıza birlikte uygulayabiliriz:

T= Bir telefonu kullanma süreniz = Hemen hemen 365 gün diyelim.
m= Her an onu keşfetmeye çalışarak mutlu olduğunuz süre = 7 gün diyelim.

C = 7/365 = 0,0192

Gerçekten de 0’a yakın…

Peki bu formülle biraz oynayalım şimdi:

Bu formül aslında bizlere niçin birilerinin bir şeyleri zirvede bıraktığını da anlatıyor.

Bir şeyi zirvede bırakmak efektif mutluluk süresi bitiminde kullanımı sona erdirmektir. O halde:
m=T,
dolayısıyla C=m/t=1/1=1 yapar.

“Sonsuz mutlu” nasıl olunur?

Sonsuz mutluluk bu tanımla T=0 olduğunda gerçekleşir. Bu da istenilen şeyin istendiği anda olması demektir. Bu tanım zaten semavi dinlerdeki “cennet” kavramının karşılığıdır. Zira cennette “zamansızlık” olacağına inanılır. Bu da T=0’in diğer bir açıklaması olabilir.

Dünya böyle değildi

Şebnem Ferah’ın bir şarkısında geçiyormuş…

Sözlük aracılığıyla tanışma fırsatı buldum bu söylemle.

Haklı da buldum… Ama Dünya değildi değişen. Bizdik… Çocukken farklıydı her şey.

Dünya aslında hep aynı dünyaydı da biz büyüdükçe onun başka yerlerini görüyoruz diye düşündürtüyor. Dünya böyle değildi evet, çünkü biz çocukken her şey farklıydı.
Mesela ekonomi sakızın fiyatına endeksliydi ve günde bize ne kadar verilirse ona tamah ederdik. Kriz dediğimiz şey annemizin “yok” demesiydi. Prim ise bayramda el öpülünce alınan banknot. Doların artıp azalması ilgi alanımızda olmasa da sahip olduğumuz oyuncakların zamanla değerinin düştüğünü anlıyorduk. Evde dondurma varsa eğer, ekonomi iyi gidiyor demekti ve ödemeler dengesi yerindeydi. Ne yemek var sorusuna “Allah ne verdiyse” dendiyse bir IMF kokusu alınabilirdi. Ama çocuktuk işte. Ekonomi sakızın fiyatına endeksliydi. “Bakkal amca, 10 liraya ne var?” sorusu gün sonu bütçesini tüketmek için harcama yaratmak demekti.

Mesela aşk teneffüste çaktırmadan bakışmaktı ve kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan şikayetçi değildi henüz. Hiç ereksiyon olmadan bir aşk hikayesine başlayıp bitirebilirdiniz ve henüz “ya beni sevmiyorsa” paranoyaları dirilmemişti. Daha sonra boş ev, boş kadın, sevişilecek boşluk, içimizdeki boşluk şeklinde çeşitlenecek olan boşluk henüz sadece evcilik oynanan bir apartman merdivenini yanında, bodruma doğru uzanan ve genelde üst katlardan tükürülen apartman boşluğu idi. Aşk oyunları yoktu ama isim şehir vardı… Sevdiğin kızın adını ilgili harfe yazmak da adetti.

Mesela mesleğimiz öğrencilikti ve sadece okula gidip kurallara uymakla ve ödev yapmakla icra edilebilirdi. Tüm iş arkadaşlarınız -öğretmen hariç- sizinle aynı statüdeydi. Çalışkan olanlara “aferin” primi vardı ama siz teneffüste taş ile futbol oynayabiliyorduysanız eğer bu da çok mühim değildi. Sanat, sahip olduğunuz oyuncak bebeğin yüzünü kalemle boyamaktı ve kalem kutularına isim yazmak, defter kenarlarını süslemek sanatseverliğin gereğiydi. Ne gereksizdi resim çantası taşıyanlar için onu taşımak.

Sosyalleşmek aşağıdan adınızı bağıran birisi olmasıydı. Başarıydı evden çağırılmak. Arkadaşı çağırırken muhattap olunan anne-babaya “XYZ evde mi?” sorusu sormak, farklı kesimlerden insanlarla iletişim kurmaktı. Topun dikenli tellere takılıp patlaması bir rüyanın sona ermesiydi; ve onu patlatan sizseniz, üzerinizdeki “ödeme” ağırlığı yaşadığınız ilk hacizdi. Sizden kesilen haraç daha sonra harcama diyeceğiniz şeylerin en masum ve gerçekçi haliydi; zira bir gün onları gereklilik olarak görüp çeşitli yerlere ödeyecektiniz.

Terfi etmek artık asansördeki 7. kat düğmesine ayağını kaldırmadan basabilmekti. Sevişmek, bir kıza çıkma teklifi edebilmekti. Strateji sadece yalan söylemekti.

Yani,

Dünya gerçekten böyle değildi.

Peyami’ye yanıt

Yalnız değiliz. Nereden çıkardın ilahi Peyami.

Bak etrafımızda bir sürü kuru kalabalık var. Soluğumuzdan alacakları varsa seninle soluklanan, yoksa bir soluk göçüp giden. Bak mesela; içimizde kocaman bir boşluk var. Çin halkını al desen alır. Almazsa yalan de! Diyemezsin. Çin işi, japon işi de değil. Öz be öz kendimizin işi, kendimizin ürünü, yerli malı boşluk. Kendimiz adımımızı atabilecek olsak, düşeceğiz uçuruma, ama hayat sıkı sıkı tutuyor hepimizi. Hayat sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Hayat gözlerimizi gözlerine hapsetmiş. Aslında tüm şarkıları hayat yazıyor bize… Çözümsüzüz biz. Anlamıyoruz.

Bak mesela; hepimizin bastığı bir yer var. Bizi içine alacak kadar seviyor bu kara toprak. O değil, hepimiz de aynı yere gidiyoruz üstelik. Nasıl yalnız olalım? Sağına selam versen, onun da aynı yere bileti var. Soluna selam versen öyle. Git dünyanın öteki ucuna, al karşına bir hintliyi. Bileti farklı yereyse namerdim. Toprağın çocuklarıyız hepimiz. Ondan geldik, ona gideceğiz. Bir de diyorsun ki yalnızız.

Oysa yalnız değiliz. Bak koskoca arayışımız var. Vücuda gelmiş, deli divane dolanıyor. Ümidimiz var, bizi her gün yaşatıyor. Arada bir de kayboluyor; bak oyun oynayanımız var. Nazlı bir yâr gibi kaçıyor bazen ümitler. Tutamıyoruz. Sarı saçlarını gönlümüze bağlayamıyoruz. Gözlerini gözlerimize hapsedemiyoruz. Çözümsüzüz biz, yakalayamıyoruz.

Hatta çeşit çeşit sigaramız var. Envayi çeşit içkimiz. Tanju Okan’ı parası olmadığı için terketmişler ama bizim kredi kartlarımız var! Hatta kiminin daha “derinden” dostları var. Buluştuklarında gözlerini devirip, bir yarin kucağında uyuyakalıyorlar. Bağımlısı olup, fazla uyuyunca, ölüveriyorlar.

Oysa yalnız değiliz. Bak hepimizin bir derdi var. Kimimizin memleketle, kimimizin düzenle, kimimizin kendiyle, ama hiç yalnız bırakmayan, sıkı bir derdi var. Silkinip de atamıyoruz üstelik. Kovamıyoruz mahremimizden. Sarı saçlarını gönlümüze bağlamış. Gözlerimizi esir almış bir hüzünlü bakış. Çaresiziz biz… Atamıyoruz.

Bak mesela; bir türlü bulamadığımız kendimiz var. Bir sürü de maskemiz. Aynanın karşısına geçsek, karşımızda onlarcamızdan var. Kimisi onun dostu, kimisi bunun. Sakladığımız bir yüzümüz var yüz görümlüğü istemez yeni gelin gibi… Aç duvağı istediğin zaman. Tükür kendi suratına. Bir de diyorsun ki yalnızız…

Bir de kelimelerimiz var bak. Gece yaşayışlılar. Çıkarlar en mahrem saatlerde, soğuktan sertleşmiş bir topraktan. Dibine kadar vururlar. Sivrisinekler gibi. İstiladalar.

Yalnız değiliz Peyami. Her şeyden önce yalnızlığımız var, bizi yalnız bırakmayan.

http://www.dailymotion.com/video/x1rfv_depeche-mode-enjoy-the-silence_music

Büyük camlı bir evin fırtınaya bakması

Batıdan bir fırtına yaklaşıyor İstanbul’a. kızıllığını yitirmemiş güneşin yoğun CB bulutları arkasından görünmeye temayülü var ama imkanı ve gücü yok. gölgeler ışık olup olmadığından emin olmadıkları için görünüp görünmemeye de karar veremediler henüz. “Kızılın gölgesi nasıl olur ki?” diyor acemileri… Ustaları pikniğe gitmişler bulutlara.

Güneşin olduğu ve batışını bizlere göstermediği tarafta mütemadiyen yıldırımlar düşüyor. Buradan bakınca bir bacak boyunca. Yanına gitmeye cesaret ister.

Bir evi tercih etmemin sebebi olan büyük camlar, kocaman bir sinema perdesinde bir fırtına sahnesi döndüğünü hissettiriyor. Ben bu satırları yazarken şehrin uzakta görünen parçacıkları birer birer ışıklarını yakıyorlar. Sol yarısı kızıl ufkun. Sağ yarısı kara. Sol yarısında deniz var -sanki İstanbul-. Sağ yarısının dumanı tütüyor -sanki Ankara-.

Şehrin tek hareketi uzak yollardaki araçların farları. Bir hat üzerinde vızır vızır çalışan ateş böcekleri gibi görünüyorlar. Birisi gelip ezecek diye korkuyorum. Hatta yıldırım buralara da gelir ve düşer diye de korkuyorum. İki yanımdaki bina daha yüksek. Elektrik bile tembel… Biliyorum. Rahatlıyorum.

Büyük camlı evim fırtınaya bakıyor işte. Fırtına oralı bile değil. Yüz vermiyor.

Sigara ve çocukluk

Harçlığımın tek başına iyi bir sigara almaya yetmediği bir zamandı.

Bu yüzden Ömer ile ortak kısa Marlboro almak, hem harçlıktan sigara harici bir şeyler için de biraz kırıntı kalmasına hem de havalı bir sigara içmeye yarıyordu.

Ancak ortak sigara almanın çeşitli zorlukları vardır:

Sözgelimi ortağınızın sigara içme hızına uymak adamı deli eder. Ortağınız “ver bi sigara” deyince içesiniz yoksa siz de içerisiniz. Gerçek anlamda bir bölüşme yoktur. Paket bitene kadar ortaklık hissesiz biçimde devam eder çünkü. Sonra paketin çok hızlı bitmesi moralinizi bozar. Siz akşama da kalmasını ümit ediyordunuz ama ortağınızın sünger misali sigara içmesi planlarınızı suya düşürür.

Öte yandan ortağınızın kıramadığı arkadaşları olabilir ve bu kişiler de “Marlboro’nun” dayanılmaz havasına binaen ortağınızdan sigara isteyebilirler. “Tevfik, Ahmet’e de bi tane ver” sözü sermayenizi başka paydaşlarla bölüşmek zorunda bırakır.

Bir de “risk/kazanç” kavramıyla karşılaşırsınız. Okul bitip de eve gitmek gerekince, paketi yanında götüren yakalatma riski alır. Buna karşılık sigara hisselerinin tamamını alarak kontrolü ele geçirmiştir.

Bu riski daima ben aldım çünkü apartmanımızın bir asansörü, bu asansörün tavanının iki kenarında lamba, bu lambanın dışında buzlu mikadan yarı saydam cam paneller vardı ve bu paneller çıkarılabiliyordu. Bu panellerden birini çıkarıp arkasına paket yerleştirebiliyordunuz.

Bu da başka bir riski doğuruyordu gerçi: Apartmanda sigara saklamak için seninle aynı yeri kullanan diğer arkadaşların paketi kısmen ya da tamamen aşırması.

Velhasıl bu da çok çeşitli kavgalara sebep oldu zamanında:

– “Paketi mi sen mi aldın lan?”
– “O… çocuğuyum ben almadım” (Çocuklar arasında bir dönem meşhurlaşan bir yemin türüdür.)

Sigara almaya para bulmak ve ailenizin “Okul yemek veriyor, servise de biniyorsun, bu para neyine yetmiyor?” sorusu ile karşılaşmamak için iyi bir plan yapıp makul bir süre öncesinden okul yemeklerini kötülemeye başlamak gerekiyor. Zira okul yemeğini yiyip yemeyeceğinize dönem başında karar vermeniz gerekiyor. Bunun için öncelikle yemekten çıkacak iyi bir mahlukat bulmak lazım. Besin değeri olmayan yemeklerden hayali menüler oluşturup bir de bunlardan gerçekçi bir şekilde yakınmak lazım. Bunu iyi yapabilenler bugün biyolog, doktor, moleküler biyolog, mikrobiyolog, diyetisyen falan oldular.

Sadece okul yemeğini kötülemek yetmez. Bir de kantini methetmek lazım. Olmayan çeşitler uydurup, hayal gücünü zorlamak… Çeşitli ürün gamları, hizmetin ne kadar iyi olduğu, herkesin ne kadar tercih ettiği. Bildiğiniz reklam. Bunu da iyi yapabilenler bugün reklamcı, pazarlamacı, iletişimci oldular mesela.

Ne zaman “İyi yemek yeme bari… Bir hamburger ne kadar mesela?” sorusuna da optimum bir yanıt vermek lazım. Az söylemek okul yemeğine abone olmamak için muhteşem, fakat bu defa harçlık düşecek ve ortak bir marlboro bile alamayacaksınız. Çok söylerseniz okulun yemeğini yemek daha mantıklı bulunabilir. Bu da bütün planları suya düşürür. Bu noktada iki sınır şartı arasında iyi bir optimizasyon yapmak gerekiyor. O soruya iyi yanıt vermek için beynini çok zorlayanlar şimdi mühendis oldular mesela. İddia ediyorum türev bilmeden bunu yapmak geleceğin bilim adamlarını hazırlamıştır.

Çok daha sıkı gözlem altında anne babasından sigara aşırmak zorunda olanlardan iyi eğitim alabilenler polis, hafiye oldular, alamayanlar ise nitelikli hırsız, dolandırıcılık gibi yüz kızartıcı mesleklerin pençesine düştüler. Beni bu durumdan kurtaran annemin ve babamın aşırılmayacak kadar iğrenç bir sigara olan Maltepe içmesidir herhalde. Her şeyde bir hayır vardır derler ya. Babamın Chesterfield, annemin 2001’e döndüğü günü hala bayram olarak kutlamaktayım.

Bu yazının bir mizah olmasının yanısıra, sigaraya özendirici bir yazı olmaması için de bugün sigara içmekle ilgili bazı düşüncelerimi de açıklayayım:

Bağımlılığın her türlüsünden kaçınmak gerek. Sigara insanın günlük enerjisini emen, sizi prangalara bağlayan, kendinizi onsuz karakterize edemeyeceğiniz, rezalet, iğrenç bir şey. Kapalı bir yere girdiğiniz ve uzun toplantılar yapacağınız zaman sigara için dışarıya kaçmak bile küçük düşürücü. İradesizlik göstergesi. Başlamadıysanız hiç bulaşmayın. Yeni başladıysanız yol yakınken dönün. Çok olduysa başlayalı kendinizi kandırmayı bırakın.

Anne babaysanız da eğer, siz sigara içiyorken çocuğunuza içme demek bir anlam ifade etmiyor.

Ben cebime ilk paketi soktuğumda ve hatta sokakta kızlar yakınımdayken o paketi cebimden çıkardığımda kendimi “daha erkek” hissetmiştim. İlk cinsel deneyim ile benzer duygulardı hatta. Demek ki “çocuklar sigara içmez” demek, ya da babanın sigara içiyor olması ve babanın yetişkin ve otoriter erkek figüründe olması, sigarayı büyümekle, erkek çocuğu için “erkek olmak” ile bağdaştırıyor ve büyüme ile eşdeğer bir anlam kazanıyor.

Belki bu yüzde sigara içmeyen bir kadınsanız eşiniz içtiği için çocukların önünde aşağılayın ve o da gidip balkona gizli gizli içsin. Böyle bir görüntü “Sigara = Erkek Olmak” eşitliğini bozacaktır diye düşünüyorum. “Çocuklar içmez” diye geçici bir engelleme çabası yerine “Akıllı olan içmez” daha mantıklı mesela. Aptallıkla eşdeğer tutmak lazım.

Sigaranın bir çok açıdan  keyifli bir şey olduğu gerçek. Keyif veren her şey bağımlılık yaratır. O keyif keşfedilmeden başı ezilirse daha etkili olur.

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google