Bir çeşit sanal birikinti alanı

Ankara

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

KİM MİLYONER (VE OLASILIKÇI) OLMAK İSTER?

Geçtiğimiz günlerde TV’de denk geldikçe severek izlediğim “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasına başvurdum. Başvurduğumdan beri de “ben olsam ne yaparım?” diye düşünüyorum. Ezelden beridir yarışmacıların -her nedense- 60.000 sorusuna takıldıklarında doğru stratejinin ne olduğunu hesaplamaya niyetliydim, başvurunca da oturup hesaplayayım dedim.

Olasılıksal problemlerde strateji belirlemek için yapılan hesaplamalar çok basittir. Bu hesaplamalarla amaçladığımız şey “oyun değerini” bulmaktır. Daha evvel oyun değerinden şu yazımda bahsetmiştim. Burada da kısaca bahsedeyim: Bir oyunun değeri, o oyunu getirisiyle olasılığının çarpımıdır. Basitçe örneklemek gerekirse: Yazı Tura oyunu oynuyorsanız ve kazanınca size 50 TL vaat ediliyorsa, kazanma olasılığınız 0,50, dolayısıyla da oyunun değeri 25 TL’dir. Klasik iktisat teorisine göre böyle bir oyuna giriş parası 25 TL’den azsa girilir. Değilse girilmez.

Peki bu soruya gelindiğinde yanıt kesin olarak bilinmiyorsa ne yapmalı? Hangi hareket mantıklı olur? Bilmediğimiz bir soruda şansımızı denemek mantıklı mıdır?

Önce doğru stratejinin ne olduğunu üç senaryoya göre belirlemeye çalıştım. Senaryolar şöyleydi:

  1. Yarı yarıya joker hakkımızın bulunduğu (veya iki seçeneğin olmadığından kesin olarak emin olduğumuz)
  2. Tek bir seçeneği kesinlikle eleyebildiğimiz (yani üç seçenek üzerinde düşündüğümüz)
  3. Hiçbir seçeneği eleyemediğimiz

Bunu yaparken de sadece mevcut soruya odaklanarak yapmıştım ilk önce. Oysa bir soru bilinirse, devamında daha büyük değerli sorular için yarışmaya devam ediliyordu. Bunu da hesaba katınca karşıma ilginç bir sonuç çıktı: Bu yarışmada neredeyse her durumda cevabı sallayarak ilerlemek mantıklı. Evet yanlış duymadınız. Olasılık teorisine göre CEVABI BİLMİYORSANIZ DA SALLAMANIZ GEREKİR!

Öncelikle hiçbir joker olmadığı kabulüyle tüm soruları sallayarak ilerlemenin değerlerini bir tablo halinde çıkardım:

tablo1

Tabloyu açıklamak gerekirse:

Tüm sorular sallandığında mevcut sorudan ve sonraki sorulardan gelenler (DOĞRU TUTARSA 1/4) satırında bulunuyor (kavun içi).

Yanlışsa (Ki bunun olasılığı 3/4) son barajın değeri elde ediliyor. İki baraj olduğundan 3. sorudan itibaren bu değer 750 TL, 8. sorudan itibarense 11.250 TL.

Bu ikisini toplayarak TOPLAM BEKLEN DEĞER’i buluruz. Bu değer ÇEKİLME DEĞERİ’nden büyükse yarışmaya devam edilir. Sadece 5. ve 6. sorularda küçük bir farkla ÇEKİLME DEĞERİ daha yüksek. Eğer elimizde jokerler bulunduğu düşünülürse bu sorularda da devam etmek mantıklı olacaktır.

Şimdi söylediklerimi daha iyi anlatabilmek için 60.000 değerli soruyla karşılaşınca strateji belirleme hesaplarını detaylı olarak göstereyim. Birinci senaryomuz: Şıklar hakkında hiçbir fikrimiz yok.

s1

İki seçenek vardır: Devam etme ya da Çekilme. Bu soruda çekilirseniz eğer 30.000 TL’lik çekinizi alır gidersiniz. Rasgele bir cevapla devam ederseniz ve bu doğru tutarsa (1/4 olasılık) 60.000 kazanırsınız. Bu ihtimain değeri 15.000 TL’dir. Eğer bilemezseniz (3/4), baraj olan 15.000 TL’ye dönersiniz. Bu ihtimal de bize 11.250 TL kazandırır. İkisi toplandığında oyunun BEKLENEN Değeri bulunur. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) > Devam (26.250) olacaktı. Ne var ki yarışmaya devam edebilmek de önemli bir avantaj olduğundan sonraki soruları da hesaba katmalıyız. En kötü ihtimalle (hiçbirini bilemediğimiz ve sallamak zorunda kalacağımız ihtimali) yaptığım hesaplamları bir önceki tabloda vermiştim. Gördülüğü üzere, sonraki soruları da hesaba kattığımız için Devam değeri kesinlikle Çekilme değerinden yüksek oldu. Strateji şüphesiz DEVAM’dır.

Diğer senaryolar şöyle:

s2

Eğer tek seçeneği eleyebiliyorsanız (“Ankara’da olmadığından eminim” gibi…) artık 3 seçenek arasından seçim yapıyorsunuz demektir. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) = Devam (30.000) eşitliği olurdu. Devam ettiğinizde kazancınızı artırma şansınız olduğu için (ki bu şans 15.625 TL’ye karşılık geliyor) her halükarda devam etmenin karlı olduğu bu örnekte daha iyi anlaşılır.

s3

Jokeriniz varsa zaten soru tadından yenmez! İşte yukarıdaki de iki seçenekli hareket senaryosu. Sonraki soruları hesaba katmsaydık bile 37.5000 > 30.000 eşitsizliğinden ötürü kesinlikle devam edilmesi gerektiği sonucuna varırdık. Katınca zaten fark devasa hale geldi.

Sonuç ve Azalan Marjinal Fayda

Elbette bu türden bir hesaplama “marjinal fayda” kavramını dışarıda bırakır. Örneğin: 250.000 TL cepte ve 1.000.000’luk soruya geldiniz. Yanıt ve seçenekler hakkında da hiçbir fikriniz yok. Tablomuza göre çekilme değeri 250.000. Oysa devam etmenin değeri 261.250 TL. Buradaki ekstra 11.250 TL’nin (ya da kazanmanız halinde alacağınız 750.000 TL’nin) sizin için hiç yoktan 250.000 kazanmaktan daha az değeri olabilir. Yani 250.000 TL’yi 1.000.000 TL yaparak dört katına çıkarmak, bu kazancın sizin için olan faydasını da 4 katına çıkaracak diye bir kaide yok. Muhtemelen son iki soruda ben de riske atmazdım.

Az önceki senaryoyu da bu bağlamda ele alırsak: Bazılarımız için 15.000 TL’lik barajla 30.000 TL’lik çekilme arasındaki marjinal fayda farkı çok yüksek olabilir (Birisi 15 aylık kazancınıza, birisi 30 aylık kazancınıza denk geliyor olabilir). Bu nedenle GARANTİ bir 15.000 TL’ye doğal olarak sıcak bakabilir. Ancak ayda 15.000 TL kazanan birisi için bu marjinal fayda farkı o kadar önemli olmayabilir.

Yani önünde sonunda nasıl davranacağımızı “azalan marjinal fayda” kavramı belirler. Ancak bunu da tayin edebilmek için yine de hesap yapabilme, veyahut “finansal okur yazarlık” kavramının önemli olduğunu düşünüyorum.

RÜYA DİLİ

2 hafta kadar önce sabah 07:00’de, Eskişehir’den Ankara’ya gitmek üzere yola çıktım. Arası düz ova. Hava sıcaklığı -2 derece. Gece ya kırağı düşmüş, ya da bir önceki haftadan kalan kar kalıntıları, emin değilim. Sağlı sollu ak sakallı otlar, ağaçlar. Bir de ağır sis var, ama sanki pamuk.

Haftaiçi o saatte yolda kim olur? Saatte 20 arabaya rastlamamışımdır. Sisi yara yara gidiyorum, önümde 20 metrelik bir görüş mesafesi ya var, ya yok. Bazı sinema filmlerinde karakterin rüya gördüğünü anlatmak için çerçeve bir sisle kaplı olur, ortası ise nettir. Çok başarılı olmasa da rüya algısı yaratmayı başarır bizde bu durum. Tıpkı öyle bir şey… Bir rüya gibi.

TRT Radyo 1 olsa gerek. Belki de 4’tür. Sayısı mühim değil. Önce bir flüt solosu çıkıyor. Kimden olduğunu duymayı unutuyorum, ama rüyamı bir sinema sahnesine çeviriveriyor. Hemen ardından da Bach’a ait olduğu söylenen bir obua konçertosu. Üstüste bindirilmiş zevk kıtaları beynime hücum ediyor. Notalar duygulara tercüme oluyor, müzik ise tercüman ve bestecinin ne anlatmak istediğini onun kendi idrak boyutunda anlamaya başlıyorum. Bir uyarıcı almışım gibi. Ve o eseri önündeki porteden okuyan müzisyenlerin parmakları oluyorum. O eseri icra etmek için nasıl da bir ahenk yakalıyor, ortak bir güzelliğin birer ucundan tutuyorlar?

Saat 08:00’i geçtiğinde coğrafya daha da karasallaşıyor. Sisin bittiği yerde parçalı bir bulutun ardından yüzünü gösteriyor güneş. Sivrihisar’ı az geçtiğinde toprağın dumanı tütmeye başlıyor. Radyoyu kapatıyorum bir süre, yolun sesini bana tekerlekler aktarsın. Öyle de yapıyorlar… Biliyorum bir zamanlar asker postalları döverken burayı, bir millet sadece özgür yaşama hakkı için savaş veriyordu.

Polatlı’ya kadar öyle gittim sanıyorum… Polatlı demek Ankara demektir artık. Radyo’yu tekrar açıyorum, yürek okşayan bir TRT sanatçısı, bir Ankara şarkısı söylüyor:

“İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına
İçli sesin ah ne kadar açtı gönülde sızı”

Ve üstüste bindirilmiş zevk kıtalarının ikinci taarruzu başlamış oluyor… İlkinde “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır.” diyerek geri çekilmemiştim zaten.

Ve orada tekrar anladım ki, o sıralarda zihnimi yeni kurtardığım bir ağırlıktan ucuz kurtulmuştum.

O ağırlıkla bu savaşa girişilemezdi, yalnız kalırdım. Yalnız kalmamak içinse savaş meydanına hiç çıkmazdım.

O ağırlıkla savaşın yükü paylaşılamazdı. Yenilgi en baştan kabul edilirdi.

Bir dili vardı herkesin, hayat ile konuşmak için kullandığı ve dil iki kişiyi bağlamayacaksa bir işe de yaramazdı.

Sis tamamen ortadan kalkıp da, güneş bozkırı tamamıyla aydınlattığında, Ankara’da bahardan kalma, temiz bir havanın beni beklediğini biliyordum.

Radyo’yu kapattım, ben başladım:

“Pembe küçük dudağııııııın, söyledi şarkımızıııı…”

“İZmit Odası”: Eğitim ve İmza Günü Gerçekleşti

Daha önce UTED’de gerçekleştirdiğimiz eğitimin bir benzerini İstanbul’a gelmemiş olan Sivil Havacılık Ulaştırma İşletme öğrencileri için tekrarlamak ve aynı gün Kocaeli Üniversitesi SHYO’da “İz Odası” için bir imza günü düzenlemek amacıyla 18.03.2011 tarihinde İzmit’teydim.

Güzel bir kahvaltı ile başlayan gün eğitim ile devam etti. Çok güzel bir “imza günü etkinliği” sonrasında hızımızı alamayıp bir de akşam yemeği yedik.

“Sivil Havacılıkta Kalite Yönetimi” ve “Lider Olmak” adlarında iki ayrı eğitim/seminer gerçekleştirdikten sonra “İz Odası” imza gününü gerçekleştirdik. İnternette gördüğüm kadarıyla kendileri “İz Odası” ve “İzmit”i birleştirerek, ilgili etkinliği “İZmit ODASI” olarak anmışlar. Ben de adeti bozmadım ve bu yazının başlığını öyle attım.

Eskişehir ve Ankara seyahatlerimle birleştirdiğim bu İzmit seyahati ve içerisinde gerçekleştirdiğimiz etkinlikler ileride sevgi ile anacağım günlerden birisi haline geldi. Emeği geçen her bir arkadaşıma ve dinleyicilere gösterdikleri ilgi ve özveri için teşekkür ederim. Kendilerini gelecekte iyi bir konumda ve başarılı, ama her şeyden önce sağlıklı ve huzurlu olarak görmeyi dilerim.

Etkinlikten bir kaç resim:

[nggallery id=17]

Ankara: Bana biraz renk ver

İsmi bir kitap adı gibi… Gören de yıllarca yaşadım da bir hatırat kaleme aldım sanır. Öyle değil elbet…

Ankara benim için daha önce hep şunlar oldu:

– Askeri basın turları için kalkış noktası olan Etimesgut Havalimanı
– IDEF fuarının eski evsahibi
– Airshow fuarının ev sahibi
– Bir başkent olarak Ulaştırma Bakanlığı ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün konuşlandırıldığı şehir
– Bazı arkadaş ve dostların ikamet ettiği şehir.
– Çeşitli iş ilişkilerini yürütmek ya da halletmek için uğranan mekan

Geçen hafta Ankara’da bir hafta kaldım. İlk defa kendi arabamla gittim. O yüzden listeye şu aşağıdaki maddeler de eklendi:

– İnsanların yol vermediği şehir. (Ankara’da yol verilmez, yol alınır diye de bir deyiş duydum hatta. İstanbul’un gözünü seveyim.)
– Altgeçit /Yangeçit ilişkisini çözmemin ve şehri anlamamın çeyrek depoya mal olduğu şehir
– 2 boyutlu şehir (Ozan Oğuz H. arkadaşım dikkat çekti, bu kavramı ona borçluyum. Şehri üstten göremiyorsun. Tüm sokaklar, ev dizilimleri… aynı oğlu aynı…)

Son gidişimde içinde bulunduğumuz yıl içerisinde iş sebebiyle İstanbul’dan Ankara’ya taşınmak zorunda olan iki arkadaşımın da şikayet ve düşüncelerini dinleme şansım oldu.

Bir kere İstanbul’dan Ankara’ya gitmek çok zor.

Ozan’ın da dikkat çektiği gibi, şehir iki boyutlu. Ovadan ibaret. Sokakları, evleri yüksekten gördüğün çok az nokta var ve bu çok az noktaya günlük hayatta pek de uğramıyorsun.

İstanbul’un ayrı bir havası var. Geçtiğimiz cuma akşamı Eskişehir’de Kentpark’ta kuzenim, kardeşim ve ben yürürken kuzenime de söylediğim gibi: “Şu dağın ardında bir deniz olduğunu bilmek dahi şehrin havasını değiştiriyor. İstersen sen şehrin öteki ucunda ol…”

Atatürk’ün Ankara’yı başkent olarak seçerken düşmanın güçlü donanmasıyla uğraşmak istemediği için denizi olmamasını bir avantaj olarak gördüğünü anlıyorum. Muhteşem bir stratejik karar. Dağlar arasındaki bu ovanın denizlere uzak olması “Hatt-ı müdafaa değil sath-ı müdafaa” prensibini başarılı kıldı. Ancak bizlere bürokrasi uğruna uğradığımız çorak ve bozkır bir başkent bıraktı. Başkent artık bir simge. “Başkent İstanbul olsun” gibi düşünceler de altı boş ve rejimden intikam almak isteyen, geriye dönmek isteyen bir kaç hastalıklı düşüncenin ürünü… Bu yüzden yine de insan Ankara’ya biraz renk gelsin istiyor.

Tabi bu noktada Göksu Parkı’ndan bahsetmemek olmaz. Ankara’nın ortasında bir gölet. Dağ kızağı denen bir şey de yapmışlar ki keyfimden iki kez art arda bindim. Şimdi beni bıraksalar koşar binerim.

Nitekim 1 hafta kalıp geldik işte yine. Özlemişim İstanbul’u.

Türklere vize çıkmazı

Her zaman bizim vatandaşımızın Avrupa’ya vize almak konusunda çektiği sıkıntının yanında avrupalıların özel bir mutabakat sayesinde sadece kimlikleriyle ülkemize girebilmesine imrenmişimdir.

Son günlerde “Vizesiz Almanya” haberlerinden de feyz alarak bu hafta çeşitli örneklerle Türk vatandaşının vize çilesini ortaya koymaya çalışacağım.

Tek taraflı zorluk

1 Aralık 1961 tarih ve 10972 Sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, Avrupa Konseyi Üyesi devletler Arasında Kişilerin Seyahatleri ile ilgili Avrupa Anlaşmanın 1/1 Maddesi, Avrupa konseyi üyesi ülke vatandaşlarının pasaport yerine kimlik kartlarıyla seyahatleri serbest kılınmıştır. Yani Avrupa Konseyi Üyesi bir ülkenin vatandaşı sadece kimlik kartı ile ülkemize elini kolunu sallaya sallaya girebilmektedir. Türkiye`nin vize uyguladığı ülke vatandaşları, dış temsilciliklerimizden vize alabilecekleri gibi sınır kapılarından bandrol alarak da Türkiye`ye giriş yapabiliyor.

Turizm açısından faydalı olacağı düşünülen bu uygulama eminim ki faydalı da olmuştur, ancak kendi vatandaşımızın işbu ülkelere girmekte çektikleri sıkıntılar tek taraflı tavizin / tek taraflı zorluğun varlığını şiddetle hissettirmektedir; çünkü aslında, az önce yukarıda da bahsettiğim giriş kolaylığının yukarıdaki gibi olmasa da, 1963 tarihli Ankara Anlaşması ve 1973 tarihli Katma Protokol ile Türk vatandaşlarına da tanınması gerekiyor. Daha doğrusu, o tarihte alınan kararlardan daha zor bir vize alma süreci belirlenmemesi gerekiyor. Yani Avrupa Toplulukları Adalet Divanı kararları gereği, AB üye ülkeleri yukarıda sözü edilen anlaşma hükümlerini uygulamakla yükümlü ve sözkonusu hükümlerin uygulanması için üye ülke parlamentolarının ayrıca düzenleme yapmasına gerek yok. Türk işadamları açısından da bu anlaşmalarda mevcut durumun kötüleştirilemeyeceğine ilişkin bir kural mevcut. Ankara Anlaşması’nın 13.ve 14. maddeleri, 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokolün 41/1 maddesi ve 1/80 sayılı Ortaklık Konseyi Kararının 13. maddesinde yer alıyor.

Çıkarılan bu zorlukların çeşitli sebepleri olabilir. Başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere bir çok ülke giden vatandaşlarımızın bir şekilde orada yaşamaya başlayacağı endişesiyle hareket ediyor. Bugüne dek çeşitli yollarla Avrupa’ya giriş yapıp bir şekilde orada kalmayı başarmış, “Formalite Evliliği” adı altında evlilik icat ederek, orada kağıt üzerinde yapılan bir evlilik ile oturma ya da vatandaşlık hakkı elde etmiş bizleri de sütten çıkma ak kaşık olarak görmemek gerek. Fakat bu korkunun paranoya seviyesine çıkması ve şiddetli bir önyargıyı beslemesi, bu kadar hakkın ihlaline ve ikinci sınıf muamele görmeye sebep olmamalı.

Ankara Ticaret Odası’nın 2006 yılında hazırlamış olduğu “Vize Çilesi” raporu tüm bu anlatılanları güzel bir şekilde gözler önüne seriyor.

Şimdi dilerseniz, yapmış olduğum araştırmaları bu raporda sunulan bilgiler ile birlikte size aktarmaya çalışayım ve vize çilemizin ne boyutta olduğunu görelim:

İstenilen belgeler güruhu

Türk işadamları ve serbest meslek mensuplarının ticari amaçla yurtdışına yapacakları seyahatleri, öncesinde büyük bir belge hazırlama süreci ile başlıyor. ATO’nun 2006 yılında hazırladığı rapora göre, bazı büyükelçilikler, vize başvurusunda bulunan Türk işadamlarından 26 çeşit belge istiyorlar. Ancak 2006 yılından bu yana bazı büyükelçilik ve konsolosluklarda yumuşatma yapılmış. Ancak bu yumuşatma ilk başvuru için geçerli. Yani en başta çok sayıda belge götürmeseniz bile daha sonra sizi randevuya çağırıp yanınızda kalan belgelerin tümünü getirmenizi isteyebiliyorlar.

Bu belgeler tamamlansa bile hiçbir gerekçe belirtilmeden vize istemi reddolunabiliyor. Üstelik işadamlarının, ülkelere göre bazı değişiklikler gösterse de büyükelçiliklerden veya konsolosluklardan vize alabilmeleri için öncelikle kendilerini davet ettirmeleri gerekebiliyor. Davet mektubu olmazsa vize ihtimali çok düşük.

Büyükelçiliklerin vize başvurusu için istedikleri belgeler şunlar:

`Vize tarihinin bitiminden itibaren 6 ay süreyle geçerli olacak pasaport ve fotokopisi, gidilecek ülkedeki şirketten gelecek davetiyenin aslı, müracaat formu, arkası beyaz fon olan vesikalık fotoğraf, otel rezervasyonu belgesi, uçak, otobüs veya tren bileti, banka hesap cüzdanı fotokopisi ve üç aylık hesap hareketini gösterir belge, SSK`dan belge, Bağ-Kur`dan belge, ticaret odası sicil kayıt sureti, vergi levhası, imza sirküleri, ticaret sicil gazetesi fotokopisi, tapu fotokopisi, seyahat süresini kapsayan 30.000 Avro`luk teminatlı seyahat sağlık sigortası 4 aylık sigorta bildirgesi fotokopisi, son üç aylık bordro fotokopisi, kredi kartı ekstresi,.`

Randevu zamanı şartı ve zaman darlığı

Tüm bu belge isteklerinin yanısıra vize için yapılacak başvuru için bir de randevu almak gerekiyor. Bu randevular öyle geniş bir zaman aralığına yayılmış halde değil. Örneğin Hollanda Büyükelçiliği bu saatleri 08.45 ile 09.15 arasındaki yarım saati belirlemiş durumda. Diğer büyükelçilikler de işadamlarının vize başvurusu için sınırlandırılmış saatlerde hizmet veriyor. Bu saatler dışında arayanlara randevu verilmiyor. Vize başvurusunda bulunacak işadamlarının, randevu saatinde, istenen tüm belgeleri eksiksiz bir şekilde yanlarında bulundurmaları gerekiyor.

Yüksek vize ücretleri

Vize başvurularının neredeyse hepsinde konsolosluk tarafından ücret alınıyor. Örneğin, ABD vizesi için öncelikle elçilikten randevu almak gerekiyor. Ancak randevu için de 16 Amerikan Doları karşılığında bir PIN numarası almak gerekiyor.

Schengen vizesi içinse istenen ücret tam 60 Avro. Yani bugünü kuruyla hemen hemen 130 YTL. Kabul olsun ya da olmasın vize başvurusu için bu parayı yatırmanız gerekiyor. Kabul edilmezse de geri dönüşü yok. Üstelik bu Avrupa’da neredeyse sadece Türkiye’ye özgü bir ücret çünkü Avrupa komisyonunun 1 ocak 2007 tarihinden önce vize konusunda sağlanacak kolaylıklar için anlaşma yapmış olduğu ülkeler olan Arnavutluk, Bosna-Hersek, Moldova, Karadağ, Rusya, Sırbistan ve Ukrayna’nın (10 gün içinde) kısa süreli ziyaret için vize başvuru dosya masrafları 35 Avro olarak sabitlenmiş.

Dil ve kültür şartları

Yine ATO’nun raporundan aktarıyorum:

Çin vizesi alabilmek için de Çince bilmek ya da Çince bilen birinden yardım almak gerekiyor. Çünkü, Çin Büyükelçiliği`nin vize talep formuna, vize almak isteyen kişi adını Çince karakterde yazmak zorunda.

Fransa Büyükelçiliği`nin vize talep formu da Fransızca hazırlanmış. Bu formu doldurmak için de Fransızca bilmek ya da bilen birinden yararlanmak gerekiyor. (Burada eklemeliyim ki; bir adet de –sağolsunlar- aynı formun Türkçesinden hazırlamışlar, ancak doldurma işlemini Türkçe forma yaapmıyorsunuz. Sadece ona bakıp, anlamadığınız soruların Türkçesini okuyorsunuz. Halbuki form Fransızca soruların altında küçük puntolarla Türkçe’leri olacak şekilde de hazırlanabilirdi.)

İtalyan vizesi alacaklar için, İtalyan şirketinin davetine ek olarak bu şirketin İtalya`daki ticari sicil kayıt (visura camerale) belgesinin de elçiliğe fakslanması gerekiyor. İlgili ülkelerin büyükelçilikleri veya konsoloslukları, işadamlarından her zaman yeni belge isteme hakkına sahip olduklarını da vize bilgilerini içeren bilgi metinlerinde yer veriyorlar. İşadamı, istenen tüm belgeleri tamamlasa da büyükelçilikler vize vermeme veya ilgili ülke sınırından içeri sokmama hakkına sahip ve bu ülkeler vize vermeme nedenini açıklamak zorunda olmadıklarını da bilgi metinlerinde belirtiyorlar.

Gereksiz fotoğraf standartları

Özellikle 11 Eylül terör eylemlerinden sonra terörizm paranoyası yaşayan ülkelerde fotoğraf standartları çok ağır. ABD Büyükelçiliği vize başvurusunda bulunanlara 9 maddelik bir fotoğraf kriteri sunuyor. Konsolosluk sayfasından aynen aktarıyorum:

Fotoğrafınız kesin olarak belirlenmiş kurallara uygun olmalıdır. Fotoğrafta aranılan kurallar şunlardır:

1. Fotoğraf son 6 ay içinde çekilmiş olmalıdır. Tüm yüzü kaplayan fotoğraf direkt kameraya bakar şekilde çekilmiş olmalıdır.
2. Yüz, fotoğrafın yaklaşık yüzde 50’sini kapsamalıdır.
3. Fotoğrafın arka fonu beyaz renkte olmalıdır.
4. Fotoğrafın boyutları 50 mm x 50 mm olmalıdır ve baş fotoğrafın ortasında yer almalıdır. Saçın üst kısmından çenenin alt kısmına kadar olan baş mesafesi/uzunluğu 25 mm – 35 mm olmalıdır. Göz seviyesi de fotoğrafın alt hizasından itibaren 28 mm – 35 mm olmalıdır.
5. Fotoğraf başvuran kişiyi açık şekilde tanımlamalıdır.
6. Başvuru sahipleri düzgün giyinmiş olmalı ve şapka ve benzeri aksesuarlar takmamalıdır. Üniforma ya da başvuru sahibinin saçını veya başka özelliklerini kapayacak eşarp, baş örtüsü giyilmemelidir. Eğer başvuru sahibi baş örtüsü giymek zorunda ise, fotoğrafta iki kulak ve alın açıkça görünmelidir.
7. Fotoğraf çerçevesiz basılmalıdır.
8. Arka fonu desenli veya koyu renkli fotoğraflar kabul edilmez.
9. Hızlı çekim fotoğraflar yada dijital kalite fotoğraflar kabul edilmemektedir. Fotoğraflar, standart muamele gerektiren film kullanılarak, standart tek lens refleks tipi fotoğraf makinesi ile çekilmelidir.

ABAD kararı ve Almanya uygulaması

Bildiğiniz üzere şu günlerde Almanya’nın Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) kararı gereği yeni bir uygulamaya geçtiği haberleri yapılıyor. Bu haberlerde “Vize Muafiyet Belgesi” adı altında gerçekleştirilecek yeni uygulamanın detayları anlatılıyor.

ABAD tarafından yayınlanan genelgeye göre, daha önce satılmış aletlerin montajı, tamiri, revizyonu ve benzeri çalışmalar için Almanya´ya giden Türk firmalarının çalışanları, taşımacılık sektöründe çalışanlar, bilimsel seminer, sanat ve spor faaliyetleri gerekçesiyle seyahat edenler vizesiz Almanya´ya gidebilecek. Ancak giriş yine de bir prosedüre bağlanmış. Artık “vize başvurusu” yerine “vizeden muafiyet başvurusu” söz konusu. Yine belge doldurulacak, yine istenen evraklar verilecek, ancak bu defa 1973’lerdeki şartlar geçerli olacak. Yani kuyruk beklemek olmayacak; dar zamanlı randevular ve çeşit çeşit belgeler istenmeyecek. İstenen belgeler ise özel hayat ve mahremiyete dokunmayacak. (Yani mal varlığı beyanı, kredi kartı ekstresi gibi, içeriğinde özel ve saklamak istediğiniz bilgilerin de bulunabileceği belgeler istenmeyecek). Kısacası 1973’ten beri elde etmiş olduğumuz hak ilk kez yürürlüğe girecek ve söz konusu genelgeye şimdilik sadece Almanya uysa da, gerekli baskı yapılırsa Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İtalya, Portekiz, İspanya, Danimarka ve İngiltere de uyacak.

Kıssadan hisse

Yine haberlerden okuduğunuz gibi bu gelişme bir tır şöförünün hukuk mücadelesi sonucunda gerçekleşti. Yani Türkiye Cumhuriyeti hükumetleri bugüne dek bu konudaki haklarımızı elde etmek için herhangi bir girişimde bulunmamış. Ne yazık…

Sadece vize alanında olmamak üzere bir çok hususta edinilmiş ama uygulamaya konmamış haklarımız da mevcut; ancak stratejik meselelere girmeye gerek yok.

Bu haftaki yazımı daha önce konuya hassasiyetle yaklaşmış olan ATO Başkanı Sinan Aygün’den bir inciyle kapatmak istiyorum:

`Türkiye 10 yıldır Gümrük Birliği üyesi, malların serbest dolaşımı var. İşadamları mallarını satmak için dolaşamadıktan sonra malların serbest dolaşımı ancak Türkiye`nin ithalatını patlatır`

Cehalet ürünü sorular…

Bilmek, sormaktan önce gelir. Okumayan, bilmeyen birinin okumadığı, bilmediği konuda abesle iştigal sorular sormasından daha normal hiçbir şey yoktur. 

Bildiğini sananın sorusu daha bir bedbaht, daha bir saçmadır… İşte internette çeşitli sitelerde “Atatürk” karşıtlarının açmış olduğu gruplarda yer alan sorular. Bu kişiler Osmanlı Torunu olduğunu iddia ediyorlar. Nacizane bendeniz dilimin döndüğünce cevapladım. Buyrun:

1-Atatürk’ün 1919 yılında İstanbul’a gelerek Saray çevresinde Harbiye Nezaretini alabilmek için lobi yaptığı doğru mudur?

Evet doğrudur. Bu gizli bir bilgi değildir zaten. Atatürk bizzat kendisi anlatmaktadır. Ancak bunu bilmeyenler için her şeyi baştan yazalım:

Mondros Ateşkesi imzalandığında, Mustafa Kemal Suriye sınırında Yıldırım Orduları Grup Kumandanı’ydı. Mustafa Kemal, anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Sadrazam İzzet Paşa’ya çektiği telgraflarda ve yazdığı mektuplarda, ateşkes şartlarının yanlış anlaşılmaya, suistimale açık olduğunu, bu durum düzeltilmedikçe orduların kolaylıkla terhis edileceğini ve İtilaf Devletleri’nin her dediklerinin yapılması halinde düşman ihtiraslarının önüne geçilemeyeceğini söylemiştir.

Bu sırada da, Mondros’un 16. maddesine göre, Suriye hududu içerisinde bulunan kuvvetlerin de İtilaf Devletleri ordularına teslimi icap ettiğinden, Mustafa Kemal bütün kuvvetlerini Suriye sınırı dışına, Türk topraklarına çekmiştir. Böylece bu ordunun teslimi bir zorunluluk haline gelmemiştir. Daha sonra bu ordudan Milli Mücadele için faydalanılmıştır. Bu arada İngilizlerin İskenderun’u işgal niyetlerine direnen Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları ve VII. Ordu karargahının  kaldırılması üzerine Sadrazam’ın davetiyle İstanbul’a 13 Kasım 1918’de gelmiştir.

İşte bu ve bu gibi durumlardan rahatsız olduğu ve hükümetin politikalarını yanlış bulduğu için durumu kontrol altına almak adına bu makama talip olmuş olabilir. Bundan daha normal de hiçbir şey olamaz. Nitekim Atatürk’ün en başta çektiği telgraflara bakılırsa durumu düzeltmesi için önce Osmanlı Yönetimi’ni uyardığı görülür. Kaldı ki Atatürk zaten Osmanlı ordusunun bir komutanıdır ve Osmanlı Devleti’nde bakanlık yapmak istemesi de abes değildir.

Zira Mustafa Kemal, İstanbul’a geldiğinde İzzet Paşa hükümeti yenice istifa etmiştir. Bunun üzerine hemen harekete geçmiş, gerek milletvekilleri ile, gerekse padişahla konuşmalar yaparak, çevresini aydınlatmaya çalışmıştır -ki lobi faaliyetleri dediğiniz bu olsa gerek-. Ona göre bu durumdan kurtulmanın ilk şartı onurlu, güçlü ve dirayetli bir hükümet kurmaktır. İzzet Paşa güçlü bir kabine kuracak ve Mustafa Kemal de Harbiye Nazırı olacaktı. Bu düşünceler çerçevesinde Mustafa Kemal kulis çalışmaları yaparak, İzzet Paşa’yı desteklemiştir. Fakat bu düşüncelerin paralelinde olaylar gelişmemiş hükümeti ilk önce Tevfik Paşa, sonrasında ise Damat Ferit kurmuştur. Yaşananlar karşısında Mustafa Kemal, İstanbul’da kalarak hiç bir sonuç alamayacağını anlamış, Anadolu’ya geçme kararını da böylelikle vermiştir.

Atatürk’ün o zaman devletin halinden nasıl üzüntü duyduğunu da hatıralarınan bulabilirsiniz. Buyrun: “İstanbul sokakları İtilaf Devletleri’nin süngülü askerleriyle dolmuştu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman zırhlıları ile lacivert sularını gösteremeyecek kadar örtülüydü. Herkes ancak zaruri ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, sokaklarda hatır ve hayale gelmeyen hareketlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek, korkarak yürüyebiliyorlardı. Bütün ihtiyatlara rağmen, yine de bin türlü tecavüz sahnesi eksik değildi. Koskoca İstanbul ve koskoca İstanbul’un yüzbinlerce halkı sesleri kısılmış bir haldeydi. İstanbul ufuklarında yükselen şeyler yalnız düşman hakaretleri, düşman bayrak ve süngüleriydi.”


2-Sultan Vahdettin’in olurunu almadan Samsun’a gitmesi mümkün müdür?

Öncelikle tabi ki mümkün olabilir. Daha nice subay, İstanbul’dan Anadolu’ya kimsenin olurunu almaya gerek görmeden kaçmıştır. Padişahın olurunu alıp, padişaha yönelik bir hareket başlatmak istemek mantıksız olurdu zaten. O yüzden bu soru, soru bile değildir, çünkü sorulmak isteneni yeteri kadar ifade edememektedir. Ancak olaylar öyle değil, şöyle gelişmiştir:

O sıralarda Karadeniz bölgesinde çeşitli sorunlar yaşanmaktaydı. Rum çeteler ile Türk teşkilatları birbirlerini yiyorlar ve asayişi tehdit ediyorlardı. Rum çeteler İngilizler tarafından desteklendiğine göre burada sorun Türk teşkilatları idi. İngilizler, Osmanlı Hükümeti’nden bu meselenin halledilmesini istiyorlardı. Bu işi halletme görevi 9. Ordu Müfettişi(sonraları 3. Ordu Müfettişi) sıfatıyla Mustafa Kemal’e verilmiştir. Böylece Mustafa Kemal, geniş mülki ve askeri yetkilerle, hem de Sivas, Van, Trabzon, Erzurum, Samsun ve bu bölgenin çevresini yani Ankara, Kastamonu, Elazığ, Bitlis ve Diyarbakır’ı da içine alan coğrafyada emir verme yetkisine sahip olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmıştır. Artık Mustafa Kemal, İstanbul’da düşündüğü Anadolu’ya geçme şansını yakalamıştır. Yani evet! MustafaKemal Vahdettin’in olurunu alarak Anadolu’ya geçmiştir; ancak farklı amaçla gönderilmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal’in Çanakkale’de parlayan ünü yüzünden itilaf devletleri onu İstanbul’da tutmak istememişlerdir. Bu planda onların da payı vardır. Zaten kimse Anadolu’da bir özgürlük hareketinin başlayacağına ihtimal vermemektedir. O sebeple Mustafa Kemal’in uzaklaştırılması kesin çözüm gibi görünmüştür.

3-Anadolu’da kalan en büyük ordunun komutanı olan Kazım Karabekir Paşa’nın desteği olmaksızın Erzurum ve Sivas kongreleri yapılabilir miydi?

Tabi ki yapılamazdı. Ancak bu neyi değiştirir ki? Kazım Karabekir’in milli mücadelede payı olmadığını iddia eden hiçbir makam yoktur.

Zira olaylar şöyle geliştmiştir: Amasya Genelgesi’nin ilan edildiği tarihte Mustafa Kemal resmi memuriyetine son veren telgrafı alır almaz, Harbiye Nezaretine ve padişaha istifasını bildiren telgrafları çekmiştir . Bu noktadan itibaren Mustafa Kemal büyük bir tedirginlik içerisindedir. Çünkü artık hareketin başlangıcında sahip olduğu tüm avantajlar bir kenara itilmiş, gelecek için büyük bir belirsizlik söz konusu olmuştur. Anadolu, O’nu, Çanakkale Kahramanını, İstanbul’u kurtaran adamı  sivil bir önder/lider olarak kabul edecek miydi? Bu sorunun cevabını veren, tedirginliği ortadan kaldıran “Ben ve Kolordum hepimiz emrinizdeyiz Paşam!” diyerek Kazım Karabekir olacaktır. O bu tavrı ile hem Mustafa Kemal’e maddi ve manevi destek olmuş hem de Milli Mücadele tarihinin kader tayin edici dönemeçlerinden birinin altına imza atmıştır.  Kazım Karabekir de bunu kendi anılarında bu şekilde anlatmıştır.

4-Bu kongrelere katılanlar Anadolu çapında örgütlenmiş Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriydi. Bunları Mustafa Kemal örgütlemediğine göre kim örgütlemiş olabilir?

“Her şeyi Mustafa Kemal başlattı” diye bir söylem de yoktur. Mustafa Kemal, Kuvvayı Milliye’yi birleştirip düzenli hale getirmiş, bunların temsilcilerinden meşru bir meclis oluşturmuştur. Bunu kendisi de anılarında ve Nutuk’ta bu şekilde anlatmaktadır zaten… Biraz okuyanların soru sormasına gerek kalmayacak zaten.

5-TBMM’deki İkinci Grup neden tasfiye edilmiştir?

Dünya’daki her devrim, ikinci aşaması olan kurulum sürecini tamamladıktan sonra kendisini korumak için önlemler alır. Bu da sadece bunlardan biridir.

6- Atatürk, neden TBMM’deki milletvekillerine ‘buradan CUmhuriyet kararı çıkmazsa bazı kelleller gidecektir’ deme gereğini duymuştur. Bu vekiller onu Başkomutan yapmamış mıydı?

Bu söylemin kaynağı nedir? Google’da bile aratıldığında sonuçlarda sadece bu soruların yer aldığı facebook grubu çıkmaktadır.

7-Cumhuriyet ilanı kararı neden en önemli vekiller Ankara dışındayken alınmıştır?

“Cumhuriyet İlanı” diye resmi bir şey zaten yoktur. Mevcut yürütmenin adı “Cumhuriyet” olarak konmuştur. 29 Ekim 1923’te anayasada çeşitli düzenlemeler yapılırken, yönetim şeklinin adı Cumhuriyet olarak belirlenmiştir.Yani bir oylama, bir karar alma söz konusu değildir.

8-Şapka takmadıkları için idam edilen 600 küsür kişi şehit midir? Vatan haini midir?

Şapka takmadıkları için değil, şapka devrimi sırasında olay çıkarttıkları içindir. Sayıları da 600 küsür değildir. Tarih biliminde “küsürat” yoktur. Varsa bir belge, oradan gerçek sayıyı söyleyiniz.

9-Alfabe değişmesine rağmen, okuryazarlık oranı 20 yılda neden yüzde 20’yi geçmemiştir? Sonrasından yükseldiğine göre suç alfabede midir?

Okuryazarlık oranının alfabe ile bir ilgisi yoktur, eğitim tesislerinin varlığı ve eğitimin yaygınlığı ile ilgisi vardır. Dil devriminin başlıca amacı okuryazarlık oranını arttırmak değil, Türkçe için daha uygun bir alfabe olan latin alfabesine geçmek ve batılı kaynakları takip etmekte kolaylık elde etmektir. Türkçe’de bulunan bir çok sesin arap alfabesinde temsili yoktur.

10-Atatürk, birçokları tarafından en demokrat lider olarak takdim edilmektedir. Öyleyse neden hiçbir muhalefete izin vermemiştir? Niçin tüm muhalefet partileri kapatılmıştır? Kendisine muhalefet eden ve Kazım Karabekir’i de içine alan silah arkadaşlarını neden idamla yargılatmıştır?

O günün konjünktürüne bakmak lazım. Bir çok ülkede krallık hala mevcut. Kalan kısmının büyük bir bölümünde diktatörlük var. Bizim gibi nadiren meclis ile idare edilen cumhuriyetlerin hepsinde tek parti mevcut. Demokrasi henüz bugünkü kadar gelişmemiş. Üstelik buhranlar dönemi, ikinci dünya savaşının temellenmesi gibi meselelerin yanısıra, sanayileşememiş, savaştan yeni çıkmış bir toplum var. Siyasi kavgalar için hiç de uygun bir ortam değil. Siyasi kavgaların daha önce kaç defa Türkiye’yi ne kadar gelişmekten alıkoyduğunu, ne kadar geri götürdüğüni bi hatırlayalım. O zaman o dönemde çoğulcu demokrasinin uygulanamayacağını anlarız.

11-Tek parti döneminde tüm seçimler açık oy gizli sayım usulune göre yapılmıştır. Öyleyse seçimlerin amacı neydi?

Tam da tahmin ettiğiniz gibi tek partinin varlığını sürdürmesi için yapmış olduğu bir uygulama olarak nitelendirilebilir. Ancak yukarıdaki soruya verdiğim yanıtın aynısını veriyor, ve henüz demokrasinin dünyada gelişmediği bir zamanda kısmen anti-demokratik olan uygulamaların varlığını normal karşılamak gerektiğini, Tarih biliminde bu şekilde yaklaşımın yanlış olacağını hatırlatmak istiyorum.

12-Atatürk devrimleri neden özellikle dini hedef almıştır?

Dini hedef almamıştır. Cehaleti hedef almıştır.

13-Atatürk’ün yakın çevresinde neden dindar bir kişi bulunmamıştır?

Bu soruyu soran bu kadar büyük bir iddiada nasıl bulunmuştur?

14-Laiklik din ve devlet ayrımı olarak takdim edilmiş olsa da, neden Atatürk döneminde ezan yasaklanmıştır, camilere sıra konulmuştur, kuranlar saklanmıştır, Sultanahmet Camii ahıra çevrilmiştir, tüm dindarlar baskı altında tutulmuştur? Bu garezin altında yatan nedir? İslam bu kadar kötü bir din midir?

Buradaki iddiaların hiçbir şekilde gerçeklik payı yok… İnsaf…

Tevfik Uyar
05.12.2008

Ankara Öksüz Kalmamalı

Hayalkırıklığına sebep olan Airshow eleştiri oklarına hedef oluyor… Peki Ankara Havacılık için önem taşıyamayacak mı?

Geçtiğimiz hafta THK’nın Türkkuşu tesislerinde gerçekleştirilen Airshow Havacılık Fuarı akıllara iki soru getirdi: “Ankara Havacılık için önem taşımıyor mu?”, “Türkiye’ye iki Havacılık fuarı fazla mı?” Bir yanda ülkenin ticari başkenti, en kalabalık nüfusa sahip şehri, üretim, ithalat ve ihracatın, turizmin batı merkezi İstanbul var. Diğer yanda ise bürokrasinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, doğrudan ya da dolaylı olarak TSK ile iş yapan ya da kısmen ya da tamamen TSK tarafından kapsanan / desteklenen firmaların yer aldığı Ankara var. Üstelik bu şehir, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti. Ancak görülüyor ki, Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleşen bu fuar, ne halktan, ne yerli firmalardan, ne de uluslar arası devlerden ilgi görmüş değil… Bu sebepleri elbette irdeleyeceğiz, ancak bir yandan da bardağın hem dolu hem de boş taraflarını da görmek lazım.

Değerlendirmelerimi daha sistematik olması amacıyla ne olduğu ve ne olması gerektiği yönünde ikiye ayırdım:

Neydi?

Katılıma yerli firmalardan düşük talep

Türkiye’nin başkentinde yer alan askeri kurumları fuarda göremedik. ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN gibi askeri havacılık firmalarının en azından sivil alanda da kullanılabilen çok amaçlı ürünlerini sergilemek adına orada olabileceği herkesin beklentileri arasındaydı. Merkezi Ankara’da olan, bir çok uluslar arası projeye iştirak eden, Türkiye’nin nadir yerli tasarım ve üretim projelerinin sahibi olan TAI de orada bulunmuyordu. Yine Eskişehir’de bulunan ve geçtiğimiz aylarda birlikte dev havacılık projelerine iştirak etmek isteyen Eskişehir Sanayi Odası firmaları ve Türkiye’nin motor devi TEI de ortalıklarda yoktu. Ankara merkezli olup havacılık alanında dev yazılım projelerine imza atan bilgi işlem firmalarına ait hiçbir stand da alanda yer almıyordu.

Bu firmaların olmaması akıllara birkaç soru getiriyor. Yeteri kadar tanıtım yapılmadı mı? Standlar için izlenen fiyat politikası özellikle devlete bağlı ya da yarı özel firmalar için eşiğin üzerinde miydi? Bu firmalar fuar için ayırdıkları bütçelerini AIRSHOW’un geçen sene de sönük geçmesi üzerine diğer fuarlara mı kaydırdılar? AIREX’in üzerinden yarım yıl bile geçmemesi firmaların enerjilerini ve bütçelerini zorladı mı? Uluslar arası katılımın düşük olması uluslar arası piyasada oyuncu olmayı hedefleyen firmalar nezdinde fuarın cazibesini mi düşürdü?

Muhtelemen yukarıdaki soruların çoğunun yanıtı bazılarında kısmen de olsa “Evet” olacaktır. Bunun yanı sıra fuarın hemen Ramazan ayı ve bayram ertesine gelmesi de katılımda olumsuz yansımalarda bulunmuş olabilir. Ramazan ayını ve bayramı yoğun geçiren firmalar dinlenme sürecine girmişken, Ramazan ve bayramdan olumsuz etkilenen firmalar ise kayıplarını telafi etmek için kendi içlerinde hızlı bir çalışma dönemine girmiş olabilirler. Özellikle askeri firmaların hava-kara-deniz üçlemesini içinde barındıran savunma fuarı IDEF’e diğer fuarlara verdikleri önemden daha fazla önem vermesi de katılımdaki düşüklüğün temel etkenleri arasında.

Az sayıda yabancı katılım

Airshow’un Ankara’da gerçekleşiyor olmasını fırsat olarak değerlendirmeye çalışan birkaç yabancı firmanın dışında pek uluslar arası oyuncuya rastlamadık. Her şeyden önce AIREX’te iş jetlerini sergileyen firmaları elbette Ankara’da çok da beklemiyorduk –hele ki başbakan kendi özel jetini çoktan seçmişken-. Zira iş jeti devi Bombardier bile, orman yangınlarıyla bütün yaz gündeme gelen yangın söndürme tipi uçağını Bombardier 415 (Dört on beş)’ini getirdi. Fuarın askeri nitelik kazanmamasından dolayı Boeing, Lockheed, Northrop vb. devlerin gelmemiş olması da sürpriz değildi.

Göze çarpan firmalardan birisi olan JAI ise fuarı doğru değerlendirdiğini düşünen ama pek de umduğunu bulamayan firmalardandı. Kendi geliştirdikleri ve ürettikleri ISR (Intelligence, Surveillence, Reconnaisance) –Keşif, gözlem, istihbarat- insanlı ve insansız uçaklarını tanıtmak üzere gelen firma, fuara bekledikleri yüzlerce askerle ya da üst düzey ordu yetkilileriyle karşılaşamadılar. Yedek parça ve malzeme üretimi gerçekleştiren irili ufaklı yabancı firmalar da benzer duygularla ayrılmış olmalılar.

Bardağın dolu tarafı

Bardağın dolu tarafını görmek gerekirse…

Her şeyden önce büyük fuarlarda devlerin varlıkları arasında ilgi görmeyen havacılık çalışanları dernekleri ve üniversiteler fuarın ilgi odağı olmayı, her gelence ziyaret edilmeyi ve kendilerini ifade etmeyi başardılar. Fuarın az sayıdaki standlarının %50’sini oluşturan dernekler ve okullar, yoğun olmayan iş temposu arasında birbirleri ile de çeşitli ortak faaliyetlerde bulunma kararları çıkarttılar. Fuarın tüm ziyaretçileri İTÜ’nün ve ODTÜ’nün okullarında tasarlamış ve geliştirmiş oldukları uçakların prototiplere büyük ilgi gösterdiler. Dernekler ise sivil ziyaretçiye, havacılığın neresinde durduklarını iyi bir şekilde anlatabildiler. Önceki fuarlardan bu yönüyle ayrılan AIRSHOW, ticari amaçlarla orada bulunmayan katılımcılar için iyi bir fuar oldu.

Bunun yanı sıra, gerçekleşen seminerler basın ordularınca değil, gerçekten de orada bulunan, ilgilenen, bu seminerden fayda sağlayacağını düşünen ziyaretçilerce dinlendi. Benim zevkle dinlediğim seminerlerden birisi, TÜBİTAK’ın AB 7. Çerçeve Programı kapsamında havacılık alanında yürüttüğü faaliyetlerin Türkiye’deki irtibat görevlisi olan Sn. Aziz Koru’nun görevde bulunduğu faaliyetlerle ilgili seminerdi. Uzun süredir Türkiye’deki bir çok firmanın, araştırmacının ve okulun belki de kolaylıkla faydalanabileceği fonları, destekleme projelerini ve imkanları anlatmaya, aktarmaya çalışan Koru, basının şu an önemle üzerinde durması gereken bir çok fırsattan bahsediyor, ancak benim de gördüğüm kadarıyla maalesef yeteri kadar ilgi yok; çünkü yerli firmalarımızın bundan haberi ve bilgisi de yok. Yeri gelmişken, www.fp7.org.tr adlı web sitesini bir ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Biraz araştırırsanız şu an devlerle işbirliği içerisindeki irili ufaklı yerli firmaların başarı öykülerine de rastlayabilirsiniz. Ayrıca 13-14 Kasım tarihleri arasında İzmir’de AB’nin havacılık alanındaki önemli yetkililerinin de katılımda bulunacağı uluslar arası bir konferans gerçekleşecek. İlgililerin www.izmiraerospace.com adresini de ziyaret etmeleri faydalı olabilir.

Ne olmalıydı?

Bu fuarın başkentte gerçekleştiği bilinciyle, sadece İstanbulluya değil, Ankaralıya da ulaşılmalıydı. IDEF’in de önümüzdeki sene İstanbul’da gerçekleşeceği düşünülürse Ankara öksüz bırakılmamalı. Fuarın daha çok Ankaralı tarafından ziyaret edilmesi için fuar başta Ankara’da duyurulmalıydı. Fuar alanına servis araçları da olmasına rağmen çok fazla ziyaretçi gelmedi. Bu da yeteri kadar tanıtım yapılmadığı fikrini veriyor. Ankara’nın başkent olmasının avantajı kullanılarak yurtdışında daha çok tanıtım yapılmalı, yabancı firmalar çekilmeye çalışılmalıydı…

Elbette CNR tüm bu söylediklerimizi de yapmıştır… Ancak tablo gösteriyor ki; daha fazla yapılmalı…

Tevfik Uyar

Havacılık Sadece Ticaret midir? – Türk Havayolu Firmalarının Acı Sonları


Açıldıktan kısa süre sonra kapanan ya da ruhsatı iptal edilen firmalar hem sektörün özgüvenini sarsıyor, hem de arkasında işinden olmuş binlerce mağdur personel bırakıyor. Sorun nedir? Nasıl çözülür?

Yakın bir zamana kadar havacılık bir çok ülke için milli bir meseleydi. Ülkelerin ilk havayolu şirketleri kurumlar olarak bizzat devletlerin kendisi tarafından kuruldu. 1933’te Havayolları Devlet İşletmesi olarak kurulan ve 50’lere kadar “Devlet Hava Yolları (DHY)” adı altında hizmet veren Türk Hava Yolları da bizim milli havayolumuz olarak görev yaptı, hala da bayrak taşıyıcı firma olarak semalardaki yerini koruyor.

Nitekim, dünyada özel havayollarının yaygınlaşmasıyla beraber Türkiye’de de özel havayolu firması kurma girişimleri başladı. 1984’te kurulan Sönmez Havayolları, Türkiye’nin ilk özel havayolu firması olma ünvanına sahip oldu. O günden bu yana çeşitli havayolu firmaları kuruldu. Kimisi hala ayakta, kimisi ise kurulduktan kısa bir süre sonra kapandı.

Onlarca firma neden kapandı?

Türk sivil havacılığı adına verimli geçen yıllar, özellikle özel havayollarına iç hat uçuşlarının serbest bırakılmasıyla şaha kalktı, ve şu an köklü yapılarıyla bildiğimiz bir çok havayolu firması ya o dönemde büyük bir değişim ve büyüme yaşadı, ya da yeni kurularak bugünkü büyüklüğüne ulaştı. Ancak, tüm bunların yanında kurulan ve kurulduktan çoğunlukla kısa bir süre sonra, bazense fırtınalar içinde geçen yıllardan sonra dağılan havayolları da var. Genellikle ekonomik sıkıntılarla kapanmış olan havayolları arasında SHGM’nin ilgili yönetmeliklerine uygun davranamadığı, eksiklerini tamamlayamadığı için kapatılan ya da sonu uçaklarından birinin kaza yapması ile gelen havayolu firmaları da var. Türkiye’de her on senede bir gerçekleşen ekonomik krizlerin de havayolu firmalarının bekasını sürdürememesinde etkisi büyük.

İlk özel havayolu Bursa’da kuruldu

İlk olarak özel havayolu firmalarına havacılığın bugünkü merkezleri olan İstanbul ve Ankara yerine Bursa’da rastlıyoruz. Bursa Havaalanı anamerkezli Sönmez Airlines 1984’te kuruldu. Yapımına 1995’te başlanan Yenişehir havaalanının 2001’de tamamlanması üzerine Bursa Havaalanı personeli buraya kaydırıldı, Bursa Havaalanı’na ait tehçizat ise Ankara’ya gönderildi. Sönmez Havayolları’nın sallanışı böylelikle başladı, krizlerle mücadele eden havayolu firması 2005’te resmen kapandı.

İstanbul Havayolları neydi? Ne oldu?
Sönmez Havayolları gibi uzun süre ayakta kalabilmiş havayolu firmalarından bir diğeri de İstanbul Havayolları. 1986 yılında Türksan Holding bünyesi altında, Lütfi Renda tarafından kuruldu. Uzun yıllar sorunsuz hizmette bulundu. 1999’a gelindiğinde 3 bin 375 koltuk sayısıyla, 19 uçağa sahip, Türkiye’nin en büyük özel havayolu şirketiydi. Ancak 1998’de Lütfi Renda şirketten ayrıldı. 450 milyon Alman markı cirosu olan şirket bu tarihten sonra gerilemeye başladı. 2000 yılına gelindiğinde şirketin sadece üç uçağı vardı. 2000 yılındaki krizle beraber iyice darboğaza giren havayolu firması o yılın Ağustos ayında ticari hayatına veda etti. Ardında alacaklarını alamayan binlerce mağdur bıraktı. İşten çıkarılan ve daha sonra şirketin kapatılmasıyla açıkta kalan personel alacaklarını almak için dört sene mücadele etti ve davaların bir çoğu çalışanlar lehine sonra erdi. Ancak havayolu firmasını geliştirmek için aldıkları kredileri holding bünyesindeki diğer şirketlere aktaran şirketin eski ve yeni yöneticileri hakkında açılan bazı davalar bugün hala sürüyor.

Birgen Air’in belalı kazası

1988 yılında kurularak 1996’ya kadar faaliyet gösteren Birgen Air da iddialı firmalar arasındaydı. Filosunda 2 adet Boeing 737-300, 3 adet Boeing 757-200, 1 adet 767-200 ve 1 adet MD DC-10 bulunan bu büyük firmanın talihsizliği, geçirdiği bir kaza oldu. 301 sefer sayılı Frankfurt uçağı Atlantik Okyanusu’na düştü ve 13’ü mürettebat 176 kişi hayatını kaybetti. Kazadan sonra hızlı bir düşüş yaşayan ve Almanya’daki tur operatörleri tarafından tüm rezervasyonları aniden kesilen havayolu aynı yıl kapandı. Bu kaza sadece Birgenair’in geleceğini etkilemedi. Sözgelimi, 1992’de kurulan Albatros havayollarının ve 1994 yılında kurulan Holiday Havayollarının da çoğunlukla uçuşlarını gerçekleştirdiği Almanya hattı bu kazadan sonra kapandı ve Albatros, Holiday gibi, büyük ölçüde turistleri tur operatörleri vasıtasıyla Türkiye’ye taşıyan bir çok havayolu kapanan firmalar arasında yerini aldı. Nitekim 90’lı yılların temel sıkıntısını Birgen kazası oluşturdu.

Havacılık “adaletli” bir sistemdir

Birgen Air kazası öncesinde ve sonrasında genelde havayolu firmalarının sonunu getiren konular arasında alınan borçların ödenmemesi, ancak bu borçların büyük ölçüde işte köklü ve tecrübeli olmamaktan kaynaklanan sıkıntılardan doğduğu görülüyor. Türk Sivil Havacılığı’nda 90’lı yılların sonları ve 2000’ler, zengin ailelerin havayolu işletmeye karar vermesiyle karakterize edilir. Ancak sektöre tecrübe ve bilgi ile girmeyen, alel acele bir iki uçak alıp havayolu kurmaya karar veren grupların da sonu hazinle bitmiştir. Havacılık sektörünün bu yönüyle adil olduğuna kanaat getirilebilir, çünkü bilgisizlik ve tecrübesizliği asla affetmez.

Bugünkü kilitler neden vuruldu?

Bu sene içerisinde iki genç havayolu firmamız kapılarını kapattı. Bunlardan birisi Tarhan Tower havayolları. Avrupa ve Ortadoğu uçuşları yapan havayolu, yönetim kurulu başkanının SHGM ile ilgili iddialarıyla gündeme geldi ve skandal yarattı. Hatta kapanmalarının sebebini SHGM Genel Müdürü Dr. Ali Arıduru’nun rüşvet istemesi, ancak kendilerinin bu rüşveti vermemesi olarak duyurdu. Ancak SHGM asıl sebebin Tarhan Tower Havayolları’na ait bulguların olduğunu bildirdi, ve tüm bu bulguların bilgi ve belgesinin müdürlükte bulunduğunu ilan etti. Şüphesiz bu bulguların en önemlilerinden birisi Tarhan Towers’ın İran’a kiraladığı uçağın motoruna saplanan kurşunu SHGM’den gizlemesiydi. Nitekim TT Airlines, toplam 265 adet bulgusuyla ruhsatı bulgular dolayısıyla iptal edilen nadir havayolları arasına girdi. SHGM Genel Müdürü Dr. Ali Arıduru o dönemde bu süreci “Kabadayılıkla havacılık olmaz” diyerek özetledi.

Golden Havayolları iki şansı da tüketti

Golden Airlines’a kilit vurulmasının sebebi ise mevzuatın gerektirdiği gibi davranmamak oldu. Bugünkü mevzuat havayolu işletme ruhsatı isteyenlere en başta tek uçağı şart koşarken, bir yıl içerisinde muhakkak ikinci uçağın getirilmesini de zorunlu kılıyor. Golden Air, birinci uçağıyla geçici işletme ruhsatını almış ve uçuşlarına çoktan başlamıştı. Ancak ikinci uçağı bir sene içerisinde bir türlü getiremedi. Böylece şirketin ruhsatının iptal edilmesi gündeme geldi. Bu dönemde Golden Havayolları’na ikinci uçağını getirmesi için iki defa üç aylık süreler tanındı. Ancak Golden Air bu iki şansı da kullanamadı. Yabancı bir kurtarıcı ortakla yapılan görüşmeler de sonuçsuz kaldı. Nitekim diğer uçağın sahibi olan ILFC, Golden Air’deki uçağını da geri çekmişti. Tüm bu olanlardan sonra uçaksız kalan Golden Air’in kapısına kilit vuruldu.

Fly Air’da AOC var ama mali güç yok

Yakın zamanda ruhsatı iptal edilen, ancak mahkeme ile işletme ruhsatı üzerindeki durdurma kararının yürütmesini iptal ettiren Fly Air’ın da durumu ilginç. Her ne kadar işletme ruhsatı yürürlükte olsa da, şirket borçları yüzünden icra memurlarının ziyaretine uğruyor. SHGM ve üst mahkemeler arasında gidip gelen şirketin akıbetinin ne olacağı kestirilemiyor.

Havayolu işletmesi nasıl kurulur?

Bugün havayolu işletme ruhsatı (Air Operator’s Certificate) alabilmek için çeşitli kurallar var. Bu kurallar işletilecek uçakların 20 ve 100 koltuk sınırlarının üzerinde olup olmadıklarına göre değişiyor. 2007 Haziran’a kadar 100 koltuk kapasitesinden yüksek uçaklarla tarifesiz seferler yapmak için önce bir adet uçağa sahip olmak, ancak bir sene içerisinde ikinci uçağı getirmek zorunlu idi. Ancak 2007 Haziran’dan beri bu rakamlar iki ve üç olarak değiştiler. Tarifeli seferler içinse bu rakam beş. Uçakların işletmeci özel ya da tüzel kişinin kendisine ait olması ve 15 yaşından küçük olması halinde herhangi bir teminat ödenmiyor. Sadece SHGM’ye AOC ruhsatı harcı olarak koşulsuz beş yüz bin ABD doları ücret yatırılması gerekiyor. Ancak uçaklar kiralama yoluyla elde edildiyse, ya da on beş yaşından büyükse bu defa bir miktar daha teminat yatırılması gerekiyor. Yani uçakların mülkiyet dahilinde ya da kiralık olmasına göre toplam yatırılan teminatın bedeli 1 ila 3 milyon dolar arasında değişebiliyor. Hava taksi hizmeti veren bir firma kurmak ise nispeten daha kolay ve ucuz.

Bu kurallar ancak mali gücü olanların havayolu işletmesi sahibi olması, dolayısıyla işlerin hesaplandığı gibi gitmediği durumlarda firma personelinin ve firmanın borçlu olduğu diğer işletmelerin mağdur olmaması için oluşturulan kurallar. Kurulan havayolu işletmesinin yönetmeliklerde belirtilen kalite, tecrübe ve bilgiye sahip bir organizasyon şeması olma zorunluluğu da var.

Parası olan “havayolu” kurabilir mi?

Ancak bu kurallarla beraber cirosu ve getirisi yüksek olan havacılık sektörü mali gücü yerinde olanlar için cazip bir sektör haline geliyor. Organizasyon şemasında tecrübeli ve bilgili kimseler olsa da şirketi finanse eden ve büyük ölçüde kararları alan kimselerin havacılık ile ilgi ve bilgilerinin düşük seviyede olması şirketlerin geleceği için tehlike arz ediyor.

Dikkat çeken noktalardan biri, tükenen havayolu firmalarının bir çoğunun Eurocontrol ücretlerini bilerek ertelemesi ya da ödeyememesi. Bu durumda Eurocontrol ile firma arasında uluslararası bir sıkıntı doğuyor. Firmanın Avrupa uçuşları iptal edilebiliyor, ya da Eurocontrol uçaklara el koyabiliyor. Üstelik Eurocontrol nezdinde ülkemizin imajı zayıflıyor ve tabir-i caizse Türkiye ve Türk firmalar “borç takan” konumuna düşüyor. Dikkat çeken bir diğer nokta da sektöre plansızca giren firmaların mevzuatın gerektirdiği gibi davranamayarak ikinci ya da üçüncü uçaklarını getirememeleri. Bu durumda da SHGM, uçuş işletme ruhsatını askıya alıyor ve şirkete eksiklerini tamamlaması için belirli bir süre veriyor. Bu süre zarfında firma, çalışanlarına maaşlarını ödemekten kaçınıyor, ya da maaşları azaltıyor. Bu da krizin tabana yayılmasına sebep oluyor. Şirket, milli ve milletlerüstü kurumlarla sıkıntı yaşarken, mağdur olan personelinin ekonomik ve duygusal baskısı altında kalıyor.

Bizim önerimiz: Değerlendirme kurulu

Bu sebeple havayolu işletmesi kurmanın, daha fazla ciddiye alınması gerekiyor. Nitekim SHGM, durumun farkına vardığından 2007 Haziran’da, havayolu işletmesi kurma ile ilgili SHY-6A yönetmeliğinde radikal değişiklikler gerçekleştirdi. Ancak hala değerlendirme ve onaylama kısmı biraz daha yetersiz gibi görünüyor. Sadece mali güce sahip olmanın ve tecrübeli bir organizasyon şeması sunulmasının yetersiz olduğu açıktır. Şu durumda, havayolu işletmesi kurmak isteyen kişi ve kurumların taleplerinin uzman ve etik bir kadro tarafından ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmesi gerekir. Geçtiğimiz yıl sonunda Yeni Şafak’ta yayınlanan, PKK’nın uyuşturucu trafiğinde havayollarını kullandığı haberi de artık hava taşımacılığına izin verilirken daha geniş tetkikler yapılması gerektiğini ortaya koyuyor.

Kadro kapsayıcı olmalı

Bu tetkiklerin tam anlamıyla yapılması için önerdiğimiz değerlendirme kurulunun Ulaştırma Bakanlığı’nın SHGM, DHMİ gibi Havacılıkla ilgili kurumlarından bilirkişilerin yanısıra emniyet teşkilatı, istihbarat teşkilatı, maliye bakanlığı gibi, sözkonusu yeni hava işletmesinin güçlü ekonomi, güvenlilik gibi yeterlilikleri sağlayıp sağlamadığını tetkik edebilecek ve onayabilcek kurumların temsilcilerini içermesi gerekir.

Tevfik Uyar, Aviation Türk, Sayı 3 (Nisan 2008)

EK – TABLO – Tarihte Türk Havayolu Firmaları

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google