Articles Tagged with: Ankara

2016’nın ardından

2013, 2014 ve geçtiğimiz yıl hakkında yaptığım gibi, bu yıl da bir önceki yılın bir değerlendirmesini yaparak, kendi kendimi gaza getireyim dedim. Arşivleme açısından da faydalı aslında.

Geçen sene yazımın girişinde şöyle yazmıştım:

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Bu yıl bu durumun değişmesi bir tarafa, her şeyin daha da kötüye gitmesi ne acı… Lakin artık bu hâlin çıktısı yoğunluk değil, yılgınlık olabiliyor…

Her neyse. Gelelim verilere. Hepsinden önce bu blog ile başlayalım. Blog 2016 yılı boyunca 60.704 defa görüntülenmiş. 14 yazı yazmışım, ki bu sayı geçtiğimiz yıllara göre epey az. Sanırım az olmasında daha pek çok platformda yazmaya başlamamın etkisi var. Herkese Bilim Teknoloji, ODTÜlü dergisi ve bazı başka yazılarımı yayımladığım Medium gibi. Misal, Medium’da yayımladığım 29 yazı var (bazısı blogda da olmak üzere).  Herkese Bilim Teknoloji’de ise 19 köşe yazım mevcut, ki bunların tamamı sadece orada. (Bir de artık şiirlerimi blogumda değil, mahlasla başka bir adreste yayımlamam da etkili elbette :) Bilen biliyor sanırım. )

Tüm platformlarda en çok okunan yazılarımı şöyle listeleyebilirim:

  1. Sık Kullanılan Safsata: Peki şunun hakkındacılık #Whataboutism
  2. Üniversitede Astroloji – (Yalansavar)
  3. Menopoz gerekli midir? – (HBT)
  4. Göz göre göre sahtecilik – Çeşitli satış platformlarında yapılan tez sahteciliği üzerine.
  5. Harf devrimi üzerine – (HBT)
  6. Yok öyle şirin tatil beldeleri – Kuzey Ege’nin dramı…
  7. Bilim okuryazarlığı – 405 Blog için kavram hakkında söyleşi.
  8. Kazıklanma rutini – Bizim günlük kazıklanma talihsizliğimiz…
  9. Kim milyoner ve olasılıkçı olmak ister?  – Yarışmada izlenecek strateji hakkında matematik hesabı

 

Yayınlar, Eserler, Faaliyetler…

Bu yılın benim açımdan en heyecanlı olayı öykü kitabım Tek Kişilik Firar oldu. Hakkında bazı değerlendirmelere soldaki Goodreads bağlantısından ulaşılabilir. Kitap hakkında çok güzel söyleşilerde bulunduk (Remiz Kitap Gazetesi, Oda TV) ve hakkında güzel şeyler yazıldı (BKK,  Artful Living, Sözlük, Teknomani).

Yükseköğretim ve Bilim dergisinde başta astroloji olmak üzere sözdebilimlerin topluma verdikleri zarar hakkında bir makalem yayımlandı.

Yalansavar Podcast Serisi birinci sezonu müthiş geçti.  Bu bölümlerden dördünde ben de yer aldım (2, 5, 9 ve 13).

Muhabbet Teorisi‘ni de hedeflediğim kadar sıklıkla olmasa da takipçilerini üzmeyecek bir periyotta yayımlamaya çalıştım (MT 05’ten MT 15’e tam 11 Bölüm!). Osman Ender Kalender, Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın, Umut Yıldız, Selçuk Topal, Bilge Demirköz ve Betül Kacar bu yılın muhabbet teorisyenlerinden oldular.

Mart’ta Ankara Kent Radyosu‘nun konuğu oldum ve Güneş Tutulması ile Deprem ilişkisini konuştuk (Dinle).

CNN Türk‘te Ekin Olcayto’nun konuklarından biri oldum ve astrolog konukların da olduğu programda astrolojiyi tartıştık (İzle).

Bir romanımı internetten ücretsiz tefrika etmeye başladım. RAFTAN, aynı zamanda fantastik unsurlar içeren ilk romanım. Şu an 8 bölüm yayında!

Türkiye’nin yeni bir çizgiroman dergisi var: YABANİ!  Bu yıl iki öykümle yer aldım Yabani’de.

Daha evvel 3 defa ikincilik aldığım TBD bilimkurgu öykü yarışmasının derece alan öyküleri DÜNYALILAR adlı bir kitapta toplandı. Şiddetle tavsiye ederim. Çok güzel yerli bilimkurgu örnekleri var. Hakkında bir inceleme…

Bir adet öykü de Pera Müzesi için yazdım. Kathrine Behar’ın veri girişi adlı sergisinden aldığımız ilhamla öykü yazmamız istendi ve ortaya COGITO çıktı. COGITO, Yabani’nin Aralık sayısında da yayımlandı ve epey beğeni topladı.

 

2017’de…

Twitter takipçilerim biliyor: Sigarayla vedalaştım! Benim için harika bir gelişme oldu bu…

Son üç ay, hem şahsi nedenlerle hem de gündemdeki moral bozucu olaylar nedeniyle son derece durgun bir zaman oldu benim için. Yaşadığımız günlerde bir şeyi öngörmek pek kolay değil… Ancak eğer moral ve huzurum yerinde olursa, Domingo yayınevi için yeni bir çeviri yapmayı planlıyorum. Kırmızı Kedi Yayınevi ile mantık alanında bir kitap için anlaşmışlığımız çoktan mevcut… Oturup bitirmem gerekiyor bu kitabı. İkinci bir öykü kitabı için de kolları sıvamayı çok istiyorum.

Lakin yazmak çok zor geliyor bir süredir. Dinlenmek de bir ihtiyaç. Bir süredir dinlenmek için resim yapıyorum. Kelimeler, fikirler değil, renkler, boyalarla uğraşmak çok daha huzurlu olabiliyor…

Daha çok okuduğum ve yazdığım günler hemen gelsin istiyorum.

 

Herkese mutlu, umutla dolu bir yıl dilerim!

 

KİM MİLYONER (VE OLASILIKÇI) OLMAK İSTER?

Geçtiğimiz günlerde TV’de denk geldikçe severek izlediğim “Kim Milyoner Olmak İster” yarışmasına başvurdum. Başvurduğumdan beri de “ben olsam ne yaparım?” diye düşünüyorum. Ezelden beridir yarışmacıların -her nedense- 60.000 sorusuna takıldıklarında doğru stratejinin ne olduğunu hesaplamaya niyetliydim, başvurunca da oturup hesaplayayım dedim.

Olasılıksal problemlerde strateji belirlemek için yapılan hesaplamalar çok basittir. Bu hesaplamalarla amaçladığımız şey “oyun değerini” bulmaktır. Daha evvel oyun değerinden şu yazımda bahsetmiştim. Burada da kısaca bahsedeyim: Bir oyunun değeri, o oyunu getirisiyle olasılığının çarpımıdır. Basitçe örneklemek gerekirse: Yazı Tura oyunu oynuyorsanız ve kazanınca size 50 TL vaat ediliyorsa, kazanma olasılığınız 0,50, dolayısıyla da oyunun değeri 25 TL’dir. Klasik iktisat teorisine göre böyle bir oyuna giriş parası 25 TL’den azsa girilir. Değilse girilmez.

Peki bu soruya gelindiğinde yanıt kesin olarak bilinmiyorsa ne yapmalı? Hangi hareket mantıklı olur? Bilmediğimiz bir soruda şansımızı denemek mantıklı mıdır?

Önce doğru stratejinin ne olduğunu üç senaryoya göre belirlemeye çalıştım. Senaryolar şöyleydi:

  1. Yarı yarıya joker hakkımızın bulunduğu (veya iki seçeneğin olmadığından kesin olarak emin olduğumuz)
  2. Tek bir seçeneği kesinlikle eleyebildiğimiz (yani üç seçenek üzerinde düşündüğümüz)
  3. Hiçbir seçeneği eleyemediğimiz

Bunu yaparken de sadece mevcut soruya odaklanarak yapmıştım ilk önce. Oysa bir soru bilinirse, devamında daha büyük değerli sorular için yarışmaya devam ediliyordu. Bunu da hesaba katınca karşıma ilginç bir sonuç çıktı: Bu yarışmada neredeyse her durumda cevabı sallayarak ilerlemek mantıklı. Evet yanlış duymadınız. Olasılık teorisine göre CEVABI BİLMİYORSANIZ DA SALLAMANIZ GEREKİR!

Öncelikle hiçbir joker olmadığı kabulüyle tüm soruları sallayarak ilerlemenin değerlerini bir tablo halinde çıkardım:

tablo1

Tabloyu açıklamak gerekirse:

Tüm sorular sallandığında mevcut sorudan ve sonraki sorulardan gelenler (DOĞRU TUTARSA 1/4) satırında bulunuyor (kavun içi).

Yanlışsa (Ki bunun olasılığı 3/4) son barajın değeri elde ediliyor. İki baraj olduğundan 3. sorudan itibaren bu değer 750 TL, 8. sorudan itibarense 11.250 TL.

Bu ikisini toplayarak TOPLAM BEKLEN DEĞER’i buluruz. Bu değer ÇEKİLME DEĞERİ’nden büyükse yarışmaya devam edilir. Sadece 5. ve 6. sorularda küçük bir farkla ÇEKİLME DEĞERİ daha yüksek. Eğer elimizde jokerler bulunduğu düşünülürse bu sorularda da devam etmek mantıklı olacaktır.

Şimdi söylediklerimi daha iyi anlatabilmek için 60.000 değerli soruyla karşılaşınca strateji belirleme hesaplarını detaylı olarak göstereyim. Birinci senaryomuz: Şıklar hakkında hiçbir fikrimiz yok.

s1

İki seçenek vardır: Devam etme ya da Çekilme. Bu soruda çekilirseniz eğer 30.000 TL’lik çekinizi alır gidersiniz. Rasgele bir cevapla devam ederseniz ve bu doğru tutarsa (1/4 olasılık) 60.000 kazanırsınız. Bu ihtimain değeri 15.000 TL’dir. Eğer bilemezseniz (3/4), baraj olan 15.000 TL’ye dönersiniz. Bu ihtimal de bize 11.250 TL kazandırır. İkisi toplandığında oyunun BEKLENEN Değeri bulunur. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) > Devam (26.250) olacaktı. Ne var ki yarışmaya devam edebilmek de önemli bir avantaj olduğundan sonraki soruları da hesaba katmalıyız. En kötü ihtimalle (hiçbirini bilemediğimiz ve sallamak zorunda kalacağımız ihtimali) yaptığım hesaplamları bir önceki tabloda vermiştim. Gördülüğü üzere, sonraki soruları da hesaba kattığımız için Devam değeri kesinlikle Çekilme değerinden yüksek oldu. Strateji şüphesiz DEVAM’dır.

Diğer senaryolar şöyle:

s2

Eğer tek seçeneği eleyebiliyorsanız (“Ankara’da olmadığından eminim” gibi…) artık 3 seçenek arasından seçim yapıyorsunuz demektir. Eğer sonraki soruları hesaba katmasaydık Çekilme (30.000) = Devam (30.000) eşitliği olurdu. Devam ettiğinizde kazancınızı artırma şansınız olduğu için (ki bu şans 15.625 TL’ye karşılık geliyor) her halükarda devam etmenin karlı olduğu bu örnekte daha iyi anlaşılır.

s3

Jokeriniz varsa zaten soru tadından yenmez! İşte yukarıdaki de iki seçenekli hareket senaryosu. Sonraki soruları hesaba katmsaydık bile 37.5000 > 30.000 eşitsizliğinden ötürü kesinlikle devam edilmesi gerektiği sonucuna varırdık. Katınca zaten fark devasa hale geldi.

Sonuç ve Azalan Marjinal Fayda

Elbette bu türden bir hesaplama “marjinal fayda” kavramını dışarıda bırakır. Örneğin: 250.000 TL cepte ve 1.000.000’luk soruya geldiniz. Yanıt ve seçenekler hakkında da hiçbir fikriniz yok. Tablomuza göre çekilme değeri 250.000. Oysa devam etmenin değeri 261.250 TL. Buradaki ekstra 11.250 TL’nin (ya da kazanmanız halinde alacağınız 750.000 TL’nin) sizin için hiç yoktan 250.000 kazanmaktan daha az değeri olabilir. Yani 250.000 TL’yi 1.000.000 TL yaparak dört katına çıkarmak, bu kazancın sizin için olan faydasını da 4 katına çıkaracak diye bir kaide yok. Muhtemelen son iki soruda ben de riske atmazdım.

Az önceki senaryoyu da bu bağlamda ele alırsak: Bazılarımız için 15.000 TL’lik barajla 30.000 TL’lik çekilme arasındaki marjinal fayda farkı çok yüksek olabilir (Birisi 15 aylık kazancınıza, birisi 30 aylık kazancınıza denk geliyor olabilir). Bu nedenle GARANTİ bir 15.000 TL’ye doğal olarak sıcak bakabilir. Ancak ayda 15.000 TL kazanan birisi için bu marjinal fayda farkı o kadar önemli olmayabilir.

Yani önünde sonunda nasıl davranacağımızı “azalan marjinal fayda” kavramı belirler. Ancak bunu da tayin edebilmek için yine de hesap yapabilme, veyahut “finansal okur yazarlık” kavramının önemli olduğunu düşünüyorum.

RÜYA DİLİ

2 hafta kadar önce sabah 07:00’de, Eskişehir’den Ankara’ya gitmek üzere yola çıktım. Arası düz ova. Hava sıcaklığı -2 derece. Gece ya kırağı düşmüş, ya da bir önceki haftadan kalan kar kalıntıları, emin değilim. Sağlı sollu ak sakallı otlar, ağaçlar. Bir de ağır sis var, ama sanki pamuk.

Haftaiçi o saatte yolda kim olur? Saatte 20 arabaya rastlamamışımdır. Sisi yara yara gidiyorum, önümde 20 metrelik bir görüş mesafesi ya var, ya yok. Bazı sinema filmlerinde karakterin rüya gördüğünü anlatmak için çerçeve bir sisle kaplı olur, ortası ise nettir. Çok başarılı olmasa da rüya algısı yaratmayı başarır bizde bu durum. Tıpkı öyle bir şey… Bir rüya gibi.

TRT Radyo 1 olsa gerek. Belki de 4’tür. Sayısı mühim değil. Önce bir flüt solosu çıkıyor. Kimden olduğunu duymayı unutuyorum, ama rüyamı bir sinema sahnesine çeviriveriyor. Hemen ardından da Bach’a ait olduğu söylenen bir obua konçertosu. Üstüste bindirilmiş zevk kıtaları beynime hücum ediyor. Notalar duygulara tercüme oluyor, müzik ise tercüman ve bestecinin ne anlatmak istediğini onun kendi idrak boyutunda anlamaya başlıyorum. Bir uyarıcı almışım gibi. Ve o eseri önündeki porteden okuyan müzisyenlerin parmakları oluyorum. O eseri icra etmek için nasıl da bir ahenk yakalıyor, ortak bir güzelliğin birer ucundan tutuyorlar?

Saat 08:00’i geçtiğinde coğrafya daha da karasallaşıyor. Sisin bittiği yerde parçalı bir bulutun ardından yüzünü gösteriyor güneş. Sivrihisar’ı az geçtiğinde toprağın dumanı tütmeye başlıyor. Radyoyu kapatıyorum bir süre, yolun sesini bana tekerlekler aktarsın. Öyle de yapıyorlar… Biliyorum bir zamanlar asker postalları döverken burayı, bir millet sadece özgür yaşama hakkı için savaş veriyordu.

Polatlı’ya kadar öyle gittim sanıyorum… Polatlı demek Ankara demektir artık. Radyo’yu tekrar açıyorum, yürek okşayan bir TRT sanatçısı, bir Ankara şarkısı söylüyor:

“İndi bahar Ankara’nın sisli yamaçlarına
İçli sesin ah ne kadar açtı gönülde sızı”

Ve üstüste bindirilmiş zevk kıtalarının ikinci taarruzu başlamış oluyor… İlkinde “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır.” diyerek geri çekilmemiştim zaten.

Ve orada tekrar anladım ki, o sıralarda zihnimi yeni kurtardığım bir ağırlıktan ucuz kurtulmuştum.

O ağırlıkla bu savaşa girişilemezdi, yalnız kalırdım. Yalnız kalmamak içinse savaş meydanına hiç çıkmazdım.

O ağırlıkla savaşın yükü paylaşılamazdı. Yenilgi en baştan kabul edilirdi.

Bir dili vardı herkesin, hayat ile konuşmak için kullandığı ve dil iki kişiyi bağlamayacaksa bir işe de yaramazdı.

Sis tamamen ortadan kalkıp da, güneş bozkırı tamamıyla aydınlattığında, Ankara’da bahardan kalma, temiz bir havanın beni beklediğini biliyordum.

Radyo’yu kapattım, ben başladım:

“Pembe küçük dudağııııııın, söyledi şarkımızıııı…”

“İZmit Odası”: Eğitim ve İmza Günü Gerçekleşti

Daha önce UTED’de gerçekleştirdiğimiz eğitimin bir benzerini İstanbul’a gelmemiş olan Sivil Havacılık Ulaştırma İşletme öğrencileri için tekrarlamak ve aynı gün Kocaeli Üniversitesi SHYO’da “İz Odası” için bir imza günü düzenlemek amacıyla 18.03.2011 tarihinde İzmit’teydim.

Güzel bir kahvaltı ile başlayan gün eğitim ile devam etti. Çok güzel bir “imza günü etkinliği” sonrasında hızımızı alamayıp bir de akşam yemeği yedik.Read More

Ankara: Bana biraz renk ver

İsmi bir kitap adı gibi… Gören de yıllarca yaşadım da bir hatırat kaleme aldım sanır. Öyle değil elbet…

Ankara benim için daha önce hep şunlar oldu:

– Askeri basın turları için kalkış noktası olan Etimesgut Havalimanı
– IDEF fuarının eski evsahibi
– Airshow fuarının ev sahibi
– Bir başkent olarak Ulaştırma Bakanlığı ve Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün konuşlandırıldığı şehir
– Bazı arkadaş ve dostların ikamet ettiği şehir.
– Çeşitli iş ilişkilerini yürütmek ya da halletmek için uğranan mekan

Geçen hafta Ankara’da bir hafta kaldım. İlk defa kendi arabamla gittim. O yüzden listeye şu aşağıdaki maddeler de eklendi:

– İnsanların yol vermediği şehir. (Ankara’da yol verilmez, yol alınır diye de bir deyiş duydum hatta. İstanbul’un gözünü seveyim.)
– Altgeçit /Yangeçit ilişkisini çözmemin ve şehri anlamamın çeyrek depoya mal olduğu şehir
– 2 boyutlu şehir (Ozan Oğuz H. arkadaşım dikkat çekti, bu kavramı ona borçluyum. Şehri üstten göremiyorsun. Tüm sokaklar, ev dizilimleri… aynı oğlu aynı…)

Son gidişimde içinde bulunduğumuz yıl içerisinde iş sebebiyle İstanbul’dan Ankara’ya taşınmak zorunda olan iki arkadaşımın da şikayet ve düşüncelerini dinleme şansım oldu.

Bir kere İstanbul’dan Ankara’ya gitmek çok zor.

Ozan’ın da dikkat çektiği gibi, şehir iki boyutlu. Ovadan ibaret. Sokakları, evleri yüksekten gördüğün çok az nokta var ve bu çok az noktaya günlük hayatta pek de uğramıyorsun.

İstanbul’un ayrı bir havası var. Geçtiğimiz cuma akşamı Eskişehir’de Kentpark’ta kuzenim, kardeşim ve ben yürürken kuzenime de söylediğim gibi: “Şu dağın ardında bir deniz olduğunu bilmek dahi şehrin havasını değiştiriyor. İstersen sen şehrin öteki ucunda ol…”

Atatürk’ün Ankara’yı başkent olarak seçerken düşmanın güçlü donanmasıyla uğraşmak istemediği için denizi olmamasını bir avantaj olarak gördüğünü anlıyorum. Muhteşem bir stratejik karar. Dağlar arasındaki bu ovanın denizlere uzak olması “Hatt-ı müdafaa değil sath-ı müdafaa” prensibini başarılı kıldı. Ancak bizlere bürokrasi uğruna uğradığımız çorak ve bozkır bir başkent bıraktı. Başkent artık bir simge. “Başkent İstanbul olsun” gibi düşünceler de altı boş ve rejimden intikam almak isteyen, geriye dönmek isteyen bir kaç hastalıklı düşüncenin ürünü… Bu yüzden yine de insan Ankara’ya biraz renk gelsin istiyor.

Tabi bu noktada Göksu Parkı’ndan bahsetmemek olmaz. Ankara’nın ortasında bir gölet. Dağ kızağı denen bir şey de yapmışlar ki keyfimden iki kez art arda bindim. Şimdi beni bıraksalar koşar binerim.

Nitekim 1 hafta kalıp geldik işte yine. Özlemişim İstanbul’u.

Türklere vize çıkmazı

Her zaman bizim vatandaşımızın Avrupa’ya vize almak konusunda çektiği sıkıntının yanında avrupalıların özel bir mutabakat sayesinde sadece kimlikleriyle ülkemize girebilmesine imrenmişimdir.Read More

Cehalet ürünü sorular…

Bilmek, sormaktan önce gelir. Okumayan, bilmeyen birinin okumadığı, bilmediği konuda abesle iştigal sorular sormasından daha normal hiçbir şey yoktur. 

Bildiğini sananın sorusu daha bir bedbaht, daha bir saçmadır… İşte internette çeşitli sitelerde “Atatürk” karşıtlarının açmış olduğu gruplarda yer alan sorular. Bu kişiler Osmanlı Torunu olduğunu iddia ediyorlar. Nacizane bendeniz dilimin döndüğünce cevapladım. Buyrun:

1-Atatürk’ün 1919 yılında İstanbul’a gelerek Saray çevresinde Harbiye Nezaretini alabilmek için lobi yaptığı doğru mudur?

Evet doğrudur. Bu gizli bir bilgi değildir zaten. Atatürk bizzat kendisi anlatmaktadır. Ancak bunu bilmeyenler için her şeyi baştan yazalım:Read More

Ankara Öksüz Kalmamalı

Hayalkırıklığına sebep olan Airshow eleştiri oklarına hedef oluyor… Peki Ankara Havacılık için önem taşıyamayacak mı?

Geçtiğimiz hafta THK’nın Türkkuşu tesislerinde gerçekleştirilen Airshow Havacılık Fuarı akıllara iki soru getirdi: “Ankara Havacılık için önem taşımıyor mu?”, “Türkiye’ye iki Havacılık fuarı fazla mı?” Bir yanda ülkenin ticari başkenti, en kalabalık nüfusa sahip şehri, üretim, ithalat ve ihracatın, turizmin batı merkezi İstanbul var. Diğer yanda ise bürokrasinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, doğrudan ya da dolaylı olarak TSK ile iş yapan ya da kısmen ya da tamamen TSK tarafından kapsanan / desteklenen firmaların yer aldığı Ankara var. Üstelik bu şehir, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti. Ancak görülüyor ki, Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleşen bu fuar, ne halktan, ne yerli firmalardan, ne de uluslar arası devlerden ilgi görmüş değil… Bu sebepleri elbette irdeleyeceğiz, ancak bir yandan da bardağın hem dolu hem de boş taraflarını da görmek lazım. Read More

Havacılık Sadece Ticaret midir? – Türk Havayolu Firmalarının Acı Sonları


Açıldıktan kısa süre sonra kapanan ya da ruhsatı iptal edilen firmalar hem sektörün özgüvenini sarsıyor, hem de arkasında işinden olmuş binlerce mağdur personel bırakıyor. Sorun nedir? Nasıl çözülür?

Yakın bir zamana kadar havacılık bir çok ülke için milli bir meseleydi. Ülkelerin ilk havayolu şirketleri kurumlar olarak bizzat devletlerin kendisi tarafından kuruldu. 1933’te Havayolları Devlet İşletmesi olarak kurulan ve 50’lere kadar “Devlet Hava Yolları (DHY)” adı altında hizmet veren Türk Hava Yolları da bizim milli havayolumuz olarak görev yaptı, hala da bayrak taşıyıcı firma olarak semalardaki yerini koruyor. Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google