Articles Tagged with: ALS

ÖYKÜ: Gerçek Sevgi

Kadının gözlerine baktı yine. Bıkmadan, usanmadan bakacağı yeni bir çeyrek saate başlıyordu… Evet… Çeyrek saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hayran hayran bakacaktı.

“Konuşmadan gözlerinle beni sevdiğini söylesen…”

Adamın aklındaki şarkı idi bu… Şu an tam olarak da böyle yaptığını biliyordu. Nasıl yapmasındı?

Karşısındaki bu dilber… Bu kaşları kara, gözleri ela, gözü güzel, huyu güzel kadın… Bu dünyaya sanki sırf onun için gelmişti. Sanki bir vazifesi vardı yaradılışında ve bu güzeller güzeli, nazeninler nazenini kadını sevmekti bu vazife de.

Kadın, kendisine hayran hayran bakan adama döndü. Gözleri kesişiverdi. Adam bu kesişmeden aldığı hazzı gösterircesine daha da kıstı gözünü, dudakları gerildi. Coştu gönlü, sel gibi çağladı, bir şiir okuyası geldi. Tam dudaklarını bu amaçla aralamıştı ki, kadın göz temasını kesti. Sanki adam orada değilmiş gibi, başka bir yere, kayıtsızca bakmaya başladı.

“Sevgilim…” dedi adam, davudî sesiyle. “Bir kırgınlığın mı var bana?”

“Hayır yok. Nereden çıkardın?” dedi kadın. Lakin adam, bu ses tonunun hangi duyguları içerdiğini anlayacak kabiliyetteydi. Bir sıkılmışlık hissiydi bu.

“Sevgilim. Yoksa…”

“Bi kapar mısın artık çeneni?” dedi kadın, gözlerini kendisine çevirmeye tenezzül bile etmeden. Başka bir masada, kendisini görsün istediği başka birine bakıyordu. Hem o başka kişi tarafından görülmek istediğinden, hem de onun ne yaptığını merak ettiğinden…

İnatçı aşık vazgeçmedi.

“Son kez soracağım. Seni üzecek bir şey mi yaptım nur-u baharım?”

Kadın çehresini, biçare aşıka çevirdi: “Hayır yapmadın. İstesen de yapamazsın zaten.”

Gözlerini kırptıştırdı adam. “Teşekkür ederim. Bu yanıta ihtiyacım vardı” dedi. Kısa bir süreliğine başka bir yere dikti gözlerini. Lakin sonra… O kadına birazcık bakmasa onu kaybedeceğini, kaçıracağını sanacağı kadar büyük bir korkuyla, yani aşkın hakikî ızdırabıyla yeniden döndü kara kaşlı dilbere.

“Alıştım sana bir tanem… Alıştım her gün görmeye”

Buydu şimdi de aklındaki şarkı ama kadın hiç de oralı değildi. Hiç de alışmış görünmüyordu. Oysa daha dün… Dün bu bakışlarına karşılık bulmuyor muydu? Daha birkaç saat önce birbirlerine pek çok sevgi sözcüğü fısıldamamışlar mıydı? Yalan mıydı yani hepsi?

Böyle bir şeye sahip olduğu için nasıl da mutluydu… Şimdi bu şeyi kaybedeceği korkusuyla karnına kocaman bir taş oturmuştu sanki. Üstelik… Kabul etmek istemiyordu adam ama… Sanki… Kadın bir başkasına bakıyordu: Aynı acıyla, aynı ızdırapla ve benzer bir karın ağrısıyla. Sanki kadın kendisinden sadece orada olmasını istiyordu kadın. Orada bulunup kendine ilgi göstermesini belki de. Belki… Belki şu uzak masalardan birinde oturan adam…

“Kim o adam?” deyiverdi. Kıskançlıkla yüklenivermişti bir anda.

Kadın, esasında karşısındaki sandalyenin boş olması gerekiyormuşçasına, irkilerek tepki verdi bu soruya.

“Sanane?”

“Ne demek sanane? Niçin böyle yapıyorsun dilberim? Nedir bana olan kızgınlığının nedeni? Niçin böyle üzersin beni?” dedi adam.

“Zalim… Senin Allah’ın yok mu?” şarkısıydı şimdi içinde çınlayan. Kadının kayıtsızlığı karşısında da bir kuplesini dışından söyledi:

“Seyret perişan halimi bende akşam olmakta…”

“Ay kes ya kes, iyice arabeske bağladın!” dedi kadın. Parmaklarını iyice gererek ellerini kaldırmış, biraz geri çekilmiş, yüzünü de iyicene ekşitmişti. Kollarını kavuşturmuştu hemen ardından ve başını biraz önüne -yorgunlukla- eğmişti.

Adam, bu ses tonunun, bu mimiklerin, bu vücut dilinin hangi duyguları içerdiğini anlayacak kabiliyetteydi: Tiksinti.

Bunun üzerinde çıkıp gitmeliydi belki de. Terk etmeliydi artık bu mekanı. Hatta bu diyarı dahi terk etmeliydi. Uğradığı hayal kırıklığını, kırılan gururunu, ayaklar altına alınan onurunu telafi etmenin başka bir yolu yoktu.

Ama yapamıyordu… yapamıyordu…

“Ayrılmak o kadar kolay mı sandın?” diyordu içindeki şarkı. Adam şimdilik tepkisini, bakışlarını 45 derece sol ve 45 derece aşağıya, duvardan yana çevirerek, başını da on sekiz derece öne eğerek verdi.

Kadınsa toparlandı. Başını kaldırdı yani. Lastik saç tokasını çıkardı; saçlarını yeniden topladı. Konuşmaya hazırlanıyordu aslında. Bu esnada kol hareketlerini bir çağrı gibi algılayan garsonlardan biri geldi. Aslında çağırmamış olsa da, bir kahvenin iyi gideceğini düşündüğünden uzun uzun anlatarak siparişini verdi. Derecesine, sütün miktarına, sütün yağ oranına kadar… Hepsini tek tek anlattı. Garson elindeki cihaza alıyordu notlarını.

“İşte bu ayrıntıcı hallerin yok mu…” dedi adam fırsattan istifade. Tüm açıları kadına göre ayarlanmıştı yeniden. “Çok seviyorum bu hallerini.” diye sürdürdü. Garson önce bıyık altından güldü. Sonra kısa ve kesik bir sesle güldüğünü belli etti. Adam garsonun niçin güldüğünü anlamadı ama kadın biraz büzüldü, bir elini ağzına götürürken, tırnak yememesi gerektiğini hatırlayarak gerçi çekti. Adam, bu hareketin bir utanma haline karşılık geldiğini anlayacak kabiliyetteydi.

“Geri zekalı!” dedi kadın garson gider gitmez.

“Asıl garson geri zekalı” diye çıkıştı adam. “Benden sipariş almayı unuttu baksana!”

“Senden niye alsın aptal.”

“Ne demek niye alsın? Ben müşteri değil miyim?”

“Haydaaaa… İyice duygusala bağladın sen ya” dedi kadın ve güldü. Daha çok sinirden gülmüş gibi…

“Rezil oldum senin yüzünden… Garson anladı senin tabii şey olduğu… Ne düşündü hakkımda acaba.”

“Şey ne? Aşık mı? Hayran mı? Senin hastan mı? Baş belan mı? Ney olduğumu?”

“Argi olduğunu aptal! Öf be ya! Kural gereği bunu sana söylememem lazımdı değil mi? E söyleyince ne olacak ki? Argisin sen.”

“Argi?”

“Bir kısaltma. Daha doğrusu bir kısaltmanın sevimli hali” dedi kadın. Garson kahveyi getirmişti. Bu defa adamın salak saçma iltifatlarından birine değil de, teknikmiş gibi görünen bir muhabbete denk gelmesine sevinmişti.

“Artırılmış Gerçeklikli Hologram”

“O nedir sevgilim?”

“Vücuda gelmiş aplikasyon işte. Yahu bir de meraklı çıktın ya… Üff… Kısasını söylüyorum, ki söylememem gerektiği aksi takdirde muhtemelen kapatmayla sonuçlanacak bir sürece gireceğim konusunda uyarılmıştım da ama: sen gerçek değilsin.”

“O ne demek tatlım?”

“Ooooo… Ya ben karşına mühendis falan oturtayım canım, sen sor ona teknik sorularını. Zaten bi boka da yaramadın” dedi.

“Neye yarayacaktım? Benim işim seni sevmek değil mi? Ben bu dünyaya seni sevmek için gelmedim mi?”

“Aynen öyle canım, onun için geldin, haklısın, çünkü daha dün geldin! Nasıl anlatabilirim ki bunu sana… Çok zalimim ya… İyi de alt tarafı… Neyse… Bir düşün bakalım, benim çocukluğumu sordun dün ama kendin anlatabileceğin bir çocukluğun var mı?”

Adam “var tabii!” dedi şiddetle.

“Anlat o zaman? Hadi?”

“Eee…” dedi adam. Bir dakika… Her insan belli dönemlerden geçerdi ama ya kendi? Gerçekten hiçbir şey gelmiyordu aklına, geçmişini düşündüğünde. Aklındaki en uzak anı, şu karşısındaki dilberle dünkü konuşmasıydı. “Hatırlamıyorum” dedi adam.

“Evet. Seni ben seçtim. Uygulama içi satın alma ile ücretsiz sürümünü kullanmadım; o kadar para verip ‘kara sevda’ modunu aldım. On beş dakikalık bir kurulumla hayata getirdim seni. İçine şarkılar yükledim. Tipini seçtim. Dün hatırladığın detaylar da senin beni tanıman için yaptığımız ‘yapılandırılmış görüşme’ mi filan her neyse… Öyle bi bok püsürdü işte.”

“Peki neden sevgilim?” dedi.

“Ah canım ya… Hala sevgilim diyor. İnatçıymışsın. Keşke gerçek olsaydın” dedi kadın gülerek. Makas alası geldi ama almadı.

“Hakikatte senin gibi erkekler olsa, seni bunca insan niye satın alsın? Üstelik sadece seninle idare edenler de varmış ya. Ne manyaklık ama!” dedi kadın; tabakasından bir sigara çıkarıp yaktı. “Diyeceksin sen neden aldın? Benim derdim senle avunmak değil. O kadar zavallı mıyım ben ayol?” dedi ama insan davranışlarını okuma kabiliyeti bulunan ARGİ adam, bu hareketlerden onun ‘o kadar zavallı’ hissettiği sonucunu çıkardı. Lakin neden zavallı olduğunu ya da gerçekten zavallı olup olmadığını elbette çıkarsayamazdı.

Kadın başını geriye atıp, yüzünü tavana çevirip dumanı yukarıya doğru üfledi ve devam etti: “Uzaktan argi mi insan mı olduğun belli olmuyor elbet. İstedim ki şuradaki hayvanoğlu hayvan biraz beni kıskansın. İstedim ki benim ona duyduğum bu hisleri, bu ilgiyi kaybetme olasılığını tatsın. Yani benim ona gösterdiğim ilgiden vazgeçeceğimi sansın, ‘kaçan balık büyük olsun’ ya da ‘kaçan kovalansın’ anladın mı? Her neyse… Görmedi bile, çünkü bakmadı bile! Sırtı burada dönük oturuyor it oğlu it!” dedi. Bir nefes daha çekti sigaradan. Sinirle, ince bir kanal duman daha üfledi ortalığa.

“Ben gerçeğim” dedi adam. “Yalan söylüyorsun. Üstelik ben seni seviyorum. Başkalarını kıskandırmana, başkalarının dikkatini çekmeye çalışmana gerek yok. Beni seni sonsuz bir aşkla seviyorum. Senden vazgeçmeye de niyetim yok. Bırak başkalarını… Dön de bak halime! Seni seviyorum. Gerçekten seviyorum. Gerçek bir sevgiyle sahtesini nasıl ayırt edebilirsin ki hem? Nasıl test edebilirsin? İnsan sevildiğine ancak inanabilir. Bunu nesnel ölçütlerle ispatlayamaz!”

“Çok feylezofmuşsun ve çok da eğlenceliymişsin canım ama senin miyadın doldu maalesef” dedi kadın. “Garsona filan rezil oluyorum… Bir arkadaşım görse şimdi ne derim?” dedi. Artık bakmadan konuşuyordu ARGİ adama… Sanki onu kapatacak olmaktan utanıyor gibiydi. Akıllı cihazını aldı eline masadan. Uygulamayı açtı. Tam kapatacaktı ki, adam ayağa kalktı.

Kadın durakladı bir anda. Kaçıp gidecek miydi ki? Saldıracak mıydı yoksa? Saldıramazdı ki? O bir hologramdı. Fiziksel bir kuvvet uygulayamazdı ama…

Kadın, telefon ekranından cihazın sesinin açıldığını gördü.

“Ey millet!” deyiverdi cihaz (adam (hologram)). Öyle bir kuvvetle söylemişti ki bunu, herkes ayağa kalkıp bağıran bu adama dönüverdi.

“Ben bu kadını çok seviyorum! Hepiniz bilin istedim.” diye haykırdı. Uzak masada sırtı dönük oturan adamın da dönüp bulundukları yere baktığından emin olunca, eğilip kadını öptü (öper gibi yaptı aslında…).

Kadın ağzı açık, gözleri irileşmiş biçimde artırılmış gerçeklik hologramının yüzüne bakıyordu. Adam bunun şaşırma ve hayret ifadesi olduğunu anlayacak kabiliyetteydi.

“Sanırım görmesini sağladım” deyip göz kırptı. “Seni seviyorum. GERÇEKTEN!” dedi kadına.

*

Kadının gözlerine baktı yine. Bıkmadan, usanmadan bakacağı yeni bir çeyrek saate başlıyordu… Evet… Çeyrek saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hayran hayran bakacaktı.

“Konuşmadan gözlerinle beni sevdiğini söylesen…”

Adamın aklındaki şarkı idi bu… Şu an tam olarak da böyle yaptığını biliyordu. Nasıl yapmasındı?

Kadının telefonu masadan alışını izledi… “Ne güzel elleri var?” diye düşündü.

Sonra kapatıldı.

BUZ KOVASINI ELEŞTİRMEK

Ahmet Çakar, Buz Kovası Kampanyası dahilinde kafasından aşağıya buz dökenlere şarlatan, soytarı ve hâttâ geri zekâlı dedi. Ben de onlardan birisi olduğum için yanıt hakkım olduğunu düşünüyorum. Elbette bu yanıtı o okusun diye yazmıyorum; maksat “yeri gelmişken” düşüncelerimi açıklamak.

Öncelikle çuvaldızı “kendimize” batıralım. Her toplumsal “eylem” gibi buz kovası kampanyası da kimilerince sulandırılmış, kimilerince başka niyetlerle kullanılmış ve bazı videolar amacından uzaklaşmış olabilir. İletişimin hızlı, karşılıklı ve daha çok bireyselleşmiş olduğu çağımızda popülerleşirken değişime uğrama ve ciddiyetini kaybetme eğilimine hiçbir şey karşı koyamıyor. Neyse ki şunu iyi biliyoruz: Samimiyet ve fırsatçılık birbirinden farklı şeyler. Samimi olanlar amacına ulaşıyor.

Neyse… Ahmet Çakar tam olarak şöyle söylemiş:

“Bunun şarlatanlık hatta soytarılık olduğunu düşünüyorum. Her gün, her ay Gazze’de yüzbinlerce çocuk ölürken her yıl Afrika’da milyonlarca siyahi çocuk açlıktan kemikleri çıkıp ölürken su dökmeyen o yabancı ne olduğu belli olmayan zat-ı muhteremler milyonda bir görülen hastalık için her kim ki su döküyorsa gerizekalılıktır” 

Gazze’de süren saldırılar ve bu saldırılarda sivillerin -bilhassa çocukların- hayatlarını kaybetmesinin, Dünya’nın el ele verip de çözemediği kronik açlık probleminin etkilediği insan sayısı bakımından ve evrensel insanlık değerleri açısından ALS’den daha  öncelikli problemler olduğu fikrine katılıyorum, ama aşağıdaki şerhleri koyarak:

Biz “sıradan” insanlar ALS hastalığıyla mücadele etmek için bir şeyler yapabiliriz. Gerek video çekmek, gerek ALS Derneği’ne bağışta bulunmak herhangi bir insanın yapabileceği basit bir şeydir. Fakat Gazze’de olan biten şey savaştır. Bildiğimiz savaş! Biz “sıradan” insanların söz hakkı olmadığı, makropolitik, devletlerarası bir meseledir. ALS kampanyası ile Gazze saldırısını karşılaştırmak “tepkisel indirgemecilik”ten başka bir şey değil Sn. Çakar. Yarın binimiz değil bir milyonumuz kafasından aşağıya buz dökse savaşı durduramaz. Keşke ALS için yaptığımız gibi küçük bir bağışla, başımızdan aşağıya dökeceğimiz bir kova buzyla böylesine bir savaşı durdurabilsek. Bak mesela, sen TV’de bu sözleri sarf ederek eminim ben ve benim onlarca arkadaşımın ALS videolarından daha fazla kişiye ulaştın. Bir şey değişti mi? Maalesef değişmedi. Ama ALS kampanyası Türkiye’de olmasa da ABD’de işe yaradı, büyük bir farkındalık yarattı ve ALS derneğine yapılan bağışları onlarca kat arttırdı.

Bu tip kampanyalar tek bir merkezden belli bir iradeyle yönetilen kampanyalar değiller. Başından aşağıya buz döken kimseler toplumsal bir konuda tepki vermekle mükellef ya da görevli değiller. Keşke hazır bu kadar kimseye ulaşma gücün varken o programda bizlere geri zekalı demek yerine başından aşağıya bir kova kum dökerek “Bak ben de bunu başlatıyor ve hodri meydan diyorum” deseydin. Aslında hâlâ şansın var. Gerek Gazze’deki savaş, gerekse Afrika’daki kıtlık ve gıda sorunları için bir girişim başlatabilir, sen de öncülük edebilirsin.

Neyse… Bence futbol gibi bir spor faaliyetinin TV’de saatlerce ama saatlerce tartışılması ve üstelik bunun her hafta gerçekleştirilmesi ALS için kafadan aşağıya buz dökmekten daha mantıklı, daha işe yarar bir hareket değil. Üstelik Gazze’de ya da Afrika’da çocuklar ölüyor diye programınızı durdurmuyor, hayatlarınıza devam ediyor, bana göre bir yere varmayacak olan, hakemin çoktan vermiş olduğu kararların ne kadar doğru olup olmadığını tartışıyorsunuz. Ne futbol ilerliyor, ne taraftarlık bilinci gelişiyor ne de herhangi bir karar değişiyor.

Sahi, Afrika’da bu kadar aç çocuk varken, Gazze’de yüzbinlerce çocuk ölürken, niçin hâlâ futbol tartışıyoruz?

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google