Articles Tagged with: Açık Bilim

2015’in ARDINDAN

Her yıl bir önceki yılın nasıl geçtiğini yazmak adet olmuş. 2013‘te yapmıştım. Geçen yıl da öyle.

Kişisel kazanımlarımı buraya yazsam da toplum olarak kaybettiğimizi düşündüğüm bir yıl oldu geçen yıl. Bu yüzden gerçek anlamda mutlu olduğum söylenemez. Akademi, eğitim, insan hakları, gelir dağılımı, eşitlik, adalet… Hemen hemen her alanda ülkemizin gittikçe daha diplere yuvarlandığı düşünüldüğünde bilgi, fikir ve eser üretmeye çalışan insanların daha çok çabalamak zorunda olduğu anlaşılıyor. Kimbilir belki de bu yüzden her yıl bir öncekinden daha yoğun geçiyor.

Eserler ve Çeviriler

2015’in Ağustos ayında Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabım çıktı. Kitap fazlasıyla ilgi gördü ve pek çok günlük gazetede ve haftasonu ekinde kitap hakkındaki röportajlarım yayımlandı. Mirgün Cabas’ın programına konuk oldum.

Mayıs’ta yayımlanan İrrasyonel ilk çevirim oldu ve Yalancılar ve Sahtekârlar Ansiklopedisi de Aralık’ta yayımlanarak 2015 yılına yetişti. Her ikisi de Domingo’dan yayımlandı. Entropol Kitap olarak 2015 yılında düzenlediğimiz mikro bilimkurgu öykü yarışması da meyvesini CCLXXX olarak verdi. Türk edebiyatında bir ilk olan bu kitabın organizasyonunu da editörlüğünü de Özgün Muti ile birlikte yaptık.

Yazın anlamında da yoğun geçen yılın en kötü haberi dört yıllık bir yolculuğun sonunda Açık Bilim dergisinin faaliyetlerini durdurmamız oldu. 2015 yılında Açık Bilim’e 4 yazı yazdım. Yalansavar’a ise 2 yazı. 2015’te matbu yayınlarda da çeşitli yazılar kaleme aldım. Istanbul Art News‘in Eylül sayısında IAN CHRONICLES ekinde davranışsal iktisada ilişkin bir yazım çıktı. ODTÜLÜ Dergisinin 56. ve 57. sayılarında bilimkurgu-sosyoloji ve enerji hakkında birer yazı kaleme aldım.

Türkiye Bilişim Derneği’nin bilimkurgu öykü yarışmasına son defa katılma kararı almıştım. Jübilem güzel oldu ve yüz elli adlı öykümle (üçüncü defa) ikincilik ödülü kazandım.

2016’da neler olacak?

Muhabbet Teorisi‘ne yeniden dönüyoruz. Açık Bilim’den açığa çıkan zamanı yazarak değil, konuşarak değerlendirmek daha sağlıklı olacak gibi görünüyor. Bu yıl ekibe yıllar yıllar önce Türkiye’nin ilk çevrimiçi dergilerinden birini (Sankidergi’yi) birlikte yaptığımız Osman Ender Kalender de katıldı. Vakti oldukça Kaan Öztürk, Çağrı Yalgın ve Ömer Cansızoğlu da iştirak edecek. Zaman zaman da konuk almayı planıyorum.

2016 akademik alana ağırlık vermek istediğim yıllardan birisi. Her şeyden önce doktora tezimi bitirmeliyim. Biri felsefe diğeri kısmen sosyoloji alanına giren iki adet akademik makalem için gönderdiğim hakemli dergilerden yanıt bekliyorum. Konu: Sözdebilimler.

Öykü kitabım için de bir yayınevinden yanıt beklediğimi yeri gelmişken ekleyeyim.

Bu bloğa dair

Bu yıl önceki iki seneden çok daha fazla ziyaretçi almış emektar blogumda 39 yazı yayımlamışım ve 83.000 kez ziyaret edilmiş. En çok okunan yazılar şöyle:

  1. Marcih Wichary’nin yazdığı ve onun müsadesiyle Türkçe’ye çevirdiğim, F klavyeler hakkındaki oldukça popüler yazı.
  2. Banka uygulamalarının haddinden fazla istekte bulunduğuna dikkat çektiğim ve her birinin hangi isteklerde bulunduğunu derlediğim yazı.
  3. Mart’ta gerçekleşen F4 kazalarının ardından medyadaki hatalara dikkat çektiğim şu eleştiri yazısı: Uçan Tabut F4’e Linç Kampanyası

 

Herkese mutlu ve huzurlu bir yıl diliyorum.

MİLYAR MİLYAR YIL SONRA…

Sıçramadan sonra pekala Arz’ın güneşi olabilecek yıldız hâlâ onda bir parsek mesafedeydi. Gökyüzündeki açık ara en parlak nesneydi, fakat hâlâ bir yıldızdan ibaretti.

Isaac Asimov, “Vakıf ve Dünya”

Kozmos belgeselinin bir bölümünde Neil deGrasse Tyson, evrenin büyük patlamadan bu yana olan ömrünü bir yıla, yani 365 güne ölçekleyerek insanın bu yılın sadece son dakikasında yaşadığını söylüyordu.

Hakikaten de kainat tarihi için ne kadar da önemsiz, kısa bir alanı işgal etmekte olduğumuzu anlamamıza yarayan bir örnek bu. Düşünün ki insan denen varlık, yaklaşık 14 milyar yıllık bir tarihin neredeyse sadece son bir milyon yılında yaşamış, son derece yeni ve kainatın geri kalanı için etkisiz bir eleman. Üstelik geliştirmekle övündüğü medeniyet bin yıldan daha yaşlı değil. İnsan hakları fikri doğalı beş yüz yıl olmamış, uzaya iyi kötü anlamlı radyo dalgaları göndermeye başladığından beri bir buçuk asır dolmamış. Bir de kendi ömürlerimizi düşünelim: Kozmos yılı içerisindeki bir salise bile değil.

Eğer evren tarihini bir kasede benzetirsek, şu an kasetimiz üzerinde ama keyifli ama keyifsiz bulduğumuz bir şarkıyı dinlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Aslında biz var olduğumuzdan bu yana sadece bu şarkıyı biliyoruz. Astronomlar, astrobiyologlar ve jeologlar önceki şarkıların nasıl olabileceğine dair bir şeyler elde etmek için bugüne dek pek çok izin peşinden gitmişlerdir. Onların çabaları sayesinde kainatın nasıl ortaya çıktığı, güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini, Dünya’mızın hangi süreçlerden geçtiği, Ay’ın nasıl var olduğu gibi sorulara yanıt olan senfonileri bulmuş görünüyoruz. Peki sıradaki şarkılar nasıl olacaklar? Şimdikine benzer mi? Yoksa bambaşka mı? Hızlı mı? Yavaş mı? Sert mi yoksa yumuşak mı?

Ömrümüz kozmosun tarihi içerisinde  minicik bir an olunca gelecek dediğimizde de  ilk bakışta kendimiz kadar minicik bir bakış fırlatmamız son derece doğal. Öyle ya: Gelecekten bahsedeceksek o gelecek olsa olsa önümüzdeki 50-100 yıl olmalı… O 50-100 yılda da robotlar, nanoteknoloji, yakın gezegenlerin keşfi olmalı. Ne de olsa bu sırada Dünya yine bildiğimiz Dünya olacak, Samanyolu Galaksisi’nin içerisinde Güneş’in de yer aldığı o dış kolu karanlık bir gecede yine o tüm ihtişamıyla uzanacak. Hakikaten de küresel ısınma, iklim değişikliği, artan nüfusun yarattığı tehdit, kirlilik vb. gibi bilinen tehditleri bir kenara bırakır, olası bir göktaşı çarpması, robotların isyanı, alt edemeyeceğimiz bir virüs ya da uzaylı istilası gibi “terminal global riskleri (soncul küresel riskler)”  yok sayarsak, en azından 50 milyon yıl için Dünya’nın bildiğimiz Dünya’dan çok farklı olmayacağını söyleyebiliriz.

Fakat daha ileriki tarihlerden bahsediyorsak gezegenimizin bekâsı bir mesele haline geliveriyor… İnsanların birbirlerine zulmetmeyi ne kadar sevdiğini göz ardı edersek 50 milyon yıl sonra türümüzün varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmez; ama büyükten başlarsak galaksimizin, güneş sistemimizin ya da gezegenimizin bize sunduğu ortam pek öyle kararlı ve sakin bir ortam olacakmış gibi görünmüyor.

İşte milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra bizi bekleyen “bilinen” hadiseler…

100-250 milyon yıl sonra: Yeni bir süper kıta

Dünya’nın bir zamanlar tek kıtadan müteşekkil olduğunu pek çoğunuz duymuşsunuzdur. (Henüz bu konuyu bilmeyenler ya da detay isteyenler için şu yazıda bir şeyler var: LEVHA TEKTONİĞİ VE EVRİM).

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi.

Dünya bir zamanlar tek kıtadan müteşekkildi. (Kaynak: Wikimedia Commons)

Aslında bu bir döngüdür: Yani evet, bugün bildiğimiz kıtalar bir zamanlar bir aradaydılar, şimdi ise ayrılar; ama bu ayrılık da geçici. Gün gelecek yeniden bir araya gelecekler. (Var olan 3 adet süper kıta modelini görmek için şu taraftan lütfen…)

Örneğin 50 milyon yıl sonra Afrika ve Avrupa birbirine geçtiği için Akdeniz diye bir deniz olmayacak. (Her şey bildiğimiz gibi sürseydi GSMH içerisinde turizmin büyük bir pay sahibi olduğu Türkiye için epey kötü bir haber olurdu bu). Yaklaşık 100 milyon sonra kıtalar birbirlerine çok yakın bir biçimde bir araya toplanmış olacaklar. Antarktika ve Grönland’ın eriyen buzulları nedeniyle su seviyesi 90 metre kadar yükselecek. Bugün beğenmediğimiz dağlardaki kayalık arazilerden arsa satın almaya başlarsanız iyi olacak gibi görünüyor.

250 milyon yıl kadar sonra ise tamamının tek bir kıta oluşturacak şekilde çarpışacağını söyleyebiliriz. Elbette bu çarpışmalar öyle sükûn içerisinde olmayacak: Olabilecek en şiddetli depremler eşliğinde yeni volkanik dağlara merhaba diyeceğiz. Süper kıtanın oluşumu ilk önce küresel sıcaklığı düşürecek, zira hem genel rakım yükseldiği hem de dağlar rüzgârları yönlendirdiği için küresel iklimin bir miktar soğuyacağı düşünülüyor. Yeni buzul oluşumları nedeniyle hem bir buz devrinin başlaması hem de deniz seviyesinin azalması muhtemel.  Ne var ki bu buz devrine müteakip mantodan yüzeye teşrif eden lavlar yeni bir ısınma dönemini başlatacak. Yani anlayacağınız birleşmeden sonraki bir kaç milyon yıl içerisinde ince giyinsek de olmayacak, kalın giyinsek de.

250 milyon yıl sonra: Uzayan günler, geceler…

Kıtalar kardeş olmuşken Dünya’nın eksen eğikliğinin bugün olduğu 23 derece 27 dakikadan bir 0,5 derece (30 dakika) daha fazla eğik olacağını ve bir günün 25,5 saate uzayacağını söylesem?

Ay’ın Dünya’nın dönüşünü yavaşlatma yönünde bir etkisi olduğundan ve gittikçe Dünya’dan uzaklaştığından Ay’ın nasıl meydana geldiğini açıkladığım şu yazıda bahsetmiştim. Ay Dünya’dan her yıl 3.82 ± 0.07 cm uzaklaşmaktadır ve Dünya’nın dönüş hızını her yüzyılda 1,7 milisaniye yavaşlatmaktadır. Yani aslına bakarsanız Dünya her yıl bir miktar daha yavaşlamaktadır. Ne var ki bizim mini minnacık ömrümüz içerisinde bu yavaşlamanın bir önemi yoktur. Öyle ki dedenizin dedenizin dedenizin dedesinden 3-4 milisaniye daha uzun yaşıyorsunuz günü, o kadar. Fakat “astronomik rakamlar” deyimi boşuna değildir. Söz konusu kainat ise sayılar her zaman çok büyüktür. Bahsettiğimiz küçük eksen eğilmesi farkları çok uzun bir zaman diliminde Dünya için oldukça köklü bir değişime neden olabilecek şekilde birikir. Sözgelimi 1,5 ila 4,5 milyar yıl içerisinde Dünya’nın eksen eğikliğinin 90 derece artacağı tahmin ediliyor. Yani bugün kutuplar diye bildiğimiz yer artık ekvator olacak. İyi haber: Hâlâ var olursak ve tüm şartlar aynı kalırsa Türkiye’de 4 mevsimi yine de yaşayabilecek olmamız… Kötü haber: İlkokul duvarlarındaki mevsimlerin sırasını değiştirmemiz gerekeceği için sınıf öğretmenlerine ekstra iş çıkacak.

750 milyon yıl sonra: “Tekrar Merhaba Yay Cüce Galaksisi!”

Yay Cüce Galaksisi (İng: Sagittarius Dwarf Spherical Galaxy) Samanyolu’nun uydu galaksisidir. İlki 1,9 milyar yıl önce, sonuncusu 900 milyon yıl önce olmak üzere daha önce Samanyolu ile iki kez çarpışmıştır kendileri. Hatta ve hatta Samanyolu’nun estetik spiral yapısını son çarpışmaya borçlu olduğunu düşünüyor bilim insanları. Bu müthiş çarpışmayı kaçıranlar üzülmesin, çünkü 750 milyon yıl kadar sonra kendisi bir kez daha Samanyolu’nu yoklayacak.

(Samanyolu’nun spirallerini bu cüce galaksiye borçlu olduğu yönündeki tahminlerin dayandığı simülasyon görüntüsünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. İlgili makale ise şurada.)

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=pig-uqRehNM]

10 bin ışık yılı çapındaki cüce galaksinin bize şu anki uzaklığı 70 bin ışık yılı. Bizim güneşimiz Samanyolu’nun dış kollarından birinde yer aldığından, cüce galaksi Samanyolu’nun merkezine bize olduğundan daha yakın: 50 bin ışık yılı kadar. Ve gün geçtikçe de yaklaşmakta…

70 yıldır bilinen bu gerçek 70 bin ışık yılı uzaklıktaki bu galaksiyi gözümüzde bir tehdit haline getirmiyor elbet ve Güneş Sistemi ile etkileşiminin ne olacağı konusunda da pek bir tahmin yok, ancak o tarihte hâlâ hayatta olursanız yay cüce galaksisinin bir kaç nesil boyunca Dünya’nın bulutsuz bir geceye sahip her yerinden görüneceğinden emin olabilirsiniz.

1 milyar yıl sonra: Güneşe iyi bakın, çünkü böyle kalmayacak

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya'daki sıvı su %100 kaybolacak!

Güneş %10 daha parlak olduğunda Dünya’daki sıvı su %100 kaybolacak! (Kaynak: Flickr, Matt and Kim Rudge, Bağlantı: Tıklandığında açılır.)

 

Bilindiği üzere güneş hidrojen yakıtı yakar. Yakar derken oksitlenme ile karışmasın: Hidrojenleri birleştirerek Helyum yapan bir füzyon reaksiyonu gerçekleştirir.  Güneş bu işe ilk başladığında kendisi bu kadar parlak değildi. Yakın gelecekte de bu kadar sönük olmayacak. Bu durumu bir kömürün yanışına benzetebiliriz. Kömür ilk ateşlendiğinde belli bir ısı verecektir ve verdiği ısı peyder peye artacaktır. Parlaklığı da öyle. İşte güneşin parlaklığı –ve dolayısıyla verdiği ısı- her 1,1 milyar yılda bir %10 artmaktadır. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık bir milyar yıl sonra güneş bugünkünden %10 daha parlak olacak.

Güneş’in daha parlak olması daha güneşli günler ve daha keyifli kumsal etkinlikleri anlamına gelmiyor: Güneş’in yaşanabilir kuşağının ötelenmesi anlamına geliyor. Bir yıldızın yaşanabilir kuşağı, kendisinin çevresinde dönüp duran gezegeni için sıcaklık anlamında bildiğimiz anlamdaki canlılığın var olabileceği koşulları yarattığı alan demek. Güneş’in daha da parlak olması halinde Dünya bu yaşanabilir kuşağın dışında kalacak, zira 1 milyar yıl sonra Dünya’nın güneşten aldığı pay yükselmiş ve gezegenimiz suyun sıvı halde barınamayacağı bir sıcaklığa kavuşmuş olacak. Bu da okyanusların, denizlerin, kısacası yüzeydeki tüm suların kuruması, su döngüsünün bozulması demek.

Böyle bir ortamda nasıl yaşayacağımızı belirlemek güç ama bir şekilde Dünya’daki su kaynaklarından elde edilmiş bir damla suya muhtaç olmayacağımız bir medeniyet geliştirmek ya da evrilmek zorunda olduğumuz da açık.

3 milyar yıl sonra: Aaaa, Andromeda Hanımlar da gelmişler!

Andromeda_Collides_Milky_Way

İnsan bu manzarayı görebilmeyi kesinlikle istiyor…

2 milyar yıldır su için savaşan Dünya canlılarına müjde: Sonunda hayatınızda eğlenceli bir şeyler olacak, çünkü en yakın galaksi komşumuz Andromeda, Samanyolu ile buluşacak. Başka bir deyişle, “çarpışacak”.

İki galaksinin çarpışması dendiğinde insanın aklına müthiş bir olaylar silsilesi geliyor olabilir ve insan öncelikle kendi güneş sisteminin akibetini merak edebilir. Hemen söyleyeyim: Bu çarpışmada bizim güneş sistemimize ne olacağı henüz meçhul. Güneşimiz ya da herhangi bir gezegeni başka bir yıldızla ya da gezegenle çarpışabilir, sistemce yeni oluşacak galaksi formasyonu içerisinde kendimize yeni bir yer bulabiliriz, ya da galaksilerden dışarıya savrulup yapayanlız bir yıldız sistemi olarak varlığımızı sürdürebiliriz.

Aslında bir önceki paragrafta bir olasılık olarak telaffuz etmiş olsam da güneşimizin başka bir yıldızla çarpışma ihtimali son derece düşüktür. Her ne kadar Samanyolu 300 milyar kadar, Andromeda ise 1 trilyon kadar yıldız içerse de yıldızlar arasındaki mesafenin yüksekliği çarpışma olasılıklarını ihmal edilebilir düzeye çekmektedir. Sayısal olarak ifade edecek olursak, bize en yakın yıldız olan Alfa Centauri 4,2 ışık yılı uzaklıktadır. Bu mesafe güneşin çapının 30 milyon katına karşılık gelmektedir. Küçük bir benzetmeyle 20 cm çapındaki basket toplarının aralarında 6000 km’lik mesafelerle bulunduğu bir ortam tarif edebiliriz. Böylesine dağılmış iki top topluluğu birbirine girse idi çarpışan toplara rastgelmek son derece olasılık dışı olurdu.

Diğerleri için de olasılık verelim: Bilgisayarlarda gerçekleştirilen simülasyonlar gösteriyor ki, güneş sistemimiz yeni galaktik sistem içerisinde %50 olasılıkla bir miktar yer değiştirecek ve merkezinden şimdiki uzaklığından 3 kat daha fazla uzaklıkta kalacak. Sistem tarafından dışarıya atılma olasılığı ise %12. Elbette bu rakamlar gerçekleştirilen simülasyonun ne kadar başarılı olduğuna bağlı olarak gerçeğe de o kadar yakın. Sahip olduğumuz veriler zamanla arttıkça, güneş sistemimizin geleceği hakkında gerçeğe daha yakın şeyler söyleyebileceğiz.

5,4 milyar yıl sonra: Kızıl Dev

Bir anakol yıldızı olan güneşimizin güneş olmaktan çıktığı an, onun bir kızıl deve dönüştüğü an olacak.

Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi, güneş yakıt olarak hidrojen kullanmakta, onları Helyuma dönüştüren bir çekirdek reaksiyonu sayesinde ışıklarını bize göndermektedir. Bu reaksiyon onun sadece parlamasını sağlamaz; aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütlenin kendi içine çökmesini engeller. Bir yandan kütle merkezi güneşin tüm malzemesini kendine çekmeye çalışırken, güneşteki reaksiyonların yarattığı basınç ise bunu dengeler.

Yıldızlar homojen bir şekilde yanmazlar. Merkezlerindeki bölgelerde bulunan hidrojeni tükettiklerinde (yani onları Helyum’a dönüştürdüklerinde) reaksiyonlar çekirdekte sona ererken dışarıda gerçekleşmeye devam ederler. Dolayısıyla “reaktör” dış yüzeye kaymaya başlar. Merkezden çevreye doğru gerçekleşen bu kayma yıldızın çapında bir genişlemeye neden olur. Ama ne genişleme!

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de "devleşecek". (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneş bir kızıl deve döndüğünde gerçekten de “devleşecek”. (Kaynak: Wikipedia, Çeviren: Açık Bilim)

Güneşimiz kızıl deve döndüğünde çapı giderek büyümeye başlayacak ve yaklaşık 7,5 milyar yıl sonra ise bugünkü çapının 256 katına ulaşacak. Bunca milyonlu, milyarlı sayıdan sonra 256 sayısı gözümüze küçük gelmiş olabilir ama o kadar da küçük değil. Yandaki resim bu büyümenin boyutunu gözler önüne sermekte işe yarayacaktır. Üstelik Merkür ve Venüs’ün Güneş tarafından kesin olarak yutulacağını, Dünya’nın ve Mars’ın akıbetinin ise henüz bir miktar belirsiz olduğunu da ekleyelim ki büyümenin boyutu daha iyi anlaşılsın.

Sözün kısası aşağı yukarı 5,5 milyar yıl sonra Güneş bildiğimiz Güneş olmaktan çıkacak. Bu durum yine de Dünya ve Güneş tarafından içe alınan diğer kardeşleri için acı bir son anlamına gelmeyebilir, zira daha önce kızıl devinin içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilen gezegen keşfedildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu gezegenlerde canlılığın idame edebileceğini söylemek artık imkânsızlaşıyor.

Milyar milyar yıl sonra

Merkezdeki helyumun karbona dönüştürüleceği yeni bir süreci de atlatan güneşimiz artık bir Beyaz Cüce’ye dönüştüğünde, kadim yaşam kaynağımızın çevresinde yeni bir gezegen bulutsusu bırakacak. Akıbeti ise bir süre sonra kahverengi cüceye dönüşmek. Yani bir demir yığınına.

Yukarıda saydığımız bunca süreci biraz da espiri katmak amacıyla zaman zaman günümüz insanı varlığını sürdürecekmiş gibi ele aldık, ama gerçekte mevcut halimizle Dünya gezegeni dışındaki tüm bilinen evren ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi hariç hiçbir yer ve zaman hayatta kalmamıza uygun görünmüyor.

Dünya’da bildiğimiz anlamdaki canlılığın çok hücreli yaşam formları olarak 800 milyon yıl kadar, prokaryotlar olarak ise 1,3 milyar yıl kadar daha süreceği tahmin ediliyor ama özellikle vurgulamak istediğim gibi, “bildiğimiz anlamdaki canlılık” için söylüyoruz bunu. Zira evrim yerinde durmayacak elbette ve belki de uç koşullara dayanıklı yeni canlı türleri ortaya çıkaracak. Bunu şimdiden ön görmek mümkün değil. Öte yandan biz karbon temelli ve protein yapılı bir canlılıktan bahsediyoruz. Başka türlü bir canlı yaşamını şimdilik tutarlı bir biçimde hâyâl edemiyor olabiliriz. Ya da yaratacağımız bir makina uygarlığının hayatta kalma olasılığı mevcut, zira onlar çetrefilli şartlardan bizler kadar etkilenmiyor olacaklar. Bir önceki ayki yazımda bahsettiğim gibi, onların canlı olmadığını kim söyleyebilir?

Yazımızın girişinde bahsettiğimiz kasedi ileri sarınca oldukça sert, hatta son derece gürültülü bir müzikle karşılaşıyoruz gibi görünüyor.

… ama yeni nesiller(!) de bir garip; tuhaf tuhaf müzikler dinliyorlar.

İlk Yayın:

Açık Bilim, Haziran 2014 – http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/milyar-milyar-yil-sonra.html

Kaynaklar:

 

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

AĞAÇ ÖLÜRSE HERKES ÖLÜR

Toprağa su yürür…
Toprağa yalın ayak.
Ve insan elbet bir gün anlayacak:
Toprak insanın.
Toprak da yalın ayak.

Tevfik Uyar

 

Tarih: 2250, Yer: Zamonia’da Bir Okul

Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. “Varkalım Tarihi” dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: “Bilgi Çağı Çöküşleri”.

Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve “İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından  bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın.” diyerek bir girizgah gerçekleştirdi.

Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı.

Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı’nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkân vermişlerdi.

Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi.

Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu.

Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu “sorunuz var mı?” bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı.

“Buyrun hanımefendi?”

“Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar?”

***

ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu “nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar?” benim için çok acıklı bir soruydu.

21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu “Mayalar” pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor (gerçi biz şu yazımızda biraz bahsetmiştik). Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş.

Jared Diamond’un Timaş Yayınları’ndan çıkmış olan “Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır” adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız “İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz.

BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM!

Paskalya Adası

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti.  Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası heykelleri kâşiflerini büyülemişti. Boyları 9 metreyi de bulabilen heykellerden toplamda 887 adet yapılmıştı.

Paskalya Adası. “Dünya’nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası” olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili’ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir.

18. yüzyılda Avrupa’lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi.  Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya’nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu?

Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik’teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km’lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının –biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor.

Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak  için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi.

Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500’lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler.  Bu “ormansızlık” şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! (O tarihlerde bir Paskalyalının diğerine edebileceği en ağır küfür şuymuş: “Annenin eti dişlerimin arasında kaldı”).

1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774’te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook’tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından “köle devşirme” modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru’nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111’di.

Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları

Birleşik Krallık’a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya’sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya’da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti’ye uzaklığı 2300 km’den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km’den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür” adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz.

Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya’daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500’de tüm Güneydoğu Polinezya’da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya’da hayatın durması temelde Mangareva’da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır.

Bir kano Polinezyalılar’ın yaşam destek ünitesidir. Onunla seyahat eder ve avlanırlar. Bu yüzden adalarında kano yapımına uygun ağaç bulunması çok önemlidir. Resimde Yeni Zelanda’lılara ait bir kano görünüyor. (Kaynak: ancient-tides.blogspot.com)

Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor:  Mangareva’daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek… Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece “ağaçların tükenmesi” anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797’de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi.

Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması (spesifik olarak: adadaki protein kaynaklarının tükenmesi) sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu.

Mangareva’da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson’un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson’da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson’un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş.

Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn’e gelirsek… Küçük bir toprakta Henderson’a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn’de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı.

Anasaziler

anasazi

1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi Anasazi uygarlığıydı.

İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880’lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar “en yüksek yapıların mimarı” ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD’nin Güney Batısı’ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu’nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır.  Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920’de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır.

İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler (kemirgenlerin fosilleşmiş gübreleri kemirgenin çevrede yediği her şey hakkında muazzam bilgiler içerir ve pek çok teknikle bölge hakkında bilgi elde edilebilir) MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması.

Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco’ya yardım yağıyordu.  Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100’lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130’da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco’lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği  ve yardımların kesilmesinde rahiplerin “yağmur yağdıramamasının” etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak “eski halk” anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir.

Mayalar

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık.

Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti.

Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları

Gröndland'daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

Gröndland’daki viking kalıntıları. Resimde vikinglerin en büyük kilisesinin kalıntıları görülüyor.

MS 8 Haziran 793’te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb’un keşfinden çok önce Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan (Vinland) bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland’da kalıcı oldular.

Vikingler İzlanda’ya geldiklerinde İzlanda’nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80’i ilk birkaç on yılda, %96’sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda’nın sadece %1’i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda’nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda’ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz.

Grönland’a gelince… Anakara Norveç’ten çok daha uzak olan Grönland’a MS 980’de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo’larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Grönlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300’lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur.

SONUÇ

İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus’a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki –ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır.

Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus’un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus’un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar.

Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul’a üçüncü köprü, İstanbul’a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus’un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge’in deyimiyle, “dünün çözümleri, bugünün sorunları”dır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır.

Malthus’u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda “çökmüş medeniyetler” arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız.

Yeşil bir gelecek ümidiyle…

İlk Yayın:

Bu yazı Açık Bilim dergisinin Temmuz 2013 tarihli 21. sayısında yayınlanmıştır.

Soluk Mavi Nokta – Türkçe Seslendirme

Astrofizikçi Carl Sagan’a ait olan ve Voyager 1’in çektiği bir Dünya fotoğrafına yönelik meşhur Soluk Mavi Nokta konuşmasını 2012 yılı Şubat ayında Işıl Arıcan ile birlikte Açık Bilim için Türkçe seslendirmiştik.

İlk yaptığımız seslendirme kullandığımız fon müziğindeki telif hakkı nedeniyle Youtube tarafından kaldırıldı. Daha sonra Işıl Arıcan yeni bir müzikle birlikte videoyu yeniden düzenledi. Şimdi de Youtube açılmadığı için videoya ulaşılamıyor. Bu yüzden dün gece inat ettim ve videoyu indirdikten sonra Dailymotion’a yerleştirdim.

Bu müthiş videoyu Türkçe seslendirerek dilimize kazandırdığımız için ne kadar mutlu olduğumuzu tahmin edersiniz.

Dünya’nın en iyi insanının anısına…

 

Açık Bilim’deki orijinal yazı:

http://www.acikbilim.com/2012/02/video-fotograf/soluk-mavi-nokta.html

 

TEDxReset 2014 Sona Erdi

TEDxReset 2014 sona erdi.
Küratör Ali Üstündağ’a, Açık Bilim’e erişerek bizleri davet eden Burcu Çakıroğlu’na, tüm TEDxReset Organizasyon ekibine bu güzel deneyim için şahsım adına, TEDxReset’in ilk konuşmacılığını bizlere sunarak, bu güzel etkinliğin bilimle açılması ve  bilimsel düşünüşün yaygınlaşmasın adına katkı sağladıkları için tüm Açık Bilim ve Yalansavar yazarları adına teşekkür ederim.
Yakında videoların da hazırlanarak internette yayınlanacağını ümit ediyorum. (Kapak Fotoğrafı: Twitter – @spektrumus)

2013 Yılı Nasıl Geçti?

İnternetin yaygınlaşması yeni adetleri beraberinde getiriyor. Gördüğüm bu yeni adetlerden birisi de her bloğun kendi 2013 yılı değerlendirmesini yayınlamasıydı. Ben de 2013 yılının benim ve neredeyse 2001’den beri yayında olan kişisel sitem / blogum açısından nasıl geçtiğini tüm dostlarla paylaşayım istedim:

2013 içinde blogum yaklaşık 31.000 kez görüntülendi. Toplamda 49 adet olmak üzere yazdığım / paylaştığım yazılardan en çok okunan beş adedi şu şekilde sıralandılar:

  1. Bir takım popüler gıdaların kalorisi başına ne kadar ödediğimizi eğlencelik olsun diye yazdığım NEYİN KALORİSİ NE KADAR? GERÇEL FİYATLAR
  2. Birsen Tezer’in yeni albümü çıkar çıkmaz paylaştığım şarkısı ŞARKICININ ŞARKISI (Kendisi tarafından da RT’lendiği için ilk 5’e girdi bu paylaşım…)
  3. Olgunlaştıramadığım Twitter analiz çalışmam SAHTE TWITTER GÜNDEMİ VE BİR YÖNTEM
  4. Lacivert Dergisi’nde de yayınlanan Kısa Öyküm: HÂD
  5. Bir sabah Ankara’ya giderken… RÜYA DİLİ

2013 yılı içerisinde 14 adet Açık Bilim Yazısı ve 4 Adet Yalansavar Yazısı yazdım.

Blog dışında, kendi hayatımda da gerçekleşen önemli gelişmelerden bir kısmına değinmek isterim:

“Türk İş Havacılığı Sektörü Teknisyenlerinde İş Tatmini” adlı makalem İşletme Araştırmaları Dergisi 5. Cilt, 3. sayısında yayınlandı. Geçtiğimiz yıl da ikincilik ödülünü aldığım Türkiye Bilişim Derneği’nin bu yıl düzenlediği 15. Bilimkurgu Öykü yarışmasında “Fırıldak” adlı öyküm ile yine 2.lik ödülüne layık görüldüm.

“Bir bilgi çağı şirketi” olarak nitelendirebileceğim ve hayallerimi, bilgimi ve tecrübemi kurumlarla ve kişilerle paylaşmak üzere ENTROPOL adlı şirketi hayata geçirdim. ENTROPOL de Mağazaloji‘yi doğurdu.

Her şey olumlu olmadı tabi bu süreçte. 2010 yılı başından bu yana Kalite & Emniyet Müdürü olarak görev yaptığım Kaya Havacılık’tan 2013 yılı sonunda ayrılmak durumunda kaldım. 2012 yılında başlattığımız ve hazırlamaktan büyük keyif aldığımız AÇIK BİLİM RADYO PROGRAMI da 2013 yılı Ocak ayı itibariyle son buldu.

Hayat kaotik bir biçimde ilerliyor. Klişe olacak ama; değişmeyen şey değişimin kendisi. Mühim olan bu değişimin yönü, şiddeti ve topluma ve insanlığa ne kadar fayda sağladığı.

Bakalım 2014 neler getirecek…

22 ARALIK’TA GÖRÜŞÜRÜZ: SÖZDE MAYA KIYAMETİ

Bir Aralık akşamı dersaneden çıkmış, yeni tanıştığım ve aynı mahallede oturuyor olduğumuzu öğrendiğim bir arkadaşla beraber evlerimize yürüyorduk. 1999 yılıydı. On beş dakikalık mesafe süresince kişisel konularımızı konuşabileceğimiz kadar samimiyetimiz olmadığından gündemdeki bir konuyu seçmek akıllıcaydı. Birlikte yürüdüğüm genç kız, 2000 yılının girmesi ile birlikte kıyametin kopacağına inandığını söylüyordu. “Kıyamet kopmasa dahi, kesin bir şeyler olacak, eminim…” diye de devam ediyordu.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Basın, tüm kıyamet senaryolarına olduğu gibi 2K yani 2000 kıyamet senaryosuna da haddinden fazla ilgi gösteriyor, astrologlar, sayı bilimciler başımıza gelebilecek türlü felaketlerden ya da insanoğlunun yaşayacağı değişimlerden bahsediyorlardı. Felaket senaryoları arasında akla en yatkın olanı eski bilgisayar teknolojilerinin 31.12.1999’dan sonra tekrar 01.01.1900’e dönecek olmasının yaratacağı sorundu. Ona da “dijital kıyamet” dendiğinden diğer sözde kıyametlerden kolaylıkla ayrılıyordu ve en azından mantıklıydı.

Bildiğiniz üzere 2000 yılbaşında ne dijital ne de küresel bir kıyamet gerçekleşti. 5 Mayıs 2005 yılında gezegenlerin bir hizaya dizilmesinden kaynaklanacak olan kıyamet de kopmadı. 2006 yılında çarpması beklenen göktaşından iz yok. 2012’ye geldik ve şimdi de Maya kıyametini bekliyoruz.

Maya kıyameti ya da doğru tabirle Mayalılara ait olduğu iddia edilen kıyamet kehaneti, pek çok bilgi kirliliği ile birlikte sulandırılmış, magazinleştirilmiş bir konu. Maalesef Dünya’da pek çok inananı var. Bu kuvvetli inancın arkasında tabi ki her zaman olduğu gibi bilgisizlik, araştırma eksikliği ve duyulana sorgusuzca inanma eğilimleri yer alıyor.

Aşağıdaki satırlarda Maya’lıların kim olduğunu, bu takvimin aslında ne olduğu ve kıyamet senaryosunun hangi olmayan varsayımlara dayandırıldığını ortaya koyduğumuzda, konunun varmış olduğu noktayı hayretle karşılayabilirsiniz.

Maya Medeniyeti

Maya medeniyeti, Orta Amerika’da (Mezoamerika) Meksika’nın güneyinden Honduras’ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya’nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler.

Guatemala-1595 - Temple of the Great Jaguar

Mayalılar metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlarından yoksundular ama ahşap ve taş araç gereçlerle kalıcı ve görkemli yapılar inşa edebildiker. (Creative Commons License, Dennis Jarvis via Compfight)

Mayalıların kentlerini İspanyollar işgal etmişlerdi ama Mayalıların kalıntıları 1839 yılında John Stephens ve Frederick Catherwood tarafından “yeniden” keşfedilene dek Mayalılar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde mayalıların başkentleri Azteklerinki gibi modern binalarla kaplanmadığından, balta girmemiş ormanlar arasındaki kalıntıları arkeologlar için paha biçilmez bilgiler sundu, ancak yine de kalıntıların biz modern insanlara anlattıkları çok yeterli değil. Kuşkusuz 1549-1578 yıllarında Maya eyaletlerini ele geçirmeye çalışan İspanyollar putperestliği yok etmek adına tüm Maya el yazmalarını yakmasa idi onlar hakkında daha çok şey bilirdik. Neyse ki bu kararı veren ve bir tarihi küle dönüştüren Piskopos Diego de Landa bir yandan Maya el yazmalarını yakarken onlar hakkında detaylı bir eseri de kaleme almış ve bu sayede yüzyıllar sonra Maya metinlerinin çözülmesine katkıda bulunmuştur.

 

Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya’da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya’ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır.

Ancak Mayalar, bırakın astronomik ya da jeolojik bir kıyametin tarihini tayin etmeyi, pek çok teknolojiyi icat edecek kadar ilerleyememişlerdir. Çömlekçilik, köyleşme, şehirleşme, yazı, ilk devletler, 365 günlük güneş takvimi ve ay takvimi diğer Orta Amerika toplumlarınca bulunmuş, Mayalılar tüm bunları bir ya da birkaç yüzyıl gecikmeyle ithal etmişlerdir. Tabi tüm bu teknik ve teknolojiler Maya toprakları dışında gelişse de Mayalıların bunları ilerlettikleri inkâr edilemez, lakin Mayalılar her yok olmuş topluluk gibi kendi sonlarını getirecek tehlikelere karşı tedbir alamayan, sıradan bir topluluktur.

Mayalılardan korunarak kalan ve yaklaşık 15 bin yazıttan oluşmuş mevcut Maya külliyatının tamamı taş ve çömlek üzerine yazılmış olup sadece krallar ve soylulardan bahsetmiş, halk hakkında tek bir kelime etmemiştir. El yazması eserlerden Piskopos Landa’nın kıyımından kurtulanlar ise sadece 4 kitaptır ve bunlar da astronomi ve takvimle ilgilidir.

Uzun Sayım Takvimi

Mayalıların astronomi ve takvim ile ilgili el yazmalarından anlaşılmaktadır ki, Mayalılar için takvimin özel bir anlamı vardır. Krallar astronomik ve takvimsel ayinlere bir rahip olarak katılmak zorundadır. Kralın katılımı yağmur ve bereket getirir, çünkü krallar ve aileleri ilahlarla ilişkilere sahiptir ve bu sayede doğaüstü güçleri bulunmaktadır. Bu inanç o kadar geçerlidir ki, yağmur yağmadığı kuraklık zamanlarında kralla halkın araları bozulmaktadır.

Mayalıların 20’lik sisteme dayalı sayı gösterimleri. Bu sistem onlara toplama ve çıkarmada büyük kolaylık sağlamaktadır. İki sayıyı birbiriden çıkarmaya çalışarak görsel kolaylığı hissedin. (Kaynak: Wikimedia Commons)

İşte bu özel takvimlerden birisi Maya Uzun Sayım Takvimi’dir. İlk olarak Maya Bölgesi’ndeki bir anıt üzerinde M.S. 197 yılında işlenmiş olduğu görünen bu takvim çözüldüğünde M. Ö. 355 civarında kullanılmaya başlandığı anlaşılmıştır. Takvimde geriye gidildiğinde M. Ö. 11 Ağustos 3114’te 0.0.0.0.0 tarihini başlangıç aldığı anlaşılmaktadır.

Beş haneli bu takvim karmaşık görünse de çalışma prensibi basit. En sağdaki hane günleri gösteriyor. Bugün 0.0.0.0.2 olsa idi, yarın 0.0.0.0.3 olacaktır. Bir hafta sonra ise 0.0.0.0.9. Tıpkı bizim takvimizde olduğu gibi. Ancak Mayalılar takvimlerinde 20’lik tabana dayalı bir sistem kullanmışlardır. Yani takvim 0.0.0.0.19’u gösterdiğinde, ertesi gün 0.0.0.1.0’a karşılık gelir.

Bu hanelere karşılık gelen zaman birimlerini sıralayarak takvim sistemi için şu genelleştirmeye ulaşırız:

BAKTUN.KATUNN.TUN.UINAL.KİN

(400YILLIK-20YILLIK-YILLIK-YİRMİLİK-GÜNLÜK)

KİN, gün demektir. UINAL ise 20’lik gün. Yani 20 KİN, bir UINAL yapar.

Bir TUN ise 360 güne denk gelir.

Bir KATUNN 7200 gün, yani 20 TUN yapar.

Bir BAKTUN ise 20 KATUNN, yani 400 yıl, başka bir deyişle 144 bin gün yapar.

1.2.2.5.8 gibi bir tarihi çözümleyecek olursak bu 1 BAKTUN, 2 KATUN, 2 TUN, 5 UINAL ve 8 KİN’e karşılık geldiğini buluruz.

(Benzetim yoluyla bizimkini YIL.AY.GÜN olarak sıralasa idik, miladı 0.0.0 olarak almak üzere, 21 Aralık 2012 tarihini 2012.12.21 olarak yazardık. Bizde de GÜN, bir gün demekken, AY 30 gün, YIL ise 365 güne ya da 12 AY’a denk gelir. Bu kadar basit.)

21 Aralık 2012 günü, Maya takvimleri 13.0.0.0.0 tarihini gösterecek ve 0.0.0.0.0 tarihinden bu yana 5126 yıl geçmiş olacak. Ancak Mayalılardan kalan kitaplardan ya da çömleklerden hiçbirisi bu tarihte Dünya’nın yüzleşeceği herhangi bir kıyametten haber vermez.

8.5.16.9.7 tarihini gösteren bir Maya anıtı (M.Ö. 156)

Kıyamet senaryosu nasıl doğdu: 13. Baktun…

Mayalıların uzun sayım takviminin miladı kendilerinin yaşadığı bir döneme rastgelmemektedir. Uzun sayım takvimini ilk kez kullanmaya başladıkları günün özelliği nedir ve o gün rakamları nasıl ve neden böyle seçmişlerdir bilinmez ama tüm Maya medeniyeti 8, 9 ve 10. Baktun’da yaşanmıştır. Bu süre zarfında takvim bir sona ulaşmadığından –ki 5126 yıllık bir takvimin sonlanıp başa dönmesi çok zordur- Mayalıların kendi takvimlerinin sonu hakkında ne düşündüğü kesin olarak bilinmiyor.

Kendi takvimimize bakalım: 365 günlük miladi takvimin her bir yılı 31 Aralık’ta sona eriyor ve bu tarihte herhangi bir kıyamet kopmuyor. Yıl sayısını bir arttırarak tekrar 1 Ocak’tan başlatıyoruz.

Eğer Maya takvimini kullansa idik ve gerçekten de 13.0.0.0.0 tarihinde sonlansa idi tıpkı yılbaşlarında 31 Aralık tarihinden sonra 1 Ocak ile yeniden başladığımız gibi 0.0.0.0.0 tarihi ile takvime yeniden başlayabilirdik. Gerçi 14’e devam ettirmek, ya da aşağıda bahsettiğimiz bulgulardan birinin de işaret ettiği gibi olsa olsa sola bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 yapmak da mümkün olabilirdi.

Zaten 13.0.0.0.0 tarihinin önemi de oldukça şaibelidir. Sadece tek bir Maya anıtında, Tortuguero bölgesindeki bir anıtta yer alan ifadeler 13. Baktun başının önemine işaret etmektedir ve hakkında yazılan kralın hakimiyetiyle ilgilidir. Muhtemelen bu ifadelerin kısa sürede bir kıyamet senaryosunda dönüşmesinde batı ülkelerinin 13 sayısı konusundaki mevcut inançlarının payı bulunmaktadır.

Kıyamet senaryosu sayesinde kitap yazarak epey bir para kazanan spekülatörlerin atladığı ve kıyamet senaryosunu körükleyen basının görmek istemediği başka bulgular da var: Bu bulgular 13.0.0.0.0 tarihinden sonralarına işaret ediyorlar. “E hani Maya takvimi 13.0.0.0.0’da bitiyordu” sorusunu sormamamız için bizlerle paylaşılmayan kehanetlerden birisi 21 Ekim 4772 tarihine işaret ediyor.

Bir diğeri ise Maya takvim sisteminin başka bir özelliğini ortaya çıkarması açısından manidar. Çünkü bu bulgu şöyle bir tarihi referans veriyor: 13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.0.0.0.0

Buradan anlıyoruz ki, Mayalılara göre her 13 Baktun solda yeni bir birim (adı Tevfik olsun…), her 13 Tevfik de bir başka yeni birimi devreye sokacak ve 41 oktilyon yıl sonra takvim yukarıdaki hali olacak (evrenin mevcut ömrünün tahminen 3 oktilyona karşılık geldiğini düşünürsek Mayalıların astronomi bilgisinin iddia edildiği kadar ileride olmadığını da çıkarabiliriz.). O halde sözde kıyametten bir gün sonrasını, yani 22 Aralık tarihini, Maya takvimini soldan bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 olarak kaydedebiliriz.

Zaten araştırmaların hala sürdüğünü de eklemek gerek. Bu araştırmalar, 13. baktundan sonrasından bahseden yeni kanıtlar ortaya çıkarıyorlar. 2012 yılında Guatemela’da yapılan kazılar sırasında 17. Baktuna işaret eden yeni yazıtlar ortaya çıkarıldı. Dünya’nın 21 Aralık’ta sona ereceğini ifade eden hayali yazıt hala ortada yok! Görünen o ki, Maya takviminin 13. Baktunda sona erdiği, Mayalıların 13. Baktun’da Dünya’nın yok olacağına inandıkları koca bir yalandır.

Ve Mayalıların Sonu

Yaptıkları müthiş astronomik ölçümlerle Dünya’yı bekleyen bir tehlikeyi farkedip, bunu takvim sistemlerine yansıttıkları düşünülen bu medeniyet maalesef kendi sonunu göremedi ve gerekli önlemler alamadı. Peki Mayalılar nasıl yok oldu?

Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten’i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak kuraklık, kıtlık ve savaşlarla birlikte epey bir kan kaybettiler. İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında açlıktan ölmek üzere olan nüfus 30 bin kadardı. Peten’de işgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu medeniyetten sadece üç bin kişi kaldı.

Mayalıların kendi çöküşlerinin kabaca beş nedene dayandığı düşünülüyor: Hızlı nüfus artışı, orman katliamları ve erozyon, artan savaşlar, su kaynaklarının azalması ve kralların bu sorunları çözmedeki başarısızlığı. Zira krallar genelde birbirleriyle mücadele etmiş, kendi ceplerini doldurmuş, ağır vergilerle kendilerini zenginleştirirken diğer yandan anıt diktirme yarışına girmişler. Kısacası Maya medeniyetinin sahipleri, bırakın Dünya’nın sonunu, kendi sonlarını dahi ön görememişlerdir.

Bu da yazının sonu

Takvimlere, sayılara ve bunların oluşturduğu anlamlı gibi görünen rakamlara iyi ya da kötü mesajlar yüklemek insanoğlunun adeti gibi geliyor. Bugüne dek Dünya’nın sonunun geleceğinin iddia edildiği ve kayda değer sayıda ya da nitelikte insanın da inandığı 242 adet muhtemel kıyamet tarihi ortaya atıldı. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bunların hiçbirisi gerçekleşmedi.

Bu arada, 21 Aralık’ta gerçekten de kıyamet kopacağına inanan, kitaplar yazan ve bunu basında bas bas bağıranların kredi kartı hesaplarını inceleyebilsek ne güzel olurdu değil mi? Zira bu kehanetten bu kadar emin olduklarına göre, nasılsa ödemeyeceklerine güvenerek sonuna kadar harcamış ve son günlerinde epey eğlenmiş olmalılar, ama eminim öyle değildir.

Sözdebilimcilerin kitap yazması, basın-yayın organlarında görünüp büyük laflar etmesi için illa ki kıyamet senaryosu var olmasına da gerek yok. Kullandığımız takvimin 10.10.10 ya da 11.11.11 gibi tarihlere denk gelmesi de çeşitli senaryoların ortaya atılmasına sebep olabiliyor (bu konuda daha önce kaleme almış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın). Bu yıl 12.12.12 tarihi 21 Aralık senaryosunun gölgesinde kalmış gibi görünüyor.

Her neyse… 22 Aralık sabahında bu yazıyı hala okuyorsanız Maya kehaneti de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olacak. Yok eğer okuyamıyorsanız ve bu kehanet gerçekleşmiş ise en azından “yaaa, ne oldu, çok güveniyordun kendine?” diyecek kimsenin de kalmayacak olması beni rahatlatıyor. Benim tuzum kuru, ötekiler düşünsün.

Kaynaklar:

– Dr Karl, “Mayan Apocalypse“, ABC.Net
– Jared Diamond, “Çöküş”, Timaş Yayınları, 2006 / Çeviren: Elif Kıral.
Jeffrey MacDonald, “Does Maya Calendar Predict 2012 Apocalypse“, USA Today
– Eric Vance, “Unprecedented Maya Mural Found, Contradicts 2012 “Doomsday” Myth“, National Geographic
– Wikipedia, “2012 phenomenon” makalesi.

[box]Açık Bilim Radyo Programı

“2012, Kıyametler ve Kriz” konulu Açık Bilim Radyo Programı bölümü
http://www.acikbilim.com/2012/01/radyo-programi/acik-bilim-radyo-programi-11-bolum-2012-kiyametler-ve-kriz.html[/box]

SAHTE UÇAN DAİRE VE UZAYLI FOTOĞRAFLARI

Bilimseverler hayatlarının bir döneminde evrende yalnız olmadığımız fikrinden ve Dünya’nın da zaman zaman uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olabileceğinden heyecan duymuşlardır. Hatta Erich Von Daniken kitaplarıyla geçtiyse çocukluğunuz, uzun bir süre eski uygarlıkların ürünlerini uzaylı ziyaretlerine yormuş olabilirsiniz. Saadettin Teksoy’un “Teksoy Görevde” adlı programını da heyecanla izlemiş olabileceğinizi tahmin edebiliriz.

(Bu yazı Açık Bilim dergisinin Nisan 2012 sayısında ve Yalansavar.org’da yayınlanmıştır.)

Bilinmeyene olan merak doğal bir güdü. Üstelik “bilimi sevmek” de aynı güdüden kaynaklanan bir duygu. Doğa son derece ilginç şeyler içeriyor. Auroralar, süpernova patlamaları gibi artık ne oldukları bilinen fenomenlerin yanısıra, Tunguska olayı gibi hala aydınlığa kavuşmamış gerçek olaylar da söz konusu.

Bilimkurgu filmlerinin konularıyla insanların ilgisi arasında bir parallelik olduğunu var sayarsak –neticede sinema da bir endüstridir ve daha çok insana satış yapmak ister-, uzaylıların, kıyamet senaryolarının ve zaman yolculuğunun bilimin en çok merak edilen kısımlarını oluşturduğunu iddia edebiliriz.

Uzaylılar, bugünkü popüler deyişiyle UFO’lar, her dönem insanların ilgisini çekmiştir. Bunun sebebine ister yalnızlık duygusu deyin, ister sadece merak deyin, ister de korku deyin, insanların büyük bir yüzdesinin, inansın ya da inanmasın bu tip haberlere ilgi gösterdiği aşikardır. Belki de bu yüzden her ay bir iki haber ajanslara düşer.

Öncelikle terminolojik bir hatanın artık kemikleştiğinden bahsetmekte fayda var: UFO (Unidentified Flying Objects), kelime anlamıyla “Tanımlanamayan Uçan Nesne” demektir ve ABD Hava Kuvvetleri’ndeki bir tanımlama ihtiyacından doğmuştur.

Öncülleri “Gizemli Hava Gemileri” (20. yüzyıl başları), Foo Savaşçıları (II. Dünya Savaşı), Uçan Tabaklar (Flying Saucers, II. Dünya Savaşı sonrası) idi. 1952’de Albay Edward J. Ruppelt tarafından UFO olarak tanımlanmasıyla bu ad bu kavrama yapıştı. Teknik anlamda ne olduğu anlaşılamayan uçan nesnelere verilen bu ad bugün “uzaylılara ait hava aracı” anlamında kullanılıyor.

Ne isim verildiği mühim değil. Gerçekte bizden başka, bizim kadar zeki, hatta gezegenimizi ziyaret edebilecek kadar gelişmiş ve bizden de zeki canlıların olup olmadığı da olabilir; fakat şunu ifade edelim ki, bugüne dek somut, kimsenin inkar edemeyeceği bir kanıt elde edilememiştir. Uzaylıların varlığına fanatik bir biçimde inanmış kişiler, diğer pek çok kanıtlanamamış şeyde olduğu gibi, devletlerin kanıtları olduğunu ve bunu gizlediğini ifade edebilirler. Bizler işin burasıyla da ilgilenmeyeceğiz ve sadece inanan kişilerin oluşturduğu sahte fotoğraflarda dikkat edeceğimiz bir kaç küçük püf noktaya bakacağız.

Bir kaç püf nokta

Sahte fotoğrafları ayırt etmede sadece bir kaç püf nokta kullanılabilir. Bazı fotoğraflardaki açıklar ise detaylı incelemeyle bulunabilir.

Fotoğrafları mutlaka dönemine göre incelemek gerekiyor. Dijital fotoğraf teknolojisi ve bilgisayarlarımızdaki görüntü işleme yazılımları ve teknolojisi elbette çok şey değiştirdi. Bu yüzden eski fotoğraflardaki sahteliği anlamak yenileirine göre oldukça kolay. Yeni fotoğraflarda ise daha çok detaylara bakmak gerekebilir.

En azından eski fotoğrafların pek çoğunun sahteliğini anlamada kullandığım bir kaç püf noktadan bahsedeyim:

Tek kanıt

Genelde şehir, stadyum, kasaba, yol gibi yerlerde alınmış pek çok sayıda uçan daire fotoğrafı yer almaktadır.

Bir defa insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde çekilmiş UFO video ya da fotoğraflarının sadece bir tane olması oldukça kafa karıştırıcıdır. Eski fotoğraflar için aynı şeyi söyleyemesek de hepimizin cebinde kamera monteli telefonlarının olduğu bir çağda uzun süreli ve kalıcı bir UFO görüntüsünün tek bir kişi tarafından fotoğraflanmış ya da videoya alınmış olması imkansızdır.

Bir çok fotoğrafta UFO’nun çok hızlı olduğu, fotoğrafın aniden çekildiği iddia edildiği olabilir. Böyle durumlarda da aşağıda bahsettiğimiz diğer problemler açığa çıkar.

Tek açı

Rus bir kadının iki yol dolabında sakladığını iddia ettiği uzaylı yaratık (yalansavar.org)

Özellikle durağan, yani cismin varlığını hep korduğu sahte fotoğraflar ilgili nesneyi tek bir açıdan fotoğraflar. Sahte ve imal edilmiş cismin sahte olduğuna yönelik kanıtların gizlenmesi amacıyla cismin en iyi göründüğü açı kullanılır.

Özellikle “uzaylı yaratık” görüntülerinde buna rastlanır. Muhtemelen kendisini oluşturan bağlantılar belli bir açıdan görünmeyecektir ve bu açı onun en iyi göründüğü açı olduğundan fotoğraf da bu açıdan çekilir.

Solda görülen fotoğraf, Rus bir kadının bahçesinde bulduğu enkazdan çıkarıp buzdolabında sakladığı bir yaratığa ait. 2011 yılı sonlarında ajanslara düşmüştür.

(Konuyla ilgili Yalansavar’a yazmış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın: http://yalansavar.org/2012/02/14/buzdolabinda-uzayli/)

 

Kadraj

Bazen öyle fotoğraflara rastlarsınız ki, fotoğrafın hem UFO’yu ya da yaratığı içermesi, hem de sıradan bir fotoğraf gibi görünmesi için özellikle uğraşılmıştır ve bu mantıksız bir kadraj ortaya çıkarır. Hatta zaman zaman bu kadraj oldukça komik de olabilir.

Bu tip fotoğraflara daima “şurada çekmiştik, eve gelince farkettik” açıklamaları takip eder. Habersiz fotoğraflarda kadrajın niçin öyle ayarlandığını açıklayabilmek çok zordur.

İlerleyen satırlarda verdiğim örnekler oldukça komik olan kadraj durumlarını yansıtmaktadırlar.

Hız ve Hareketli Cisim

Hızla uçtuğu iddia edilen bir uçan dairenin fotoğrafını net bir şekilde çekmek kolay değildir.

Bilindiği üzere hareketli resimler fotoğraflarda hareket yönünde bulanık çıkarlar; çünkü fotoğraf makinasının diyaframı açılıp geri kapanana dek cisim yer değiştirmiştir ve bu yüzden pozlama süresi içerisinde sabit durmayan cismin görüntüsü net çıkamaz.

Enstantane değeri çok düşük ayarlandığında hareketli cismin görüntüsü iyi bir şekilde yakalanabilir ancak bu defa da fotoğrafta yeteri kadar ışık olamaz ve aydınlık çıkmaz.

Çok hızlı hareket ettiği iddia edilen bir cismin hem görüntüsü net, hem de fotoğraf aydınlık ise bu fotoğraftan rahatlıkla şüphelenebiliriz.

Işık ve Gölgeler

Şimdilerde bilgisayardaki görüntü işleme yazılımları fotoğrafa ilave edilmiş bir cismin ışık ve gölge durumunu muhteşem bir biçimde ayarlasa da geçmişte bunu ayarlamak o kadar kolay değildi.

Eski fotoğraflarda ışık ve gölge hatası pek çok kez yapılmıştır. Işığın geldiği yönün daha aydınlık olma gerekliliği ya da metal olduğu iddia edilen cismin ışığı pek de metal ve dairesel bir cisim gibi yansıtamıyor olması bu fotoğrafların açıklarıdırlar.

Cisim havada ise, fotoğrafta ilk önce kalan nesnelere ışığın nereden geldiğine bakılır ve cismin durumuyla karşılaştırılır. Cisim yerde ise bir de gölgesi için aynı araştırma yapılabilir. Gölgelerin yönleri farklı ise bu önemli bir açıktır.

Özellikle bulandırma

“Hız ve Hareketli Cisim” altbaşlığımızda yazdıklarımızın aksine, bazen montajın ya da sahteliğin anlaşılmaması için cisim özellikle bulandırılabilir. Diğer cisimlerin netliği ile UFO’nun netliğini karşılaştırmak bir çözüm olduğu gibi, eğer tüm fotoğraf net değilse, durağan cisimlerin neden net çıkmadığı sorgulanmalıdır.

Örnekler:

Güney Fransa’da çekilmiş bir fotoğraf. (UFOevidence.org)

Bu fotoğraf ufoevidence.org web sitesinde gökte 9 adet cismin tespit edildiği şekilde anlatılıyor. Fotoğraf makinasına ait leke ya da pixel kayıpları gibi duran cisimlerin ne olduğu mühim değil; ancak başka kimsenin bu dokuz cisimden birini bile tespit edememiş olması düşündürücüdür.

Kanada, 2004. Çeken kişi evde fotoğraflara bakarken farkettiğini söylüyor.

Bu fotoğraf yine ufoevidence.org web sitesinden. Quebec’te alınan fotoğrafta gökyüzünde bir nesne görünüyor. Fotoğrafı çeken kişi fotoğraftaki nesneyi evde farkettiğini söylüyor. Bu yüzden cismin gökyüzünde uzun bir süre kaldığını söyleyemeyiz, ancak eğer öyleyse, fotoğrafı çeken kişinin neyi çektiğini sorgulayabiliriz; çünkü çekmeye değer tek yapı olan kilisenin tamamı kadraja girmemiş bile.

Vancouver Adası’ndan. Yıl 2005. (UFOevidence.org)

Aynı web sitesinden bir başka fotoğraf. Vancouver adasındaki liman üzerinde çekilmiş olduğu iddia edilen fotoğraf zaten perspektif olarak hatalı. Üstelik netliği de hatalı ve ilginç bir şekilde limanda başka kimsede fotoğraf makinası yokmuş ki, başka kimse cismin fotoğrafını çekememiş ve bu olaydan geriye kalan tek kanıt Robs adlı kişinin fotoğrafı olmuş.

Kardan adam ile sanatsal fotoğraflar. Kaynak: Sirius Ufo Araştırma Merkezi Fotoğraf Galerisi

Ülkemizde faaliyet gösteren Sirius UFO ve Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi’nin websitesindeki galeride yer alan bu fotoğraf en sevdiklerimden. Çeken kişi kardan adamı ortalasaydı gerçekçi bir fotoğraf olabilirdi. Kardanadam bir UFO manzarasında kenara koyulmuş bir süs gibi duruyor. Uzaylıyı çekerken niçin kardanadamı da fotoğrafa alma ihtiyacı duyulmuş olabilir ki? Yok eğer kardan adam çekilirken UFO tesadüfen orada yer aldıysa, kardan adamı kadraja almama ihtiyacı nereden doğmuştur?

Kaynak: Siriusufo.org

Muhteşem fotoğraflardan birisi daha. Bu fotoğraftaki mantığı anlamak çok güç. Acemice ayarlanmış bir kadraj olduğu söylenebilir. Fotoğrafı çekilen çocuk kameranın başka bir yere dönmüş olmasına hiç tepki vermiyor. Çeken kişinin bir anda cismi farkedip onu çekmeye karar verdiği düşünülebilir, ama bu sırada illa ki küçük arkadaşını da fotoğrafa dahil etme isteğine ne demeli?

Uçan gümüşlük!

Bu fotoğraf gerçekten de UFO’lar hakkında bilimsel çalışmalar yaptığını iddia eden bir kurumun sitesinde yer alıyor! Bu kadar bariz bir şekilde, salondan alınmış bir süs eşyası olduğu anlaşılan nesne zaten fotoğraf makinasının bir, bilemedik iki metre uzağında yer alıyor. Ne fotoğrafa oturmuş, ne de gerçekçiliği var. Uzaylılara ait bir uçan daire olduğu iddiası illa ki doğru olacaksa, söz konusu cisim onların en iyi sanatçısının elinden çıkmış olmalı.

İşte bir gerçeklik testi:

Şimdi… Aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakalım:

Diğer fotoğraflardan çok daha gerçekçi değil mi?

Oldukça gerçekçi değil mi? Bir gazete küpüründe ya da internet sitesinde “2012 yılında Adapazarı semalarında çektim. Cisim bir süre yavaşça uçtuktan sonra ortadan kayboldu” dense idi, bir an için inanmayı düşünürdünüz belki de. Ancak… İşte böyle gerçekçi fotoğrafların nasıl kolaylıkla yapacağınızı gösteren bir makale:

http://www.instructables.com/id/How-To-Fake-A-UFO-Picture/?ALLSTEPS

Metal bir ayak nelere kadir!

Bilgisayar tekniği ile metal bir duş kafası ya da kültablası ayağı muhteşem bir UFO’ya dönüşebiliyor.Bu da bir başkası:

http://www.instructables.com/id/UFO-Hoax-Picture/?ALLSTEPS

Sonuç

Gezegenimizde kendilerini Ufolog olarak tanıtan bir grup insan var. Ufoloji ve Ufolog kelimeleri bize bir bilimi çağrıştırsa da Ufoloji sözdebilim alanında sınıflandırılır.

Aslında böyle olmayabilirdi. Ufoloji hakikaten de bilimsel bir araştırma alanı olabilirdi, fakat kendilerini Ufolog olarak tanıtan kişiler genelde bu tip fotoğraflara kuşku ile yaklaşmak ve onların açıklarını bulmak yerine, somut bir kanıt olmadan onların gerçekten de uzaylılara ait uçan dairelere ait olduğunu iddia etmekte ve kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bilimin en önemli yöntemlerinden birisi yanlışlamaya ve çürütmeye çalışmaktır.

Ayrıca, gezegenler arası seyahat etme, radarlara ve daha başka pek çok askeri teknolojiye yakalanmayacak kadar gelişmiş bir teknolojiye erişmiş bir ırkın, bir türlü bizim kamera ve fotoğraf makinalarımıza yakalanma konusunu halledememeleri, bugün karbon ve kompozit gibi, metaldan daha sağlam ve hafif malzeme teknolojisine erişilmişken, onların hala metal kullanıyor olmaları (bu bizim Dünya’mıza ait bir özelliğin doğal olarak sahte üretimlere yansımasıdır) bana pek gerçekçi gelmiyor.

Bu yazıyla ortaya koyduğumuz herhangi bir iddia yok. Şahsım adına kainatta bizden başka varlıkların olduğuna ve bunların gezegenler ve yıldızlar arasında seyahat edebilecek teknolojiye ulaşma ihtimalleri bulunduğuna inanmaktayım. Hatta ve hatta bu kainat hemşehrilerimiz gerçekten Dünya’yı da ziyaret etmiş olabilirler. Herhangi bir kimsenin “kesinlikle etmemiştir” ya da “kesinlikle etmiştir” diyebilmesi mümkün değildir; ancak ortaya konan fotoğraflar, daire tasavvurları büyük ölçüde sahtedir ve hiçbirisi somut kanıt teşkil etmemektedir.

Emin olunuz bir çok bilim adamı gerçekten de somut bir şekilde elde edilecek o kanıtın geleceği günü de beklemektedir.

Tevfik Uyar, Sahte Uçan Daire ve Uzaylı Fotoğrafları
http://www.acikbilim.com/2012/04/incelemeler/sahte-ucan-daire-ve-uzayli-fotograflari.html

KUMARDA KAYBEDEN, NEREDE KAZANIR?

Başlıktaki sorunun kaynaklandığı deyimden yola çıkarak yanıtını belki de hepimiz biliyoruz ama biz sevgililer gününü geride bıraktığımız için gerçeği söyleyeceğiz: Hiçbir yerde.Read More

YAŞAM BİLİMLERİNDE MULTİDİSİPLİNER AR-GE VE İNOVASYON SEMPOZYUMU

15-17 Haziran’da İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Yaşam Bilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’nun son gününde “Bilimin Magazini” adlı bir konuşma gerçekleştireceğim ve akabinde Ömer Cansızoğlu’nun da katılımı ile Açık Bilim Radyo Programı hakkında bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

Konuşma ve söyleşi, 17:45-18:30 saatleri arasında olacak. Tüm dostları bekliyoruz.

Kayıt ve bilgi almak için http://www.istanbul.edu.tr/iugen/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ SÖYLEŞİMİZ (SHÖB)

15-17 Haziran tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirilecek olan Yaşam Bilimlerinde Multidisipliner Ar-Ge ve İnovasyon Sempozyumu’nda “Bilimin Magazini” adlı bir konuşma yapacağım. Bu konuşmadan sonra da Ömer Cansızoğlu’nun katılımı ile de birlikte Açık Bilim Radyo Programı hakkında bir söyleşi gerçekleştireceğiz.

Bu konuşma öncesinde daha önce Kocaeli Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulu’nda gerçekleştirdiğimiz söyleşiden bir kesit paylaşmak istiyorum. Söyleşinin üzerinden uzun süre geçmesine rağmen henüz paylaşmamın sebebi, öncelikle arkadaşlarımızın web sitelerinin ziyaret edilerek tanıtımının sağlanması idi.Sivil Havacılık Yüksek Okulu Öğrenciler Birliği’nin diğer faaliyetleri hakkında bilgi almak için www.shobmedya.org adresini ziyaret edebilirsiniz.

[youtube http://www.youtube.com/watch?v=zVfpHyeuXLo&w=360&h=240]

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google