Articles Tagged with: ABD

NASIL BİR SÜPER KAHRAMAN OLMAK İSTERSİNİZ? (ANKET ANALİZİ)

Günlerden bir gün dostum Gülbike Berkkam ile İstanbul trafiğinin en acımasız hâline denk geldik. Hızımız dakikada üç metre. Sıkışıklıktan değil, mantıksızlıktan. Gülbike birden bana dönüp “Sana da tüm arkadaşlarıma sorduğum o soruyu sorayım, böylece vakit geçer” dedi. Reddedilemeyecek teklif.

“Karşına bir cin çıksa ve sana bir duygunu vermen karşılığında özel bir yetenek verecek olsaydı, hangi duygunu verir ve nasıl bir yetenek alırdın?”

Soru müthişti! Biri korku diğeri bilimkurgu yazarı olan iki kişi için daha keyifli sohbet olamazdı. Teleport olabilen ama bedeninden başka bir şey götüremediğinden her gittiği yere çırılçıplak giden bir süper kahramandan kanuni yollardan para kazanmaya çalışan bir zihin okuyucuya pek çok hayal kurduk… Ve sonra daha da derinine inip sorgulamaya başladık: Acaba hangi duyguyu seçip hangi yeteneği alacağımıza nasıl karar veriyoruz? Niçin bazılarımızı teleport olmak heyecanlandırırken, bazılarımızın ilgisini zamanda yolculuk cezbediyor?

Bunlar üzerinde tartışırken aklıma bir fikir geldi ve dedim ki Gülbike’ye, “Niçin bu soruyu sadece senin arkadaşlarına soruyoruz? Haydi bir anket yapalım ve herkese soralım. Bakalım kimler neler veriyor? Karşılığında neler alıyor? Bu seçimler cinsiyete, yaşa, okunan türlere göre değişiyor mu?”

Ve nihayetinde -eğer katıldıysanız kesinlikle hatırlayacağınız- bir anket çalışması yaptık.  Veri çok… Değişken de çok. Bu yüzden anket sonuçlarını çok sıkmadan, kısa kısa anlatmaya çalışacağım.

Katılımcı Profili

Anketimizde katılımcılara öncelikle cinsiyetlerini, yaşlarını, okudukları türleri (Bilimkurgu, fantastik, korku, polisiye, diğer kurgu, kurgu-dışı), ve sonrasında da hangi duygularını verdiklerini ve karşılığında nasıl bir yetenek istediklerini sorduk.

Anketimize toplamda 519 kişi katıldı. Katılımcıların %60,5’i Erkek, %39,5’i Kadındı.

Yaş dağılımları ise şöyle gerçekleşti:

Yaş aralığı Frekans Yüzde
8-15 4 0,8
16-23 137 26,4
24-31 194 37,4
32-39 123 23,7
40-47 42 8,1
48-55 15 2,9
56-63 2 0,4
64-71 1 0,2
72-79 1 0,2
Total 519 100

 

Katılımcıların %77,3’ü Bilimkurgu, %54,1’i Fantastik, %28,1’i Korku, %48,6’sı Polisiye okuyor.

Katılımcıların %7,7’si tüm türleri okurken, en kalabalık kitle 88 kişilik nüfusuyla (%17) hem Bilimkurgu hem de Fantastik okuyanlar. Onları sadece bilimkurgu okuyan 77 kişi (%14,8) takip ediyor.

Alınan Yetenekler ve Verilen Duygular

Katılımcıların bazı özelliklerinden bahsettik. Şimdi hem alınan yetenekler (artık kısaca “alınanlar” diyeceğim) hem de feda edilen duygular (“verilenler”) arasında en popüler olanlara bakalım.

Evvela “verilen duygu”. Verilen duygular arasında “Kaygı / Evham” çok popüler. Her dört katılımcıdan birisi kaygı / evhamı vermeyi seçerken, her beş katılımcıdan biri de Kin/ Nefreti feda etmeyi tercih etmiş. En az vazgeçilmek istenen iki duygu ise sevgi ve vicdan. Tüm katılımcılar arasında sadece 6 kişi sevgiyi vermeyi tercih ederken, 9 kişi vicdanı vermeyi seçmiş. Tam sıralı liste aşağıda:

Verilen Duygu Sıklık Yüzde
Kaygı / Evham 143 27,6
Kin / Nefret 101 19,5
Kıskançlık 75 14,5
Korku 60 11,6
Öfke 49 9,4
Utanma 34 6,6
Aşk 24 4,6
Merhamet 18 3,5
Vicdan 9 1,7
Sevgi 6 1,2

Gelelim Süper Kahramanlık fakültesi tercihlerine. Görünen o ki zaman yolculuğu en popüler yanıt. Her beş kişiden birisi zamanda seyahate çıkabilmeyi istiyor. Hemen ardından da zihin manipülatörleri geliyor. Katılımcıların hemen hemen altıda biri de zihinleri kontrol edebilmeyi istemiş. Hayvanlara hükmetme, aşırı kuvvetli olma veya aşırı hızlı hareket etme gibi yetenekler pek rağbet görmemiş ve katılımcıların sadece %1’i bu yetenekleri talep etmiş.

Alınan Süper Güç Sıklık Yüzde
Zaman yolculuğu 112 21,6
Zihin kontrolü / Düşünce manipülasyonu 91 17,5
Ölümsüzlük 44 8,5
Şifacılık 44 8,5
Teleport olma (Işınlanma) 37 7,1
Zamanı durdurma 34 6,6
Görünmezlik 29 5,6
Ateşi / Havayı veya Suyu kontrol etme 25 4,8
Uçabilme 24 4,6
Geleceği görme (Medyumluk) 19 3,7
Telekinezi (Objeleri zihin gücüyle hareket ettirme) 17 3,3
Telepati (Zihinden Zihine İletişim) 16 3,1
Yüz ve beden değiştirme 10 1,9
Aşırı hızlı hareket etme 7 1,3
Aşırı kuvvetli olma 5 1
Hayvanlara hükmedebilme 5 1

Dikkat çeken ilişkiler: Cinsiyet!

Bu verileri toplayıp da aralarında anlamlı ilişkiler var mı diye bakmamak olmaz. Mesela kadınlar ve erkekler arasında ciddi tercih farkları var mı? Ya da yaş ilerledikçe verilen duygu ve alınan yetenek tercihleri değişiyor mu? SPSS İstatistik Paket programı ile yaptığımız bir takım analizlerle bu sorulara yanıt bulmak mümkün oldu. Fakat istatistiki terimlerle kafa karıştırmayacağız ve sadece kayda değer bazı tespitlere yer vereceğiz.

Öncelikle cinsiyetin neleri değiştirdiğine göz atalım:

Mesela Aşırı hızlı hareket etme (4x), Aşırı Kuvvetli Olma (3x), Geleceği Görme (2x), Ölümsüzlük (2x), Teleport (2x), Zamanı Durdurma (2x) bariz bir biçimde erkeklerin kadınlara nazaran daha çok tercih ettiği yetenekler. Her bir yeteneğin yanında parantez içerisinde yazdığım sayılar, söz konusu yeteneği tercih eden erkeklerin tüm erkeklere oranının, kadınların oranının kabaca kaç katı olduğunu gösteriyor. Örnek vermek gerekirse, erkeklerin %40’ı aşırı hızlı hareketi tercih etmişse, kadınların %10’u tercih etmiş. “Basitçe neden sayıları karşılaştırmıyorsun?” diye sorarsanız eğer, sayıların bizi yanıltma olasılığını dikkate aldığım için derim… Zira anketimize katılan erkek sayısı, kadın sayısından fazla.

Öte yandan Yüz ve Beden Değiştirme (6x), Telepati (3,5x), Hayvanlara Hükmedebilme (2,5x), Şifacılık (2x) yetenekleri de bariz bir biçimde kadınların erkeklere göre daha fazla tercih ettiği süper güçler (aynı oransal ilişki burada da var). Yüz ve beden değiştirmeyi seçen kadın oranı, aynı yeteneği seçen erkek oranının 6 katı.

Diğer yetenekler kadınlar ve erkekler tarafından hemen hemen eşit oranda tercih edilmişler.

Erkeklerin ilk 3 listesinde, Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Ölümsüzlük,

Kadınların ilk 3’ü ise  Zaman Yolculuğu, Zihin Manipülasyonu ve Şifacılık bulunuyor.

Üçüncülere bakılırsa erkekler kendilerini, kadınlarsa başkalarını iyileştirmeyi istiyor gibi görünüyor.

Ya verilen duygular nasıl değişmiş?

Aslında verilen duygulardaki farkların anlamlılık düzeyi sadece %90 çıkıyor. Yani daha gündelik dilde söyleyecek olursak istatistiki olarak aşağıdaki sonuçlar pek anlamlı değil. Fakat yine de göze çarpan farklılıklardan bahsetmemizi isterseniz şöyle:

Merhamet (2x), Utanma (2x) ve Aşk (1,5x) erkekler tarafından kadınlara göre daha çok feda edilirken, Kadınlarda Kaygı / Evham (1,5x) ve Kıskançlık (1,5x) erkeklerden daha çok feda ediliyor.

Her cinsiyetin kendi içindeki ilk 3’lerine bakacak olursak karşımızda da şöyle bir tablo çıkıyor:

Erkeklerin ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Korku iken,

Kadınların ilk 3’ü, Kaygı / Evham, Kıskançlık ve eşit miktarda Kin /Nefret.

Dikkat çekici fark erkeklerin daha çok “korkudan”, kadınlarınsa daha çok “kıskançlıktan” kurtulmak istemeleri.

Dikkat çeken ilişkiler: Yaş!

Duyguları esas alarak bakacak olursak: Aşkı verenlerin ve sevgiyi verenlerin %50’sinin 16-23 yaş arasında olduğunu söylemekle başlayalım. Korkuyu verenlerin %43’ü de öyle. Yani daha erken yaşlarda muzdarip olunan duygular daha çok bunlarmış gibi görünüyor. (Ya da belki de bu yaş grubundaki katılımcılar bu duygulardan kurtulmadan süper kahraman olunabileceğini düşünmüyor). Yaşı esas alırsak: 16-23 yaş grubunun feda ettiği en popüler duygu korku. 16-23 yaş arasındaki 137 katılımcının her beş tanesinden biri korkuyu vermiş.

Böylesine bariz sonuçlardan bir diğeri de 24-31 ve 32-39 yaş gruplarına çıkıldığında Kaygı ve Evham’ın %30’un üzerinde bir tercih oranına sahip olması. Herhalde hayata dair kaygılarımızın arttığı bu dönemde kaygı ve evhamdan daha çok muzdarip oluyoruz, ki bu da ankete yansıyor. Bu yaş grubundaki toplamda 317 kişinin üçte biri Kaygı ve Evham’ı vermeyi tercih etmiş.

Bir sonraki yaş grubu 40-47 için Kin ve Nefret %30’luk bir tercih oranıyla liderliği ele geçirse de, 48-55 yaş grubunda Kaygı ve Evham%40 ile  bayrağı tekrar ele alıyor. Daha da ileri yaş gruplarında katılımcı sayısı çok az olduğu için sonuçlar vurucu da olsa anlamlı değiller. Merhameti tercih eden 18 kişiden 9’unun 24-31 yaş grubuna düştüğünü de belirtelim.

Süper güç tercihlerine geldiğimizde de çok ilginç bulgulara ulaşıyoruz. Bu bulgular arasında en çok dikkat çekenleri şöyle: Geleceği görebilmeyi isteyen 19 kişiden 12’si 24-31 yaş grubunda. Bu yaş grubunun diğer gruplara nazaran daha çok gelecek kaygısı taşıdığını ve bunun da ankete yansıdığını söyleyebilir miyiz acaba?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
16-23 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
24-31 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük & Şifacılık
32-39 Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
40-47 Zaman Yolculuğu Şifacılık Zihin Manüpilasyonu
48-55 Şifacılık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu

 

Genel olarak tüm gruplarda Zaman Yolculuğu (ZY) ve Zihin Manipülasyonu (ZM) ilk ikiyi oluşturuyor. Ancak üçüncüler farklı:

16-23 yaş grubu için üçüncülük Ölümsüzlüğe (%9,5) ait (ZY %21,9 ve ZM %20,4).

24-31 yaş grubu içinse üçüncülüğü Ölümsüzlük ve Şifacılık birlikte paylaşıyor (%8,2) (ZY %22,2 ve ZM %15,5).

32-39 yaş grubunda ölümsüzlük popülaritesini yitirip beşinciliğe düşmüş. Şifacılık (%9,8) üçüncülüğü kapmış. (ZY %18,7 ve ZM %17,1).

Bedenlerin yorulup hastalıkların ortaya çıkmaya başladığı, ya da belki de yaşlı aile üyelerinin bakımını üstlenmesi daha muhtemelen olan 40-47 yaş grubuna gelindiğinde Zihin Manipülasyonu (%16,7) ikinciliği Şifacılığa kaptırıyor (%19). Zaman Yolculuğu ise yine birinci (23,8).

Katılımcı sayısı düşük olduğu için (15 kişi) istatistiki anlamını kaybeden  48-55 yaş grubunda birinciliği eşit oranda (%26,7) ile ZM, ZY ve Şifacılık paylaşıyor.

Alınan ve Verilenler birbiriyle ilişkili mi?

  #1 #2 #3
Genel Kaygı / Evham Kin / Nefret Kıskançlık
Bozan Gruplar
Yüz ve Beden Değiştirme Kaygı / Evham Kıskançlık Kin / Nefret
Şifacılık Kaygı / Evham Öfke Kin / Nefret
Ölümsüzlük Kaygı / Evham Öfke Korku
Görünmezlik Kaygı / Evham Utanma Korku
Geleceği Görmek Korku Kaygı / Evham Kin / Nefret

 

Genele bakıldığında verilen duygular arasında ilk 3’ü sırasıyla Kaygı / Evham, Kin / Nefret ve Kıskançlık duygularının oluşturduğunu söylemiştik. Alınan süper güçlere göre değerlendirdiğimizde bu düzeni bozan haller var mıdır merak ettik:

Mesela yüz ve beden değiştirmek isteyenler (kadınlar bariz bir biçimde daha yüksek oranda tercih etmişlerdi) Kin ve Nefret duygularından ziyade Kıskançlık duygularını vermek isteyerek ilk 3’ü değil ama sıralamayı bozuyorlar. Fakat bu tercihi yapanlar sadece 10 kişi oldukları için bu bulgunun kuvvetli olduğunu söyleyemeyiz.

Kıskançlık yerine öfkelerini vermek isteyerek düzeni bozanlar Şifacılar. Şifacılığı tercih eden 44 kişi üçüncü sıraya kıskançlık (%13,6) yerine öfkeyi (%15,9) koymuş. Fakat yine de fark bariz değil.

Ölümsüzlüğü isteyen 44 kişide Kin / Nefret yerine (%11,4) korkunun (%13,6) gelmiş olması söz konusu olsa da fark yine küçük.

Aradığımız bariz farka Görünmezliği tercih eden 29 kişide rastlıyoruz. Bu grupta kıskançlık (%6,9) seviyesine inerken yerine Utanma ve Korku (%13,8 ve %13,8) geliyor. Her iki duygunun da “görünmez” olma arzusu yaratabileceğini düşünürsek manidar.

Geleceği görmek isteyen 19 kişi için kıskançlık (%5,8) anlamsızken, korku (%21,8) birinci sırayı almış!

Diğer bazı gruplarda sayı çok küçük olduğu için farklar anlamını yitiriyor. Kalabalık gruplarda da genel kaide bozulmamış (ki genel kaideyi de onlar oluşturmuş oluyor).

Ya tersten bakarsak ne görürüz?

 

  #1 #2 #3
Genel Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu ?????
Gruplar
Kaygı / Evham Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kıskançlık Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Ölümsüzlük
Kin / Nefret Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Korku Zaman Yolculuğu Ölümsüzlük Işınlanma
Öfke Zaman Yolculuğu Zihin Manüpilasyonu Şifacılık
Utanma Zaman Yolculuğu Zamanı Durdurma Görünmezlik

 

Zaman Yolculuğu (ZY – %21,6) ve Zihin Manipülasyonu (ZM – %17,5) genelin öncelikli tercihlerini içeriyordu. Peki verilmek istenen duygulara göre kategorize edersek, anlamlı sonuçlara ulaşabilir miyiz?

Kaygı ve Evhamdan kurtulmak isteyen 143 kişinin üçüncü tercihi ölümsüzlük (%11,2). Kıskançlık için de aynı durum sözkonusu (%10,7).

Kin ve Nefretten kurtulmak isteyen 101 kişinin üçünü tercihi ise şifacılık (%10,9).

Korkusunu vermek isteyenler yine en çok zaman yolculuğunu isterken zihin manipülasyonuyla ilgilenmiyorlar. Onların ikinci ve üçüncüsünü sırasıyla Ölümsüzlük ve Işınlanma oluşturuyor.

Öfkesinden kurtulmak isteyen 49 kişinin ilk 2’si genelle aynıyken üçüncülüğü yine şifacılık kapmış (%14,3).

Nispeten kalabalık olan bir başka grup utangaçlar. Utanma duygusundan kurtulmak isteyen 34 kişi ikinciliği Zamanı Durdurmaya (% 14,7) ve üçüncülüğü Görünmezliğe (%11,8) vermişler. Sayılar az olduğu için sonuçlar istatistiki olarak çok anlamlı değil. Fakat bir başka veri olarak görünmezliği tercih edenler arasında utanma duygusundan kurtulmak isteyenlerin başı çekmesi manidar.

Sonuç

Türkiye’de internet kullanıcıları arasında yapılmış bu anket çalışması elbette genelleştirebileceğimiz nesnel verileri bize yüksek bir güvenilirlikle sunmuyor. Bu anketin aynısını Almanya’da ve ABD’de gerçekleştirerek kültürlerarası fark oluşup oluşmadığını araştırma niyetimiz var. Hatta anketin Almancası hazır bile.

Yine de yaş ve cinsiyet ile tercih edilen süper güç ve feda edilen duygular arasındaki ilişkiler çarpıcı görünüyor. Bir kısmı istatistiksel olarak oldukça anlamlı bir şekilde ortaya çıkan bu ilişkiler, yaşımız ilerledikçe kurtulmayı istediğimiz duygular ve eksikliğini hissettiğimiz bazı güçler hakkında bizlere fikir veriyor.

Tamamen eğlenme amaçlı düzenlediğimiz bu ankete katılan tüm katılımcılara teşekkür ederiz.

SEÇMEN DAVRANIŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Seçim otobüslerinin yarattığı gürültü kirliliği malumdur. Mitingler için kapanan yolların yarattığı sıkıntı da öyle. Bu kirlilik ve sıkıntılara maruz kalan bir insan olarak “Acaba seçim otobüslerinin, mitinglerin gerçekten de seçmen davranışı üzerinde bir etkisi oluyor mu” diye günlerdir düşünüyor, düşüncelerimi organize etmek için de bir yazı yazmaya niyetleniyordum. Ve nihayet bugün Dr. Emre Erdoğan’ın kaleme aldığı, İlker Küçükparlak’ın paylaşımı sayesinde gördüğüm “Seçmen Aşka Gelirse” adlı yazı bendeki tetiği çekti.

Öncelikle fikrimi söyleyeyim: Mitingler iletişim olanaklarının arttığı çağımızda bir bilgilendirme aracı olarak eskisi kadar değil; fakat bir gövde gösterisi olarak önemini koruyor. Zaten böyle olduğu için de partiler mitinglerinin ne kadar kalabalık olduğunun fotoğrafını paylaşıyorlar ve kendilerinin ne kadar kalabalık bir kitle tarafından onandığını -kimi zaman photoshop kazaları yapacak şekilde hatta- ortaya koymaya çalışıyorlar. Öte yandan yine siyasi söylemlere sıklıkla giren, “X şahsı Y şehrinden öteye gitmez, gidemez!” tarzı iddialardan anlayacağımız üzere, mitingler bir partinin bölgeye önem verme derecesinin bir göstergesi olarak algılanıyor veya sunuluyor. Bilgilendirme aracı olarak da, sadece TRT’nin izlendiği Anadolu bölgelerinde en azından muhalefetin derdini anlatmasına yarıyor olabilir, fakat seçmen davranışını ne derece değiştirdiği soru işaretidir. Zira Türkiye’de araştırma şirketleri genelde partilerin tahmini oy oranlarını ölçüyorlar. Kararsız seçmenleri de anca “dağıtıyorlar”. Kararsız seçmene “peki hangi partiler arasında kararsızsınız?” ve “ne olursa kararınız kesinleşir?” gibi sorular yöneltilmiyor.

Seçmen davranışlarını analiz eden pek çok siyasal bilimler araştırması var elbet. Ben bu yazıda bir miktar “tüketici davranışları” ile ilişki kurmak istiyorum. Bunu yaparken dayanacağım bir kuramsal zemin de mevcut: Siyasi partiler, “ülkeyi yönetmek için bir süre yetki vermemiz” dışında, kâr amacı olmayan örgütler gibidirler. Yani dernekler ve vakıflardan pek çok açıdan farkları yoktur. Nasıl ki bir işletme size ürün ve hizmetlerini verir ve sizden paranızı isterse, dernekler de size amaç ve dava vererek zamanınızı ve emeğini ister. Aynı mantığı siyasi partilere uygularsak; size dava sunarlar, sizden oyunuzu, yakınlarınıza propaganda yapmanızı, -eğer üye olacaksanız da zamanınızı ve emeğinizi- isterler. Dolayısıyla satın alma davranışı ile oy verme davranışı arasında paralellik kurmamız mümkündür.

Tüketici davranışları “sınırlı rasyonellik” içerir. Herbert Simon’un 1950’lerin sonunda iktisat alanına kazandırdığı bu kavrama göre “Tüketiciler karar verirken tam olarak bilgi sahibi değildirler. Sınırlı bilgiye dayanan sınırlı bir rasyonellikle hareket ederler”. Zatenbizler ilk başta büyük ümitlerle satın aldığımız ürün ve hizmetlerin daha sonra beklentilerimizi karşılamadıkları zaman, aslında alırken aslında her özelliğine dikkat etmediğimiz ya da ihtiyaçlarımızı iyi belirleyemediğimizi anlayarak bunu tecrübe ederiz. Emre Erdoğan da bu durumu oy verme davranışıyla ilgili olarak şu cümlelerle ifade ediyor:

Seçmenimiz bütün parti programlarından, o programların kendisine ne kazandırıp ne kaybettireceğinden ya da kendi çıkarının ne olduğundan emin olacak ve bu hesaplamaları salim kafayla gerçekleştirebilecek bir makine değil ne yazık ki… …Duygusal seçmenimiz yarışan partileri, siyasetçileri, vaatleri ya da programları karşılaştırmaz; sadece hislerini dinler ve kalbinin attığı yönde oy kullanır. Seçmenimiz kararını uzun süreli değerlendirmeler sonucunda değil, saniyenin binde biri kadar bir sürede verir. Yapılan bazı çalışmalar, seçmenin diğer bütün faktörleri unutarak sadece adaylar arasından kendisine “yetkin” gözükeni tercih ettiğini gösteriyor..

Erdoğan, seçmen davranışında kimliğin ve duyguların daha belirleyici olduğunu söylüyor. Bu doğrudur; nitekim saha araştırmaları da bunu kanıtlıyor. Öte yandan siyasi kimliği neyin oluşturduğu ve siyasal katılıma etki eden duyguların hangi duygular olduğu sorusu geliyor gündeme. Erdoğan kimlik hakkında şunları söylüyor:

Kimliklerin nasıl oluştuğuna baktığımızda, öncelikle ailenin daha sonra da okulun önde gelen belirleyiciler olduğunu görüyoruz. ABD gibi ülkelerde üç nesildir Demokrat ya da Cumhuriyetçi bulmak mümkün de, ülkemiz gibi demokrasinin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde parti kimliğinin aileden miras alınması imkânsız. O zaman, diğer kimlikler devreye girmekte ve seçmenler ailelerinden miras almamış olsalar da, kendilerine yakın hissettikleri partilere yönelmekte.

Bu ifadenin ilk yarısına katılmıyorum. 1970’lerden itibaren gelişmiş ülkelerde egemen olmaya başlayan “yeni toplumsal hareketler” de, 1970’lerden önce var olan “sınıf temelli kimlikler” de Türkiye’de kendine yer bulmuş değildir. Bu yüzden aksine Türkiye’de kimliklerin oluşmasında aile -ve yakın çevre- epey etkindir. Demokrasi sıklıkla kesintiye uğrasa da Türkiye’deki kimlikler genelde aile içinde sürekli yeniden üretilir. Bu yüzden aslında partiler değişse de “Muhafazakar”, “Atatürkçü” gibi, cumhuriyet sonrası alt ideolojilerin mecliste temsil edilme oranı kolay kolay değişmez. Üstelik bu süreklilik siyasi partilerce de somutlaştırılır: Örneğin AKP kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın devamı olarak gösterirken CHP de köklerinin Atatürk ve İsmet İnönü’ye bağlı olduğunu vurgular.

Geçmiş seçimlere bakıldığında aileyle, köklerle ve yakın çevre etkisiyle üretilen bu kimlik Türkiye’de sadece “eğitimle” veya “ticari ilişkilerle”, oy verme davranışıysa kimlikten bağımsız olarak “tepki vermek amacıyla” değişiyor gibi görünüyor. Kimliğin eğitimle değişmesinin nedeni sınırlı rasyonellikten rasyonelliğe geçiş, ticari ilişkilerle değişmesinin nedeni de Türkiye’de iktidarların refahı kendi destekçilerine yayma eğiliminden kaynaklanması, iş dünyasının siyasi konjonktürü fırsata çevirme arzusu (gündelik dilde “rüzgar nereden eserse…) diyebiliriz. O halde tüketici davranışları üzerinden analizimize devam edersek, küçük bir kitle dışında, Türkiye’deki genel seçmen davranışının hala büyük ölçüde “Siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?” sloganıyla vurgulanabilecek düzeyde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Annenizin margarinini kullanma nedeniniz, annenizden başka bilgi kaynağına başvurmamanız ve onun tecrübelerine güvenmeniz demektir. Siyasal katılımda da böyle olmasının nedenleri basittir aslında: DESAM 2014 raporuna göre AB ülkelerinde kitap okuma oranları %21 iken Türkiye’de 0,01. Türkiye halkı altı saatini TV’ye, üç saatini internete ayırıyor. Basın İlan Kurumu’nun araştırmasına göre Almanya’da gazete okuma oranı %62 iken Türkiye’de sadece %8. Görünen o ki annemizin margarininden başka margarine yönelme durumu zaten yok, çünkü başka margarinin nitelikleri hakkında bilgi alınmadığı gibi alınsa dahi bunu değerlendirecek “rasyonellik” oluşmuyor.

Elbette bu fikre internetin de iyi bir bilgi kaynağı olduğu gerekçesiyle itiraz edilebilir. Fakat internet iyi bir bilgi kaynağı olduğu kadar kötü bir bilgi kaynağıdır da. Bireysel yayıncılar dünyasına dönüşen internette bilgi üretimi üzerinde denetim olmadığından “sınırlı rasyonellik” sahibi olup, daha fazla rasyonel olmaya çalışmayan insanlar hem internete taşınan siyasal gazetelerin hem de bireysel yayıncıların propagandasına çok açıktırlar. Üstelik internetin seçmen davranışını değiştirmek bir yana, insanları görüşlerinde daha da şahinleştirmesi muhtemeldir (Açık Bilim’de yazdığım “Sosyal Medya Şahinleştiriyor mu?” adlı yazımda bu hususu irdelemiştim).

O halde Türkiye’de insanlar ailelerinden aldıkları kimlik her neyse onu sürekli sürdürecek, dolayısıyla da seçimlerden hep aynı ortalama sonuçlar mı alınacak? Kısmen evet, kısmen hayır.

Evet; zaten öyle de oluyor. Tarih pek az şeyi değiştiriyor. AKP’nin başarısı temsil ettiği ideolojide güçlü bir alternatif olmamasından ileri geliyor (Eskiden merkez sağın yönelebileceği alternatiflerin sayısı fazlaydı. AKP ise rakipsiz.)

Hayır, çünkü bilgi kaynakları sınırlı, rasyonelliği sınırlı bir seçmen kitlesi sözkonusu olsa bile yaptığı seçimin sonuçlarını ekonomik durumun değişmesiyle rasyonalize ederler. Sıklıkla dile getirildiği üzere, Türkiye’de ekonominin seçim sonuçlarını belirleme potansiyeli bulunuyor. Zaten tarihte Türk seçmeninin “tepki oyu” verdiğine şahit olunmuştur. Erdoğan da ekonomi ile seçmen davranışı arasındaki geçmiş verileri şu cümlelerle ifade ediyor:

Ekonomik oy verme kuramı, seçmenin en azından bir önceki iktidarı cezalandırmakta elini sakınmadığını gösteriyordu. AK Parti’nin büyük ölçekte küresel şartların da yardımıyla başarıyla yönettiği ekonomik büyüme 2007 seçimlerinde de bu kez seçmenin yaşam koşullarını iyileştiren iktidarı ödüllendirmekte bonkör olduğunu ortaya koydu…

Öte yandan Erdoğan, 2011 seçimlerinde kötü olan ekonomik durumun seçimlere etki etmediğini, seçmenin bilinmeyen etkilerle hareket ettiğini, bunda da muhtemelen parti sempatisinin etkili olduğunu da söylüyor. Bir noktaya itirazda bulunabilirim: 2011’de göstergeler ülkedeki ekonomik krizi işaret etmeye başlasa da bunun sokağa yansıması sözkonusu değildi. Başından beri söylediğimiz üzere, rakamlar ve rakamların gösterdiği gelecek seçmenin ilgilendiği veriler değildir; bu konuya deneyimsel yaklaşır.

Ancak şu noktaya da katılırım ki, seçmenin ekonomik durumu bozulsa da parti sempatisi algıyı değiştirebilir. Karizmatik otoriteye* fazlasıyla prim veren, demokrasiyle ilgili algısı sadece sandıkla ilgili olan genel seçmen profili, daha iyi hatip olan, yetkeyi daha fazla kullanan liderlerden etkilenir. Algı sempati duyulan nesneye ya da şahsa torpil geçer. Karizmatik otorite etkisi altındayken olumsuzlukları karizmatik lidere değil, şansa, kadere, duruma, sahici olmayan dış mihraklara bağlamak mümkündür. Örneğin gezi olaylarında borsadaki düşüş ve dolardaki yükseliş nedeniyle tepki verenler, Tayyip Erdoğan ve Merkez Bankası arasındaki tartışmanın benzer ekonomik olumsuzlukları hakkında aynı yorumu yapmaktan kaçınırlar.

Bu durumu tüketici davranışıyla ilişkilendirirsek, aldığınız ve almaktan övünç duyduğunuz ve başkalarına da övdüğünüz bir ürün kötü çıkıyorsa, bu ürüne yaptığınız yatırımın kötü bir ürün olduğunu kolay kolay kabul etmek istemezsiniz. Tutarlı gözükmek için özellikle de başkalarının gözü önündeyken hâlâ o margarini satın almaya devam etmelisiniz. Bir de kötü sonuçlar için suçlayabileceğiniz başka bir faktör de varsa, “bilişsel tutarlılık” ilkesi yerine gelir, ve yanlış yaptığınızı itiraf etmek yerine suçu diğer faktörlere kolaylıkla yüklersiniz. Türkiye’deki mevcut iktidarın ideolojik söylemleri destekçileri için yeteri kadar faktör sunabiliyor: Türkiye’nin kıskanılması, Türkiye’nin engellenmeye çalışılması vb. iddialar Türkiye’yi yeniden bölgesel bir lidere dönüştürme, “ecdanın şanlı durumunu yeniden üretme” iddiasındaki bir parti ve onun ideolojisiyle uyumludur.

Zaten belki de bu yüzden ana muhalefetin sadece iktidarı eleştiren bir söylemi bırakıp, hem ekonomik olarak sıkıntı çekmeye başlayan kitlede cazibe yaratacak, hem de “Kıskanılacak bir Büyük Türkiye” hedefine yönelik  projeler üretmesi, özellikle kararsız seçmenler üzerinde eskisinden daha etkili oldu.

 

Sonuç

Sanırım mevcut ekonomik sıkıntılar başka faktörlere yüklenebilecek kadar hafif olmakla birlikte “geçici bir durum” olarak algılanıyor. Siyasal kimliğini ailede edinen, sınırlı rasyonelliğe sahip Türk seçmeninin margarinini değiştirmesi için içinden fare kuyruğu çıkması kadar ciddi bir olumsuzlukla karşılaşması gerekiyor gibi görünüyor.

Bu yüzden beklentimi soracak olursanız, ekonomik kriz derinleşmedikçe Türkiye’deki alt ideolojilerin kemik destekçilerinde bir oy kayması olmayacak, en azından bu seçimde resimdeki olası bir büyük değişimi kararsızlar yaratacaktır. Bildiğiniz üzere bu değişim de şu günlerde %10 seçim barajı ve HDP dolayısıyla “A ile B berabere kalır, C de iki farklı galibiyet alırsa” benzeri matematik hesaplarına bağlı.

 

F-4 MESELESİNDE İLAVE BİLGİLER

F-4 ile ilgili son yazıma epey eleştiri geldi. Bu yüzden yazıma bir kaç madde daha ilave etmek zorunda hissettim kendimi. Eleştiriler daha çok bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar kaza ve can kaybı olmasına dair bir açıklama getirmemiş olmamla ilgiliydi. O yüzden ilave açıklamalarım genelde istatistik ve kaza nedenleri üzerine olacak.

Her şeyden önce üç değil, iki kaza vardır. Bu kazalardan ilkinde iki uçak düşmüştür. Kol uçuşunda oldukları için kazaya birlikte uğramaları doğaldır. Maalesef her iki uçak da iki kişilik olduğundan ve koltukları dolu olduğundan dört pilotumuz şehit olmuştur. Tek bir kazada iki uçak kayıp, dört pilot şehittir. Diğerinde de benzer şekilde iki pilotumuz şehit olmuştur. Kazalar, doğaları ve uçağın yapıları nedeniyle toplam bilançoyu yükseltmektedir: 3 uçak ve 6 pilot. Bu sayıların büyüklüğü nedeniyle “bit yeniği” ihtimali insanlara daha gerçekçi görünmektedir. Halbuki aynı kazalar tek kişilik F-16’larla solo uçuşlarla gerçekleşseydi bilanço “İki uçak ve iki pilot” olurdu. Bir yıl arayla olsalardı kimsenin dikkatini çekmezdi. Haliyle ben değerlendirme yaparken şehit sayısını ve uçak kaybı sayısını değil, kaza sayısını dikkate alıyorum. Zira iki kaza varsa, iki neden vardır (ya da tek). Basit bir örnek vermek gerekirse, art arda iki adet Boeing 737 kazası olsaydı, kazayı teknik açıdan inceleyecek olsaydınız ölü sayısı denkleminizde yer almaz (facianın insanî boyutu ne kadar üzüleceğimizi belirlerdi, konunun esasını değil).  Eğer bu kazalardan birinde Boeing 737 başka bir uçağa çarpmış olsaydı dahi, ele aldığınız konunun esası değişmezdi. Nedenlerle ilgilenmeye devam ederdiniz.

Açıkçası uçaklarda teknik bir arıza varsa eğer, bu arızanın neden olacağı kazaların son on gün içerisinde gerçekleşmesi daha tuhaftır; çünkü bu beklenen bir istatistiki dağılım olmaz. “Kötü” ve “arızalı” bir şeyin zamana yaygın bir şekilde kaza üretmesi gerekir. Durup durup 10 günde iki kaza üretmesi değil. Üstelik “2” istatistiksel olarak anlamlı bir rakam değildir. Bir parayı sadece iki kere havaya attığınızda iki kez tura geldiği için “bu paranın iki yüzü de turadır” diyemezsiniz. Para örneği birebir karşılamadığı için şu örneği de verebilirim: Sahip olduğunuz 1976 model bir Mercedes son iki haftada iki defa çok ciddi arıza çıkarıp sizi yolda bıraktıysa başından beri zaten Mercedes’lerde bir problem olduğunu düşünmezsiniz. Aldığınız son yakıtın kirli olabileceği, son bakımda tamircinizin size çıkma parça takarak sizi kazıkladığı, bakımını atlamış olabileceğiniz, şu sıralar daha aceleci davranarak arabayı artık yeteri kadar ısıtmadan çalıştırmaya başlamanız gibi son zamanlarda ortaya çıkmış olabilecek faktörlere odaklanırsınız.

Benzer şekilde bir uçak son 10 günde iki kaza gerçekleştirmişse şu aşağıdaki gibi başka etkenlerin araştırılmasına öncelik verilir:

  • Yeni uygulanmaya başlayan bir prosedür olup olmadığı,
  • Uçaklara takılan parçalarda ya da sarf malzemelerinde tedarikçi değişikliği veyahut marka değişikliği yapılıp yapılmadığı
  • Pilotlar aynı devre ise onların eğitimleri sırasında atlanmış, müfredatı değiştirilmiş bir ders olup olmadığı,
  • Pilotların bu uçuştan önce ara verip vermedikleri, verdiyse ne kadar verdikleri, döndüklerinda tazeleme eğitimlerinin doğru yapılıp yapılmadığı

Velhasıl bu gibi detayların hiçbirini bilmiyoruz. Bilmeden söyleyeceğimiz her şey spekülasyondur.

Fakat spekülasyon yapmanın bile bir adabı vardır: Sivil havacılık kazalarının %80’i insan hatasından kaynaklanır. Şu haberde askeri yetkililer askeri havacılık için bu oranın %60-%70 olduğunu söylemiş. Yani kazaları genel olarak ele alırsanız, insan hatası başlıca faktördür. İnsan derken sadece pilot kast edilmez. Bakımı yapan teknisyen, direktifi veren kuleci, emri veren komutan, planı hazırlayan uçuş harekatçı, arka koltukta oturan silah sistem subayı vb. Zaten içerisinde bu kadar insan olan bir operasyonda insan faktörü ağırlıklı olarak devrededir. Tüm bunları araştırmadan “uçaklar sorunlu” demek cahil cesaretidir. Üstelik:

  1. Kaza teknik olsa bile, bu teknik kusurun sonradan satın alınmış üretimi sorunlu bir parçada mı, onu monte eden teknisyende mi, montaj sırasında unutulan bir vidada mı olduğunu hemen öğrenmek mümkün değildir.
  2. Bu uçak problemli olsa bile, bu kazaların illa ki uçağın o probleminden kaynaklandığı da kesin değildir. Mercedesinizin rot problemi bulunabilir ve direksiyonu sola çekiyor olabilir; fakat yüksek hızla viraja girip şarampolden yuvarlandıysanız bunun rot probleminizle bir ilgisi yoktur.
  3. Bir uçağın sorunlu olup da kaza yapma nedeninin teknik bir arızadan ya da eksiklikten kaynaklanma olasılığı %50 olsa bile, insan faktöründen kaynaklanma olasılığı (%80) yine de bu orandan yüksektir.

İlle de spekülasyon yapılacaksa “temel olasılık (apriori olasılık)” dikkate alınır. Yani her şekilde öncelikli olarak şüphelenilmesi gereken faktör insan faktörüdür: Başka bir deyişle kişisel ya da yönetimsel hatalar. (Şu adreste başka bir uzmanın farklı bir değerlendirmesi var.).

İlk yazımda da herhangi bir spekülasyon yapmamış, mesnetsiz argümanlara yanıt vermiştim zaten. “F-4 süperdir, kesinlikle sorunsuzdur” demiş değilim, yine diyemem. Bilgi sahibi olmadan kesin konuşmak huyum değildir. Sadece F-4’ün kaza sayılarına bakarak sonuca varılmayacağını, ABD F-4’leri envanterinden çıkardı diye F-4’ün kötü olduğunun söylenemeyeceğini, F-4’lerin eski olmadığını, modernize edilerek ömürlerinin uzatıldığını ve yeni bir uçaktan çok da farklı olmadığını söyledim. Sorunlar bizzat F-4’ün tasarımından kaynaklansa bile ben yanlışlanmış olmayacağım; benim itirazım insanların F-4’ü kötülemelerine değil, bunu yaparken öne sürdükleri “nedenlerinin mesnetsizliğine” idi.

Neyse… Bu vesileyle faydalı bilgiler aktarmış olduk.

“UÇAN TABUT(!)” F-4’E LİNÇ KAMPANYASI

Art arda F-4 kazaları medyada bu uçaklar için yeni bir unvan üretti: “Uçan Tabut”. Bu unvan roketten bozma yapısı ve o dönemdeki “kara düzen” kullanım prosedürleri dolayısıyla F-104’lere aittir. Emekli bir tuğgeneralin “bize zaten ölmüş gözüyle bakarlardı” dediğini hatırlarım. F-104’ler gerçekten de problemliydi. Unvanı da boşuna değil.

Fakat F-4’lere böyle demek nereden çıktı? Temel istatistik bilginizde mi yok?

Medya bu… Bir şeyleri abartmayı sever fakat çoğu zaman sorumluluğunu unutur. Her yanlışı düzeltmeye kalkacak olsak bu işe bir kaç kişi tam mesai ayırmamız gerekir. O yüzden de bir tweet ile işi geçiştirecektim ki, dün şehit olan pilotumuzun babasının feryadını duydum. Acılı baba “Yavrum, uçan tabut ile gitti diye yazmazsanız en adi insansınız” diyor. Medyada konuşulan bu meselelerden ötürü acılı baba oğlunun bile bile değiştirilmeyen sorunlu uçaklarla uçurulduğuna inandırılmış. Yazıktır… Ayıptır! Yanlıştan kimsenin döndüğü de yok. Hatta ve hatta bu linç kampanyası “ABD’de bu uçaklar hedef olarak kullanılıyor” gibi safsatalarla da devam ettiriliyor. Sayıları doğru bir şekilde karşılaştırmak kimsenin umrunda değil.

Madem kimse yapmıyor, biz yapalım ve biraz akıl yürütüp, biraz da mantığımızı kullanarak bu unvanın yerli olup olmadığını görmeye çalışalım:

  1. F-22, F-18 vb. daha modern uçakların bizzat üreticisi olan ABD’nin elinde kalan F4’leri eğitim ve arge amaçlı kullanıyor olması bu uçakların kötü olduğunu değil, ABD’nin envanterinde olacak kadar kıymetli olmadığını gösterir. Çoğumuzun araba diye kullandıklarını bazı zenginler valiz arabası olarak kullanıyor ya da onlara korumalarını bindiriyorlar. Bu o arabaların emniyetli olmadıklarından değil, ihtiyaçlarını yeteri kadar karşılamamalarındandır.
  2. Son 35 yılda F-4 kazaları nedeniyle 14 pilotun şehit olduğu bilgisine yer veriliyor. Fakat kaç seferde, kaç saatlik uçuşta, ne kadar sortide bunun gerçekleştiğine yer verilmiyor. Ayrıca Türk Hava Kuvvetleri Envanteri’nde yer alan diğer uçaklarla, sözgelimi F-16’larla karşılaştırılmıyor. Halbuki son 35 yılda F-16 kazalarında da 13 pilot şehit oldu (Kaynak).
  3. 1974’ten bu yana Türk Hava Kuvvetleri envanterinde yer alan F-4’ler eski olsalar da yakın zamanda modernize edilmiştir. 2030 yılına dek Türk Hava Kuvvetleri’nde hizmette olması düşünülecek kadar moderndirler. (Daha derin bir bilgi vereyim: F-4’ler yeni nesil uçaklar kadar elektronik donanıma sahip olmadığından (bir hidrolik harikasıdır) elektronik karıştırmaya karşı F-16’lardan daha emniyetlidirler.)

Sadece ikinci maddede verdiğim bilgi, F-4’leri linç etmenin manasızlığını ve şehit ailelerini üzmenin anlamsızlığını ortaya koymaya yeter. Uçakların uzaktan düşürüldüğü gibi spekülatif iddialara hiç değinmeyeceğim. Komplo teorileri kanıtlanamadığı gibi çürütülemez ve yanlışlanamazlar da.

Türkiye’de gazetecilik ayağa düştü, mesleğin nasıl icra edileceğini bilen çok az. En sansasyonel haber, en değerli haber zannediliyor. Tekrar ediyorum: Medyanın sorumluluğu vardır. Pilotlar kötü uçağa bindirilerek pisi pisine ölüme gönderilmiş gibi bir haber yaparak şehit ailelerini üzmeye hakkınız yok.

Meraklısına:

– Benzer bir spekülasyonu çürüttüğüm TRT konuşması

YAZIYA DEVAM:

Bu yazıya şöyle bir ilave gerçekleştirdim: F-4 MESELESİNDE İLAVE BİLGİLER

AŞIRI ZENGİNLER HAKKINDAKİ 8 EFSANE

CNBC’den Katie Holiday, “8 myths about the super rich debunked” adlı yazısında aşırı zenginler hakkındaki 8 efsaneyi bazı araştırmalara referans vererek çürütüyor. Ben de bu yazıyı özetleyerek tercüme edeyim dedim.

Öncelikle “aşırı zengin” tanımından başlayalım. Bu kavram (İng. ultra-high-net-worth – UHNW), Wealth X enstitüsü tarafından serveti en az 30 Milyon USD olanlar için kullanılıyor. Aşağıda bahsi geçen araştırmalar da bu kitleyi içeriyor. Peki neymiş bu sekiz efsane? Görelim:

  1. Efsane: “Alın teri değil, miras!” – Aşırı zenginlerin varlıklarının genelde onlara miras kaldığı düşünülür. Oysa aşırı zenginlerin sadece %19’unun zenginlikleri tamamen miras olarak kazanılmış. %65’i tüm varlığını kendileri elde etmiş. %16’sı ise kısmen mirasyedi. Yani: “Miras değil, alın teri!”.
  2. Efsane: “İşte bunlar hep faiz lobisi” – Aşırı zenginlerin büyük kısmı zenginliklerini finans, bankacılık ve yatırım endüstrisinden kazansa da sadece %19’u esas olarak bu sektörde yer alıyor.
  3. Efsane: “Ivy Leauge’de eğitim şart!” – Aşırı zenginlerin genelde ABD’deki meşhur sekiz vakıf üniversitesinden (Sarmaşık Birliği) mezunu olduğu öne sürülür. Oysa sadece %3.5’u oradan mezunken %13.6’sı üniversite mezunu bile değil.
  4. Efsane: “Teknogirişimciysen üniversiteyi terk et, genç yaşta zengin ol”: Muhtemelen Mark Zuckerberg’in neden olduğu bu kalıpyargının aksine, teknoloji sektöründeki aşırı zenginlerin yaş ortalaması 54 ve pek çoğu yüksek tahsilli.
  5. Efsane: “Zengin krizden etkilenmez arkadaş”: 2008-2009 krizlerinde aşırı zenginlerin sayısı %20 düşerken, ortalama servetleri %22 azalmış (Ç.N: Aşağıda bu maddeyle ilgili bir not yazdım…).
  6. Efsane: “Çinliler geliyor kaçın!”: Eksponansiyel büyüyen, Dünya’nın 2 numaralı ekonomisi Çin’in darphanede milyarder bastığı inanışının aksine, Çin’de geçen yıl hem aşırı zengin sayısı hem de kollektif servetleri azaldı. ABD’li milyarderlerin sayısı hâlâ Çin’dekilerin üç katı.
  7. Efsane: “Zengin malını paylaşır mı hiç?”: Ortalama aşırı zenginlerin yıllık bağış ortalaması 25 Milyon USD iken milyarderlerinki 100 milyon USD. Ayrıca istihdam yaratmak, mikro sermaye desteği sağlamak vb. başka yollarla da topluma katkı sağlıyorlar.
  8. Efsane: “Zenginlerin özel uçağı ve yatı var”: Aşırı zenginlerin sadece %20’si 30 metrelik bir yat ya da özel bir uçağa sahip. (Ç.N: Zira o kadar kolay değil bu iş… Bunun için de bir notum var). Çoğu hâlâ kiralamayı tercih ediyor.

 

Gelelim “Çevirmen Notlarına”…

Beşinci madde için söyleyeceğim şey, zenginlerin ekonomik krizden etkilenmesiyle orta direk insanlarının ya da yoksulların krizden etkilenmelerinin aynı olmadığıdır. Bir zenginin krizden etkilenmesi yaşamını etkilemez, gıda, sağlık gibi temel hizmetlere ulaşımını sekteye uğratmaz. Sadece sermaye birikimi azalır; bu da kaderin cilvesidir ve genellikle sadece fırsat maliyeti yaratır. Zengin olmayanlar için gelirlerinde ya da servetlerinde %20’lik bir azalma gıda, sağlık, eğitim gibi imkânlara ulaşımda aksaklığa neden olabilir. Bu madde “doğru bir argüman” olsa da, etkilenmeye yüklediğimiz anlam açısından hatalıdır.

Sekizinci madde içinse yıllardır özel jet sektöründe çalışan birisi olarak şunu söyleyebilirim: Uçak işletmek çok ama çok masraflıdır. Eğer kiralama için yaptığınız harcama işletmenin maliyetini aşmıyorsa uçak almanıza gerek yok demektir. Mantıklı olan kiralamaktır.

SİLİKON VADİSİNDE DOĞUM MESELESİ

Facebook ve Apple’ın kadın çalışanlarına yumurtalarını dondurmaları için sunduğu 20.000 dolarlık teklif ülkemiz gündemine de girdi. Olayın çok boyutlu olduğu ve bir çok soruyu doğurduğu kesin: Bu bir teşvik midir? Bir tür istismar mıdır? Yoksa işletmeler çalışanlarına fayda mı sağlamaktadır? Özgür irade mi? Baskı mı?

Olay pek çok boyuttan farklı bakış açılarıyla değerlendirilebilir. Öncelikle işletmeci gözlüğüyle bakalım ve şirketlerin buna niçin karar vermiş olabileceğini anlamaya çalışalım:

Entelektüel sermayenin kıymetli olduğu bir sektörde, yüksek teknoloji ile çalışan bir şirketsiniz. Aslında varlığınızın dayandığı iki ayak var: Birisi sahip olduğunuz sunucular, diğeri de sahip olduğunuz insan kaynağı -ve sektör temelinde ad verecek olursak: entelektüel sermaye-. İnsan kaynağına cinsiyetçi bir ayrımcılık yapmıyor, alırken kadınmış, erkekmiş farklı değerlendirmiyorsunuz. Öte yandan İnsan Kaynakları birimi size “işten ayrılmalar” ile ilgili raporlar sunuyor: İşten ayrılmaların başlıca nedenlerinden birisi kadın çalışanların aile kurmak üzere kariyelerine ara vermeleri. Ya da size doğum izni nedeniyle geçici süreyle işten ayrılmalar nedeniyle işgücü devrinizin ve izne çıkmaların yarattığı maliyetlerin yüksek olduğu söyleniyor. Doğal olarak -borsaya kote bir şirketin yönetim kurulu olarak- hem işletmenizi, hem de işletmenize yatırım yapmış yarıtımcılara karşı sorumluluğunuz nedeniyle bu problemlere karşı bir önlem almanız gerekiyor. Demek ki Silikon Vadisi’nde bu önlem de kadın çalışanlara “kariyerinize ara vermek istemezseniz ve bu amaçla yumurtalarınızı dondurmak isterseniz parasını biz veriyoruz” demek olmuş. İşletmenin yarasına kısmen de olsa merhem oluyor mu? Oluyor gibi…

Fakat Apple’ın ya da Facebook’un sahibi veya yatırımcısı olmadığımıza göre, -olsak bile bu kadar para odaklı değiliz- olaya bir da insani yönüyle bakalım. Bu önlemi kadın çalışanların biyolojik özgürlükleriyle iş yaşamları arasında bir çatışma yaratması nedeniyle sosyal bir politika olarak değerlendirelim. Olumlu bir uygulama mı? Yoksa olumsuz, ruhsuz bir şey mi? İki gözlüğü de takalım:

(+) Bu uygulama bir pozitif ayrımcılıktır. Hiçbir toplumda erkekler hamile kalmadıklarından ya da toplumsal açıdan çocuğun bakımına yönelik esas bir sorumluluk yüklenmediklerinden baba olmak için kariyerlerine ara vermek zorunda kalmıyorlar. Üstelik üretkenlikleri için kadınlar kadar kısıtlayıcı bir yaş sınırına sahip değiller. Yani işleri kebap. Buna karşılık kadınlar yaşları ilerledikçe önce sağlıklı üreme yeteneklerini, sonra da komple üreme yeteneklerini kaybediyorlar. Bu sayede kariyerlerinin önemli aşamalarında hayatî kararlara imza atmak zorunda kalıyorlar. ABD gibi beyaz yakalı profesyonellerin kariyer hırslarını esas yaşam amaçlarıyla sıklıkla değiştirdikleri bir ortamda kadınların işe devam edip etmemek, çocuk sahibi olup olmamak, hamile kalıp kalmamak gibi pek çok ikilem içinde kalıyorlar. Şirketler, kadın profesyonellerin ceplerinden ödeyerek aldıkları bir hizmeti karşılamaya karar vererek erkekler ve kadınlar arasındaki bu eşitsizliği gidermeye “en azından maddi katkım olmuş” demiş olarak değerlendirilebilirler.

(-) Ya olumsuz olarak değerlendirirsek? Ki o da mümkün: Yumurta dondurmanın maliyetlerinden ötürü bu işlemden kaçınan kadınlara resmen bir “teşvik” sunulmuş oluyor. Hem de işletmenin bir takım maliyetlerden kurtulmak, işgücü devrini azaltmak gibi, kaynaklarını daha verimli ve etkin kullanmaya yönelik amaçlarından ötürü. Bu haber haber olalı iki-üç gün geçtiğine göre, birileri “liberal ekonomi, özgür irade” falan filan demiştir zaten; ama “teşvik” olan yerde özgür irade sakatlanır biraz. Tıpkı bizim seçimlerimizdeki %10 barajı gibi bir şey bu: Partin %10’un altında kalacak diye meclise girmesi muhtemel partilere oy verirsin. Siyaset biliminde de buna “insentif”, Türkçesiyle “teşvik” denir.

Sosyolojik açıdan bakarsak işin insanîleşmesinden ziyade “işe uygun insan” yaratmaktır bu. Eskiden evlenme ve doğurma olasılığı bulunan kadınlar işe hiç alınmazlar, ya da “bir gün koyup gidecek” diye cam tavan uygulamasına maruz kalırlar, terfi ettirilmezlerdi. Yani insan kaynakları politikaları toplum yararı gözetilmeksizin işletme yararına belirlenirdi. Amerika’da hem işe alımda ayrımcılık yapmak ciddi bir suç olduğundan hem de bu işler yetenek temelli işler olduğundan Silikon Vadisi şirketlerinin böyle bir kültürleri ya da politikaları yoktur elbet; ama olumsuz bakış açısıyla değerlendirecek olursak, bu teşvik uygulaması da benzer şekilde toplum yararından ziyade işletme yararını gözetiyor. Bir yandan işi yeniden üretirken, kadın çalışanların doğurganlığını da işletmenin menfaatleri doğrultusunda yeniden üretiyor. Öte yandan bu sayede kadın çalışanlar kendileri bir maliyete katlanmadan hem kariyer olanaklarını, hem de doğurganlıklarıını yeniden üretmiş oluyorlar.

Şu halde ne diyeceğiz? Feministlerin itirazlarına ya da bazı sosyal aktivistlerin görüşlerine katılıp, “bu yaptığınız çok kaka” mı diyeceğiz? Yoksa “Aferim! Bu kadın kariyer yapmak ve bu esnada sana değer yaratmak için saçını süpürge ediyor, yumurtalarını donduruyor, parasını sen vereceksin tabi” mi diyeceğiz?

Günlük hayatın pratikleri içerisinde bilinçli bir vatandaş olarak değerlendireceksek bu noktada Apple ve Facebook’un dışına çıkıp büyük resme bakmamız gerek:

ABD’de kadınların doğurma yaşı giderek yükseliyor.  Çocuk yapmayı -en azından kariyer yaptıkları dönemde- istemeyen kadınların sayısı da giderek artıyor. 1970’lerde 35’inden sonra çocuk sahibi olan kadınların oranı %3 iken 2008’de %15 seviyelerine çıkmış[1]. American Fertility Association (AFA)’ya ait araştırma raporu Amerikan kadınlarının %20’sinin 35’inden sonra anne olmayı istediğini belirtiyor[2]. Yumurta dondurmaya olan talep şirketlerin sağladığı teşvikten bağımsız olarak artıyor. Gelişmiş ülkelerde kadınların özgür iradeleriyle verdikleri bir karar bu ve demografik bir gerçek. 2013 yılında New York Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada yumurtalarını donduran 183 kadından sadece 19’u, “Eğer iş yerimde daha esnek koşullar olsa idi daha erken doğum yapardım” demiş. 2008’de gerçekleştirilen bir araştırmada ise yaşları 40 ila 44 arasında değişen kadınlar arasında kendi isteğiyle çocuksuz olmayı tercih edenlerle yapmaya fırsat bulamayanların oranları yarı yarıya çıkmış [1].

Yani yumurta dondurma, ABD’deki yüksek gelirli, kariyer planına sahip kadınlar arasında talep edilen bir uygulama ise, şirketlerin bunu karşılamak istemesini o kadar abes karşılamamak lazım.

“Facebook’ta çalışanların her ihtiyacı karşılanıyormuş, içeride bowling salonu, bilardo masası, açık büfe yemek varmış vs.” diye överek anlatanlar ve bu esnada “insanların sosyal yaşamlarını iş yeri sınırları içerisine hapsetme girişimidir bu!” şeklinde bir karşı çıkış sergilemeyenler konuya böyle bakabilirler en azından.

Ben tarafsızım henüz… Ki belli etmişimdir bunu; zira uzaktan izlediğim bir dönüşümün, çağın getirisi bence. Transhümanizme doğru giden bir yolun ilk adımları hatta.

Kaynaklar:

[1] http://www.businessweek.com/articles/2014-04-17/new-egg-freezing-technology-eases-womens-career-family-angst

[2] http://www.forbes.com/2010/03/01/family-career-working-mother-forbes-woman-time-best-age-to-have-children.html

ÖYKÜ: MİNİBÜS KLONU

Bu hikaye Dünya’nın başından geçmiş büyük bir felaketin hikayesidir.

Birbirini hiç tanımayan, birbirlerine yabancı olan iki kişi ya da iki gruptan birisi diğerine ceza verecek olsa bunu gerçekten yapabilir miydi?

Aslında böyle bir durumda en iyi cezanın ne olduğunu anlamanın akılcı bir yolu yoktur ama bazen şans eseri iyi bir isabet de sağlanabilir. Bu isabeti sağlayabilmenin yolu da gerçekten neyin diğerlerine daha çok acı çektirdiğini anlamaktan geçer. Fakat ya “acı” kavramı da göreceli ise?

İnsan ırkının Dünya’daki hakimiyetini bitirmek ve onları köleleştirmek isteyen uzayın çok uzak köşelerinden gelmiş, çok güçlü, kuvvetli, pek çok akıl almaz şeyleri kolayca gerçekleştirmeye muktedir bir medeniyetin kıymetli üyeleri, Ay’ın hemen arkasındaki büyük gemilerinde toplantılarını gerçekleştiriyorlardı.  Konsey, Dünya’dan henüz dönmüş uzmanlarının tavsiyelerini dinlemeye geçmişti. Amaçları en az enerjiyi sarf ederek en kesin sonucu almaktı. Bu yüzden Dünya’ya uzmanlar gönderip onlardan insanlığa verilecek en büyük cezanın ne olduğunu araştırmalarını istediler. Hiçbir insanı öldürmeyeceklerdi  ama onları tamamen felç edecekler, kendilerine yalvaracakları ve ne istiyorlarsa yaptırabilecekleri bir hâle getirecekler, kısacası süründüreceklerdi.

En makûl çözüm en kısa boylu olan uzmandan geldi: Sonsuzluk Motoruyla İmâl Edilmiş Minibüs Replikaları.

Uzman, konsey üyelerine hem bir gün önce tamamlamış olduğu yazılı raporu dağıttı hem de projesini sözlü olarak kısaca açıkladı: İnsan denilen tür motorlu taşıtlara bağımlıydı. Otomobil dedikleri şeye binmeden markete bile gitmiyorlardı.  Nasıl ki kendi türlerinin bir dolaşım sistemi ve bu dolaşım sisteminin ana unsuru olan damarları vardı –ki gariptir insanlarda da böyleydi bu dolaşım sistemi-, insanların şehir dedikleri yaşam alanlarının da damarları sokaklar ve yollardı. Kendi gemilerinin bilgi işlem sisteminde arada bir kablolardaki veri akışını kesen bir takım silikon canlı formları olduğu gibi, Dünya’da da bu madde akışını kesen minibüs denen başka tür bir araç formu bulunuyordu. Minibüsler caddeleri gürültüye boğan, trafiği darboğaza sokan mekanik bir araç, tabiri caizse bir damar tıkanıklığı kaynağıydı.

Kısa bir sessizlikten sonra konsey üyelerinden birisi fikri öne süren uzmanın Dünya’nın sadece belirli bir bölgesinde gözlem yaptığı için bu cezanın gezegenin tamamını etkilemeyebileceği ihtimaline dikkat çekti. Fakat gözlemlerini ve projelerini henüz sunmamış olan diğer uzmanlar bile fikri o kadar beğenmişlerdi ki atıldılar: Kendi inceledikleri bölgelerde trafik o kadar düzgün akmakta, sokaklar ve caddeler o kadar sessizdi ki, bilakis diğer bölgeler için çok daha büyük bir ceza olabilirdi.

Oylama yapıldı. Bir red, bir çekimser, beş kabul oyuyla cezanın uygulanmasına karar verildi. O dakika tek şeritli yolda sürekli korna çalarak ilerleyip her yirmi metrede bir duran ve pervasızca arkasında 4 km. 712 m. uzunluğunda kuyruk oluşturan bir İstanbul minibüsü numune olarak seçildi.

Minibüs şöförü bir elini dışarı sarkıtıp diğer eliyle de vitesin ensesine bir tokat atmak suretiyle vites attığında saldırı başladı.

Bir anda tüm caddeler birden bire ortaya çıkıveren, kornaları hariç (bu saldırıyı planlayan generalin küçük bir hilesiydi) birbirinin tıpkısı ve aynısı minibüslerle dolmaya başladı. Bir bakterinin bölünme hızıyla çoğalan minibüslerin tüm Dünya cadde ve sokaklarını doldurması sadece iki saat aldı. Uzaydan göründüğü kadarıyla köy yolları, patikalar ve megatonluk gemilerin güverteleri bile minibüslerle dolmuştu.

Kimisi kornaya seri bir şekilde kısa kısa basıyordu: “Dı dı dı dı dı dı dııııt”.

Kimisi bir Dünya sineması klasiği olan The Godfather adlı filmin müziğini çalıyordu: “Dı dı dı dıııı dı dıııı dı dııııı dı dıııııı dı dııııııııııı”.

Kimisi ise sadece üç notadan müteşekkil bir tekrardan ibaretti fakat havalı kornaydı: “Ni na no ni na no ni na no”.

Gündelik yaşam felce uğramıştı. İnsanlar otomobilleriyle hareket edemiyor, marketlere ürün gelmiyor, çöpçüler çöp toplayamıyor, okullarda gürültü nedeniyle ders işlenemiyor, teyzeler güne gidemiyorlardı. Seçilen minibüs numunesi yakıt olarak motorin yerine on numara yağ kullandığı için bir anda tüm Dünya cadde ve sokaklarından gökyüzüne siyah egsoz dumanı yükselmeye başlamış, sokaklar giderek nefes bile alınamaz bir yer haline gelmiş, bir koro halinde çalınan kornalar park halindeki diğer araçların alarmlarını çalıştıracak kuvveti sağlamış, caddelerin gürültüsü insanı çileden çıkaracak hale gelmişti.

İlk intihar İsviçre’de yaşandı. İsviçre’de yaya geçitleri yüzünden zaten pek de ilerleyemeyen –ve kimisi 80 km/saat hızı göremediği için Beşyol Sanayii’nde “Abi bunun motoru hiç açılmamış” yorumları alacak olan- otomobillerin sahipleri son derece sebatlı davranabildiklerinden intihar vakası sanıldığı gibi sürücüler yakasında yaşanmadı. Sokaklardaki korna ve motor sesleri üç blok ötedeki müzik kursundan gelen rahatlatıcı piyano sesini kestiği için orta yaşlarını henüz geçmiş olan bir Filemenk kadını daha fazla dayanamadı ve intihar etti. Zincirleme bir etki yaratan bu intihar vakasıyla birlikte Avrupa’da intiharların ya da akıl sağlığını yitirme vakalarının önü alınamaz oldu. İskandinavya başta depresyon olmak üzere pek çok buhransı alanda liderliğe oturdu.

İlk cinayet ise Türkiye’de yaşandı. İstanbul Anadolu yakasında bir otomobil sürücüsü arkasından kendisine sürekli korna çalan bir başka otomobil sürücüsüne “nereye gideyim arkadaş, önümdeki minibüs yürümüyor ki!” dedi. Arkadaki sinirli sürücü bu yanıtı mantıklı bulmadı ve öndeki aracın sahibine silah çekti. “Yiyosa vur” diyen öndeki aracın sürücüsünün gazıyla erkekliğine leke sürdürmemek gibi çok önemli bir gerekçeyle tetiği çekti. Olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi uzaylılarca “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve şanlı savaşlar tarihine bir ironi olarak kaydedildi.

Saldırıya en dirençli ülke Pakistan’dı. Birincisi klon minibüsler caddede zaten kendilerine yer bulamadılar. İkincisi de insanlar trafikte bir anormallik olduğunu anlamadılar bile. Hayat o kadar değişmemiş, her zamanki seyrinde devam etmişti. Uzaylıya itiraz eden konsey üyesi Pakistan’ın durumu hakkında rapor hazırlamaya koyulmuştu. Sıradaki değerlendirme toplantısında kendisinin haklı olduğunu ortaya koyacaktı.

İnsanlık ilk şoku atlatamamış, havalimanındaki özel uçaklarına hareket edemeyen Dünya liderleri daha toplanamamıştı ki mahallelerde patlak veren bir takım sivil direniş örgütleri kendi yöntemlerini geliştirmeye başladılar:

İtalya’nın güney kentlerinde minibüslerin depolarına boru daldıran İtalyanlar onların yakıtlarını boşaltmayı başardılar. Bir süre sonra motor sesleri tamamen sustu ama geçici bir çözüm oldu bu. Saldırının cevval kumandanı olan uzaylı general durumu fark etti ve bölgeye takviye klon sevk ederek yenileriyle değiştirdi. İtalyanlar her nedense buna pek üzülmedi ve yakıtları aşırmaya devam ettiler.

Hindistan’da bazı gruplar minibüslerin üzerine tırmanmak suretiyle onları göçertmeye başladılar. Türkiye’ye göre tasarlanan minibüslerin tavanları o kadar insanı kaldırabilecek mukavemete sahip olmadıklarından bu kadar kişinin tavanda seyahate kalkılmasına hiç dayanamadılar. Ne var ki bu çözüm de geçici oldu, zira uzaylılar şapkadan tavşan çıkarır gibi kuantum reaktörlerinden minibüs çıkarıyor, yeni bir minibüsü göçmüş olan eskileriyle değiştirmeleri çok fazla vakit almıyordu.

ABD’de sivil örgütler değil, bizzat ordu “en iyi savunma saldırıdır” diyerek minibüsleri terörist ilan etti ve uzaylı medeniyetine demokrasi getirmeye karar verdi. Denemek amacıyla bir kasabayı nakliye helikopterleriyle komple tahliye edip üç adet F-22, dört adet F-35 ve bir adet de İnsansız Hava Aracı filosunu bölgeye yönlendirip her bir minibüsü keklik gibi avladılar ama uzaylılar kesinlikle onlardan daha hızlı ve güçlü olduğundan infilak eden minibüslerin yerine üstüste üç minibüs belirmesi karşısında bir şey yapamayacaklarını anladılar. Senato atom bombası kullanma seçeneği hakkında uzun sürecek bir tartışmaya girişmeye karar verdi.

Bu halde iken bir hafta geçmişti. İnsanlık büyük bir çaresizlik içerisinde acı çekerken diğer yandan da duruma alışmaya çalışıyordu. Gündelik yaşamı bir kenara bırakın, biyolojik olarak elzem bir ihtiyaç olan uykuya hasretti herkes. “Davul çalsalar uyanmam” diyenler minibüs katili olmak üzereydi. Neyse ki sosyal medya vardı ki hâlâ biraz eğlenilebiliyordu: “En azından şu Godfather müziği olmasa…” yorumu 72 ayrı dilde Twitter’da hashtag olmuştu. İnstagramda #minibüsveben etiketi (ve diğer dillerdeki muadil etiketler) ile Minibüs selfie’leri çekilmeye başlanmıştı. Facebook’ta “İddiaya girerim Minibüsleri seven 1 milyon kişi bulabilirim” grubu ile “İddiaya girerim Minibüslerden nefret eden 1 milyon kişi bulabilirim” grubu arasındaki yarış, olan biteni tam da idrak edemeyen medya kuruluşları için iyi haber malzemesi haline gelmişti.

Bu sırada havanın ne kadar kirlendiği, gürültünün psikolojileri ne kadar bozduğu, salınan sera gazlarının çok hızlı bir şekilde iklimi ne boyutta değiştireceği, bozulan sosyal düzenin yakın bir zamanda yağmalama ile başlayacak bir kırılmaya neden olacağı, pizza siparişi ile yaşayan ve yumurta kırmayı bile bilmeyen kalabalık bir öğrenci kitlesinin ölmek üzere olması gibi detaylarla uzaylılar daha çok ilgileniyorlardı…

Manzarayı gören uzaylı konseyi kutlamalara şimdiden başlamış, ana gezegene zaferi müjdeleyen mesajlar geçmişlerdi. Masa başına geçip Dünya’yı paylaşmaya karar verdiklerinde ülke sınırlarını cetvelle çizmeye başlamışlardı. Minibüs fikrini öne süren uzman “buna en çok Türkler bozulacak” diye düşündü ama dile getirmedi. Laleli’de tanıştığı Ukraynalı Lena aklına geldi, biraz üzüldü.

İşte efendiler, Dünya’nın hali böyle idi. Uzaylılar isteklerini dayatmak üzere saklanmış oldukları Ay’ın arkasından çıkmak ve Dünya’ya hareket etmek üzereydiler. Ancak uzaylıların sonlarını getirecek hamlenin nereden ve nasıl gelebileceğini kimse tahmin edemezdi…

Bir haftadır olan bitenden hiçbir haberi olmayan, Dünya’yı kendi kapalı sosyal medya çevresinden takip eden –ve aslında bu yüzden takip edemeyen- genç bir kız, bir haftadır hasta olduğu için çıkmadığı yatağından kendini biraz daha iyi hissettiği için yenice çıkmıştı. Güzel bir duş aldıktan ve saçlarını fönledikten sonra en güzel giysilerini giydi. Sosyal medyadan arkadaşlarıyla Kadıköy’de buluşmak üzere sabahtan sözleşmişlerdi zaten. Hangi babetini giyeceğine ve hangi çantasını ona uyduracağına karar vermek için kapının önündeki ayna karşısında bir yirmi dakika daha vakit harcadıktan sonra merdivenlerden ağır ağır indi. Yaklaşık iki dakikalık yürüme mesafesini kat edip Minibüs Caddesi’ne ulaştıktan sonra arkadaşlarının da sabah belli belirsiz bahsettikleri trafik yoğunluğuna çok anlam veremedi, “offf, çok salaksın trafik” dedikten hemen sonra önünde kendisine sürekli korna çalıyor olan minibüse el kaldırdı.

İşte ne olduysa o zaman oldu.

El kaldırdığı minibüs ona doğru ani bir hareketle seğirtti. Derken onun önüne geçerek yolcuyu kapmak isteyen diğer minibüs de aynı hareketi yapmak isteyince iki minibüs birbirine girdi. Üçüncü bir minibüs de aynı hareketi yapmasın mı? Kısa bir süre sonra aşağı caddedekiler, diğer mahalledekiler, Boğaz Köprüsü’ndekiler, Avrupa yakasındakilar… Hepsi yolcuyu almak üzere harekete geçti. Minibüsler sahip oldukları madde formunu daha sonra fizikçilerin asla anlam veremeyecekleri tuhaf bir şekilde terk ederek tek bir noktaya yığılmaya başladılar. Afrika’dan, Avrupa’dan, Madagaskar’dan, Alaska’dan, Sibirya’dan, Arizona’dan, kimisi tepesinde karıyla buzuyla, kimisi tekerinde çölün kumuyla, kimisi bataklığın çamuruyla, kimisi aynasına yöresine adak olarak bağlanmış kumaş parçalarıyla sınırlı bir kütle çekim alanının hakim olduğu bir bölge yaratıp bir tekillik noktasında yekpare bir güç alanına dönüştüler. Çok kısa bir süre içerisinde tek bir alana sığışmaya çalışan minibüslerin yarattığı kütle kendi üzerine çöktü ve bir tür enerji koridoruyla bağlı oldukları uzay gemisini de kendi bünyelerine kattılar (Daha sonra olayı değerlendiren astronomlar o sırada uzay gemisinin Ay’ın arkasından çıkmış olmasının büyük bir şans olduğunu söyleyeceklerdi).

Bir anda her şey sona erdi. Yollar boşaldı, sokaklar sessizliğe gömüldü, minibüslerin teker izleri bile silindi.

Hindistan’da altlarındaki minibüsün aniden fırlaması sonucu yere düşüp kalçalarını kıranlar hastanelere koşarken, bazı İtalyanlar yıllar sonra zenginlik kaynağı asla kesin olarak bilinemeyecek olan yeni Don’un elini öptüler. ABD senatosunun atom bombası kullanma tartışması sona erdi –ama terör alarmının bir yirmi yıl daha sürdürülmesi gerektiğine karar verdiler- ve Ruslar da hazır ettikleri atom bombalarını geri cephaneliklerine koydular. Kahraman kızımız ise önce arkadaşlarını arayıp “az önce çok acayip bir kaza oldu ya, gelince anlatırım” dedikten sonra Kadıköy’e taksiyle gitti. Hareket edebilir hale gelen TOMA’lar ile Gezi Parkı halka kapatıldı.

Uzaylıların sonunu getiren olayın Minibüs Caddesi olarak anılan bir caddede gerçekleşmesi tarihçilerce “kaderin tuhaf bir cilvesi” olarak yorumlandı ve Dünya tarihine tuhaf bir ironi olarak kaydedildi.

EVET, DIŞ MİHRAK VAR…

Batılı düşünürler siyasete ve sosyolojiye batının gelişmişlik gözlüğü içerisinden bakarken 60’larda Latin Amerikalı siyasetçi ve sosyologlar ilk defa “az gelişmişlik” çerçevesinden bakan teoriler ortaya koymaya başladılar.Bağımlılık Ekolü olarak anılan bu ekolden Frank, Sweezy, Baran gibi düşünürlerin görüşlerini Amerikan sosyolog Immanuel Wallerstein “Dünya Sistemi Teorisi” adı altında birleştirdi.

Dünya Sistemi Teorisi basitçe şöyle der: Dünya’daki ülkeler üç sınıfta toplanır. Bunlar Merkez, Yarı-Çevre ve Çevre ülkeleridir. Merkez ülkeler teknoloji ve makine ağırlıklı, yüksek kâr marjlı ürünler üretir, işçisine yüksek maaş verir, bunu çevre ülkelerine satar. Çevre ülkeleri ise düşük kâr marjlı, emek yoğun ürünler üretebilir, iş gücü düşüktür ve bunları satmak zorunda kalır. Dolayısıyla ortada bir alışveriş varsa bile aslında bu bir sömürü düzenidir; zira merkez ülkeler servetlerine servet katarken azgelişmiş çevre ülkeleri az gelişmiş olarak yaşamlarını sürdürmeye devam ederler. Az gelişmiş ülkede sermaye birikimi gerçekleşmez.

Wallerstein’in Dünya Sistemi Teorisi, görgül kanıtları olan bir teori. Dünya’da gerçekten de Merkez-Çevre ülke ağı vardır ve bu çevre ülkeler, ekole de adını verecek şekilde Merkez Ülkelerine bağımlıdırlar.

Türkiye’yi bir çevre ya da yarı-çevre ülkesi olarak kabul edersek, ABD bizim için merkez ülkelerden birisi haline geliverir. “Bağımsız Türkiye” arzulayan birisi olarak bunu “ABD Merkez ülkemiz olsun, iyi de olur” demiyorum; olanı söylemeye çalışıyorum: Görüntü budur, olan budur!

Günlük hayatımızda teknolojik ne varsa genelde ABD menşeilidir. TSK’ya bakın: İthal savunma sanayii ürünleri ABD malıdır (tabi ki uçakları, gemileri, füzeleri kastediyorum…). Sadece emtiayı düşünmeyin; siyaset de var: Ergenekon operasyonu için de Yolsuzluk operasyonu için de ABD işaret edildi. ABD Büyükelçisi ile bakanlar neredeyse tweetleşecek. Wikileaks belgelerinden de biliyoruz ki Türkiye siyasetinin kalbi neredeyse Büyükelçilik’te atacak. Geçmişteki siyasi olaylarda, darbelerde, krizlerde ABD parmağı olduğunu biliyoruz. “ABD ile gelen, ABD ile gider” yorumu kulaklarımızda çınlarken, birileri de Fettullah Gülen’in niçin ABD’de olduğunu sorguluyor. Demek ki halk olarak bizim algımız bile bu yönde, hatta Ergenekon davasında “ben Amerkancıyım, benim ne ilgim olur” diye kendini savunan sanıklar bile böyle düşünüyor. Dünya Sistemi Teorisi çerçevesinde bir yorum yapacak olursak, bu manzaradan başka yanıt çıkmaz zaten.

Ama başlığa bakınca “Evet, dış mihrak var” dediğim için benim de doğrudan ABD’yi sorumlu tutacağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.  Çuvaldızı kendimize batırmaktan yanayım…

Dünya Sistemi Teorisi ya da Bağımlılık Ekolü temsilcileri sadece pazar ilişkilerini ve teknoloji-emek çatışması aracılığıyla yapılan sömürüyü ele almaz. Merkez ülkenin ekonomik olarak belirleyici konumunun yanısıra çevre ülkenin iç dinamiklerinin de etkisi vardır. Onlara göre elitler, yani siyasetçiler, zenginler, yerel rantiyeciler de bu işin bir parçasıdır.

Çevre ülke elitleri, merkez ülke elitleri gibi yaşamak ister. Bu istenç bir çelişki içerir, zira merkez ülke ekonomileri ile çevre ülke ekonomileri denk değildir; haliyle zenginliklerinin de denk olmaması gerekir. Ama öyle olmaz… Çevre ülke elitleri, paranın da merkezi olan merkez ülkelerin çıkarlarına uygun hareket etmek suretiyle, çevre ülke halkının sömürülmesine katkıda bulunurlar. Teknoloji alımında komisyon ya da rüşvet, yerli gelişmenin engellenmesi pahasına ithalat, çıkarılan yasaların ve yapılan düzenlemelerin ülkenin yerli kaynaklarından ziyade merkez ülke amaç ve istençlerine uygun olması gibi… Ve tabi ki tüm bunların yaratacağı kişisel rant ağız sulandırıcı olabilir.

Hal durum böyle olunca ülke içerisinde Merkez Ülke ile işbirliği içerisinde birden fazla çıkar grubu ortaya çıkabilir. Bu çıkar grubu birbirleriyle çatıştığı zaman ülkenin zarar görmesi kaçınılmazdır. Bu zarar için içeride ya da dışarıda özel bir komisyon kurmaya ya da kimi odakların iddia ettiği gibi “Dur, şu azgelişmiş ülke pek hızlı ilerliyor, hemen durduralım” gibi bir niyete gerek yoktur. Çevre ülkenin siyaset kültürü, merkez ülkenin de cüzdanı buna müsaittir. Bu ilişkiler kendi kendine oluşur ve sürekli olarak kendini yeniden üretir.

Dürüst siyaset prim yapmadıkça ve az gelişmişlikten de kurtulmadıkça bu hep böyle olacak.

YOLDAN ÇIKAN PSİKOLOJİ DENEYLERİ

Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor.

Açık Bilim Aralık 2012 sayısında yayınlanmıştır.

Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün.

Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz:

1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, (“Kaş yaparken göz çıkarmak…”)
2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi (“Zafer yolunda her şey mübahtır”)
3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. (“El elin eşeğini türkü yakarak ararmış”)

Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz.

“Canavar” Çalışması (1939)

Wendell Johnson (F.W. Kent Fotoğraf Kolleksiyonu, Iowa Üniversitesi Kütüphanesi)

Iowa Üniversitesi’nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan [1] Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir [2].

10’u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir.

Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı.

Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson’ı savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite’nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor [3].

Milgram Deneyi (1963)

1963 yılında Yale Üniversitesi’nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında anonimleşerek kendi kimliklerinden sıyrılacağını ortaya koymayı amaçlıyordu. Denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundular ve 20 ila 50 yaşlar arasında toplumun her kesiminden erkekler seçildiler [4].

İşbirlikçi “öğrenci”.

Katılımcılara grubun “öğretici” ve “öğrenci” olarak iki gruba bölündüğü bilgisi verildi. Oysa öğrenci tekti ve tüm katılımcılar öğretici olarak görev yapacaktı; tabi ki deneklerin bundan haberleri yoktu. Zira öğrenci bir işbirlikçi idi, ve iyi rol yapabilen bir muhasebeciydi. Denekler, rastgele verilen kağıtlardan “öğretmen” yazanın şans eseri kendilerine geldiğine inandırıldıktan sonra “öğretmen” ve “öğrenci” birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deney gözlemcisi -yine işbirlikçi-, gri bir laboratuvar önlüğü giyen, sert ve hissiz bir biyoloji öğretmeni rolünde idi.

Deney başlamadan önce “öğretmen”e 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak “öğrenci”ye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu. Cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu – aslında elektrik verildikçe çığlık atılan, önceden kaydedilmiş bir kaset aracılığıyla öyle olduğu sanısı veriliyordu-. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra işbirlikçi, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu.

Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ettiler. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başladı, ama bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam etti.

Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sırasıyla aşağıdaki sözlü uyarılarda bulunuluyordu:

1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

Sizce deneklerden ne kadarı 450 volta kadar çıkmış ve öğrenciyi öldürmeyi, öldürmese bile onu çok büyük acılara maruz bırakmayı göze almıştır? %5? %10? Hatta yarısı?

Milgram, deneyini gerçekleştirmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yapmış ve katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünmüştü. Psikiyatristler ise sadece onbinde 12’sinin (%0,12) 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüşlerdi [5]. Oysa sonuçlar dehşet vericiydi: Bu ilk deneyde 40 denekten 26’sı, yani %65’i deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu -her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da- uygulamışlardı. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi, ancak bir çoğu bunu yapmamıştı. Hatta katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmemişti.

Üçüncü Dalga (1967)

Milgram Deneyi’yle benzer özellikler taşıyan bu deney, California, Palo Alto’da bulunan Cubberley Lisesi’nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirilmiştir. “Nazi Almanyası” konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlamış, ve aslında deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtlamıştır da.

Jones ilk gün bir kaç basit kural getirmiştir: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu “Bay Jones” diye bitireceklerdir.

İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştır. Onlara “Üçüncü Dalga” adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırmıştır. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uymuşlardır.

Tarih öğretmeni Jones’un talimatıyla üçüncü günden itibaren “Üçüncü Dalga” üyeleri birbirlerini nazi selamı ile selamlamaya başlamışlardır.

Üçüncü gün Jones deneyin kapsamını büyüterek okula yaymıştır. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43’e yükselmiştir. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başlamış, katılımlarında artış olmuştur. Ron Jones’un konuyla ilgili kendisinin kaleme almış olduğu makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler “İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini” beyan etmişler ve hatta “Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz?” şeklinde sitem etmişlerdir [6].

Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaşmışlardır ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmamışlardır. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200’ü bulmuştur. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başlamışlardır.

Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurmuştur ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yapmıştır. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıklamış, bunun Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtmiş, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğrulamıştır.

Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçtir: Bir haham (konu Nazi Almanyası olduğunda yahudi olan ABD vatandaşları daha hassastırlar) velilerin kaygılarını iletmek için Jones’u aramışlardır. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü vermiş hatta deneyin bir parçası olmuştur [6].

En nihayetinde deney sonlanmış ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovulmuştur ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmemiştir [7].

Ron Jones’un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı “Die Welle” adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarılmıştır.

Zimbardo Hapishane Deneyi (1971)

Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alır. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deneyi kabaca özetlersek, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu incelemiştir. Asıl amaç kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir ancak çok başka sonuçlar doğurmuştur.

2001 yılı Alman yapımı “Das Experiment” filmi Stanford Hapishane Deneyi’nde yaşananları konu almaktaydı. Ancak yukarıdaki fotoğraflar gerçek deneyden… (12)

Stanford Üniversitesi’ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkûmlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağlamışlardır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir.

Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma gelmiştir. Mahkûmların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrılmışlardır. Birçok mahkûm duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri “gerçek” sadistik eğilim sergilemekten yargılanmıştır.

Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir [8].

David Reimer Vakası (1966)

Tarihte bir vaka daha var ki, yukarıda saydığımız deneylerden bir çok yönüyle ayrılmaktadır, fakat yine de bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca söz konusu deney, on iki yıl kadar uzun sürmüş, psikoloji sınırlarını aşmış ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içermiştir.

“Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve ikiz kardeşi Brian Reimer için her şey sütlimanken zamanla durum değişmiştir.” [9]

22 Ağustos 1965 yılında Kanada’da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya’ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştür. Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore’daki John Hopkins Hastanesi’ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money’e başvurmuşlardır. Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirmiş ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söylemiştir. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer’ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etmemiştir.

David’in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alınmıştır ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmemiştir. Ona yeni bir isim verilmiştir: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulunmuştur. Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara sokmuş, hatta bir kısmını fotoğraflamıştır. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istemiştir[10].

Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda (David) ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişmiştir. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramamış, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmemiştir. 22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore’a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesilmiştir. 13 yaşında iken, endokrinoloğu (salgı sistemi/hormonal sistem uzmanı) ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda’ya gerçekleri açıklamıştır. Brenda, tekrar David adını almış, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrilmiştir. Ayrıca 1990 yılında Jane Fontain ile evlenmiş, onun üç çocuğuna babalık yapmıştır.

David intihar etmeden önce evliydi ve eşinin üç çocuğuna babalık yapıyordu.

Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir.

Money’nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002’de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir [11]. Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004’te bir de karısı Jane’in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004’te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir [10],[11].

Brian’ın sahip olduğu şizofreninin ve David’in intiharının sebebinin kesin olarak Money’nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur. Ancak burada doktorun hastasını taraftarı olduğu bir teori uğruna denek olarak kullanması, David Reimer’ı yazımızın konusu haline getirmiştir.

Kaynaklar:

[1] Gretchen Reynolds, The Stuttering Doctor’s ‘Monster Study’ http://www.nytimes.com/2003/03/16/magazine/the-stuttering-doctor-s-monster-study.html
[2]* 10 Psychological Experiments That Went Horribly Wrong, http://brainz.org/10-psychological-experiments-went-horribly-wrong/
[3] Robert Goldfarb, ETICS, The Case Study from Fluency, http://www.nicholasjohnson.org/wjohnson/hsr/njhsr512.pdf
[4] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Milgram_experiment
[5] Thomas Blass, Obedience to Authority. (Taylor & Francis, 2000)
[6] Ron Jones’un kendi kaleminden “The Third Wave”, http://libcom.org/history/the-third-wave-1967-account-ron-jones
[7] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/The_Third_Wave
[8] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/Stanford_prison_experiment
[9] Resim kaynağı: http://unknownmisandry.blogspot.fr/2012/07/gender-is-hoax.html
[10] Wikipedia, ilgili makale. http://en.wikipedia.org/wiki/David_Reimer
[11] BBC yapımı olan ve David Reimer’ın hayatını konu alan bir belgesel bulunmaktadır: http://documentarystorm.com/dr-money-and-the-boy-with-no-penis/
[12] Resim kaynağı: http://www.manoneileen.com/2011/04/18/dyk-14-abu-ghraib-stanford-prison-experiment/

* Tüm başlıklar için bu kaynağa başvurulmuştur.

ŞURADAN İKİ NEPTÜN UZATIR MISINIZ?

İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Read More

Milli Sanayi Büyüyor!

ANKA Roll-Out Töreninde

Hep yazıyoruz ve iyimserlikle suçlanıyoruz. Çok kez de yazdık: “Türk Uçağı mı? Neden olmasın?” dedik. Kabiliyetlerimizin günden güne arttığını, bunu yapmak için bir engel kalmadığını söyledik. Sonra 3K formülünden bahsettik. Dedik ki, 3 K var. Bu 3 K olursa her şey olur: Kararlılık (Siyasi irade), Kendine güven (Milli özgüven) ve Kabiliyet (Teknolojik ve ekonomik yeterlilik).

Zira ben bunu 2009’da yazdığımdan bu yana bir çok gelişme oldu. Dışa bağımlılığımızı azaltmak için yürütülen programlarda bir bir başarıya ulaşılıyor. Üstelik her savunma sanayii icra komitesinde yeni bir milli programın başladığını duyuyoruz. Bu programların çoğunda ciddi yollar kat edildi.Read More

Lazer Teknolojisi Çıkmaza mı girecek?

ABD’nin Hava Konuşlu Lazer (Airborne Laser. Hava-Hava) ve Gelişmiş Taktik Lazer (Advanced Tactical Laser. Hava-Kara) programları dahilinde geliştirilen ALTB (Hava Konuşlu Lazar Test Platformu) programı son iki seferdir hezimete uğruyor. Read More

Privacy Settings
We use cookies to enhance your experience while using our website. If you are using our Services via a browser you can restrict, block or remove cookies through your web browser settings. We also use content and scripts from third parties that may use tracking technologies. You can selectively provide your consent below to allow such third party embeds. For complete information about the cookies we use, data we collect and how we process them, please check our Privacy Policy
Youtube
Consent to display content from Youtube
Vimeo
Consent to display content from Vimeo
Google Maps
Consent to display content from Google