Çirkindi Rıza. Ya da kendine göre bir güzelliği vardı. Evet öyleydi, fakat sadece kendine göre bir güzelliği vardı. Daha doğrusu o böyle düşünüyordu. O yüzden pek aynaları sevmez, aynaların da kendini sevmediğini düşünürdü. Hangi ayna kırılmak isterdi ki? Ya da hangi Rıza kırılmak isterdi aynaya bakıp ne kadar çirkin olduğunu görünce? Aynalardan olduğu kadar insanlardan da kaçmaya çalışırdı. Her dışarıya çıktığında yüzünü saklamaya çalışır, hep yere bakarak yürür, bu yüzden kafasını bir çok yere çarpar dururdu. Şişlik içerisindeki kafasının nasıl gözüktüğünü de bilmiyordu çünkü bu duyguya kapılalı aynaya bakmıyordu. Aynalara küsüşü ile insanlara küsüşü aynı zamana denk geliyordu.
Çirkindi Rıza. Onun bir de işi vardı. İşindeyken kendini rahat hissederdi, çünkü zaten onu çirkin diye çağırırlardı. Arkalarından konuşmazlardı, ne de olsa yüzüne söylüyorlardı tüm gerçeği. Dalga geçmiyorlardı onlar, Hayır! Hayır! Dalga geçmiyorlardı. Kendisi kızmadığı için ve onların da hoşuna gittiği için “Çirkin” diyorlardı. Arada bir de, “Çirkin, dün gece yine hangi kızın canını yaktın?” diyorlardı. Ardından da espri yapıyorlardı: “Ama bu kız yaman gevezeymiş. Kafanı çok şişirmiş” diye ve hep birlikte gülüyorlardı. Çirkin, onların görünüşlerine imreniyor, kendinden de biraz iğreniyordu. Fakat ne mutluydu ki kendisini dışlamayan arkadaşlardı vardı. Hatta çok delikanlı adamlardı ve çirkinin yüzüne söylüyorlardı her şeyi.
Çirkindi Rıza. Kıyafetlerine de pek dikkat etmezdi. Soranlara “Eşşeğe altın semer vursan yine eşşek” derdi. Kıyafetin bir işe yaramadığını düşünürdü. Bir yandan da “Güzele ne giyse yakışır” derdi. Zaten kendisinin kıyafet takıntısı olmaması da bundandı. Kıyafete, berbere çok sık para vermediğinden, akşamları dışarıya çıkıp, barda ya da bir kahvede karşı cinsten birilerini bulma ümidiyle etraftaki kızların gözünün içine bakan “yakışıklı”lardan olmadığından, fazla para harcamıyordu. Fakat aldığı ve harcayamadığı aylığını ne yapacağını bilmiyordu. Çeyiz düzecek değildi ya? Evlenme hayali yoktu Rıza’nın. Çirkindi Rıza. Aynaya bakamayacak kadar.
Çirkindi Rıza. Akşamları işten gelirken tek lüksünü icra etmek için markete uğrardı. Evde rakısı kalmadıysa bir rakı alır, belki manava uğrayıp bir kavun, ya da yine aynı marketten beyaz peynir ve yoğurt. Şu sıralar yemek yemeyi de bırakmıştı ve sadece rakısı yanındaki mezelerle besleniyordu. Televizyonu açıp geçgit yapıyordu. Hoşuna giden bir sinema olursa izliyor, aksi takdirde televizyonu da kapatıp ya radyoyu açıyor, ya da eskilerden bir kaset koyuyordu teybe. Kimi zaman televizyon onu boğduğunda ise, televizyonu kapatıp öylece sessizce duruyordu. Sigarasının dumanı yükselirken kendi kaderini düşünüyordu. Önce şöyle bir isyankarlık duygusu sarıveriyordu bedenini, fakat yüreği imdada yetişip her şeyde bir hayır olduğunu ona hatırlatıp sabretmesini söylüyordu. Tekrar televizyonu açıyordu ve bu defa hangi kanalda ne varsa sırf görüntü ve gürültü olsun diyerek tahammül ediyordu. Sokaktaki bir alışkanlığını da eve taşımıştı ki, o yüzden kendini deli sanmaya başlamıştı. Güzel bir manken ekranda belirdiğinde sokakta yürürken yaptığı gibi kafasını öne indiriyordu. İstemsizce yapılan bu hareket, istemsizce üzüntü doğruyordu.
Rıza sabah kalkınca kahvaltı yapmazdı. Hemen ocağın altını yakıp su kaynatır, suyun ısındığı sırada da fincanının içine kaşık kullanmadan kahve ve süt tozu atardı. Yıllardır kahve müptelası olduğu için göz kararıyla anlardı ne kadar kahve atacağını ve tam süt tozuyla yumuşatırken bardağını sigarasını yakardı. Kahvenin ilk yudumu midesini çok yakarsa iki yeşil, iki siyah zeytin atardı ağzına. Onları kahve altı yaptıktan sonra tekrar kahvesini yudumlamaya devam edip besmeleyle yola çıkardı. Komşularla karşılaşmamak için dua eder, karşılaşmazsa da şükreder, servisinin kalktığı yere doğru sabah serinliğinde acele acele giderdi. Hiçbir zaman da geç kalmazdı ve her zaman servisin gelmesine iki dakika kala gelirdi durağa. Zaman yönetimi çok iyiydi Rıza’nın. Ama çirkindi Rıza.
Yeni kimseyle tanışmayalı epey yılları geçmişti Rıza’nın. En son yanındaki masada çalışan memur gelmişti işyerine ve onunla da mecburiyetten tanışmıştı. Adı da Süleyman mıydı neydi. Zaten tanışmasa da olurdu çünkü o kesin Rıza’nın arkasından konuşuyordu. O Rıza’nın yüzüne bir kere bile çirkin dememişti. Hatta Rıza’nın arkadaşları, Rıza’ya çirkin diye hitap ederken suratını asıyor, tam o sırada Rıza’ya imzalatması gereken kağıtları getirip “Rıza Bey” ya da daha samimi olarak “Rıza kardeş” diyordu. Belki de diğerlerini, onun suratına bey ya da kardeş demeleri fakat arkasından da ağzına geleni söylemeleri için kışkırtmaya çalışıyordu bu şekilde. O yüzden Rıza onu sevmiyordu. Yılan gibi bir hali vardı. Kim Rıza’ya Bey derdi ki? Kesin işin içinde iş vardı ve aslında bu Süleyman denen herifin özünde kötü bir insan vardı. Zaten gerçeğin mayası gözle görülmüyordu ki. Ah o Süleyman ah! Nasıl da “kardeş”, “bey” diyerek göz boyuyor, diğerlerini de içten pazarlıklı olmaya özendiriyordu. Allah’tan Levent uyarmıştı Rıza’yı, bir gün Levent’e “Bu Süleyman neden bana çirkin demiyor?” diye sorduğunda. Yoksa kendisi bu zekaya sahip değildi ve bu hinliği asla anlayamazdı.
Yıllar bir müddet böyle devam etti. Zaman yapacağını yaptı ve aktı geçti. Zaman akarken Rıza’nın sesini de götürüyordu. Zaman akarken Rıza’ya yeni düşünceler getiriyordu. Zaman akarken herkesin ölümü biraz daha yaklaşıyor, ve insan ölümü biraz daha kabullenirken dünyevi zevklerinden biraz daha uzaklaşıyordu. Rıza artık Levent ve diğer arkadaşı Mustafa’nın yaptığı esprilere gülmüyor, kendilerinin yüzüne de olsa çirkin demesinden küçük bir rahatsızlık duyuyordu. Yıllardır suratına bakmadığı Süleyman’ı da biraz daha tanımak istiyor, fakat o güne kadar ona olan davranışlarından sonra onun yanına gidip konuşma cesareti bulamıyordu.
Bir Çarşamba günü Rıza, çaycı çocuğa çay getirmesini söylemişti. Levent fırsatı kolluyor olacaktı ki hemen söze karışıp, “Paranı mezara mı götüreceksin be! Bize de söylesene bir çay” demişti. Rıza onayladığını belirten bir kafa hareketi yaptıktan sonra “Dört çay getir” demişti. “Dört” lafını duyan Rıza harici üç memur ve çaycı çocuk şaşkınlıkla Rıza’ya dönüp bakmışlardı. Levent ve Mustafa’nın yüzüne pis bir tebessüm yerleşirken Süleyman tatlıca gülümseyip önüne dönmüştü. Çaycı çocuk ise beklediği düzeltme gelmediği için bu sıradışı olayı bir an önce husule erdirmek için her zamankinden daha acele olmak üzere odayı terketmişti. Süleyman yıllar sonra içtiği en tatlı çay olarak tanımlayacaktı o günü. Levent ve Mustafa ise keleğin uyandığı gün.
Tam bir hafta sonra yine dört bardağın birlikte gelip parasının tek kişi tarafından ödendiği bir Çarşamba günü iş çıkışıydı. Levent ve Mustafa kaybetmek üzere oldukları bir madeni biraz daha eşeleyebilmek ve sömürebilmek için “Mesai sonrası yorgunluk çayı” kavramını oturtmuşlardı o ana. Tam çaycı çocuğa talimatı verirken Rıza, Süleyman “Bu defa benden olsun” dedi. Levent ve Mustafa bundan olsa gerek çaylarını yarım bırakıp çıktılar daireden ve odada kalanlar Süleyman ve Rıza oldular. Süleyman konuşmak için hal hatır sormaktan başka bir şey yapamadı. Fakat Rıza, Levent ile Mustafa gidince kendini gurbette hissetmişçesine mahsunlaştıktan sonra başını önüne eğip daireyi terk etti.
Rıza yolda geçmişini sorguluyordu. Süleyman’ı, Levent’i, Mustafa’yı gözünün önüne getiriyordu. Beyninde boş bir yer vardı (Yüreğinde saf bir yer vardı). İşte o boşluk (saflık) gerçekleri görmesini engelliyordu. Doldurmaya çalıştı o boşluğu servise binmeyip de yürüyerek gittiği o gün. Eve varıp da rakısını açtığında da her kadeh sanki o boşluğa doluyordu ve her kadeh yemek borusundan değil de adi insanların alnından çenesine doğru akıyordu ve akarken de yüzlerine takılan maskeleri yanında götürüyordu. Mustafa ile Levent tanınmaz bir hale gelirken nedense Süleyman’ın yüzü hiç değişmiyordu.
Bir büyük rakının dörtte üçü bittiğinde kapı çaldı. Üç defa. “Tak tak tak” sesine daha doğrusu kapısının çalınmasına alışkın olmayan Rıza o sarhoşlukla fare aradı etrafta. Fare değildi. İyi de fare değilse gerçekten kapısı mı çalınmıştı? Kirayı yatırmıştı, suç da işlememişti. Ev sahibi ya da polis olamazdı. Gecenin bu saatinde kim ne için gelebilirdi? Evinin adresini bilen bir iş arkadaşı da yoktu zaten -Allah’a şükür yoktu yoksa her akşam Rıza’dan içmeye gelirlerdi. Ne de olsa bahaneleri hazırdı. Rıza parasını mezara mı götürecekti?-. Sandalyesini usulca geriye itip ayağa kalktı. Ayağa kalkınca ne kadar sarhoş olduğunu anladı. Bacaklarındaki uyuşmayı eliyle gözlerini ovuşturarak geçirebilecekmiş gibi bir hisse kapılıp uyguladı ve bu sırada kapıya vardı ve onu açtı.
Kapıyı açar açmaz kafasını doksan derece aşağıya eğdi. Kapısının önünde ıslak kıyafetleri, yine ıslanmış ve önüne dökülmüş saçları ve kömür karası gözleriyle bir bayan duruyordu. Bayanın üzerinden akan damlalar yere her vurduğunda “pıt” sesi çıkarıyor, fakat Rıza o anda kendi kalbinin sesinden bunu duyamıyordu. Bir yandan da büyük bir panik içinde ne yapabileceğini sorguluyordu. İyi de, dünyalar güzeli bu bayan dünyayı mı kaybetmişti de, garip Rıza’nın kapısını çalmıştı? Tam bunu düşünürken Rıza, kafasını biraz daha eğip sağ arkasındaki pencereden dışarıda ceviz büyüklüğünde dolu yağdığını görünce büyük bir şaşkınlıkla beraber meraka kapılmıştı. Dışarıya biraz daha dikkatli baktığında dolu tanelerinin ceviz değil fındık büyüklüğünde olduklarını gördü. Fakat hala kadınla konuşmaya cesaret edememişti. Üzerindeki hırkayı biraz yukarı sündürerek başını korumaya almış bu alımlı kadın, öylece Rıza’nın suratına bakıyor, Rıza doluya bakmak üzere kaldırdığı kafasını tekrar yerine gömüyordu.
“Özür dilerim.”
Kadın bu cümleyi söylemiş ve kapıdan kaybolmuştu. Rıza, gayr-i ihtiyarî bağırdı:
“Gitme!”
Kat ışığının vurduğu kapıya tekrar bir gölge düştü ve Kadın yeniden kapıda gözüktü. Sanki bu kısa süre içerisinde daha da güzelleşmişti. Rıza farkında olmadan Kadınla göz göze gelince yine aniden kafasını yere indirdi ve eliyle kafasındaki morluk ve çürükleri saklamaya çalıştı. Kadın, sanki anormal bir vaziyet yokmuş gibi içeriye girdi. Rıza kapıyı kapatıp Kadına doğru döndü ama kafasını bir türlü kaldıramıyordu. Sanki boyun kemiği öyle kitlenmiş, kasları çalışmıyor ve hatta omuriliğinin boyunla ilgili bölgesi tamamıyla felç olmuş gibiydi. Lakin kulakları duyuyordu ve kadının “Neden yüzüme bakmıyorsun?” diye sorduğunu duymuştu.
- “Hiç!”
- “Nasıl Hiç?”
- “Basbayağı hiç işte…”
Kadın beklenmedik bir samimiyetle Rıza’ya yaklaştı ve beklenmeyen bir cümle
sarfederek:
- “Sen dayak mı yedin bakiyim?” dedi ve rıza’nın kafasındaki bir kaç şişik ve morluğu elledi. Kadın görmüyordu ama kadının eli Rıza’ya her dokunduğunda Rıza gözlerini sıkıca yumuyor ve sanki aşı vurulan bir çocuk edasıyla kendini sıkıyordu. Gerçekten acıyacağını sanıyordu ve gerçekten de yüreği acıyordu. Gözlerinin dolduğunu o da farketmemişti.
- “Galiba konuşmayı hiç sevmiyorsun. Bak, haklısın. Tanımadığın biriyim ve ben de tanımadığım birinin evindeyim. Bir hikayem var. Sana anlatmayacağım. Çünkü anlatırsam yalan olduğunu düşüneceksin…”
Rıza hafifçe kafasını kaldırıp kadının gözlerine bakabilmişti. Kömür gözleri, koyu kestane saçlarının altında mükemmel duruyordu. Televizyondan mı çıkmıştı ne? Hikaye mi? Ne hikayesi? Kadının gözlerine bakmaktan cümleleri da kaçırmıştı.
- “Düyorum ki… Beni gerekçesiz, sebepsiz, bir kaç gün misafir edebilir misin? Neden olduğunu soracaksın. Nereden geldiğimi soracaksın, biliyorum. Belki de ev sahibini ya da mahalle sakinlerini bahane edeceksin…” Kadının gözleri bir an dehşete düştü. “Ahh! Ya çok özürdilerim. Belki de evlisin sen!”
Rıza, evlisin sözünü duyunca gülmeye başladı. Kahkahalarla gülmeye başladı. Güldü, güldü, güldü. Kadının şaşkın bakışları karşısında az önce boynunu kaldıramadığı gibi şimdi de gülmesini durduramıyordu. Kadın gelip kendisine bir tokat atınca hem sustu, hem de başı dik bir şekilde Kadının gözlerine baktı.
- “Delisin değil mi sen?”
Rıza, inanılmaz bir cesaret buldu kendisinde konuşmak için. Sanırım buna tokat sebep
olmuştu.
- “Hayır. Sadece çirkinim.”
Kadın, verilen cevaptan sonra ilginç bir mimikle Rıza’nın yüzüne bakmaya başladı.
Sonra da “Git dersen giderim.” Dedi. Rıza’nın ağzından çıkacak cümleyi beklediği her halinden belli olan ve odanın ortasında emanetmiş gibi duran kadına sadece “Lütfen kal” diyebilmişti. Ve o gece uyumaya çalışırken de bu cümleyi nasıl söyleyebildiğine hayret edecekti. Kadın da o da uyumadan önce sadece isimlerini sordular birbirlerine. Her ne kadar uzun süre uyuyamasa da Rıza, bilmem kaç yüzüncü kere Sinem’in söylediklerini hayal ettikten sonra uykuya daldı.
Çirkindi Rıza. Fakat o gün çok farklı bir şey yaptı Rıza. Aynaya baktı. Çok az saç teli bulunan kafasındaki morlukları görünce kendisi de şaşırdı. Fakat geceden beri morluk ve şişlikleri düşündüğünde aklına Sinem’in kafasına dokunması geliyordu. Yine geldi ve yıllar sonra istemli bir şekilde aynaya bakarken, (dükkan vitrin camlarında ister istemez belli belirsiz görüntüsü ile karşı karşıya kalabiliyordu) kendi gülüşünü görüyordu. Bu Süleyman’ın tatlı tebessümüne çok benziyordu.
Ayna’nın bulunduğu tozlu odadan çıkıp da kapıya giderken Sinem’in yatmış olduğu odanın önünden geçecekti. Birden her şeyin rüya olabileceği düşüncesi zihnini ateş gibi sarmıştı ki, içeriden gelen derin nefes sesleri bir tulumbacı edasıyla yetişmişti yangına. Kapıyı sessizce çekmeye çalıştı ve evden çıktı.
İşte Sinemli ilk gece ve Sinemli ilk sabah böyle geçmişti. Günleri günleri kovaladı. Rıza yıllık iznini aldı ve artık başı dik gezdiği sokaklardan eve gelince yine hala normal bir insana göre çok çekingen bir şekilde, fakat kendi rekorunu yüzlerce kez yeniden kırmış bir atlet gibi rahat konuşuyordu Sinemle. Onu tanıma fırsatı buldukça ona aşık olduğunu hissediyor ve hayata biraz daha bağlanıyordu. Ve Sinem’in ilk günkü ricası üzerine hala ona hikayesi ile ilgili bir şey sormuyordu. “Nereden geldin?”, “Ne işin vardı burada?” gibi sorular tabuydu. Sadece hayat hakkındaki görüşlerini öğreniyordu Sinem’in ve Sinem’in izin verdiği ölçüde. Yine ölçü kaçar da tabu konulara gelirse mesele Sinem “Farzet ki rüyalar ülkesindeyim” deyip geçiştiriyordu konuyu ve Rıza onun bu halini çok seviyor, o konuşurken bıkmadan usanmadan onu dinliyordu.
Kısa zaman sonra Sinem aşkı Rıza’nın mutluluk kaynağı olmaktan çıkmış, adeta bir acı cevherine dönüşmüştü. Rıza, “Sinem beni beğenmez” diye üzülmeye başlamış, her gün defalarca baktığı aynada yüzünün aynaya bakarak değişmediği gerçeğiyle yüzyüze kaldıkça siğim siğim gizli gözyaşı dökmeye başlamıştı.Yine Rıza ağlıyordu bir gün ve o gün Sinem’e yakalanmıştı. Aslında hiç aşkını ilan etmemesi gerektiğine inanırken Sinem’in tatlı ısrarları onun kesin kararını delmiş, kararın kesinliği suda eriyip giderken Sinem onun ağzındaki baklayı almayı başarbilmişti. Rıza, Sinem’in gitmeye karar verdiğine dair bir şeyler duymayı beklerken “Ben de seni seviyorum” cümlesiyle karşılaşınca hakikaten afallamıştı.
Kısa zaman sonra Sinem’in de Rıza’yı sevdiğini söylemesi ve hatta artık birlikte uyuyor olmaları, Rıza’nın o güne kadar hiç tatmamış olduğu duyguları ve bedensel zevkleri tatması Rıza’nın mutluluk kaynağı olmaktan çıkmış, adeta bir acı ve kuşku cevherine dönüşmüştü. Rıza, her yalnız kaldığında kendisinin sevilebilirliğini sorguluyor ve kendisi gibi çirkin ve zeki olmayan birisinin asla böylesine mükemmel ötesi bir güzellik tarafından beğeniliyor olmasına ihtimal veremiyordu. Hatta Sinem’i sevmese, Sinem’in evinde kalmak için kendisini bu şekilde oyaladığını düşünecekti. Yıllık izninin son günlerinde içini rahatlatmak ve yalvararak gerçeği öğrenmek maksadıyla tüm bu düşünceleri de Sinem’e açmıştı. Sinem sadece ona sarılıp artık hiçbir şişlik bulunmayan saçsız kafasını öpmüştü. Rıza ise uğuna uğuna ağlamış ve bu güzel rüyadan uyanmak istememişti.
Aylar ayları kovalamıştı. Rıza ve Sinem evliymişçesine sürdürüyorlardı hayatlarını. Rıza her gün işe gitmeye devam ediyor, artık pek de sevmediği Levent ve Mustafa’nın hareketlerini pek umursamıyor, paydoslarda Süleyman’la hayat üzerine tartışıyordu. Sinem’den öğrendiklerini ona anlatıyor, Süleyman’ın da görüşlerinden faydalanıyordu. Hatta akşamları Süleyman’ın anlattıklarını da Sinem’e anlatıyor, birlikte münazara ediyorlar ya da fikirleri tartışıyorlardı Ardından biraz televizyon izledikten sonra yatıyorlardı. Rıza uzun süredir içki de içmiyordu ki zaten aşk sahoşuydu. Özellikle Sinem ile ilgili kafasındaki tüm şüpheleri sildiğinden beri çok daha mutlu, çok daha huzurlu yaşıyordu.
Bir gün, Süleyman’a Sinem’in varlığından bahsetmek istedi. Süleyman’la bu tür meseleleri hiç konuşmazlardı fakat en yakın dostu o olduğu için bu mutluluğu onunla paylaşma arzusuna engel olamıyordu. Nitekim Süleyman tuvalete gittiğinde arkasından gitti ve ona “Evlendim” dedi. Süleyman, aynaya bakarak kıravatını düzeltirken Rıza’nın beklediği tepkiyi vermedi ve sadece “Hayırlı olsun” dedi. Rıza:
-“Şaşırmadın mı?”
-“Neden şaşırayım?”
Süleyman’ın huyuydu. Elini iki kere yıkardı. Sabun haznesinden sabun alırken Rıza:
-“Benim evlenebilmeme ihtimal veriyor musun?”
Süleyman ellerini ovuştururken Rıza’nın yüzüne bakmadan “Neyin eksik ki?” diye sordu. Rıza, bu soruya kısa süren bir gülme kriziyle yanıt verdi. Sonra “Çirkinim” diye ekledi. O sırada arkadaki kabinden sifon sesi geldi ve içeriden pis sırıtmasıyla Levent çıktı. Rıza, “Yüzünde maskesi yok” diye düşündü. Levent de eline sabun alırken: “Evet. Çirkinsin ve evlendim diyerek yalan söylüyorsun” dedi. Rıza, günlerdir kurduğu çocukça hayalleri de düşünerek “İspatlayabilirim!” diye çıkıştı. Süleyman araya girdi ve yüksek sesle “Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilsin” diye bağırdı. Levent elini kurulamak üzere eline bir kağıt havlu aldı ve silerek çıkarken içeriye son bir cümle bıraktı: “İstese de ispatlayamaz…”
Süleyman’ın tüm yalvarmalarına rağmen Rıza, ertesi gün Sinem’i tanıştırmaya getireceğini söyledi. O gece olanları Sinem’e de anlattı. Sinem, tanışmak istemedi fakat Rıza’nın ısrarları karşısında çaresiz kabul etti.
Ertesi gün Sinem ile beraber dairenin kapısından girerken Sinem’in elinden tutuyordu. Sinem servise binemeyeceğinden dolmuşa binip gelmişlerdi ve bu yüzden oraya ilk varanlar onlar olmuşlardı. İlk önce Mustafa geldi. Mustafa hiçbir şey demeden içeri oturdu. Gözü Rıza’ya kayıyordu fakat Sinem’e asla bakmıyordu. Rıza da Sinem’in etrafta olanlara tepkisini ölçmek için arada bir Sinem’e bakıyordu. Sinem öylece ifadesiz duruyordu. Dairenin dışındaki asansörün duruş sesinden sonra başlayan topuk sesleri, Levent’in gelişini haberdar ediyordu. Levent içeri girer girmez “Naber çirkin?” diye selam verdi. Rıza üzülmedi, sadece sinirlendi. Sinem’in yüzüne baktı. Onun da kaşları çatılmıştı. Bir yandan da Rıza’ya “Lütfen gidelim artık” diyordu. Rıza kaşlarını kaldırarak “Hayır” demek istedi. Levent’e dönüp: “İşte Karım” dedi ve yanını gösterdi. Levent gülmeye başladı. Mustafa da pis pis sırıtıyordu. Levent’in kahkahaları yükseldi, yükseldi, gittikçe şiddetlendi. Sinem’in yüz ifadesi iğrendiğini anlatırken, Rıza seri bir katile benziyordu. Sinem, Rıza’nın kötü bir şey yapmasını engellemek için Rıza’nın elini sıkarak ona güç vermeye çalışıyordu.
- “Bu mu karın? Ha ha ha…”
- “Evet lanet herif. Umarım artık benimle uğraşmaktan vazgeçersin”
- “Demek karın bu ha! Çok güzelmiş… Ha ha ha…”
Gülüş seslerinden Rıza’nın eşini getirdiğini anlamış, asansörden inice daireye koşarak
girmişti. İçeri girer girmez Rıza’nın oturduğu yere baktı ve eliyle yüzünü kapatıp başını yere eğdi.
Rıza, Sinem’i alıp eve götürdü. O gün işe gitmemeye karar vermişti. Sinem bir köşede hüngür hüngür ağlıyor, Rıza Levent’i öldürebileceğini bile düşünüyordu. Sonra Süleyman’ın üzüntülü halini görmüştü. Süleyman’ı dinlemeli miydi? Sinem’i götürmemeli miydi? Neden böyle bir kanıtlama gereği duymuştu? Bu acemilik miydi? İnsan eşini kanıtlamak uğruna Levent gibi bir hayvanın karşısına çıkarır mıydı? Tüm bunlar olurken kapı çaldı. Bu kapıyı en son Sinem çalmıştı. Hayatının dönüm noktasında.
Kapıyı, gelenin Süleyman olması umuduyla açtı. Fakat karşısında beyaz kıyafetli iki kişi ile iki polis duruyordu. Sabah kahve midesini yaktığında yediği iki siyah iki yeşil zeytin geldi aklına, sonra da ne kadar alakasız olduğunu düşündü. “Buyrun” demeye kalmadı apar topar deli gömleğini giydirdiler Rıza’ya. Rıza götürülürken bir Sinem’in kendisini kurtarmak için neden güç harcamadığına şaşırdı, bir de Sinem’e el sallayamadığı için büyük bir üzüntü duydu. Ambulansla götürülürken, neden götürüldüğünü hiç düşünmedi. Sinem’in kendisini kurtarmaya çalışmamasını yasalara bağlılığına verdi ve polise saldırmasının elbette yanlış bir hareket olduğunu düşündü.
***
Ruh ve Sinir hastalıkları hastahanesinde güler yüzlü bir hemşire henüz insülin şokundan dönmüş olan şizofrenik hastayı usulca yatağına yatırdı. Nöbetçi doktor gelip hastanın bazı kontollerini yaptı ve hemşireye dönüp “Uyusun şimdi. Ben milli maçı izlemek için doktor odasına geçeceğim. Acil bir durum olursa ararsın kızım” dedi. Sonra odayı terketti.
Doktor odayı terkettikten sonra hemşire şizofrenik hastanın dudaklarına bir öpücük kondurdu ve onun başını okşadı bir müddet. Daha sonra hasta tebessümle uyudu. Hastahaneye geldiğinden beri ikinci defa gülüyordu. Bir de Süleyman adlı bir arkadaşı kendisini ziyaret ettiğinde böyle gülümsemişti o kadar.
***
- “Yahu maç başlıyor… Bak sonra uyandırmadı diye kızacaksın…”
Koyu kestane renginde saçları olan bir kız, gözlerini zar zor açarak uyandı ve “Bana
sanki üç saat değil de bir saat uyumuşum gibi geliyor” dedi. Kardeşi Simge:
- “Zaten dört saat uyudun” dedi. Tekrar yönünü televizyona döndü
- “Çok uzun bir rüya gördüm ya. Bir saat sürdü. Ondan herhalde.”
Elinde patlamış mısır olduğu halde arkasını dönen Simge:
- “En uzun rüya 3 saniyeymiş Sinemcim” dedi. Sonra da “E, ne gördün bari?” diye
ekledi.
- “Garip. Rüyamda bir adam gördüm. Evine sığındım. Onu sevdim. Onla yaşamaya
başladım. Sonra doktorlar, polisler geldi götürdü. Yardım etmek istedim ama sanki karabasan basmış gibi yerimden kımıldayamadım ve ona yardım edemedim. Deli gömleği giydirerek götürdüler. Çok acı bir andı. “
Simge, televizyondan bir kaç saniyeliğine kopup düşündükten sonra:
-“ Hayırdır inşallah!” dedi ve “Bak doktor ve deli dedin de aklıma geldi. Ben de geçen ilginç bir rüya gördüm…”
- “Sen ne gördün? Hayırdır?”
- “Rüyamda bizim Levent ve Mustafalarla birinin çantasından günlüğünü çaldık. Bir hemşireye aitti. Sayfaları okudukça şaşırıyorduk çünkü şizofren bir hastaya olan aşkını anlatıyordu. Ne rüya ama!”
- “Hakikaten. Hayırdır inşallah. Gerçekten ilginç. Özellikle…”
Simge, Sinem’in lafını kesti,
“ Ahh! Yeter hadi. Maç başladı.”
Bu yazıyı paylaşın:
Son Yorumlar