Peki gerçekte biz kimiz?

Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Her yerde farklı farklı hayatlar var.

Bir şekilde bir yerlerde gördüğünüz fotoğraflardaki insanları düşünün.

Bir evleri var. Belki içine girdiğinizde hayranlık uyandıracak. Belki de kaçacağınız. Belki de “bekar evi işte, idare et” dediklerinden.

Sevdikleri var. Ya da sevmedikleri. Ya da onu sevenler, ondan nefret edenler… Her fırsatta onun dedikodusunu yapmaktan büyük keyif alanlar, ya da onun her fırsatta kıskandığı, ardından sövdüğü, gıcık kaptığı, ve bunu belli ettiği ya da belki de etmeyip yüzüne güldüğü.

Hayalleri var. Kimisi çok eskiden kalma. Kimisi daha oluşmamış. Duruma göre oluşacak. Seneye, ya da hemen ertesi günü…

Herkesin bir alışkanlığı var. Ne bileyim, belki esrar çekiyordur. Belki geceleri kalkıp bitter çikolata aşırıyordur. Belki de sabah yüzünü hiç yıkamaz. Ya da çorapla yatıyordur. Değdiremiyordur çıplak ayaklarına hiçbir şeyi.

Sağlık problemleri de oluyor herkesin. Çok çürük belki dişleri. Ya da tam tersine çok sağlıklı gözleri var, 3 metre uzaktan gazete okuyabiliyor.

Belki deli. Ya da bir sürü hesaplaşması var geçmişten. Ağır bir depresyonda… Ne de olsa fotoğraftan anlayamazsınız ama, geceleri uyuyamıyor, sabahları da kalkamıyor, ne yıkanıyor, ne kendine bakıyor adam akıllı. Fotoğraf da zaten genç kızlığından kalma.

Çocuğu olan var. Olmayan var.

Çocuğu hayırlı olan var, olmayan var.

Çocuğu kendisinin katili olacak var, bir de çocuğunun katili olacak…

Belki de hiçkimseye söylemediği bir cinayet işledi. Ya da hiçkimseye söylemediği bir huyu var. Belk eşcinsel, ama belli etmiyor. Belki de sırf kadınlarla daha samimi olmak için, öyleymiş gibi yapıyor. İtiraf etmesiyle sevişmesi de bir oluyor.

Kimisi çok hızlı… Bıkmış erkeklerle/kadınlarla olmaktan. Kimisinin belki daha hiç sevgilisi olmamış. Ama öyle söylemiyor. Utandığından.

Belki hayvanlara hiç dokunamaz mesela. Ya da hem kedi, hem köpek besler. Çok sever hayvanları. Denizden babası çıksa yer bir ihtimal. Bir ihtimal balık sevmez.

Gece onu uyutmayan sancıları olabilir. Ya da henüz keşfedilmemiş bir tümörü. Belki birinden hamiledir ya da birini hamile bırakmıştır, haberi yok… Ya da tır şöförlüğü yapmıştır önceleri mesela. Romanya’da, ya da Almanya’da kendisinin bile haberi olmadığı, on beş yaşını aşmış çocuğu vardır. Belki eşi vardır ve hatta aldatıyordur onu. Hatta o eşini aldatırken, eşi de onu aldatıyordur. Ondan da haberi yoktur. Haberi de olabilir, belki hiç inanmıyordur sadakat kavramına.

Tabu oynamayı seviyordur. Sessiz sinemada üstüne yoktur. Satranç dehasıdır, ama oynayacak adam bulamıyordur. Ya da bir dostu vardır, “gelse de dama oynasak” diyordur. Ya da bir türlü hiçbir oyunu öğrenmeyi beceremiyordur.

Belki evi yoktur. Belki sığıntıdır, hatta seks kölesi. Ya da oturduğu evi jigololuk ya da fahişelik yaparak elde etmiştir. Evi üstüne geçirmiştir zengin sevgilisinden.

Vesaire, saire…

Yazmakla nasıl bitsin.

İnsan bu…

Birini tanımak ne kadar zor değil mi?

Aslında hayatlarımız ne kadar karmaşık. Bizi tanımlayan neler var… Bizi biz yapan…

Bir kokumuz var. Bir bedenimiz. Bazı huylarımız, içinde yaşadığımız çevremiz…

Peki biz gerçekte kimiz?

Günde bilmem kaç orgazm…

Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Bizim basın yayınımızın ve reyting avcısı web sitelerinin bizim insanımızı salak yerine koyduğunu görmek istemiyorum artık.

Ne olur bitsin artık şu çile…

Yok efendim; bilimin çözemediği olaylar… Saçmalıkların önde gideni. Çoğu bir soru işareti bile olmayan, sadece insanlara ilginç gelebilecek ve hatta hayret bile ettirebilecek, ancak açıklaması var ve doğru olan şeylere ilaveten, olmayan, söylenti, safsatalar. (New Scientist’teki çalışma da her nasıl olduysa değerli ajanslarımız tarafından dikkate alınarak çevrildi ve gazetelere servis edildi. Ona lafım yok…)

Bir ara da denizden çıktığı iddia edilen ilginç bir yaratığın haberleri ortalığı sardı. Hatta milliyet’de şöyle bir ifade vardı: “Canlının DNA’sını bulunmaması bilim adamlarını şok etti”. Yuh artık! Dese ki canlının karmaşık bir tür yapısı var ve sınıflandırılamıyor; anlayacağız. Ancak DNA’sı olmayan, fakat iki kollu, iki bacaklı, kısacası bir memeliden farksız bir canlı olduğu, bilim adamlarının da şok olduğu iddia ediliyor. Oldu canım.

Bir diğeri de şu günde bilmem kaç orgazm. PSAS denilen bu rahatsızlığa sahip dünyada binlerce kadın var; ve bu rahatsızlık gerçekten de var olan bir rahatsızlıktır. Yani uydurma değil. Ancak basınımızda her 4-6 ayda bir, günde 120, 300, 200 kez orgazm olan bu kadınların öykülerine ve bu hastalığın tanımına yer veriliyor. İnanmazsanız arşivleri aratın görün; sürekli olarak bu tarz haberlerin yapıldığını göreceksiniz.

Yahu olacak şey mi? Neden tamah ediyoruz bu haberlere?


Haddimizde olmadan felsefe: Bilimin çözemediği 10 soru

Bilim / Felsefe, Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Geçtiğimiz günlerde hemen hemen yeni tanışmış olduğum birisi ile bir konu üzerinde tartıştık. Ortalık birden geriliverdi. Konu, Murat Belge’nin İstanbul ile ilgili bir yazısından çıkıverdi. “Çanakkale de boğaz, İstanbul da boğaz. Peki neden İstanbul tercih edilmiş?” sorusuna Murat Belge’nin yanıtı “Haliç’in liman özelliği” imiş…

Velhasıl sevgili arkadaşa İstanbul’a ilk yerleşimlerin ne zaman olduğunu sordum. Bilmediğini söyledi. Basit bir mantık yürüterek “Haliç liman olarak önemli idiyse eğer, denizciliğin ortaya çıkmış olduğu zamanlar olabileceğini” söyledim… Eksik bilgi ile konuştuğumu söyledi. Ben ise sadece mantıksal bir yorum yaptığımı söyledim. O karşı çıkmaya devam edince beğenmediğim üslubu dolayısı ile ortalık çabucak gerildi…

Her neyse…

Bilgiyi ispatın yolu illa ki o konuda bir ihtisasa sahip olmakmış demek ki… Oysa bir çok insan zoraki üniversite yıllarında ilgili bölüm hakkında okuduğundan çok daha fazlasını başka bir zamanda, başka bir konuyla ilgili şeyleri okuyarak geçirebilir.

İnsanlığın sosyal evrimi ile ilgili özel bir merak beslemek de pekala mümkün olabilir. Kalanını okumak için tıklayın »

Metal Bardak Altlıkları…

Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Sadece aklıma geldi. Öylesine yazıyorum. Aslında az önce bardağımın altına yapıştığı için kucağıma düşen ve üzerindeki soğuk içecek sebebiyle soğuyan bardak altlığı sayesinde geldi:

Metal bardak altlıkları içeceğinizin çabuk soğumasına ya da çabuk ılımasına sebep olur.

O kadar.

İzel-Çelik-Ercan ve Çevrenin algıyı şekillendirmesi

Bilim / Felsefe, Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Bu yazıyı yazmama sebep bugün İzel-Çelik-Ercan’ın 1992 yılındaki bir klibini görmemdir. Şarkıyı anımsamıyorum bile çünkü tek odaklanabildiğim şey, nispeten normal ve estetik olan İzel’in her iki yanındaki “ilginç” tiplemelerdi.

Bu tiplemeler (hakaret gibi algılanmasın, eminim kendileri de o görüntüleri görmek istemiyorlardır) Çelik ve Ercan. Her ne sebeple olduğunu bilmiyorum ama kamera hiç Ercan’a yakın çekim girmiyor ama Çelik İzel ile birlikte yakın çekimleri eşit paylaşmışlardı herhalde. Neyse… O başka mesele.

Çelik’in saçları, dansları -ya da dans etmek amacıyla gerçekleştirdiği harmonik kol hareketleri- insanı hayrete düşürüyor. Evvela ben de hayrete düştüm ancak daha sonra düşüncelerim beni bir noktaya getirdi: Yıllar önce bu klibi izlediğimizde niçin hiçbirimize anormal görünmüyordu? Kalanını okumak için tıklayın »

Tercihler ve ilk duruma bağlılık olgusu

Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları 2 Yorum »

Ben turuncu rengi severim mesela. Gürültülü ve çok ritimli müzikler dinlemem. Erkek parfümü olarak baharatlı kokuları, bayanlarda ise meyveli kokuları severim. Bir başkasının aynı konularda farklı tercihleri olduğu gibi bu konuda tarafsız da olabilir. Hepimizin “zevkleri” ve “renkleri” mevcut.

Çoğu zaman bunun bizim tercihimiz olduğunu düşünürüz. Kelime itibariyle. Türkçe’de de “X’i tercih ederim”, İngilizce’de de “I prefer” ve diğer latin kökenli dillerde de öyle.

Oysa tercih olabilmesi için bilginin fiili olarak bir bilinç süzgecinden geçirilmesi lazım. Kalanını okumak için tıklayın »

Kutsal Kavrayış - Sıracümleler, yalçıncümleler…

Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

Üstbiliş… (Meta cognition)  Kutsal kavrayış… Zihnin kendi kendini sarmalaması.
Bilmemek ama neyi bilmediğini bilmek. Kendini dışarıdan görebilmek; ancak elinden de bir şey gelmemesi…

Kutsal açılım, kendinden ayrılmak… Çoğul kişilik bozukluğunun mantıklı bir çeşidi… Kendiyle biraz da barışık olmak. Yabancılaşmak… En kötüsü de yabancılaşmak…Eşe, dosta, aileye, geçmişe, geleceğe, hayata ve hayatı anlamaya. En kötüsü de bunun farkında olmak, olup da müdehele edememek.

Bilinen popüler anlamıyla değil de, gerçek anlamıyla narsisizmin kucağına düşmek. Yani kendi kendine yetememenin paniğiyle kendi kendine etmek. Her şeyi tek başına göğüsleyebiliyor olmanın rahatlığını aramak, bağlılığın ve muhtaciyetin rahatsızlığınu bir yumru biçiminde gövdenin ortasında taşımak… Ancak aynı zamanda bundan mükemmel bir tatmin ve mutluluk duymak.

Ancak acı çekmek pişiren… Tasavvufta da, budizmde de, hinduizmde de… Acılara arzular sebep olur. Arzuları dindirmek acıyı ortadan kaldırır, ancak bunla mutlu olmaya yetinene.

Üstbiliş,

Kutsal bir kavrayıştır evet. Neyi bilmediğini bilmek, bildiğini bilip içsel bir böbürlenme yaşamadan daha büyük bir erdemdir. Bakış açsını gözlerin simetrisine koyup, ruhu arıza yapmış bir araba gibi dingin bir kenara çekmek…

En kötüsü,

Acımamaya başladığında buna sevinmek yerine,”Arzumaya” başlamanın sıkıntısıyla mücadele etmek.

Yorumsuz, serimsiz, düğümsüz, çözümsüz…

Sadece cümleler…

Sıracümleler,

Yalçıncümleler…

Yiten Değerler, Kaynağı Belirsiz Alışkanlıklar

Gayrinizami Notlar, Günlük Yazıları Yorum yok »

“Biz büyüdük, kirlendi Dünya”.

80′lerin sonlarında doğru ve belki biraz da doksanların başlarında televizyonda gördüğümü hatırladığım nadir kliplerden birisi, aynı zamanda çocuk olduğum ve aşka bulaşmadığım için içinde hayvan geçen şarkıların daha cazip geldiği zamanlarda… “Telli Turna”. Böyle diyordu yeni Türkü, “biz büyüdük kirlendi dünya”.

Dünyanın kirlenmesini fiziksel bir hayale oturtup fabrika bacalarını gözümün önünde canlandırırken büyüme ile dünyanın kirlenmesi arasındaki ilişkiyi de sadece zamana bağlıyordum. Oysa öyle değil. Dünya kirlilikte uzun atlama rekorunu artık çocuk olmadığımızı anladığımızda kırıyor, bir de sabit kirlenme katsayısıyla insanlık ve onun yarattığı teknoloji geliştikçe ya da geliştiğini sandıkça.

Yiten çok değer var, bir çok da yitirilen. Hani istemeye istemeye, elimizi mecbur tutarak. Bir kaset alıp eve gelip sırf tek işimiz oymuş gibi onu dinlediğimiz zamandan bir tık ile bir kaç kişinin bilgisayarından parçalayarak çektiğimiz, çoğumuzun yarı ingilizce-yarı türkçe okuduğu “empi3″ zamanına geldik. Şimdi tut çok beğendiğin şarkıyı indirme internetten. Var mı imkanı?

Dün kuzenim geldi Hollanda’dan. Havalimanından aldım, otobüse bindirmek üzere Beşiktaş’taki yazıhanelerin oraya götürdüm. Direk Esenler’e gitmeye kalksak belki bir saat bile göremeyecektim. En azından bir yemek yedik, biraz sohbet muhabbet. Yalnız her gün MSN’den konuştuğumuz için midir nedir, -ki hatta kimi zaman görüntülü- böyle bir sarılamadım, bir hasret giderme ihtiyacı duymadım. “Ne var ne yok anlat” diyemedim çünkü ne var ne yok biliyorum. Bana bilgisi yazı karakterleri olarak gün gün ulaşmış. Ancak boyunu farkedemiyordum MSN’den de artık 28 yaşında… Ne uzar, ne kısalır. Ona da diyecek bir şey bulamadım.

Acaba… Eskiye mi dönsek biraz… Mektup gibi, ne bileyim… Ne dersiniz?

Eğer dinlediyseniz, hangisini daha çok beğendiniz?

Sonuçları Gör

Loading ... Loading ...
mIRC Powered by Wptr ve WordPress
Bu site Tatil ve Gece Gündüz Teması ile guclendirilmistir