Yol verin ağalar, beyler…

Günlük Yazıları, Siyasi / Toplumsal, Öykü ve Anlatı, İnceleme 2 Yorum »

Barış Abi vefat ettiğinde kahvaltı ediyordum. Sıradan bir tepki verdim önce. Hatta belki de tepki vermedim. Değerli bir sanatçının vefat ettiğini duyduğumuzdaki şaşkınlık ve “vay be” deyip geçmekti o an için…

Oysa bu dünyadan bir Barış gelip geçmişti…

Aklıma sadece “Adam Olacak Çocuk” gelmişti ve peşisıra-beni de göndermeyi düşünüyorlardı- ve herkesin bildiği şarkıları geldi aklıma. Barış Manço nesli olmama rağmen benim doğumumdan ve küçüklüğümden öncesini kaçırmıştım. 7′den 77′yeden sonra çıkan kliplerden: Dönence, Hala kızı zehra, Delikanlı gibi vs. Çok fazla dağarcığım da yoktu. Son albümlerinden Ayı, Müsadenizle Çocuklar… Onlar zaten bilindik idi.

Hala şarkı sözlerinin internetten aranmadığı, insanların birbirlerinden yazmalarını rica ettikleri, 2 dakikada bir albüm değil, çevirmeli bağlantı ile bir saatte bir şarkı indirildiği, ancak Mp3 denen formatın çıkmasıyla birlikte insanlar arasında bir CD  trafiğinin başgösterdiği zamanlardan sevgili dostum Mehmet Öner Yalçın’dan Barış Manço’ya ait tüm MP3′leri içeren bir CD aldım. Kendisi görüp göreceğim en büyük Barış Manço hayranıydı.

Gerçekten de Dünya’dan bir Barış gelip geçmişti…

Hiç tanımadığım birini özleyebileceğimi, keşke yaşasaydı diyeceğimi hiç düşünmezdim mesela. Ya da hiç sanmıyorum bugün, “aşk” teması dışında bir şarkı yazıp da milyonlara dinletebilmiş bir sanatçı / şarkıcı çıkabilsin.

Barış Abi, Ahmet Bey’in Ceketiyle alçakgönüllülüğü, Halil İbrahim Sofrası ile gözütokluğu, Süleyman ile görgüsüzlüğü, Osman ile ateşli bir aşığın neler yapabileceğini, Sakız Hanım ve Mahur Bey ile yaşlı bir çiftin yaşamlarının mutlu sonlarını vb. daha bir çok şarkıya benzeri bir çok iyiliği, güzelliği, aşk ve aşk acısı dışında bir şeyi, sevgiliye söylenmemiş sözleri anlatmış, sevdirmiş ve dinletebilmişti… Hatta şifayı kapanlara “nane ve limon kabuğundan” tarif vermişti.

Şöyle bir şarkı sözü var mı Allah aşkına?

“Babannem dedemi ilk gördüğü gün vurulmuş,
Dedem de şöyle bir çapkınca bakıp hafifçe bıyığını burmuş,
O zamanın erkeği pek bi ağırmış, kızları ise pek bir hoşmuş!”

Öte yandan, Barış Abi’nin bir ozanlığı da vardır… Bazı şarkılarını dinlerken “pop müziği” dinlemezsiniz aslında. Dinlerken, bir ozanın namesini duyarsınız.

Anadolu’nun acı ezgisini, toprağının kokusunu pop müziğine yedirebilmiştir. Çalgılar ne kadar alafranga olsa da…

Bu yazıyı yazmama sebep olan, yazının başlığına da adını veren bir şarkısı var Barış Abi’nin. “Yol Verin Ağalar Beyler”.

Bu şarkıyı dinlerken insanı hüzün kaplamaması için başıboş bırakılmış herhangi bir imkan yoktur. Hüzün bu şarkıda Barış Manço’nun sesiyle şahsiyet bulur. Hepimizin içindeki Anadolu ve belki de genlerimize işlenmiş kavuşamama, ayrılık, savaş vs. ortaya çıkar. Sözleri şöyledir:

Selam olsun ağalar beyler,
Mor sümbüllü alaca dağlar,
Yol verin, hele bir yol geçeyim,
Yol verin, yare kavuşayım,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.
Bekledim, tam yedi iklim geçti,
Bekledim, bağ bahçe bozuldu,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.

Seherde eser ılık rüzgar,
Hasretliği çekenler anlar,
Yol verin, hele bir yol geçeyim,
Yol verin, yare kavuşayım,
Yol verin, ağalar beyler,
Bitsin bu hasret.

Bu şarkı girişi, birinci kısmı, nakaratı ile temposu ve tınısı değişen, çok ama çok kaliteli bir parça. Müzikten anlayanlar direk olarak notunu verecektir: 10/10. Onu bir tarafa bırakalım.

Şarkıdaki “Anadolu”, şarkının yüreğe batan iğneleri.

Mor sümbüllü dağ, hasret duyulan memleket metaforu olarak geçmiş görünüyor edebiyatımıza. Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın “Uçun kuşlar uçun doğduğum yere / Şimdi dağlarında mor sümbül vardır” şiirini hatırlayanlarınız vardır mesela… Hayatımızda mor sümbül görmesek bile bu dağı, bu hasreti, bu özlemi hissetmemek mümkün müdür mesela? Uzunca bir yolda “Yalçın ve alaca dağlara selam vermek” tatbik ettiğimiz bir duygu olmasa da “genetik bir empati” yapmamız mümkün değil midir? “Selam Olsun”, “Hele bir yol geçeyim” ifadeleri unuttuğumuz Türkçe’de kalmış görünüyor. Bu cümleler yine de aşina gelmiyor mu? Seher dendiği zaman, o seherin rüzgarı, güneşten önceki o alaca karanlık, gözümüzde canlanmıyor mu? Anadolu’nun “zaman skalasında” yer alan “bağ bozumu”, yaklaşan kışın hüznünü, bir şeyleri yapmak için artık imkanın kalmadığını anlatmıyor mu?

Sadece ben hissetmemişim bunları. Mesela ekşisözlük’ten bu şarkı ile ilgili başlıktan da bir iki alıntı yapayım:

“hüzünlü mü hüzünlü, içten mi içten, kaliteli mi kaliteli (barış manço yapar da kalitesiz mi olur !! ), sevimli mi sevimli, böyle insanın içine hüzün dolu, dolu dolu bir huzur veren, serinlik veren barış manço şarkısı. bir kere daha yüceltiyor onu gözümde, bir kez daha kaptırıyor beni onun eşsiz,uçsuz bucaksız enginliğine…”

“ister yalnızca müziği dinleyin ister yalnızca barış manço’nun sesini… içiniz burkulur, boğazınız düğümlenir, hüzün ne demek anlarsınız. şarkı bitince barış abiye özleminiz katmerlenir. isyan edesiniz gelir.”

Yeri gelmişken benzer karakterdeki bir şarkıdan da bahsetmek isterim aslında: Ne ola Yar ola,

Barış Manço’nun bu pek bilinmeyen şarkısı, Michel Palnaroff’a ait  “Le bal des laze” şarkısından esinlenmedir. Ancak Barış Manço sürümünde harika bir soloya, derin ve gizemli bir tınıya, yankılı söyleyişte hüznün korkutucu boşluğuna ve sözlerinde Anadolu’nun Bağrı ve “Yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola” ile muhteşem bir felsefeye rastlarsınız.

Göklerden daha mavi
Denizlerden daha derin
Topraktan güzel kokan ne ola?

Rüzgardan daha serin
Başaklardan daha nazlı
Ay ışığından ılık ne ola?

Ahu gibi gözleri baktıkça yürek yakan yar ola
Cennet bahçesi kokan, göğsünde çiçek açan yar ola

Damla damla yağmurdan
Boynu bükük çiçeklerden
Daha hüzün verici ne ola?

Sonbahar yaprağından
Hele akşam güneşinden
Daha içini burkan ne ola?

Buğulu gözleriyle yollarımı bekleyen yar ola
Islak dudaklarında bir garip türküsüyle yar ola

Göç eden kuşlar gibi gidip gelir umutlarım,
Umudun ötesinde ne ola?

Nefesimde yaşayan, sıcaklığımı paylaşan yar ola
Yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola

Hemen göze çarpıyor değil mi? Islak dudaklardaki “garip türküsü”, buğulu gözlerle yolları beklemek, sıcaklığını paylaşmak, bakışların yürek yakması… İnce duygunun insanıymış Barış Abi. “Pop müziğinin ozanı” imiş. Zira bu şarkı 1970′lerde, Barış Manço’nun pelerin ile çıktığı ve yadsındığı dönemde, klibi de çekilmiş bir parça olup, “Yol Verin Ağalar Beyler” ile aynı döneme gelir. (Şarkıya şu adresten ulaşılabilir: http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/19952/baris-manco—ne-ola-yar-ola)

Ekşi sözlükten kojiro diyor ki:

“barış manço’nun vefatından sonra her dinlediğimde gözlerimi dolduran hatta ağlatan bir şarkıydı bu. ama böyle ağlatmasının asıl sebebi diğer şarkılarını dinlerken de ortaya çıkan böylesi güzel şarkıların sahibinin artık olmayışının hüznünden daha çok, bu şarkının kendi kişiliğinin, içindeki duygu karmaşasının bir sonucuydu.

evet bir kişiliği vardır şarkının, bildiğin canlı gibidir sanki. çünkü dinlerken kişinin bilincinin ne kadar açık olduğundan bağımsız olarak hayal gördürür insana, bitene kadar geçenki sürede bi bakıma soyutlar insanı dünyadan, müziğin başlamasıyla sanki hüzünlü melekler yeryüzüne inmiş, gri kelebekler havada matem tutuyorcasına uçuyormuş sanırsınız, evet siyah değil gridir bu kelebekler çünkü bu şarkının rengi gridir, puslu bir hava hakimdir ortamda ve eğer hazırlıklı değilseniz arada duyduğunuz rüzgar sesi üşütebilir sizi. algılarınızın daha açık olabildiği tek yer flüt solosunun girdiği zamanlardır ancak o zamanda o melodi kendinize gelmenize izin vermez pek. dediğim gibi şarkı bitene kadar sürer bu duygu.

bir şarkının böyle etkiler yaratabilmesi garip gelebilir, çoğu kimse için de bir şey ifade etmeyebilir, hatta buradaki yorumları okuyana kadar bu duyguların bana özel olduğunu sanardım. öyledir de aslında, hissettirdiği duygular yakın olsa da herkes için farklıdır bu şarkının anlamı ve duygu yoğunluğu. ama bir kez onu hissetmişseniz sonra her duyduğunuzda o anı hatırlatır bu şarkı. yıllar sonra tüyleri diken diken olarak dinleyebilmenin nedeni budur…”

Kısacası…

Barış Abi geldi geçti bu dünyadan. Şanslı bir milletsek eğer, bu da sebeplerinden birisi… İleride her ne olursa olsun, eğer bir çocuğum olursa, onu Barış Manço şarkılarıyla büyüteceğim.

Tevfik Uyar,
Ağustos’10.

Sen yapma Banu Avar!

Günlük Yazıları, Siyasi / Toplumsal Yorum yok »

Zaytung sitesini bilen bilir. “Dürüst, tarafsız, ahlaksız haber” sloganı altında asparagas haber yapar. Kasıtlı ve yanıtlma amaçlı yapmaz. Bilerek yapar. Yani Formula’da LPG kullanılmaya başlanmasından, alacaklı doğan bebeğe kadar… Bir hiciv portalıdır aslında. Çok da ciddi yapıyorlar kimler yapıyorsa… Belli yani: ya aslında da gazeteciler zaten –çünkü çok iyi biliyorlar haber formatı nedir-, ya da çok sıkı haber okurları… Çözmüşler işi…

Geçtiğimiz haftalarda yine “geyik” amacıyla bir haber çıkarmıştı Zaytung. Habere göre Siera Leone adlı küçük Afrika ülkesindeki büyükelçimiz, 12 senedir orada unutulmuş. Bakmış ki Ermeni Tasarısı’nın meclisinden geçtiği ülkedeki Büyükelçiler Ankara’ya çağırılıyor, kendisi de çağırılmak için lobi faaliyetlerinde bulunmuş ve meclisten tasarıyı geçirtmiş.

Harika bir mizahla hazırlanan bu haberi önce Taşnak Partisi yayın organı gerçek zannederek üstüne yayınlar yaptı. Komik duruma düştü. Zor kıvırdı…

Ya sen Banu Avar?

Gözünü seveyim etme…

Biz senin ülkene kendini adamışlığını severiz, seni örnek alır, örnek gösteririz. Ancak sen böyle bir bilginin doğruluğunu teyit etmeden nasıl inanırsın ve TV kanalında “Bir de Siera Leone örneği var… Böyle böyle olmuş” dersin. Etme eyleme…

Lütfen konuyla ilgili mantıklı bir açıklama yap da…

Biz sevenlerin üzülmesin.

Eski Osmanlı Coğrafyası’nda Ulaşım Ağları

Günlük Yazıları, Mesleki Yazılar, Siyasi / Toplumsal Yorum yok »

Türkiye, bölgesindeki liderlik rolünü pekiştirmek için ulaştırma alanını ve THY’nin gücünü kullanmayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Bildiğiniz üzere havacılık alanındaki en büyük ciddi yatırım TAV’ın Makedonya’daki iki büyük havalimanının işletmeciliğini, bir diğerinin ise inşaatını üstlenmesiyle yapılmıştı.

Eylül ayında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın Makedonya ve hemen arkasından gerçekleştirdiği Kosova ziyaretleri de hesaba katıldığında, aşağıda söyleyeceklerimiz biraz daha anlam kazanıyor.

Air Bosna’yı satın alan, Makedonya ile ilişkilerini kuvvetlendirmeye hazırlanan THY’yi, sadece Türkiye’nin değil, bulunduğu bölgenin güçlü ve yönlendirici bir şirketi olmaya adaylığı açısından ele almadan önce, Makedonya’nın Türkiye ve bölge için olan stratejik önemi ve içinde bulunduğu durumu iyi analiz etmek gerekiyor.

Şimdi, hep beraber Eurovision yarışmalarına upuzun bir isme sahip olan ancak bizim sadece “Makedonya” diye andığımız ülkeyi bir ele alalım.

İsim konusu Yunanistan’ı rahatsız ediyor.

Kuzey ve Batı Yunanistan’da, kendilerini Makedon kökenli olarak tanımlayan, diğer rum çoğunluktan daha farklı bir kökene sahip olduğu için azınlık teşkil ettiklerini savunan bir topluluk bulunuyor. Yunanistan’ın yanıbaşında kendilerini yine Makedon olarak tanımlayan Makedonya adında bir ülke olması ise, Makedonların Yunanistan’dan koparak Makedonya’ya katılmak arzusunda olması endişesi ciddi bir tehdit algılaması yaratıyor.

Zira Yunan devleti, bölgenin de adı olan Makedonya’yı ve Makedonları hep inkar etmiş ve bu topluluk üzerinde asimilasyon politikası uygulamıştır.

İşte bu yüzden Türkiye’nin, Avrupa’da özellikle “Former Yugoslav Republic of Macedonia” olarak anılan ülkeyi “Makedonya” olarak anması Yunanistan’da rahatsızlık yaratıyor. Çünkü Yunanistan, Balkanların bu küçük ülkesi Makedonya’nın kendi ülkesini bu şekilde anmasını gizli bir iddia olarak görüyor.

Makedon Anayasası, yürürlüğe girdiği ilk tarih olan 17 Kasım 1991’de 49. maddesinde “Makedonya Cumhuriyeti, komşu ülkelerde yaşayan Makedon milletine mensup kişilerin ve Makedon sürgünlerin statü ve haklarını korur, kültürel gelişimlerini destekler, onlarla ilişkileri teşvik eder” şeklinde bir madde barındırarak bu iddiayı somutlaştırmıştı da. 27 Haziran 1992’de Yunanistan Makedonya’dan anayasal ismi olan “Makedonya Cumhuriyeti” ismini değiştirmesini talep etti. Nisan 1993’te ise Birleşmiş Milletler, bağımsızlığını tanıdığı bu ülkeyi, Yunanistan’ın da baskıları sonrasında “The Former Yugoslav Rebuplic of Macedonia: Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti” geçici ismi ile kabul etti (Bugün Avrupa Birliği de bu ismi kabul ediyor). Yunanistan açısından sakıncalı olan maddeler 1995’te imzalanan interim antlaşma ile kaldırılsa da, Yunanistan hala ismi sorun olarak görüyor ve Makedonya isminin anılması konusunda saplantılı bir tavır izlemeye devam etti.

Yunanistan iddiasında zayıflıyor

Bugün ise BM ve AB uzun ismi kullansa da, bugün Çin, ABD ve Rusya da dahil olmak üzere 110 ülke Makedonya’yı “Makedonya Cumhuriyeti” olarak anıyor. Yunanistan ise Makedonya’yı “Üsküp” diye anıyor. Makedonlar ise “Makedonya” ismi dışında bir alternatif konusuna razı değil ve hukuki hakkı olan kendi kendini dilediği gibi tanımlama hakkından vazgeçmek istemiyor.

2005 yılında AB üyesi olma hakkını elde eden ve şu an AB ile müzakere masasına oturmaya hazırlanan Makedonya’nın müzakere sürecine de aynı sebeple sekte vurulmaya çalışılıyor. Makedonya’nın NATO ve AB üyeliklerini her seferinde veto etmekle tehdit eden Yunanistan, geçtiğimiz günlerde Yunanistan Dışişleri Bakanı Dimitris Droustas aracılığıyla, isim konusu çözülmeden 7 Aralık’taki AB oturumunda görüşmelerin başlamasının mümkün olmadığı mesajını verdi.

Sadece bizim meselemiz değil

Yukarıdaki bilgilerden de görülebileceği gibi Türkiye ile Makedonya arasındaki ilişkilerin ilerlemesi başka herhangi bir ülkeyi birinci dereceden ilgilendirmeyen bir konu değil.

Zira Makedonya’da Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı duyulan müthiş bir sevgi var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Makedonya’yı ziyaret ettiğinde gerçekleştirilen sevgi gösterilerini hatırlayınız. Geçtiğimiz hafta Vatan gazetesindeki köşesinden yazmış olduğu Makedonya’daki Türkiye Modeli’ni de bir gözden geçiriniz.

Bosna Hersek’teki yatırımın da benzer şekilde temellendiğini ve vücuda geldiğini de dikkate alınız. THY’nin, önce Air Bosna’yı satın aldığını, şimdi de Makedonya Havayolları ile ilişkilerini güçlendirmeye yöneldiğini –ve muhtemelen hemen ardından da önemli yatırımların gelebileceğini- düşünününz.

Acaba diyorum; THY eski Osmanlı Coğrafya’sında bir havacılık ağı kurmaya doğru gidiyor diyebilir miyiz?

Tevfik Uyar

GDO Tehlikesinin Farkında mısınız?

Bilim / Felsefe, Siyasi / Toplumsal 1 Yorum »

Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Türkiye’ye ithalatına ve bunların ne şekilde piyasaya sürüleceğine dair bir yasa geçtiğimiz günlerde yürürlüğe girdi. Beğenmediğimiz Sarkozy’nin ülke sınırlarından içeri sokmadığı GDO’lar AB’nin 6 ülkesince tamamen yasaklanmış durumda…

Sorumlu bir vatandaş olarak gayet net ve açık bir şekilde ifade edilmiş yasanın maddelerini inceledim. Her ne kadar hukuk konusunda ya da genetik veyahut tarım/hayvancılık vb. konularında bir uzman olmasam da aklın süzgecinden geçirirken ayağı taşa takılan bazı maddelere rastladım.

Şimdi evvela, konuya vakıf olmayan okurlar için, genetiğin değiştirilmesinden bahsedelim. Aşağıdaki bir kaç başlığı, biyoloji bilgisi olanlar için hafif gelebilir; ve hatta örneklerim tam olarak örtüşmüyor bile görünebilir; fakat tekrar ediyorum: Bu başlıklar konuya vakıf olmayan okurlar içindir, çünkü bir insanın karşı durduğu bir meseleye, davasına, bilgisiyle inanmış olması gerekir… Hükümetimizin yasayı çıkarmadan önce bize tanımamış olduğu hakkı, biz okurumuza tanıyalım:

Canlıların yazılımı…

Bütün hücrelerimizin çekirdeğinde, genlerden oluşan, DNA (Deoksiribonükleik asit) dediğimiz bir karmaşık molekül bulunur, ve atalardan oğullara bu çekirdek vasıtasıyla bilgi aktarılır. Bir bebeğin anne karnındaki gelişimi bu çekirdekteki programa göre gerçekleşirken, tüm vücut faaliyetlerimiz de yine bu molekülün emir ve yasaklarıyla yürür. Kısacası, bir bilgisayarın işleyebilmesi için ne gerekiyorsa, bir hücrenin işlemesi için de bu mecburidir. Kısacası hücrenin beyni bu çekirdekte yer alan DNA’dır.

Tüm hücrelerde aynı DNA bulunur, ancak farklı kısımları aktif olarak çalıştığı için hücrelerimiz farklıdır. Kemik hücresi ile deri hücremiz aynı çekirdeğe sahip olmuş olmasına rağmen, birinde kemik için gerekli genler, diğerinde ise deri için gerekli genler aktiftir. Bir benzetme yapmak gerekirse, bir şirkette herkes insandır; ancak hepsi farklı uzuvlarını çalıştırır. Bilgisayarla işi olan parmaklarını, getir götür işiyle ilgili olan bacaklarını kullanır…

Velhasıl, birbirine sarılmış iki koldan oluşan DNA’nın içerdiği yazılı kodlar da kendi içinde dörde ayrılır. Bu dört kodun dizilmesi için mecburi bir kural vardır. A’lar (Adenin) T’lerin karşısına (Timin), G’ler (Guazin), S’lerin karşısına (Sitozin) gelmek zorundadır. Yani A-T, A-T, G-S, T-A, S-G, G-S gibi çiftler halinde bulunurlar. Bunların bu halde bulunmaması, ilgili genin fonksiyonunu yerine getirememesi demektir. Buna bir benzetme yapmak gerekirse de monte edilmiş herhangi bir elektronik aleti örnek verebiliriz: Bu aletin vidaları ile vida delikleri karşı karşıya gelmek zorundadır. Ola ki sökerseniz geri takarken hem vidalar ve delikler karşı karşıya gelmelidir; hem de uygun büyüklükteki vidalar uygun büyüklükteki deliklerle karşı karşıya gelmelidir.

Herkeste aktif olmasa da genetik bir bozukluk olabilir. Bu bozukluğun oğul gene aktarılması, aynı genlere sahip bir akraba ile evlilikte çok daha muhtemeldir; çünkü iki tarafta da aynı gen bozuktur. Akraba evliliğinden anomaliye sahip çocukların doğması bu yüzdendir. Örneğimiz üzerinden açıklamak istersek eğer; iki tarafta da çivi olursa kapak kapanmaz; hatta zorlarsanız zarar verirsiniz. Ya da iki tarafı da boşsa, orası gevşek olur.

Bu yazılım değişirse…

Çeşitli nedenlerden dolayı bu yazılım değişime uğrayabilir. Önceki başlıkta da belirttiğimiz gibi: Bu yazılım vücuttaki tüm fonksiyonların kontrolünü sağlar; kontrol için gerekli bilgi buradadır. Nasıl ki şirketlerin politikası, amacı bir kitapta yazılıdır ve o kitaba göre hareket edilir, işte vücutta da aynı durum söz konusudur. Genetik hastalıkların atadan oğula geçmesinin nedeni de bu kodun aynen aktarılmasından kaynaklanmaktadır.

İşte bu kodun değişmesine mutasyon denir. Mutasyon bir kaç yolla oluşabilir. Bunlardan en bilineni radyasyondur. Radyasyon, her ne kadar sadece ışıma demek olsa da genelde kimyada yüksek enerjili parçacıkların yayılması anlamında kullanılır. Radyoaktif maddeler, alfa, beta, gama vb. parçacıklar yayarlar. Bunlardan en tehlikelisi olan gama, o kadar küçüktür ve enerji yüklüdür ki, engel tanımaz ve bir maddenin molekülleri arasından rahatlıkla geçebilirler. Örneklendirmek gerekirse, bir tuğla, arabanın cam kenarlarındaki boşluklardan geçemez. Bir su damlası da kolay kolay geçemez. Ancak o su yüksek enerjili, yani tazyikli olursa, boşluktan geçebilir.

Benzer şekilde gama ışınları da bizi deler geçer; ancak bazıları DNA’ya çarpabilir ve yukarıda saydığımız moleküllerin dizilişini, yerini değiştirebilir, onu parçalayabilir. Genelde böyle bir durumda hücre yaşamını sürdüremez, çoğalamaz ve ölür. Ancak bu mutasyon bizzat çoğalma geninde meydana gelmişse, bu sefer hücreye “1 saatte bir bölün” ya da “yaralanırsan öldür kendini” emrini veren kod “sürekli bölün ve çoğal” haline dönüşürse, işte buna da kanser denir. Habis kistler, yani kanserli hücreler (ur, tümör vs.), kontrolsüz şekilde büyüyen, bu sebeple de açığa çıkardığı maddelerle vücudu zehirleyen, hayatta kalabilmiş mutant (mutasyona uğramış) hücredir.

Vücudumuzda mutasyon sürekli olur, ancak hücreyi hayatta bırakabilen mutasyon gerçekleşme olasılığı çok çok düşüktür. Bu yüzden herkes kanser olmaz… (Bugün cep telefonu teknolojisinin de yayılmasıyla birlikte içerimizden sürekli olarak geçen dalgalar, gama parçacığı kadar olmasa da vücudumuzda kısmi bir etkide bulunurlar… Bu sebeple -maalesef- gelecek nesilleri daha yüksek oranlarda kanser bekliyor…)

Mutasyonun gerçekleşme sebeplerinden bir diğeri de kimyasal olabilir. Hücrenin belli başlı kimyasal maddelere sürekli ya da kısa süreli de olsa maruz kalması onu mutasyona uğratır. Benzer şekilde, mutasyonun hücreye kanser özelliği katabilmesi hali de kansere sebep olur. Sigara içenlerin ciğerlerine yapışan kimyasal maddeler ve hücrelerin oksijen yerine karbonmonoksit soluması, sigara dumanının yol alırken temas ettiği her organın (dudak, damak, ağız, gırtlak, yemek borusu, soluk borusu vb.) kanser yaratma riski artar. Yine benzer şekilde antibiyotik kullanımı, vücudumuzdaki organizmalarda, bilhassa bakterilerde ve virüslerde mutasyona sebep olabilir. Bu yüzden gereksiz antibiyotik kullanımından da kaçınmak gerekir. Bir ek bilgi vermekte de fayda var: Bakteriler ve virüsler gibi tek hücreli canlılar daha kolay mutasyona uğrarlar; çünkü tek bir DNA’ları vardır. Bizim gibi çok hücreli canlılarda ancak bir kaç hücre mutasyona uğrar ve ölürse, biz yaşamımızı devam ettirebiliriz ve değişmiş olmayız; ancak bakteri ve virüslerde, mutasyona rağmen canlı hayatta kaldıysa, artık değişmiş demektir ve bu bilgiyi oğluna miras bırakacak anlamına gelir. Her sene hortlayan yeni tip hastalıklar, mutasyona uğramış bakteri ya da virüslerden kaynaklanır. 100 sene önce olmayan ama artık olan AIDS, ya da domuz gribinin birden ortaya çıkması bu yüzden: Domuzlardan insana geçemeyen, insan vücudunda yaşayamayan virüs, mutasyon ile insana da atlayabilir hale gelmiştir.

Ateşle oynanıyor…

Bundan bir buçuk asır önce dünya sanayileşmeye başladığında, fosil yakıtların tüketilmesi ve kirlilik sebebiyle bir gün küresel ısınmayla yüzyüze kalınacağı tahmin edilmemişti. Yani bir teknolijinin niğmetlerinden faydalanırken, gelecekte ne olabileceğini pek düşünmüyoruz. Bugün her mahallede yer alan baz istasyonları da gelecekte neler yaratacak, henüz bilmiyoruz. Genetiği değiştirilmiş organizmalar için de öyle…

Velhasıl, genetiği değiştirilmiş organizma, genetik biliminin ve biyoteknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkmış bir kavram. Organizma, yani canlı, yani hayvan ve bitkilerin kodlarıyla oynanarak onlara bazı vasıflar kazandırılabiliyor; ya da bazı olumsuz özellikleri ortadan kaldırılabiliyor.

Çekirdeksiz karpuz, ya da küp şeklinde karpuz herkesin bildiği örnekler… Ya da bir keçiye örümcek geni nakledilerek sütünden elde edilen ameliyat ipi de yine bazılarımızın duymuş olabileceği haberlerden. Ancak bilhassa yem teknolojisinde ne olup bittiğini bilmiyoruz. Üstelik yemi direkt olarak biz yemiyoruz; önce hayvanlar yiyor, biz GDY’yi yiyen hayvanı yiyoruz, ya da onun sütünden, yumurtasından vb. faydalanıyoruz… Zira hayvancılık tarımdan daha önce endüstriyelleştiği için bu iş ilk önce yemlerde uygulanmaya başlandı. Yem olarak kullanılan tahılların daha verimli -ucuz, maliyetsiz- hale gelmesi için bu teknoloji seferber oldu. Tarımın da endüstriyelleşmesini tamamladığı şu günlerde, GDO’lar her yerde kullanılmaya başlandı.

Ancak yan etkileri henüz bilinmiyor! Bu yüzden tam olarak etkileri ispatlanmamışken ya da anlaşılmamışken, bu gibi eylemler ateşle oynamaya eşdeğer. Bir genin herhangi bir özelliği denetlediğinin anlaşılabilmesi doğru, fakat çoğu zaman bir gen başka bir çok faaliyeti de düzenliyor ya da en azından zincirleme olarak da olsa etkiliyor.

Faydası var mı?

Şu halde; endüstriyel tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar dışında GDO’yu kim isteyebilir ki?

GDO’yu savunanlar; bunun yararlı şeyler için de kullanılabileceğini söylüyor. Tayfun Özkaya adlı bir vatandaşımızın GDO ile mücadele amacıyla açtığı blogtan aynen aktarıyorum:

Geçenlerde bir ilimizin Ziraat Fakültesindeki konferansımda GDO’lu ürünler konusundaki eleştirilerimi açıkladığımda bir öğretim üyesi ”altın pirinç denilen GDO’lu bir ürünün Asya’da A vitamini eksikliği çeken çocuklar için kurtarıcı olabileceğini” söyledi. Çocuklar kör olmaktan kurtulabilecekti. Normal olarak pirinç A vitamini içermez iken araştırmacılar bunu A Vitamini daha doğrusu onu üreten madde olan beta-karoten içerecek hale getirmişlerdi. Buluş hayranlık uyandıracak gibi görünüyordu. “Neden biz olayı tek yanlı görüyorduk?”

Yoksa bu altın pirinç olayı GDO’lu ürünlerin kamuoyunda kötü olan şöhretini düzeltmek için bir halkla ilişkiler projesi olarak mı tezgâhlanmış idi? Öğretim üyesinin büyük tohum ve aynı zamanda tarım ilacı üreten şirketlerin borazanı olmadığına inanıyorum. GDO’lara gerçekten inanıyordu. Ancak sanırım bilgisi çok eksik idi.

… Bir Japon pirinç çeşidinin içine İngilizcede genel olarak daffodil denilen bir nergis türünden iki gen ve bir bakteriden (yani bir mikrop) bir gen koyarak altın pirinci elde ediyorlar…

…Klasik bitki ıslahında başka bir türden (nergisten) hatta başka bir âlemden (burada bakteri) genleri bir başka türe (yani pirince) aktaramazsınız. Yeni bir canlı yaratmaya benzeyen bu olayın çok yönlü tehlikeler doğurması nedeniyle ülkemizde de GDO’ya Hayır Platformu gibi benim de katıldığım kuruluşlar mücadele etmekteler…

…Aslında kötü beslenmenin temel nedenleri yoksulluk, eşitsizlik ve eğitimsizliktir. Yeşil devrim denilen tek ürüne, tarım ilaçlarına, kimyasal gübrelere bağımlı üretim sistemi Asya’da sebze üretimini büyük ölçüde azalttı. Beslenme uzmanları günde 200 gram sebze tüketen bir kişinin A vitamini eksikliği çekmeyeceğini ortaya koyuyorlar. 300 gram altın pirincin ise yetişkin bir kişinin günlük A vitamini ihtiyacının sadece %20’sini karşılayacağını ortaya koyuyorlar. Bu miktar pirinç ise bir çocuk için çok fazladır. Filipinlerde bir okul öncesi çocuk ancak 150 gram pirinç tüketir. Bu ise A vitamini ihtiyacının %10′u eder. Tüm A vitamini ihtiyacını alabilmesi için ise bu çocuk 1,5 kilo pirinç tüketmelidir. Bu imkânsızdır. Diğer yandan altın pirinçte olduğu söylenen ve A vitaminine dönüşecek olan beta-karoten maddesinin biyolojik olarak yararlı olup olmadığı da ayrı bir problemdir. Bunun vücut tarafından alınabilmesi için hayvansal yağ tüketimi de gerekiyor. (Kaynak: MASIPAG, Grains of Delusion, Golden Rice seen From The Ground,http: //stopogm. net/files/ GrainsDelusion. pdf)”

Şu halde; Sn. Özkaya’nın da belirtiği üzere; GDO’nun yararlı olabileceği söylemlerini mutlaka şu bağlamda değerlendirmek gerekiyor: Dünyayı daha yaşanılır hale getirmek ya da fakir ülkelerin sorununu çözmek için GDO’ya değil, o ülkelerde organik tarımı ve ekonomiyi desteklemeye ihtiyaç var.

Görünen o ki sermaye sahipleri, bu konuda faaliyet yürüten işletme sahipler, dünyaya verdiği zararı ancak bu zararı yarattıkları yoldan ufacık da olsa yarar çıkararak telafi etmeye çalışıyorlar – ki mümkün değildir.-

Önce çiftçi, sonra bizler ölürüz…

Meseleyi başka bir yönüyle ele alırsak: Endüstriyel olarak üretilen GDO’lar organik ürünlerden daha ucuza mal olacaktır. O zaman çiftçinin bu tip ürünlerle rekabet etme şansı sıfırdır. Şimdilik tepkili olsak da; kapitalizmin şiddetini arttırdığı, gelir dağılımları arasında uçurumların derinleştiği günümüzde biz de zamanla daha ucuz olduğu için, yaygın bir davranış biçimi olan “bir kereden bir şey olmaz”; daha sonra gelişecek olan “zaten az tüketiyorum” ve alışkanlık olduktan sonra “sonuçta daha ucuz; pahalıyı alıp fakir yaşayacağıma, ucuzu alır, kalan parayı başka zevklerime harcarım” diye düşünmeye başlayacağız.

Önce çiftçi ölecek, kısa bir süre sonra da hastalıklarla savaşan bizler.

Konunun ekonomik boyutlarını ortaya koymak için bir örnek daha vermek gerekirse; Meral Tamer 17 Mart 2005′teki yazısında çok önemli bir şeye dikkat çekiyor:

“ABD, Irak’taki seçimlerden hemen sonra dayatığı yasa ile Irak’ta GDO’suz tarımı yasakladı”

Evet evet. İnanılmaz geliyor, ancak Irak’ta genetiği değşitirilmemiş ürün yetiştirmeniz yasak! Üstelik bu konu, Irak’ın komşumuz olması dolayısıyla bizi de ilgileniriyor: Bitki tohumları çok kalın tabakalarla kaplıdır; bu yüzden yutulması halinde bozulmadan tekrar dışkı ile atılırlar. Benzer şekilde tohumlar rüzgarla ya da akarsularla da taşınırlar. Dolayısıyla Irak’taki tarım sanmayın ki bizim ovalarımıza, yaylalarımıza, topraklarımıza gelmiyor…

Bu arada -eski bir bilgi ama- yeri gelmişken şöyle de bir verelim:

Dünyada GDO’lu gıda ürünleri pazarının toplam hacmi 1998′de 30 milyar dolarken 2003′te 70 milyar dolara yükselmiş bulunuyor. 2008′deki halini siz düşünün…

Perşembenin gelişi çarşambadan…

Bu yasa birden bire nereden çıktı demeyin. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler ya… Bakın neler oldu şu son 7 yılda:

Habertürk gazetesi, ABD tarım bakanlığının 2002 yılından bu yana bizim Tarım Bakanlığı çalışanlarımıza çeşitli eğitimler ve seminerler verdiği, 2005 yılında ABD Tarım Bakanlığı’nın milletvekillerimizi ağırlamasının sürpriz olmadığını 17 Haziran 2009 tarihinde yazmıştı.

Dönemin ABD Tarım Ataşesi Robert Hanson tarafından kaleme alınan raporda, Türkiye’de genetiği değiştirilmiş (transgenik) ürünlere karşı bir kamuoyu oluştuğunu, bunun da muhtemelen ABD’den GDO’lu ürün ithal etmek isteyen üreticileri ürküttüğü belirtiliyor. Türkiye’nin GDO’lar karşısında Avrupa gibi ‘karşı’ tavır aldığına dikkat çekilerek, söz konusu yasa tasarısının hükümetin aksini söylemesine rağmen GDO’lu ürünlerin Türkiye’ye ithalinde engel teşkil edebileceği belirtiliyor.

ABD Tarım Bakanlığı’nın (FAS) raporunda, 2005 yılına kadar yapılmış çalışmalar da yer alıyor. Üniversite, hükümet ve özel sektörden belirli kişilerin seçilerek ABD ve çeşitli ülkelerde seminer ve teknik gezilere götürüldüğü detaylarıyla belirtilmiş. Raporda ayrıca 1998-2000 yılları arasında yasak olmasına rağmen Türkiye’de sınırlı sayıda da olsa GDO’lu patates, mısır ve pamuk ekildiği belirtiliyor.

Habertürk’ün haberine göre, perşembe şöyle geliyor:

  • 2000 yılından bu yana Cochran Programıyla biyoteknoloji adaylarının ABD’ye gönderilmesi.
  • Biyoteknoloji konusundaki bilgilerin tercüme edilip hükümet ve paydaşlara iletilmesi.
  • Seçilmiş, gıda güvenliği konusunda çalışan 2 hükümet yetkilisini 2002′de Tunus’taki biyoteknoloji seminerine gönderilmesi.
  • Yüksek düzey iki Tarım Bakanlığı uzmanının 2003 yazındaki Amerikan Hububat Konseyi toplantısına katılması için aday gösterilmesi.
  • 2003 sonbaharında Ankara’da hükümet yetkililerine (250 kişinin üzerinde katılım olmuş) büyük bir konferans düzenlenmesi.
  • 2003 yılı sonbaharında bir üniversitenin biyoteknoloji uzmanının Amerika’daki biyoteknoloji konferansına gönderilmesi.
  • 2004, 2005 ve 2006 yıllarında, bakanlığın 5 gıda güvenlik elemanının, devlet fonlarıyla Biyoteknoloji Uluslararası Ziyaret Programı’na katılmasının sağlanması.
  • 2004 yılı yazında bakanlık yetkililerinin ve gazetecilerin USGC Biyoteknoloji programlarına katılmasının sağlanması.
  • 2005 yılı Nisan ayında bir grup milletvekili ve Tarım Bkanlığı’nın kilit elemanlarının ABD’ye davet edilmesi ve ABD’nin tarımsal biyoteknolojiyi nasıl kullandığının gösterilmesi.
  • 2005 yılı Eylül ayında ABD Tarım Bakanlığı’nın yardımıyla bir biyoteknoloji uzmanının Türkiye’deki üç üniversitede, Bakanlık yetkilileri ve paydaşlara konferans vermesinin sağlanması.

Planlanan çalışmalardan bazıları:

  • Karar yetkisine sahip yüksek düzeydeki Tarım Bakanlığı yetkililerinin, seyahat ve eğitim programlarına dahil olmasının garanti edilmesi.
  • Basında ve siyasi alanlardaki eleştirileri yanıtlamak için Türkiye’deki yerli endüstri ve ithalatçılar ile eşgüdüm içerisinde olunması.
  • Biyoteknolojinin yararlarını göstermek için Türkiye’deki yerel üniversitelerle eşgüdüm içinde olunması.Ankara ve İstanbul’da bakanlıkların dönem dönem değişebilen elemanlarına gıda güvenliği seminerleri verilmesi için konuşmacılar ayarlamak.
  • Bu seminerlere FDA’nın (Yiyecek ve İlaç Departmanı) katılımının ve ABD’deki biyotek ürünlerin yararlarını anlatan Amerikalı üreticilerin bu toplantılarda olmasının sağlanması.
  • Cooperator, Cochran ve Uluslararası Ziyaretçiler Programı aktivitelerinin devam ettirilmesi. Bu aktiviteler arttırılmalı ve ziyaretler için İngilizce bilmeyen daha yüksek düzeydeki resmi görevlilerin hedeflenmesi.
  • Türkiye’nin, biyoteknolojik mısır ve pamuk üretiminden diğer ürünlere nazaran daha karlı çıkacağının üreticinin karının artacağının, resmi görevliler ve yerel üretici birliklerine devamlı olarak anlatılması.
  • Yasanın bu haliyle çıkmaması için bu konuda karar vericileri, akademisyen ve üreticileri hedef alan bir dizi lobi çalışması yapılmasını öneriyor.

5 Nisan 2009 tarihinde Vatan Gazetesi’nde ise Levent İçgen beş milletvekilimizin dünyanın önde gelen GDO ve yan ürünleri üreticisi Montanto tarafından da ağırlandığından bahsediyor.

Sağlığa zarar…

Genetiği değiştirilmiş organizmalar başta cinsiyet hormonlarıyla ilgili anormalliklere neden oluyor. Caen Üniversitesi ve Dijon Üniversitesi’nde yapılan çalışmalar gösteriyor ki GDO’lar cinsel hormonların hareketini daha anne karnındayken etkiliyorlar.

Zira ABD’de daha önce 14 bin çift üzerinde yapılan çalışma, bitki tüketen çiftlerin, et tüketen çiftlere göre daha fazla anomaliye sahip çocuk dünyaya getirdiğini göstermiş. Anomaliler genelde penis yapısı ve hermafrodizm, yani çift cinsiyetlilik (hem penis hem de vajinaya sahip olmak) üzerinde yoğunlaşıyor. GDO’ların cinsel hormonların faaliyetlerine vurduğu sekte çağımızda eşcinselliğin artmasındaki fizyolojik sebepler arasında da yer alıyor.

Diğer bir risk de GDO’ların alerjenik özellikleri. 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.

Diğer zararlar arasında da önceki başlıklarda açıkladığımız kanserojenlik ve mikro-organizmaların mutasyonuyla yeni hastalıkların ortaya çıkması var.

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet ATALIK’ın makalesinde bakın başka ne örnekler var:

“Rusya Bilim Akademisi’nden Dr. İrina Ermakova’nın fareler üzerinde yaptığı denemede GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %55,6’sı doğumdan üç hafta içinde öldü. Normal soyayla beslediği yavruların %9′u ve GDO’suz gıdalarla beslediği yavruların ise sadece %6,8′i öldü. Ayrıca, GD soyayla beslediği farelerin yavrularının %36′nın normal doğum ağırlığının altında doğduğunu saptadı. Bu şaşırtıcı sonuçlar karşısında denemeyi üç kez tekrarladı ve aynı sonuçlara ulaşınca Ekim 2005′te yapılan bilimsel bir panelde sonuçları kamuoyu ile paylaştı.

Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın finansmanı ile Viyana Üniversitesinin geçen yıl yaptığı bir çalışmada ise GD gıdalarla beslenen farelerin 3-4 nesil sonra büyük ölçüde üreme yeteneklerini kaybettikleri belirlendi.

Biz bu akademisyenlerimize Kaliforniya Salk Enstitüsü Hücre Nörobiyolojisi Laboratuvarı Başkanı Prof. David R. Schubert’in bir tıp dergisinde yer alan şu sözleri ile yanıt verelim: “GD gıdaların insanları hasta yaptığına dair hiçbir kanıt yok, bu gıdalar güvenli söylemi son derece mantıksız ve doğru değildir. Bu gıdaların güvenli olduğu görüşünü doğrulayan hiçbir veri yoktur. Doğru dürüst epidemolojik çalışmalar olmaksızın pek çok zarar saptanamaz. Bu yönde hiçbir çalışma yapılmamıştır.” (The Problem with Nutritionally Enhanced Plants, Journal of Medicinal Food, Vol.11, No:4, August 2008)”

Doğa dengesinin bozulması ve tohumsal bağımlılık

İlk kuşak ürünlerde farkedilmeyen bir diğer risk de genlerin uyumsuzluğunun yaratacağı toksisite; yani daha yalın bir anlatımla: Zehir. Daha önce yapılan bir bilimsel çalışmada GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir. Eser miktarlardaki maddelerin zamanla birikim yaratması da teşhisi zorlaştıran sebepler arasındadır. Sigara nasıl uzun yıllar sonunda öldürüyorsa; GDO’lar da öyle yapabilirler.

Zira GDO’lar doğada bile uzun yıllar etki bırakabiliyorlar. Bildiğiniz üzere doğada çeşitli çevrimler vardır. azı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Bu da bu endotoksinlerin su çevrimi ya da besin çevrimi ile, GDO’ları yiyen yemeyen herkesin nasiplenmesi anlamına geliyor… Üstelik birikimli bir halde, zarar yayılım gösteriyor…

Doğanın dengesinin bozulması da, söz konusu GDO’ları yiyen insanların doğrudan değil, ama dolaylı olarak çok daha büyük etkilere maruz kalması tehlikesi yaratmaktadır. Samsun İl Özel İdaresi AR-GE Başkanlığı’nda çalışan AR-GE uzmanı Yılmaz Kurt’un kaleme almış olduğu bir yazıdan aktarıyorum:

“GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonları nın oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır…

… GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır…”

Akraba türlerin yok olması, GDO’nun baskın çıkıp, doğal yollardan elde edilen organizmaların ortadan kalkması anlamına da geliyor. Eğer ki gen, diğerlerini öldürecek ya da baskılayacak şekilde ayarlanmışsa, mevcut ürününüzü korumanız mümkün değil. Kaldı ki GDO’ların tohumları tekrar kullanılamıyor. Yani siz bahçenize kendi ürünününü ekerseniz, ancak komşunuz GDO ekerse, rüzgar, su vb. sebeplerle bu iki aynı bitki birlikte tozlaşır, çiftleşirse, kendi ürününüzü unutun! Seneye komşunuzdan tohum almaya başlarsınız.

Zira Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin şöyle söylüyor: “Normal olarak tahıl ithal etmememiz ve kesinlikle GDO’lara izin vermememiz gerekir, zira tarım alanında zengin bir ülkeyiz. Halkı besleyebilmek için yeterince ürünümüz var. Ancak bunun için altyapıya, planlamaya ve bütçeye ihtiyacımız var. Bu tohumlar bizi yabancı şirketlere bağımlı kılacak. yüksek ücretle tohum ithal etmek zorunda kalacağız”.

Yasadan örnekler

Şimdi dilerseniz yasa maddelerine birlikte göz atalım… (Sadece ilgili olan kısımlarını aldım):

Madde- 5 (2) İthal edilen, üretilen veya dağıtımı yapılan GDO lu gıda veya yemin çevre, insan veya hayvan sağlığı açısından olumsuzluğu tespit edildiğinde, gıda veya yem işletmecisi sağlığı ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak, Bakanlığı, diğer ilgili mercileri ve tüketicileri acilen bilgilendirmek ve söz konusu gıda veya yemi, piyasadan geri çekmek zorundadır.

Koruyucu gibi görünen bu yasa, başta afet yönetiminde olduğu gibi; afetten sonra yaraları sarma üzerine kuruludur. Önleyiciliği yoktur. GDO’ların zararlarının bir kaç kuşak sonra anlaşılabileceğini yukarıda bir çok örnekle açıkladım. “İş işten geçti” deyimi bu yasa ile örtüşüyor.

Madde 5 – (6) Gıda veya yem, GDO lardan biri ya da birkaçını toplamda en az % 0,9 oranında içeriyor ise, GDO lu olarak kabul edilir.

Benzer şekilde, GDO’nun birikmeli yayılımı, yani az da olsa doğada ya da vücutta varlığını sürdürerek beklemeye geçmesi miktarı önemsiz kılıyor. %0,9 oranındaki GDO’lu 1 adet ürün, %0,45 oranındaki GDO’lu 2 adet ürüne denktir. Bu yüzden bu oranın sabit olması anlamsızdır. Böyle bir yasa çıkarılacaksa bile, bir ürünün tüketim miktarına oranla belirlenecek bir formül geliştirilmelidir. Ekmeği her gün tüketen bizleri düşününüz… Ekmekte %0,1 olsa ne olur?

Madde 5 – (8) GDO suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO suz olduğuna dair ifadeler bulunamaz.

Bu yasayı anlamak mümkün değildir! Hadi itiraf edeyim, anlamak mümkün de; tarif etmek terbiyeye uygun değildir.

Madde 14 – c) GDO lu dökme gıdaların beraberinde, etiket bilgilerini içeren belge bulundurulmak zorundadır.

Dökme gıdaların tamamen yasaklanması gerekmektedir; çünkü dökme gıdalar satış raflarında yerini aldıklarında üzerinde etiken bilgisi olmayan çuvallara aktarılabilirler. Yine; illa ki böyle bir yasa çıkacaksa, ambalajsız ürünlerde müsade olmaması gerektiğidi düşünüyorum.

Kısa bir sonuç ve öneri

Görüldüğü üzere GDO’lar kesinlikle sağlık açısından zararlıdır. Üstelik doğayı da ciddi anlamda tehdit etmektedir. Bunun yanısıra olağanüstü ekonomik etkileri de olacaktır: Tohum üreticilerine muhtaciyet, çiftçinin yok olması vb. gibi sonuçların doğması yakındır.

Şu halde halkın sağlığını düşünerek sigarayı yasaklayan, kuş gribine karşı önlem olarak tavukları toplayan Sağlık Bakanlığı’nın, GDO konusunda herhangi bir eylemde bulunmamış olmasını samimiyetle açıklayamıyorum.

Sigara paketlerinin üzerine “Sigara Öldürür” yazıldığına göre GDO’lu ürünlerin üzerine de “GDO öldürür”, “GDO kanser yapar”, “GDO çocuğunuzun çift cinsiyetli ya da penissiz doğmasına sebep olabilir” gibi şeyler yazılmalıdır.

Kısacası; kendinizi düşünmüyorsanız, bari çocuklarınızı düşünün…

Aynştayn’ın Atatürk’e mektubu

Günlük Yazıları, Mesleki Yazılar, Siyasi / Toplumsal Yorum yok »

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bu satırlarda daha müreffeh ve teknolojik olarak daha ilerlemiş bir Türkiye’nin hayal olmadığını, geçtiğimiz hafta tanımladığımız 3K ile (Kararlılık, Kendine Güven ve Kabiliyet) her şeyin mümkün olabileceğini söyledik.

Güncel örneklerin dışında bilhassa tarihin kaydettiği bazı konuları da anlatmak yerli yerinde olacaktır düşüncesiyle, bu hafta da geçmişte yaşanmış önemli bir olaydan bahsedeceğim.

“Kendi uçağımızı yapabilir miyiz? Yoksa yapamaz mıyız?” tartışmasında bir sahne de geçtiğimiz hafta adını Eclipse’in Türk sermayedarlar tarafından kurtarılma planı ile duyduğumuz Sn. Alphan Manas’ın katıldığı, Sn. Ali Kıdık’ın sunmuş olduğu “Sorun Cevaplasın” adlı programda yaşandı. Benim de canlı yayına bağlandığım ancak vakit kısıtı yüzünden içimdekileri tamamıyla döktüğümün söylenemeyeceği programda Manas, üç K’mıza bir de “S” ekledi: Sabır.

Manas’ın dem vurduğu konu Türkiye’de bu gibi uzun bir süreçte sabırlı davranabilecek yatırımcıların ve siyasetçilerin olmadığı idi. Bir bakıma haklı. Hatta ve hatta “Siyasi Kararlılık” olarak açıkladığımız ilk K ile de doğrudan bağlantılı. Yalnız programda da söylediğim gibi, bu sabırsızlığı örnek göstererek “yapamayız” demek de bir 2. K problemidir. Yani “Kendine Güven”.

Kendimize olan güveni biraz daha arttırmak için, az önce de söylediğim gibi, bu hafta tarihten bir iki örnek vereceğim. Aslına bakarsanız doğrudan doğruya iki haftadır işlediğim konuyla ilgili olduğu söylenemez. Zira ben bu konuyu bağımsız olarak bir yazı haline getirmek ve siz değerli okurlarımla paylaşmak niyetinde idim. Ancak şimdiye kısmet oldu.

Kalanını okumak için tıklayın »

Yağma Endüstrisi

Günlük Yazıları, Siyasi / Toplumsal 3 Yorum »

“Enkaz altındayım, elim kolum dışarda, kafam dışarıda… Birileri geldi ve yardım edecek sandım. Az ileride kolunda bilezikler olan enkaz altındaki bir kadının kolu görünüyor. Bana yardım edecekleri yerde gözümün önünde kadının kolunu testere ile kestiler. Ben o sırada bağırırken bana küfür ederek “bağırıp durmasana lan” diye bağırdırlar…”

***

IMF’nin tuzağına düşen Arjantin birden başlayan yağmalama olaylarıyla yüzleştiğinde biz “Türkiye ne kadar aç kalsa da Arjantin’e benzemez”demiştik…

Yanlış demişiz.

Zaten yanlışlığı yıllar öncesinden kanıtlanmıştı ama herhalde boş yere gururlanmak istemişiz. IMF’yi korumak isteyenlerin empoze ettiği bir fikir de olabilirdi… Her neyse… Konumuz bu değil. Kalanını okumak için tıklayın »

Matbaa sosyalliği azaltıyor…

Günlük Yazıları, Siyasi / Toplumsal 1 Yorum »

Başlık garip. Biliyorum. Aslında bu başlığı ben bundan bir kaç yüzyıl önceki bir gazetenin manşeti olarak düşünmüştüm, ancak gazete olabilmesi için matbaanın da yaygınlaşmış olması gerekirdi. Bu yüzden kendi içinde de bir kısır döngü oluşturuyor. Bu yazıyı okurken varsayımlara ihtiyacınız var.

Nesiller arasındaki algı ve bakış açısı farklılığını objektif bir şekilde mukayese etmek ve her ikisini de gerçek hislerle yaşamak isterdim. Her zamanki sorgularımdan biridir:

Cep telefonlu bir dünyaya doğmak ile cep telefonsuz bir dünyaya doğmak arasındaki farkı düşünün!

Cep telefonu icadı beraberinde onlarca eylemi aldı götürdü: Arkadaşını evinden çağırmak, hatta mümkünse zile basmadan önce balkondan bağırmak. Şehir dışından gelen akrabaya gerçek anlamda “neler yaptın” diye sormak ve onu da gerçek anlamda hiç haberinizin olmadığı olan bitenlerden bahsetmesi vb…

Bu sebeple her yeni nesil, eski neslin uzak ve eleştirel yaklaştıklarına alışkın, bildik ve aşina doğmuş oluyorlar. Kalanını okumak için tıklayın »

Voltaire’e UEFA kupası

Günlük Yazıları, Mesleki Yazılar, Siyasi / Toplumsal 1 Yorum »

Bir milletin tek temsilcisi olsanız, ve uzaydan gelenler size sorsa ki: “Sen kimsin?”. Şüphesiz bu sorunun yanıtına ülkenizin öncüsü olduğu alanları sayarak başlarsınız.
Fransız düşünür Voltaire “Türkler, müslümanlar ve ötekiler” adlı kitabını 18. yüzyılda yazmış. Ama Türkleri şöyle tanımlıyor:

“Geleceğe bakmazlar ve ancak çok şanlı bir tarihleri olduğuyla övünürler”

Bir bakıma hala doğru. Daima bilimin ve tekniğin Türk-İslam coğrafyasında önemli ilerlemelere sahne olduğu, “patentini almaya kalksak avrupalıların kıçındaki donla kalacağını” söyler dururuz da, geleceğe baktığımız falan yoktur.

Zira şu sıralar Amerika’dan ve Avrupa’dan önemli yenilik ve gelişmeler duyuyoruz. Özellikle askeri havacılık alanında ABD’de çok mühim gelişmeler meydana geldi.

Bunlardan birincisi hava konuşlu lazer. Yakın gelecekte ateşli mühimmatların yerini alması beklenen lazer teknolojisi ilk defa hava aracında konuşlandırılarak test edildi ve başarılı sonuç alındı. Hava Konuşlu Lazer (Airborne Laser: ABL) yüklü bir 747-400F Edward hava üssünden havalandı ve Kaliforniya çölleri üzerinde iken başka bir uçak üzerinde yüklü kalorimetreye kitlendi. Kalorimetre, lazerin enerjisini ölçerek hem kilitlendiğini, hem de enerji aktarabildiğini kanıtlamış oldu. Gerçek füze testleri gerçekleştirilmeden önce ABL bu şekilde bir kaç testten daha geçecek.

Bir diğeri ise yakıt alanında gerçekleştirilen önemli bir gelişme. ABD donanması bünyesinde gerçekleştirilen bir çalışma ile deniz suyundan sentetik yakıt elde etmek için gerekli olan hidrokarbonların eldesi başarıldı. Yakıt dönüşüm süreci henüz başlangıç aşamasında olduğundan maliyet etkin bir çalışma değil, ancak geliştirilmesi halinde sonuçları büyük olacaktır. Parantez içerisinde şunu da söyleyeyim: İşte o zaman denize ya da okyanusa çıkışı olan bir ülke olmak çok daha büyük önem taşıyacak. Kalanını okumak için tıklayın »

Türklere vize çıkmazı

Günlük Yazıları, Siyasi / Toplumsal 1 Yorum »

Her zaman bizim vatandaşımızın Avrupa’ya vize almak konusunda çektiği sıkıntının yanında avrupalıların özel bir mutabakat sayesinde sadece kimlikleriyle ülkemize girebilmesine imrenmişimdir. Kalanını okumak için tıklayın »

Eurovision: Klişelerden kurtulun!

Günlük Yazıları, Siyasi / Toplumsal Yorum yok »

Eurovision’a haddinden fazla önem verdiğimi biliyorum; Ancak kendimi bildim bileli takip eden, ve hatta aslında yarışmanın sevenlerinden biriyim.

Günlük müzik piyasasını kim nasıl şarkı yapmış diye takip etmiyorum ancak Eurovision, her kültürden izler taşıyan şarkılarıyla, puanlama kısmında barındırdığı siyasetle, eleştirel gözle bakabilmek ve şarkıları mukayese edebilmek imkanı ile ve daha da önemlisi bir zamanlar birbirini puanlayarak pohpohlayan ülkelerin “televoting”, yani telefon aracılığı ile gerçekleştirilen halk oylaması ile sıfır çekmesiyle benim için yine de ayrı bir dünya… İzlenesi bir şey… Kalanını okumak için tıklayın »

mIRC Powered by Wptr ve WordPress
Bu site Tatil ve Gece Gündüz Teması ile guclendirilmistir